Gazze
pusuladır. Detroit’te düzenlenen 2025 Filistin Halkı Konferansı’nda büyük
pankartlara yazılan ve Filistin Gençlik Hareketi’ndeki yoldaşlarca konuşmalarda
ve mitinglerde sık sık dile getirilen bu sözler, dünyanın büyük bir bölümünün
henüz yüzleşmediği, ancak ayrımsız herkesi harekete geçirecek bir gerçeği dile
getiriyor.
Başka
bir ifadeyle Gazze, eylemlerimizi, düşüncelerimizi ve yaşamlarımızı yönlendirirken
bakmamız gereken yer ve olaydır. Şu anda dünyanın en önemli yeridir, çünkü
Gazze’nin en acımasız odak noktası olduğu, tarihi Filistin’in tamamında yaşanan
soykırım, mevcut dünya düzeninin mimarisinin üzerine kurulduğu şiddet ve
tahakkümün temelini, onu yıkmak için gerekli olacak korkunç mücadeleyi ortaya
koymaktadır.
Bu
nedenle, 2023’ten beri birçok yazarın dikkatini Gazze’ye çevirmesi
anlaşılabilir bir durumdur. Aslında, bu dikkat, tam da bizden beklenen şeydir.
Gazze’yi düşünmemek, hiç düşünmemek demektir: Mevcut durumdaki insanlık
dışılığın izini taşımayan her düşünce, zaten katillerin safını tutmuştur. Gazze’yi
düşünmek, aynı zamanda bir sorumluluk da gerektirir: Filistin halkı ve
mücadeleleri hakkında yazılmış önemli miktardaki kötü ve alaycı yazılara katkıda
bulunmamak için konuyu gerekli ciddiyet ve dikkatle ele almak; kendi
sınırlılıklarımızı anlarken, aynı zamanda bunların ötesine geçmeye çalışmak;
dehşeti özümsemek, evet, ama aynı zamanda onun ötesinde özgürlüğe de tefekkür
etmek.
Tahmin
edilebileceği üzere, Birçok Batılı düşünür, bu sorumluluğun altında ezildi. “Ezilmek”
pek doğru bir ifade değil aslında, bir miktar iyimser bir düşünce, zira, ne
yazık ki bu sorumluluğu üstlenmeyenler, halen daha yazmaya devam ediyorlar.
Ben
Shapiro veya Bernard-Henri Lévy gibi sağcı düşünürlerden, (döktüğü timsah gözyaşlarıyla[1]
İsrail'in kimi taktiklerini eleştirirken, her savaşına destek olan “haklı savaş
teorisyeni”) Michael Walzer gibi liberal Siyonist düşünürlerden ırkçı
hakaretler, yanlış tarih anlatımları ve güdülenmiş akıl yürütmeler beklenir.
Rainer Forst ve yakın zamanda vefat eden Jürgen Habermas gibi görünüşte solcu
Alman düşünürlerden de aynı şey beklenir; Habermas, soykırımın üzerinden bir ay
geçtikten sonra Frankfurt Goethe Üniversitesi’nce yayınlanan bir açık mektupta[2]
İsrail’le sarsılması mümkün olmayan bir dayanışma ilişkisi içinde olduğunu
cümle âleme ilan etmişti. Oysa bu, tam da bilhassa Almanlara has bir psikozdur,
dolayısıyla insan, bu tür bir virüsün bulaştığı bölgenin dışından yazan solculardan
daha iyisini bekliyor.
Etrafımıza
baktığımızda, ardı ardına gelen fiyaskolara şahit oluyoruz: ABD-Avrupa solunda
yeterince gelişmemiş bir anti-emperyalizmin, uzun süredir uykuda olan bir
enternasyonalizm ve gizli (ya da o kadar da gizli olmayan) bir ırkçılıkla
meydana getirdiği bir terkiple karşı karşıyayız. Bu düşünürler, soykırım ve
gerici İsrail rejimi konusunda acı çekiyor olabilirler, fakat bunların,
özgürlük mücadelesinin korkunç sesleri yerine sessizliği tercih ettikleri açık.
Örneğin,
Project Syndicate [“Sendika Projesi”] adlı internet sitesinde felsefeci Slavoj
Zizek, İsrail’i Filistinlileri katlettiği, Hamas’ı bu katliama direndiği için
kınadığı bir dizi makale yayınladı. Adil olmak adına, “Hamas ve İsrail’deki
sertlik yanlıları, aynı madalyonun iki yüzüdür”[3] dedi; sanki tavizsiz bir
imha ısrarı ile tavizsiz bir hayatta kalma ısrarı arasında bir denklik
olabilirmiş gibi.
Başka
bir yazısında[4] Zizek, İsrail hükümeti ile Hamas arasında hayali bir telefon
görüşmesi kurguluyor; hükümet, herkesin dikkatini Batı Şeria’nın yavaş yavaş
ilhak edildiği süreçten başka yöne çekmek amacıyla Hamas’tan saldırı
düzenlemesini talep ediyor, Hamas da karşılığında şu talebini aktarıyor: “Gazze’deki
sivilleri bombalamanız lazım, binlerce insanı, özellikle çocukları
öldürmelisiniz. Bu, dünyanın dört bir yanında Yahudi karşıtlığını
körükleyecektir ki bu da bizim gerçek amacımızdır!” Felsefeci Zizek, bu telefon
görüşmesinin “gerçekliğin bir parçası olmadığını" kabul ediyor, ancak gene
de “gerçek” olduğunu dile getiriyor.
Bazı
solcularsa soykırımı kınarken, “düşmanın şu veya bu devlet, şu veya bu ordu
olmadığını”, aksine, kapitalizmin kendisi olduğunu, Filistinlilerin “her kampı
ve her bayrağı” reddedip sadece sınıf mücadelesi adına silah taşıyarak daha iyi
durumda olacaklarını söyleyip duruyorlar. Bu solcuların tipik örneklerinden
biri, Internationalist Perspective [“Uluslararası Perspektif”].[5] Derginin
yazarları bu gerçeği ister görsünler isterse görmesinler, kendisini insanlığın
düşmanı ilan eden “şu veya bu ordu”nun öldürdüğü birinin zaten kapitalizmle
mücadele etmeye dair bir umudu olamaz.
Ne
var ki bu giderek artan fiyaskolar içinde belki de en sinir bozucu olanı, bugün
yetmişli yaşlarında olan İtalyan felsefeci Franco “Bifo” Berardi’nin yeni
kitabı Thinking Gaza: An Essay on Ferocity [“Gazze’yi Düşünmek: Vahşet
Üzerine Bir Deneme”dir. Berardi, uzun zamandır Avrupa solunda önde gelen
bir düşünürdür. İtalyan Autonomia Operaia [“İşçi Otonomu”] hareketinin eski
üyelerinden olan Berardi’nin, Marksist ve Froydcu düşünceden beslenen eklektik
çalışmaları arasında okul saldırganları, yapay zekâ ve finans kapital gibi
konular yer almaktadır. Dikkatini Gazze soykırımına çevirmesi, hiç de şaşırtıcı
değil.
Şaşırtıcı
olan, Gazze’yi Düşünmek adlı yaklaşık 200 sayfalık kitapta Berardi’nin
konuyla pek ilgisinin olmadığının net bir biçimde görülmesidir. Tekrarlanıp
duran, özlü ve yüzeysel ifadelerden oluşan kitap, bunun yerine, Filistin’in
tarihi, halkı, siyasi manzarası ve mevcut momentin ahlaki önemi konusunda derin
ve zaman zaman ırkçı bir cehaleti ortaya koymaktadır. Gerçekten de, kitabın önemli
bir kısmında tümüyle göz ardı edilen Gazze; yapay zekâ, küresel doğum
oranlarındaki düşüşler, Donald Trump ve şaşırtıcı bir şekilde Kongre Üyesi
Jamie Raskin’in anıları üzerine yapılan bir dizi bayat saptamalarla gözler
önünden çekilip alınıyor. Yazar, Gazze ve onun dünya için sahip olduğu anlamla
sürdürülebilir bir ilişki kurmak yerine, dağınık ve yüzeysel bir umutsuzluğun
çığlığını atıyor. Berardi’nin Gazze üzerine düşünce üretemediği görülüyor.
Kitabın
başlığının da ima ettiği gibi, Gazze, burada Berardi’nin “kendini koruma
içgüdüsüne kayıtlı hayvansal refleks” olarak tanımladığı “vahşet” kavramı
üzerine düşünmek için bir fırsat sunuyor. Berardi’nin ifadesiyle vahşet, insanın
akıl öncesinden acıya karşı verdiği bedensel tepkidir. Acımasızlıkla (acı
çektirmek denilen “sapkın arzu”yla) birlikte var olabileceğini kabul eden yazar,
ancak acımasızlığın aksine vahşetin zihinsel değil, fiziksel bir olgu olduğunu
söylüyor. Zira vahşet, akıl öncesine ait olduğundan, dili önceliyor. Bu anlamda
Berardi, vahşetin uygarlık öncesine ait veya uygarlık karşıtı olduğunu
düşünüyor. Kendi ifadesiyle uygarlık, “vahşeti siyasete, içgüdüyü iradeye tabi
kılma” girişiminden başka bir şey değil. Tüm bunlarla birlikte uygarlık, kaosun
dile tabi kılınması olarak özetlenebilir. Vahşetin hüküm sürdüğü yerde, “tarih
boyutu geride kalır, tamamen doğa alanına yeniden gireriz.”
Peki
bu şiddet, gerçekten de bu kadar kör mü? “Kendini koruma” kavramı, ne masum ne
de doğaldır: Korunması gereken “benlik”, toplumsal süreçlerce şekillendirilir.
Olumsuz uyaranlara tesadüf eden basit bir et yığını değil, zaman ve mekâna göre
değişen, o “benliğin” oluştuğu toplumun ekonomik ve politik örgütlenmesine
karşılık gelen bir dizi arzu, dürtü ve ihtiyaç olarak ortaya çıkar. Kendini
yeniden üretmesi, yani kendini koruma olarak adlandıracağımız koruma pratiğiyle
kendini koruması gereken şeyler bağlamdan bağlama farklılık arz eder. Bu nedenle
“vahşet”, her yerde temelde farklı türdeki saldırılar tarafından tetiklenir.
Şiddet, otomatik bir fiziksel tepki olarak teorize edilirse, siyasete tabi
tutulamaz; böyle bir teslimiyet ki bu, zamanla yaşama isteğinin inkârı gibi
görünmeye başlar, “uygarlıklar”ın" inşasına da elverişli olmaz. Bifo’nun vahşeti
uygarlığın veya dilin karşısına yerleştiren anlayışı, daha fazlasını
içermelidir.
O
halde, kendini koruma, daha iyi veya daha dürüst bir şekilde “öz çıkar” olarak
ifade edilebilir. Berardi, kendisinden hiç alıntı yapmaz, ancak burada Sigmund
Freud’un Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları isimli eserindeki en temel görüşlerden
birini özetlemektedir: insanların kolektif olarak yaşayabilmeleri için, haz
ilkesinin gerçekliğe boyun eğmesi, diğerinin özerkliğine ve toplumsal yapının
ortaya çıkmasını sağlayan toplumsal otoriteye saygıdan dolayı, belirli dürtü ve
isteklerin tatmin edilmemesi gerekir.
Siyasi
bir anlam kazanabilmeleri için bu vahşet ve ihtiyaçların uzlaştırılması
gerektiği gerçeği, zorunlu olarak, devlet düzeyinde de geçerliliğini korur,
zira devlet için kendini koruma, zorlama bir metafor haricinde, tümüyle
içgüdüsel veya bedensel olarak düşünülemez. Devlet düzeyinde kendini koruma,
siyasi bir sistemi korumak, dünya sisteminde sahip olunan ayrıcalıklı konumu
korumak, değerli kaynaklara erişim imkânını korumak gibi anlamlar kazanır. Batı
devletlerinden bahsederken, kendini koruma, genellikle haksız kazançların veya
egemen olma hakkının korunması gibi görünür. Batı uygarlığının yükselişini
belirleyen egemenlik, boyun eğdirme, köleleştirme ve yok etme, gerici bir “vahşet”in
değil, “ilerlemenin” bizatihi kendisinin sonuçlarıdır. İnsanlığın doğaya
hükmetmesini ve modern dünyayı inşa etmesini sağlayan araçsal akıl, sonunda
insanları doğaya dönüştürür. İnsanlar, birer girdi, kullanılacak ve atılacak
malzeme haline gelirler.
Berardi’nin
vahşeti başta beden üzerinden tanımlayan yaklaşımıyla terimin gerçek sınırları
arasındaki mesafe, kavramı yazarının cesaret edebileceğinden daha ciddi bir
şekilde düşündüğümüzde, daha da genişlemektedir. Eğer Berardi, Gazze’yi Düşünmek
adlı eserinde “vahşet” kavramını birey değil, tam da devlet veya uygarlık
düzeyinde incelemeye çalışsaydı, bu, belki de daha az önemli bir kusur olurdu.
Berardi,
İsrail’in Aksa Tufanı’na verdiği cevabın hem vahşet hem de acımasızlığın bir
ürünü olduğunu söylüyor. Ülke, Hamas ve diğer silahlı örgütlerin saldırısına
uğradı, kendini koruma içgüdüsüyle, acı çektirmek denilen o sapkın arzuyla
karşılık verdi. Sonuçta, Berardi’nin ifadesiyle, “Hamas tıpkı Myanmar’daki
Rohingya nüfusuna karşı yapılan pogromlar, IŞİD İslamcılarının Ezidi halkına
karşı yaptığı pogromlar ve İsrail yerleşimcilerinin Batı Şeria’nın işgal
altındaki topraklarında gerçekleştirdiği pogromlar gibi bir pogrom
gerçekleştirmişti.” Bu nedenle, “Yahudilerin antisemitizmin yeniden ortaya
çıkma tehlikesini hissetmeleri tamamen anlaşılabilir bir durumdu. Holokost
travması, yeniden suyun yüzüne çıktı, anlaşılabilir, hatta paylaşılabilir bir
öz savunma tepkisine yol açtı.”
İsrail’in
Filistinliler üzerinde on yıllardır süren egemenliği ile Filistinlilerin
devrimci şiddeti arasında bu türden iğrenç bir denklik kurulması, kitap boyunca
tekrar tekrar karşımıza çıkıyor; aynı şekilde, Siyonistlerin Holokost
travmasını hem İsrail’in suçları için önceden hem de sonradan bir gerekçe
olarak ısrarla vurgulaması da aynı şekilde iğrenç. Berardi, bir yerde daha
berbat bir ifadeyi dile getiriyor: “Terör koşullarında yaşayan Filistinlilerin
zihinlerinde canavarca bir şey var. İsraillilerin zihinlerinde de aynı derecede
canavarca bir şey var.” Ona göre hem Filistinliler hem de İsrailliler vahşetle
motive oluyorlar, her iki şiddet eylemi de şiddetin kural olduğu bir dünyanın
habercisi.
Şiddet
ve şiddet uygulama arzusu, burada bir tür siyaset öncesi aşamaya ait, her şeye
ve herkese zarar veren bir şeye işaret ediyor. Oysa düşünmek denilen eylem, daha
fazlasına ihtiyaç duyuyor. Berardi’nin terimleriyle ifade etmek gerekirse,
Filistinlilerin vahşeti, kelimenin tam anlamıyla, bedensel açıdan kendini
korumaya yöneliktir: İsrailliler, Gazze’deki Filistinlileri kuşatma, açlık,
bombalar ve kurşunlarla yok etmeyi amaçlıyor. Daha geniş anlamda, bu, aynı
zamanda tahakkümden kurtulma ihtimalini, kurtuluş ufkunu, onurlu bir şekilde
yaşayabilecek bir “benlik” ihtimalini korumayı da hedefliyor. İsrail’in
vahşeti, bu tahakküm ve yok etme pratiği üzerine kurulu rejimin sürdürülmesine
hizmet ediyor. Bu da bir anlamda “kendini koruma”dır, çünkü Siyonizm,
gerçekleştirdiği cinayetlerle eşanlamlıdır: Başlangıcından beri Siyonist proje,
İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotriç’in yalın bir ifadeyle “azami toprak,
asgari Arap nüfusu”[6] olarak tanımladığı veya Filistinli akademisyen Fayiz Sayig’in
1965'te dile getirdiği gibi, “toprakta ırksal saflık ve ırksal dışlama”
hedeflerini ancak sürgün veya imha yoluyla gerçekleştirebilmiştir. İsrail
şahsında kendini koruma pratiği, ancak soykırım veya etnik temizlik biçimini
alabilir, zira o “kendi”, ancak (büyük) İsrail toprakları yalnızca Yahudi
siyasi ve demografik kontrolü altında olduğunda gerçekten manada somutlaşır.
Berardi’nin
kitabı boyunca Siyonizmin önermelerini kabul etmesine rağmen, kendisinin bir
Siyonist olduğu imasında bulunuyor değilim. Gazze’yi Düşünmek adlı kitabından
da anlaşılacağı üzere, Berardi, İsrail’in ve onu doğuran Siyonizmin devam
etmesine izin verilemeyeceğinin farkında. Kitabın ortalarında açıkça belirttiği
gibi: “Kötü niyetle hareket etmeyen herkes, barışın ancak İsrail Devleti
haritadan silindiğinde bölgeye geri dönebileceğini kabul etmelidir.” Ya da
sadece birkaç sayfa sonra şunu söylemektedir: “İsrail devleti, başından beri
sadece baskı ve şiddetle sürdürülebilen, yapay bir yapıydı.” Ne var ki İsrail’in
niteliğini bu şekilde gören birinin, Filistin ve Filistinlileri gerçek manada
tefekkür etmemesi insanı hayal kırıklığına sürüklüyor.
Berardi’nin
doğru tespitiyle, İsrailliler, insanlar arası dayanışmanın ve birlikte
yaşamanın reddini temsil ediyor, ama yazar İsraillilerin şiddetini
Filistinlilerin İsrail’e karşı uyguladığı şiddetten ayırmaması, onu gerçekten
affedilemez yollara sürüklüyor. Misal, şu pasajı ele alalım:
“Etik, herhangi bir
eylemin başkasının iyiliğini kendinin bir uzantısı olarak gören bakış açısından
değerlendirilmesidir [...] Etik öldü, dindarlık öldü. Gazze hapishanesinde
büyüyen gençlerin davranışlarında hiç etik yok, çünkü zihinleri, başkasını (her
yol ayrımında silahı çekili halde onları bekleyen İsrail askerini) bir
gardiyan, işkenceci, ölümcül düşman dışında bir şey olarak algılayamıyor.”
Gazze’nin
gençleri, İsrailliyi bir gardiyan, işkenceci ve ölümcül düşman olarak görüyorlar,
çünkü onlar için o gerçekten de bir gardiyan, işkenceci ve ölümcül düşman.
Tahakküm ilişkileri öylesine sağlam ki, Gazzeli bir çocuk, Tel Aviv
sahillerinde iyi niyetli İsrailli işkencecilerinin arasına katılmak için şehri
terk edemez, sivil kıyafetleriyle kafede mutlu bir şekilde espresso içen askeri
göremez, çünkü İsrailli askerin amacı, bu manzarayı imkânsız kılacak şekilde
ırksal hiyerarşiyi şiddetle uygulamaktır.
Tel
Aviv sahillerindeki iyi niyetli İsrailli işkencecinin mutluluğu, tam da
Filistinlinin yokluğuna bağlıdır, bu nedenle, çağrıldığı vakit o İsrailli, ertesi
gün de tatmin olmak adına, bir gün gardiyan, bir gün işkenceci bir gün de
ölümcül düşman rolünü üstlenir.
Tabii
bu demek değildir ki “Gazze hapishanesinde büyüyen gençlerin davranışlarında
hiç etik yok.” Bu cümle, Benjamin Netanyahu veya İsrailli soykırımcıların
herhangi biri tarafından da rahatlıkla dile dökülebilirdi. Yıkık dökük çadır
kamplarında toplumsal dayanışma bağlarının devam etmesi, sıradan insanların
onların iradesini kırmak için tasarlanmış koşullarda olağanüstü bir kahramanlık
ve zekâ ortaya koyması, taklit edilmeye değer bir etik anlayışıdır.
Eğer
Filistinlilerin Gazze’yi Düşünmek adlı kitapta söz sahibi olmalarına
izin verilseydi, eğer Berardi, onların politik özlemleriyle, yazılarıyla veya
insanlıklarıyla ilgilenseydi, yukarıdaki gibi pasajlardan uzak durabilirdi.
Ancak kitap boyunca Filistinliler, yalnızca tali bir rol oynuyorlar: hem
başkasının hikâyesinin kurbanı hem de o hikâyelerin arka planı. Bu yaklaşım kısmen,
Berardi’nin hem Holokost tarafından motive edildiğini hem de haklı
çıkarıldığını öne sürdüğü, Filistin’in Siyonistlerce yurt edinilmesine dair
hatalı tarihsel anlayışının sonucu. Sabri Jiryis’in kısa süre önce yeniden
yayımlanan The Foundations of Zionism [“Siyonizmin Temelleri”] adlı
eserinin her yönüyle ortaya koyduğu gerçek bize, Siyonizmin Filistin’i yurt
edinme projelerinin Holokost’tan çok önce hazırlandığını, on dokuzuncu yüzyılın
başlarında Avrupa’yı saran ırkçı ve milliyetçi ideolojiler kadar Yahudi karşıtı
zulümden de kaynaklandığını söylüyor.
Berardi’nin
anlatımına göre ise Siyonist proje, Holokost’un inkârı değil, devamıdır. Bir
anlamda bu doğrudur: Siyonizm, gerçekten de Nazilerin Avrupa genelinde uyguladıkları
aynı ırkçı düşünce, araçsal rasyonalite, zulüm saplantısı ve sömürgeci şiddetin
bir tekrarıdır. Ancak Berardi, bunu bu anlamda söylemiyor. Filistin “Yahudiler
için dünyanın en tehlikeli yeri” olduğu için, Filistin’in Yahudilerce yurt
edinilmesini “Nazizmin Avrupa Yahudileri için kurduğu ölüm makinesinin devamı”
olarak görüyor. Hatta yanlış bir şekilde, “Filistin’e dönmek isteyenler,
Yahudiler değildi. Onları ayrılmaya itenler (sadece Alman değil) Avrupalı Nazilerdi” iddiasında bulunuyor. Berardi’nin anlatımına göre, Siyonistlerin en büyük
kurbanları, Filistinliler değil, Yahudiler olmuştur. Yazar Siyonizmin, Avrupa’da zulüm gören
Yahudiler için bir “tuzak” olduğunu, Filistinlilerin ise sadece onları karalamak ve manevi yıkımlarına yol açmak için sürgün edilip katledilmeyi beklediklerini söylüyor.
Berardi,
Siyonizme direnenlerden bahsettiğinde bile, Filistinliler, büyük ölçüde Yahudi
aktörlerin gölgesinde kalıyorlar: “Gazze, küresel boyutta bir etik isyanın
merkezi haline geldi” diyor, ardından, İsrail ile Beyaz Dünya’nın “Küresel
Güney’in artan nefreti ve gençlerin isyanı, özellikle de Amerikalı Yahudi
öğrencilerin isyanınca kuşatıldığını” dile getiriyor. Burada Filistinliler gene
Yahudi ve Batılı bir hikâyenin sadece basit birer figürü. Bu bağlamda, Berardi,
birçok beyaz Avrupalı solcunun ideolojik kaderini bizatihi yaşıyor: vasat bir liberal
Şarkiyatçılık. Arap bir kurban, acınacak bir nesne olabilir, oysa eylem, sadece
Batı’ya aittir. Arap, ulusal kurtuluş için savaştığında, Berardi, onları
“faşist” olarak nitelendiriyor, tıpkı 2024 yılında Critical Inquiry [“Eleştirel
Sorgu”] blogunda verdiği bir röportajda yaptığı gibi.[7] Tarihin kahramanları
vardır; eğer Berardi’nin hor gördüğünü iddia ettiği beyaz dünyada bu
kahramanlar bulunamıyorsa, o zaman tarih sona ermiş demektir.
Berardi’nin
teşhisi tam olarak bu yöndedir: İsraillilerin yol açtığı manevi yıkım, aynı
zamanda dünyanın onarılamaz manevi yıkımıdır. Berardi, Holokost’un Yahudi
kurbanlarının kendi soykırımlarını kendileri gerçekleştirmiş olmaları
durumunda, bunun “ırkçılığın ve savaşın büyük bir tantanayla geri döndüğünü
[...] şimdi Gazze’de tüm umudun söndüğünü [...] ve artık devam etmenin bir
anlamı olmadığını gösterdiğini" yazıyor. “İnsanlığın asla insan
olamayacağına dair hiçbir umut yok” diyor. Bu, “son yüzyıl. [...] Bugün ‘Gazze’yi
düşünmek’; gelecek, umut, evrensellik ve insanlık diye bir şey kaldığını görmek
demek.” Bundan sonra tek düzen var, o da Berardi’nin ifadesiyle, “ya güç ya da
vahşet” üzerine kurulu düzendir: Dünyanın politik ve ekonomik açıdan fazlalık olan
nüfusunun, her bir devletin nefret ettiği Öteki’nin soykırım yoluyla yok
edilmesi sıradan hale gelecektir. Gazze’deki soykırımın ötesinde buna inanmak
için geçerli nedenler var:
ABD-İsrail’in
İran’a karşı savaşı, ABD’nin Karayipler’deki cinayetleri, ABD’nin Küba’ya
uyguladığı abluka, ICE (Gümrük Muhafaza) ve Frontex, Sudan’daki soykırım,
Hindistan genelinde devlet destekli Müslüman karşıtı şiddet. Berardi’nin gözden
kaçırdığı şey, bir krizin son değil, bir başlangıç olduğudur. Güce
giderek artan bağımlılık, dünya sisteminde ve onun hegemonu olan ABD
imparatorluğunda yozlaşmaya dair işarettir. İşler kötüye gidiyor, ancak bu kalıcı bir
durum değil.
Evet,
krizin özündeki çelişkileri diğer tüm felâketlerden daha çok ifşa eden Gazze soykırımı, bu dünyanın
sonudur, ama bu demek değil ki onun yerine başka bir dünya gelmeyecek, başka
bir geleceğimiz olmayacak. O dünyanın daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağı ise
bize kalmış.
Filistinliler,
Siyonist saldırganlığa boyun eğmeyi kararlılıkla reddederek, dünyaya
cehennemden çıkmanın bir yolunu gösterdiler. Berardi ise farklı, cehennemin
zaten zafer kazandığı bir vizyon sunuyor. “Gelecek yok” diyen yazar bu gerçeği
kabullenmemiz gerektiğini, sonun geldiğini anlamamızın şart olduğunu söylüyor. Ardından
da “Anlama cesaretine sahip olanlar, insan ırkının yeniden üretilmesine katkıda
bulunmayacaklar, çünkü insan deneyi başarısız oldu ve bu kez başarısızlığın
geri dönüşü yok [...] İnsanlığın asla insan olabileceğine dair bir umut yok”
diyor. Geriye tek bir seçenek kalıyor: üremeyi reddetmek, küresel politika
olarak doğum karşıtlığı, beklemeyi tercih etmeyenler için toplu intihar.
Berardi’nin
Gazze’yi Düşünmek adlı eserinde savunduğu teslimiyet ve kabulleniş
üzerine kurulu anlayış, muhtemelen Filistinlileri hiçbir zaman birer insan
olarak görememesinin bir sonucu. Bifo, Siyonist özgüllüğün sahip olduğu, kendini
ırklara göre ayrıştırma ve giderek daha geniş toprak parçalarında Öteki’yi inkâr
gibi özellikleri genele teşmiş ediyor ve bunları tarihsel bağlamından kopartıyor,
böylece dünyayı Siyonist kurgunun yol açtığı soykırımcı döngüye kilitlenmiş bir
yapı olarak tahayyül ediyor. Burada, sertmiş gibi görünen eleştirisinde bile,
Siyonistlerin en sevdiği, varsayım üzerine kurulu gerekçelerden (tarih boyunca
egemen rejimlerin en sevdiği fantezilerden) birini zımnen yineliyor:
Filistinliler, özgürlüklerini kazandıkları takdirde İsrailliler gibi
davranacaklardır, dolayısıyla, bu ihtimale mani olmak için giderek daha
acımasız önlemler alınması gerekecektir.
Dünya,
şu anda giderek daha yıkıcı bir şiddet döngüsüne hapsolmuş halde, çünkü
kapitalist modernliğin birçok soykırımına yol açan koşullar varlığını
sürdürüyor. Siyonizm, bu koşulların günümüze ait bir temsilcisidir, bu anlamda
bir tür anakronizmdir. Liberal uluslararası düzenin kamuoyu önünde ama yanlış
bir şekilde reddettiği tüm kötülükleri (sömürgecilik, ırkçılık, etnik şovenizm,
ırk ayrımcılığı ve soykırım) yüksek sesle göklere çıkartıyor. Bastırılmış
olanın geri dönüşünden ziyade, her zaman bir parmağını tetikte tutan,
birilerinin sözüne inanmasından korkan bir dünya düzeninin kötü vicdanı o.
Gazze’yi
Düşünmek, Theodor W. Adorno nun Negative Dialectics [“Negatif
Diyalektik”] adlı eserinden alınan şu alıntıyla başlıyor:
“Auschwitz, kültürün
başarısız olduğunu tartışmasız bir şekilde gösterdi. [...] Ona dair alelacele
dile getirilen eleştiri de dâhil olmak üzere, Auschwitz sonrası tüm kültür,
çöptür.”
Bu
doğru, ancak Berardi, pasajı kısa kesiyor, diyalektik tespiti dışarıda
bırakıyor. Adorno, şöyle devam ediyor:
“Radikal olarak suçlu ve
sefil bir kültürün korunması için yalvaran herkes, onun suç ortağı olur;
kültürü tümüyle reddedenlerse kültürün ifşa ettiği barbarlığı hemen teşvik
eder.”
Berardi,
Batı’ya has tekbenciliğinde yenilgiye teslim oluyor, bunu yaparak, kurtuluş
ışığını bir şekilde hâlâ görebilenler yerine, mutlak dehşet ve onu yaratan
katillerle aynı safta yer alıyor.
Ben,
Gazze’yi Düşünmek adlı kitabı okurken, Gazze’de yaşayan iki Filistinli
yazar, Ömer Hamid ve İbrahim Masri, o devasa fiziki ve ahlaki yıkımın orta
yerinde, Gazze şehrinin enkazında bir kütüphane inşa etmeyi başardılar.[8]
Berardi’nin davranışlarında “etik” görmediği bu genç Gazzeliler, eğer dünya
onlara baksa, insanlıklarıyla dünyayı hayrete düşürebilirlerdi.
Ömer
beni tanımaz, ben de onu tanımıyorum, ama soykırım başladığından beri onu
internetten takip ediyorum. Batı’daki hiçbirimizin anlayamayacağı kadar büyük
acılar çekti. Yazıları ıstırap, öfke ve kızgınlıkla dolu olsa da, asla teslim
olmadı. Ölmeyi reddetti; yenilgiyi reddetti.
Şimdi
bir kütüphane kurdu. Şimdi dinlemek isteyen herkese gelecekten haber veriyor.
Jake Romm
8 Mayıs 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder