13 Mayıs 2026

,

Gazze’yi Düşünmek


Gazze pusuladır. Detroit’te düzenlenen 2025 Filistin Halkı Konferansı’nda büyük pankartlara yazılan ve Filistin Gençlik Hareketi’ndeki yoldaşlarca konuşmalarda ve mitinglerde sık sık dile getirilen bu sözler, dünyanın büyük bir bölümünün henüz yüzleşmediği, ancak ayrımsız herkesi harekete geçirecek bir gerçeği dile getiriyor.

Başka bir ifadeyle Gazze, eylemlerimizi, düşüncelerimizi ve yaşamlarımızı yönlendirirken bakmamız gereken yer ve olaydır. Şu anda dünyanın en önemli yeridir, çünkü Gazze’nin en acımasız odak noktası olduğu, tarihi Filistin’in tamamında yaşanan soykırım, mevcut dünya düzeninin mimarisinin üzerine kurulduğu şiddet ve tahakkümün temelini, onu yıkmak için gerekli olacak korkunç mücadeleyi ortaya koymaktadır.

Bu nedenle, 2023’ten beri birçok yazarın dikkatini Gazze’ye çevirmesi anlaşılabilir bir durumdur. Aslında, bu dikkat, tam da bizden beklenen şeydir. Gazze’yi düşünmemek, hiç düşünmemek demektir: Mevcut durumdaki insanlık dışılığın izini taşımayan her düşünce, zaten katillerin safını tutmuştur. Gazze’yi düşünmek, aynı zamanda bir sorumluluk da gerektirir: Filistin halkı ve mücadeleleri hakkında yazılmış önemli miktardaki kötü ve alaycı yazılara katkıda bulunmamak için konuyu gerekli ciddiyet ve dikkatle ele almak; kendi sınırlılıklarımızı anlarken, aynı zamanda bunların ötesine geçmeye çalışmak; dehşeti özümsemek, evet, ama aynı zamanda onun ötesinde özgürlüğe de tefekkür etmek.

Tahmin edilebileceği üzere, Birçok Batılı düşünür, bu sorumluluğun altında ezildi. “Ezilmek” pek doğru bir ifade değil aslında, bir miktar iyimser bir düşünce, zira, ne yazık ki bu sorumluluğu üstlenmeyenler, halen daha yazmaya devam ediyorlar.

Ben Shapiro veya Bernard-Henri Lévy gibi sağcı düşünürlerden, (döktüğü timsah gözyaşlarıyla[1] İsrail'in kimi taktiklerini eleştirirken, her savaşına destek olan “haklı savaş teorisyeni”) Michael Walzer gibi liberal Siyonist düşünürlerden ırkçı hakaretler, yanlış tarih anlatımları ve güdülenmiş akıl yürütmeler beklenir. Rainer Forst ve yakın zamanda vefat eden Jürgen Habermas gibi görünüşte solcu Alman düşünürlerden de aynı şey beklenir; Habermas, soykırımın üzerinden bir ay geçtikten sonra Frankfurt Goethe Üniversitesi’nce yayınlanan bir açık mektupta[2] İsrail’le sarsılması mümkün olmayan bir dayanışma ilişkisi içinde olduğunu cümle âleme ilan etmişti. Oysa bu, tam da bilhassa Almanlara has bir psikozdur, dolayısıyla insan, bu tür bir virüsün bulaştığı bölgenin dışından yazan solculardan daha iyisini bekliyor.

Etrafımıza baktığımızda, ardı ardına gelen fiyaskolara şahit oluyoruz: ABD-Avrupa solunda yeterince gelişmemiş bir anti-emperyalizmin, uzun süredir uykuda olan bir enternasyonalizm ve gizli (ya da o kadar da gizli olmayan) bir ırkçılıkla meydana getirdiği bir terkiple karşı karşıyayız. Bu düşünürler, soykırım ve gerici İsrail rejimi konusunda acı çekiyor olabilirler, fakat bunların, özgürlük mücadelesinin korkunç sesleri yerine sessizliği tercih ettikleri açık.

Örneğin, Project Syndicate [“Sendika Projesi”] adlı internet sitesinde felsefeci Slavoj Zizek, İsrail’i Filistinlileri katlettiği, Hamas’ı bu katliama direndiği için kınadığı bir dizi makale yayınladı. Adil olmak adına, “Hamas ve İsrail’deki sertlik yanlıları, aynı madalyonun iki yüzüdür”[3] dedi; sanki tavizsiz bir imha ısrarı ile tavizsiz bir hayatta kalma ısrarı arasında bir denklik olabilirmiş gibi.

Başka bir yazısında[4] Zizek, İsrail hükümeti ile Hamas arasında hayali bir telefon görüşmesi kurguluyor; hükümet, herkesin dikkatini Batı Şeria’nın yavaş yavaş ilhak edildiği süreçten başka yöne çekmek amacıyla Hamas’tan saldırı düzenlemesini talep ediyor, Hamas da karşılığında şu talebini aktarıyor: “Gazze’deki sivilleri bombalamanız lazım, binlerce insanı, özellikle çocukları öldürmelisiniz. Bu, dünyanın dört bir yanında Yahudi karşıtlığını körükleyecektir ki bu da bizim gerçek amacımızdır!” Felsefeci Zizek, bu telefon görüşmesinin “gerçekliğin bir parçası olmadığını" kabul ediyor, ancak gene de “gerçek” olduğunu dile getiriyor.

Bazı solcularsa soykırımı kınarken, “düşmanın şu veya bu devlet, şu veya bu ordu olmadığını”, aksine, kapitalizmin kendisi olduğunu, Filistinlilerin “her kampı ve her bayrağı” reddedip sadece sınıf mücadelesi adına silah taşıyarak daha iyi durumda olacaklarını söyleyip duruyorlar. Bu solcuların tipik örneklerinden biri, Internationalist Perspective [“Uluslararası Perspektif”].[5] Derginin yazarları bu gerçeği ister görsünler isterse görmesinler, kendisini insanlığın düşmanı ilan eden “şu veya bu ordu”nun öldürdüğü birinin zaten kapitalizmle mücadele etmeye dair bir umudu olamaz.

Ne var ki bu giderek artan fiyaskolar içinde belki de en sinir bozucu olanı, bugün yetmişli yaşlarında olan İtalyan felsefeci Franco “Bifo” Berardi’nin yeni kitabı Thinking Gaza: An Essay on Ferocity [“Gazze’yi Düşünmek: Vahşet Üzerine Bir Deneme”dir. Berardi, uzun zamandır Avrupa solunda önde gelen bir düşünürdür. İtalyan Autonomia Operaia [“İşçi Otonomu”] hareketinin eski üyelerinden olan Berardi’nin, Marksist ve Froydcu düşünceden beslenen eklektik çalışmaları arasında okul saldırganları, yapay zekâ ve finans kapital gibi konular yer almaktadır. Dikkatini Gazze soykırımına çevirmesi, hiç de şaşırtıcı değil.

Şaşırtıcı olan, Gazze’yi Düşünmek adlı yaklaşık 200 sayfalık kitapta Berardi’nin konuyla pek ilgisinin olmadığının net bir biçimde görülmesidir. Tekrarlanıp duran, özlü ve yüzeysel ifadelerden oluşan kitap, bunun yerine, Filistin’in tarihi, halkı, siyasi manzarası ve mevcut momentin ahlaki önemi konusunda derin ve zaman zaman ırkçı bir cehaleti ortaya koymaktadır. Gerçekten de, kitabın önemli bir kısmında tümüyle göz ardı edilen Gazze; yapay zekâ, küresel doğum oranlarındaki düşüşler, Donald Trump ve şaşırtıcı bir şekilde Kongre Üyesi Jamie Raskin’in anıları üzerine yapılan bir dizi bayat saptamalarla gözler önünden çekilip alınıyor. Yazar, Gazze ve onun dünya için sahip olduğu anlamla sürdürülebilir bir ilişki kurmak yerine, dağınık ve yüzeysel bir umutsuzluğun çığlığını atıyor. Berardi’nin Gazze üzerine düşünce üretemediği görülüyor.

Kitabın başlığının da ima ettiği gibi, Gazze, burada Berardi’nin “kendini koruma içgüdüsüne kayıtlı hayvansal refleks” olarak tanımladığı “vahşet” kavramı üzerine düşünmek için bir fırsat sunuyor. Berardi’nin ifadesiyle vahşet, insanın akıl öncesinden acıya karşı verdiği bedensel tepkidir. Acımasızlıkla (acı çektirmek denilen “sapkın arzu”yla) birlikte var olabileceğini kabul eden yazar, ancak acımasızlığın aksine vahşetin zihinsel değil, fiziksel bir olgu olduğunu söylüyor. Zira vahşet, akıl öncesine ait olduğundan, dili önceliyor. Bu anlamda Berardi, vahşetin uygarlık öncesine ait veya uygarlık karşıtı olduğunu düşünüyor. Kendi ifadesiyle uygarlık, “vahşeti siyasete, içgüdüyü iradeye tabi kılma” girişiminden başka bir şey değil. Tüm bunlarla birlikte uygarlık, kaosun dile tabi kılınması olarak özetlenebilir. Vahşetin hüküm sürdüğü yerde, “tarih boyutu geride kalır, tamamen doğa alanına yeniden gireriz.”

Peki bu şiddet, gerçekten de bu kadar kör mü? “Kendini koruma” kavramı, ne masum ne de doğaldır: Korunması gereken “benlik”, toplumsal süreçlerce şekillendirilir. Olumsuz uyaranlara tesadüf eden basit bir et yığını değil, zaman ve mekâna göre değişen, o “benliğin” oluştuğu toplumun ekonomik ve politik örgütlenmesine karşılık gelen bir dizi arzu, dürtü ve ihtiyaç olarak ortaya çıkar. Kendini yeniden üretmesi, yani kendini koruma olarak adlandıracağımız koruma pratiğiyle kendini koruması gereken şeyler bağlamdan bağlama farklılık arz eder. Bu nedenle “vahşet”, her yerde temelde farklı türdeki saldırılar tarafından tetiklenir. Şiddet, otomatik bir fiziksel tepki olarak teorize edilirse, siyasete tabi tutulamaz; böyle bir teslimiyet ki bu, zamanla yaşama isteğinin inkârı gibi görünmeye başlar, “uygarlıklar”ın" inşasına da elverişli olmaz. Bifo’nun vahşeti uygarlığın veya dilin karşısına yerleştiren anlayışı, daha fazlasını içermelidir.

O halde, kendini koruma, daha iyi veya daha dürüst bir şekilde “öz çıkar” olarak ifade edilebilir. Berardi, kendisinden hiç alıntı yapmaz, ancak burada Sigmund Freud’un Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları isimli eserindeki en temel görüşlerden birini özetlemektedir: insanların kolektif olarak yaşayabilmeleri için, haz ilkesinin gerçekliğe boyun eğmesi, diğerinin özerkliğine ve toplumsal yapının ortaya çıkmasını sağlayan toplumsal otoriteye saygıdan dolayı, belirli dürtü ve isteklerin tatmin edilmemesi gerekir.

Siyasi bir anlam kazanabilmeleri için bu vahşet ve ihtiyaçların uzlaştırılması gerektiği gerçeği, zorunlu olarak, devlet düzeyinde de geçerliliğini korur, zira devlet için kendini koruma, zorlama bir metafor haricinde, tümüyle içgüdüsel veya bedensel olarak düşünülemez. Devlet düzeyinde kendini koruma, siyasi bir sistemi korumak, dünya sisteminde sahip olunan ayrıcalıklı konumu korumak, değerli kaynaklara erişim imkânını korumak gibi anlamlar kazanır. Batı devletlerinden bahsederken, kendini koruma, genellikle haksız kazançların veya egemen olma hakkının korunması gibi görünür. Batı uygarlığının yükselişini belirleyen egemenlik, boyun eğdirme, köleleştirme ve yok etme, gerici bir “vahşet”in değil, “ilerlemenin” bizatihi kendisinin sonuçlarıdır. İnsanlığın doğaya hükmetmesini ve modern dünyayı inşa etmesini sağlayan araçsal akıl, sonunda insanları doğaya dönüştürür. İnsanlar, birer girdi, kullanılacak ve atılacak malzeme haline gelirler.

Berardi’nin vahşeti başta beden üzerinden tanımlayan yaklaşımıyla terimin gerçek sınırları arasındaki mesafe, kavramı yazarının cesaret edebileceğinden daha ciddi bir şekilde düşündüğümüzde, daha da genişlemektedir. Eğer Berardi, Gazze’yi Düşünmek adlı eserinde “vahşet” kavramını birey değil, tam da devlet veya uygarlık düzeyinde incelemeye çalışsaydı, bu, belki de daha az önemli bir kusur olurdu.

Berardi, İsrail’in Aksa Tufanı’na verdiği cevabın hem vahşet hem de acımasızlığın bir ürünü olduğunu söylüyor. Ülke, Hamas ve diğer silahlı örgütlerin saldırısına uğradı, kendini koruma içgüdüsüyle, acı çektirmek denilen o sapkın arzuyla karşılık verdi. Sonuçta, Berardi’nin ifadesiyle, “Hamas tıpkı Myanmar’daki Rohingya nüfusuna karşı yapılan pogromlar, IŞİD İslamcılarının Ezidi halkına karşı yaptığı pogromlar ve İsrail yerleşimcilerinin Batı Şeria’nın işgal altındaki topraklarında gerçekleştirdiği pogromlar gibi bir pogrom gerçekleştirmişti.” Bu nedenle, “Yahudilerin antisemitizmin yeniden ortaya çıkma tehlikesini hissetmeleri tamamen anlaşılabilir bir durumdu. Holokost travması, yeniden suyun yüzüne çıktı, anlaşılabilir, hatta paylaşılabilir bir öz savunma tepkisine yol açtı.”

İsrail’in Filistinliler üzerinde on yıllardır süren egemenliği ile Filistinlilerin devrimci şiddeti arasında bu türden iğrenç bir denklik kurulması, kitap boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkıyor; aynı şekilde, Siyonistlerin Holokost travmasını hem İsrail’in suçları için önceden hem de sonradan bir gerekçe olarak ısrarla vurgulaması da aynı şekilde iğrenç. Berardi, bir yerde daha berbat bir ifadeyi dile getiriyor: “Terör koşullarında yaşayan Filistinlilerin zihinlerinde canavarca bir şey var. İsraillilerin zihinlerinde de aynı derecede canavarca bir şey var.” Ona göre hem Filistinliler hem de İsrailliler vahşetle motive oluyorlar, her iki şiddet eylemi de şiddetin kural olduğu bir dünyanın habercisi.

Şiddet ve şiddet uygulama arzusu, burada bir tür siyaset öncesi aşamaya ait, her şeye ve herkese zarar veren bir şeye işaret ediyor. Oysa düşünmek denilen eylem, daha fazlasına ihtiyaç duyuyor. Berardi’nin terimleriyle ifade etmek gerekirse, Filistinlilerin vahşeti, kelimenin tam anlamıyla, bedensel açıdan kendini korumaya yöneliktir: İsrailliler, Gazze’deki Filistinlileri kuşatma, açlık, bombalar ve kurşunlarla yok etmeyi amaçlıyor. Daha geniş anlamda, bu, aynı zamanda tahakkümden kurtulma ihtimalini, kurtuluş ufkunu, onurlu bir şekilde yaşayabilecek bir “benlik” ihtimalini korumayı da hedefliyor. İsrail’in vahşeti, bu tahakküm ve yok etme pratiği üzerine kurulu rejimin sürdürülmesine hizmet ediyor. Bu da bir anlamda “kendini koruma”dır, çünkü Siyonizm, gerçekleştirdiği cinayetlerle eşanlamlıdır: Başlangıcından beri Siyonist proje, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotriç’in yalın bir ifadeyle “azami toprak, asgari Arap nüfusu”[6] olarak tanımladığı veya Filistinli akademisyen Fayiz Sayig’in 1965'te dile getirdiği gibi, “toprakta ırksal saflık ve ırksal dışlama” hedeflerini ancak sürgün veya imha yoluyla gerçekleştirebilmiştir. İsrail şahsında kendini koruma pratiği, ancak soykırım veya etnik temizlik biçimini alabilir, zira o “kendi”, ancak (büyük) İsrail toprakları yalnızca Yahudi siyasi ve demografik kontrolü altında olduğunda gerçekten manada somutlaşır.

Berardi’nin kitabı boyunca Siyonizmin önermelerini kabul etmesine rağmen, kendisinin bir Siyonist olduğu imasında bulunuyor değilim. Gazze’yi Düşünmek adlı kitabından da anlaşılacağı üzere, Berardi, İsrail’in ve onu doğuran Siyonizmin devam etmesine izin verilemeyeceğinin farkında. Kitabın ortalarında açıkça belirttiği gibi: “Kötü niyetle hareket etmeyen herkes, barışın ancak İsrail Devleti haritadan silindiğinde bölgeye geri dönebileceğini kabul etmelidir.” Ya da sadece birkaç sayfa sonra şunu söylemektedir: “İsrail devleti, başından beri sadece baskı ve şiddetle sürdürülebilen, yapay bir yapıydı.” Ne var ki İsrail’in niteliğini bu şekilde gören birinin, Filistin ve Filistinlileri gerçek manada tefekkür etmemesi insanı hayal kırıklığına sürüklüyor.

Berardi’nin doğru tespitiyle, İsrailliler, insanlar arası dayanışmanın ve birlikte yaşamanın reddini temsil ediyor, ama yazar İsraillilerin şiddetini Filistinlilerin İsrail’e karşı uyguladığı şiddetten ayırmaması, onu gerçekten affedilemez yollara sürüklüyor. Misal, şu pasajı ele alalım:

“Etik, herhangi bir eylemin başkasının iyiliğini kendinin bir uzantısı olarak gören bakış açısından değerlendirilmesidir [...] Etik öldü, dindarlık öldü. Gazze hapishanesinde büyüyen gençlerin davranışlarında hiç etik yok, çünkü zihinleri, başkasını (her yol ayrımında silahı çekili halde onları bekleyen İsrail askerini) bir gardiyan, işkenceci, ölümcül düşman dışında bir şey olarak algılayamıyor.”

Gazze’nin gençleri, İsrailliyi bir gardiyan, işkenceci ve ölümcül düşman olarak görüyorlar, çünkü onlar için o gerçekten de bir gardiyan, işkenceci ve ölümcül düşman. Tahakküm ilişkileri öylesine sağlam ki, Gazzeli bir çocuk, Tel Aviv sahillerinde iyi niyetli İsrailli işkencecilerinin arasına katılmak için şehri terk edemez, sivil kıyafetleriyle kafede mutlu bir şekilde espresso içen askeri göremez, çünkü İsrailli askerin amacı, bu manzarayı imkânsız kılacak şekilde ırksal hiyerarşiyi şiddetle uygulamaktır.

Tel Aviv sahillerindeki iyi niyetli İsrailli işkencecinin mutluluğu, tam da Filistinlinin yokluğuna bağlıdır, bu nedenle, çağrıldığı vakit o İsrailli, ertesi gün de tatmin olmak adına, bir gün gardiyan, bir gün işkenceci bir gün de ölümcül düşman rolünü üstlenir.

Tabii bu demek değildir ki “Gazze hapishanesinde büyüyen gençlerin davranışlarında hiç etik yok.” Bu cümle, Benjamin Netanyahu veya İsrailli soykırımcıların herhangi biri tarafından da rahatlıkla dile dökülebilirdi. Yıkık dökük çadır kamplarında toplumsal dayanışma bağlarının devam etmesi, sıradan insanların onların iradesini kırmak için tasarlanmış koşullarda olağanüstü bir kahramanlık ve zekâ ortaya koyması, taklit edilmeye değer bir etik anlayışıdır.

Eğer Filistinlilerin Gazze’yi Düşünmek adlı kitapta söz sahibi olmalarına izin verilseydi, eğer Berardi, onların politik özlemleriyle, yazılarıyla veya insanlıklarıyla ilgilenseydi, yukarıdaki gibi pasajlardan uzak durabilirdi. Ancak kitap boyunca Filistinliler, yalnızca tali bir rol oynuyorlar: hem başkasının hikâyesinin kurbanı hem de o hikâyelerin arka planı. Bu yaklaşım kısmen, Berardi’nin hem Holokost tarafından motive edildiğini hem de haklı çıkarıldığını öne sürdüğü, Filistin’in Siyonistlerce yurt edinilmesine dair hatalı tarihsel anlayışının sonucu. Sabri Jiryis’in kısa süre önce yeniden yayımlanan The Foundations of Zionism [“Siyonizmin Temelleri”] adlı eserinin her yönüyle ortaya koyduğu gerçek bize, Siyonizmin Filistin’i yurt edinme projelerinin Holokost’tan çok önce hazırlandığını, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Avrupa’yı saran ırkçı ve milliyetçi ideolojiler kadar Yahudi karşıtı zulümden de kaynaklandığını söylüyor.

Berardi’nin anlatımına göre ise Siyonist proje, Holokost’un inkârı değil, devamıdır. Bir anlamda bu doğrudur: Siyonizm, gerçekten de Nazilerin Avrupa genelinde uyguladıkları aynı ırkçı düşünce, araçsal rasyonalite, zulüm saplantısı ve sömürgeci şiddetin bir tekrarıdır. Ancak Berardi, bunu bu anlamda söylemiyor. Filistin “Yahudiler için dünyanın en tehlikeli yeri” olduğu için, Filistin’in Yahudilerce yurt edinilmesini “Nazizmin Avrupa Yahudileri için kurduğu ölüm makinesinin devamı” olarak görüyor. Hatta yanlış bir şekilde, “Filistin’e dönmek isteyenler, Yahudiler değildi. Onları ayrılmaya itenler (sadece Alman değil) Avrupalı Nazilerdi” iddiasında bulunuyor. Berardi’nin anlatımına göre, Siyonistlerin en büyük kurbanları, Filistinliler değil, Yahudiler olmuştur. Yazar Siyonizmin, Avrupa’da zulüm gören Yahudiler için bir “tuzak” olduğunu, Filistinlilerin ise sadece onları karalamak ve manevi yıkımlarına yol açmak için sürgün edilip katledilmeyi beklediklerini söylüyor.

Berardi, Siyonizme direnenlerden bahsettiğinde bile, Filistinliler, büyük ölçüde Yahudi aktörlerin gölgesinde kalıyorlar: “Gazze, küresel boyutta bir etik isyanın merkezi haline geldi” diyor, ardından, İsrail ile Beyaz Dünya’nın “Küresel Güney’in artan nefreti ve gençlerin isyanı, özellikle de Amerikalı Yahudi öğrencilerin isyanınca kuşatıldığını” dile getiriyor. Burada Filistinliler gene Yahudi ve Batılı bir hikâyenin sadece basit birer figürü. Bu bağlamda, Berardi, birçok beyaz Avrupalı solcunun ideolojik kaderini bizatihi yaşıyor: vasat bir liberal Şarkiyatçılık. Arap bir kurban, acınacak bir nesne olabilir, oysa eylem, sadece Batı’ya aittir. Arap, ulusal kurtuluş için savaştığında, Berardi, onları “faşist” olarak nitelendiriyor, tıpkı 2024 yılında Critical Inquiry [“Eleştirel Sorgu”] blogunda verdiği bir röportajda yaptığı gibi.[7] Tarihin kahramanları vardır; eğer Berardi’nin hor gördüğünü iddia ettiği beyaz dünyada bu kahramanlar bulunamıyorsa, o zaman tarih sona ermiş demektir.

Berardi’nin teşhisi tam olarak bu yöndedir: İsraillilerin yol açtığı manevi yıkım, aynı zamanda dünyanın onarılamaz manevi yıkımıdır. Berardi, Holokost’un Yahudi kurbanlarının kendi soykırımlarını kendileri gerçekleştirmiş olmaları durumunda, bunun “ırkçılığın ve savaşın büyük bir tantanayla geri döndüğünü [...] şimdi Gazze’de tüm umudun söndüğünü [...] ve artık devam etmenin bir anlamı olmadığını gösterdiğini" yazıyor. “İnsanlığın asla insan olamayacağına dair hiçbir umut yok” diyor. Bu, “son yüzyıl. [...] Bugün ‘Gazze’yi düşünmek’; gelecek, umut, evrensellik ve insanlık diye bir şey kaldığını görmek demek.” Bundan sonra tek düzen var, o da Berardi’nin ifadesiyle, “ya güç ya da vahşet” üzerine kurulu düzendir: Dünyanın politik ve ekonomik açıdan fazlalık olan nüfusunun, her bir devletin nefret ettiği Öteki’nin soykırım yoluyla yok edilmesi sıradan hale gelecektir. Gazze’deki soykırımın ötesinde buna inanmak için geçerli nedenler var:

ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı, ABD’nin Karayipler’deki cinayetleri, ABD’nin Küba’ya uyguladığı abluka, ICE (Gümrük Muhafaza) ve Frontex, Sudan’daki soykırım, Hindistan genelinde devlet destekli Müslüman karşıtı şiddet. Berardi’nin gözden kaçırdığı şey, bir krizin son değil, bir başlangıç olduğudur. Güce giderek artan bağımlılık, dünya sisteminde ve onun hegemonu olan ABD imparatorluğunda yozlaşmaya dair işarettir. İşler kötüye gidiyor, ancak bu kalıcı bir durum değil.

Evet, krizin özündeki çelişkileri diğer tüm felâketlerden daha çok ifşa eden Gazze soykırımı, bu dünyanın sonudur, ama bu demek değil ki onun yerine başka bir dünya gelmeyecek, başka bir geleceğimiz olmayacak. O dünyanın daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağı ise bize kalmış.

Filistinliler, Siyonist saldırganlığa boyun eğmeyi kararlılıkla reddederek, dünyaya cehennemden çıkmanın bir yolunu gösterdiler. Berardi ise farklı, cehennemin zaten zafer kazandığı bir vizyon sunuyor. “Gelecek yok” diyen yazar bu gerçeği kabullenmemiz gerektiğini, sonun geldiğini anlamamızın şart olduğunu söylüyor. Ardından da “Anlama cesaretine sahip olanlar, insan ırkının yeniden üretilmesine katkıda bulunmayacaklar, çünkü insan deneyi başarısız oldu ve bu kez başarısızlığın geri dönüşü yok [...] İnsanlığın asla insan olabileceğine dair bir umut yok” diyor. Geriye tek bir seçenek kalıyor: üremeyi reddetmek, küresel politika olarak doğum karşıtlığı, beklemeyi tercih etmeyenler için toplu intihar.

Berardi’nin Gazze’yi Düşünmek adlı eserinde savunduğu teslimiyet ve kabulleniş üzerine kurulu anlayış, muhtemelen Filistinlileri hiçbir zaman birer insan olarak görememesinin bir sonucu. Bifo, Siyonist özgüllüğün sahip olduğu, kendini ırklara göre ayrıştırma ve giderek daha geniş toprak parçalarında Öteki’yi inkâr gibi özellikleri genele teşmiş ediyor ve bunları tarihsel bağlamından kopartıyor, böylece dünyayı Siyonist kurgunun yol açtığı soykırımcı döngüye kilitlenmiş bir yapı olarak tahayyül ediyor. Burada, sertmiş gibi görünen eleştirisinde bile, Siyonistlerin en sevdiği, varsayım üzerine kurulu gerekçelerden (tarih boyunca egemen rejimlerin en sevdiği fantezilerden) birini zımnen yineliyor: Filistinliler, özgürlüklerini kazandıkları takdirde İsrailliler gibi davranacaklardır, dolayısıyla, bu ihtimale mani olmak için giderek daha acımasız önlemler alınması gerekecektir.

Dünya, şu anda giderek daha yıkıcı bir şiddet döngüsüne hapsolmuş halde, çünkü kapitalist modernliğin birçok soykırımına yol açan koşullar varlığını sürdürüyor. Siyonizm, bu koşulların günümüze ait bir temsilcisidir, bu anlamda bir tür anakronizmdir. Liberal uluslararası düzenin kamuoyu önünde ama yanlış bir şekilde reddettiği tüm kötülükleri (sömürgecilik, ırkçılık, etnik şovenizm, ırk ayrımcılığı ve soykırım) yüksek sesle göklere çıkartıyor. Bastırılmış olanın geri dönüşünden ziyade, her zaman bir parmağını tetikte tutan, birilerinin sözüne inanmasından korkan bir dünya düzeninin kötü vicdanı o.

Gazze’yi Düşünmek, Theodor W. Adorno nun Negative Dialectics [“Negatif Diyalektik”] adlı eserinden alınan şu alıntıyla başlıyor:

“Auschwitz, kültürün başarısız olduğunu tartışmasız bir şekilde gösterdi. [...] Ona dair alelacele dile getirilen eleştiri de dâhil olmak üzere, Auschwitz sonrası tüm kültür, çöptür.”

Bu doğru, ancak Berardi, pasajı kısa kesiyor, diyalektik tespiti dışarıda bırakıyor. Adorno, şöyle devam ediyor:

“Radikal olarak suçlu ve sefil bir kültürün korunması için yalvaran herkes, onun suç ortağı olur; kültürü tümüyle reddedenlerse kültürün ifşa ettiği barbarlığı hemen teşvik eder.”

Berardi, Batı’ya has tekbenciliğinde yenilgiye teslim oluyor, bunu yaparak, kurtuluş ışığını bir şekilde hâlâ görebilenler yerine, mutlak dehşet ve onu yaratan katillerle aynı safta yer alıyor.

Ben, Gazze’yi Düşünmek adlı kitabı okurken, Gazze’de yaşayan iki Filistinli yazar, Ömer Hamid ve İbrahim Masri, o devasa fiziki ve ahlaki yıkımın orta yerinde, Gazze şehrinin enkazında bir kütüphane inşa etmeyi başardılar.[8] Berardi’nin davranışlarında “etik” görmediği bu genç Gazzeliler, eğer dünya onlara baksa, insanlıklarıyla dünyayı hayrete düşürebilirlerdi.

Ömer beni tanımaz, ben de onu tanımıyorum, ama soykırım başladığından beri onu internetten takip ediyorum. Batı’daki hiçbirimizin anlayamayacağı kadar büyük acılar çekti. Yazıları ıstırap, öfke ve kızgınlıkla dolu olsa da, asla teslim olmadı. Ölmeyi reddetti; yenilgiyi reddetti.

Şimdi bir kütüphane kurdu. Şimdi dinlemek isteyen herkese gelecekten haber veriyor.

Jake Romm
8 Mayıs 2026
Kaynak

0 Yorum: