Toplum-Birey Sahte Dikotomisinde Yitirilen “Devrim”

İster beğenelim ister beğenmeyelim, yaklaşık 30 seneyi sinesine yaslamış bir derginin, Birikim’in “Devrim? Dün-Bugün-Yarın” başlıklı bir sayı (Sayı: 205-206) hazırlaması, “kalbi solda atan” her Türkiyeli için heyecan verici ya da en azından ilgi çekicidir. Bu başlığı gördüğümde, birbirinden ayrı olmayan iki tema canlandı gözümde. İlk olarak bu sayı, “devrim”in Türkiye’deki serüvenini merkeze almış olabilirdi: İştirâkçiler, Doğu Halkları Kurultayı, Mustafa Suphi, desantralizasyon, ’68 “kopuşu”, kır-şehir, sol-içi şiddet, devrimcinin ahlâkî bir kahraman olarak sunulmasındaki mistifikasyon, gitgide ezoterikleşen dil ve örgütlenme pratiği; yani deneyimler, dersler, açmazlar...
Ya da belki bu sayı, tam da “devrim”in amacına binaen, dünya ölçeğinde bir sorgulamaya gitmiş olabilirdi: Bolşevik örgütlenme ve strateji, kolhoz ve sovhozlar, Spartakistler, dünya devrimi, tek ülkede sosyalizm, işçi konseyleri deneyimi, Kültür Devrimi, Kızıl Kmerler’i yaratan korkunç ironi, Latin romantik devrimciliği, Bolivarcılık; yani deneyimler, dersler, açmazlar...
Velhasıl, bir bilanço girişimi veya böylesi bir girişimin ilk adımlarıydı gözümde canlanan... Ya da öyle olması gerekirdi...
Doğrudan meseleye girelim: Bu sayıda deneyimler yok, dolayısıyla dersler de yok.[1] Burada sözkonusu olan; “açmazlar”ın fetişleştirilmesidir. Dolayısıyla “devrim”in tarihsel ve sosyal açıdan topyekûnleştirilmesi ve topyekûnleştirilmiş bu “devrim”in topyekûn reddiyesidir.
Milyonlarca insanın tarihselliği içinde harcadığı zihinsel ve bedensel enerji, bu noktada gözden silinmekte, ıskartaya çıkarılmaktadır. Zira milyonlarca etten-kemikten insanın biyografisinde nesnelleşen bir deneyim, iddiaya göre “yanlış fikirler uğruna” yaşanmıştır. Adını koymaktan çekinmemek gerekir: Bu, adlı adınca idealizmdir.
Diğer yandan bunun, diyalektik bir idealizm olmadığını da vurgulamak gerekir. Örneğin bir yazar, Marksizm’in, “hayat üzerine geliştirdiğimiz düşüncelerin hayatı etkilemediğini varsay[dığını]”[2] söylemektedir. Bu yazara göre, burada büyük bir çelişki sözkonusudur: “Materyalizm fikirlerin dünyayı şekillendiren eyleyicilikleri olduğunu kabul etmez gibi görünürken, dünyayı temelinden sarsabilecek bir devrimci fikir üretmiştir.”[3] Bu çelişkinin sebebi ise, sözkonusu düşünce sisteminin “İdeal-Madde”, “Gerçeklik-Temsil” gibi ayrımlara dayanmasıdır. Şimdi burada duralım ve bir tespitte bulunalım: Yazar, Sovyet Marksizmi’ni tek Marksist yorum olarak görmekte ve bu yoruma yönelik eleştirisini tüm bir Marksizm’e ve hızını alamayıp tüm materyalist düşünce geleneklerine yaymaktadır. Üstelik de bu eleştiriyi, ne acıdır ki, el kitapları düzeyinde yapmaktadır.[4] Oysa ki el kitaplarında kendini gösteren bu Marksizm yorumunun Marksist bir eleştirisi mümkün ve elzemdir; ancak yazar, bunu yapmak yerine, sözkonusu Marksizm yorumunun idealistçe bir eleştirisine demir atmaktadır. Bunun sebebi ise, bizzat Marx’ın insan-doğa, insan-toplum, toplum-doğa arasında kurduğu diyalektik ilişkisel râbıtaları görememesidir. Diğer yandan, materyalizmin devrimci bir fikir yaratmasının bir çelişki olarak algılanması, şu ve benzeri pek çok pasajın varlığını en iyi durumda bilmemek en kötü durumda ise yok saymak değil midir?:
“Eleştiri silahı, silahlarının eleştirisinin yerini alamaz elbette, maddi güç, ancak maddi güçle yenilebilir, gelgelelim teori de, kitleleri sarar sarmaz maddî bir güç hâline gelir.”[5]
Bu noktada cüretkâr bir tespit daha yapmamız gerekir: Yazara göre, “[Sovyetler Birliği] Ancak bir kez dağıldıktan sonra, tüm sosyal bilim cemaati, aslında yıkılmaya neden ramak kaldığını anlatmaya başladı. Hasımları da yakınları da, Sovyetler’in gücünü abartarak, kullandıkları destekçi veya karşıt siyasî araçları meşru kıldılar.”[6] İmdi, böylesi bir eleştiri ya toptancı (“topyekûn”cü) bir insafsızlığa ya çoğu zaman tarihyazımında görülen sabık bir yöntem hatasına veyahut da Marksist literatüre ilişkin derin bir cehâlete delâlettir. Toptancılık sözkonusu ise, bu olasılık “idealizm” saptamamızı pekiştirir; zira böylesi toptancı insafsızlık, idealizmin en temel alâmet-i fârikalarından biridir ve liberal özlemleri de durmadan depreştirir. İkinci olasılık geçerli ise, bir tarihsel sürecin sonucu bizzat o sürece dayatılıyor demektir: Zira Sovyetlerin sonuçta yıkılmış olması, onun “gücünün abartıldığını” göstermez; yani onun milyonlarca insanın muhayyilesini devindirip eylemini anlamlandırdığı[7], bir yüzyılın temel eğilimlerini belirlediği ve bugün de kimi yerlerde varlığını sürdüren irili-ufaklı onlarca siyasî ve toplumsal projenin esin kaynağı olduğu gerçeğini değiştirmez. Son durumda ise yazar, Rosa Luxemburg’un Lenin’le yaptığı polemiklerden, genç Lukács’ın, Gramsci’nin ve Korsch’un tâ 1920’lerde ve ‘30’larda geliştirdiği eleştirilerden, Che’nin iktisadî yazılarındaki Sovyetler eleştirisinden, velhasıl Sovyetlerdeki pozitivistleşmeye, sanayileşme fetişizmine, bürokratizasyona ve resesyona dikkat çeken koca bir külliyattan bîhaber demektir.
Hangi olasılığın geçerli olduğunun -ya da tüm olasılıkların geçerli olup olmadığının- takdirini okura bırakalım ve yazımız açısından büyük önemi hâiz olan bir tespiti baştan yapalım: Bu noktada işleyen bir “psikolojizm” sözkonusudur. Psikolojizm, buradaki anlamıyla, “insanlar”ın yerine “birey”in ikâme edilmesi ya da eşdeyişle, insanî deneyimin “birey”de eritilmesidir.
Sosyal bilimler literatüründe “psikolojizm”in aslolarak metodoloji tartışmaları içinde ele alındığı malûmdur. Kavramın anlamsal içeriğinin genişletilmesine dair bir tartışmayı başka bir yerde yaptık.[8] Dolayısıyla burada, “psikolojizm”in sosyal bilimlerdeki yansımalarını değil, “devrim” tartışmasındaki tezahürlerini ele alacağız.
Bu tezahürlerden biri; bildik bir entelektüel yanılsamasına dairdir. Sosyal yaşamla aslî bağını zihinsel yetisi aracılığıyla kuran ve çoğunlukla bunu meslekî (ya da hayatî) bir uğraş hâline getiren entelektüelin zihninde, bu yaşamın nesnel gerçekliği gitgide bulanıklaşır. Öyle bir ân gelir ki, bir sosyal inşâ olarak nesnelleşmiş olan sosyal tezahürler, salt zihinsel süreçlerin ürünleri olarak algılanmaya başlar. Bir başka deyişle, öyle bir ân gelir ki, “bilinç, mevcut pratiğin bilincinden başka bir şey olduğunu, gerçek olan bir şeyi temsil etmeksizin bir şeyi gerçek olarak temsil ettiğini gerçekten sanabilir.”[9]
Aynı zamanda burası, entelektüelin kendi zihninde özerkleştiği ve kendi zihninde kendi sosyal bağlamını yitirdiği yerdir. Zihinsel bir çarpılma sonucu sosyal koşullanmalardan âzâde kalan “zihin-birey”i bekleyen olası ve birbiriyle bağlantılı iki sonuç vardır. İlki; kavramsal araçlarla uzandığı nesnelliği kavrama gücünü gösteremeyen zayıf düşünce, çoğu zaman kendi zayıflığını kendi koşulları içinde kabûllenmek yerine -ki böylesi bir kabûl, kendi içinde tutarlı bir bütünlük arz ettiği vehmine kapılmış “zihin-birey” için enikonu bir skandaldır-, kavrayamadığı nesnelliğin nesnelliğinden ve gitgide varlığından şüphe duymaya başlar. Böylesi bir şüphenin “devrim”ci olarak sunulması ise, birkaç yüzyıllık bir hikâye olup, meselenin en can sıkıcı ve pespâye tarafını oluşturur. Bir atasözünde dendiği gibi; “Bazı horozlar, kendileri öttüğü için güneşin doğduğunu sanırlar.”
İkinci olarak; bu zayıf düşünce, kendi nesnelliğini kavrama gücünden de yoksundur. Bu yüzdendir ki, kendini kendi koşulları içinde kavrayıp dönüştürmeyi mümkün kılan öz-düşünümsellik olanağını da yitirmiştir. Böylesi bir durumda bir jargon fetişizmine kapılmak ve “içselleştirilmiş dinleyiciler”e[10] koşulsuzca teslim olmak kaçınılmazdır. Bu durumda artık zanaat emeğinin yerini artistik patinaj almış; pratik eleştirel düşüncenin zanaatkâr kaygıları ise yerini haramzâde “zihin-birey”in har vurup harman savuran kibrine bırakmıştır: Biriciklik arzusu, ex nihilo doğduğu vehmine kapılmış “zihin-birey”in en temel motividir.
Aslında bu, oldukça âşina olduğumuz “idealizm” hikâyesidir. Başta Marx olmak üzere Marksist literatür, her türlü idealizmin boy attığı tarihsel ve sosyal koşulları analiz etmede ve ziftlendiği araziyi ayağının altından kaydırmada son derece güçlü araçlara sahiptir. Biz ise burada, meselenin bağlantılı bir başka boyutuna dikkat çekmekteyiz: Tarihsel deneyimleri salt fikirlere tahvil eden ve sosyal tarihi fikirler tarihi olarak gören bu idealizm türü, özetle çözümlemeye çalıştığımız bu “zihin-birey”e kopmaz bağlarla bağlıdır. Kavrayamadığı için “toplum”un ve “kapitalizm”in varlığından kuşku duyan ama bizzat kendinden bildiği için “birey”den kuşkulanmayan bu zayıf düşünceye dair şimdi ele alacağımız veçhe, sözünü ettiğimiz kopmaz bağı daha da bir açıklığa kavuşturacaktır.
Bir yazar, varlığını tespit ettiğimiz “psikolojizm”in bir diğer veçhesini de şu cümlede sergilemektedir: “Ciltlerce Kapital’de bir işçinin esamisi okunmaz.”[11] Temel eleştirimize geçmeden önce şunu belirtmek gerekir ki; yazar, bu cümleyi, yazısının içinde çokça yaptığı gibi, akıl almaz bir gayri-mantıkî sıçramanın üzerine sarf etmektedir. Sol politikanın -yanlış anlamamışsak Türkiye’dekinin- dili üzerine eleştiriler yönelten yazar, hemen ardından, hangi çıkarımın sonucudur bilinmez, bu cümleciği sarf edivermiştir.[12] Yazar, sanki bu “cafcaflı” cümleciği en baştan (ya da işin sonunda) zihninde kurmuş ve yazının rastgele bir yerine monte etmiş gibidir. Yine de art arda kurulan bu iki cümlenin mantıkîliği hususunda takdir okurundur. Gelgelelim bu akıl almaz cümle ardışıklığı, yukarıda değindiğimiz “toptancılığın” da nişânesi gibidir.
Bu değiniden sonra temel eleştirimize geçersek: Bu cümledeki “bir işçi”, ne anlama gelmektedir? Biz burada, sözkonusu “bir işçi”nin, “birey-işçi” olduğunu iddia edeceğiz. Yazar, sol literatürde ezilenlerin sesinin yeterince duyulmadığını iddia etmektedir. Her ne kadar bu iddiasına dair bir yer ve zaman belirtmemişse de (bir “toptancılık” örneği daha), bu eleştirinin Türkiye’deki sol literatüre dair olduğunu kabûl edelim ve hemen belirtelim ki, yazar bu hususta haklıdır. Ancak, “işçi” örneğini devam ettirirsek, işçi sınıfının bir üyesi olarak “bir işçi”yle kurulan diyalog başka şeydir, bir “birey” olarak “bir işçi”yle kurulan diyalog başka şey. Çizdiğimiz bu ayrım çizgisini, şöylesi bir soruyla da formüle edebiliriz: Tek tek işçilerin, birer “işçi” olarak tek tek sorunları olduğunu varsayıyorsak, onlara neden “işçi” diyoruz ki?
Ayrıntılı bir “sınıf” tartışmasının yeri burası değildir ama şöylesi bir çıkarımda bulunulabilir: Sınıfın tarihsel deneyimini dışlamayan (bilâkis oradan temellenen) ama temel dikkatini yapılaşma eğilimlerine yönelten bir sınıf analizi, Marksizm açısından olmazsa olmazdır. Zira “bir işçi”ye niçin “işçi” dediğimizin, ‘bir işçinin zihnindeki sorun ve niyetler’den başka dayanakları olmalıdır ve vardır. Nesnel kategorilerin varlığı, tarihselliği anonim süreçlere tahvil etmek anlamına gelmez. Bir ayrım çizgisi daha çekelim: “Doğal” nesnellikler başka bir şeydir, sosyal “nesnelleşmeler” başka bir şey.
Marksist bir sosyal bilim, öznellikler dolayımını gözden kaçırmadan ve dahası özneler ile nesnelleşmeler arasındaki diyalektik ilişkiselliği kavrayarak, temel dikkatini “nesnelleşmeler” üzerine yöneltmelidir. Kaldı ki bu yönelim, “niyetler” ve “deneyimler” açısından kendini gösteren kategorik farklılıkları da fark etmemize olanak sağlar. Bir işçinin evlenme niyeti (ve bunun dayandığı tarihsel motivler, ideolojiler vs.) ile örgütlenme niyeti (ve bunun dayandığı tarihsel motivler, ideolojiler vs.) arasında kategorik bir fark vardır. Örneğin İngiliz işçi sınıfının pub’larda oluşmaya başlayan birlikteliğinin bir sınıf örgütlenmesine dönüşümü, eğer salt işçiler arası etkileşimin ve uzlaşının bir ürünü olarak açıklanıyorsa, ki “birey-işçi” kabûlü, bundan başka bir şeye olanak vermez, o zaman burada bazı liberal önkabûller kol geziyor demektir. İddiamız odur ki; işçi açısından bir “birey olma” ihtiyacı değil, bir “toplum olma” ihtiyacı sözkonusudur:
“Komünist işçiler, bir araya toplandıkları zaman, doğrudan eğitimi, propagandayı vs. hedeflerler. Ama aynı zamanda, yeni bir ihtiyaç daha duyarlar: Toplum olma ihtiyacı [the need for society]. Ve böylece, araç olarak görülen şey, amaç hâline gelir. Bu pratik gelişim, Fransız sosyalist işçilerinin toplantılarında son derece çarpıcı bir biçimde gözlemlenebilir. Sigara içmek, yemek yemek, içki içmek vs. artık insanlar arasında bağlar kurmanın aracı değildir. Ortaklaşmak, birleşmek ve amaç olarak toplumsallaşmayı barındıran söyleşiler yapmak, onlar için yeterli olur. İnsanların kardeşliği, içi boş bir lâf değil, bir gerçeklik olur; insan olmanın soyluluğu, çalışmaktan yıpranmış çehrelerinden bize doğru ışıldar.”[13]
İşçilerin bir sınıf olarak nesnelleşmesi, ancak böylesi bir ihtiyaçla anlam kazanmıştır. Oysa ki sözkonusu yazara göre, “tarih sınıf savaşımlarının tarihi değildir.”[14] Yazar, bu cümleyi sarf etmek suretiyle, Marksizm içinde öznel süreçlere açılan en önemli kapıyı kapatmaktadır. Yazar, işçi sınıfının tarihsel deneyimini ve tarihsel nesnelleşmesini yok saymaktadır. İşçi sınıfının “toplum olma” ihtiyacı ve bu ihtiyacın hayatîliği sonucu siyasî alanı basması, yani tarihsel eylemi aracılığıyla siyasî bir özne olarak nesnelleşmesi, fiktif “birey-işçi” marifetiyle buharlaşmaktadır.
Peki, bu durumda siyaset olarak ne önerilmektedir? Önerilen, adlı adınca bir mağduriyetler kakofonisidir. İstenilen şey; “birey-işçiler”in, “birey-kadınlar”ın, “birey-yoksullar”ın vs. birey olarak mağduriyetlerini dile getirmesidir. O hâlde sormak gerekir: Kamuda çalışan “bir işçi”, maaşının azlığından dem vurup ya da sayısız manipülasyonun etkisinde kalarak özelleştirmeyi savunduğunda, “bir işçi”nin çıkarı ile işçi sınıfının çıkarını birbirinden ayıracak ölçüt ne olacaktır? “Kapitalistlerle konuştuğunuzda varolan sistemi bizim kadar sistematikleştirme[dikleri]”[15] doğrudur; ama zâten kapitalistlerin, onları kapitalist olarak toplumsallaştıran (özneleştiren) ve sonrasında bu özneleşmeyi (bu demektir ki sosyal nesnelleşmeyi) bizzat onların gözünde doğallaştırarak, yine onların gözünde kendi bireyliklerinin doğal/meşrû sonucu hâline getiren ideolojik kuşatım içindeyken (ya da meşrulaştırıcı şemsiye altındayken), sözkonusu sistemi “bizim kadar” bir sistem olarak görmeleri mümkün müdür? Dahası, “kapitalistin çıkarı”, “kapitalist sınıfın çıkarı” ve “kapitalin çıkarı”, kategorik olarak aynı şeyler midir? Öte yandan, örneğin sabahları televizyonlarda yayınlanan kadın programlarındaki “mağdur feryatlarını” değerlendirirken, feminist hareketin ölçütü ne olacaktır? Ya da eşcinsel çiftlerin önemli bir kısmı, kurdukları birlikteliklerde geleneksel karı-koca ilişkisini yeniden üretiyorsa, bunun sebebini nerede arayacağız? Bu tür soruların cevapları, “birey-işçi”de, “birey-kapitalist”te, “birey-kadın”da ya da “birey-eşcinsel”de değildir. Bu soruları cevaplamak için, bir sosyal inşâ olan ve dahası tarihsel zeminini yitirdiği ândan itibaren bir ideolojiye dönüşen “birey”i sorunsallaştırmak gerekir.
“Devrim” dosyasına katkı yapan yazarların birçoğunun Marksist olmadığı aşikârdır. Kuşkusuz “devrim” tahayyülü için Marksist olmak da gerekmez. Ancak “gerçek bir devrim”den söz ediyorsak, bunun toplumsal bir karakter taşıması gerekir. “Devrim” için gerekli kolektif eylemin sosyal zemini nedir? Arkadaş grupları mı? Yoksa ortak bir arzunun bir araya getirdiği bireyler mi? Her türlü sosyal nesnelleşmenin bir hayal ürünü olduğu iddia ediliyorsa, o zaman böylesi bir “devrim”de sosyal olan nedir; “sosyal”ist olan nedir? Yeri gelmişken, “devrim”den aklî olan ne varsa kovulması, bizi önemli bir olanaktan da etmektedir. Marksizm’in belki de en önemli kazanımlarından biri, isyan durumuna aklı sokması, bir başka deyişle aklı düzene, tutku ve arzuları da isyana mündemiç kılan sahte dikotomiyi pratikte geçersizleştirmesidir.
Toparlarsak; her türlü toplumsallıktan ve politik akıldan arındırılmış olan “devrim”in buradaki yegâne referansları, “zihne” ve “birey”e, yani “zihin-birey”edir. Bir başka deyişle entelektüel etkinlik, bir mide salgısı gibi idealizmi durmadan üretmekte, dolayısıyla “devrim”le kurulan ve oldukça sınırlı bir deneyim alanına sahip olan bağlar, bizzat “devrim”in kendisi olarak algılanmaktadır. “Devrim”, anlamsal ifadesini “birey-entelektüel”de bulmaktadır: Bu demektir ki “devrim”, devrimi düşünen ve devrimi seven entelektüelin sınırlı deneyim alanına indirgenmektedir. Örneğin bir yazar, tasavvufla eşitlemek suretiyle “devrim”in “dar ve sıkıntılı zamanlarda yürekte genişlik, insanda can aramak”[16] anlamına geldiğini düşünebilir. Bu demektir ki o, kendi hâlet-i ruhiyesinde “devrim”i böyle anlamlandırabilir[17]; ama devrim bu değildir. Kaldı ki “devrim”, ona ihtiyaç duyan insanların çoğu açısından da böyle deneyimlenmez. O hâlde; a) Devrim, bireysel deneyime açılmakla birlikte, birey-zihinsel bir fenomen değildir ve b)Buna bağlı olarak devrim, psikolojik bir fenomen de değildir.
Sonuç olarak; Marx’ın insan-insan, insan-toplum ve toplum-doğa arasında kurduğu ilişkisel ontolojinin terki sözkonusudur. Bu, her bir ilişki açısından farklı gerçekleşme düzeylerinde kendini gösteren diyalektiği kavrayamamak demektir. “Toplum”u sui generis bir gerçeklik olarak tanımlayan pozitivist sosyoloji ile toplumsal düzeylerdeki nesnelleşmeleri reddeden bireyci ontoloji, birbirine zıt patikalardan gelerek aynı yolda buluşmaktadır: Etten-kemikten insanların tarihsel deneyimleri, ilk durumda nesnelci idealizm eliyle “toplum”da, diğer durumda ise öznelci idealizm eliyle “birey”de eritilmektedir.
Öte yandan bu durum, kaçınılmaz olarak, sosyalist tahayyülü mümkün kılan antropolojik ilkelerin reddine de yol açmaktadır. Zira ele aldığımız yazılarda, insanî potansiyel açıktan reddedilmek suretiyle, verili birey meşrulaştırılmakta, tarihsizleştirilmektedir[18] Zira farklı toplumsal deneyim alanlarıyla ilişki içinde, pratikte yeni ilişkileri ve (evet, söylemekten çekinmeyelim) “yeni insanı” inşâ etmek, “zihin-birey”de içerilmesi mümkün olmayan bir şeydir. Biriciklik arzusu içindeki ve statükosunu korumaya yönsemeli “birey-entelektüel”, “insanî potansiyel” ve “yeni insan” kavramlarını her duyduğunda, bunu bireyliğine ve statüsüne bir saldırı addetmektedir. Zihnin, kendi dışına taşmadığı müddetçe, kolektif inşâyı kavrayabilmesi mümkün değildir.
Şunu unutmamak gerekir: İnsan, tarihsel süreç içinde “birey” hâline gelmiştir. Kurgusal bütünlüklerle kafayı bozup da kapitalist çağın yarattığı en büyük kurgusal bütünlük olan “birey”i görememek, şimdiye dek değindiğimiz arazlara delâlettir. “Devrim”i bu psikolojizmin elinden kurtarmanın en önemli yollarından biri, “birey”e dönük örgütlenmiş bir şüpheyi refleks olarak geliştirmektir.
Aynı sayıda yer alıyor olup Birikim’in içindeki yol ayrımına işaret eden bir pasajla yazımızı noktalayalım. Yazarın sözü, eleştirilerimizin tasdikidir:
“Bilhassa sosyalizm gibi insanı herhangi bir canlı türü değil de insan kılan, salt ona özgü olan değer ve arayışlardan köklenen ve bu köküyle büyük insanlık idealine açılan bir dünya görüşünden türeyen sosyalist sıfatı, o insanın taşıyabileceği başka sıfatların kesinlikle önünde gelmek ve sıfatlarını da belirlemek, yönlendirmek kaydıyla ancak taşınabilecek bir sıfattır.”[19]
Dipnotlar
[1] Bir yazarın yaptığı “gezinti”yi saymazsak. Bkz. Ayşe Hür, “Biz Devrim’i Çok Sevdik: Devrim Tarihinde Bir Gezinti”, Birikim, 205-206, Mayıs-Haziran 2006.
[2] Koray Çalışkan, “Tek Yol Topyekûn Devrim mi?”, Birikim, 205-206, Mayıs-Haziran 2006, s. 38.
[3] a.y.
[4] Böylesi el kitaplarının Türkiye’deki Marksist kuşakların Marksizm tahayyülünü –maalesef- belirlediğinin farkındayız ve bunu da başka bir yerde vurgulamıştık. Bkz. Vefa Saygın Öğütle, “Pozitivist Marksizm ve Felsefî-Politik İçerimleri”, Praksis, 13, Kış 2005, s. 203-204d. Ancak belirli bir Marksizm yorumunu -ve onun bu ülkedeki etkilerini- eleştirmek başka şeydir, tüm bir Marksizm’in köküne kibrit suyu dökmek başka şey. Üstelik sözkonusu yazımızda, “Pozitivist Marksizm” olarak adlandırdığımız sözkonusu yorumun karşısında yeniden-yapılandırılması gereken bir Marksizm yorumunun tarihsel ve kuramsal dayanaklarına da değinmekteyiz.
[5] Karl Marx, “A Contribution to the Critique of Hegel’s Philosophy of Right”, Early Writings içinde, Harmondsworth: Penguin, 1975, s. 251.
[6] Çalışkan, a.g.y., s. 34.
[7] “[…] bir yüzyılı sarsan ve insanları kitleler halinde devinime geçiren bir ideolojinin, salt kişisel yaşam öykülerini dikkate alsak bile, bir anda yitip gittiğini öne sürmek, en hafif tabirin en ağır manasıyla safdillik olur” (Öğütle, a.g.y., s. 203).
[8] Vefa Saygın Öğütle, “Sosyal Bilimlerde Psikolojizm: Psikolojik Bir Fenomen Olarak ‘Birey’ İdeolojisi”, Kubilay Hoşgör (ed.), Felsefe ve Sosyal Bilimler içinde, Ankara, Vadi Yayınları (yayına hazırlanıyor).
[9] Karl Marx, The German Ideology, London, 1974, s. 51.
[10] “İçselleştirilmiş dinleyiciler” (internalized audience), C. Wright Mills tarafından, G. H. Mead’in “genelleştirilmiş öteki” (generalized other) kavramının eleştirel bir değerlendirmesinden kalkarak türetilmiştir: “Genelleştirilmiş öteki, düşünürün hitap ettiği içselleştirilmiş dinleyicilerdir: sosyal davranış ve deneyim alanına dâhil edilenlerin sahip olduğu odaklaşmış ve soyutlanmış bir tutumlar bütünlüğü. Zihnin içine taşınan seçilmiş ve daha sonrasında seçici sosyal deneyimlerin yapısı ve içeriği, düşünürün hitap ettiği ve sosyal anlamda sınırlanmış ve sınırlayıcı olan genelleştirilmiş ötekiyi teşkil eder” (C. Wright Mills, “Dil, Mantık ve Kültür”, Vefa Saygın Öğütle (der. ve çev.), Bilgi, Sosyoloji ve Bilgi Sosyolojisi Üzerine, Ankara, Paragraf Yayınları, 2005, s. 17).
[11] Çalışkan, a.g.y., s. 38.
[12] Cümlenin gelişi, tam olarak şöyledir: “Egemenlerin medyasını yeren sol eleştirmen, kendi sayfalarında ne kadar insanı dillendiriyor? Ciltlerce Kapital’de bir işçinin esamisi okunmaz” (a.y.).
[13] Karl Marx, “Economic and Philosophical Manuscripts of 1844”, Early Writings içinde, Harmondsworth: Penguin, 1975, s. 365.
[14] Çalışkan, a.g.y., s. 37.
[15] Çalışkan, a.g.y., s. 36.
[16] Elif Şafak, “Dar ve Sıkıntılı Zamanlarda Devrim”, Birikim, 205-206, Mayıs-Haziran 2006, s. 60.
[17] Gerçi “devrim”in anlamlandırılmasını bu örnekle açıklamak, sahip oldukları tüm hüneri “devrim”e hasreden yüzlerce şair ve edebiyatçıya haksızlık olacaktır.
[18] Şüphesiz ki burada, dosya içinde yer alan samimi arayışları ayırmak gerekir. Örneğin Göksel Aymaz’ın “kendini yaratan insan”a vurgu yapan “Bir Uzun Koşuysa Devrim...” başlıklı yazısı, bu hususta verilebilecek örneklerdendir.
[19] “Geçen Ayın Birikimi”, s. 8.
Devamını oku ...

Ethem İçin, Adalet İçin

Ethem için, adalet için mücadelemiz devam edecek.
28 Ekim’de Ankara Adliyesi önünde “Ethem için Adalet için” yan yana geldik. Ankara Dayanışması olarak yaptığımız çağrıya İstanbul’dan, Eskişehir’den, Antakya’dan, İzmir’den, Antalya’dan, Mersin’den, Forumlar’dan Ethem’in dostları Adliye önüne gelerek cevap verdi. Ethem’in ailesi duruşma salonunda Ethem’in katili Ahmet Şahbaz’ın kollanmasına isyan ederken, bizler de dışarıda “Hepimiz Ethem’iz öldürmekle bitmeyiz” dedik.
Ankara Emniyeti Adliye önünde sabah saatleri ile başlayan eylemi engellemek için önce ses aracının alana girmesine izin vermedi. Adliye’de köpekler eşliğinde bomba araması yapılarak Ethem’in davasına sahip çıkan herkes potansiyel suçlu ilân edilmeye çalışıldı. Mahkeme bittikten sonra ise henüz Ethem’in ailesi, avukatlar alana ulaşmadan polis Adliye önünde en demokratik hakkını kullanan insanların üzerine önce TOMA’dan su sıktı. Arkasından yoğun gaz bombası saldırısına başladı ve uygulanan polis şiddeti sonucunda birçok arkadaşımız ağır bir biçimde yaralandı. 2’si çocuk şubede olmak üzere, toplam 21 kişi gözaltına alındı.
Bizler bir avuç egemenden, AKP’den adalet beklemiyoruz. Mahkemenin, avukatların katil Ahmet Şahbaz’ın mahkemeye zorla getirilmesi talebini reddetmesine, katil Ahmet Şahbaz’ın savunmasını Urfa’dan yapmasını ve tutuksuz yargılanmasını istemesine de şaşırmıyoruz. Bizler bu ülkede yaşayan milyonlar olarak kendi haklarımız için, 31 Mayıs’tan beri eşitlik, özgürlük ve demokrasi için çıktığımız bu yolda adımlarımız düne göre daha kararlı ve yan yana. Bizler buna güveniyor ve 2 Aralık’ta da Ethem için, adalet için AKP iktidarının mahkeme salonlarında oynadığı oyunu bozmak için yeniden yan yana geleceğimizi tüm kamuoyuna duyururuz.
Ayrıca 28 Ekim’de gözaltına alınan arkadaşlarımızı karşılamak için 29 Ekim Salı günü saat 13:00’da Ankara Adliyesi önünde olacağımızı bildiririz.
28 Ekim 2013
Devamını oku ...

Nasıralı İsa, mabedin kapısında altınlarını ve paralarını sayan tefecilerin masasına inen tekmedir. O, yüze inen tokada uzatılan “öteki yanak” hâline, tefecilerin iktidarında gelmiştir. Tanrı yapılıp bu dünyadan kovulmazdan önce, para tanrısına sallanan kılıç, deveye yol vermeyen iğne deliğidir.
Bugün de lâzım gelen gene aynı tekme, aynı kılıç ve aynı iğne deliğidir. Teorik, ideolojik ve politik planda süren kavga buna muhtaçtır. Söz konusu kavgada eksik tekme düşmandan yediğimiz dayağa, sallamadığımız kılıç yara bereye, yolun genişliği daralmaya dönüşmektedir. Kolektif hayat bireysel bir kitaba ya da kolektif kitap bireysel bir ömre kapanmaktadır.
“Bir kitap okudum hayatım değişti” lafı, kitapsız bir hayat veya hayatsız bir kitap için geçerlidir ancak. Aidiyetin yerini mülkiyet aldıkça kitap da hayat da kolektif niteliğini yitirir. Kitapsızlık batıla, geçici ve nicel olana tapmayla, hayatsızlıksa, “kitap yüklü eşek” olmakla sonuçlanır. Okuduğunda hayatı değiştiren kitap içi boş olup, insanı sırttaki kitap yükünden ya da hayatın hakiki ağırlığından kurtarıyordur. Bu, ciddi bir yanılsamadır. Aynı yanılsama, kendi okuduğunun kitap, başkalarının okuduğunu kese kâğıdı; kendi yaşadığını hayat, başkalarının yaşadığını hikâye olarak görenlerde de vardır. Bir solcu kişinin örgütten, örgütün teorik/pratik eylemlilikten ayrılması, kitapsız hayat veya hayatsız kitaba meyletmesi ile ilgilidir. Örgütten veya eylemlilikten ayrılma, bağsızlaşma ve bağlamsızlaşmadır. Başka bağların ve ağların tuzağına düşmektir. Zihindeki ağdan kurtulmak, dışarının ağlarına yakalanmak içindir.
Sol pratik içinde de, belirli momentlerde yaşanan tıkanma sonucu, “bir kitap okudum hayatım değişti” cümlesi duyulur. Kimi örgütlerden ayrılanlar bir kitap okur ve hayatları değişir ama asla kitap değil, bir satır bile yazamazlar. Bu cümle, idrakin kapandığını, algının körleştiğini ve ölümün güncellendiğini gösterir. Yüzlerce film seyredilmiş, tek bir plan bile tasarlayamaz hâle gelinmiştir. Zihindeki ağ örümcek ağı zannedilip temizlenmiş, dışarının ağına sinek gibi düşülmüştür.
Örneğin Negri, “imparatorluk” demiş, karşısına “çokluk”u çıkartmış, hemen burada bir pazar oluşuvermiştir. Sonra büyük iddialarla bir “politik” hareket başlatılır, ümitler ve vaatler bol keseden dağıtılır, öğrenci hareketine yeni bir “koordinasyon” aşısı yapılmak istenir. Ama hikâye bir yayınevi bürosunda sonlanır. O bürolar, belirli kişilerin ayakkabılarının yüzölçümüne sahip birer “otonom”a dönüşüverir. Gene, birileri kaz gibi havalanmış, tavuk gibi yere çakılmıştır. Sorun Negri’dedir bir yönüyle: o, tüm okuduklarını, okuduklarından oluşan ağın asıl ucunu kendine bağlamıştır. Eskiden ait olduğu ve bağlamı içinde bulunduğu kolektif iradeyi kendisinde öldürmek istemiştir. Buradaki gençler de doksanların şaşalı günlerinde “ölememiş”, o günleri kendilerinde öldürmek istemişlerdir. Aynı durum Haziran Direnişi için de geçerlidir bugün.
Burada esas olarak tekme savrulan masa her şeyi tüketmiş, bitirmiş kişilerin masasıdır. Kitabı tüketip yoz bir hayata ya da hayatı bitirip sığ bir kitaba sarılanlardır mevzubahis olan. Bireysel bir tercih olarak görülen Marksizm ve tabiî ki Leninizm, tüketimin ve bitişin ilk kurbanlarıdır.
Önce cehenneme giden iyi niyet taşlarına basılır. Anarşizmden rol çalınır. Marksizmi zenginleştirdiği, yerlileştirdiği, derinleştirdiği iddiaları dillendirilir. Sonra da bir bakılır ki Marksizm çok geride kalmış. Sahnelenen bu oyun sırıtmasın diye herkese davetiye çıkartılır. Facebook, twitter gibi geniş ağlar sayesinde oyunun pazarlaması yapılır. Sonra sola dönülüp denilir ki, “bizsiz nefes alamazsın, reklâma ihtiyacın var ve bu iş bizden sorulur.” Önce Pentagon, sonra küresel şirketlerin oyun sahası olan internet, aslî siyaset alanı oluverir birden. Cımbızlanan birkaç alıntı, uygun birer resim kâfidir politik “görünmek” için.
Her şeyi tüketmiş, bitirmiş kişinin ortaya koyacağı her teorik ve politik faaliyet tüketime ve bitişe yazgılıdır. İllaki yeniye hemen ihtiyaç duyulacak, tüketimin ve bitişin yüce öznesi bir anda oracıkta bitiverecektir.
Solda siyaset, bir alan kapma ve alan tutma meselesidir. Bu pratiğin, burjuvazinin, faşizmin ya da oligarşinin alanını daraltma, onun alanını ele geçirmeyle bir ilişkisi yoktur. Her sol özne birbirinin alanına oynar. Belirli bir sektörde pazar payı konusunda şirketler arasında süren rekabetin mantığına benzer bir mantık işler burada.
Dürüst bir arkadaş, facebook’taki sayfasını sırf ticarî kaygılarla kurduğunu söylemektedir. Örgütü tasfiye olmuş, tecimsel kaygılar depreşmiştir. Hayatta kalmak için elde sadece eski solculuktan kalma sermaye vardır. Nitelik, kolektif olandan çalınmış, bireysel olan tarafından temellük edilmiş, o niteliğe sahip olmak üzerinden, her şey renge, sayıya ve niceliğe dönüşmüştür. Pazarda yarış, bu renklerin, şekillerin, sayıların, toplamda niceliğin yarıştırılmasından ibarettir. Niteliğe ilişkin dönüş(tür)me pratiği artık önemsizdir. Bir süre o niteliğin gerçek sahibi olan güzel atlılar beklenir, gelen olmayınca, ilk isteyene varılır.
Arkadaştaki dürüstlüğü göstermeyenler de vardır. İnternet âlemindeki takipçi ve beğeni sayısını müşteri profili olarak görüp bu portföyü herkese satmaya kalkanlara rastlanmaktadır. Bugün sokakları afişlemenin ağır bir iş olarak görülmesi ve twitter’ın daha cazip hâle gelmesi, biraz da bu pratikle ilişkilidir. Tükenen ve biten, her şeyi derhal tüketmek ve bitirmek zorundadır. Piyasanın canlılığı esas kuraldır. Bu amaçla kitap yüzlerden ibaret kılınmalı; dil bir avuç kelimeye daraltılmalı, insanlar giderek kuş beyinli ve yüzsüz kılınmalıdır.
Komünist bir örgütün yapacağı bir eylem için reklâm şirketine ihtiyacı olmamalıdır. Bu işi Türkiye’ye Özal getirmiştir. Seçim kampanyasında yurtdışından bir reklâmcı şirketle anlaşmıştır. O Özal’ın yetiştirdiği solcu çocuklar, bugün köşeleri kapıp ağlar gererek örgütleri avlama peşindedir. Buradaki kural, örgütleri önce reklâmın zorunlu olduğuna ikna etmek, sonra da onları kendilerine mecbur kılmaktır.
Reklâmın iyisi kötüsü olmaz. Bazen bir kavga çıkar pazar yerinde. Kötü sonuçları olacağını bilse bile o kavgaya girilir. Ama kurnazlık şuradadır: hasmı üzerinden bir temizlik işlemine girişilmektedir aslında. Kavganın çıkartılmasının nedeni de budur. Örneğin kendi artıklığını gizlemek için “devrimci artığı” diye saldırılır karşı tarafa. Bu, müşterinin yanında tezgâhın önündeki dilenci çocuğa şamar atmak gibidir. Mesaj şudur: “gördüğünüz gibi, mallarım gibi tezgâhımın da temizliğine özen gösteriyorum”. Karşı tarafa “artık” demekteki gizli mesaj ise şöyle bir şeydir: “Ben ‘artık’ değilim, hâlâ sizdenim, bana iş verin.”
Her şeyi tüketmiş kişinin bir şey yapma derdi yoktur. Dert yoksa öfke de dil bulmaz, bulmayacaktır. Kendisi bir şey yapmadığı gibi, kendi yapmazlığı sırıtmasın diye, kimsenin bir şey yapmasını istemez. Dertsiz ve öfkesiz olmak pazarda hareket serbestiyeti için önemlidir. Müşteriyle kavga edilmemelidir. Nefes onun nefesine ayarlanmalıdır.
Pazar bir alandır ve solun alan kavgası, onun apolitizmine ve antipolitizmine yazgılıdır. O pazarın tezgâhlarına tekme savurmak düşmana da savrulmaktadır bir yanıyla. Maddî ya da manevî açıdan solculuğun rantını yiyenlerin asla anlamayacağı budur.
İmanı olanın mızrağın ucuna Kur’an asmasına gerek yoktur. Alan kavgasında, bu pazardaki rekabette astığımız her sayfa arkasındaki kavgayı silikleştirmekte, imanı zedelemekte, varoluş gerekçelerimizi ortadan kaldırmaktadır. Mızrak, her silâh gibi, düşmanı kimi taktik nedenlerle, belirli bir mesafede tutmaktır. Bazen kitap ve hayat o mesafeyi koymayı, bazen de o mesafeyi ortadan kaldırmayı emreder. Mızrağın ucuna astığımız her sayfa karşımızdaki düşmanı küçültmekte ama içimizdeki düşmanı büyültmektedir. O noktada kitap yaşamamakta, hayat konuşmamaktadır.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Cuma Vaazı

Oyaladı o çokluk kuruntusu sizleri. Ta… Ziyaret edişinize kadar kabirleri… Öyle değil, ilerde bileceksiniz. Sonra öyle değil, ilerde bileceksiniz. Öyle değil, ilmel yakin bilseniz. Kasem olsun o cehennemi çaresiz göreceksiniz. Sonra kasem olsun çaresiz onu aynel yakin göreceksiniz. Sonra o gün (size verilen) o nimetlerden muhakkak sorulacaksınız.” (Tekasür Suresi)
Bu, burada bir dursun.
Mehmet Çelik hocadan öğrenmiştim “Arap” kelimesinin kökenini. Arap, “usta” demekmiş. “Acem” ise, çocuksu, çırak, naif… Anlayacağınız, kendini usta, kendinden olmayanı çırak gören bir algıdan söz ediyoruz Cahiliye Araplarından bahsederken.
Ortalama bir Cahiliye Arap'ı için dünyada övünç kaynağı olabilecek en önemli husus, kabilesinin diğer kabilelere üstünlüğüdür. Bu üstünlük tutkusu cahiliye döneminde öyle ileri gitmiştir ki Araplar, mezarlardaki ölülerinin sayısal çokluğuyla övünmeye başlamışlardır.
Ve işte tam da bu sebeple Allah, “çokluk kuruntusu sizi oyaladı” diyerek tokadı basmıştır Cahiliye Arap'ına.
Kabile üstünlüğü meselesi o boyutlara ulaşmıştır ki, zamanında “Ebul Hakem” (hikmetin babası) olarak bilinen Amr bin Hişam'ı, Ebu Cehil'e çevirmiştir. Zira tarihçiler, Ebu Cehil'in “vallahi ben Muhammed'in doğru söylediğini biliyorum, ancak bunu kabul edersem kabilemizin üstünlüğü elimizden gider” dediğini kaydediyor.
“Çokluk”la yani “niceliksel” olanla neredeyse hiç ilgilenmeyen, “çokluk” duygusunu sürekli tahkir eden bir dindir İslam. “Ben ümmetimin çokluğuyla övünürüm” hadis-i şerifinin niçin “ben Müslümanların sayısıyla övünürüm” şeklinde serdedilmediğini tam da buradan düşünmek gerekir.
Neyse, bu hususları İslam âlimleri yeteri kadar uzun anlatmışlar, bir de ben uzatmayayım.
“Çokluk kuruntusu”nun oyalayıcı bir eylem olduğunu net şekilde beyan eden Kur'an, bize “ne olursa olsun çok” olmamızı teklif etmez. Bunun yerine “adaleti tesis”e memur kılar bizleri. Üstelik “adaleti tesis” etmek için gereken yegâne hususun da “adaletli bireyler” olmak olduğunu vazeder.
Adalet, malumunuzdur, “bir şeyi yerli yerine koymak” demektir. Bardağın adaleti, onu düşebileceği bir cam kenarına koymak değil, sağlamda olacağı bir sehpa üzerine yerleştirmektir örneğin.
Okuduğum her seferde beni çarpan bir ayet-i kerime var. Nisa Suresi'nin 135. ayetinde Rabbimiz bize şöyle diyor: “Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan; kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olunuz.
Bırakın kendi dinimizi, kendi ırkımızı, kendi mezhebimizi, kendi ideolojimizi, kendi cemaatimizi, kendi iş çevremizi falan, bizatihi “kendimize karşı” bile adaleti ayakta tutmak. İşte bu tam anlamıyla kıldan ince kılıçtan keskin bir sorumluluk!
Şimdi arkamıza yaslanalım ve Tekasür Suresi'nin giriş ayetleri ile Nisa Suresi'nin 135. ayetini paralel şekilde düşünmeye çabalayalım. “Çokluk kuruntumuz” için kimlere hangi adaletsizlikleri yaptığımızı bir düşünelim.
Mesela sen, sevgili ilçe milli eğitim müdürü! “Bu bize yakın bir adam” diyerek terfisini öne aldığın bir öğretmeni “kimin adaletini engelleyerek” oraya yerleştirdiğini hiç düşündün mü?
Mesela sen, sevgili belediye başkanı! “Bu mahalleden çok oy çıkar” diyerek yaptığın yolun “hangi adaletin yolunu engellediği” meselesine hiç kafa yordun mu?
Mesela sen, sevgili köşe yazarı! “Bu benim düşünceme yakın birinin işi” diyerek savunduğun bir icraatın “kimlerin adalet duygusunu zedelediğini” hiç aklına getirdin mi?
Örnekler çok, vaktimiz kısıtlı aziz cemaat!
Hâlihazırda güzel ilimiz Van'da deprem mağduru, kendilerine çeşitli sebeplerle ev ya da konteyner verilmemiş ya da verilen konteynerlerin çeşitli sebeplerle geri alındığı 500 evsiz insan var. Namaz çıkışında “onların adaletini tesis etmek” için sergi usulü yardım toplanacaktır. Hayır hayır. Nakit istemiyoruz sizden. Sadece, “çokluk kuruntusu”nu bir yana bırakıp “adaleti tesis eden” insanlar olmaya başlamak için küçücük bir adım bekliyoruz.
Çok şey mi bekliyoruz?
(…)
Devamını oku ...

Medeniyet Dediğin

Bugün “yol medeniyettir” diye sayıklayan Firavun’un suratına istiklâlin marşındaki dördüncü tokadı atma vaktidir:
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Kemalizmden bahiste hep alıntı yapılan şu “pantürkizm/panislamizm yapıyoruz dedik…” diye başlayan M. Kemal sözleri had bildirerek devam eder ve başta dediği gibi, “bize sabanın demirini tutan eller lâzım” mesajını verir özünde. “Kılıçları bırakın, sabanı tutun” emri, batının emridir. Ona bu lâzımdır. Onun tarihini sıkıştıran, mekânını daraltan kolektif irade silinmek zorundadır. Türkiye tarihi buradan kurulmuştur. Emperyalizmin haddine çekilmiş bir Türk ve bir İslam, döner dolaşır, AKP’ye rahim olur sonra. AKP’nin “rahman” ve “rahim” bildiği, emperyalizmin bizatihi kendisidir. Andığı isimse emperyalin ismidir. O CHP’nin batında olduğu, zahirde olmadığıdır. Emperyalizm iliktedir zira.
Efendiler elimize sabanın demirini tutturur. Yürüyüşü, yürüdüğü yol için, tutturmak zorundadır. Ufuktaki o çelik zırh eritilip sabana dönüşmüştür. Vura vura ağzında tek kalmış dişini gördüğümüz emperyalizm emreder, iman boğulur, korku iliklere siner, serhad çeliğe, zırha ve duvara secde eder. Gün gelir, iman sızacak bir çatlak bulur, dilinde “imansız”, gönlünde, etinde mümin gençlerin iradesinde yeniden dil bulur. Bu dil, okulda öğrendiği İngilizcesini kavganın süzgecinden geçirince, üstte sadece üç kelime kalır: “Yankee Go Home!”
Yankee üç beş zenginin kâr hırsına uşaklık edendir. Köleliği sisteme yediren, sisteme herkesi davet edip köleleştiren, iradelerini kendi tanrı oluşu önünde diz çöktürendir. Yankee kapitalizmin pusulası, yurtsuz yurttur. Artık o slogana, “evinizi başınıza yıkacağız!” eklenmelidir.
Bugün medeniyet, ormanı, parkı talan edip dozerleriyle yürümektir. O, Medine’yi Yesrib’e rücû ettirmektir. Medine ki içi put dolu bir mekâna diz çökmemişliktir. Yesrib’den Medine’ye geçişte putların temizlenmesi şarttır. Yesrib, biraz da Mekke’nin ticaretle yozlaşmış hâlinden ari, ona uzak olduğu için hicrete kapıdır. Bugünse tüccarlar intikamlarını alırcasına, yoz tüccarlıklarıyla, Medine’yi fethe çıkmışlardır. Hicret duble yola, yol Ebu Sufyan ve Ebu Leheb kervanlarının huzuruna dönüşmüştür.
Bugün medeniyet her yere put dikmektir. Fışkiye bile bir puta dönüşüverir. Uğruna ağlanır. Gencecik fidanların ruhları öc yüküyle içimizde dolaşırken, onlar putlarına yer tayin etmektedirler. Hukuk firavunun başparmağında askıya alınır. Kırbaçlar şaklar, köpekler salyalarını saçar yola. Askıdaki hukuk ahlâkı da toprağa gömer. Bu kibir beyin yerine bir avuç harç taşıyanların kendilerini koruma biçimidir.
Firavun gözü dönmüş bir biçimde bağırır: “önümüze cami çıksa, onu da yıkarız!” Bir zamanların süngüsü minareler, kışlası olan camiler ıskartaya çıkartılmıştır. Hatırda “hep haddinizi bilin, sabanın demirini bırakmayın” diyen Gazi Paşa’nın telkini vardır. Firavun atasının izindedir belli ki.
Köpekler ulur, tasmalar gerilir, çanaklar yalanır, dolarla temizlenir dişlerin arası. Medeniyet dediğin, uyuz bir köpek, kırık bir tasma, delik bir çanak, kanlı bir parça kâğıttır. Firavun varsa Musa da vardır ve illaki bir ana çıkar dereden bulduğu bebeği emzirecek. Anamız ameldir, ameledir. Ellerimizle doğuracağımız bir yarın, düşlerimizle tohumlayacağımız bir toprağımız vardır.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Kürd’ün Rahlesi

Kürd’ün nasıl güç olduğu, mühim bir rahledir. Solun tek derdi, o rahleyi kırmak, güç olma bilgisini silmektir. O, sadece kendi iradesini tanıyanları ve kendisine âşık olanları bünyesine alır. Kürd’ün ve Müslüman’ın kanı/teri, o bünyeye ziyandır.
Sol, küçük burjuvanın sınıf, ülke ve beden tahayyülüne tabidir. Dolayısıyla o, Kürd’ün ve Müslüman’ın güçlü ve başarılı olmasını ancak kendisi üzerinden anlamlandırabilir. İkisi de biraz sol olduğu için güçlü ve başarılı olmuştur örneğin. Diğer bir kesim de solun, yani kendisinin güçlü ve başarılı olmasına mani olsunlar diye Kürd’ün ve Müslüman’ın birileri eliyle öne çıkartıldığını düşünmektedir.
Sol, kendi sınıf, ülke ve beden tasavvurunun sürekliliği, bütünlüğü ve tutarlılığıdır. Kürd ve Müslüman, bu süreklilik, bütünlük ve tutarlılıktaki maraz, arıza, çentiktir. Solun her yerde olduğu gibi Türkiye’de de her türden kesintiyi, parçalılığı ve tutarsızlığı telafi etmeye, gidermeye talip olmasında sorunlu bir taraf vardır. Bir kimlik olarak sol, kesintilerin, parçaların, tutarsızlıkların düşmanıdır. Bunlara düşman olana her zaman dost olmak durumundadır.
Böylesi bir solun söz konusu kan ve terle ancak tüccar ve esnaf olarak ilişki kurması mümkündür. Proleter bir ilişkinin kurulması mümkün değildir. Kürd’ün ve Müslüman’ın “küçük burjuva” olarak kodlanması, kodlayanın küçük burjuvalığındandır. Tüccar/esnaf ilişkisi, Kürd’ü ve Müslüman’ı siyaseten açtığı maddî imkânlar derekesinde önemser. Başka bir değeri yoktur. Bu kesimlerdeki “proleter” nitelik, küçük burjuva niceliğe tahvil edilmek zorundadır. İstanbul belediyesi için girilen yarışta pazarlık masasında koz olmak, böylesi bir zihniyetin sonucudur.
Bu tüccarlığın ve esnaflığın sinsiliği, kolektif, tarihsel pratiğin seyri karşısında bir işe yaramaz. Yani bir Türk solcusu diyelim ki hiç bozulmayacağını hesap edip, Kürd’ün içine ajanlarını yolladı ve Kürd’ün imkânlarından istifade ederek nefes almaya niyetlendi, Kürd bunu görür ve o boğazı sıkar. Bu noktada kızılacak olan, Kürd değil, ajanlarını içeriye yollayandır. Kürd ile tecimsel ilişki kurmak, çıkışsızdır. Siyaseten nefes alamadığı yerde Kürd’ün koltuğunun altına sığınmak, büyük siyasetin büyük öznesi olduğu düşüncesiyle, ezberlerini yeniden ısıtmak, anlamsızdır. Burada alınacak nefes Kürd’ün nefesini boğacaktır. Ama aynı şekilde, barış ve müzakere sürecinin gerekleri, Kürd’ün açtığı siyaset alanına kısa erimli çıkarları için girenleri de tasfiye edecektir. Kürd’ün rahlesi önünde diz çökmek, taliban olmak ama o bilinci yüklenerek, barışmayanın, müzakere etmeyenin yoldaşı olmak, aslolan budur.
Esnaf ve tüccar zihniyetiyle Kürd’ün eylemini değerlendirmeye çalışan zihniyet, açmazdadır. Kürd’deki şiddet, ilkin sol denilen tamponda yumuşar. Bu tampon, seçimler, Rojava ya da komünalizm de dese, gene de tampondur. Tampon olma görevi, ezilenler-sömürülenlere karşı ve onlar hilafına ifa edilir. Ezilenler-sömürülenler, basit burjuva temsilliklere bölünür. Demokrasi oyunu içinde bu temsillikler, kimliklerin sembolü olarak, bir odaya doluşur ve dipten gelen dalganın nasıl kontrol altında tutulacağı üzerine kıyasıya bir tartışma sürdürülür. Bir kişi, politik anlamda attığı çentikle değil, etrafına topladığı insan sayısına göre değer kazanır. Nicelik niteliğe galebe çalar. Herkes kendi kimliğinin kümesinde horoz olma derdindedir.
Tampon, tampon olmak zorundadır. Öyle olduğu için tampon olmuştur. “Kürd’e ve Müslüman’a değmeyelim, ari kalalım” diyenler, devrim ve sosyalizm gibi bir derdinin/kavgasının olduğu konusunda bu topraklarda kimseyi ikna edemezler. Sorunlu olan, Kürd’e ve Müslüman’a değenin, onun şiddetini düşürmeye yazgılı olmasıdır. Bu açıdan, içeride ve dışarıda durmanın arasında bir fark yoktur. İçeride ya da dışarıda dursa da bu hâliyle sol, şiddet karşısında bir dalgakırandır.
Dolayısıyla sığ bir Kemalizm eleştirisi de aynı yazgının ürünüdür. Kürd’ün ve Müslüman’ın içine sızabilmek için böylesi bir Kemalizm eleştirisi, zaruridir. Ancak Kemalizm eleştirisi, aslında Kürd ve Müslüman’ı devlet ve iktidardan uzak tutmak için yapılır. Kürd’e ve Müslüman’a kemalizmi anlatmak ancak kemalizme küfretmekle mümkündür. Kemalizm burjuva siyasettir. Burjuva siyasetini gizlemek için Kemalizmin boğazına bıçak vurulmalıdır. Kemalizm eleştirisi, özünde, Kürd’ün ve Müslüman’ın şiddetini düşürmek içindir. Yoksa kemalizmin küçük burjuva eliyle kurulmuş boyutuna, sınıf, ülke ve beden tasarımındaki yerine kimsenin tek laf ettiği yoktur.
Ayhan Bilgen’in Müslüman ahali üzerinden parti içinde yaşadığı sancılar önemli bir göstergedir. Bilgen bu kontenjandan içeridedir. Oradan bir çığlık yükseliyorsa, demek ki Müslüman, pürüz niteliğindedir. Ayhan Bilgen, “her liberal talebin vahşi kapitalizmin talebi olmayacağını” söylemektedir. Ama burada dil özü ifşa etmektedir: “vahşi kapitalizm” tabiri, “kapitalizmin vahşi olmayanını istiyoruz” ya da “kapitalizmin insancıl örnekleri de mevcuttur” demektir. Dolayısıyla liberal bir kanaldan Müslüman’ın HDP içine akıtılması AKP’de vücut bulan dönüşümün Kürd halkına doğru yansıtılmasının bir parçasıdır. Liberalizm, özgürlük, demokrasi, hukuk gibi başlıklar, dönüşen devletin bireylere, mikro alanlara yedirilmesi girişimidir.
Kürd’den ve Müslüman’dan evvel-ahir ideolojik bütünlükler çıkartmak ve bunları pazarda satmak, küçük burjuvanın işidir. O, derisinde yara izine tahammül edemeyendir. Bu bütünlük çıkartma girişimi, Kürd’ün ve Müslüman’ın hadsizleşmesine, dolayısıyla şiddetle çektiği hududun silinmesine, buradan da hat çeken şiddetin yoğunluğunun düşürülerek etkisizleştirilmesine neden olur.
Liberal, kapitalizmin zamansal genişlemesi niyetinin dile dökülmüş hâlidir. Dolayısıyla o mekânsal yarılmayla ilgilenmez; en fazla, dertlerinin ve sorunlarının Kürd ve Müslüman olmaktan kaynaklandığını düşünen kesimleri bir havuzda toplar. Kürd ve Müslüman olmak sorunun kaynağı ise, onların kellelerine kılıç vurulması şarttır. İdeolojik bütünlük kurmak, Kürd ve Müslüman’ın iradesini silmek içindir.
Sapığın Sinema Rehberi isimli çalışmasında Slavoj Žižek’in, “özerk kısmî nesneden kurtulmanın yegâne yolu, o nesne olmaktır” dediği şey, solun Kürd hareketi ile kurduğu ilişkiyi de izah eder. Söz konusu özerk kısmî nesnenin safında olmaksa, hürriyettir Žižek’e göre. Yani aslında sol, kendi serbestiyeti adına, Kürd’ün safındaymış gibi görünerek, kutsal ve mutlak belirlediği, sınıf-ülke-beden bütünlüğünü muhafaza etme gayreti içindedir. Kürd’ün kendi öznel dertleriyle yöneldiği stratejik yönelim, solun muhafaza siyaseti ile bir dönem için çakışmaktadır. Özerk kısmî nesne olarak Kürd, Demir Küçükaydın’ın revize ettiği “Doğu ve Batı” başlıklı makalesinde görüldüğü üzere, ancak doğulu ve gerici yanlarımızın törpülenmesinde bir “eğe” olabilir. Solun karşısına aldığı devlet doğulu, bürokratik, tepeden inmeci, antidemokratiktir. Dolayısıyla Kürd’ün başkaldırısı bu özelliklerin giderilmesi için kullanılmalıdır. Devletin ıslahı için Kürd gereklidir, o kadar. Bu tanıma daraltılmış bir Kürd’ün kendi devletini kurmasına imkân verilmemelidir. Yani aslında reeldeki Türk devleti değil, rüşeym hâlindeki Kürd devleti ile dövüşülmektedir. HDP bunun arenasıdır.
Kürd’ün içeri alınması, devlet kadar Kürd’ün de ıslahı için zorunludur. Küçükaydın, “Müslüman’a ve Kürd’e batılı evrensel değerler önünde diz çökün”den başka bir şey söylemez, söylemeyecektir. Batılı değerlerin ana eşiği Magna Carta’dır ve toprak ağalarının, şövalyelerin demokratik kıskacı altındaki bir iktidarın anlaşma metnidir. Demek ki Küçükaydın da Erdoğan Aydın gibi, “putperestlik (cahiliye) dönemi daha insancıl ve daha demokratikti” demektedir. Burada, İslam da dâhil, her türden devrimin totaliter bulunmasına ilişkin liberal bir mızmızlanma söz konusudur. Demokrasi mücadelesi bu tip mızmız aydınlar için sosyalizm mücadelesinin ta kendisidir. Toplamda demokrasi, bir tür devletin mikro alanlara yedirilmesinden başka bir şey değildir. Özerk ve kısmî olanın nötralize edilmesidir. Bu sol aydınların devlete ve demokrasiye yönelik devrimci bir mücadele vermeleri mümkün değildir.
Kürd, sınıfı, ülkesi ve bedeniyle küçük burjuva ilişki yürüten sol için bir turnusol değil, boş beyaz dosya kâğıdı işlevi görmektedir. Her şeyin temize çekildiği, her şeye sıfırdan ve yeniden başlanabileceği yalanını tabana yutturmak zorunda olan şefler, Kürd’ü istismar etme yolunu seçmişlerdir. Emre Görür’ün kaleme aldığı “resmî” PKK tarihinde geçen şu cümle, bunun delilidir: “Kendi toprağına ve insanlığın komünizan köklerine tutulan bu ışık sayesinde hareket 20. yüzyıl sosyalizminin ideolojik yükünden de kurtuldu.”
Türkiye solunun sınıf, beden ve ülke tasavvuru, özünde, Kürd’e ve aynı ölçüde Leninizme düşmandır. Düşmanlık, solun bütünlük tasavvurunun tehdit edilmesiyle ilgilidir. 20. yüzyıl sosyalizminin ana ideolojik yükü Leninizmdir ve PKK aynasında tasfiye edildiği düşünülen şey de odur. “Komünizan kökler” türünden tabirler Leninizm gibi her türden müdahalenin bozucu, fazla, artık ve zararlı addedilmesine ilişkindir. Yani "devletin erkekliğini iğdiş edeyim" diyenler, iktidar mücadelesi veren herkese karşı kılıcını bileylemektedir. Ana rahmiyle komünizmi karıştıran şizofreni, her türden yıkıcı-kurucu pratiğe düşman kesilmektedir. Yıkımın ve kurulumun diyalektiği bu ellerde ölmektedir.
Kürd’ün ve Leninizmin etkisizleştirilmesi için batı mutfağına ait bir çorbanın her daim kaynatılması zorunludur. Bu noktada “feminist-vejetaryen teori” türünden kitaplar rafları süslemelidir. Kürd için kadının ne olduğu önemliyken, batı solu için onun kim olduğu önemlidir. Kadının ne yaptığı ve ne olduğu, bir kimlik içine hapsedilmeli, orada boğulmalıdır. “Kendi kemiğinden yaratılmış” kadın, özerk kısmî nesne olarak ancak onun iliğine kendisini işleyerek kontrol altına alınabilir. “Kadın doğadır, zihnin fazla enerjisi anlamında libidodur, hazdır, komünal ruhtur” türünden tespitler, kadının vd. faşist tahakküm yerine liberal hegemonyaya teslim edilmesini ifade ederler. Batı solu için tüm bu unsurlar kontrolün konusudur. Tartışma esas olarak kontrolün yöntemiyle ilgilidir.
Devlet ve demokrasi, tümüyle düşman ve tümüyle dost değildir. Anlaşılmayan husus budur. Devletin baskı aygıtları, düşmanlarını demokrasi hücrelerine kapatmayı amaçlar. Tümüyle imha gibi bir derdi yoktur. Devletin, özgürlükle eşitlenen demokrasinin, yani bireyin sonsuz açılımı önünde engel olduğunu söylemek birkaç bireyi ikna edebilir ama mesele devrimdir ve devrim örgütlü politik kitlelerin eseridir. Dost-düşman ayrımı devrimci mücadeleyle yapılır. Kitlelerin kendinden menkul, kendine kapalı bireylerden oluştuğu düşüncesi ise ciddi bir yanılsamadır.
Kürd’ün bu tarafa ithal ettiği devrim değil, kimlikçilik üzerinden teşkil edilmiş bir imgedir. Bu imgenin ülkenin, sınıfın ve bedenin bütünlüğüne yedirildiğini görmek şarttır. Kürd, şiddetin ta kendisidir ve bu hâliyle çektiği sınır ancak Kürd’ün silinmesi suretiyle ortadan kalkabilir. Batı solu Kürd’süz bir Kürd hareketi icat etmek zorundadır. Cinsiyetsiz bir dünya, sınıfsız bir hareket, milletsiz bir coğrafya, hepten, solun bütünlük, süreklilik ve tutarlılık üzerinden kendisini inşa etmişliğiyle ilgilidir. Bu inşa egemenlere ait ve onlara dairdir. Sol, Kürd ve Müslüman eliyle yaşadığı yıkımın kurduklarına odaklanmalıdır.
Son açıklamasında herkes Apo’nun “Mahir Çayan’ın emanetini HDP’ye bırakıyorum” sözüne takılmıştır. Buradaki niyet, buranın öcünü kimlerin ve neyin alacağı ile ilgilidir.
Kimlik olmadan öte, Kürd nedir?
Kürd, Allah’ın kulu olarak, hak yolunda halkın öcünü alandır.
Kürd’ün sola içerilmesi, aslında buranın halkının öcünün alınmaması içindir. Açıklamadaki esas nokta, “HDP isyan partisi olmasın” cümlesidir. Gezi isyanının “fırsatçı taksicisi” bile olamayan bir yapı, logosunu “ağaç” yapınca isyan partisi olacağını düşünmüştür. Oysa Apo, “biz yeterince isyan ettik, siz inşa işine girişin” demektedir. Gençlerin ve kadınların kurullara yerleştirilmesi önerisi ise, isyan ateşinin buralarda yanma ihtimaliyle ilişkili olsa gerektir. Sol, inşadan önce, yıkıma bakmalıdır.
Michelangelo Antonioni’nin 1970 yılı yapımı Zabriskie Noktası filminin başında üniversiteli gençler yapacakları eylemi tartışmaktadırlar. Ortama siyah gençler hâkimdir. Yapılacak eylemde kitleselleşmenin değil, devrimci şiddetin gerekli olduğunu vurgulayan siyah genç, konuşmasının sonunda şunu söyler: “Molotof dediğin benzinle kerosenin karışımıdır, radikal beyazlar ise zırva lafla otun karışımı.” Buranın siyahları olarak Kürdlerin de beyaz Türk soluna yıllardır söylediği söz budur.
26-27 Ekim’de kongre yapacak olan HDP de hangi şişeye dolduğunu ve neyin karışımı olduğunu cümle âleme ilân edecektir. Vatana millete şimdiden hayırlı olsun!
Eren Balkır
Devamını oku ...

Tayyip’in de Peruğunu Düşüreceğiz

Gezi Direnişi olaylarında yaşamını yitiren çocukları için, katillerinin yargılanması amacıyla adalet arayan iki anne, “Katillerden korkmuyoruz. Tayyip bizden korksun. Bizim kaybedeceğimiz bir şeyimiz yok. Katillerin peşini bırakmayacağız” dedi.
Sayfi Ana, genç yaşındaki evladını kaybetmenin acısını her zaman yüreğinin derinliklerinde hissedecek. Tıpkı Ethem’in adının yazılı olduğu kolyeyi boynunda taşıdığı gibi, evlat acısı yüreğinin bir köşesinde, yaşadığı sürece hep asılı kalacak.
Gezi Parkı Direnişi sırasında çocukları öldürülen aileler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu. Aileler, başvuru sırasında Almanya’nın değişik kentlerinde panellere de katıldı.
Biz de Ludwigsburg Alevi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen panelde, Polis Ahmet Şahbaz tarafından katledilen Ethem Sarısülük’ün annesi Sayfi Sarısülük ve Ali İsmail Korkmaz’ın annesi Emel Korkmaz ile görüştük.
Oğlunuz Ethem’in katledilmesinin üzerinden 4 ay geçti. Şu anda Avrupa’da adalet arıyorsunuz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Anlatmak çok zor… Ben 26 yaşında gencecik bir evladımı kaybettim. Ama hemen şunu söyleyeyim ki, Allah Başbakan Tayyip Erdoğan’a öyle bir acı versin ki, bizi anlayabilsin. O bizim çocuklarımızı dışladı. Yüreğim sızlıyor. Bizimki evlat değil mi? Türk vatandaşı değil mi? Bu olay bize çok acı veriyor. Ama Tayyip Erdoğan şundan emin olsun; biz bir tane verdik, bin tane aldık. Ben bir kadın olarak, Türkiye’de adalet olmadığı için yabancı ülkelerde adalet arıyorum. Bundan utansın! Bakın bir bayram geçirdik, oğlumun mezarını ziyaret edemedim. Katillerin yargılanması için buralarda adalet arıyoruz.
İlk gün haberi nasıl aldınız?
Büyük abisi Cem duymuştu. Hepimiz panik olduk. Çocuklarımı aradım, cevap vermediler. Mustafa’ya döndüm aradım, “hastanedeyim, yanımdadır” dedi. Sonra ablası panik olmuş bir şekilde “Anne, Ethem bizim kardeşimiz ya, biz onu hepsinden daha çok seviyorduk, bacağından vurulmuş” dedi. Beni öyle kandırdılar, götürdüler. Oraya gittiğimde, oğlumu öyle gördüğümde kendimden geçmiştim. Resimlere baktıkça sanki oğlum benimle konuşmak istiyor. Ama o konuşamadan gitti. Ben hangisine yanayım? Gençliğine mi? Hayatını yaşayamadığına mı üzüleyim? Ben çocuklarımı babasız büyüttüm. Ona mı yanayım? O’nu yoksulluklar içinde büyüttüm ama O’nu da katil elimden aldı. Bana çok acı veriyor.
O evden çıkmadan önce görüştünüz mü? Nereye gideceği konusunda size bir şey söyledi mi?
Sabah çıkmadan önce görüştüm. Evde banyosunu yaptı, kıyafetini değiştirdi. Bana “Anne birinden alacağım var, onu alıp yarısını sana bırakacağım. Akşama görüşürüz” dedi ve çıktı gitti. Ama Kızılay’a gidinceye kadar hep beni aradı. Benim dişlerim takma olduğu için, “Bir çizgi film vardı, onu bana bir daha anlat anne” dedi ve gülerek gitti. Benim o konuşmam O’nun hoşuna gidiyordu. Bana çok düşkündü, her on dakikada bir beni arardı. Ben ne diyeceğimi bilmiyorum. Bu acılı haber beni yıktı, Türkiye’yi de yıktı.
Bir polis memuru öldürdü onu. Ancak, ‘mermi sekerek isabet etmiş’ şeklinde iddialar var…
Hayır, resmen hedef alınmış. Benim çocuğum gözü karaydı, korkmazdı. Ama kimsenin canına bir zarar gelmesini de istemezdi. Yarım bir ekmeği olsa, onu komşuyla paylaşmak isterdi. Çocuğumun karşısına dört kişi silâhsız çıksa O’nu yıkamazdı. Katil de, bunu fark ettiği için silâhına sarıldı. O silâhla çocuğumu yıktı.
Ethem’i vuran polisin Riha’ya tayin edildiği ve orada terfi edildiği söyleniyor…
Evet öyle söylüyorlar. Ama o katilin peruğunu mahkemede düşürdüm. Yine düşüreceğim. Tayyip’in de peruğunu düşüreceğim. Bunların peruklarını düşüreceğim. Şimdi çevremde beni takip ettirmek için sivil polis gönderiyor. Ben hiç rahatsız olmuyorum. Onlardan korkmuyorum. Tayyip benden korksun. Benim kaybedeceğim bir şey yok arkamda. Kalan çocuklarımın canı sağolsun, ben korkmayacağım.
Halkın Ethem’e sahip çıktığını düşünüyor musunuz?
Halk, teşekkürle sahip çıkıyor. Bana “yanınızdayız” diyorlar. Sağolsunlar yanımızdalar. Ben bir verdim ama bana bin geldi. Mahkemelerde de yanımızda olurlarsa çok sevinirim. Herkese teşekkür ediyorum.
Ethem’in ölümünden sonra vali ya da hükümet tarafından size bir mesaj geldi mi? Arayıp size başsağlığı mesajları ilettiler mi?
Bizi BDP Milletvekili Gülten Kışanak ve Sırrı Süreyya Önder aradı. Hem hastaneye hem de eve gelerek bizimle ilgilendiler. Başka da Kemal Kılıçdaroğlu aradı. CHP’li milletvekilleri aradı. Ama Tayyip Erdoğan ve MHP’den kimse aramadı. Zaten aramalarını da istemiyorum. Çünkü onlar katil. Ben onlara her zaman katil diyeceğim.
Yüreği yaralı bir annesiniz… Diğer annelere bir çağrınız var mı? Yine devlete yönelik bir mesajınız var mı?
Onlara çağrım var. Diyorum ki, her zaman çocuklarının arkasında olsunlar. Onlara destek versinler.
Devlete de, artık çiçeklerimize ve ağaçlarımızı kıymasınlar diyorum. 7 ağacımıza kıydılar. Bu durumu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne getirdim ve asla bu olayın peşini bırakmayacağım. Ben çocuklarıma hem anne hem de baba oldum. Babayla ilişkilerimiz var ama o rahatsız olduğu için katılamıyor. Ama ben çocuklarımla sürekli ilgilendim. Yeri geldi anne oldum, yeri geldi baba oldum.
Son olarak, Ethem’in adı Ankara Yenimahalle’de bir parka verildi. Bu sizde nasıl bir duygu uyandırdı?
Evet onun adı bir parka verildi. İçim yanıyor, yüreğim kanıyor ama bundan dolayı çok duygulandım. Oğlum yaşıyor...
‘Bu haksızlığın peşini bırakmayacağız’
Eskişehir Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği birinci sınıf öğrencisi Ali İsmail Korkmaz, Gezi Parkı Direnişi’nde yaşamını yitiren beşinci kişi olarak kayıtlara geçti. Eskişehir’de gösterilerden sonra sivil faşistler ve polis tarafından feci şekilde dövüldü ve 38 gün sonra hayata gözlerini yumdu. Anne, Emel Korkmaz “Oğlum daha özgür bir dünya ve daha özgür bir yurt için yaşamını yitirdi” diyor.
Oğlunuzun mücadelesi hakkında ne diyeceksiniz?
Duygu ve düşüncemi anlatmam gerçekten çok zor. Acımız çok büyük. Allah kimseye bu acıyı yaşatmasın. Bunu sadece yaşayanlar bilir. O yanlış hiçbir şey yapmadı. Yanlışa dur demek için, daha özgür bir dünya, daha özgür yurt için gitti.
Oğlunuzun darp edilerek ölümüne sebep oldular. Siz en son ne zaman oğlunuzla görüştünüz?
O gün internet üzerinde görüntülü görüştüm. Hatta uzun konuşamadık çünkü ‘Anneciğim biz yeni bir eve taşınacağız uzun konuşmayalım. Kontrat imzalamaya gideceğim, adamı bekletmeyelim’ dedi. Saat 09:30 gibiydi. Oğlum yeni eve taşınmak ve imzalamak için dışarı çıktı. Maalesef eşyaları yeni eve geçti ama kendisi geçemedi. O ev sadece kontratta kaldı. İmzayı attıktan sonra eve giderken gençlerin toplandığını gördü. Herkes katıldı. Diğer çocuklar da, kardeşlerim de katıldı. Ben katıldı diye yargılamadım Ali İsmail’i… Zalimce, canice döverek, vicdansızca katlettiler çocuğumu. En acı verici şekilde öldürdüler oğlumu. 19 yaşındaki bir çocuk 8 kişi tarafından darp edildi ama ülkeyi yönetenler bir kişiyi yargılamak istiyor. O ve diğerleri, fırıncılar oğlumun yolunu kesti. Onlar da bu katliama sebep oldu. Neden halen bir kişinin üstüne yüklemeye çalışıyorlar? Ben halen bunu anlamış değilim. Bu ülkeyi yönetenlerin başına böyle bir şey gelseydi aynı şeyleri mi söylerlerdi? Bir baba olarak ya da Allah’ın bir kulu olarak bunu mu yaparlardı bu koskoca insanlar? Oğlum 1.60-65 boyunda. 60 kilo var ya da yok. Benim çocuğum 19 yaşında. Ona ben bir tokat bile vurmadım. Onların elleri nasıl kalkar? Nasıl ona öyle zalimce vurdular? Bunu halen anlamıyorum? İnsanlığın neresinde böyle bir şey var bilemiyorum. Bu olayın adını koyamıyorum.
Eskişehir Valisi; ‘Polis yapmadı, kendi arkadaşları vurdu, polisin üzerine attılar’ şeklinde açıklama yapmıştı. Bu savunmayı nasıl yorumluyorsunuz?
Bunu ne zaman iddia etti? Benim oğlum 38 gün yaşama tutundu, direndi. O kadar ağır darp edilmişti ki, o darbelerin altından kalkamadı. 38 gün sonra gözlerini hayata açamadı. Oğlum gözlerini hayata yumduktan sonra mı bu açıklamayı yapıyor Vali bey?!. Mademki arkadaşları tarafından dövüldü, neden ilk günlerde bu açıklamayı yapmadı? Neden oğlum gözlerini hayata yumduktan sonra? Zaten biz olayı duyduktan beri bizim hayatımız mahvoldu. O hastaneye gittiğimizde oğlumun acılar içerisinde kıvranmasını gördüğümüzde yıkıldık. Vali, nasıl ve hangi vicdanla 38 gün sonra bu açıklamayı yapabiliyor? ‘Benim polisim yapmaz, arkadaşların yaptı’ demesini neye dayandırıyor, neye göre söylüyor, anlamış değiliz.
Mahkeme, kalp ameliyatı geçirmesinden dolayı ve ölümün bundan kaynaklanabileceği yönünde bir araştırma istemiş...
Ali İsmail’in hiç bir zaman kalp sorunu yoktu. Kalp ameliyatı olmuştu, doğru. Coumadin adlı kan sulandırıcı ilâç kullanıyordu. Ama neden bu insan beyin kanaması geçirdi? Oğlum yolda yürürken düşüp de beyin kanaması geçirip ölmedi. Onların darp etmesinden dolayı oğlum ölmüştür. 5 yıl önce oğlum kalp ameliyatı oldu ve kendisini çok iyi toparladı. Ölmeden önce o videolar çekilmişti. Tüm dünya fotoğraflarını gördü. Oğlum dimdik ayaktaydı ve çok sağlıklıydı. Zaten, Ali İsmail hiç hastalığını kabul etmiyordu. ‘Ben çok iyiyim’ diyordu. Böyle bu tür bahanelerle geçiştirmeye çalışmasınlar.
Türkiye’deki yargıya neden güvenmiyorsunuz da AİHM’e başvuruyorsunuz?
8 kişinin yaptığı olay bir kişiye mal ediliyor. Polis nedir? Bizim bildiğimiz polis, başımıza bir şey geldiğinde bizi savunan ve yardımımıza koşabilen, koruyucu kişidir. Ama tam tersi oluyor? Polisler oğlumu döverek ölümüne sebebiyet verdi. Halen o 3 polis görev başında. Böyle bir şey olabilir mi? Ben onlara evlat acısı görsünler demiyorum. Bakın, bütün dünya ‘Onlar da bizi anlamaları için evlat acısı yaşasın’ der. Benim oğlum bir karıncayı dahi incitmeyen biriydi. Ben, Allah’ın adaletine inanan biriyim. Biz Müslümanız diyerek Müslümanlığı kullanmasınlar.
Hükümet yetkililerinden başsağlığı mesajı aldınız mı?
Hiç kimse aramadı. Sadullah Ergin Adalet Bakanı bizim oralı. Gerçekten kendini bir Hataylı olarak görseydi, bunun üzerinde dururdu. Adaletin yerine gelmesine sağlardı. Bizim evimize avukat sıfatıyla geldi. ‘Ben Adalet Bakanı sıfatıyla geldim’ demedi.
Ayrımcılık olduğunu hissediyor musunuz?
Var tabii canım kardeşim… Onların tarafından birilerinin başına böyle bir şey gelseydi, böyle mi olurdu? Tabii ki ayrımcılık var. Bizim için ne bayram kaldı, ne de bir şeyin tadı. Ama bu haksızlığı peşini bırakmayacağız.
Özcan Bozoğlu
Ludwigsburg
Devamını oku ...

Barış Sürecinde İktisadî Tartışmalar

I
Kürt tarihi yeni bir evresine giriyor. PKK Lideri Öcalan’ın başlattığı yeni süreçte her şey yeniden biçimlenirken, Kürdistan ekonomisi ve toplumsal yaşamının nasıl bir biçim alacağı ise tartışma konusu. Barış, demokrasi ve onurlu bir yaşam arzusu, tartışmaların ana ekseni durumunda.
Tarihin İronisi ve Kürt Kaynakları
Kürdistan coğrafyasında başdöndürücü gelişmelerin üst üste yaşandığı şu günlerde, Bölge’deki ekonomik ve sosyal yaşam üzerine ortaya çıkan soru işaretlerini bu yazı dizimizde irdelemeye çalışacağız. Konuyla ilgili çalışmaları olan çeşitli isimlerle görüşerek, en azından soruları deşmek ve tartışmayı bir ucundan başlatmak istedik.
“Kürt’ün midesine yumruk atmışlar, ‘ah belim’ demiş. ‘Yahu, midene vurduk, belim diyorsun’ demişler. ‘Eh, benim arkamda güçlü biri olaydı sen mideme vurabilir miydin?’ demiş.” Evet midesine defalarca yumruk yemiş Kürt’ün belinde artık Şûtik’ı var. Belini sağlama almış Kürt, şimdi kendi kaderini çiziyor...
Ortadoğu’da kangrenleşmiş Kürt sorununun Türkiye parçasında PKK Lideri Abdullah Öcalan tarafından başlatılan barış görüşmeleri herkes için bir anlam ifade ediyor. Yoksul, mülksüz ve “sınıf- altı” Kürtler için barış “güneşli bir dünya”dır; bazı Kürtler için “ihale, para, kâr”dır; kimisi için gözyaşının bittiği andır; Türkiye için tabii ve beşeri kaynaktır; emperyalizm için hegemonyadır. Herkesin bir beklentisinin olduğu bu süreçte, savaş ekonomisinden barış ekonomisine geçişin sonuçlarının ne olacağı tartışılıyor. Barışın ekonomiye yansıması nasıl olacak? Kürdistan’a iş- aş mı akacak yoksa vahşi kapitalizm mi sirayet edecek? Kürtler öz kaynakları üzerinde söz hakkına sahip olacak mı? Kapitalist üretim biçimine karşı öz dinamikler karşı durabilir mi? Sosyal yaşam ilişkileri ne olacak? Kürtlerin Demokratik Ekolojik Cinsiyet Özgürlükçü Paradigması’nın yaşam bulma şansı var mı? Ve başka yüzlerce soru...
Gerillasız Kürt coğrafyasına ilişkin birçok proje konuşuluyor ancak asıl can alıcı soru şu: Devlet baskısının, zulmünün, yasaklarının kalktığı bir Kürdistan’da neler olur? Bunu içinde bugün konuşulanlara geçmeden kuruluşundan bu yana jakoben cumhuriyetin Kürdistan’a iktisadî bakışının kısa bir röntgenini çekmek ve evveliyatına bakmakta fayda var.
Kürtsüz Başaramadılar
İsmail Beşikçi’nin deyimiyle, “anti-Kürt dünya”sı, Kürdistan’ı parçalarken yeraltı ve yerüstü kaynakları ile beşeri sermayesini Kürtsüz planladılar ve paylaştılar. “Muhayyel Kürdistan burada meftundur” deyip üstüne “beton” döktüler. Kürtlerin dil, tarih ve kültür birliğini paramparça edenler Kürtlerin doğal bir toplum olma özelliğini henüz koruduğunu ve “Büyük İskender”in bile fethedemediği dağlarının dimdik olduğunu unutmuşlardı. Mahabad’tan, Hewler’e, Qamişlo’dan Amed’e bitmeyen sayısızca direnişe tanıklık etti Kürdistan. PKK’nin kuruluşu ise Kürdistan için kırılma noktası teşkil ediyordu. Sömürge statüsünden de beter uygulamaların yaşandığı Kürdistan’da, Apocularla birlikte inşa edilmek istenen sistem alt üst olmuştur. İşte tarihin ironisi burada başlıyor. Artık “Anti-Kürt dünya”sı kurdukları sofranın Kürtsüz yenilmeyeceğini anladı ve ilk olarak Güney Kürdistan ile yeni bir atağa geçti. Kürtsüz “yenilmiyorsa” bunca “zenginlik”, o hâlde “Kürt’le birlikte yiyelim” denildi. Tam da bu sırada emperyal ve sömürgeci güçler kendilerine uygun bir Kürt arayışına girdiler ve kimi yerde de buldular... Canımızı yakan bu parçalanmış coğrafyada insanlık yerine para, pul, kâr diyen Kürtler sahaya iniyor. Güney Kürdistan’ın değişmeyen sermayesinin kimlerin, hangi ailelerin eliyle peşkeş çekildiğini bilmem anlatmaya gerek var mı? Çokuluslu şirketlerin Türkiye taşeronu ile Türkiye kapitalizminin taşeronluğunu yapan Kuzey Kürdistan’daki orta sınıf Kürtler ise öteden beri devletle işbirliği içinde olmuşlar ve bu yüzden de dört elle sarılmışlardır çözüm sürecine. Kürdistan’da eğitim, sağlık, yol, köprü gibi kamu yatırımlarının önündeki engelin PKK olduğunu ileri süren ve bunun propagandasını yürüten yerel taşeronlara, PKK öncesi Kürdistan’a iktisadî bakışın ne olduğunu bazı verilerle hatırlatmakta fayda var.
Ekonomik Ambargo
Kürdistan’da toprak ağalarının yaratılması ve iktisaden çökmesinin temelleri 1858 yılında çıkartılan Arazi Kanunnamesi’ne kadar dayanır. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken batıda Ermeni, Rum, Musevi vb. halkların bütün sermaye birikiminin devlet eliyle yaratılan “Beyaz Türk” burjuvazisine bağışlandığı tartışmasız bir konudur. Kürdistan’da ise katledilen Ermenilerin mülkleri devletle işbirliği yapan Kürt aşiret ve ağalarına verildi. Buna paralel olarak, “üstüne beton dökülmüş” Kürtlerin hafızasını yok etmek için ekonomik ambargo başlatıldı.
Bilgemiz Apê Musa, Kürdistan’a ilk fabrikanın hakaret olsun diye Amed’de Şêx Saîd’in ve onlarca şehidin mezarı üzerine yapılan rakı fabrikası olduğunu yazacaktı bize. 1912 tarihinde yapılan tarım sayımında Bölge’de toprak dağılımı da eşitsizliklerin göstergesidir. O dönemde köylerde yaşayan 1 milyon ailenin yüzde 95’i toplam toprakların yüzde 35’ine sahipken yüzde 4’ü toprakların yüzde 26’sına, yüzde 1’i ise yüzde 39’una sahipti. Toprağı elinde bulunduranların çoğu devlet ile işbirliği içinde olanlardı. İç Anadolu, Çukurova ve Karadeniz’e ticaret için yapılan demiryolu, Kürdistan’a “isyancı Kürtleri” bastırmak için asker sevkiyatında kullanıldı.
Gelişmeye Engel
Tabii bir de Kürt coğrafyası “bin xet-ser xet” diye bölündü. 1930’lara kadar gıda, döküm, kereste, marangozluk, demircilik, metal, krom, bakır, kuruyemiş üretimi, un, yağ, mermer ve kömür işletmelerinin bulunduğu Kürdistan’da bilerek ve sistemli uygulanan ekonomik ambargo ile yeniden üretimin önü kesildi. 19. yüzyılın son çeyreğine kadar dokuma imalatının en önemli merkezi durumunda olan Kürdistan, Jakoben Cumhuriyet’in politikaları ile bu alandaki öncülüğünü İstanbul ve Bursa’ya bıraktı. Osmanlı’da pamuk tekstil üretiminin en büyük kısmı Kürdistan’da sağlanıyordu. Neredeyse her evin altında bir dokuma tezgâhı vardı ve aileler küçük atölyelerinden üretim yapıyordu. Yine Kars’ın “Zabot”ları (her türlü süt ürününün yapıldığı mekânlar) meşhurdu. Cumhuriyet Türkiye’si bu üretimi pazar bulmaması için bilerek tecride aldı. Bunların yanında elverişli toprak ve hayvancılık, potansiyeli yüksek bir bölge olmasına rağmen zamanla bitirildi. Yapılan “5 yıllık kalkınma planları”yla sanayi dâhil tüm üretim araçları ve olanaklarından Kürtler mahrum bırakıldı. 1930’larda Türkiye’nin batısında vergi banknot ile toplanırken, Kürdistan’da altın olarak toplandı ve Bölge’de ne kadar altın varsa Ankara’ya taşındı. Bölge’de çıkartılan petrol ise çokuluslu şirketlerin eliyle Türkiye’nin batı illerinin enerji ihtiyacına yöneltildi.
Yine yapılan barajlarla üretilen elektrikle Marmara sanayisinin ihtiyacı giderildi. 1960- 1970’li yıllarda Türkiye ekonomisinde büyüme yaşanırken, Bölge’de “Birîna Reş” (Bkz. M.Anter- Kara Yara) yaşanıyordu. Elazığ, Malatya, Sivas, Erzincan, Antep gibi illerde ise Kürtlerin birlikte yaşadığı “ehlileştirilmiş” halklar olduğu için kısmi yer altı yatırımlar İngiliz, Fransız ve Alman şirketleri tarafından yapıldı ve bu süreç Kürtlere yönelik asimilasyon ile sonuçlandı. Bu arada, parçalanan Kürt coğrafyası da mayınlı arazilerle doldu taştı.
Neydi Ne Oldu?
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün verileri ve çeşitli araştırmalar gösteriyor ki, devletin tüm ekonomik ambargolarına rağmen Kürdistan’ın Türkiye ekonomisine önemli katkıları olmuştur. Örneğin 1978’e kadar tarımın yüzde 46.2’si Bölge’de yapılırken, bu rakam Marmara Bölgesi’nde yüzde 7.9’da kalıyordu. Bu dönemde Keban Barajı tek başına Türkiye elektrik enerjisinin dörtte birini üretecek güçteydi. Bu arada, bu projeyle birlikte Elazığ, Dersim, Malatya ve Erzincan’da 94 yerleşim yeri tümüyle, dağ ve yamaçlardaki 118 köy de bir bölümüyle sular altında kaldı. Bu bölgelerde yaşayan 30 bin kişiden 23 bini başka bölgelere göç etti, geri kalanları barajda işçi oldu.)
1960’larda tahıl üretiminde Bölge’nin yüzde 17.1’lik payı sonraki yıllarda gittikçe düştü. Kalkınma planlarının ilk ikisinde (1973-77 yılları arasında) Bölge’ye ayrılan kamu yatırımları yüzde 12’den yüzde 7.1’e düşürüldü. (Bu yatırımlar da askeri yatırım veya asimilasyon aracı olarak okul ve YİBO’larla sınırlandırıldı) 1968- 1980 arasında verilen 6 bine yakın teşvik belgesinin sadece yüzde 5’i Bölge’ye gitti. 1960’lı yıllarında Türkiye’nin GSMH’na katkı sunan Kürt illeri ilk 10’da yer alırken, sonra yerini batı illerine bırakacaktı. Kısmî olarak ele aldığımız tüm bu veriler gösteriyor ki, Kürdistan’da devletin bilerek sürdürdüğü sistemli bir ekonomik ambargo mevcut. Bölge’nin ekonomik üretimden, tarımsal faaliyetlerden mahrum bırakılması yanı sıra zorunlu göçlerle köylerdeki özgür yaşam yerini kent yaşamıyla asimilasyona bırakıyordu.
Görüldüğü gibi, ortada PKK öncesi pek de iç açıcı bir tablo yok. Tam aksine Kürtler açlık, yoksulluk, örgütsüzlük kıskacında, mekânsal değişikliklerle asimilasyon politikalarına tabi tutulmuş hâldedir. Bu yüzden, “Apocular”ın 30 Temmuz 1979 tarihinde toprak ağası Urfa Milletvekili Mehmet Celal Bucak’a karşı “sosyal ve siyasal” bir eylemle yola başlaması rastlantı değildi.
Savaş Yılları ve Direniş
PKK’nin çıkışıyla birlikte Bölge’de ekonomik sömürünün yanında askerî şiddet ve siyasal baskı artarken, Türkiye’de neoliberal ekonominin uygulanabilmesi için 12 Eylül darbesi yapıldı. Ekonomik olarak beli bükülmüş Kürt köylülerinin ellerinde kalan topraklar devlet eliyle bu kez koruculara verildi. Tarım ve hayvancılık tamamen bitirildi. Sermayesi olan yurtsever Kürtler öldürüldü ve birikimlerine el konuldu. Çıkartılan TMK, TCK gibi kanunlarla Kürtlerin sermaye birikimi engellendi. Bölge’de sivil inisiyatifini kaybetmiş “Türk- İslam” ideolojisi, Kürtler arası ilişkileri korucu-aşiretleri ve Hizbul-kontra üzerinden militarize etti; ekonomik çıkar çatışmaları, karaborsa, uyuşturucu ticareti, aşiretler arası kan davaları, kadına karşı şiddet ve mafya tarzı örgütlenmeler yarattı. Göçe tabi tutulan milyonlarca Kürt, Türkiye kapitalizminin geliştirilmesinde ucuz işgücü olarak kullanıldı. Köprü, otoyol, okul, tarım, sanayi, tekstil, turizm gibi sektörlerde “sınıf-altı” Kürtlerin alınteri var.
Artık Eskisi Gibi Değil
Herkes bu dönemin canlı tanığı olduğu için uzatmadan belirtelim ki bugün Türkiye kapitalizmi batıda teknolojik ve katma değeri yüksek yatırımlara yönelirken, emek yoğunluklu tüm kirli işler ise Kürdistan’a kaydırılmak isteniyor. Tüm resmî politikalara rağmen Bölge’de tutunmaya çalışılan Kürt yoksulları, yerel taşeronlar eliyle iliklerine kadar sömürülmek isteniyor. Ancak bugün ayağa kalkan Kürt, mücadele ve direnişiyle sisteme meydan okumuş ve oyunu kendi kurallarına göre dizayn eden radikal bir duruş sergilemiş ve rüştünü ispatlamıştır. Sömürgeci sistemin “eskisi gibi yönetemeyeceği” ve Kürtlerin de “eskisi gibi yönetilmek istemediği” ortaya çıkmıştır. Lice’de askerî operasyonu durduran, Dersim’de HES’leri basan, Pervari’de HES iptal ettiren, karakol yapımını engelleyen ve “PKK fabrika kurmayacak, ekolojiyi ve tarımı esas alacak” diyen Kürtler, “Demokratik Modernite” perspektifiyle, “finans kapitalistleri”nin oyununu da bozacaktır.
II
Sermayenin Büyük Hayalleri Var
PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Newroz’da yaptığı toplumsal mücadele çağrısının üstünden henüz birkaç ay geçmedi. Gerillanın çekilmesi başladı; sürecin diğer başlıkları da gündemde. Bu arada dönemin Kürt coğrafyasındaki sınıfsal ilişkileri nasıl etkileyeceği, nasıl mücadele yolları bulunacağı tartışılıyor. DTK Emek Komisyonu üyesi Ferda Koç, Araştırmacı Nevra Akdemir ve Yüksek Lisans öğrencisi Azize Aslan ile Kürdistan’daki ekonomi ve emek sürecini ele aldık.
Kürtler İşçileşti
Barış süreciyle birlikte “Türklerin patronlaşacağı Kürtlerin ise işçileşeceği” tartışmaları sürerken, Kürtlerin yaşamlarını yakından bilen DTK Emek ve Sosyal Politikalar Komisyon üyesi Ferda Koç, Türkiye’de yaşayan yaklaşık 20 milyon Kürt’ün büyük bir bölümünün zorunlu göçe tabi tutulduğunu hatırlatarak şunları söylüyor: “Bugün yalnızca 8 milyon Kürt Kuzey Kürdistan’da ikamet ediyor. Türkiye’nin büyük ve orta boy kentlerinde yaşayan 12 milyon Kürt’ün yüzde 90’ı ücretli emekçi. Kuzey Kürdistan nüfusunun 2.5 milyonluk bir kesimi mevsimlik tarım işçiliği, 1.5 milyonluk bölümü de inşaat işçiliği ile geçiniyor. Sadece bu rakamlara bakarak dahi Kürt halkının yüzde 70’lere ulaşan bir ölçekte işçileşmiş bir halk olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle, iktidar ve egemen sınıfların, şimdiye kadar kitlesel işsizlik, şovenizm ve kontr-gerilla stratejileri ile disiplin altında tuttukları bu işçi kitlesini yönetme sorunlarının öne çıkacağını düşünüyorum. Silâhların susması bu işçi kitlesini eskisi gibi yönetilemeyecek hâle getirecek. Bu nedenle onurlu bir barışın devrimci olduğu kanısındayım.”
En Düşük ve Riskli İşler
Kapitalist üretim ilişkilerinin Kürtlere bugün biçtiği role de dikkat çeken Koç, şu bilgileri sunuyor: “Bölge’deki ücret ve çalışma koşullarını daha kolay anlayabilmek için, daha iyi ücret ve çalışma koşulları sağlamak üzere büyük kentlere göç eden Kürt işçilerinin durumlarına bakmak yeterli. Büyük kentlerde en iyi durumda inşaatlarda, tekstil atölyelerinde, tersanelerde çalışma olanağı bulan Kürt işçileri, bölgedeki ücretlerden daha yüksek ücret ve daha iyi çalışma koşulları buldukları için buralarda çalışıyorlar. Oysa bu işler hepimizin bildiği gibi batıdaki en düşük ücretli ve en yüksek riskli işler.”
Kürdistan Çin Değil
“DTK’nin resmî ekonomik anlayışı, anti-kapitalist, ekolojik ve kollektif mülkiyet biçimleri temelinde şekillenen bir yapılanmayı ön görüyor” diyen Koç, ancak bu yaklaşımın DTK’nin bütün bileşenleri tarafından aynı biçimde bakılmadığını da söylüyor. “Kürdistan’ın Çin olacağı” yönündeki tartışmalara da değinen Koç, “Ne Kürdistan Çin, ne de AKP iktidarı ile Kürdistan arasındaki ilişki Çin Komünist Partisi iktidarı ile Çin arasındaki ilişkiyle karşılaştırılabilir” diyor. Global anlamda daha büyük tehlikelere işaret eden Koç, şöyle devam etti: “ABD-AB-İsrail ve Türkiye’nin Kuzey Kürdistan için planlarının Afrika ve Orta Asya’daki zengin doğal kaynakları olan sömürge toplumlarına uygulanan yıkıcı programlardan esinlenerek oluşturulacağını düşünüyorum. Bu planların önemli odaklarından birinin HES projeleri olacağını tahmin etmek de zor değil. Siyanür madenciliği ve petrol çıkarımının şimdiki geriliğinin Kürt isyanından kaynaklandığını, silahlar sustuktan sonra bu alanda büyük bir hareketlenmenin yaşanacağını tahmin ediyorum. Ayrıca bölgedeki büyük toprak mülkiyeti yapısı Kürdistan’ı tohum, gübre ve ilâç endüstrisinin bir deneme alanı hâline getirmeye elverişli koşullar yaratıyor.”
DTK’nin “Mezopotamya Mevsimlik Tarım İşçileri Kurultayı” gibi örnekleri çoğaltması gerektiğini de dile getiren Koç, Kürt halkının dinamizminin siyasî iradedeki eksiklikleri telafi edebilecek güçte olduğunu belirtiyor.
Bağımlılık İlişkileri Hâkim
Batman’da tekstil atölyelerinde alan incelemesi yapan ve yüksek lisans tezi hazırlayan Azize Aslan, mevcut ilişkilerin İstanbul ve Bursa gibi illerle bağımlı şekilde yürütüldüğünün altını çiziyor. Kentte 2 bin 200 kişinin tekstil atölyelerinde yarı zamanlı çalıştığı bilgisini veren Aslan, 8 tekstil kent, 15’i büyük firma 45’i ise merdiven altı tekstil atölyesinin, bütün ham maddesinin İstanbul gibi metropollerden geldiğini söylüyor.
Hükümetin dediği gibi “sermaye akımıyla birlikte refah yükselir mi, bölge kalkınır mı, ‘terör’ biter mi” gibi sorularla Batman’a gittiğini belirten Aslan, büyük bir yoksullukla karşılaştığına vurgu yaptı. Tekstilin Batman’a neden gittiğinin nedenlerini de araştırdığını dile getiren Aslan şöyle konuştu: “Ucuz iş gücü, hükümetin sağladığı teşvik programı, Maliye Bakanı’nın Batmanlı olması, daha önce batı illerine göç etmiş olan Batmanlıların tekstil ile haşır neşir olması, kentteki sermayenin pazar bilgisinin olmaması büyük sermaye sağladığı avantaj ve valilik tarafından yapılan çağrı etkili oluyor.”
Alt Sözleşme Hâkim
Bölge’de emeğin ucuz kılınmasının tarihsel çerçevesi olduğunu, bunun da en büyük nedeni savaş ve göç koşulları olduğunu hatırlatan Aslan, “Uzun yıllar hiçbir yatırımın gerçekleştirilmemiş olmasını emeği ucuz kılan unsurlar içinde sayabiliriz. Aslında ucuz emeği arayanlar oraya giden sermayedarlar değil, o sermayedarlara iş veren büyük marka sahipleridir. L.C.W., Mango, Zara, Kiğılı gibileri ucuz işgücünü arıyor. O ucuz emeği sadece Batmanlı Kürt girişimcilerde buluyor. Şuanda alt sözleşmelerle bağımlı ilişki hâkim. Fason iş ilişkisiyle çalışıyorlar ama gelecekte bir sermaye birikimi olabilir. Kâr arttıkça bölgedeki fason üretim yapanlar ile batıdaki büyük şirketler arasında bir çatışma da gündeme gelebilir. Çünkü şu an bölgede üretim yapanlar kâr etmediklerini söylüyor ama batıda işverenler muazzam para kazanıyor. Dolayısıyla bu ileride bir çatışmaya neden olacak” öngörüsünde bulunuyor.
Eline Ne Verirlerse...
İşçi işveren ilişkisinin, akraba ve hemşerilik ilişkisi üzerine kurulu olduğu bilgisini de aktaran Aslan, “Orada herkes Kürt ve akraba. Batman’a bir Türk girişimci gelirse Kürtleri çalıştıramaz. Oradaki Kürtleri çalıştıracak kişinin Kürt olması gerekiyor. Yani işverenin Kürt olması gerekiyor. O yüzden batıdan bir işveren gelirse muhtemelen yerelde bir Kürt işverenle birlikte ortaklık kuracaktır. Bölge’nin hangi ilinde yaparlarsa yapsınlar yerel bir ortak bulmak zorundalar. Çünkü işçiyi bulacak kanallara sahip değiller. İşverenler daha çok AKP’nin yumuşattığı bir kitle. Muazzam bir yoksulluk var. Yapabilecekleri tek şey oralarda çalışmak. Çalışanlar genelde kadın ve 300- 400 liraya çalışırlar. Bir kişi yeni işe girmişse ne kadar ücret alacağını da bilmiyor. Ücret pazarlığı söz konusu değil. Akraba bağıyla geliyor çalışıyor. Ay sonunda eline ne verirlerse ona tabi olmak zorunda kalıyor.” diyor.
Ucuz İşçi Arıyorlar
Hükümetin açıkladığı teşvik paketlerinin içinde Türkiye’nin batısı ile Bölge’ye gidecek yatırımlar ince hesaplarla yapılıyor. Örneğin teknoloji, makine, otomotiv gibi katma değeri yüksek yatırımların batıya, tekstil ve hizmet sektörleri gibi emek yoğunluklu yatırımların ise Bölge’ye teşvik edilmesinin nedenlerini Bölge’deki Organize Sanayi Bölgeleri (OSB) üzerinde alan çalışması yapan Nevra Akdemir’e sorduk. Bu nedenlerin Türkiye’de sermaye birikiminin artmasında önemli rol oynadığını ifade eden Akdemir, birkaç nedeni şöyle sıraladı: “Türkiye’nin sermaye birikimi büyüdükten sonra teknolojik yatırımlara dönmeye başlandı. Teknik tekstil üretim yine İstanbul, Bursa gibi illerde yapılıyor. Ama işçilik, yer, kira maliyetleri yükselip ve rant azaldıkça Kürdistan’a doğru bir kayma yaşanacak. Bu kayış pat diye olmuyor. Çatışmaların durmasıyla bağlantılı olacak. Sermaye, işçiliğin en az örgütlü olduğu ve en fazla yoksulun olduğu bölgeleri tercih ediyor. Tayvan, Çin, Bangladeş’e baktığımızda görüyoruz. Kürdistan için Türkiye’nin Çin’i deniliyor ancak Bölge’nin altyapısı şu an uygun değil. Dolayısıyla şu anda en hızlı kayabilen, geçiş yapabilen sektörler aktarılıyor. Bunlar da, en geçici üretim biçimi dediğimiz tekstil sektörüdür. Kalıcı ve sabit sermayesi en az olan sektördür.
Neden Kürdistan?
Çin’e niye gitmiyor da Kürdistan’a gidiyor deniliyor. AB’nin Çin’e koyduğu yüzde 40’lık kota uygulaması var. Ama AB ile Türkiye arasında gümrük birliği var ve Türkiye’de üretilmesi çok daha avantajlı hâle gelecektir. Dolayısıyla zamanla terk edeceğimiz üretimin Kürdistan’a kaydırıldığını görüyoruz. Kürdistan illerinin ticaret anlamında en fazla eklemlendikleri il Mersin’dir ve Akdeniz’e açılan limandır. Buna uygun mekânsal değişiklikler yapılıyor. Kentsel dönüşüme buradan bakmalıyız. Yapılan yatırımlar geçici işlerdir ve kadınların daha yoğunluklu çalıştığı işler öne çıkıyor: Tekstil, çağrı merkezleri ve sağlık.”
İşçilerin Elleri Kopuktu
Sanayi bölgelerinin şehrin çok uzak yerlerine yapılmasının da nedenleri olduğunu belirten Akdemir, Diyarbakır Organize Sanayi’de gördüklerini ise şöyle aktarıyor: “Orada fabrikalar, işyerleri geçici kurulmuştur. Sabit sermayesi olanlar çok azdır. Bugün buraya kurulu olan atölye yarın başka bir yere taşınacak şekilde kuruluyor. Neresi ucuzsa, kirası azsa, işçilik ucuzsa oraya taşınacaklar. Geçici işçilik ilişkileri içerisinde kurulan makinelerle en kötü çalışma koşulları dayatılıyor. Yoksulluk ve işsizlikle terbiye edilmeye çalışılan bir yerde tabii ki insanlar kendilerine sunulan koşullarda çalışmayı kabul edeceklerdir. Minnet duyarak çalışıyorlar. Bir de bu kadar baskı ve dışlanmışlığın yaşandığı yerde kendi türküleri ve dilleriyle çalıştıkları ortam yine oradakiler için olumlu bir durum. Diyarbakır Organize Sanayi’de gördüğüm işyerleri en eski makinelerle çalışılıyor. Bütün işçilerin eli yaralıydı, parmakları kesikti.”
Sosyal Sermaye Yürüyor
İş ilişkilerinde de ilginç bir belirlemede bulunan Akdemir, sömürü politikasının daha çok sosyal sermaye üzerinden yürütüldüğü görüşünde: “Kürt hareketinin çok büyük olmasından kaynaklı zaman içerisinde bir takım insanlar onun dışına düştü. Bu mücadelenin bir sosyal çıktısı, sosyal sermayesi de oldu. İnsanlar mücadelenin içindeyken, dışına çıkmasıyla birlikte bir sosyal sermaye yaratıyor. Yani Türkiyeli biri olarak güzel Türkçenizle Kürdistan’da yatırım yapamayabilirsiniz. Ama Kürt mücadelesi içinde yer almış, evrilmiş, canı yanmış bir insan olarak orada daha kolay yatırım yaparsınız. Oradaki dinamikleri daha iyi gözlemlersiniz ve muhtemelen ‘iyi patronsunuzdur’. Sonuç itibariyle bu kapitalist üretim ilişkisini ortadan kaldırmıyor da, siz Kürt olduğunuz için, oradaki ilişki ağınız çok güven verici olduğundan daha rahat yatırım yaparsınız. Güvencenin olmadığı bir yerde güven mekanizması devreye girer. Sosyal güvence yoksa insanlar arası güven devreye girer. Burada da hemşerilik, din, milliyet ve dil bağı çok önemlidir. Kürt mücadelesi içerisinde devam edenler de olabilir, ağırlıklı olarak bu mücadeleden bir şekilde uzaklaşmış olanların artık ben kendi işimi yapacağım diyenlerin önü daha açık. Dolayısıyla bunların bu mücadelede elde ettikleri sosyal sermayeyle nasıl devşirildiklerini de görmemiz gerekiyor.”
III
Bugüne kadar derinleştirilmemiş meşru, yasal ve kendine özgü niteliği olan ekonomik girişimleri gündeme getirmek gerekir. Bunları geniş katılımlı ve demokratik bir tarzla tartışmadan kâğıt üzerinde tasarlamak çok doğru olmaz ama yine de bazı kendine özgü deneylere ve tasarımlara işaret etmekte yarar var.
‘Kürt işçilerin Bölge’deki siyasal gerilimden dolayı elde ettiği bir pratik var. Daha direngen ve daha örgütlü bir mücadeleyi sürdürüyorlar. Bu gelenek sınıf alanına ikame edilebilinirse, hem sendikal alana hem de sınıf hareketine çok ciddi katkıları olur. Böylesi bir potansiyel şu anda mevcut’
Ekonomide Yeni Seçeneklere Bakmalıyız
Barış sürecinin Türkiye ekonomisini ve ezilen halklar ile emekçileri nasıl etkileyeceğini demokrasi güçlerinin bu süreci nasıl değerlendirmesi gerektiğini iktisatçı ve sosyal politikalar uzmanı Erhan Bilgin ve sendika uzmanı İrfan Kaygısız ile konuştuk.
Türkiye’deki kapitalist sermaye birikim sürecinin savaşa olduğu kadar barışa da hızla “uyum” göstereceğini öngören iktisatçı Erhan Bilgin, süreci şöyle değerlendiriyor. “Bu uyumun doğrusal bir hat izlemeyeceğini, karmaşık olacağını söylemeliyiz. Özel sermaye birikimi hızlanırken, Kürdistan’da mal ve para dolaşımı daha fazla hızlanacak. Sonuçta bölge, batı ile ekonomik olarak daha fazla entegre olacak. Fakat süreci kaba materyalist bir temelde değerlendirmek hatalı olur. Çünkü barış süreci aslında, mücadelenin politik zeminde yeniden, daha doğrusu yeni bir biçimde sürdürülmesi anlamına geliyor. Bu nedenle yeni mücadelenin yeni kazanımları, ekonomik gelişme üzerinde dolaysız etkide bulunacaktır. Şu olguların dikkat çekici biçimde öne çıkacağını da söylemek mümkün: Birincisi devlet bütçesinde askerî-güvenlikle ilgili harcamaların artması yönündeki baskı sona erecektir. İkincisi, savaşın Türkiye ekonomisine ilişkin yarattığı belirsizlik algısının sona ermesiyle, dış kaynak girişi artabilecektir. Üçüncüsü, Güney Kürdistan’daki enerji koridorunun açılmasıyla (daha doğrusu istikrarının sağlanmasıyla) daha düşük maliyetli şekilde enerji ihtiyacı karşılanabilecek.”
Asimilasyonu Nasıl Etkileyecek?
“Sermaye yatırımları Kürtler üzerinde sürdürülen asimilasyonu nasıl etkiler?” yönündeki sorumuzu yanıtlayan Bilgin’in değerlendirmesi şöyle: “Yatırımların artması, mal ve para dolaşımının hızlanması ve böylece ekonomik entegrasyonun genişlemesi asimilasyonu hızlandırıcı olduğu kadar, sınırlayıcı daha doğrusu ulusal bilinci genişleten etkilere de sahip. Otomatik bir ilişkiden söz etmek çok doğru olmaz. Mesela İspanya’nın genelinden daha çok gelişmiş olan Katolanya’da ekonomik entegrasyonun güçlenmesi, eşitlik, özerklik taleplerinin sınırlanmasına yol açmadı. Tersine zenginlik, eşitlik taleplerini güçlendirdi. Türkiye’de de ‘Doğu Sorunu’ baskılara, yasaklara rağmen kapitalist iç pazarın yeni biçim aldığı, ekonomik gelişmenin hızlandığı 1960-70’lerde yeniden ve kitlesel olarak gündeme geldi.”
Tekelleri Sınırlamak Mümkün
Alternatif fikirler de beyan eden Bilgin, şöyle devam etti: “Bugüne kadar bölge için konuşulmamış ya da derinleştirilmemiş meşru, yasal ve kendine özgü niteliği olan ekonomik girişimleri gündeme getirmek gerekir. Bunları geniş katılımlı ve demokratik bir tarzla tartışmadan yukarıdan veya kâğıt üzerinde tasarlamak çok doğru olmaz. Fakat yine de bazı kendine özgü deneylere ve tasarımlara işaret etmekte yarar var. Mesela kooperatifçiliğe... Köye geri dönüşlerin ekonomik zeminini oluşturabilir bu kooperatifler. Ayrıca, geçimlik ekonomiye ciddi katkı yaparken, şehirdeki kent yoksullarının ucuz ve kaliteli (hatta doğal) tüketim ürünü satın almaları mümkün hale gelebilir. Bu model, uluslararası ve yerli kapitalist tekellerin pazardaki kontrolsüz rolünü de sınırlayıp batı için de örnek olabilir. Belediyelerin yine bölgeye has (kamu) iktisadi işletmeler kurması da bir başka seçenek olabilir. Bu işletmeler ekmek üretiminden, kent içi ulaşımı ucuz ve kullanışlı hale getirmeye kadar çeşitli olabilir. Eğitim, kütüphane vb. sosyal hizmet alanları genişletilebilir. Bir diğer oluşum küçük sınaî üreticinin, esnafın, zanaatçıların desteklenmesine yönelik çalışmaları içerebilir.”
Siyasal Direngenlik Sokağa Taşacak
Barış sürecinin emek cephesi açısından önemli değişikliklere gebe olacağını ve sınıf içi ilişkiler düzleminde yeni bir sonuca yol açacağını belirten Birleşik Metal- İş Sendikası Toplu İş Sözleşme Uzmanı İrfan Kaygısız ise, sınıf içindeki milliyetçilik ve şovenizm zemininin kuruyacağını kaydetti. Sınıf içi ciddi çatışmaya dikkat çeken Kaygısız, “Sınıf içi çatışma denen istihdam içindeki parçalanma, sınıfın kendi içindeki rekabeti diye konuşulur ve bu doğrudur. Sınıf içi çatışmanın diğer bir boyutu, sınıf hareketinin güçlü olmasını engelleyenlerden bir tanesi de milliyetçilik ve şovenizmdir. İşçiler arasında ve toplumun genelinde bir miktar daha yaygın bir eğilimdir. Çünkü milliyetçilik ve şovenizm, alt sınıflarda daha şiddetli yaşanıyor. Kimi işyerlerinden biliyoruz, arkadaşlar Kürt olduklarını saklıyor ya da Kürtlüğünü fiziken saklayamayanlar da politik olarak bir Kürt olmadığını ifade etmek zorunda kalıyor. Bundan sonra en azından Kürtler kendi kimliklerini işyerlerinde savunur hâle gelecekler. Dolayısıyla Türk işçi ile Kürt işçi arasındaki çatışma azalacaktır. Ortadan kalkacaktır” dedi.
Türkler Kadar Sömürülecekler
Türk işçiyle ötekileştirilmiş etnik yapıdaki işçiler arasındaki ücret adaletsizliğinin de bu sürecin sonucunda çökeceğini dile getiren Kaygısız, “Türk işçi, Kürt işçi, Çingene ya da şimdi daha çok Balkan ağırlıklı işçiler arasındaki aşağıya doğru hiyerarşik yapı önemli ölçüde dağılacak ve sermaye de bu rekabetten dolayı ücreti aşağıya doğru indiremeyecek. Türk gelirse 35 lira, Kürt gelirse 30 lira ya da Çingene gelirse 25 lira diyemeyecek.  Dolayısıyla Kürtler ve diğer azınlıklar da Türk gibi çalışacaklar. Yani eşit koşullarda çalışmanın önemli ölçüde zemini olacaktır. Bütün bir anlamda hemen her şey eşitlenecek, sosyal ya da iktisaden çalışma koşulları düzelecek anlamda değil ama bunun zemini eskisinden daha fazla oluşacaktır. Savaş süreci bunu derinleştirmişti. Özellikle göçmen işçilerin çalışma ortamında uğradıkları fizikî şiddetin, çalışma alanlarının daraltılması gibi sonuçları da vardı. Sömürü ortadan kalkacak diye bir şeyden bahsetmiyoruz. En azından enformel alanlarda Türkler kadar sömürüleceklerdir.” dedi.
Ortak Mücadele Yükselecek
Formel alanlarda ise ortak mücadelenin zemininin güçleneceğini belirten Kaygısız, şunları kaydetti: “Milliyetçilik ve şovenizmin kırılması örgütlemeyi de daha kolaylaştırıcı sonuçlar yaratacaktır. Örneğin Bursa’da Bosch örgütlenmesi yapılıyor; Türk Metal-İş’in argümanı ‘Bunlar Apo’ya küfür etsinler de görelim’ şeklinde. Türk-Metal’in attığı şovenist sloganlar var. Birleşik Metal-İş üyesi sağcı üye de, ‘Bunlar ne diyor. Ne alaka’ diyor. Kimi zaman sendikal alandaki, iktisadî ve sosyal alandaki gerilimi siyasal alan üzerinden yaratmaya çalışmaktadırlar. Kırılmayı oradan yapmaya çalışıyorlar. Yine çok yaygın bir söylemdir: Herhangi bir sendikada gerilim olduğu zaman hemen ‘Aidat paraları PKK’ye gidiyor’ gibi söylemler ortaya atılır. Bunlar, hem örgütlenmeyi zorlaştırıcı, hem de işçiler arası düşmanlığı körükleyen sonuçlar doğuruyor. Bunların ortadan kalkma zemini önemli ölçüde oluşuyor. Yeni süreçle birlikte hem iktisadî açıdan bir farklılaşma olacak, hem de bu iç gerilimler açısından bir toparlanma sonucunda sınıf içi çatışmada kısmen bir iyileşme olacaktır. İç gerilim azaldıkça sermayeye karşı ortak mücadele daha da güçlenecektir.”
Üye Kaybetme Kaygısı Var
Sendikaların barış sürecine sınırlı destek sunmasını da değerlendiren Kaygısız, “Sendikalar dar anlamda üyelerinin sorunlarıyla ilgilenirler (iktisadi anlamda) diye bir anlayış var. Sendikalar üyeyi kaybetme kaygısı içerisindeler. Bu nedenle de içerideki o milliyetçi eğilimle yüzleşmek konusunda da kaçak güreşiyorlar. Kişisel olarak farklı bir eğilimi olsa bile onunla direkt bir temastan, sorunla yüzleşmeden ve söylemden de korkuyor. Dolayısıyla işçi sendikaları bu tür tartışmalara girmekten kaçınıyor. Sendikacı dar anlamda işçinin iktisadi sorunlarıyla sıkışmış ve onunla uğraşıyor. Sorun olacak, başını ağrıtacak, dert açacak, toplantı yapacak, bütün bunlar konformizmin dağılması demektir. Kimse de o ‘lüksünden’ vazgeçip bu sorunla uğraşmak istemiyor. Toplumsal dönüşümün oraya da yansıyacağı beklentisi var. Taşın altına elini koymaktan korkuyor ve çekiniyor” şeklinde konuştu.
Değişime Neden Olur
Gelişen süreçle birlikte örgütlü Kürt hareketinin daha çok sınıfsal sorunlara eğileceğine işaret eden Kaygısız, Kürt emekçilerinde yaşanabilecek değişimi de şöyle okuyor: “Olağan süreçlere girdiğimiz zaman iki şey olacak. Bir tanesi Kürt bölgesine bir sermaye akışı olacak. Dolayısıyla yeni istihdam alanları açılacak. Sermaye de bunu Türkiye’nin Çin’i olarak değerlendiriyor. Sermaye açısından anlaşılır bir durum. Kürtler açısından bir süre sonra daha yoğun işçileşme süreci yaşanacaktır. Nicelik olarak bu alan genişleyecektir. Genişleyen bu alana Kürt hareketinin de siyaseten müdahale ihtiyacı ortaya çıkacaktır. Sıcak savaşın etkisi ortadan kalktığı zaman, Kürt’ün ekmek talebi öne çıkacaktır. O ekmek talebinin daha şiddetli ortaya çıkması Kürt siyasal hareketini de bu alanda politika üretmeye, tutum almaya yönlendirecektir. Böylesi bir gelişme yaşanacaktır. Burada şöyle bir avantaj var; bu hareket çok örgütlü ve başka bir mücadele deneyiminden geldiği için, sendikal alana da, sınıf alanına da müdahalesi ciddi bir yenilik olarak girebilir. Hem nicelik olarak örgütlü bir Kürt hareketi emek alanının parçası haline gelebilir ve bu örgütlülük sendikal alanda yapısal bir değişikliğe neden olabilir; hem de daha aktif mücadeleyi beraberinde getirebilir. TEKEL direnişinde Kürt işçilerin rolü çok konuşulur. O bütün mücadeleyi sürükleyenlerin önemli bir bölümünün Kürt işçiler olduğu hep söylenir. Çünkü onun pratik bir deneyimi var. Kürt bölgesinde yaşadığı siyasal gerilimden dolayı elde ettiği bir pratik var. Daha direngen ve daha örgütlü bir mücadeleyi sürdürüyor. Bu gelenek sınıf alanına ikame edilebilirse, buradaki sürece dâhil edilebilirse, hem sendikal alana hem de sınıf hareketine çok ciddi katkıları olur. Böylesi bir potansiyeli bağrında taşıyor. Politik olarak bu alana daha çok laf söylenmesi gerekir.”
HDK Katkı Sağlar
Bu süreçte HDK’nin de oynayacağı role değinen Kaygısız sözlerini şöyle sonlandırdı: ‘HDK’nin yeni bir sınıf mücadelesinin potansiyelini harekete geçirme ve iç içe geçerek örgütlü hâline getirmesi önümüzdeki yıllarda bir kan sağlayabilir, demokrasi ve sınıf mücadelesine önemli katkı olur. Kürt hareketinin olası dinamiği görmezden gelmemesi ve buna hazırlıklı girmesi çok önemli.
IV
Yar. Doç. Dr. Erdem Yörük, demokratik çözüm sürecinde ekonomi politikalarını değerlendirdi. Yörük, komünlere ve kooperatiflere dayanan Kürt projesinin AKP’nin sermaye merkezli ekonomi-politiğine karşı alternatif olduğunu kaydetti.
Yörük, “Kapitalizmin ‘umudu’nu en ucuza satan AKP’dir. Ama halk ‘Kürt hareketinin içinde örgütlenerek komünlere, kooperatiflere girdiğim zaman karnım da doyuyor, çocuğum da az hasta oluyor’ diye görürse, her şey kalıcı olacak” dedi.
AKP’nin Panzehiri Kürt Projesidir
Dosyamızın bugünkü bölümü, AKP’nin “yatırım” projesine karşı Kürtlerin düşüncesi, hazırlığı ve alternatifinin ne olacağına ilişkin. Kürt sorununu ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni yakından takip eden Koç Üniversitesi öğretim görevlisi Yar. Doç. Dr. Erdem Yörük ile konuştuk. Türkiye’de en çok tartışılmaya başlanan ve sorulan soruların bir kısmını biz sorduk Yörük cevapladı...
Barış süreciyle birlikte AKP ve sermayenin Bölge’yi yağmalayacağı çok konuşuluyor. Siz nasıl okuyorsunuz bu süreci?
- Süreç ilerledikçe Kürdistan ve Türkiye’nin ekonomi politiği üzerine bir iktidar savaşı yaşanacağını düşünüyorum. Sol kamuoyunda sık sorulan bir soru var: Kürtler, AKP ile neo-liberalizm ve İslam zemininde bir ortaklık mı kuruyor? Barış karşılığında demokrasi mi gidiyor? Ben bu iki sorunun da cevabının “hayır” olduğunu düşünüyorum. AKP tabii ki sıklıkla dile getirdiği gibi çatışmaların bitmesiyle birlikte yerli ve yabancı sermayenin Bölge’ye akın etmesini sağlamaya ve burada muhafazakâr bir iklim inşa etmeye çalışacak. Bölge’ye “kalkınma” Türkiye’ye de büyüme vadediyor. Burada yapmak istedikleri Türkiye’nin kendi Pakistan’ını, Bangladeş’ini yaratmak. Yani, hem reel bir olasılık, hem de PKK ile yapılan müzakerelerde Türk halkını ikna etmenin bir yolu olarak da yeni tipte bir sömürgeciliği müjdeliyor.
Klasik sömürgecilik yerine yeni bir sömürgecilik biçimi mi?
- Evet, çünkü klasik sömürü politikası 1980’li yıllardan bu yana direnişten ötürü başarılı olamadı. O zaman direnişi temizleyip ikna yöntemiyle, “demokratik” yöntemlerle ekonomik sömürüyü geliştirmek isteyecek. Birinci plan bu. Şirketler yoluyla oradaki emeğin, toprağın, çevrenin, yeraltı-yerüstü her şeyin sömürülmesi gerçekleşecek. İkincisi de, ideolojik olarak da “biz sömürmeyi daha iyi gerçekleştiririz” diyerek, Türkleri PKK ile müzakerelere ikna etmeye çalışmaktadır. Türklerin Kürdistan’a bir İngiliz’in Hindistan’a şevkle baktığı gibi bakmasını istiyor. Ancak bunlar AKP’nin planları diye kesinlikle gerçekleşeceklerini söyleyemeyiz. Kürt hareketi ideolojisi ve örgütlenme yapısı gereği iktisadî ve siyasî anlamda sol bir harekettir ve AKP ile stratejik bir ortaklık kurması mümkün değildir. Yapılan şey, benim okumamla, Türk halkını çözüme ikna etmek için AKP’nin ve Kürt hareketinin verdiği siyasî mesajlardan ibarettir.
Sermayenin bu kadar barışseverliği de buradan mı geliyor?
- Türkiye’de sermayeyi artık iki gruba ayırabiliriz. Biri yaklaşık 10 yıldır AKP’nin temsil ettiği İslamî muhafazakâr sermaye, diğeri CHP’nin temsil ettiği seküler sermaye. Eski para- yeni para, İstanbul sermayesi-Anadolu sermayesi, Beyaz sermaye-yeşil sermaye. Çeşitli isimlerle adlandırılabilir. Laikçi olanı CHP temsil ediyor. Dolayısıyla Türkiye’de o üst ve orta sınıflar, seküler milliyetçi kesimler bu yeni sürece ikna olmuş mu çok bilinmiyor. Ancak İslamî sermayenin kendisini bu işe adadığını biliyoruz. Gözlerinin dolar işaretiyle dolduğunu görebiliyoruz. Kürdistan’da açılacak fabrikalar ya da küçük taşeron ağalarının yayılması, büyük üretim çiftliklerin veya tarım yapılarının oluşması ya da hâlâ var olan toprak ağaların belki de hızla kapitalistleşmesini görebiliriz, bunlar sermayenin planlarıdır. İstanbul, Bursa gibi illerin varoşlarındaki apartmanların altında üretilen tekstil Bölge’ye kayacaktır. İstanbul, Bursa’daki işçiler her ne kadar asgari ücretle çalıştırılıyor olsa da sermaye için hâlâ büyük paralardır. İstanbul’da bir overlok işçisi bin 200 TL gibi maaş alıyor. Bir insan için çok azdır bu ama bir sermayedar için çok fazladır. Çünkü sermayedar Bangladeş’teki işçi ile rekabet ediyor. Orada insanlar 100- 200 dolara çalıştırılıyor. Dolayısıyla bu işleri Kürdistan’a kaydırarak insanları 300- 400 liraya çalıştıracaklardır.
AKP’nin projesiyle refah yükselir mi?
- Bağcılar’da oturan bir overlok işçisi ne kadar bir refaha sahipse o onun üçte birine sahip olacaklardır. İstanbul, Bursa, İzmir’de yaşayan Kürdistanlılara sorarak karşılaştırma yapabilirler. Sermaye Bölge’yi geliştirmek, kalkındırmak için gelmiyor. Kendisinin zenginleşebileceğini hesaplıyor. Hindistan’a inanılmaz bir sermaye akışı var ve ekonomisi büyüyor. Peki Hindistanlıların refah seviyesi yükseliyor mu, hayır. İnsanlar yoksulluk içinde. Komprador burjuvazi dediğimiz o büyük sermaye oradaki yerel sermayeyle işbirliği yapıp üretilen geliri sürekli yukarıya pompalamaktadır. Türkiye’deki işçi sınıfının en yoksul kesimleri ne kadar zenginleşiyorsa Kürdistan’da da o kadar olur.
AKP’nin düşünsel anlamdaki planını anlattınız. Bir de tersinden olaya bakalım. Ezilen halklar açısından barışın ne tür iktisadi kazanımları olur?
- Benim okumamla, Kürtlerin barıştan talep ettiği şey, “Demokratik Modernite” olarak adlandırılan projenin mümkün olduğunca gerçekleşmesidir. Bu projenin de çeşitli ayakları vardır: DTK, kent meclisleri, mahalle ve köy meclisleri veya kooperatifler. Bahsettiğimiz şey, yeni neoliberal, iştah kabartıcı saldırıya karşı panzehir niteliğinde güçlü bir direniştir. Farklı bir alternatif ve kalkınma metodu sunabilecek modeldir. Üretim ve tüketim kooperatifleri olabilir. Kooperatiflere ufak bir katkı payıyla ortak olan bu insanların, beraber üretip beraber tükettiği, her bir bireyin de refahının olduğu bir üretim modeli kurulabilir.
Küresel kapitalizm buna izin vermez görüşleri yaygın.
- Bu, güç dengelerine ve Kürtlerin somut ekonomik projeleri ne kadar geliştireceğine bağlı. Barış olduğu zaman köye dönüşler başlayacak. 3- 4 milyon insandan bahsediyoruz. Bu insanlar köylerine yerleştiğinde bireysel çiftçi aileler olarak yerleşirlerse doğrudan sermayenin kölesi olma riski çok yüksek. Ancak insanlar hâlihazırda gittiklerinde kırda, köyde kendi komünlerini oluşturdukları zaman hem kendi refahlarını sağlayacak hem de tabandan tavana oluşacak demokratik, ekolojik bir yapının mümkün olacağını düşünüyorum. Köyde üretilen metaları kentteki tüketim kooperatiflerine aktaracak zincir oluşturulması, örgütlenmesi halinde mümkün olduğunu düşünüyorum. İngiltere, Sovyet Rusya, Çin devrimi sırasında kooperatifler anlamında çok önemli deneyimler var. Biz yeniden buhar makinesini kendimiz keşfetmeye kalkmayacağız. Sadece Kürt hareketiyle birlikte olan, ilgisi olanların üzerinde düşünmesi ve yeni bir modelin kurmasının mümkün olduğunu düşünüyorum.
Başlamadan boğulmaya çalışılan bir Kürt (KCK) deneyimi var...
- Tabii. Bahsettiğimiz kooperatif, komünal tarz aslında 2000’lerden itibaren Kürt hareketinin gündemindeydi. Demokratik Özerklik’in ana ayaklarından biriydi. KCK operasyonlarının yapılmasının en temel nedenlerinden birisi de bu yeni oluşturulacak yapılandırmanın önüne geçmekti. Tabandan tavana örgütlenecek demokratik bir yapıdan bahsediyoruz. Toplumsal mobilizasyonla gerçekleşecek bir modeldir ve bunu örgütleyecek olan herkesi içeri aldılar. Dolayısıyla bu saldırı olmasaydı belki de bu hadise belli bir olgunluğa oluşmuş olacaktı. Barış sürecinden beni umutlandıran bu arkadaşların geri gelmesi ihtimali. Düşünsenize, Türkiye’ye 10 bin devrimci arkadaşın geldiğini ve komünlerde görev ve sorumluluk aldığını. Bu hem Türkiye sol hareketine hem de yeni kurulacak Türkiye’ye çok büyük bir nefes verecektir. Hep beraber yeni bir noktaya varabiliriz.
Çin kır modelini önemsiyorsunuz. Biraz açar mısınız?
- 1950 yılında dünyanın en fakir ülkesi olan Çin’in 2010 yılına gelindiğinde dünyanın en büyük ekonomisi haline gelmesinin bir nedeni de Çin devriminin yarattığı alternatif ekonomik modeldir. Çin devrimi kırsal bir devrim olduğu için üretimin çok büyük bir kısmı kırsallarda oluşturulan üretim kooperatiflerden oluşmakta. Yani fabrikalar kıra gidiyor. Bu fabrikalar kırsal kooperatiflerin kontrolünde ve mülkiyetinde üretim yapmaktadırlar. İnsanlar kırda yaşıyorsa, toprakla bir ilişkisi varsa yeniden üretim maliyetini düşürmektedir. Kır kooperatifleri Çin kapitalizmi için bir avantaj oldu. Çin ekonomisi bu yüzden diğer ülkelerdeki şirketlerle rekabet etmeye başlıyor. Tabii sonradan bu kırlar dağıtılıyor. Kürdistan kalkınma modeli olarak her hâliyle Çin’i örnek alsın demiyorum. Çünkü Çin’de inanılmaz bir sömürü mekanizması hâkim. Oradan bizim alabileceğimiz bazı örnekler olabilir. Bunlardan bir tanesi, kırsal kooperatifler, komünlere dayalı üretim gerçekleştirildiği takdirde, verimli ve kapitalist üretimle rekabet eden bir üretim olabilir. Kürdistan halkı dünyanın en politik halkıdır. Bundan daha ileri bir modeli de oluşturacaktır bence.
Olabileceklerin kaygısını ve eleştirisini yapalım ama daha çok neler yapabileceğimizi konuşalım diyorsunuz...
- Kesinlikle. AKP noliberalizmin hegemonyasını kuruyor ama öyle 1990’lardaki gibi de neoliberalizmin dünyada kayıtsız şartsız kabul edildiğini söyleyemeyiz. Londra’daki isyanlara bakın, Arap Baharı’na bakın... Neoliberalizmin gümbür gümbür geldiği bir atmosferde değiliz. Türkiye’de AKP neoliberalizmi çok güçlü, çoğunluğu bir şekilde ikna etmiş durumda ama Kürdistan’da başaramadılar. Sermayenin saldırı şansının yüzde yüz olmadığını düşünüyorum. Belki de onlar kazanacaktır. Ama bizim burada alternatif bir ekonomi modeli oluşturma şansımızın çok güçlü olduğunu düşünüyorum.
Sermaye kendisiyle teknoloji, makine, deneyimli iş gücü getirecek. Bu yüzden korkmaya gerek yok diyenler de var...
- Elbette sermaye elini kolunu sallaya sallaya gelmeyecek. Teknoloji de getirecek ama gittiği her yerde hiyerarşiler yaratarak gidiyor. Getirdiği ekonomik büyüme Diyarbakır nüfusunun yüzde 3’üyle paylaşılacaktır. Yüzde 97’sini daha da yoksullaştıracaktır, daha da bağımlı hâle getirecektir. Kapitalizmin birikim modeli böyledir. 1980’lerden sonra Türkiye ekonomisi büyümede sıçrama yaratmıştır ama reel ücretlerin süratle tam tersi yere çakıldığını göreceksiniz.
AKP karşıtı sol hareketin sürekli bir işkillenme hali var: “Barış gelecek demokrasi elden gidecek” diye. İkincisi “Kürdistan’ı neoliberalizme açacaklar” diyorlar...
- Bu kaygıları ortadan kaldırmak için barış süreciyle beraber alternatif ekonomik modelin hayata geçirilmesi gerekiyor. Bunların yapılması için de içerideki insanların çıkması gerekiyor. Artık Kürtlerin kimlik talepleriyle, sınıfsal talepleri iç içe girmiştir. Kürtlerin siyasi talepleri dışındaki bütün talepler aslında işçi sınıfının talepleridir. İşçi sınıfının en acil talepleri de aslında Kürtleri ilişkilendiren taleplerdir. HDK’nin de acil olarak sahada hareket geçmesi gerekiyor. Şikâyet hâlinden vazgeçip barışın toplumsal inşasına katkıda bulunmak gerekiyor. Hatta İstanbul’da komünler neden kurulmuyor? Demokratik Özerklik sadece Kürdistan için değil Türkiye için, tüm Ortadoğu için tasarlanan bir projedir.
Alternatif Üretmek Zorundayız
Silâhlı mücadeleden yeni sürece geçişte Kürt hareketi zorlanır mı?
- İnsanları siyasî amaçlarla, vurgularla kalıcı olarak mobilize etmek, örgütlü tutmak zor bir şeydir. İstanbul varoşlarındaki insanları sosyalizm, eşitlik, anadilde eğitim gibi ideolojik, siyasî talepler etrafında uzun yıllar mobilize etmeniz zor bir şey. Çünkü insanların hayatı siyasetin yanı sıra ekonomiden, insan ilişkilerinden, ekmek kavgasından da oluşuyor. Sosyalizm, eşitlik, adalet diye insanlarla konuşursunuz, ikna olur ama pazartesi kalkar işine gider. Akşam döndüğünde cebinde parası olmaz ve ekmek derdinden dolayı sürekli sisteme itilir. Sistem, ezmekle birlikte ona umut da veriyor. Umudu en ucuza satan şimdi AKP’dir. Dolayısıyla demokratik mücadelenin insanlara somut materyal bir katkı da getirmesi gerekiyor. Yani insanların Kürt hareketinin içinde örgütlenirken, kendi refahlarının da yükseleceğini görüyor olması gerekiyor. İnsanlar, “Kürt hareketinin içinde örgütlendiğim zaman, komünlere, kolektiflere, kooperatiflere girdiğim zaman karnım da doyuyor, çocuğum da daha az hasta oluyor” diye görürse; o zaman demokratik mücadelenin içinde kalıcı olarak yer alacaklardır. Alternatif olmazsa, insanları yoksulluğa mahkûm etmiş olursunuz.
V
Kürt İş Dünyası Bilinçlidir
Dosyamızın bugünkü bölümünde, Kürt işverenlerin süreci nasıl okuduğunu ve sermayeye yönelik eleştirileri ele alacağız. DTK meclis üyesi olan, Kürt siyasetinin içinde çeşitli görevlerde bulunmuş ve şimdi Diyarbakır Ticaret Odası yönetimine adaylığını koymuş olan Av. Cabbar Leygara’nın Kürt sermayesinin bakışını sorduk. Aynı zamanda işveren olan Leygara’ya yazılı olarak gönderdiğimiz sorulara çok tartışılacak cevaplar aldık. Kürt siyaseti içindeki işverenlerin tutumunu ve bakışını özetleyen Leygara’nın görüşleri şöyle:
Gerillasız toprakların hayali, planları, projeleri konuşuluyor. Ekonomik yatırım, sermaye akışı... Siz ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle yanlış bir algıyı değiştirmek istiyorum. Gerilla asla bu topraklarda halkın lehine olan yatırımlara karşı çıkmamış ve hiçbir zaman engellememiştir. Sıkıntı, gerilla ile asker arasında yaşanan çatışmadan dolayı güvenliğin sağlanamamasıdır. Oluşan kaos ortamıdır. Devlet, Fevzi Çakmak’ın raporunda vurguladığı gibi, asla stratejik yatırımları bölgeye yapmamıştır. Bilinçli bir geri bırakma var. Teşvik yasaları kayıt dışı ekonomiyi kayıt altına alıp misli ile verileni geri almaktır. Bölge üzerinde baskı kalkarsa ne olur sorusuna gelince, tek başına bir şey olmaz. Sermaye kendine güvenli liman ister. Demokrasinin kurum ve kuralları ile hayata geçmesini, hukukun üstünlüğünü sağlanmasını bekler. Tüm bu zeminler olduktan sonra yatırımlar yapılır. Kürt iş dünyasının, yeraltı ve yerüstü kaynakları ile, tarihi ile insan kaynakları ve birikimiyle tarihte birçok uygarlık yaratmış kadim topraklarda, her türlü gelişmeyi karşılayacak bilgi, birikim ve özgüveni vardır. Projeler, var olan kaynaklar, kendi ülkesi ve halkı lehine kullanılacaktır. Kürt sermayesinin değişen bölge koşullarına kendini uyarlama kabiliyeti vardır. Temel argümanlarımız şu olacaktır: Çevreye duyarlı, istihdama öncelik veren ve sosyal sorumlulukları olan bir sermaye anlayışı...
Kürtlerin kaynaklarıyla ilgili sürekli tartışma ve endişeler söz konusu. Uluslararası güçler, ulusal ve yerel sermayedarları paylaşacak, yok edecek ve Kürt hareketinin eli kolu bağlı kalacak. Bu tartışmalara ne diyorsunuz?
Öncelikle “endişeler söz konusu” cümlenizden başlamak istiyorum. Hemen belirtmek isterim ki, Kürtlerin özgürlük yürüyüşü olan bu mücadeleye sığ bir yaklaşımdır. Altını çizerek söylüyorum Kürt eski Kürt değildir. Kürtler yok olmakla karşı karşıya kalmış bir halktı. Bu halk dirilişini tamamladı, şimdi özgürlüğüne koşuyor. Özgür halkın bireyleri de özgür olur. Kadınlar başta olmak üzere, gençliğimiz ve diğer tüm bireyler artık özgür bir birey olarak hareket edebilmektedir. Tüm bu gelişmelerden Kürt iş dünyası da etkilenmektedir. İki büklüm duran, boyun eğen, ufak bir sermaye birikim yapıp metropole kaçan bir sermayedar yok artık. Bu topraklara bağlı, aidiyet duygusu yüksek, bu topraklarda kazandığını yine bu topraklara yatıran bir iş dünyası var. Bu mücadele iş dünyasına da özgüven kazandırmıştır. Kürtler bir bütün olarak kandırılabilir bireyler değildir artık. Uluslararası sermayeye tabii ki açık olacaktır. Tabii ki iş anlaşmaları yapılacak ve ortaklıklar kurulacaktır. Küresel ekonominin kaçınılmazıdır. İş dünyamız küresel dünyayı da ekonomiyi de iyi okumaktadır. Bu halkın, bu toprakların çıkarını da hakkını da hukukunu da savunacak çok iyi yetişmiş genç beyinlerimiz vardır. İş anlaşmaları yapılırken, bu toprakların doğasını tahrip etmeden, bu uzun mücadelenin yarattığı bilinçle sosyal sorumluluğun farkında olarak bu iş anlaşmaları yapılır, bu hususta bir endişeye gerek yok. Bu mücadele başladığından beri asla hayatın tek boyutu ile ilgilenmemiştir. Hayatın ve toplumun tüm kesimlerini mücadeleye katmış, toplumun tüm kesimleri de, iş dünyası da dâhil, bu mücadeleyi benimsemiştir ve o bilinçle hareket edeceği inancındayım.
“Kürdistan Türkiye’nin Çin’i olacak. Ucuz iş gücü cenneti hâline gelecek” fikrine ne diyorsunuz?
Bu kavganın en önemli tarafı emekçilerdir. Bu mücadele yıllarında en büyük yükü çeken emek hareketidir. Dediğim gibi Kürt eski Kürt değildir. Kürt işçisi de bu bilinçlenmeden nasibini almıştır. Batı metropollerden aşağı kalınmayacak bir düzeyde emekçi örgütlülüğü var. Bu örgütlülük asla emeğini birilerine peşkeş çektirmez. Kısacası örgütlü emekçilerimiz bölgenin ucuz işgücü pazarına dönüşmesine izin vermez. Yapılan yatırımlarla, mevcut örgütlü emek gücüne güç katar.
Sermayenin saldırısına karşı Kürtler öz dinamikleriyle süreci göğüsleyebilir mi?
“Sermayenin saldırısı” şeklindeki belirlemenizi ve dilinizi doğru bulmuyorum. Bu mücadele toplumun tüm kesimlerini örgütleyerek demokratik bir toplum yaratma hedefi ile mücadelesine uzun soluklu devam etmektedir. Hatırlatmak isterim ki, bu 30 yıllık mücadelede iş dünyası kepenklerini kapatmış, kontağını çevirmemiş, Newroz alanındaki milyonların içinde en üst düzeydeki katılımını gerçekleştirmiştir. Reel durumu doğru tespit edip belirlemeleri bu temelde yapmak gerekir. Kürtlerin öz dinamikleri her türlü ilişkiyi kendi ülkesel çıkarlarını hesaplayarak kuracak özgüven ve bilince sahiptir.
Bu sürece ilişkin alternatifiniz nedir ya da nasıl bir eko-politik düşünüyorsunuz. Kürtler kamusal hizmetlere ne kadar müdahil olacaktır?
Ortadoğu ve Ön Asya’nın küresel sermaye tarafından yeniden dizayn edilerek yeni tüketim pazarları yaratılmak istendiğinin farkındayız. Kuşkusuz ki küresel sermaye bu dizaynı yaparken kendi çıkarlarına öncelik vererek hayata geçirmek isteyecektir. Kürtler bu yeni eko-politiğin içinde mevcut reel durumu göz ardı etmeden, reel-politik durumu yok saymadan, kendi ülkesel ve demokratik ulusal çıkarlarını hesaplayarak bu ilişkilere girecektir. Artık ulus devlet mantığı çökmüştür. Küresel ticaret, gümrük kapılarını ve gümrük memurlarını hız kesen bir tümsek olarak görmektedir. Bu tümseğin düzleşmesi lâzım ki, ticaretin hızı kesilmesin. Ulus devlete göre kendini dizayn eden devletler, eskiyen ve hız kesen, tümsek hâline gelen devletlerdir. Gümrük kapıları, Kürtlerin iradesi hilafına çizilen bu sınırlar fiilen kalkacaktır ve kalkması için mücadele edeceğiz. Bu sınırlar fiilen kalktığında Ortadoğu birliğinin ilk temel taşlarını atmış olacağız. Kamusal hizmetler, tabii ki çağdaş demokratik ülkelerde olduğu gibi sosyal devlet ilkesini esas alarak adil bir gelir dağımı ve adalet terazisinin dengelenebilmesi için hem dezavantajlı bölgeleri, hem toplumsal kesimleri, hem de bireyleri gözeten bir yapıda olmalıdır. Toplumun en temel sorunu olan cinsiyet ayrımcılığının karşısında durmak, özgürleşen kadın politikasını desteklemek ve reel yaşama geçirmek için büyük çaba göstermek... Asıl hedef, demokratik toplumun inşasında önemli bir aktör olmaktır. Kürt iş dünyası bu işin bilincindedir.
“Klasik sömürgecilik yerine yeni bir sömürge biçimi gelişiyor” tezine ne diyorsunuz?
Bu tespitinize katılmakla birlikte şu hususu da vurgulamadan geçemeyeceğim. Değişen dünya koşulları karşısında her yapı kendini yeni duruma uyarlamak zorundadır. Klasik sömürgecilikte sömürgeciler, mevcut ekonomik kaynakları talan ederek kendi egemenlik alanlarında kullanırlardı. Yeni dönemin ismi küreselleşen dünyanın küreselleşen ekonomisidir. Biz de farkındayız. Dünyadaki yeni dizaynı 500 büyük küresel şirketin yaptığını, eskiden farklı olarak sadece kaynakları talan etme değil, üretilenin tüketildiği pazarlar yaratmaktır. Şu anki küresel dizayn tüketim pazarı yaratmaktır. Yaşlanan Avrupa’nın tüketim arzusu azalmıştır. Kürenin büyük kısmı da yoksulluktan dolayı tüketememektedir. Ortadoğu ve Ön Asya tüketici bir toplum yaratmak için uygun zemini olan coğrafyalardır. Biz kendi topraklarımızda öncelikle üretimde ağırlıklı rol oynayacağız. Doğayı tahrip eden fütursuz tüketim yerine daha makul seviyede tüketen, refah düzeyi yüksek, tüketimin yönlendirmediği bir toplum olacağız. Bunun felsefesi de demokratik toplumun ta kendisidir. Biz bu sürecin bir parçası olacağız.
Komünal ekonomi ya da toplumsal ekonominin hayata geçirilmesi mümkün mü?
Demokratik Toplum Kongresi’nce hazırlanan ekonomi çalıştayında bu hususlar etraflıca tartışıldı. Sanıyorum tartışmaya önümüzdeki süreçte de devam edeceğiz ve bu ihtiyaç duyulan bir konu. Kanımca hayata geçirilmesi bazı noktalarda mümkün, bazı noktalarda oldukça zor gözüküyor. Öncelikle zor olan kısmına ilişkin şahsi fikrimi belirteyim. Kapitalist sistem reel durumda bir dünya sistemidir. Yani bir bölgede veya birkaç ülkede uygulanmıyor. Dünyada egemen bir sistem. Yani komünal ekonomi bir bölgede veya tek başına bir ülkede tüm kuralları ile uygulanabilir mi, bu zor gözüküyor. Dünyaya rağmen ben yaparım dersen, marjinalleşme ihtimali var. Reel yaşamda karşılık bulmayabilir. Ancak komünal ekonominin temel ilkeleri göz önünde bulundurularak öncelikle uygulanma şansı olan ilkeleri hayata geçirilir. Örneğin sermaye çevreye duyarlı olmalı, doğayı tahrip etmemeli, tüketici bilinçlendirilip doğa dostu mallar tüketilmeli. Bir diğer husus, istihdama önem veren yatırımlara avantajlar sağlanmalı. Gelirin dağılımında toplumsal yaygınlığı fazla olan sektörler teşvik edilmeli vb. ilkeler uzun bir zaman diliminde diğer hususlarda hayat bulabilir. Hayat bulmayan ilkelerde de ısrarcı olup muhafazakârlaşmadan, kendini sürekli yenileyen pozisyonu kaybetmeden bir takım değişikliklere açık olunmalı.
Kent ve arsa rantı şimdiden kaynıyor. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz?
Kesinlikle bu duruma karşıyız. İnanıyorum ki başta yerel yönetimlerdeki arkadaşlarımız bu hususu engelleyeceklerdir. Bu hususta yönetici arkadaşlarımızın olumlu iradeleri vardır. Böyle şeylere izin vermezler. Bir kez daha belirteyim bizim, doğa ile barışık, üretimi esas alan ve istihdam yaratan, sosyal sorumluluğunu bilen, rekabet esasına dayalı anti-tekelci bir tutumumuz olacaktır. Tüm bunları göz önüne alarak sermayenin önü açılmalı, yatırımlar sonuna kadar desteklenmeli. Özellikle istihdama olanak tanıyan yatırımlara avantajlar sağlanmalıdır. Asla kaygıları ön plana çıkarıp bir şey yapmama, yaptırmama mantığında olmamalıyız. Kaygıları da dikkate alarak gelişmenin önü açılmalıdır.
Barış sürecinin tamamlanmasıyla eşitsiz konumda olan, yoksul ve dar gelirlileri ne tür politikalarla korumayı düşünüyorsunuz?
Barış süreci tesis edilirken, demokratik toplumun alt zemini oluşacaktır. Demokratik toplumun temel ilkelerinden biri toplumdaki her kesimin kendini örgütlemesidir. Bu örgütlenmeler hayatın her alanındaki örgütlenmeler olacaktır. Sermaye kendini örgütlediğinde elbette ki emeğin kendini örgütlenmesine saygılı olacaktır. Sosyal sorumlulukların bilincinde olan bir sermaye, yoksulların ve dar gelirlilerin talepleri için örgütlenmelerini dikkatle izlemeli, ortaya çıkan talepleri göz ardı etmemelidir. Âdil olmayan bir gelir dağılımında toplumsal dengeler bozulur. Bu dengesizlik kimseye mutluluk getirmez. Dünyada artık kaba emek dönemi gittikçe gerilemektedir. Vasıflı ve örgütlü işgücü yaratılması için zeminler yaratacağız. Bu husus bir nebze gelir dağılımını dengeler. Bilimde ve teknolojideki gelişmelerden kaynaklı ekonomide emek alanında beyaz ve mavi yakalıların ağırlığı artacaktır. Eğitim, sağlık ve turizm sektörleri ülkemizde ciddi bir noktaya ulaşacaktır. Dezavantajlı durumdaki dar gelirlilere destek, ev kadını emeğinin bir ücrete bağlanması ve sosyal güvenceye kavuşturulması, vb. projeleriyle, dengeli ve adil bir gelir dağılımı için kamu gücünün yarattığı kaynaklar bu örgütlü iş gücünün lehine kullanılmalıdır.
Son olarak, Kürt hareketi içinde var olan sermaye sahipleri zaman zaman tartışma konusu olmuştur. Sermaye, soldan bakanlar için endişe yaratıyor. Siz bu konuya ne diyorsunuz ve Kürt sermayedarı bu süreci nasıl değerlendiriyor?
Türkiye sol hareketi, Kürtlerin 100 yıllık mücadelesinin bir halkın yok olmama mücadelesi olduğunu bilmeli. Bu halk yok olma sürecine getirilirken önce dirilişini sağladı. Şimdi de özgürlüğünü tesis ediyor. Bu diriliş tarihinin son 30 yılını yazan en önemli aktör de, Kürt Özgürlük Hareketi’dir. Bu hareket bu mücadeleyi verirken tüm halkı kapsar şekilde başladı. Zaten Kürt halkı da topyekûn bu hareketi sahiplendi. Bir halk hareketinde toplumun bir kısmını sahiplenip diğerini dışlamak ne kadar doğrudur? Kürt siyaseti toplumun hiçbir kesimini dışlamamıştır. Kürt iş dünyası ve sermayesi de bu mücadelenin bir parçasıdır. Bunun aksini düşünmeyi zûl addediyorum. Türk solu bilmelidir ki başbakanların cebinde işverenlerin ölüm listesi dolaştı bu ülkede, faili meçhullerden iş dünyası da nasibini aldı. İş dünyası mücadeleye yakın durduğu için zindanları gördü, sermayesini bir gecede kaybedenler oldu. Faili meçhul cinayetlerden payına düşeni aldı. 30 yıldır kepenk kapattı bu insanlar. Newroz alanlarında yerlerini aldılar, seçim mitinglerinde ve seçimlerde hangi görev verildiyse yaptılar. Altını çizerek söylüyorum Kürt iş dünyası da bu mücadelenin bir parçasıdır. Biz kendimize güveniyoruz. Bu halk ve bu hareket de bize güveniyor. Özgür, refah düzeyi yüksek bir demokratik toplumu Ortadoğu’da gerçekleştireceğiz.
VI
Aslında tarihsel olarak yer yere, zaman zamana tam olarak benzemez. Ama Güney Afrika modelinin kritik bir önemi var. Bir ülkede en başta gelen düğümün çözülmesi, diğer düğümlerin çözülmesini otomatik olarak sağlamıyor. Dolayısıyla her düğüm için, her yeni aşama için mücadeleden başka yol yok.
Güney Afrika’da Irkçılık Bitti, Yoksulluk Baki
Barış süreci ile birlikte gözlerin en çok çevrildiği ülkelerden biri Güney Afrika. Biz de G. Afrika’da yaşanan savaşı, sömürüyü, direnişi ve sonrasını Toros Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Tolga Tören ile ele aldık. 2009-2010 yılları arasında Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından çeşitli üniversiteler ile işbirliği içinde organize edilen Küresel Emek Üniversitesi programının katılımcısı olarak Johannesburg’da Witwatersrand Üniversitesi Emek Politikaları ve Küreselleşme yüksek lisans programı kapsamında apartheid dönemi emek hareketi üzerine çalışmalarda bulunan Tören, “Apartheid’den Siyah Ekonomik Güçlendirmeye Güney Afrika: Sermaye Birikiminin Tarihselliğinde Irk ve Sınıfın Yeniden Eklemlenmesi” başlıklı doktora tezi hazırladı.
Barış süreci ile birlikte gözlerin döndüğü ülkelerden biri de Güney Afrika. Bu konuda ne söylersiniz?
Güney Afrika’ya bakmak elbette önemli. Ancak iki toplumun ya da ulusal sorunun iki toplumda açığa çıkış ve çözülüş biçiminin benzerlik ve farklılıklarına dikkat etmek kaydıyla.
Nedir bu farklılıklar ya da benzerlikler?
Güney Afrika nüfusunun yaklaşık yüzde 79’u siyah, yüzde 9’u melez, yüzde 2.5’i Hint/Asyalı ve yüzde 9’u beyaz. Ulusal sorunun açığa çıkış biçimi iki toplumda oldukça farklı. Birisinde, azınlık, diğerlerini yok saymıyor; ama bütün yurttaşlık haklarından mahrum kılıyor. Diğerinde ise, bir halkın asimile edilmesi söz konusu. Benzerlik bağlamında ise ulusal sorunun kapitalist üretim ilişkilerinin kuruluşu ile, yani sınıf ilişkileri ile ilişkisi önem kazanıyor.
Burayı biraz açabilir misiniz?
Güney Afrika’da ırkçılığın kurumsallaşması ile kapitalist gelişme arasında doğrudan ilişki var. 1652 yılında coğrafyada koloni kuran Doğu Hindistan Şirketi, kölelik, yerli halkın topraklarına el koymak gibi yollara başvursa da ırkçılık coğrafyada kapitalizmin kurulduğu dönemde kurumsallaşır. Bu da İngiliz sermayesinin ülkede keşfedilen altın ve elmasa yatırım yaptığı döneme, 1800’lerin ortasına tekabül eder. 1913 tarihli bir yasayla ülkedeki toprakların yüzde 7’si, geçimlik tarım yapmaları için siyahlara ayrılır ve siyahların bu topraklar (rezervler) dışında yaşaması yasaklanır. Bu, nüfuslarına oranla küçük bir toprağa sahip olan siyahların, geçici/göçmen işçi olarak madenlerde çalışmak zorunda kalmasına yol açar. Zaten amaç da budur. Sonuçta, siyah nüfus mekânsal olarak beyaz nüfustan ayrışırken, madencilik sermayesinin ucuz ve esnek işgücü ihtiyacı da garanti altına alınır. 1930’larla birlikte rezerv ekonomileri çözülür. 1940’larda siyah nüfus, fiilî olarak kentlere göç eder ve sermaye, daha ucuza çalışan siyah işçileri istihdam etmeye başlar. Bu durum “ayrıcalıklı” konumlarını kaybetmek istemeyen beyaz işçilerin siyahların işgücü piyasalarının dışında tutulması; tarım sermayesinin de siyahların rezervlerde tutulması taleplerini tetikler. Apartheidin kurucusu Ulusal Parti de bu talepler üzerinde yükselir.
Direniş gelişmez mi?
1940’larda, siyah işçiler arasında ırkçılığa ve çalışma koşullarına karşı direniş başlar. Bunda en önemli rolü, 1912 yılında, yurt dışında eğitim almış entelektüeller tarafından kurulan; 1930’lara kadar, uzlaşmacı politikalar izleyen, 1940’lardan itibaren Güney Afrika Komünist Partisi’nin (SACP) etkisiyle radikalleşen Afrika Ulusal Kongresi (ANC) oynar. ANC, 1943’te Afrikalıların Güney Afrika’daki talepleri metniyle ilk defa beyazlara verilen hakları siyahlar için de talep eder. 1944’te ANC Gençlik Ligi yayınladığı manifestoyla siyah gençlik arasında güç kazanır. 1949’da kabul edilen Eylem Programı ile boykot, grev ve sivil itaatsizlik kampanyaları örgütlenir. 1952’de ülke tarihindeki en önemli kampanyalardan birisi olan Muhalefet Kampanyası başlar. Kampanya süresince yaklaşık 8 bin kişi tutuklanır; ama ANC de kitleselleşir. Kampanya başında 7 bin olan üye sayısı 1953’te yaklaşık yüz bindir.
Mücadele sadece ANC tarafından mı yürütülür?
Farklı aktörler varsa da lokomotif, örgütsel öncülüğünü ANC’nin, ideolojik öncülüğünü SACP’nin yaptığı, adını da Halk Kongresi’nden alan Kongre İttifakı’dır. Apartheid karşıtı mücadelenin motoru haline gelen ve ANC, Güney Afrikalı Hint Kongresi, Güney Afrika Demokratlar Kongresi, Güney Afrikalı Melez Halk Örgütü, SACP ve ilk çok ırklı sendika olan Güney Afrika Sendikalar Kongresi (SACTU) gibi örgütleri kapsayan Kongre 1955’te Özgürlük Bildirgesi’ni yayınlar. Bildirge, Güney Afrika, üzerinde yaşayan, siyah ya da beyaz herkese aittir; halk yönetecek; bütün ulusal gruplar eşit hakka sahip olacak; maden zenginlikleri, bankalar ve tekeller halka devredilecek, kamulaştırılacak gibi söylemler içerir. 1960’ta direniş bastırılır.
Bu dönem apartheid’in “altın yılları”dır. Bunda ırkçılığın, İngiliz ve Hollanda kökenli sermayenin yanında, 1960’lardan sonraki yatırımlarıyla rejime askeri ve finansal destek sağlayan ABD sermayesi için hala işlevsel olması da önemli rol oynar. 1960’lar boyunca siyah nüfus, ABD yatırımlarının da etkisiyle gelişen sanayinin gereksinim duyduğu ucuz işgücünün garanti altına alınması için, ayrı devletçikler biçiminde inşa edilen Bantu alanlarında yaşamaya zorlanır. İmalat sanayii de, siyah işgücünden faydalanabilmek için bu Bantu devletçiklerinin sınır bölgelerinde yoğunlaşır. Sonuçta siyah nüfus vatandaşlık haklarından sadece Bantu devletlerinde faydalanabilen, “beyaz Güney Afrika”da ise pasaport benzeri belgeler taşıyarak ikamet edebilen bir kitle hâline gelir. Zaten apartheid budur.
Irkçılık karşıtı güçlerin zaferi nasıl geldi?
1970’lere gelindiğinde ırkçılık sermaye için işlevselliğini kaybetmeye başlar. İmalat sanayiinde yaşanan gelişme kalifiye işgücü ihtiyacının artmasına, siyah işçilerin işgücü piyasalarının dışında tutulması ise beyaz işçilerin ücretlerinin artmasına yol açmıştır. Bu nedenle artık sermaye de sesini yükseltir. Öte yandan, 1970’lerin başındaki Durban Grevleri dalgası önemli bir dönümdür. 1980’lere Kongre İttifakı’nın ulusal özgürlük hareketini, emek hareketini ve sosyalist hareketi kapsayarak yürüttüğü mücadele ile girilir. Ama 1980’ler rejim ile direnişin birbiri üzerinde egemenlik kuramadığı bir istikrarsız dengedir. Bu dönemde rejim, direnişi kontrol altına almak için, kısıtlı temsil mekanizmaları ve siyah sermayedar yaratmaya dönük reformlar yapar.
Sonuç ne olur?
Direniş sertleşir. 1979’da kurulan Güney Afrika Sendikalar Federasyonu (FOSATU) 1984’te Transvaal’da iki günlük grev ilan eder. Siyah Yurttaş Derneği, Port Elizabeth de, işçilerin yüzde 90’ının katıldığı bir işe gitmeme eylemi organize eder. ANC 1985’te halk savaşı kararı alır. 1980 ortaları ile 1990 arasında ANC’nin silâhlı kanadı Halkın Mızrağı’nın gerilla sayısı 12 bini bulur. 1977-1983 yılları arasında yaklaşık iki yüz elli olan silâhlı eylem sayısı 1984-1989 yılları arasında bin 100’ü aşar. Bu dönemde ANC’nin Özgürlük Radyosu’ndan yapılan Güney Afrika’yı yönetilebilir olmayan bir ülke haline getirme çağrısı karşılık bulur. Gecekondu, işçi, kadın, öğrenci direnişleri, kira ve tüketici boykotları örgütlenir. 1985’te Güney Afrika Sendikalar Konfederasyonu’nun (COSATU) kuruluşu bir başka dönüm noktasıdır. 1987’de, COSATU yöneticileri Lusaka’da ANC liderleri ile bir araya gelerek Özgürlük Bildirgesi’ne (Kongre İttifakı’na) bağlılıklarını dile getirirler. COSATU, 1987’de 300 bin metal işçisinin katıldığı bir grev organize eder. Dönem boyunca, her militanın cenazesi Mandela’nın adının haykırıldığı tören, Özgürlük Bildirgesi de elden ele gezen bir metin hâline gelir.
Rejim bunlara nasıl bir yanıt üretti?
1986’da, güvenlik bürokratları, önlem alınmazsa, komünist zaferin kaçınılmaz olacağını duyurur. Aynı yıl sıkıyönetim ilân edilir, ilk gün bin 200 kişi tutuklanır. Bu sayı 1988’de 30 bindir. Bu arada, ülkedeki ekonomik kriz derinleşir. 1983’te yabancı bankalar ülkeye güvenlerini kaybettiklerini açıklar. 1985’te, uluslararası finans kuruluşları, alacaklarını geri çağırır, yabancı yatırımcılar ülkeden çekilmeye başlar. 1980’lerin ortalarında sermaye çevreleri “sorumlu siyah lider” arayışına girer. ANC’nin etkisinin kırılamayacağının netleşmesi ile birlikte ANC ile ilişkilenmeye başlar. 1986’da bir grup sermayedar ANC liderleri ile görüşür, hükümete de ANC ile görüşmesi için basınç uygular. İlerleyen dönemlerde, SACP ve ANC sembollerinin yasakları ve kimi ırkçı düzenlemeler kaldırılır. 11 Şubat 1990 tarihinde de Nelson Mandela serbest bırakılır.
Anayasa da bu sürecin ürünüdür değil mi?
Evet, ama bu süreç aynı zamanda sermaye hakimiyetinin tesis edildiği bir zaman dilimi. 1980’lerin ortalarından itibaren mecburen de olsa ANC’ye destek veren sermaye, diyetini ister. Bunların ilki Güney Afrika’nın liberal bir cumhuriyet olmasıdır. Kongre İttifakı’nın “madenlerin kamulaştırılması” vb. taleplerinden vazgeçilmesi, özel mülkiyete anayasal güvence, neoliberal politikalar, Merkez Bankası başkanlığı ve finans bakanlığının Ulusal Parti’de kalması diğer taleplerdir. Mandela çıktığında, “Madenlerin, bankaların ve tekelci endüstrinin kamulaştırması (...) görüşlerimizde bir değişiklik (...) tartışılmaz” ifadelerini kullanırsa da sermayenin taleplerinin hepsi, önemli bir kazanım olan 11 resmî dil ile birlikte, 1993 Geçici Anayasası’nda yer alır. Kongre İttifakı’nın solu, geçiş döneminde sermayeye verilen tavizleri, ilerleyen dönemlerde sosyalist hareketin etkisinin artacağı inancı nedeniyle önemsemez. Ancak sonuç farklı olur.
Bugün için neler söyleyebiliriz?
SSCB’nin dağıldığı, sermayenin ANC üzerinde ideolojik basınç yarattığı, “iki aşamalı devrim” kavramına yaslanan Kongre İttifakı içerisinde, devrimin ikinci aşamasına sırt çeviren siyah sermayedarların öne çıktığı 1990 sonrasında çok şey değişir. Bu dönemde üç olgu dikkat çeker. İlki, 1994’te yürürlüğe konan, sosyal demokrat bir program olan Yeniden İnşa ve Kalkınma Programı’dır (RDP). Hazırlanmasında, COSATU’nun önemli rol oynadığı program, acımasız bir yoksulluğa mahkûm edilen milyonlarca siyahın, işsizlik, konut, elektrik, sağlık ve su gibi sorunlarını çözme söylemine yaslanır. Ama RDP 1996’da yerini aniden, serbest ticaret, esnek emek rejimi gibi vurgulara sahip Ekonomik Büyüme, İstihdam ve Gelir Dağılımı (GEAR) programına bırakır. Bu program sert bir liberalizasyon başlatmakla kalmaz, ANC, SACP ve COSATU arasında, yani Kongre İttifakı içinde kırılmalar yaratır.
Program kapsamında çok sayıda kamu işletmesi özelleştirilir, yüz binlerce insan işini kaybeder, sağlık sistemi çökme noktasına gelir, HIV/AIDS vakalarında patlama yaşanır. Bu sürecin izleri apartheid dönemine kadar uzansa da, asıl olarak apartheid sonrası dönemde uygulamaya konan Siyah Ekonomik Güçlendirme (BEE) programı eşlik eder. Siyah nüfus ile beyaz nüfus arasındaki eşitsizliklerin giderilmesi, siyah bir orta sınıf yaratılması gibi söylemlere dayanan program, fiilen beyaz sermaye ile eklemlenmiş siyah bir sermaye yaratılmasına hizmet eder. Özelleştirmeler, ihaleler, lisans dağıtımları gibi alanlarda siyah sermayedarlara ya da siyah sermayedarlara hisse devretmeyi kabul eden diğer firmalara öncelik verilir. Bu durum, büyük sermayenin üretimi alt sözleşme ilişkileri aracılığıyla parçalama eğilimi ile uyumludur.
Sonuçta, siyah nüfus içerisinde sınıfsal bir ayrışma yaşanır. Beyaz sermaye ile yeni siyah sermaye arasında hem çatışmalar ve uzlaşmalar barındıran, karmaşık bir ilişkiler bütünü ortaya çıkar. Geçtiğimiz Ağustos’ta 36 siyah madencinin öldürüldüğü 78’inin yaralandığı Lonmin madeninin ortaklarından birisinin, anayasa yapımı sürecinde Mandela’nın atadığı görüşmeci olmanın yanında Siyah Ekonomik Güçlendirme programı sayesinde ülkedeki en büyük siyah sermayedar hâline gelen Cyril Ramaphosa olması çarpıcı bir örnek. Ayrıca, bugün dört büyük şirket ülkedeki sermayenin yaklaşık yüzde 80’ini kontrol ediyor, ülkedeki toprağın yüzde 85’e yakını beyazlara ait, HIV ile enfekte olmuş insan sayısı yaklaşık 5.5 milyon ve neredeyse tamamı siyah ve kadın yoksullar. Sanırım Güney Afrikalı Marksist Patrick Bond “sınıfsal apartheid” terimini kullanmakta haksız değil.
Adalet Tam Olarak Oluşmadı
Hakikat ve Uzlaşma Komisyonları hakkında ne söylersiniz?
1994 seçimleri ardından Ulusal Parti’nin de katılımıyla oluşan Ulusal Birlik Hükümeti tarafından çıkarılan bir yasaya dayanan komisyon şüphesiz önemli görevler üstlenir. Apartheid’in insanlık suçu olarak tanımlanması bence bunlardan en önemlisidir. Ama örneğin suç dosyası çok kabarık olan Güney Afrika Savunma Gücü’nden komisyona çok az başvuru olur ya da başvuranlar gerçekleri dile getirmez. Bu nedenle komisyona fiili af makinesi olarak çalıştığı eleştirileri gelir. 1977 yılında işkenceyle öldürülen Siyah Bilinç Hareketi’nin lideri Steve Biko’nun eşi bu eleştirmenlerden biridir. Ayrıca komisyon asıl olarak “yeni” Güney Afrika’nın ihtiyaç duyduğu hakikatleri üretir. Suçlu olarak Hollanda kökenli azınlık işaret edilir ama; apartheid rejimine yatırım yaparak ya da kredi vererek cansuyu sağlayan uluslararası sermaye konu edilmez.
Devamını oku ...