“Onu
öldürmesinin gerekçesini kadının kendisinde yol açtığı korkuda ve utançta buldu.
[...] Korku ve utanç duyduğunda aslında Mary’ye tepki göstermiyordu. Mary,
birçok Mary’nin yol açtığı duguların açığa çıkmasına hizmet ediyordu. Mary’yi
öldürdüğü an kaslarındaki gerginliğin azaldığını hissetti. Uzun zamandır
sırtında taşıdığı o görünmez yükten kurtuluvermişti.”
[Richard Wright, Native Son]
“İnsanın
içinde bulunduğu koşullar, insanın sırtındaki yükleri artıran görevlerde
insanlar arasında kurulan iş birliği ve insanlık için üretilen planlar, bugün
yeni icatları talep eden yeni sorunlara yol açıyor.”
[Frantz Fanon, Wretched of the Earth]
Sömürgeciliğin mirası, yirminci yüzyılın ötesinde de yankı bulmaya devam ediyor. Uzun süren, vahşet ve kaynak gaspı ile tanımlı dönem, dünya nüfusunun önemli bir bölümü için yalnızca maddi değil, psikolojik sonuçlar da doğurdu. Sömürgeci fetihten daha öğretici olan şey, yabancı işgalcilere karşı gelişen direnişti. Sıradan insanların zalim güce karşı sergilediği bu direniş, insan ruhunun özgürleşmek için aşılmaz gibi görünen engelleri aşma becerisini açığa çıkarttı. Aynı zamanda, bir halkın birikmiş acısının, sınırsız, uçsuz bucaksız şiddet potansiyelini ne ölçüde açığa vurabileceğini de gösterdi.
Bugüne geldiğimizde, “bölgesel”
sömürgeciliğin büyük ölçüde yok olduğunu görüyoruz, ancak bu sömürge
karşıtı direnişin kıvılcımları, hem gerçek hem de muhayyel düşmanlara karşı
varlığını sürdürüyor. Bazı durumlarda, baskıcı koşullara karşı tanıdık bir
direnişe tanık olurken, diğer yerlerde kurtuluş çerçevesinin dışında görünen
şiddete şahit oluyoruz. Bu modern “devrimci” şiddet örnekleri kendini, en belirgin
şekilde İslami militanlık bağlamında ortaya koyuyor.
Son
otuz-kırk yıllık dönem içerisinde Batı dünyasıyla karşı karşıya gelen İslami
militanlık olgusu, dünya çapında herkesin dikkat çekmiş olduğu bir husustur. Elbette
ilk soru, “İslami militanlık” fikrinin nasıl tanımlanacağıyla ilgilidir. Bu analizde de
gösterileceği üzere, bu tanım birçok nüans içermektedir, ancak başlangıç noktası olarak en azından geniş bir tanım önermek
gerekmektedir. Bu nedenle, bu incelemenin amacı doğrultusunda, “İslami militanlık”, iddia
edilen İslami motivasyonlar temelinde şiddet yoluyla savaşmaya meyilli veya savaşmaya hazır olma durumu
veya koşulu olarak kabul edilecektir.
Osmanlı
İmparatorluğu’nun nihai çöküşü, ardından Müslüman dünyasının
sömürgeleştirilmesiyle, zorla değişimin algılanan tehdidine karşı kolektif
direniş, İslam inancına sahip olanlar arasında çeşitli hareketleri
tetiklemiştir. Osmanlılar, düşüşlerine rağmen, sembolik düzeyde bile olsa,
yüzyıllardır süregelen İslami kolektif duyguyu korumuş ve yenilgileriyle
birlikte bu kolektifin ortak kaderi konusunda kafa karışıklığı yaşamıştır.
Müslüman ordularının dış tehditler karşısındaki acizliği, birçok grubu
katkılarının silahlı mücadele şeklinde olması gerektiğine daha da fazla ikna
etmiştir. Dolayısıyla, birçok açıdan, daha önce yetkililerin kullandıkları (genellikle
“kutsal savaş” olarak tanımlanan, ancak daha doğru bir ifadeyle, “mücadele”
olarak adlandırılan) cihat kavramı, artık devlet dışı aktörlerce devralınarak, ulus devletlerin terk ettikleri sorumluluğu üstlenmeye başlamıştır.
İlginçtir, diğer birçok olguda olduğu gibi, İslamcı militanlığın Batı’ya girmesi
nedeniyle son zamanlarda gördüğü ilgiye rağmen, Müslüman dünyası bu militanlığın temel güçlükleriyle karşı karşıyadır. Onlar, bu militanlıkla çeşitli
biçimlerde çok daha uzun süredir ve çok daha yüksek bir bedelle mücadele
etmektedirler. İslami militanlığın geçmişteki ve günümüzdeki kurbanlarının
büyük çoğunluğunun Müslüman olduğunu söylemek abartı olmaz.[1] Bu olgu, coğrafi
olarak sınırlı kalmamış, Fas ve Endonezya arasında her yerde ortaya çıkmıştır.
Elbette, İslami militanlık, farklı ifadelere kavuşmuş, militanlık, bölgesel
kaygılar, mezhepsel ideolojiler ve küresel hedeflere bağlı olarak muhtelif
motivasyonlara sahip olmuştur. Bu nedenle, militanlığın bu farklı
biçimlerindeki nüansları daha iyi anlamak ve bunlarla başa çıkmanın yollarını tahayyül etmek, her zaman gerekli olmuştur.
Ne
yazık ki, 11 Eylül saldırılarının yarattığı İslami militanlığa olan ilgi, bu
olguya ilişkin analizlerini sunmaya hevesli (ancak her zaman önyargısız
olmayan) bir ses karmaşasını da beraberinde getirdi. Trajedinin orta yerinde birçok kişi, bu trajik eylemin ardındaki nedenleri sorgulamaya başladı. Ne
yazık ki, birkaç anlayışlı yorumcu dışında, analistlerin çoğunluğu (özellikle “terörizm
uzmanı” olarak adlandırılanlar), en iyi ihtimalle sadece militanlık değil,
İslam ve Müslüman dünyası hakkında da yüzeysel bir bilgi üzerine kurulu sığ
incelemeler sundu. Analizlerin çoğu, tek boyutlu olma eğilimindeydi ve söz
konusu meseleleri birbirine karıştırma hatasından muzdaripti. Bu “uzmanlığın”
en zararlı sonucu, farklı militan grupların farklı ideolojileri ve amaçları
dikkate alınmadan bir araya getirilmesiydi. Siyasi nedenlerle ya da çıkarlar
doğrultusunda, tüm militanlar, bir şekilde Kaide ile bağlantılandırıldı. Bu
analiz, yanlış olmasının yanı sıra, çoğu zaman durumu daha da kötüleştiren
politikalara yol açtı.
Öyleyse
gerekli olan, İslamcı militanlık olgusuna, konuyu önceden yargılamayan ve ne
kadar zor görünse de mümkün olan en nesnel bakış açısından gözlemlemeye çalışan
bir yaklaşımdır. Özünde, bu militan aktörleri, eylemlerinin rasyonel bir temeli
olmayan “aklını yitirmiş” deliler olarak, tek bir fırça darbesiyle resmetmeye
çalışmayan akademik bir incelemeye ihtiyaç var.[2] Özellikle hükümetler, bu
bireylere psikolojik maraz atfetmeye heveslidirler ve davranışlarının ardındaki
motivasyonlarını anlamaya yönelik her türlü makul girişimi sıklıkla baltalarlar.[3]
Temelde, İslami militanlığı doğru bir şekilde değerlendirmeyi amaçlayan
herhangi bir inceleme, özellikle şiddetiyle ilgili olarak, meşru veya haklı
olup olmadığı sorusunu bir kenara bırakmalıdır. Amaç, onların kendilerini ve
çevrelerindeki dünyayı nasıl algıladıklarını keşfetmek olmalıdır, bizim onlar
hakkında ne düşündüğümüzü değil. Bu, kişinin kendi kişisel inançlarının onların
anlayışlarını kabul ettiğini veya İslam dininin bu tür şiddeti hoş gördüğünü
öne sürmek anlamına gelmez; sadece “militanlığın ahlakı” sorusunun ayrı bir
tartışma olduğunu belirtmek içindir. Militanlıkla ilgili sorunları ele almanın
yollarını ancak bu suretle doğru bir şekilde kavrayabiliriz.
Ayrıca,
şiddeti “meşru” cevaplar listesinden kategorik olarak çıkarmak, bir davanın ve
aktörlerinin doğru bir şekilde incelenmesi için bir bahane teşkil etmez. Bu
uyarı, özellikle “İslami militanlar” olarak etiketlenen geniş insan kategorisi
için gereklidir. Gerçekte, bu aktörlerin hepsi, aynı çatışma kurallarına
uymuyor, aynı hedeflere veya gündemlere sahip değiller. Bazıları, ABD Kongresi
ve yürütme organınca “özgürlük savaşçıları” olarak selamlanırken, diğerleri, aynı organlarca “kötü” olarak etiketlenmiştir.[4]
Geçmişte
başka “hareketlere” de gayrimeşruluk etiketi yapıştırılmış, ancak daha sonra
bunların çok gerçek ve meşru mücadelelere karşı boş emirler olduğu ispatlanmıştır.
Yakın tarihte, Güney Afrika’daki Afrika Ulusal Kongresi’nin askeri kanadı olan
ve aralarında Nelson Mandela’nın da bulunduğu kişilerce ırk ayrımcılığına karşı
mücadeleye katılmak için kurulan Umhonto we Sizve (Ulusun Mızrağı) gibi gruplar bu noktada anılmalıdır.[5]
Ayrıca,
şiddetin belirli bir boşlukta meydana geldiği varsayımından da kurtulmak
gerekmektedir. Çoğu zaman, İslami militanlığın nedenleri, doğrudan veya dolaylı
olarak, mağdur bir nüfusa karşı işlenen şiddetin kendisinden kaynaklanır.
Birçok militanlık örneği, on yıllarca kırılmamış bir şiddet döngüsünün yansımasıdır.
Bu
düzlemde “İslami militanlığı en iyi nasıl analiz ederiz?” sorusu çıkıyor
karşımıza. Keşfedilebilecek muhtelif yollar olsa da, militan zihniyeti
yönlendiren iki temel kaynağı tam olarak anlamak gereklidir: İslam ve
sömürgecilik karşıtlığı.
İslam,
militanın mücadelesini meşrulaştırdığı ve onu kozmik seviyelere yükselttiği
mekanizmanın adıdır. Bu militanların kendilerini “sömürgeleştirilmiş” olarak
görmeleri garip gelebilir, çünkü yaşadıkları ülkeler, yıllar önce
bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Ancak, sömürgecilik dönemindeki gibi yabancı
bir varlık, topraklarında mevcut olmasa da, var olan “yabancı” varlığın hem
fiziksel hem de psikolojik olarak yarattığı kaygı, yerli halklardan gelen
sömürge karşıtı direnişe benzer bir tepkiye yol açmaktadır. Bu bağlamda,
sömürgecilik döneminde oluşan çağdaş militana ait zihniyeti anlamamıza ne ölçüde
yardımcı olabileceğini değerlendirmek, akıllıca görünmektedir. Bu görevin ifa
edilebilmesi için, o dönemden Frantz Fanon ve devrimci felsefesinden daha iyi
bir teorisyen yoktur.
Bu
militan tepkinin nedenlerini ve değerlerini incelemek için, sömürge sonrası
psikolojinin babası olarak Frantz Fanon, bu konulara ışık tutmak için belki de
en uygun isimdir. Fanon’un bu göreve katkısı, insan zihnini sömürgeleştirme
döneminde anlamaya yönelik felsefi girişiminden kaynaklanmaktadır. Bu,
öncelikle dört önemli eseri aracılığıyla gerçekleştirilir: Yeryüzünün
Lanetlileri, Siyah Deri Beyaz Maskeler, Afrika Devrimine Doğru ve
Gebermekte Olan Sömürgecilik.
Fanon’un
sömürge döneminin en önemli devrimci teorisyeni olduğu, tartışma götürmez bir
gerçeklik. Fikirlerinin sayısız bağımsızlık hareketini etkilediği söylenen
Fanon, “kültürel yozlaşmanın psikanalisti” ve “özgürleşmenin şairi” olarak
adlandırılmıştır.[6] Eserleri, ırk ayrımcısı Güney Afrika’nın hapishanelerinde
gizlice okunmuş, elden ele dolaştırılmış, böylece sonunda direniş için hazırlanan
yeni “strateji sözlüğü”nün parçası haline gelmiştir.[7]
İrlanda
Cumhuriyet Ordusu’nun kitaplıklarında Fanon’un kitaplarının birçok kopyasının
bulunduğu ve Bobby Sands de dâhil olmak üzere, birçok önemli cumhuriyetçi
lideri etkilediği söylenmektedir.[8] Etkisi, Amerika'daki yurttaş hakları hareketinde
bile hissedilmişti. Eski Kara Panter üyesi Eldridge Cleaver, “Her bir kardeşimiz
Fanon’dan alıntı yapabilir” diyordu.[9]
Sömürgecilik
karşıtı dönemdeki İslami devrimci düşünceye yüzeysel bir bakış, Fanon’un
felsefesiyle paralellikler bulacaktır. Cezayir dışında bile Fanon’la ilgilenen
Müslüman aydınların olduğuna hiç şüphe yok. Örneğin, İranlı devrimci düşünür
Ali Şeriati’nin Fanon ile yazıştığı ve İslam’ın devrimci mücadeledeki rolü
konusunda farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen, kitaplarının çoğunu İranlı
okurlar için tercüme ettiği söylenmektedir.[10] Dahası, Cezayir’deki
sömürgecilik karşıtı mücadeleye katılan az sayıdaki devrimci düşünürden biri
olarak Fanon, teorisini sahadaki pratik bilgilerle harmanlamıştır. Tony Martin,
onu “hem usta bir teorisyen hem de bir eylem adamı” olarak tanımlamaktadır.[11]
Başka
bir akademisyen ise Fanon’un “yazılarının sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı
savaşın bir parçası olmayı amaçladığını” belirtiyor.[12] Bu nedenle, Fanon’un
fikirlerini ve felsefesini çağdaş İslami militanlığın incelenmesine
uygulamaktan gerçek bir fayda sağlanabilir. Bu tezin öncelikle “çağdaş” İslami
militanlarla, yani bugün faaliyet gösteren (veya yakın zamanda ölmüş)
militanlarla ilgilendiğini belirtmek gerekir. Analizin kapsamını sınırlamanın
yanı sıra, bu odak noktası 11 Eylül, Irak ve Afgan savaşları gibi yakın döneme
ait olayların İslami militanlık üzerindeki etkisini de dikkate almaktadır.
Elbette,
Müslüman bir ülkede faaliyet göstermiş olsa da Fanon’un kendisinin Müslüman,
hele ki bir İslamcı olmadığını aklımızda tutmalıyız. Fanon’un mensubu olduğu
Cezayir Kurtuluş Hareketi, incelemek istediğimiz çağdaş İslami militanlığın
aksine, büyük ölçüde “İslamcı” hedeflere sahip değildi, bu nedenle, çağdaş
düşüncenin bazı yönlerine çok fazla ışık tutmayabilir. Bağımsızlık
mücadelesinde yardımcı olduğu kanıtlanan dini terminolojiye (yani cihat veya
mücahit) yapılan sembolik göndermeler dışında, Fransızlara karşı Cezayir
hareketi, örneğin İtalyanlara karşı Libya hareketinin aksine, çağdaş İslami
militanlığı tanımlayan dini motivasyonlardan yoksundu.[13] Bununla birlikte,
Fanon’un yerli ile sömürgeci arasındaki ilişkiye dair incelemesi, İslami
militan hareketin içine işleyen genel psikoloji ve retorik açısından son derece
öğreticidir. Aynı güç dinamikleri, aynı sömürgeleştirme, batılılaşma duyguları
ve aynı direniş fikirleri, çağdaş İslami militan ideolojisinde de bulunur. Bu
nedenle, motive edici ideolojilerin tonları farklı olsa da, aynı yerden
kaynaklanırlar: Batı’dan bağımsızlık. Sömürge bağlamı, bu bağımsızlığı toprakla
ilişkilendirerek görüyordu; İslamcı bakış açısı, bunu sadece toprak açısından
değil, aynı zamanda fikirler açısından da ele alıyor.
Bununla
birlikte, Frantz Fanon’un sömürgecilik sonrası bağlamda bugün hâlâ geçerli olup
olmadığını sorgulayabilecek bazıları da var. Argüman, fikirlerinin artık
geçerliliğini yitirmiş olabileceği, çünkü çevrenin onun zamanından bu yana
önemli ölçüde değiştiği yönünde olabilir. Bu öneriyle ilgili olarak iki ana
nokta var. Birincisi, fikirlerin ebedi veya kalıcı olmasıdır. Faydaları
bağlamlarına göre değil, belirli bir duruma olan uygunluklarına göre
belirlenir. Bu nedenle, Amerikan askeri stratejistleri, o zamandan beri savaşta
yaşanan gelişmelerden çok uzaklaşmış olmasına rağmen, iki bin yıldan fazla bir
süre önce yaşamış Sun Tzu’nun fikirlerini hala inceliyorlar.[14]
2.
Kimi tarihi figürleri kalıplara sokma eğiliminin üstesinden gelmeli, başka
isimlerin daha evrensel bir uygulamaya sahip olmasına izin vermeliyiz. Bu durumda,
Fanon’un nasıl kullanılması gerektiğine, bir düşünür olarak ele alınmasının
şart olduğuna dair inancımı teorik zemine kavuşturma imkânı bulacağım.
Aziz
Augustinus gibi bazı düşünürler, herkes gibi belirli bir dönemin ürünü
olmalarına rağmen, genel kabule göre, zamanlarının ötesinde geçerlidirler.
Fanon gibi figürler söz konusu olduğunda, fikirlerinin diğer durumlarda
uygulanabilirlik bulabilmesi için onların belirli bağlamlarının sınırlarından
kurtulmalarına yardımcı olmak daha zor görünüyor. Fanon’u tarihselleştirme
sürecinde bile, Nigel Gibson’ın da belirttiği gibi, Fanon “zamanının ve mekânının
bir ürünü" olmasına rağmen, “onun çağımızda hâlâ söyleyecek çok şeyi
olduğunu” kabul etmek zorundayız.[15] Bu eşitsizliğin altta yatan önyargılardan
veya hatta ırkçılıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığı konusunda spekülasyon
yapılabilir, ancak önemli olan, bir farkın var olması ve bu tezin bunu
reddetmesidir.
Tanınmış
Fanon uzmanı Lewis Gordon’ın da belirttiği gibi, amaç, “Fanon’u yüceltmek veya
aşağılamak değil, bilâkis, onun yararlı bir düşünür olduğu yolları
keşfetmektir.”[16] Bu tezde benimsenen yaklaşım budur.
Dolayısıyla,
bu tezin temel amacı, Frantz Fanon ile ilişki kurmak, onun sömürgecilik karşıtı
mücadelelere ilişkin fikirlerinin sunduğu bakış açısı üzerinden yakın döneme
ait farklı İslami militanlık türlerine nasıl yaklaştığını incelemektir. Başka
bir deyişle, burada ben daha çok Fanon’un “dünyayı görme biçiminin özü”
temelinde bir çalışma yürütüyorum.[17]
İlk
bölüm, Fanon’un kim olduğu, Müslüman dünyasında sömürgeciliğin tarihi ve İslami
militanlığın doğası hakkında kısa bir arka plan sağlamayı amaçlıyor. Analizin
esas kısmı, Fanon’un düşüncesinin üç alanının inceleneceği sonraki bölümlerde
gerçekleşecektir: sömürgeci, sömürgeleştirilen ve şiddete ilişkin fikirleri.
Her bölüm, Fanon’un fikirlerini inceleyerek başlayacak, ardından, İslami
militan grupların ilgili ideolojisini ele alacaktır. İslami militanlık ile
Fanon’un fikirleri arasında nerede uyum ve farklılık olduğu üzerine bir
tartışmayla sona erecektir. Doğal olarak bu, aynı zamanda Fanon’un fikirlerini
eleştirmek için de bir fırsat sunacaktır. Son bölümde ise amaç, bu tezde
sunulan fikirleri özetlemek veya sentezlemek, çağdaş İslami militanlığı
anlamaya yönelik çıkarımları ortaya koymaktır.
Zülfikar Adnan
[Kaynak:
Jihad of the Wretched: Examining Islamic Militancy Through the Thought of
Frantz Fanon, Doktora Tezi, Georgetown Üniversitesi, 1 Aralık 2009.]
Dipnotlar:
[1] Militanlar kimi insanları mağdur eden kişiler olarak da görülebilir. Ama bazen
de bu insanlar zalim devletlerin çilesini çeken birer mağdurdurlar.
[2]
Simon Jenkins, “Bin Laden’s Laughter Echoes Across the West,” 19 Mart 2003. Times. Ladin’in nasıl tanımlandığıyla
ilgili kapsamlı bir tartışma için bkz.: Michael Scheuer, Imperial Hubris
(Dulles: Brassey’s, 2004), s. 105-107.
[3]
Tabii bir de Ladin’i yakalayan CIA biriminin başkanı Michael Scheuer gibi istisnai
isimler var. Scheuer, Ladin konusunda şunu söylüyor: “Bilebildiğim kadarıyla
Ladin, uçlarda gezinen, akıl dışı hareket eden biri gibi davranmadı, bunu
düşünmemize neden olacak tek laf etmedi.” Scheuer, Imperial Hubris, s. 114.
[4]
Robert Pear, “Arming Afghan Guerillas: A Huge Effort Led by the U.S.,” New
York Times, 18 Nisan 1988, Bölüm A.
[5]
Glen Owen, “David Miliband: There Are Circumstances in Which Terrorism is
Justifiable,” 16 Ağustos 2009. Dailymail.
[6]
James Miller, “review of Frantz Fanon: Social and Political Thought, by
Emmanuel Hansen”, American Political Science Review 72, Sayı. 3 (Eylül
1978): s. 1025.
[7]
Fran Lisa Buntman, Robben Island and Prisoner Resistance to Apartheid (Cambridge:
Cambridge University Press, 2003), s. 283. Bu konuyla ilgili daha detaylı bir
tartışma için bkz.: Thomas K. Ranuga, “Frantz Fanon and Black Consciousness in
Azania (South Africa),” Phylon 47, Sayı. 3 (3. Çeyrek 1986), s. 182-191.
[8]
Richard English, Armed Struggle: The History of the IRA (Oxford: Oxford
University Press, 2003), s. 234.
[9]
Richard H. King, Civil Rights and the Idea of Freedom (Oxford: Oxford
University Press, 1992), s. 183.
[10]
Ervand Abrahamian, The Iranian Mojahedin (New Haven: Yale University
Press, 1989), s. 115.
[11]
Tony Martin, “Rescuing Fanon from the Critics (Frantz Fanon),” African
Studies Review 13 (Aralık 1970), s. 382.
[12]
Robert Blackey, “Fanon and Cabral: A Contrast in Theories of Revolution in
Africa,” Journal of Modern African Studies 12 (Haziran 1974), s. 208.
[13]
Ali Abdullatif Ahmida, The Making of Modern Libya: State Formation,
Colonization and Resistance, 1830-1932 (Albany: State University of New
York Press, 1994), s. 118.
[14]
Ben Macintyre, “They Fought by the Book, and it was Sun Tzu Wot Won it,” 23
Nisan 2001, Times.
[15]
Nigel Gibson, ed. Rethinking Fanon (Amherst: Humanity Books, 1999), s. 12.
[16] Lewis Gordon, T. Denean Sharpley-Whiting ve Renee T. White, “Introduction: Five Stages of Fanon Studies,” Fanon: A Critical Reader içinde (Oxford: Blackwell Publishers, 1996), s. 7.
[17] Lewis Gordon, Fanon and the Crisis of European Man: An Essay on Philosophy and the Human Sciences (New York: Routledge, 1995), s. 2.


0 Yorum:
Yorum Gönder