09 Mayıs 2026

,

Ezilenlerin Cihadı



Onu öldürmesinin gerekçesini kadının kendisinde yol açtığı korkuda ve utançta buldu. [...] Korku ve utanç duyduğunda aslında Mary’ye tepki göstermiyordu. Mary, birçok Mary’nin yol açtığı duguların açığa çıkmasına hizmet ediyordu. Mary’yi öldürdüğü an kaslarındaki gerginliğin azaldığını hissetti. Uzun zamandır sırtında taşıdığı o görünmez yükten kurtuluvermişti.

[Richard Wright, Native Son]

İnsanın içinde bulunduğu koşullar, insanın sırtındaki yükleri artıran görevlerde insanlar arasında kurulan iş birliği ve insanlık için üretilen planlar, bugün yeni icatları talep eden yeni sorunlara yol açıyor.

[Frantz Fanon, Wretched of the Earth]


Sömürgeciliğin mirası, yirminci yüzyılın ötesinde de yankı bulmaya devam ediyor. Uzun süren, vahşet ve kaynak gaspı ile tanımlı dönem, dünya nüfusunun önemli bir bölümü için yalnızca maddi değil, psikolojik sonuçlar da doğurdu. Sömürgeci fetihten daha öğretici olan şey, yabancı işgalcilere karşı gelişen direnişti. Sıradan insanların zalim güce karşı sergilediği bu direniş, insan ruhunun özgürleşmek için aşılmaz gibi görünen engelleri aşma becerisini açığa çıkarttı. Aynı zamanda, bir halkın birikmiş acısının, sınırsız, uçsuz bucaksız şiddet potansiyelini ne ölçüde açığa vurabileceğini de gösterdi. 

Bugüne geldiğimizde, “bölgesel” sömürgeciliğin büyük ölçüde yok olduğunu görüyoruz, ancak bu sömürge karşıtı direnişin kıvılcımları, hem gerçek hem de muhayyel düşmanlara karşı varlığını sürdürüyor. Bazı durumlarda, baskıcı koşullara karşı tanıdık bir direnişe tanık olurken, diğer yerlerde kurtuluş çerçevesinin dışında görünen şiddete şahit oluyoruz. Bu modern “devrimci” şiddet örnekleri kendini, en belirgin şekilde İslami militanlık bağlamında ortaya koyuyor.

Son otuz-kırk yıllık dönem içerisinde Batı dünyasıyla karşı karşıya gelen İslami militanlık olgusu, dünya çapında herkesin dikkat çekmiş olduğu bir husustur. Elbette ilk soru, “İslami militanlık” fikrinin nasıl tanımlanacağıyla ilgilidir. Bu analizde de gösterileceği üzere, bu tanım birçok nüans içermektedir, ancak başlangıç noktası olarak en azından geniş bir tanım önermek gerekmektedir. Bu nedenle, bu incelemenin amacı doğrultusunda, “İslami militanlık”, iddia edilen İslami motivasyonlar temelinde şiddet yoluyla savaşmaya meyilli veya savaşmaya hazır olma durumu veya koşulu olarak kabul edilecektir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun nihai çöküşü, ardından Müslüman dünyasının sömürgeleştirilmesiyle, zorla değişimin algılanan tehdidine karşı kolektif direniş, İslam inancına sahip olanlar arasında çeşitli hareketleri tetiklemiştir. Osmanlılar, düşüşlerine rağmen, sembolik düzeyde bile olsa, yüzyıllardır süregelen İslami kolektif duyguyu korumuş ve yenilgileriyle birlikte bu kolektifin ortak kaderi konusunda kafa karışıklığı yaşamıştır. Müslüman ordularının dış tehditler karşısındaki acizliği, birçok grubu katkılarının silahlı mücadele şeklinde olması gerektiğine daha da fazla ikna etmiştir. Dolayısıyla, birçok açıdan, daha önce yetkililerin kullandıkları (genellikle “kutsal savaş” olarak tanımlanan, ancak daha doğru bir ifadeyle, “mücadele” olarak adlandırılan) cihat kavramı, artık devlet dışı aktörlerce devralınarak, ulus devletlerin terk ettikleri sorumluluğu üstlenmeye başlamıştır.

İlginçtir, diğer birçok olguda olduğu gibi, İslamcı militanlığın Batı’ya girmesi nedeniyle son zamanlarda gördüğü ilgiye rağmen, Müslüman dünyası bu militanlığın temel güçlükleriyle karşı karşıyadır. Onlar, bu militanlıkla çeşitli biçimlerde çok daha uzun süredir ve çok daha yüksek bir bedelle mücadele etmektedirler. İslami militanlığın geçmişteki ve günümüzdeki kurbanlarının büyük çoğunluğunun Müslüman olduğunu söylemek abartı olmaz.[1] Bu olgu, coğrafi olarak sınırlı kalmamış, Fas ve Endonezya arasında her yerde ortaya çıkmıştır. Elbette, İslami militanlık, farklı ifadelere kavuşmuş, militanlık, bölgesel kaygılar, mezhepsel ideolojiler ve küresel hedeflere bağlı olarak muhtelif motivasyonlara sahip olmuştur. Bu nedenle, militanlığın bu farklı biçimlerindeki nüansları daha iyi anlamak ve bunlarla başa çıkmanın yollarını  tahayyül etmek, her zaman gerekli olmuştur.

Ne yazık ki, 11 Eylül saldırılarının yarattığı İslami militanlığa olan ilgi, bu olguya ilişkin analizlerini sunmaya hevesli (ancak her zaman önyargısız olmayan) bir ses karmaşasını da beraberinde getirdi. Trajedinin orta yerinde birçok kişi, bu trajik eylemin ardındaki nedenleri sorgulamaya başladı. Ne yazık ki, birkaç anlayışlı yorumcu dışında, analistlerin çoğunluğu (özellikle “terörizm uzmanı” olarak adlandırılanlar), en iyi ihtimalle sadece militanlık değil, İslam ve Müslüman dünyası hakkında da yüzeysel bir bilgi üzerine kurulu sığ incelemeler sundu. Analizlerin çoğu, tek boyutlu olma eğilimindeydi ve söz konusu meseleleri birbirine karıştırma hatasından muzdaripti. Bu “uzmanlığın” en zararlı sonucu, farklı militan grupların farklı ideolojileri ve amaçları dikkate alınmadan bir araya getirilmesiydi. Siyasi nedenlerle ya da çıkarlar doğrultusunda, tüm militanlar, bir şekilde Kaide ile bağlantılandırıldı. Bu analiz, yanlış olmasının yanı sıra, çoğu zaman durumu daha da kötüleştiren politikalara yol açtı.

Öyleyse gerekli olan, İslamcı militanlık olgusuna, konuyu önceden yargılamayan ve ne kadar zor görünse de mümkün olan en nesnel bakış açısından gözlemlemeye çalışan bir yaklaşımdır. Özünde, bu militan aktörleri, eylemlerinin rasyonel bir temeli olmayan “aklını yitirmiş” deliler olarak, tek bir fırça darbesiyle resmetmeye çalışmayan akademik bir incelemeye ihtiyaç var.[2] Özellikle hükümetler, bu bireylere psikolojik maraz atfetmeye heveslidirler ve davranışlarının ardındaki motivasyonlarını anlamaya yönelik her türlü makul girişimi sıklıkla baltalarlar.[3] Temelde, İslami militanlığı doğru bir şekilde değerlendirmeyi amaçlayan herhangi bir inceleme, özellikle şiddetiyle ilgili olarak, meşru veya haklı olup olmadığı sorusunu bir kenara bırakmalıdır. Amaç, onların kendilerini ve çevrelerindeki dünyayı nasıl algıladıklarını keşfetmek olmalıdır, bizim onlar hakkında ne düşündüğümüzü değil. Bu, kişinin kendi kişisel inançlarının onların anlayışlarını kabul ettiğini veya İslam dininin bu tür şiddeti hoş gördüğünü öne sürmek anlamına gelmez; sadece “militanlığın ahlakı” sorusunun ayrı bir tartışma olduğunu belirtmek içindir. Militanlıkla ilgili sorunları ele almanın yollarını ancak bu suretle doğru bir şekilde kavrayabiliriz.

Ayrıca, şiddeti “meşru” cevaplar listesinden kategorik olarak çıkarmak, bir davanın ve aktörlerinin doğru bir şekilde incelenmesi için bir bahane teşkil etmez. Bu uyarı, özellikle “İslami militanlar” olarak etiketlenen geniş insan kategorisi için gereklidir. Gerçekte, bu aktörlerin hepsi, aynı çatışma kurallarına uymuyor, aynı hedeflere veya gündemlere sahip değiller. Bazıları, ABD Kongresi ve yürütme organınca “özgürlük savaşçıları” olarak selamlanırken, diğerleri, aynı organlarca “kötü” olarak etiketlenmiştir.[4]

Geçmişte başka “hareketlere” de gayrimeşruluk etiketi yapıştırılmış, ancak daha sonra bunların çok gerçek ve meşru mücadelelere karşı boş emirler olduğu ispatlanmıştır. Yakın tarihte, Güney Afrika’daki Afrika Ulusal Kongresi’nin askeri kanadı olan ve aralarında Nelson Mandela’nın da bulunduğu kişilerce ırk ayrımcılığına karşı mücadeleye katılmak için kurulan Umhonto we Sizve (Ulusun Mızrağı) gibi gruplar bu noktada anılmalıdır.[5]

Ayrıca, şiddetin belirli bir boşlukta meydana geldiği varsayımından da kurtulmak gerekmektedir. Çoğu zaman, İslami militanlığın nedenleri, doğrudan veya dolaylı olarak, mağdur bir nüfusa karşı işlenen şiddetin kendisinden kaynaklanır. Birçok militanlık örneği, on yıllarca kırılmamış bir şiddet döngüsünün yansımasıdır.

Bu düzlemde “İslami militanlığı en iyi nasıl analiz ederiz?” sorusu çıkıyor karşımıza. Keşfedilebilecek muhtelif yollar olsa da, militan zihniyeti yönlendiren iki temel kaynağı tam olarak anlamak gereklidir: İslam ve sömürgecilik karşıtlığı.

İslam, militanın mücadelesini meşrulaştırdığı ve onu kozmik seviyelere yükselttiği mekanizmanın adıdır. Bu militanların kendilerini “sömürgeleştirilmiş” olarak görmeleri garip gelebilir, çünkü yaşadıkları ülkeler, yıllar önce bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Ancak, sömürgecilik dönemindeki gibi yabancı bir varlık, topraklarında mevcut olmasa da, var olan “yabancı” varlığın hem fiziksel hem de psikolojik olarak yarattığı kaygı, yerli halklardan gelen sömürge karşıtı direnişe benzer bir tepkiye yol açmaktadır. Bu bağlamda, sömürgecilik döneminde oluşan çağdaş militana ait zihniyeti anlamamıza ne ölçüde yardımcı olabileceğini değerlendirmek, akıllıca görünmektedir. Bu görevin ifa edilebilmesi için, o dönemden Frantz Fanon ve devrimci felsefesinden daha iyi bir teorisyen yoktur.

Bu militan tepkinin nedenlerini ve değerlerini incelemek için, sömürge sonrası psikolojinin babası olarak Frantz Fanon, bu konulara ışık tutmak için belki de en uygun isimdir. Fanon’un bu göreve katkısı, insan zihnini sömürgeleştirme döneminde anlamaya yönelik felsefi girişiminden kaynaklanmaktadır. Bu, öncelikle dört önemli eseri aracılığıyla gerçekleştirilir: Yeryüzünün Lanetlileri, Siyah Deri Beyaz Maskeler, Afrika Devrimine Doğru ve Gebermekte Olan Sömürgecilik.

Fanon’un sömürge döneminin en önemli devrimci teorisyeni olduğu, tartışma götürmez bir gerçeklik. Fikirlerinin sayısız bağımsızlık hareketini etkilediği söylenen Fanon, “kültürel yozlaşmanın psikanalisti” ve “özgürleşmenin şairi” olarak adlandırılmıştır.[6] Eserleri, ırk ayrımcısı Güney Afrika’nın hapishanelerinde gizlice okunmuş, elden ele dolaştırılmış, böylece sonunda direniş için hazırlanan yeni “strateji sözlüğü”nün parçası haline gelmiştir.[7]

İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun kitaplıklarında Fanon’un kitaplarının birçok kopyasının bulunduğu ve Bobby Sands de dâhil olmak üzere, birçok önemli cumhuriyetçi lideri etkilediği söylenmektedir.[8] Etkisi, Amerika'daki yurttaş hakları hareketinde bile hissedilmişti. Eski Kara Panter üyesi Eldridge Cleaver, “Her bir kardeşimiz Fanon’dan alıntı yapabilir” diyordu.[9]

Sömürgecilik karşıtı dönemdeki İslami devrimci düşünceye yüzeysel bir bakış, Fanon’un felsefesiyle paralellikler bulacaktır. Cezayir dışında bile Fanon’la ilgilenen Müslüman aydınların olduğuna hiç şüphe yok. Örneğin, İranlı devrimci düşünür Ali Şeriati’nin Fanon ile yazıştığı ve İslam’ın devrimci mücadeledeki rolü konusunda farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen, kitaplarının çoğunu İranlı okurlar için tercüme ettiği söylenmektedir.[10] Dahası, Cezayir’deki sömürgecilik karşıtı mücadeleye katılan az sayıdaki devrimci düşünürden biri olarak Fanon, teorisini sahadaki pratik bilgilerle harmanlamıştır. Tony Martin, onu “hem usta bir teorisyen hem de bir eylem adamı” olarak tanımlamaktadır.[11]

Başka bir akademisyen ise Fanon’un “yazılarının sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı savaşın bir parçası olmayı amaçladığını” belirtiyor.[12] Bu nedenle, Fanon’un fikirlerini ve felsefesini çağdaş İslami militanlığın incelenmesine uygulamaktan gerçek bir fayda sağlanabilir. Bu tezin öncelikle “çağdaş” İslami militanlarla, yani bugün faaliyet gösteren (veya yakın zamanda ölmüş) militanlarla ilgilendiğini belirtmek gerekir. Analizin kapsamını sınırlamanın yanı sıra, bu odak noktası 11 Eylül, Irak ve Afgan savaşları gibi yakın döneme ait olayların İslami militanlık üzerindeki etkisini de dikkate almaktadır.

Elbette, Müslüman bir ülkede faaliyet göstermiş olsa da Fanon’un kendisinin Müslüman, hele ki bir İslamcı olmadığını aklımızda tutmalıyız. Fanon’un mensubu olduğu Cezayir Kurtuluş Hareketi, incelemek istediğimiz çağdaş İslami militanlığın aksine, büyük ölçüde “İslamcı” hedeflere sahip değildi, bu nedenle, çağdaş düşüncenin bazı yönlerine çok fazla ışık tutmayabilir. Bağımsızlık mücadelesinde yardımcı olduğu kanıtlanan dini terminolojiye (yani cihat veya mücahit) yapılan sembolik göndermeler dışında, Fransızlara karşı Cezayir hareketi, örneğin İtalyanlara karşı Libya hareketinin aksine, çağdaş İslami militanlığı tanımlayan dini motivasyonlardan yoksundu.[13] Bununla birlikte, Fanon’un yerli ile sömürgeci arasındaki ilişkiye dair incelemesi, İslami militan hareketin içine işleyen genel psikoloji ve retorik açısından son derece öğreticidir. Aynı güç dinamikleri, aynı sömürgeleştirme, batılılaşma duyguları ve aynı direniş fikirleri, çağdaş İslami militan ideolojisinde de bulunur. Bu nedenle, motive edici ideolojilerin tonları farklı olsa da, aynı yerden kaynaklanırlar: Batı’dan bağımsızlık. Sömürge bağlamı, bu bağımsızlığı toprakla ilişkilendirerek görüyordu; İslamcı bakış açısı, bunu sadece toprak açısından değil, aynı zamanda fikirler açısından da ele alıyor.

Bununla birlikte, Frantz Fanon’un sömürgecilik sonrası bağlamda bugün hâlâ geçerli olup olmadığını sorgulayabilecek bazıları da var. Argüman, fikirlerinin artık geçerliliğini yitirmiş olabileceği, çünkü çevrenin onun zamanından bu yana önemli ölçüde değiştiği yönünde olabilir. Bu öneriyle ilgili olarak iki ana nokta var. Birincisi, fikirlerin ebedi veya kalıcı olmasıdır. Faydaları bağlamlarına göre değil, belirli bir duruma olan uygunluklarına göre belirlenir. Bu nedenle, Amerikan askeri stratejistleri, o zamandan beri savaşta yaşanan gelişmelerden çok uzaklaşmış olmasına rağmen, iki bin yıldan fazla bir süre önce yaşamış Sun Tzu’nun fikirlerini hala inceliyorlar.[14]

2. Kimi tarihi figürleri kalıplara sokma eğiliminin üstesinden gelmeli, başka isimlerin daha evrensel bir uygulamaya sahip olmasına izin vermeliyiz. Bu durumda, Fanon’un nasıl kullanılması gerektiğine, bir düşünür olarak ele alınmasının şart olduğuna dair inancımı teorik zemine kavuşturma imkânı bulacağım.

Aziz Augustinus gibi bazı düşünürler, herkes gibi belirli bir dönemin ürünü olmalarına rağmen, genel kabule göre, zamanlarının ötesinde geçerlidirler. Fanon gibi figürler söz konusu olduğunda, fikirlerinin diğer durumlarda uygulanabilirlik bulabilmesi için onların belirli bağlamlarının sınırlarından kurtulmalarına yardımcı olmak daha zor görünüyor. Fanon’u tarihselleştirme sürecinde bile, Nigel Gibson’ın da belirttiği gibi, Fanon “zamanının ve mekânının bir ürünü" olmasına rağmen, “onun çağımızda hâlâ söyleyecek çok şeyi olduğunu” kabul etmek zorundayız.[15] Bu eşitsizliğin altta yatan önyargılardan veya hatta ırkçılıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığı konusunda spekülasyon yapılabilir, ancak önemli olan, bir farkın var olması ve bu tezin bunu reddetmesidir.

Tanınmış Fanon uzmanı Lewis Gordon’ın da belirttiği gibi, amaç, “Fanon’u yüceltmek veya aşağılamak değil, bilâkis, onun yararlı bir düşünür olduğu yolları keşfetmektir.”[16] Bu tezde benimsenen yaklaşım budur.

Dolayısıyla, bu tezin temel amacı, Frantz Fanon ile ilişki kurmak, onun sömürgecilik karşıtı mücadelelere ilişkin fikirlerinin sunduğu bakış açısı üzerinden yakın döneme ait farklı İslami militanlık türlerine nasıl yaklaştığını incelemektir. Başka bir deyişle, burada ben daha çok Fanon’un “dünyayı görme biçiminin özü” temelinde bir çalışma yürütüyorum.[17]

İlk bölüm, Fanon’un kim olduğu, Müslüman dünyasında sömürgeciliğin tarihi ve İslami militanlığın doğası hakkında kısa bir arka plan sağlamayı amaçlıyor. Analizin esas kısmı, Fanon’un düşüncesinin üç alanının inceleneceği sonraki bölümlerde gerçekleşecektir: sömürgeci, sömürgeleştirilen ve şiddete ilişkin fikirleri. Her bölüm, Fanon’un fikirlerini inceleyerek başlayacak, ardından, İslami militan grupların ilgili ideolojisini ele alacaktır. İslami militanlık ile Fanon’un fikirleri arasında nerede uyum ve farklılık olduğu üzerine bir tartışmayla sona erecektir. Doğal olarak bu, aynı zamanda Fanon’un fikirlerini eleştirmek için de bir fırsat sunacaktır. Son bölümde ise amaç, bu tezde sunulan fikirleri özetlemek veya sentezlemek, çağdaş İslami militanlığı anlamaya yönelik çıkarımları ortaya koymaktır.

Zülfikar Adnan

[Kaynak: Jihad of the Wretched: Examining Islamic Militancy Through the Thought of Frantz Fanon, Doktora Tezi, Georgetown Üniversitesi, 1 Aralık 2009.]

Dipnotlar:
[1] Militanlar kimi insanları mağdur eden kişiler olarak da görülebilir. Ama bazen de bu insanlar zalim devletlerin çilesini çeken birer mağdurdurlar.

[2] Simon Jenkins, “Bin Laden’s Laughter Echoes Across the West,” 19 Mart 2003. Times. Ladin’in nasıl tanımlandığıyla ilgili kapsamlı bir tartışma için bkz.: Michael Scheuer, Imperial Hubris (Dulles: Brassey’s, 2004), s. 105-107.

[3] Tabii bir de Ladin’i yakalayan CIA biriminin başkanı Michael Scheuer gibi istisnai isimler var. Scheuer, Ladin konusunda şunu söylüyor: “Bilebildiğim kadarıyla Ladin, uçlarda gezinen, akıl dışı hareket eden biri gibi davranmadı, bunu düşünmemize neden olacak tek laf etmedi.” Scheuer, Imperial Hubris, s. 114.

[4] Robert Pear, “Arming Afghan Guerillas: A Huge Effort Led by the U.S.,” New York Times, 18 Nisan 1988, Bölüm A.

[5] Glen Owen, “David Miliband: There Are Circumstances in Which Terrorism is Justifiable,” 16 Ağustos 2009. Dailymail.

[6] James Miller, “review of Frantz Fanon: Social and Political Thought, by Emmanuel Hansen”, American Political Science Review 72, Sayı. 3 (Eylül 1978): s. 1025.

[7] Fran Lisa Buntman, Robben Island and Prisoner Resistance to Apartheid (Cambridge: Cambridge University Press, 2003), s. 283. Bu konuyla ilgili daha detaylı bir tartışma için bkz.: Thomas K. Ranuga, “Frantz Fanon and Black Consciousness in Azania (South Africa),” Phylon 47, Sayı. 3 (3. Çeyrek 1986), s. 182-191.

[8] Richard English, Armed Struggle: The History of the IRA (Oxford: Oxford University Press, 2003), s. 234.

[9] Richard H. King, Civil Rights and the Idea of Freedom (Oxford: Oxford University Press, 1992), s. 183.

[10] Ervand Abrahamian, The Iranian Mojahedin (New Haven: Yale University Press, 1989), s. 115.

[11] Tony Martin, “Rescuing Fanon from the Critics (Frantz Fanon),” African Studies Review 13 (Aralık 1970), s. 382.

[12] Robert Blackey, “Fanon and Cabral: A Contrast in Theories of Revolution in Africa,” Journal of Modern African Studies 12 (Haziran 1974), s. 208.

[13] Ali Abdullatif Ahmida, The Making of Modern Libya: State Formation, Colonization and Resistance, 1830-1932 (Albany: State University of New York Press, 1994), s. 118.

[14] Ben Macintyre, “They Fought by the Book, and it was Sun Tzu Wot Won it,” 23 Nisan 2001, Times.

[15] Nigel Gibson, ed. Rethinking Fanon (Amherst: Humanity Books, 1999), s. 12.

[16] Lewis Gordon, T. Denean Sharpley-Whiting ve Renee T. White, “Introduction: Five Stages of Fanon Studies,” Fanon: A Critical Reader içinde (Oxford: Blackwell Publishers, 1996), s. 7.

[17] Lewis Gordon, Fanon and the Crisis of European Man: An Essay on Philosophy and the Human Sciences (New York: Routledge, 1995), s. 2.

0 Yorum: