19 Ekim 2026

,

Dijital Kapitalizm Tehlikede

Neoliberal küreselleşmenin yerini dijital kapitalizmin alması, son on yılın en önemli dönüşümü. 2008’deki büyük bankacılık kriziyle doruğa ulaşan finansallaşma modeli, teknoloji sektörünün öncülük ettiği, sistemin baskın eğilimlerini belirlediği başka bir şema ile tamamlanmış veya değiştirilmiştir. Kapitalizmin komuta merkezi teknoloji devlerinin eline geçiyor. Bu süreçte eski görevler üstleniliyor, bir yandan da beklenmedik bir güçlükle yüzleşiliyor.

Altı Önemli Değişiklik

Mega teknoloji şirketleri, küreselleşmiş üretimle şekillenen küresel değer zincirleri üzerindeki etkileri sayesinde, giderek hâkimiyet kazandılar. Ekonomik faaliyetin uluslararasılaştığı süreçteki sıçrama, sadece ticaret veya finansla sınırlı kalmadı, aynı zamanda üretim yöntemlerini de dönüştürdü. Bu değişim, bilgisayarlarla başlatılan, ağlar üzerinden güçlendirilen ve yapay zekâ tarafından pekiştirilen teknolojik devrim sayesinde mümkün oldu.

Teknoloji şirketlerinin yükselişi ise sektörün kendi evriminin tezahürü. Sektör, dijital iyileşme süreci dâhilinde birbiri ardı sıra gelen aşamalardan geçmiştir. İlk bilgisayar teknolojisi, daha yüksek bellek kapasitesine sahip daha hızlı bilgisayarlara doğru ilerlemiş ve bu işlem gücündeki artış, ticari kullanımını teşvik etmiştir.

21. yüzyılın başlarında, Büyük Veri ile bilgi işlem yeni bir boyuta ulaştı, son on yılda sanal asistanlar, sesleri tanımaya ve telefonları aracılığıyla kullanıcılarla etkileşime girmeye başladı. Bu gelişme, yapay zekânın temel uygulamalarının önünü açtı. Bu olgunlaşmaya paralel olarak, bu teknoloji, iş platformlarının otomasyonu ve robotlaştırılması sürecinde uygulanmaya başladı.

Üçüncü aşamada dijitalleşmedeki artış, 2008 bankacılık krizi sonrasında bilgi teknolojisinin geliştirilmesi için sağlanan muazzam sermaye sayesinde mümkün olabildi. Bu kriz, merkez bankalarının başarısız kurumları kurtarmak için büyük miktarda para enjekte etmesini (nitel rahatlatma işlemini) içeriyordu. Ancak bu fonların daha sonraki hedefi, teknoloji şirketlerinin finansmanı oldu. Bu firmalar, bankaların kendi avantajlarına yönlendirdiği benzeri görülmemiş miktarda kaynağa sahipti ve bu parayı hızlı genişlemelerini tamamlamak için kullandılar.

Kapitalizmin gelişimindeki bu önemli değişim, başta 2008 bankacılık krizine yönelik kapsamlı ilgi sebebiyle gölgede kaldı. Regülasyon ya da finansallaşmanın salt devam ettirilmesi ile ilgili tartışmalar, iktisatçıların asıl ilgilendiği hususlardı. Bu süreç, bankaların çöküşünü önlemek için bankalara yapılan büyük sermaye akışının nihayetinde dijital bir plütokrasiye nasıl yol açtığı fark edilmeden, genel olarak neoliberal dönemin bir başka adımı olarak görüldü.

Bu hızla büyüyen sektör, dijital devrimin temelini oluşturan verileri kontrolü altına alarak kaynakları ele geçirdi ve kapitalizmi yeniden şekillendirdi. Mevcut değişimin bu dördüncü belirleyicisi, bu vazgeçilmez kaynağın bir avuç şirketin elinde yoğunlaşması ve ele geçirilmesiyle mümkün oldu.

Veriler, bilgisayarların, internetin, ağların ve cep telefonlarının yayılmasıyla eş zamanlı olarak toplandı, ele geçirildi, çıkarıldı ve çalındı. Bu altyapının sahipleri (Space, Anthropic, OpenAI, Google, Meta, Microsoft, Amazon), kullanıcıların seksenlerde kredi kartları aracılığıyla ücretsiz olarak sağlamaya başladığı bilgilerin gasp edilmesi işlemini tamamladılar.

Bu temellerin katlanarak biriktiği süreç, daha sonra Büyük Veri'ye dönüştürülmeleri ve Veri Merkezlerinde işlenmeleri yoluyla tamamlandı. Bu firmalar tarafından tasarlanan algoritmalar kullanılarak bu girdilerin işlenmesi, dijital zenginlere sosyal kontrol ve kâr biriktirme için eşi benzeri görülmemiş bir araç sağlıyor.

Bu kontrol, emri altındaki birbirine bağlı devasa kullanıcı ağının sağladığı verilerin kontrolsüz bir şekilde birikmesinden ortaya çıktı. Facebook, yaklaşık 8,2 milyarlık küresel nüfus içinde 3,12 milyar aylık aktif kullanıcıya sahip. Bu platform, dünya nüfusunun yüzde 38’inde ve internet kullanıcılarının yüzde 54’ünde faaliyet yürütüyor. Dünyanın en yaygın kullanılan mesajlaşma sistemi olarak WhatsApp, yaklaşık 3 milyar kullanıcıyı birbirine bağlıyor. Instagram da benzer sayıda kullanıcıya ulaştı, Messenger’ınsa yaklaşık 1,1 milyar kullanıcısı var.

Facebook, WhatsApp’ı satın aldığında (2014), düzenleyicilere bu sistemden elde edilen verileri kendi verileriyle karşılaştırmayacağına dair söz vermişti. Ancak bu taahhüdünü yerine getirmedi, üstelik bu konuda cezalandırılmadı. Rakiplerinin de yaptığı gibi devasa veri depolama işlemlerini gerçekleştirdi. Yapay zekâ, bir avuç şirket tarafından yönetilen sunucularda bu veri platformunu kullanarak gelişti.

Pandemi, bu yeni aşamanın altıncı belirleyici faktörü olarak iş gördü. Yeni teknolojinin tam olarak kullanılmasına yönelik büyük ölçekli bir deney yoluyla dijital devrimde niteliksel bir sıçramayı mümkün kıldı. Beklenmedik tıbbi acil durum, tüm davranışları izlemek, ölçmek ve tahmin etmek için geniş bir altyapıya dayalı küresel bir anlık iletişim sisteminin kurulması sürecini hızlandırdı.

Dijital platformlar, karantina dönemlerinde bu toplum mühendisliğinin uygulanmasını mümkün kıldı. Çalışma, alışveriş ve iletişim için yeni bir model oluşturuldu ve bu model, daha sonra çalışma hayatına entegre edildi. Pandemi sırasında gerçekleştirilen o büyük deney, QR kodları, zorunlu bankacılık ve uzaktan çalışmanın yaygınlaşması yoluyla günlük hayatta kalıcı hale gelen bu yeni sistemin tüm mekanizmalarının geliştirilmesine imkân sağladı.

Dijitalleşmenin Sırrı

Yapay zekâ, son on yılda büyük bir ivme kazanan dijital devrimin en yeni ve en gelişmiş aşaması. Ancak kökenleri, 1946’da bilgisayarın ortaya çıkışına, 1971’de mikroişlemcinin devreye sokulmasına, 1991’den beri de internetin yaygın olarak benimsenmesine kadar uzanıyor. Ardından, milyonlarca kullanıcıyı birbirine bağlayan ve bireysel bilgisayarlardaki veri depolamasını dijital uzaydaki konumla değiştiren ağlar ortaya çıktı.

Bu değişim, bilişimde en önemli sıçramayı başlattı, onun değer zincirleri aracılığıyla Endüstri 4.0’a tatbik edilmesi sürecini hızlandırdı. Bilgisayarın ekonomiye ve günlük hayata dâhil edildiği ilk aşamayı (1985-2008), dijital gelişme için düzenleyici platform olarak Web’in yaygın olarak benimsenmesi izledi (2008-2022). Yapay Zekâ, ekonominin hızla uluslararasılaşmasına ayak uyduran bir dizinin bir sonraki halkasını oluşturuyor.

Yapay zekâ, OpenAI tarafından 2022’de piyasaya sürülen ChatGPT ile sahneye çıktı. Bu proje, biyolojik sistemleri taklit eden algoritmalarla çalışan, sinir ağlarından ilham alan bir “genel öğrenme makinesi”nin takdim edilmesi ile ilgili. Bu sistemler, bu adaptasyona dayalı olarak eğitiliyor.

Gelişimi, dijital evrenin sahiplerini güçlendiren, birleşen üç süreçten kaynaklandı. İlk olarak internetin özelleştirilmesi, ardından verilerin ele geçirilmesi geldi. Bu el koyma, İngiltere’deki ortak arazilerin çitle çevrilmesinin tarihsel örneğini izledi, bu da ilkel sermaye birikiminin temelini oluşturdu. Son olarak, 2008 krizinden sonra teknoloji elitinin merkez bankalarından aldığı para akışı, yeni kastın yükselişini taçlandırdı.

Hali hazırda oluşmuş bir finansal balonun (dot-com) ve gelişmekte olan bir diğerinin (yapay zekâ balonunun) varlığı, tüm teknolojik devrimlerin klasik bir unsurunun tekrarlandığını ortaya koyuyor. Bu durum, kanalların sayısındaki artış (1797), demiryollarının her yana döşenmesi (19. yüzyılın ortaları), borsada çelik ve elektrik merkezli gelişen canlılık (1890-1893), otomobil (1920-30) ve enerji matrisi (1970-80) ile yaşananları tekrarlıyor.

Radikal bir etkiye ve bunun sonucunda ortaya çıkan finansal patlamaya yol açan bir yenilik, kapitalizmin niteliksel dönüşümünü bir kez daha etkiliyor.

Bu trende öncülük eden şirketler, kullanıcılar tarafından özgürce sağlanan verileri kullanmalarına ve toplamalarına imkân tanıyan donanım ve yazılımları kontrol ederek en ön sıralarda yer aldılar. İlk olarak bu bilgileri mevcut belgeleri kullanarak düzenlediler, ardından tüm bu kaynakları ele geçirmek için sosyal medya etkileşiminden yararlandılar.

Microsoft, seksenlerde bilgisayar teknolojisinin sembolik modeli haline gelen Windows işletim sistemiyle bu süreci başlattı. Apple, kendi sistemiyle bu trendi tamamladı, Google, (Gmail e-posta, YouTube video platformu gibi) çeşitli bağlantı araçlarıyla birlikte önde gelen arama motorunu takdim etti. Akıllı telefonlar için Android işletim sistemi, dünyanın verilerinin büyük bir bölümünü toplayıcılarının kullanımına sundu.

Google, kendini bir veri toplama ve düzenleme makinesine dönüştürdü. İnternette zaten mevcut olan belgelerle tüm bilgileri gruplandırarak yola koyulan şirket, ardından kitapları katalogladı (Google Kütüphane Projesi), haberleri düzenledi (Google Haberler), sokakları, güzergahları ve şehirleri haritalandırdı (Google Haritalar), dijital iş dünyasına hâkim olmak için gerekli araçları edindi. Bu temel üzerine, platformlarında şirketlere reklâm alanı satarak, kampanyalarını kişiselleştirmelerine ve müşteri sadakati oluşturmalarına, insanları müşteriliğe indirgeyip kendilerine bağlamalarına imkân sağlıyor.

Dünyanın en çok kullanılan sosyal ağı olarak Facebook, kullanıcılarının sağladığı zengin bilgi birikimiyle aynı yolu izledi. Instagram ve WhatsApp da potansiyel müşterileri belirleyip satış kaynaklarını bu kitleye odaklama işlemini daha başarılı kılmak için fotoğraf, video ve mesajlardan istifade ediyor.

Tüketici gelirleri ve tercihlerine dair detaylı bilgileri temel alan bu yeni model, tüm ticari faaliyetleri dönüştürdü. Bu yaklaşım aynı zamanda, müşteri takip sistemiyle başlayarak ticareti tamamen dönüştüren Amazon’un başarısının da anahtarı.

Amazon, alıcı profilinin sistematize edilmesiyle, sadece çevrimiçi kitap satmaktan (1994) öteye geçerek, Dünya’nın en büyük çevrimiçi perakendecisi haline geldi. Yönetimi ve tüketicileri anlama yeteneği, eski perakende devlerini (Walmart, Carrefour) yerinden etmesini sağladı. Şu anda sesli iletişim için Alexa cihazını devreye sokan şirket, yapay zekâ yarışına da giriyor.

2009’dan beri cep telefonlarının yaygınlaşması, reklâm platformlarının birleşmesi için önemli bir araç sağladı. Bu cihaz, Google’ın başlattığı (1998), Facebook’un devam ettirdiği (2004), YouTube’un güçlendirdiği (2005), Instagram ile Twitter’ın sağlamlaştırdığı (2006) hâkimiyetin ardındaki büyük sırdı.

Uber ve Airbnb gibi diğer platformlar, başkalarına ait araba ve ev gibi varlıkların kullanımında aracı rolü üstlenerek, bu varlıkların yönetilmesi sürecini başlattı. Bu model de, yükümlülükleri ve riskleri bu hizmetlerin sağlayıcılarına devrederek, kâr elde eden teslimat veya kurye hizmetlerinde (PedidosYa, Glovo, Rappi) bir patlamaya yol açtı.

Yeni Plütokrasi

Dijital evrim, tüm kapitalist iş modellerini alt üst etmiş, ilk gelenlere sayısız avantaj sunmuştur. Öncü, kullanıcıları yeni hizmetlere bağlayan ağın kontrolünü ele geçirir. Bu kapitalist başarının anahtarı, her girişimi organize eden verilerin ele geçirilmesinde yatmaktadır.

Verileri çıkaran, analiz eden ve paraya çeviren platformun yönetimi, bu hâkimiyetin ana sırrıdır. Bilgileri ele geçirmek ve güvence altına almak için algoritmalara ihtiyaç duyar. Müşteriler, yeni bilgisayarlı birikim modelini destekleyen devasa altyapıyı kullanıyorlar.

Bu güç araçlarının sahipleri, kapitalist egemen sınıfın içinde eşi benzeri görülmemiş, muazzam bir güce sahip bir elit kesime dönüşmüşlerdir. Bilgi vektörleri, patentler, algoritmalar ve lojistik sistemler üzerindeki kontrollerinden kâr sağlayan, son derece güçlü bireylerden oluşan küçük bir azınlık meydana getiriyorlar. Bu manipülasyon yoluyla, kapitalistlerin geri kalanı ve toplumun tamamı üzerinde muazzam bir etki elde ettiler.

Kendi çevrelerinde, potansiyel rakipler olarak ortaya çıkan şirketlerin tamamen veya kısmen satın alınması yoluyla sektöre girmelerine mani olan bildiğimiz o oligopol yapısını pekiştirdiler. Ana platformlar, yeni gelenleri satın almak veya onlarla ortaklık kurmak için agresif stratejiler geliştiriyor.

Köklü plütokratların hâkim konumunu tehdit eden nişler ortaya çıktığında, büyük bir hızla harekete geçiyorlar. Dijital devrim tüm hızıyla devam ederken, iktidar yapısını sağlamlaştırma sürecine yeni üyeleri dâhil ettikten sonra onları bu elitler sınıfına kabul etmek zorunda kalıyorlar.

Dijital dünyayı kontrol eden bir avuç milyarder, sermayenin bu şekilde yoğunlaşmasını önlemek veya sınırlamak için tasarlanmış tüm mevcut düzenlemeleri kolayca aşmıştır. İnternetin ortaya çıkışıyla birlikte gelmesi beklenen bilginin demokratikleşmesine dair nahif beklentiler, sistemin sahiplerinin uyguladığı despotizm karşısında kesin olarak suya düşmüştür.

Bu dünyanın en ünlü isimleri, mülkiyeti sektördeki şirketleri organize etme veya yönetme rolüyle birleştiren kapitalistler olarak faaliyet yürütüyorlar. Gates, Zuckerberg, Bezos, Musk ve Altman’ın muazzam kârları, esas olarak bu şirketlerin sahipleri olmalarından kaynaklanıyor.

Bu şirketlerin borsadaki etkileyici değerleri ve elde ettikleri getiriler, bu sahiplikten kaynaklanıyor. Ancak birçok durumda, bu rol, dijital icatları kârlı ürünlere dönüştürme ve yenilikçilik işlevleriyle birlikte var oluyor. Bu ikinci özellik için aldıkları övgü, benzeri görülmemiş bir eşitsizlik yapısı içinde milyarder olarak birleşmelerinin yol açtığı muazzam toplumsal olumsuzlukları çoğu zaman gizliyor.

Dijital inovasyon etrafında ortaya çıkan yeni modele çeşitli isimler verildi. İlk terim olan “teknokapitalizm”, bilgi teknolojisi devriminin, geleneksel petrol, çelik veya otomotiv şirketlerinin yerini alarak, sistemin başına yeni bir iş sektörünü nasıl gündeme getirdiğine vurgu yapıyordu.

Daha sonra ortaya atılan “platform kapitalizmi” ifadesi, bu yan kuruluşların sistemin genel işleyişinde oynadığı yeni baskın role işaret ediyordu. Bu ifadeyi ortaya atan yazarlar (Nick Srniceks), tedarikçilerden oluşan bir kamuoyunun, ağları kontrol eden yeni oligopoller aracılığıyla tüketicilerden oluşan bir başka kamuoyuyla nasıl bağlantı kurduğunu gösterdi.

Kullanılan diğer bir terim olan “dijital kapitalizm” de, yeni bilgi teknolojilerinin aracılığıyla şekillenen bir sistemin genel dinamiklerine vurgu yapıyor.

Bu üç tanım da kapitalizmden farklı bir sistemin varlığına işaret etmiyor, kurulduğu imasında bulunmuyor. Ekonomi ve toplum, sömürüden elde edilen kârlar için rekabete dayalı bir toplumsal rejim etrafında işlemeye devam ediyor. Değişen şey, bu üretim biçimi içindeki birikim aşaması, modeli veya biçimidir.

Bu yapının zirvesinde ve yeniden üretim dinamikleri içinde, kapitalizmin gidişatını ve önceliklerini belirleyen yeni bir zenginler sınıfı ortaya çıkmıştır. Benzeri görülmemiş bir zenginlik düzeyine ve sistemin gidişatını etkileme konusunda da benzeri görülmemiş bir kapasiteye sahipler, ancak projeleri, uluslararası ilişkilerdeki beklenmedik bir değişimle yüzleşiyor.

Dijital Küreselleşme

Dijital devrim, daha önceki tüm benzer dönüşümleri aşan küresel bir ölçekte gerçekleşti. Demiryolları, elektrik, otomobiller, plastikler veya enerji alanlarında yaşananların aksine, doğrudan gezegene yayıldı. Yabancı yatırımlar veya şirketlerin kurulması yoluyla bir ülkeden diğerine yayılmadı, bilâkis, en başından itibaren küresel çapta kullanıcıları tüketiciler olarak birbirine bağladı. Bu nedenle Google, Meta, Microsoft, Amazon ve Facebook, kuruluşlarından itibaren küresel ağlar ve işletmeler olarak ortaya çıktı.

Dijital çağla birlikte başlayan bu uluslararasılaşma, küreselleşmenin yükselişiyle aynı zamana denk gelmesi sayesinde mümkün oldu. Bilgisayarlaşma ekonominin küreselleşmesi sürecini hızlandırırken, küresel faaliyetlerdeki bu sıçrama da mega teknoloji şirketlerinin yükselişini güçlendirdi. Bu süreçler de jeopolitik (küresel yönetişim) ve ideolojik (kozmopolitizm ve ulusötesilik) düzeylerde küreselleşmenin temellerini besledi.

Ekonominin küreselleşmesi ve dijital devrim, rekabetin baskısı altında şirketleri daha büyük pazarlarda kârlılık elde etmek için yatırımlarını küreselleştirmeye zorlayan kapitalizmin aynı itici gücüyle yayıldı. Bu baskı, üretim sürelerinin önemli ölçüde kısalmasının yanı sıra mekânsal bir genişlemeye de yol açtı.

Doksanlardan beri neoliberal ekonomi politikaları, kapitalist birikimin temelini oluşturan uluslararasılaşma eğilimini hızlandırdı. Bu küresel etki, 21. yüzyılın başlarında, üretimin uluslararasılaşması ve tüm sanayiinin dönüşümüyle, yani sanayinin Doğu’ya taşınmasıyla, benzeri görülmemiş bir ölçeğe ulaştı.

Bu bölgenin ekonomileri imalat faaliyetlerindeki paylarını ikiye katladı. ABD, Avrupa ve Japonya’nın tarih boyunca imalatın merkezi olma vasfını ortadan kaldırdı. Bu büyük dönüşüm, dijital devrimin getirdiği yeni iletişim ağları, kullanıcı bağlantıları ve küresel pazarlama modelleri sayesinde mümkün oldu.

Küreselleşme, altmışlarda sanayilerin çevreye taşınması, ürün döngüsünün farklı lokasyonlara ayrılması, çokuluslu şirketlerin ortaya çıkması ve dünya ekonomisinin farklılaşmış çerçevesi içinde ulusötesi firmanın homojen bir alanının oluşmasıyla başlayan, uluslararası iş bölümünün yeniden şekillenmesi sürecinin doruk noktası oldu.

Şirketler, vasfa ihtiyaç duyan faaliyetleri seri üretimden ayırarak, ulusal verimlilik ve ücret farklılıklar üzerinden kâr elde ettiler. Küreselleşme, üretim sürecinin uluslararası alana doğru genişlemesiyle birlikte bu yeniden yapılanma sürecini tamama erdirdi. Bu sayede,  Eskiden hammadde ihraç eden çevre ülkesi, üretim merkezi haline geldi. Çevre ülke, endüstriyel üretime entegre edildi.

Bu zincirin son halkası, küreselleşmiş firmalar tarafından dikey uzmanlaşma biçiminde, ara mallara ve ithalata daha fazla önem verilerek, küresel değer zincirlerinin (KDZ’ler) kurulmasıydı. Bu yeniden yapılanma sürecinde amaç, kapitalistler tarafından elde edilen artı değerin beynelmilel kılınmış yönetimi yoluyla, olağanüstü miktarlardaki artı değerin yapının tepesinde birikmesi aracılığıyla kârların artırılmasıydı.

Bu modelde uluslararası şirketler, çalışan sayısını ikiye katladı, küresel GSYİH’nin dörtte birini, dünya ticaretinin yüzde 80’ini ve dünya çapında üretilen servetin yüzde 40’ını kontrol altına aldı. Bu muazzam dönüşümler dizisi, bu yükseliş eğilimlerinin her birine eşlik eden, destekleyen ve teşvik eden dijital devrimin eş zamanlı gelişimiyle mümkün oldu.

Ancak bu model, küreselleşmeye ilham veren ve bilgi teknolojisi devrimine öncülük eden ABD’nin ekonomik egemenliğinin tartışmaya açılmayacağını varsayıyordu. Wall Street bu süreçlerin finansal omurgasını, Washington ideolojik ve politik içeriğini, Silikon Vadisi ise dijital altyapısını sağladı.

Küreselleşme ve dijitalleşmenin birleştiği bu model, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından gelen tek kutuplu dünyada ABD’nin emperyalist üstünlüğünü yeniden kurmayı vaat ediyordu. Ancak bu hayal, 2008 mali kriziyle birlikte sekteye uğradı, son on yılda ise tamamen çöktü.

Küreselleşme Sürecindeki Kopukluk

ABD’nin dünya ekonomisine dijital alandaki liderliği üzerinden yeniden egemen olacağına dair beklentinin suya düşmenin dört sebebi vardı: küreselleşme sürecindeki kopukluk, Çin-ABD ekseninin dağılması, Amerika’daki sanayisizleşme süreci ve Çin’in hızlı yükselişi.

Küreselleşme sürecinde yaşanan aksaklık, otuz-kırk yıllık dönemi kapsayan önemli büyüme sürecinin ardından dünya ticaretinin durgunlaşmasında açıkça görülmektedir. Küresel GSYİH’de ticaretin payı yüzde 25’ten (1970) yüzde 61’e (2008) çıktı, ardından yüzde 57’ye (2024) düştü. Yıllık doğrudan yabancı yatırım (DYY) akışlarının zirve noktası olan 2007 yılında küresel GSYİH’nin yüzde 5,3’ü, bugün yüzde 1,3’e geriledi.

“Yavaş küreselleşme” ve “küreselleşme sürecinden uzaklaşma” gibi yeni terimlerin yaygın kullanımı, bunların karşıtları olan “üretimin merkez ülkeye dönmesi”, “yakın bir ülkeye taşınması” ve “dost ülkelere kaydırılması” gibi işlemlerin sahip olduğu önemin yanında, korumacılık ve neo-merkantilizmin hâkim olduğu yeni gerçeklikteki değişimi ortaya koyuyor. Bu değişimin etkisi, değer zincirlerinin devam etmesi ve imalat faaliyetlerinin ulusal otarşinin eski kalıplarına geri dönmemesi nedeniyle, sanayiden ziyade ticaret ve finans alanında çok daha önemli sonuçlar doğuruyor. Ancak ABD liderliğindeki neoliberal küreselleşme ve dijitalleşme senaryosu, artık geçmişte kaldı.

İkinci olarak, küreselleşmenin temelini oluşturan iki süper güç arasındaki yakın ekonomik ortaklık bozuldu. “Çin-Amerika” dönemi sona ermiş olup, Asya devinin Amerikan tüketicisinin satın aldığı ürünleri üretmesi modeli, bugün ciddi şekilde sorgulanmaktadır.

Asya güçlerinden alınan krediler ve Batılı muadilinin borçlarıyla beslenen bu iyi işleyen sistem, sürdürülemez bir kırılma noktasına ulaştı. Çin’in ticaret ve finansal fazlalıkları ile ABD’nin açığı tarafından yaratılan küresel dengesizlik, dünya ekonomisinde patlayıcı bir istikrarsızlığı körüklüyor. 2008’deki bankacılık krizinden sonra, iki güç, bu dengesizliği düzeltmek için kademeli olarak birbirinden uzaklaşmaya başladı. Bu ayrışma, küreselleşmenin sürekliliğini kesin olarak baltaladı.

Üçüncüsü, üretimin uluslararasılaşmasıyla birlikte, ABD’deki sanayisizleşme süreci, dünyanın önde gelen gücü için sürdürülemez bir seviyeye ulaştı. Sanayisizleşme politikasını savunanlar, Amerika’nın finans, hizmet ve yüksek teknoloji alanlarında uzmanlaşmasının, imalattaki düşüşü telafi edeceğini, Washington’ın küresel liderliğini yeni ve istikrarlı bir küresel iş bölümü içinde yeniden yaratacağını varsaydılar. Neoliberal küreselleşme ve her ekonominin kendi karşılaştırmalı avantajlarında kârlı bir şekilde uzmanlaşmasına dair tüm neoklasik varsayımlar, bu yanıltıcı inanca dayanıyordu.

Bu anlatının yanlışlıkları, ABD’nin yönetemediği bir dizi çelişkiyle birlikte son otuz yıllık dönemde ortaya çıktı. Verimliliğin azaldığı, rekabet gücünün yok edildiği bir ekonomide yapay zekâ temelli inovasyonları uygulamadaki yetersizlik, bu yönetilemez hale gelmiş olan dengesizliğin en çarpıcı ve en yeni kanıtı.

Sonuç olarak, Çin’in ezici yükselişi, küreselleşmeyi, ABD’nin emperyalizmin liderliğini yeniden ele geçirmek için oynadığı o büyük kumarı sonuçsuz bıraktı, hep yek atan Amerika’nın çöküş süreci hızlandı. Küresel ticaretin genişlemesinden asıl faydalanan Washington değil, Pekin oldu, bu nedenle, bu yolun ilk savunucusunun korumacı tepkisine rağmen, küresel işlemleri teşvik etmeye devam ediyor. Hiçbir veri, ABD’nin düşüşünü, başta onun tarafından desteklenen bir projeye rakip olan Çin’in elde ettiği avantajdan daha açık bir şekilde ortaya koyamaz.

Bu plan, Çin’e ast ve bağımlı bir rol atfetmişti. Asya’daki gücü, sadece temel malların üreticisi, uluslararası şirketlerin Amerikalı destekçilerine bu girdileri ihraç eden bağımlı bir ülke olarak tasavvur etti.

Ancak Çin, Batı gücünün sadece bir vasalı olma yolunu izlemek yerine, yabancı yatırımcılara teknoloji transferi düzenlemeleri getirerek, kendi özerk kalkınma modelini oluşturdu. Neoliberalizm ve finansallaşmaya karşıt ekonomik politikalarla iç kalkınmasına öncelik verdi.

Çin, devlet düzenlemeleriyle kapitalistlerini disipline etti. Bu düzenlemeler, firmaların kârlılığını sınırladı, burjuvazinin politik iktidarı kontrol etmesine mani oldu, planlamanın üstünlüğünü yeniden teyit etti. Ayrıca İpek Yolu etrafında kendi küreselleşme modelini oluşturdu. Bu alternatif plan, neoliberal küreselleşmeye ve Amerika’nın dijitali esas alan yeniden doğuş projesine son darbeyi vurdu. Bu sonuç, yapay zekânın yeni gerçekliğini değiştiriyor, onu başka bir yöne doğru yönlendiriyor.

Özet

Dijital kapitalizm, neoliberal küreselleşmenin kurduğu finansallaşma modelinin yerini alıyor. Dijital bir plütokrasi ortaya çıktı. Bu yapı, kullanıcı verilerini ele geçiriyor, banka kurtarma operasyonlarından kâr elde ediyor, pandemide emek dünyası üzerinde yürütülen deneyi kontrol ediyor. Bu hâkimiyeti perçinleyen yapay zekâ, dijital alanının milyarderlerinden oluşan bir elitin bilgiyi ele geçirip manipüle ettiği süreci besliyor. Ancak küreselleşme sürecindeki kopukluk, Çin-Amerika ekseninin dağılması, Amerika’nın sanayisizleşmesi ve Çin’in hızlı yükselişi, bu tesis edilmiş olan üstünlüğün temellerini sarsıyor.

Claudio Katz
16 Ekim 2026
Kaynak

, ,

Marksizm ve Karayipler



Giriş

Antikomünist “sol” söylemde en sık tekrarlanan ve yeniden gündeme getirilen iddialarda Siyahi radikal akademisyenler, Marksizmi itibarsızlaştırmak için kullanılır. Giderek artan sayıda sosyal medya influencer’ı, Marksizmin doğası gereği Avrupamerkezci olduğunu, Avrupa’dan başlayıp doğrusal ilerleyen süreci önemsediğini, bu nedenle, onun Afrika, Karayipler veya Asya’nın mevcut mücadeleleriyle bağdaşmadığını iddia etmek için “Siyahi Marksistler”i örnek göstermektedir.

Bu noktada Haiti Devrimi, örnek olarak gösterilmekte, Siyahların kurtuluşunun Marksist çerçevelerin dışında, dolayısıyla, onlara karşı gerçekleştiğinin kanıtı olarak sunulmakta, bu Siyahi devrimin, Marksizmin sömürgeleştirilmiş Küresel Güney’le bir alakasının bulunmadığının kanıtı olduğu iddia edilmektedir.

İlgili argümanın temeli, en ufak bir tarihsel incelemede bile çöker. Bunun nedeni, Marksizmin soyutta savunulması gerektiği değil, Karayip tarihinin bu soruyu pratikte zaten cevaplamış olmasıdır. Bu tartışmalar, sadece akademide sürmemektedir. 

Bugün Küba, ağırlaştırılmış ABD yaptırımları ve ABD tarafından uygulanan yakıt ablukasıyla yoğunlaşan ekonomik boğma pratiğiyle karşı karşıya kalırken, Haiti de ulusal egemenliğini ABD’nin birincil gözetimi altındaki yabancı güvenlik yapılarına daha da tabi kılan dış kaynaklı güvenlik müdahaleleriyle yüzleşmektedir. Her iki durumda da Karayipler, emperyal gücün kalkınmayı kısıtladığı, sınıf oluşumunu yapılandırdığı bir alan olmaya devam etmektedir. Bu dinamiklerin sürekliliği, Karayipler’e yönelik Marksist analizin, tarihsel bir yorum değil, bölgede günümüzde süren anti-emperyalist mücadeleleri anlamak için gerekli bir çerçeve olarak devam eden öneminin altını çizmektedir.

Marksizmin sömürgeler dünyasına uygulanamayacağı fikri, temel bir yanlış anlamaya dayanmakta, özünde kapitalist gelişmeyi kapitalizmin kendisiyle karıştırmaktadır. Algoritma güdümlü sosyal medya tartışmalarından çok önce, Karayipler’deki Marksist gelenekler, sömürge kapitalizminin kapitalist olmaktan tamamen vazgeçmeden neden farklı sınıf yapıları ürettiğini eksiksiz açıklamıştır.

Sömürgelerde Kapitalizm Yok Değil, Sadece Tahrif Edildi

Afrika ve Karayipler’in “sanayi altyapısından yoksun” olduğu, bu nedenle Marksist analizin dışında kaldığı iddiası, uzun zamandır gözden düşmüş kitabi yaklaşımı temel alan, “kapitalizmin Avrupa’daki gelişimsel sırayı izleyerek tekdüze bir şekilde ilerlediği varsayımı”nı yineliyor. Karayip ve Afrika’da politik ekonomi üzerine kafa yoran insanlar, bu varsayımı onlarca yıl önce reddetmişlerdi.

C. L. R. James, Walter Rodney, Eric Williams, Lloyd Best, Norman Girvan, Frantz Fanon, Amílcar Cabral, Kvame Nkruma, Samir Amin gibi Küresel Güney’in önde gelen düşünürleri, merkezi bir görüşte birleştiler: sömürgeci kapitalizm; dışa dönük, sömürücü ve kasıtlı olarak az gelişmişti. Amacı, ulusal birikim değil, uzun süreli etkileri bugün bile bölgelerinde hissedilen, fazlalığı emperyalist merkeze nakletmekti.

Trinidad ve Tobago’nun ilk başbakanı ve tarihçi Eric Williams, Capitalism and Slavery [“Kapitalizm ve Kölelik” -1944] adlı eserinde, kölelikten özgür emeğe geçişin, kapitalizmin Karayipler’den çekilmesi değil, yeni birikim koşulları altında yeniden örgütlenmesi olduğunu ortaya koymuştur. Köleliğin kaldırılması, İngiliz köle ticaretinin sona ermesi, özgürleşme ve şeker koruma önlemlerinin kaldırılması gibi birbirine bağlı politika değişiklikleriyle birlikte gerçekleşmiştir. Bu birbirinden ayrılması mümkün olmayan değişiklikler üzerinden, “köle sistemince inşa edilen çıkarlar, bugün bu sistemi yok etmiştir” (Williams 1994, s. 109). Ahlaki bir uyanışı yansıtmaktan çok uzak olan köleliğin kaldırılmasına yönelik insani yardım temelli argümanlar, ancak “her önemli kapitalist çıkar” köleliğe bağlı olmaktan çıktığında ve plantasyon sahibi elitler ilkelerinde esnek davranarak, tekelleri korunduğu sürece köleliği veya özgür emeği savunduklarında ivme kazanmıştır (Williams 1994, s. 109). Bu süreç, kapitalizmin yokluğunu değil, emperyal kısıtlamalar altında uyum sağlama kapasitesini ortaya koymaktadır. Eğer kapitalizm kölelik yoluyla işleyebiliyorsa, özgürleşmeden sonra da varlığını sürdürebiliyorsa, emeği yeniden yapılandırırken sömürüyü de koruyabiliyorsa, o zaman tarihsel materyalist analiz, Karayipler’i “ihmal etmiş” olmaz; Karayipler’i gayet iyi izah eder.

Tam da bu noktada, Karayipli politik ekonomist Lloyd Best tarafından geliştirilen plantasyon ekonomisi teorisi, daha sonraki çalışmalarda ele alınıp genişletilmektedir. Eric Williams’ın köleliğin kaldırılmasına ilişkin tarihsel analizi, kapitalizmin Karayipler’de emperyalist sömürüden vazgeçmeden nasıl yeniden örgütlendiğini açıklarken; Lloyd Best’in plantasyon ekonomisi teorisi, bu yeniden örgütlenmenin ürettiği yapısal biçimi teorize etmektedir. Williams, özgürleşmenin Karayipler’de kapitalizmin geri çekilmesinden ziyade, sömürü biçiminde bir değişikliğe işaret ettiğini gösterirken, Best, plantasyon ekonomisinin bu değişikliği merkantilist ticaret ilişkileri, dış mülkiyet ve yerel birikimin sistematik olarak engellenmesi yoluyla nasıl kurumsallaştırdığını ortaya koymaktadır (Best 1967; 1968). Dolayısıyla, kölelik sonrası Karayip ekonomisi, ne kapitalizm öncesine aitti ne de durgundu, bilâkis, yapısal olarak bağımlı bir ekonomiydi. Kendi kendine sanayileşme koşullarından mahrum bırakılırken, küresel kapitalizme tamamen entegre olmuştu.

Plantasyon ekonomisi teorisine dayanan ayrıntılı bir eleştiri, Karayip tarımını “geçimlik”, verimsiz veya kapitalist olmayan olarak tasnif eden liberal kalkınma modellerine meydan okuyor (Samuda 2021, s. 59). Genellikle “Marksist Avrupamerkezcilik” olarak reddedilen şey, Avrupai kalkınma ölçütlerinin sömürge ekonomilerine yanlış şekilde uygulandığının delili. Bu ölçütler, Karayipli politik ekonomi düşünürlerince açıktan reddedilmiştir. Bu tür tasnifler, Jamaika gibi Karayip ekonomilerindeki tarım ve köylü sektörlerinin, öncelikle İngiliz ve Amerikan metropol sermayesine fayda sağlasa bile, zaten kapitalist birikime gömülü olduğu gerçeğini gizlemektedir (Samuda 2021). Kırklara gelindiğinde, plantasyon tarımı, emperyalist merkeze ait firmaların kanatları altında birleşmiş, yurtdışındaki ana şirketler aracılığıyla teknoloji düzleminde entegre olmuş, harici hissedarlar için kârı artırmaya yönelik küresel değer zincirlerinin bir parçası olarak işlev görmüştür.

Guyanalı kalkınma teorisyeni C. Y. Thomas’ın tespitiyle, “metropolün hinterland ekonomisiyle ilişkisi, tarihsel olarak, metropol alanının iç koşullarını ve ihtiyaçlarını yansıtan çok esnek bir ilişki olarak şekillenmiştir. [...] Örneğin, İngiltere hızla sanayileşirken (serbest ticaret dönemi), ekonomik olarak uygun olduğunda, sömürgeci tercihler terk edilmiş, sömürgenin ekonomisi zarar görmüştür” (Thomas 1968, s. 341). Bu nedenle, plantasyon ekonomisi ve bağımlılık teorisi temelli analizler, eşitsiz kalkınma sistemlerinin resmi siyasi değişime rağmen nasıl devam ettiğine ve merkantilist mantığın sömürge yönetiminin sona ermesiyle ortadan kalkmak yerine modern kapitalist işletmeler aracılığıyla nasıl işlemeye devam ettiğine dair gerçekçi bir açıklama sunmaktadır. Dolayısıyla, plantasyon ekonomileri, kapitalizm öncesine ait kalıntılar değillerdi. Kapitalist üretimin en erken ve en şiddetli biçimleriydi: küresel pazarlara entegre edilmiş, zorla çalıştırılan emeğe, ırksal hiyerarşiye ve emperyal ticaret kontrolüne bağımlı tek tip ürün ihracatına dayalı sistemlere denk düşüyorlardı.

“Avrupa tarzı fabrika proletaryasının” yokluğu, anti-komünist influencer’ların sıkça dile getirdikleri gibi, sınıf ilişkilerinin yokluğunun delili değildi. Bilâkis, sınıf mücadelesinin bağımlılık, dışsal egemenlik ve çarpık birikim koşulları altında geliştiğini gösteriyordu. Bu, Marksist analizden bir sapma değil, diyalektik olarak uygulanan Marksizmdi.

Haiti: En Çok Kötüye Kullanılan ve En Çok Bilgi Veren Örnek

Bu yanlış temsil, Haiti Devrimi’nin Marksizmin Siyahilerin özgürleşmesiyle bağdaşmadığı argümanını savunmak için kullanılıyor. Anti-komünist söylemde tekrar eden bir iddia da, Marksizmin doğası gereği Avrupamerkezci olduğu, zira temel devrimci öznesi olarak endüstriyel işçi sınıfını varsaydığı iddiasıdır. Bu görüşe göre, Afrika ve Karayipler, “endüstriyel bir temele sahip olmadıkları” gerekçesiyle, Marksist analizin dışında kalmakta, sınıf mücadelesini ya marjinal ya da önemsiz kılmaktadır.

Bu argüman yeni değil. Bu, Marksizmin uzun süredir devam eden, katı ve aşamalı Avrupa’dan başlayıp doğrusal ilerleyen sürece dair yanlış yorumların yeniden ambalajlanıp satılmasıdır. Sömürgelerde büyük bir Avrupa tarzı fabrika proletaryasının olmaması, sınıf ilişkilerinin yokluğunu göstermez. Sömürge dünyasında kapitalist gelişmenin emperyal yağma tarafından kasıtlı olarak çarpıtıldığını ortaya koyar. Karayipler’in ve Küresel Güney’in Marksistleri, onlarca yıldır tam da bu çarpıtmayla boğuşmaktadır.

Haiti Devrimi, bu argümanın kusurunu açıkça ortaya koymaktadır. Saint-Domingue, feodal bir yer değildi. Dünyanın en kârlı kolonisiydi: küresel pazarlar için şeker ve kahve üreten, Atlantik kapitalizmine tamamen entegre olmuş, büyük ölçekli emek rejimleri etrafında örgütlenmiş, aşırı sömürülen bir plantasyon ekonomisiydi. Köleleştirilmiş Afrikalılar, kapitalizmin dışında faaliyet yürüten köylüler değillerdi. Irksal kölelik altında endüstriyel ölçekte sömürüye maruz kalan, zorla çalıştırılan bir plantasyon proletaryasıydı.

C. L. R. James, bu konuyla ilgili görüşlerini açık yüreklilikle ortaya koyan bir isimdi. The Black Jacobins: Toussaint L’Ouverture and the San Domingo Revolution [“[“Siyahi Jakobenler: Toussaint L’Ouverture ve San Domingo Devrimi” -1938] adlı eserinde, Haiti Devrimi’nin modern bir sömürge proletaryasının ilk başarılı devrimi olduğunu söyler. Devrim, Aydınlanma temelli vesayete ihtiyaç duymadı. Fransa, köleliği kaldırmadan önce yola koyuldu. Köleleştirilmiş Afrikalılar, kaçak köleler ve tümüyle kapitalist bir üretim sistemi içinde, ona karşı çalışan, yeni kurulmuş bir Siyahi subay birliğince örgütlendi ve gerçekleştirildi. Burjuva çıkarlarına mevzi kazandırmak gibi bir derdi olmayan devrim, plantasyon sınıfını hedef aldı, plantasyon elitini kovdu, toprak ve emeği Siyahi kitle egemenliği etrafında yeniden örgütlemeye çalıştı.

Haitili sosyolog Paul C. Mocombe’un analizi, sanayileşmeyi ve burjuva dönüşümünü devrimci başarının evrensel ölçütleri olarak ele alan Avrupa kaynaklı teleolojik varsayımları reddederek, bu görüşü geliştiriyor. Mocombe, Haiti Devrimi’nin sınıfsal karakterini inkâr etmek yerine, bilhassa Afrikalı kitlelerle merkantilist yapılar tarafından şekillendirilen, yeni ortaya çıkmış elit kesim arasında ortaya çıkan dâhili sınıfsal gerilimleri ön plana çıkarıyor. Onun müdahalesiyle, “Sınıf mücadelesi var mıydı yok muydu?” şeklinde ifade edilen analiz sorusu yerini “Devrimci kopuş, kapitalist dünya sistemi içinde nasıl ve nerede sınırlandırıldı?” sorusuna bırakıyor.

Devrim sonrası Haiti’deki “plantasyon karşıtı sistem” (Casimir 2020), sadece bir geçim kaynağı veya köleliğe bir tepki değil, Afrika kökenli çoğunluğun plantasyon emeğinin ve merkantilist birikimin yeniden kurulmasını reddettiği bir sınıf projesiydi (Mocombe 2023). Profesör ve Karayip uzmanı Tamanisha J. John’un da dediği gibi, “Haiti Devrimi, o dönemin olağan toplumsal ve ekonomik ilişkileri olarak görülen şeyleri alt üst etti. [...] Bu nedenle, Haiti’deki devrim sonrası ortamın çok önemli bir görevi vardı” (John 2024, 9:00). Mülk sahibi Azatlar, melez elitler ve küçük burjuva özgür Siyahiler gibi gruplar, devlet iktidarını kullanarak, ırksallaştırılmış cebri fazla üretim sistemi olarak angarya sistemini devreye sokarak ve limanlar ile ticareti kontrol altına alarak ihracata yönelik tarımı yeniden inşa etmeyi, “eski sömürgeci köle sahiplerinin plantasyon sistemini sürdürmeyi” amaçladılar; ancak devrimin kitle tabanı, bunu reddederek, toprağın özerkliğini, geçimlik üretimi ve kendi seçtikleri pazarlarla bağ kurma fikrini savundu (Mocombe 2023, s. 209).

Bu yorumda, bağımsızlık sonrası Haiti, kapitalist emek disiplininin yeniden tesis edilip edilmeyeceği veya temelden reddedilip reddedilmeyeceği konusunda bir sınıf mücadelesiyle şekillenmişti. Haiti’nin ilk devlet başkanı Jean-Jacques Dessalines, devlet öncülüğünde ihracata dayalı birikim için elitlerin taleplerini, toprak, özerklik ve plantasyon dışı emek için kitlesel taleplerle dengelemeye çalışarak, tarımsal sosyalizmin ilk denemelerinden birini gerçekleştirdi.

Önemli olan şu ki, devrim sonrası Haiti’de köylülüğün ortaya çıkışı, bazı Avrupamerkezci eleştirmenlerin sıklıkla ima ettiği gibi, Haiti Devrimi’nin devrimci kapasitesini geçersiz kılmaz. Bu köylülük, kapitalizmden önce gelen, modern öncesi bir kalıntı değildi; plantasyonların çökmesi ve toprakların ele geçirilmesiyle birlikte devrimci bir kopuş sonucu ortaya çıkmıştı. Marksist terimlerle bu, sınıf mücadelesinin yokluğunun veya önemsizliğinin kanıtı değil, özgürleşme koşullarında sınıf yapısının bir dönüşümünü temsil eder.

Bu çelişkiler, yalnızca on dokuzuncu yüzyılla sınırlı değildir. Haiti, toplumsal ve ekonomik ilişkilerini yeniden düzenlemeye yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya kalmaya devam etmektedir. Daha önce Kenya liderliğindeki, ABD destekli, seçimle başa geçmemiş hükümetlerce desteklenen Çokuluslu Güvenlik Destek Misyonu’nun bir uzantısı olan mevcut yabancı destekli Çeteleri Bastırma Gücü, Haiti’nin limanları, ticareti ve kentsel alanları üzerindeki elit ve paramiliter kontrolü pekiştirirken, halk egemenliğini ve direnişini marjinalleştirmektedir. Bu anlamda Haiti, bir kez daha emperyal güvenlik doktrini ve yabancı müdahalenin toprak, emek ve siyasi otorite üzerindeki sınıf mücadelesiyle kesiştiği bir yer haline gelmektedir. İhracat odaklı elitler ile halkın özerkliği arasındaki tarihsel mücadele halen daha devam etmektedir.

Karayip Marksizmi ve “Avrupamerkezcilik” Meselesi:
Küba ve Grenada’da Devrimci Pratikler

Haiti Devrimi, sömürge dünyasının Marksist analizini derinden tamamlıyorsa, Küba ve Grenada devrimleri de modern devrimci pratikte bölgesel uygulanabilirlik sorusunu çözüme kavuşturuyor. Küba, ABD sermayesinin egemen olduğu, toprakların belirli ellerde yoğunlaştığı, ırksal olarak tabakalara ayrışmış, ihracata bağımlı bir ekonomiyle karşı karşıyaydı. Marksizm, ithal edilmiş bir Avrupa şablonu değil, bu bağımlılığı ortadan kaldırmak, toprakları yeniden dağıtmak, okuryazarlığı artırmak, egemenliği pekiştirmek ve devam eden emperyalist baskı koşullarında devrimci enternasyonalizmi uygulamak için kullanılan bir araçtı.

Grenada’daki Yeni Cevher Hareketi, tanıdık bir dizi kısıtlamayla karşı karşıya kaldı: sınırlı bir sanayi proletaryası, büyük bir kayıt dışı ve kırsal nüfus, ayrıca dış sermayeye aşırı bağımlılık. Ancak bu koşullar, Marksist analizi anlamsız kılmak yerine, pratiğini şekillendirdi. Toprak reformu, kitlesel siyasi eğitim, kadınların katılımı ve halk konseyleri, Marksizmden sapmalar değil, sömürge sonrası ve yeni sömürgeci kısıtlamalar altında onun kavuştuğu ifadelerdi. Marksizm, küçük, çoğunluğu siyahi, sömürge sonrası bir ada toplumunun maddi gerçeklerine uyum sağladı.

Bu tarihi kayıt, Marksizmin sözde Avrupamerkezciliği hakkındaki tartışmalar ışığında önemli. Profesör Jared Ball’ın sunduğu Ocak 2026 tarihli bir iMixWhatiLike bölümünde, Marksist siyaset bilimci August Nimtz, Cedric Robinson’ın Black Marxism: The Making of the Black Radical Tradition [“Siyahi Marksizm: Siyahi Radikal Geleneğin Oluşumu” -1983] adlı eserine yönelik eleştirisini, onu ortaya çıkaran tarihsel konjonktür, yani altmışların sonlarında Siyahilerin kurtuluşu mücadelesi veren çevrelerde “ırkın mı yoksa sınıfın mı daha ağır bastığı”, daha temelde “Marksist bir bakış açısının Siyahilerin mücadelesini anlamlandırma çabasıyla ne kadar alakalı olduğu”yla ilgili tartışmalar çerçevesinde ortaya koyuyor (Nimtz 2026, 4:03). Nimtz, eleştirisini doğrudan arşivlerdeki siyasi-tarihsel çalışmalardan kaynaklanan bir olgu olarak konumlandırıyor: “Arşivleri incelerken, Afrika’nın kurtuluşu mücadelesine destek komitesi üzerine yaptığım çalışma sırasında, 1968-69 yılları arasında Siyahilerin mücadelesi içinde yoğun bir tartışma yaşanıyordu” (Nimtz 2026, 3:45-4:00).

Temelde Nimtz, Robinson’ın “adında ‘Siyahi Marksizm’ ifadesi geçmesine rağmen, aslında kitabın Siyahilerin mücadelesinin kültürel milliyetçi bir savunusu” olduğu sonucuna varıyor (Nimtz 2026, 4:16). Ancak Nimtz, tarihsel sorunun 1985’te daha da keskinleştiğini, çünkü Karayipler’in soruyu pratikte zaten cevap sunduğunu söylüyor. Ona göre, kitap 1983’te yayınlandığında, “bilhassa 1979’da başlayan Grenada devrimi ve ondan on yıllar önce gerçekleşen Küba Devrimi ile birlikte, Karayipler’deki gelişmelerin yaşandığı bağlama tabiydi.” Nimtz için bunlar, sembolik referans noktaları ya da “artık kısırlaşan bir akademik tartışma değil, sahadaki gerçekler” olduğunu, bu “sahadaki gerçeklerin Siyahilerin mücadelesini kültürel milliyetçi bir perspektiften yeniden düşünmemizi gerektirdiğini” ortaya koyan somut devrimci kanıtlardı (Nimtz 2026, 6:20).

Başka bir ifadeyle, Grenada, Karayip Marksizminin yorumu değil devrimci pratiğidir. Burada sınıf mücadelesi, devlet iktidarı, anti-emperyalist kopuş ve kitlesel siyasi eğitim, Siyahların özgürleşmesinin maddi olarak ilerletildiği zemin haline gelir. Karayipler’deki devrimci örgütçüler için önemli olan, Marksizmin Avrupa’da ortaya çıkıp çıkmaması değil, Küresel Güney’de yeni sömürgeciliği ve sınıf egemenliğini ortadan kaldırmak için kullanılıp kullanılamayacağıydı. Marksizm, Karayipler’deki hayatı şekillendiren sömürünün maddi yapılarını ele aldığı için Siyahilerin mücadelesiyle çelişmiyordu.

Grenada devriminin önemi, ABD işgaliyle eliyle şiddet kullanılarak ezildi, kitlesel cehalete sürüklendi, kadınları kamuda ve eğitim alanında geri plana itildi, “yeni sömürgeciliğe teslim oldu” diye ortadan kalkmaz (John 2024, 49:36). Profesör John, Grenada’daki devrimci çizgi meselesinin salt teorik zeminde ortaya konmadığını söylüyor. Ülkede kitaba bağlı kalan, bilimsel sosyalist yaklaşım üzerinden hareket eden kadrolar ile kitlelerin sahici ve doğal bir şekilde yön verdikleri devrimci yolu savunanlar zamana ayrıştı. John’un Haiti Devrimi ile yaptığı karşılaştırma öğreticidir: siyasi yön, halk meşruiyeti ve stratejik vizyon konusundaki iç bölünmeler, dış düşmanların aktif olarak istismar ettiği zaaflar haline gelebilir. “Toplumsal ve ekonomik ilişkileri alt üst ettiğimizde, yenilerini yaratmak zorundayız. İster bu yeniler, bir şekilde bilimsel bilgiyi kuşanmış olsun ya da olmasın. Toplumsal ve ekonomik ilişkilerin nasıl inşa edileceğine, yeniden inşa edilip edilmeyeceğine ve yeniden yapılandırılıp yapılandırılmayacağına kitleler karar vermeli, yönü onlar tayin etmelidir” (John 2024, 50:41).

Ancak Grenada, Marksizmin Karayipler için önemli olduğu iddiasını çürütmek şöyle dursun, Marksist devrimci pratiğin emperyalizmi paniğe sürükletecek denli etkili olduğunu, Batı yarımküredeki sosyalist projelere yönelik en büyük tehditlerin dış baskı ile yoğunlaşmış iç çelişkiyi birleştirdiğini ortaya koymaktadır. Black Marxism [“Siyahi Marksizm”] kitabı yayımlanmadan çok önce, Karayip Marksistleri, zaten küresel kapitalizm içinde ırkı, sınıfı ve imparatorluğu karşılıklı olarak birbirini oluşturan unsurlar olarak analiz ediyorlardı. Bunu yapmak için Marksizmi terk etmelerine gerek yoktu, onun kapsamını genişlettiler, zenginleştirdiler.

Dahası, altmış yedi yılı aşkın süredir devam eden ABD ambargosu altında Küba devriminin yeniden canlanması, bu dinamiği daha da gözler önüne seriyor. Yoğunlaştırılmış yaptırımlar, yakıt ablukası, ABD imparatorluğundan gelen militarist tehditler ve Küba’yı ekonomik olarak tecrit etme çabaları, egemenlik üzerine kurulu gelişimini ortadan kaldırmak amacıyla tasarlanmış emperyalist baskının güncel biçimlerini ifade ediyor. Küba’nın bu kısıtlamalar karşısında toplumsal hayatı yeniden üretmeye devam etmesi, sadece direnç değil, aynı zamanda kamu hizmeti, planlı dağıtım ve piyasa bağımlılığının dışında egemenlik üzerine kurulu toplumsal yeniden üretimi merkez alan örgütlü bir sosyalist projenin kurumsal temellerinin somut tezahürü. Egemenliğin, sınıfsal oluşumun ve emperyalist baskının birbirinden ayrılamaz olduğu Karayipler’de Marksist analizin kalıcı önemini vurguluyor.

Karayipli bağımlılık teorisyenleri, sömürgeci kapitalizmin sanayileşmeyi tam olarak ırksallaştırılmış emeğe ve ihracata dayalı tek tip ürüne bağlı kılması sebebiyle nedeniyle engellediğini ortaya koymuşlardır. Bu müdahale, sınıf mücadelesini ortadan kaldırmamış, onu yeniden şekillendirmiştir. Plantasyon işçileri, liman işçileri, kayıt dışı işçiler, topraksız köylüler ve komprador elitler, emperyal hiyerarşi eliyle yapılandırılmış küresel bir sistem içinde sınıfsal aktörler olarak ortaya çıkmışlardır. Dolayısıyla, Karayipler, Marksizmin dışında değil, onu rafine etmede merkezi bir rol oynamıştır.

Haiti Devrimi’nden Grenada’nın emperyal müdahaleyle yüzleşmesine, devrimci Küba’nın abluka altında direnişine kadar, bölge, sınıf mücadelesinin kapitalist ırkçılık, bağımlılık ve dış baskı koşulları altında nasıl geliştiğini ortaya koymaktadır. Günümüzdeki yaptırımlar, yabancı destekli güvenlik misyonları ve ekonomiyi boğma girişimleri, bu çelişkilerin çözümsüz kaldığını göstermektedir. Bu nedenle Karayip Marksizmi, mücadelede şekillenen, emperyalizmin modern dünyada egemenliği, sınıfsal oluşumu ve devrimci olasılığı nasıl şekillendirdiğini aydınlatmaya devam eden maddi bir analiz olarak varlığını sürdürmektedir.

Kimberly Dawn Miller
17 Nisan 2026
Kaynak

Kaynakça:
Best, Lloyd. (1968). “Outlines of a Model of Pure Plantation Economy.” Social and Economic Studies (Batı Hint Adaları Üniversitesi) 17 (3): s. 283-323. 1967. “Thought and Freedom.” New World Quarterly 3(4).

Casimir, Jean. (2020). The Haitians: A Decolonial History. University of North Carolina Press.

James, C.L.R. (1989). The Black Jacobins: Toussaint L’Ouverture and the San Domingo Revolution. Vintage Books baskısı.

Mocombe, Paul C. (2023). The Haitian Revolution and Jean-Jacques Dessalines: The End of History and the Last Man Standing. Philosophy Study, 13(5).

Samuda, Paula-Leone. (2021). Plantation Economy Model as Developed by Lloyd Best and Kari Polanyi Levitt: The Case of Jamaica. Electronic Theses and Dissertations.

Thomas, C. Y. (1968). “A Model of Pure Plantation Economy: Comment.” Social and Economic Studies (Sör Arthur Lewis Toplum ve Ekonomi Çalışmaları Enstitüsü) 17 (3): s. 339-348.

Williams, Eric (1994). Capitalism and Slavery. University of North Carolina Press.

John, Tamanisha. (2 Nisan 2024).  “Haiti, Cuba and Grenada: Three Caribbean Revolutions with Tamanisha John. Millennials Are Killing Capitalism” Youtube.

Nimtz, August. (6 Ocak 2026). “Why Black Marxism Discourages Marxism.” Imixwhatilike. Youtube.

,

BM Genel Kurulu Konuşması


Sayın Başkan,

Bugün, Halkın Devrimci Hükümeti ve Grenada halkı adına Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun huzurunda konuşma yapmak benim için büyük bir onur ve ayrıcalıktır. Özellikle 1979 yılında bu konuşmayı yapabilmekten mutluluk duyuyorum. Hiç şüphe yok tarih bu yılı, Nikaragua’da Somoza’nın, Grenada’da Gairy’nın iktidarları dâhil olmak üzere, bölgemdeki “diktatörlerin alaşağı edildiği yıl” olarak kaydedecektir.

Genel Kurul’un 34. oturumunda, Sayın Selim Ahmed Selim’i selamlamak ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanlığı’na seçilmesinden dolayı kendisini tebrik etmekten mutluluk duyuyorum. Grenada Halkının Devrimci Hükümeti ve halkı, Tanzanya hükümeti ve halkıyla güçlü bağlara sahiptir, bu nedenle sizi ve cumhurbaşkanınız Julius Nyerere’yi en yüksek hürmetle selamlıyoruz, başkanlık döneminizin başarılı geçeceğinden eminiz.

Önceki oturumun çalışmalarını mükemmel bir şekilde yöneten Sayın Indalecio Liévano’ya da en içten teşekkürlerimizi sunmak isteriz. Ayrıca, bu kürsüde benden önce konuşanlarla birlikte, seçkin genel sekreterimiz ve ekibine özverili ve yorulmak bilmeyen çabaları için teşekkür etmek isterim. Tarih, özellikle Dr. Kurt Waldheim’ın dünya barışına yaptığı muazzam katkıyı mutlaka kaydedecektir.

Aynı zamanda, Halkın Devrimci Hükümeti ve Grenada halkı adına, yeni bağımsızlığını kazanan Saint Lucia devletinin Birleşmiş Milletler üyeliğini tebrik etmek ve içtenlikle karşılamak istiyorum. Bu, bizim için ayrı bir mutluluktur, çünkü Saint Lucia, sadece Karayipler’deki komşumuz değil, aynı zamanda kardeşçe kucakladığımız bir dostumuzdur.

Halk Devriminin Kökleri

Bugün bu kurulun huzurunda, günümüz dünyasını ilgilendiren önemli konularda kararlı ve ilkeli bir tutum sergilemeyi amaçlayan küçük bir ülkenin temsilcisi olarak konuşuyorum.

Devrimimizin gelişi, sömürgecilik deneyiminin en tehlikeli ve en acımasız aşamasının, yani yeni sömürgeciliğin sonunun geleceği sürecin başladığının delilidir. Bu aşama, bizi çeşitli manipülasyonlara maruz bıraktı; bunların hiçbiri, emperyalizm koşullarında yaşanan ekonomik esaretin gerçekliğini gizleyemedi. Dahası, bu yeni sömürgeci aşama, ulusumuzu Eric Gairy’nin acımasız, gaddar neo-faşist diktatörlüğüne de maruz bıraktı. Burada, bu saygın kurumda siz bu küçük diktatörü “Bay UFO” olarak biliyordunuz, ancak Grenada’da bu eğlenceli unvan, emperyalizm ve uluslararası suçlularla güçlü bağları olan, alenen faşist bir diktatörün gerçekliğini gizleyemedi.

Gairy, sabıka kaydının yanı sıra, Grenada’yı ekonomik bir çıkmazın içinde bıraktı. Gerçekten de, neo-faşist rejimi nedeniyle, emperyalizme tamamen bağımlı bir mirasa sahibiz. Bu miras, işçi sınıfının ve örgütlerinin toptan baskı altına alınması, iş gücünün yarısından fazlasının işsiz olduğu kitlesel işsizlik, okuryazar olmayanların toplumdaki yüksek oranı, yetersiz beslenme, batıl inançlar, “Mongoose Çetesi”nin vahşeti ve halkımıza yönelik cinayetleri, kötü konut ve sağlık koşulları, genel ekonomik durgunluk ve kitlesel göç ile karakterize edilen aşırı yoksullukla tanımlı.

Bu miras, bu yılın 13 Mart’ında gerçekleşmiş olan devrimimizin itici gücüydü. Devrimimizin temelleri, Mart 1973’te Yeni Cevher Hareketi adlı partimizin kurulmasıyla atıldı. O tarihten bu yılın Mart ayına kadar partimiz, Gairy ve faşist müttefiklerinin elinde en kaba ve en düşmanca şiddet biçimlerine maruz kaldı. Bugün bu topluluğa, insan hakları ihlallerinin 13 Mart 1979’da (başarılı devrimimizin gerçekleştiği günde) sona erdiğini, o günden beri halkın demokratik hak ve özgürlüklerine tekrar kavuştuğunu, bunların kapsamının genişletildiğini duyurmaktan gurur duyuyorum.

Gerçekten de, Grenada’daki devrimimiz bir halk devrimidir, bu nedenle devrimimizin temel ilkelerinden biri de halkın haklarına kavuşmasıdır. Bu haklar arasında, kadın ve erkek için eşit ücret hakkı, toplumsal ve ekonomik adalet hakkı, çalışma hakkı ve ulusumuzun işlerine demokratik katılım hakkı yer almaktadır.

Aynı zamanda uluslararası toplumda insanların haklarının tesis edilmesine de kesin olarak bağlıyız, bu nedenle, emperyalizme, sömürgeciliğe, yeni sömürgeciliğe, ırk ayrımcılığına, (Siyonizm de dâhil olmak üzere) ırkçılığa ve faşizme kesinlikle karşıyız. Dahası, herhangi bir ülkenin bu düşmanca ve iğrenç sistemlerden herhangi birini sürdürme girişimini şiddetle kınıyoruz, bu nedenle, özellikle Birleşmiş Milletler Şartı’nın 7. Bölüm’ünde öngörüldüğü gibi, Güney Afrika’nın ırkçı devletine karşı zorunlu yaptırımlar uygulanmasını talep eden başvuruyu destekleyenler arasında yer almaktayız.

Bu vesileyle, ulusumuzun bu kurumun Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’ne olan bağlılığını açıkça dile getirmek isterim, zira ekonomik refaha ulaşmak, tüm halkların temel haklarından biridir, ne var ki bu gerçek, emperyalizm tarafından engellenmektedir. Ayrıca, ulusumuzun sömürge ülkelere ve halklarına bağımsızlık verilmesi talebine yönelik sarsılmaz desteğini vurguluyor, bilhassa Genel Kurul’un Aralık 1960 tarihli 1514 ve Ekim 1970 tarihli 2621 numaralı kararlarına olan kesin bağlılığımızı kayda geçirmek istiyorum; her iki karar da sömürgeciliğe son verilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Olumlu Bir Anlayış Olarak Bağlantısızlık

Sayın Başkan,

Grenada, kısa süre önce Bağlantısızlar Hareketi’ne katıldı, Küba’nın kardeş devrimci hükümetince Havana’da düzenlenen altıncı Bağlantısızlar Zirvesi’nde yerini aldı. Bu tarihi toplantıya, tam üye 94 devletten 91’i ve ulusal kurtuluş hareketlerinin yanı sıra Üçüncü Dünya’nın her yerinden gelen muhtelif gözlemci ülkeler ve misafirler katıldı. İlk Bağlantısızlar Zirvesi’nde Hareket Bürosu’na seçilmiş olmaktan dolayı büyük bir onur duyduk.

Bu onurun, bağlantısızlar harektinin temel ilkelerine olan sarsılmaz bağlılığımızın bir göstergesi olduğunu düşünüyoruz. Bu büyük harekete, sunduğu kolaylıklar veya bencil çıkarlar sebebiyle değil, Grenada’da Halkın Devrimci Hükümeti’nin iktidara gelmesinin ardından, ülkemizin dış politikasını ilke ve amaç doğrultusunda bir düzeye taşıma görevini en önemli öncelik olarak üstlendiğimiz için katıldık.

Bağlantısızlar hareketine katıldık diye tüm o kısır ve olumsuz niteliğiyle belli temel konularda tarafsız kalacak değiliz. Ülkemizin uluslararası toplumla ilişkilerini yürütürken kendisini siyaseten iktidarsız biriymiş gibi görmesine de izin vermeyiz. Bağlantısızlık politikamız, dünya meselelerinde yargı bağımsızlığımızdan vazgeçmemize veya çıkarlarımız, kaygılarımız ve ilkelerimiz için hayati önem taşıyan konularla ilgili uluslararası forumlara ve tartışmalara tam olarak katılma hakkımızdan ve görevimizden geri çekilmemize kesinlikle yol açmayacaktır. Bilâkis, bağlantısızlık, bizim için uluslararası meselelere güçlü ve ilkeli bir yaklaşımı ortaya koymamızı gerekli kılan, olumlu bir kavramdır. Bu, tüm halkların ve devletlerin egemenlik, bağımsızlık ve kendi iç ve dış politikalarını özgürce tayin etme hakkına ilişkin temel niteliğinin bir teyididir.

Hareketin tarihinin ilk yıllarında, Bağlantısızlık hareketinin başlıca kaygısının sömürge ülkelerinin bağımsızlığını kazanmak, ikinci kaygının ise egemenliklerini korumak ve geliştirmek olduğu, bunun gerektirdiği her şeyle birlikte, en başta da emperyalizme karşı mücadele olduğu söylenebilir.

Emperyalizmin Karakteri

Şüphesiz ki, bugün Bağlantısızlar Hareketi’nin mücadelelerinin sömürgecilik karşıtı yönü, 18 yıl öncesine göre çok daha az önemlidir. Bunun en açık nedeni ise, 1961’de sömürge olan ülkelerin büyük çoğunluğunun artık bağımsız olmasıdır.

Bu yeni durumda, doğal olarak, Bağlantısızlar Hareketi’ndeki, genel olarak Üçüncü Dünya’daki giderek daha fazla ülke, dikkatlerini emperyalizme karşı mücadeleye yoğunlaştırmaktadır. Kaygımız giderek, dünya çapındaki emperyalist hükümetlerin desteğiyle hareket eden açgözlü çokuluslu şirketlerin elinden doğal ve ulusal kaynaklarımızın kontrolünü geri almak için verilen mücadeleye yoğunlaşmaktadır.

Bu durum, giderek daha fazla Üçüncü Dünya ülkesinin emperyalizmin insanlığın en büyük düşmanı olduğunu, kaynaklarımızın bu şekilde yağmalanmasının faillerinin emperyalist dünyada bulunduğunu kabul etmesine yol açmıştır. Mesele, burada da bitmiyor. Örneğin, Güney Afrika’daki acımasız ırk ayrımcısı rejime emperyalist ülkelerin sundukları soğukkanlı desteğe karşılık, sosyalist toplumun özgürlük savaşçılarına verdiği ahlaki ve maddi destek, buna örnek teşkil etmektedir. Bu durum, günümüzdeki emperyalizmin gerçek karakterini her şeyden daha fazla ortaya koymaktadır.

Açıkçası, ırkçılığa ve ırk ayrımcılığına karşı verilen bu mücadeleyi yalnızca sosyalist topluluk desteklemiyor. Üçüncü dünya ülkeleri ve bağlantısız ülkeler de hayati ve anlamlı bir destek sunuyorlar. Bağlantısızlar hareketi de aynı şekilde destek veriyor.

Emperyalizmin karakterine dair bir diğer önemli gösterge de imalat ürünlerinin ve makinelerin yüksek maliyeti, makul ve adil emtia anlaşmalarına girmeyi reddetme, yeni bir uluslararası ekonomik düzen üzerinde anlaşmaya varma girişimlerini engelleme, derin deniz kaynaklarının sadece birkaç çokuluslu şirketin değil, tüm insanlığın yararına sömürülmesi için uluslararası bir rejimin kurulmasını kabul etmeme gibi durumların hepsinin emperyalist dünyanın sorumluluğunda olduğu gerçeğidir. Bu nedenle, Bağlantısızlar ve Sosyalist Dünya arasında ilke ve politika açısından bir yakınlık olduğu açıktır.

Sömürgeciliğe, emperyalizme ve ırkçılığa karşı duruşumuzla tutarlı olarak, bugün bu büyük meclisin huzurunda, Zimbabve’nin Vatansever Cephe, Namibya’nın Güney Batı Afrika Halk Örgütü (SWAPO) ve Güney Afrika’nın Afrika Ulusal Kongresi (ANC) önderliğinde, özgürlük için, ırk ayrımcılığı ile ırkçılığa karşı verdikleri mücadelelere olan güçlü desteğimizi tekrar dile getiriyoruz. Aynı cephede yer alan devletlerin mücadelelere verdikleri ilkeli ve tutarlı desteği takdir ediyor, alkışlıyoruz.

Filistin halkının, tek ve meşru temsilcisi olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) önderliğindeki mücadelelerine en güçlü desteğimizi ve dayanışmamızı ifade ediyoruz. Bu temelde, Filistin halkının, FKÖ’nün, Arap dünyasının ve tüm demokratik, ilerici ve sosyalist dünyanın desteğini almayan Camp David Anlaşması’nı reddediyoruz.

Polisario Cephesi önderliğindeki Batı Sahra halkının bağımsızlık ve kendi kaderini tayin hakkı mücadelesine desteğimizi yeniden teyit ediyoruz. Kore halkını, vatanlarının yeniden birleşmesi için haklı mücadelelerine devam etmeye çağırıyoruz. 20 Ağustos’ta tanıdığımız Heng Samrin hükümetine ve kahraman Kamboçya halkına olan güçlü desteğimizi ifade ediyoruz. Belize hükümeti ve halkının tam toprak bütünlüğü talebi üzerine kurulu bağımsızlık mücadelesini destekliyoruz. Ayrıca, bağımsızlık mücadelesinde Porto Riko halkıyla en güçlü dayanışmamızı ifade etmek istiyoruz. Küba hükümeti ve halkının Guantanamo Körfezi’nin kontrolünü ele geçirme mücadelesini tam olarak destekliyoruz. Panama Kanalı’nı geri alma mücadelesinde Panama hükümeti ve halkına dayanışma amaçlı desteğimizi sunuyoruz. Sömürgeciliğe son vermek için mücadele eden tüm Karayip halklarının mücadelesini bütünüyle olarak destekliyoruz.

Militarizm ve Barış

Dünya barışı, yalnızca gelişmiş kitle imha silahları üreten, satın alan ve kullanan zengin ve kudretli ulusları değil, daha da önemlisi, militarizmin karakteristik özelliği olan israf ve savurganlığın kurbanı olan yoksul, zayıf ve küçük ulusları ilgilendiren bir konudur. Silah ve savaş teçhizatına yapılan harcamalar, gerçekten muazzam ve şaşırtıcı düzeylerdedir. Başka yerlerde de belirtildiği gibi, dünya genelinde silaha, askeri teçhizat ve tesislere yılda 300 milyar ABD dolarından fazla para harcanmaktadır.

Bu astronomik meblağ, sağlık alanına harcansaydı, 18 milyon yataklı 30.000 hastane inşa edilip donatılabilirdi. 20 milyondan fazla işçiye iş imkânı sağlayacak 20.000 fabrika kurulabilirdi. Aslında, 300 milyar dolar, mevcut döviz kurları ve yıllık yüzde 17 gibi oldukça cömert bir enflasyon oranı dikkate alındığında, ülkemin 14.000 yıllık bütçesini temsil ediyor. Bu, ülkemizin bütçesinin ne kadar küçük olduğunu gösteriyor; çoğu çokuluslu şirketin bütçesinin çok küçük bir kısmından ve küçük bir Karayip devleti olarak komşumuz Trinidad ve Tobago’da inşa edilen bir gübre fabrikasının maliyetinin yüzde 10’undan daha az. Ancak bu aynı zamanda, bazılarının tüm insanlığı birkaç kez yok edebilecek kapasiteye sahip olduğu ülkelerce silahlanmaya harcanan muazzam para ve bu israf hakkında da çok şey söylüyor.

Kalıcı barışa duyduğumuz derin endişe herkesin malumu. Bu nedenle, Dünya Barış Konseyi’nin çabalarını, ilişkilerin yumuşamasına, barış içinde bir arada yaşama ve silahsızlanmaya yönelik tüm adımları güçlü bir şekilde destekliyoruz. Grenada halkı, bu nedenle, Helsinki Nihai Senedi’nin ve şimdi de SALT II’nin hem İngiltere hem de SSCB tarafından imzalanmasından memnuniyet duymaktadır. Bununla birlikte, silahlanma yarışının uzamasında kesinlikle çıkarı olan gerici unsurların, ABD Senatosu’nda SALT II’nin onaylanmasını engellemeye çalıştığını görmek bizi fazlasıyla endişeye sevk etmektedir.

Aynı gerici unsurlar, ABD Hükümeti’ni “Soğuk Savaş” ilkelerini yeniden uygulamaya, yayılmacılık ve emperyalizm çıkarlarına hizmet etmeyi ve/veya halkın faşist yöntemlere ve demokratik hakların bastırılmasına karşı mücadelesini ezmeyi amaçlayan yeni askeri paktlar, ittifaklar, düzenlemeler veya manevralar oluşturmaya veya eskilerini pekiştirmeye zorluyorlar. Bu gericiler, Başkan Carter’ın son konuşmasıyla Karayipler ve Latin Amerika bölgesinde amaçlarına ulaştılar.

Başkan Carter’ın 1 Ekim Pazartesi günü Amerika halkına yaptığı konuşmada ilan ettiği “Soğuk Savaş” ve militarist adımları büyük bir endişeyle karşılıyoruz. Carter; karargâhı Florida eyaletinin Key West şehrinde kurulacak, kalıcı ve tam zamanlı bir Karayip Askeri Görev Gücü’nün teşkil edileceğini duyurmuştu. Bu güç, tüm askeri hizmetlerden oluşacak ve bölgede askeri tatbikatlar gerçekleştirecek. Bu tatbikatlar, aslında Karayip Denizi’nde 16 savaş gemisinin konuşlandırılması ve Küba topraklarındaki Guantanamo Körfezi’nde yapılan diğer tatbikatlarla birlikte çoktan başlamıştır. Guantanamo Körfezi’nden bahsetmek, Küba ve Panama halklarının rızası olmadan bu ülkelerin üslerine sahip bir ülkenin, Küba halkının rızasıyla bile Küba’da asker bulunduran başka bir ülkeyi kınamasının ne kadar saçma olduğu gerçeğini bize hatırlatmalıdır. Ayrıca, Başkan Carter tarafından açıklanan yedi tekliften altısının askeri nitelikte olduğunu da dile getirmek gerekmektedir.

Karayipler’de Değişim Rüzgârı

Bunun, Latin Amerika ve Karayip bölgesindeki son dönemdeki ilerici değişimlere ve gelişmelere bir tepki olduğuna inanıyoruz.

Karayipler’de bir değişim rüzgârı esiyor. Nikaragua, Grenada, St. Lucia ve Dominik halklarının ilerlemeye yönelik değişimleri sonucunda bölgesel güçler nezdinde yeni bir denge oluşuyor. Bu durum, ABD Dışişleri Bakanı’nın Doğu Karayipler’i dünyanın “sorunlu bölgeler”inden biri olarak tanımlamasına yol açtı.

Bizim görüşümüze göre, yeni bölgesel güç dengesi, ABD çokuluslu şirketlerinin elde ettiği kârlar ve bölgedeki jeopolitik değerlendirmeler açısından kimi sonuçlar doğurmaktadır. Bu durum, ABD’deki gerici unsurları çaresiz bırakmaktadır.

Uluslararası toplum, bölgeye yönelik bu yeni tehdidi ciddiye almalıdır çünkü ABD hükümeti, Latin Amerika ve Karayip bölgesindeki halklara karşı silahlı diplomasi, abluka, istikrarsızlaştırma taktikleri ve diğer “Soğuk Savaş” önlemlerini kullanma konusunda kökleri eskiye uzanan bir yöntemi takip etmektedir. Bu, ABD’nin bölgedeki herhangi bir ülkenin içişlerine tek taraflı olarak askeri müdahalede bulunma hakkını savunduğu Monroe Doktrini’ni yeniden canlandırma girişimidir. Bu tür müdahalelerin, diğerlerinin yanı sıra, Dominik Cumhuriyeti, Haiti, Guatemala, Kolombiya, Meksika, Nikaragua ve şu anda büyük bir düşmanlık besledikleri Küba’da gerçekleştiği, tarihsel bir gerçektir.

Biz, Karayip halkının kendi hükümetini veya siyasi sistemini seçmeyle ilgili demokratik hakkını savunuyoruz. Karayipler, Karayip halklarına aittir. ABD’nin Karayip görev gücü kurma planını reddediyor, uluslararası toplumu bu önerinin derhal geri çekilmesini talep etme konusunda bize katılmaya çağırıyoruz. Karayipler’deki kardeş ülkelerle birlikte, Karayipler’i askeri tehditlerden uzak, barış bölgesi olarak koruma kararlılığımızı yeniden vurguluyoruz. Kendi süreçlerimizi kendi yolumuzda, dış müdahaleden, zorbalıktan ve güç kullanımından veya tehditten uzak bir şekilde inşa etme hakkını talep ediyoruz.

ABD Hükümeti ile normal, dostane ilişkiler kurmayı arzuluyoruz. Vatandaşlarımızın çoğu, bu ülkede ikamet etmekte ve çalışmaktadır, birçok ABD vatandaşı da ülkemizi sık sık ziyaret etmektedir. Ancak ilişkilerimizin, egemenliğe karşılıklı saygı, eşitlik ve birbirimizin içişlerine karışmama gibi temel ilkeler üzerine kurulması gerektiği açıkça dile getirilmelidir. Bu ilke, aslında diğer tüm devletler için de geçerlidir.

Küçük Devletlerin Sorunları

Sayın Başkan,

Şimdi uluslararası toplumda küçük devletler konusunu gündeme getirmek istiyorum. Tüm devletlerin eşit, egemen ve bağımsız varlıklar olduğu ile ilgili temel görüşümüze rağmen, aramızda önemli fiziksel, demografik ve ekonomik farklılıklar olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Küçük boyut ve küçük ölçek gibi sorunlar, küçük ülkelerin kalkınma düzeyleri veya uluslararası ilişkilerin yürütülmesindeki önemleri açısından tesadüfi değildir. Küçük boyut, uluslararası ilişkilerin bir boyutu olarak açıkça kabul edilmelidir. Yoksulluk ve bağımlılık, elbette hem küçük hem de büyük devletler için geçerli olabilir, ancak küçük ülkelerin ekonomik ve toplumsal sorunlarını açıklamada ağır basan bazı özel dezavantajları mevcuttur.

Karayipler, birçok küçük ada devletiyle tanımlıdır. Birçoğunun nüfusu yaklaşık 100.000 olup, yüzölçümleri 150 ila 500 kilometre arasındadır. Çoğu önemli maddi kaynaklardan yoksundur, tarihleri boyunca tarımsal üretime, daha yakın zamanlarda ise turizm ve hafif sanayiye bağımlı olmuşlardır. Ayrıca, bu ekonomilerde yeterli sermaye ve nitelikli iş gücü kaynakları bulunmamaktadır, altyapı ve teknolojik gerilik yaygın bir sorundur, döviz gelirleri için bir veya iki temel hammaddenin ihracatına yüksek oranda bağımlıdırlar.

Birçok açıdan siyasi engellerle karşı karşıyayız. Su yolları ve dil engelleriyle ayrılmış ada toplulukları olarak, emperyalist egemenliğin ve kültürel parçalanmanın sonuçlarını yaşadık. Bu sorunların üstesinden gelmek için verdiğimiz mücadelemiz doğrultusunda, Dominik, Saint Lucia ve Grenada’nın yeni hükümetleri ortaklaşa olarak şu taahhütleri içeren Aziz George Bildirgesi’ni yayınladılar:

Hükümetler, dil farklılıkları, ekonomik farklılıklar, denizle ayrılma veya benzeri hususlardan bağımsız olarak Karayip bölgesinin tek bir varlık olduğunu teyit eder. Bu nedenle hükümetler, ister İngilizce, ister Felemenkçe, ister İspanyolca isterse Fransızca konuşulsun, Karayip adaları ve ülkeleri arasında mümkün olan en yakın ilişkilerin geliştirilmesinin gerekliliğini vurgular.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 1970 yılında oy birliğiyle kabul ettiği ve ulusal yargı yetki alanlarının ötesindeki deniz yatağı, okyanus tabanı ve bunların altındaki toprakların yanı sıra kaynaklarının da “insanlığın ortak mirası” olduğunu belirten dönüm noktası niteliğindeki Temel İlkeler Bildirgesi’ne rağmen, bugün hâlâ küresel bir okyanus rejimi bulunmamaktadır. Grenada halkı olarak Deniz Hukuku konusunda kaydedilen ilerlemeyi memnuniyetle karşılarken, nihai bir antlaşmanın yokluğundan endişe duyuyoruz, zira bizim için tatmin edici bir antlaşma, ekonomik refahımız ve yeni bir uluslararası ekonomik düzenin kurulması açısından temel öneme sahiptir.

Emperyalizme ve onun beraberinde getirdiği yoksulluk, yüksek işsizlik, kötü sağlık ve halkın emeğinin meyvelerinden kopmasına karşı yürütülen ekonomik savaşı kazanmamız için bizim hem iç hem de uluslararası düzeyde mücadeleler yürütmemiz gerekiyor. Egemen hükümetler olarak, kendi ekonomik dönüşüm programlarımızdan ayrı ayrı sorumluyuz, ancak hedeflerimize ulaşmak için uluslararası dayanışma ve işbirliğimiz kritik önem taşıyor.

Yeni Düzen İçin Mücadeleler

Dünya ekonomik gücünün, zenginliğinin ve yaşam standartlarının mevcut dağılımı alenen adaletsizdir. Bu durum, emperyalist genişlemenin ve üçüncü dünyanın kontrolünün uzun tarihinden kaynaklanmaktadır. Bu düzeni değiştirmeyi ve yerine Yeni Uluslararası Ekonomik Düzeni kurmayı amaçlıyoruz. Ancak bu Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen anlayışımız konusunda net olmalıyız.

Sayın Başkan,

Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen ile, ekonomik kaynaklarımızın mülkiyeti ve kontrolü üzerinde ulusal egemenliğin savunulmasını kastediyoruz. Ayrıca, halklarımızın kendi ekonomik kalkınma özlemlerini desteklemek amacıyla kaynaklarımızın elden çıkarılması ve kullanılması konusunda diledikleri şekilde karar verme özgürlüğünün tesis edilmesini kastediyoruz. İhracatımız için adil fiyatlara dayalı, adil bir uluslararası ticaret sisteminin oluşturulmasını kastediyoruz. Özellikle zengin ülkelerde uluslararası pazarların açılmasını, böylece Üçüncü Dünya ülkelerinin ihracatının büyümesinin kolaylaştırılmasını kastediyoruz.

Burada kastettiğimiz, deniz kaynaklarının sömürülmesine ilişkin uluslararası bir anlaşmanın hazırlanmasıdır. Bu anlaşma, az gelişmiş ülkelerin kaynaklardan ve bunlardan elde edilen zenginlikten adil bir pay almalarını güvence altına alacaktır. Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen anlayışımızın bu yönünün önemi abartılamaz. Zira deniz, nihai sınırdır, derin denizdeki petrol, balık, manganez, nikel ve mineraller, yalnızca bir avuç çokuluslu şirket ve hükümetlerinin değil, tüm insanlığın yararına olacak şekilde, uluslararası bir rejim tarafından kullanılmalıdır.

Egemenliğe karşılıklı saygıya ve birliğimizi ve amacımızı bozmak için tasarlanmış emperyalist entrikalara son verme konusunda ortak bir iradeye dayanan yeni bir uluslararası karşılıklı bağımlılık sisteminin kurulmasını istiyoruz.

Genelde her türden Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen’in asli amacı, halklarımızın karşı karşıya kaldığı, yetersiz beslenme, yetersiz sağlık hizmetleri, yetersiz giyim ve diğer temel ihtiyaçların karşılanamaması gibi ciddi ekonomik sorunları ortadan kaldırmak olmalıdır. Ekonomik yeniden yapılanma ve dönüşüme yönelik büyük planlarımızın tümü, bu temel hedeflere ulaşacak şekilde hazırlanmalıdır.

Sayın Başkan,

Sözlerime son vermeden önce, Halkın Devrimci Hükümeti ve Grenada halkı adına, özellikle Angola hükümeti ve halkına, genel olarak Afrika halklarına, Afrika’nın gerçekten büyük, devrimci ve vatansever bir evladı olan Cumhurbaşkanı Augustino Neto’nun kaybı nedeniyle en derin taziyelerimizi ve dayanışmamızı ifade etmek istiyorum.

Ayrıca, kasırgadan etkilenen ve büyük yıkıma uğrayan Dominik Bölgesi’ne ve Dominik Cumhuriyeti’ne acil yardım çağrılarını resmen desteklemek istiyorum. Birleşmiş Milletler’deki ülkelerin ve uluslararası organ ve kuruluşların, ortadaki ihtiyaçların muazzam boyutuna uygun cevabı vermelerini bekliyoruz.

Sayın Başkan,

Grenada Halkın Devrimci Hükümeti ve halkı, Birleşmiş Milletler’in son otuz yıl içinde yürüttüğü olağanüstü çalışmaları, ortaya koyduğu başarıları selamlıyor. Biz de bu büyük kuruluşun asil amaçlarına, ideallerine ve hedeflerine olan bağlılığımızı teyit ediyor, dünyanın yoksullarının nihayet toplumsal, ekonomik ve politik adalete kavuşacağı yeni bir dünyanın inşasına katkıda bulunacağımıza söz veriyoruz.

Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Maurice Bishop
10 Ekim 1979
Kaynak