Kürd Hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürd Hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2026

,

Mesihsiz Lazarus



Kürt milliyetçileri arasında bir yarılma yaşanıyor. Bu yarılma, tarihsel açıdan ayrışmaları beraberinde getiriyor. Ayrışmalar, müstakil yapılanmalar içermeyip, daha ziyade, aydınlar üzerinden yürüyen tartışmalarla ilerliyor. Bu kapsamda dikkat çeken başka bir nokta var ki sürecin muhalifleri, karşı durduğu ya da bir dönem tarafı olduğu radikal demokrasi hareketinin geldiği aşamayı değerlendirirken sosyalizm tarihine küfrederek argüman üretiyor. Çarpıklık, burada boy veriyor.

Karşı durduğu yapıyı eleştirirken dayatılan tek sesliliği Sovyet, Çin, Kore, Romanya, Kamboçya liderlikleriyle ve pratikleriyle özdeşleştiriyor. Karşı durulan da karşı durduğu da aynı yerde buluştuğundan, tarihsel kaybedişlerinin gerçek özünü ıskalıyor. Bu iki kesimin göz ardı ettiği gerçekler tartışılmıyor çünkü Kürt ya da başka bir kültür, mezhep, marjinalize edilmiş kesim tartışılacaksa bunu ancak o kesime kimliksel aidiyeti olan bireyler tartışabilir. Her iki kesim de ve bu iki kesime sessiz kalan sol da milliyetçiliğin geçer akçesi olmasını halklara dayatıyor. Tarihin akışı milliyet, mezhep ve marjinalizm temelinde ilerlemeyip sınıf mücadelesi üzerinden şekillendiği için söz söyleme hakkı tarih üzerinde mücadele edenlere aittir.

Fransa'daki gelişmeler üzerine büyük büyük teoriler üretip sayfalar dolusu yazıp çizenler, söz konusu sürece sessiz kalıyorlar çünkü itiraz ettiklerinde, dünkü durduğu yerin özeleştirisini vermek zorundalar. Kişilik çözümlemeleri adı altında yöreler üzerinden bir halk, en kötü nitelemelerle betimlenirken, yine sessiz kalınmıştı. Solu, insan hakları dernekleri, sendikaları ve yayınlarıyla geri pratiğin şemsiyesi altına girip iradesini güce temsil edenler, bugün ancak Fransa için konuşur ve kendi vatanının gerçeklerine Fransız kalır. Ayrıca bu nasıl bir iradesizliktir ki daha dün ortağınız olanlarla yürütülen süreçte her gün çembere alınmanıza rağmen iki cümle eleştiri söyleyip tavır alamıyorsunuz! Sendikalara dayatılan uygarlık yarılması tezi, bugün süreç şemsiyesi altında hayata geçiriliyor. Bu sol, Wilson prensiplerine göre politika yapmayı Marksizm sanıyor.

Sol, Suriye’de yaşananlar için özeleştiri vermek zorunda, bunu yapmayacaktır, en azından şu an ne olduğunu tarif etmekle mükellef. Daha on yıl önce apolitik sayılabilecek insanları bile Suriye için vicdan temelinde, seküler kesimleri laiklik hassasiyetinde çembere alan sol, bu hesabı vermediği sürece çürümeye devam edecek, çürüme de kendisini yiyip bitirerek sonu getirecek.

Kimse, “Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesi" gibi bir argümana sığınıp sessiz kalamaz. Anti-emperyalizmi bir kenara bırakmış olabilirler fakat kendi teori ve pratiklerinin hesabını vermek zorundalar. Aymazlık, disiplinsizlik, şekilsizliğin adı sol olamaz. Kendi tarihlerinden utanıp ilkeleri rafa kaldıranlar, bunu da tüzük hâline getirenler, nedense girdikleri yeni yolun hesabını veremiyorlar. Bırakalım sol olmayı ya da kalabilmeyi, ideolojik-politik bir çevrenin kendi iç tutarlılığının tartışılmasının önüne geçilmeye çalışılması geriliktir.

Bu arada Nâzım’ın açlık grevi yaptığı sırada Kemal Tahir’e yazdığı mektup, müzayede de bin dolar açılışla mezata çıkıyor, TKP bu tekelleşmede teklif sunmazsa ideolojik açıdan olduğu gibi ekonomik açıdan da sırtından para kazandığı Nâzım’a cimri davranmış olur. O mezatın yapılabiliyor olması, tabelası Nâzım olan kültür merkezinin çatısı altında içki satılıyor olmasından ve kendi kurumlarını basıp insanına dayak atan sağ çetelerle mücadele edememelerinden kaynaklanıyor. Kurumuna sahip çıkıp koruyamayan Nâzım’ı da mezata düşürür. Nâzım müzayedelik olduysa, ona karşı saldıran yazılara gereken cevabı veremeyen sol, bu ticaretin ortağıdır. Tabela yapanlara Nâzım’ı bu sol teslim etti. Ne tabelacılar ne gölgesine sığınanlar, saldırılar karşısında bizim aldığımız tavrı sergiledi.

Tarihin sonunu getirme yolunda sol adına tezler üretenleri ve siyonizmin yapay zekâ destekli insanlık dışı saldırıları biz dile getirdikçe Sendikaorg’undan diğer yayınlarına kadar mal bulmuş Mağribi gibi atlayıp yeniden yazanların kendilerine ait ve ülke koşullarına özgün görüşleri olamaz. Son beş yıla bakalım: Sürekli açılan Sendikaorg tartışma dosyalarına yazılıyor da yazılıyor ama pratikte bunu hayata geçirmede katkıcıların hepsi âtıl kalıyor. Çelişki burada başlıyor, bu çelişki solu çürütüyor. Sürekli soyut, kitlelere akıl veren, somut bir pratikle hayata geçirilemeyen söz kalabalığı. Kime hitaben kaleme alınır bu yazılar, resmen akademi sosyolojisinden öte anlam ifade etmeyen karalamalar. İçinde bir dizi atıf ve terminoloji barındıran bu karalamalar herhangi bir yapıyı muhatap almayıp suya yazılıyor. Suya yazılan, eriyip giderken yazanı da kaybediyor.

Tarihin akışına yön veren görüşleri çalmakta herhangi bir ahlaki kaygı duymayanlar, zaten yok olup gidecektir. Bu yok oluşun keskin eşiği 2007-2008 sürecidir. O tarihten beri şekilden şekle girenler için 20 yıl geride kaldı, bu yirmi yılda, alınan şeklin demek ki hiçbir başarılı pratiği olmadı. Tarihi ve hafızayı silmek için emperyalizmin ürettiği kuşak adlandırmalarını en çok da bu sol sevdi, benimsedi. 68 ve 78 Kuşağı demek yerine X diyerek mekânda vücut bulan tarihi ve belleği belirsiz hâle getirdiler çünkü silinmek istenen, kendi geçmişleriydi. Y kuşağı diyerek 12 Eylül’den sonra doğanları yetiştirememelerinin üstünü örttüler. Şimdi de Z dediler, fakat alfabedeki son harf olması gibi sol için de tarihin sonu geldi. Kimyasal dönüşüm yaşayıp çürüyen, özüne asla dönemez, doğanın ve tarihin yasasıdır bu, çünkü yaprağı tekrar yeşertecek tohum, çürüdü.

Sinan Akdeniz
30 Ekim 2026

26 Eylül 2026

, ,

Avanak



Bundan 12 yıl önce IŞİD, Irak kuzeyine yürüdüğünde, Ezidiler göç yollarına düşmüştü. Ardından Kobane’ye yürüdüğünde o günlerde şu söylem; medeniyetler çatışması, sekülarizm, çağdaşlık, ulusal kurtuluşçuluk, aydınlık bağlamında sarf edildi:

“Tüm Batı’nın kalbi bizimle atıyor. Avrupa’dan gönüllü gelen insanlar, bizimle birlikte IŞİD barbarlığına karşı mücadele veriyor. Bu mücadele, İspanya İç Savaşı’nı ve Stalingrad Savunması’nı aşmıştır.”

Bu süreçte emperyalistlerin uçaklardan attığı silahlar IŞİD’in eline geçmiş, o IŞİD, Kobane’yi çembere almıştı. O güne kadar evlerine operasyon düzenleyip Rojava’da baskı altına aldıkları kesimlerin yönetiminden yardım talep edildi ve insani koridor oluşturulup peşmergeler, bu koridordan Suriye’nin kuzeyine ulaştılar.

Nusaybin ve Urfa’da “Biji Obama” sloganları atıldı. Emperyalistlerin hava bombardımanı, Kürt milliyetçilerinin ve “müttefik”i solun gönüllü insanları, bölgeye gelen Avrupalılar, IŞİD’i Rakka başta olmak üzere çeşitli yerlere gerilettiler.

Gezi'nin önde isimleri, Rakka yolunda yaşamını yitirdiler. Öyle ya, “enternasyonal tugaylar” kurulmuştu. Kimse şunu sormadı: “Rakka ve Menbiç gibi Arap nüfusun ağırlıkta olduğu bölgelere bu ‘tugaylar’ niye yürüyor, bu yerler Kürt bölgesi değil ki?” İlginçtir (aslında ilginç değil) sözde başkent ilan ettiği Rakka’dan IŞİD, konvoylar hâlinde çekildi ve bunun nedenini de soran olmadı.

Ülkemizde neler oldu bu süreçte? Suriye’de kantonları birleştireceklerini söyleyenler, operasyona uğramamak için bir tür tampon bölge taktiğiyle hendekler kazdırdılar. İlk çözüm sürecindeki coşku ve heyecanın bugün görülmeme nedeni, hendeklerle birlikte nelerin kapatıldığını çözmekten geçiyor.

“Suriye’de IŞİD, Nurtepe’de Siz!” pankartlarını HDK açtı. IŞİD ve o mahalleler için ter dökenler, aynı kefeye konuldular. Koalisyon güçleri adı altında emperyalistlerle kurulan dostluğun gereği solu hizaya çekmek, çekilemeyeni yalnızlaştırmaktı. “Kobane’de Devrim olmuştu(!). Bu masala kitleleri inandıranlar, bugün meydanda yok. Sol, bu devrim masalını piyasaya günün teorisi diye sürmekten ar etmedi. Masala inanmayan çevre ve insanlara neler denilmedi, ne yaftalanmalarda bulunulmadı ki...

Masal: Esad kötüydü, IŞİD’e karşı savaşılıyordu, ABD olduğu sürece Suriye’nin kuzeyine hiçbir güç saldıramazdı. Kantonlarda özgür, eşit ve komünal yaşamın anayasası yazılıyordu. Bu örnek, insanlığa model olacaktı. Hatta sol, oradan güçlenerek gelecekti. Kadın-erkek, eşit şekilde yönetimde yer alıyordu. Bu masal uğruna Suruç ve 10 Ekim gerçekleşti.

Tekrar şu “enternasyonal tugay” hikâyesine dönelim. Ülkemiz solu, bu tugaylarda yer almak için sınırı geçiyordu, elliye yakın insanın sınırı geçip Suriye’ye ulaştığı bilgisini medya veriyordu, fakat neden bu geçişlerde sorun yaşamadıklarını gene kimse sormuyordu. Kürt potansiyeli hendeklerde; solun potansiyeli Suriye’de nihayete erdi. Bugün bu iki kesim ve siyasetin varlık mücadelesi bile veremeyecek duruma gelmesinin nedeni, 12 yıl öncesinde aranmalıdır.

Geçtiğimiz ayın sonunda Mazlum Abdi’nin Şara’ya başdanışman olduğu bilgisi haberleri geçti. Daha geçen yıl kadınlar saçlarını örerek eylem yapmaya çalışıyorlardı, başka bir kadınsa binanın üst katlarından atılıyordu.

12 yıl önceki masalın içeriğini yukarıda özetlemeye çalıştık. Şimdi bu solun varsa onuru, dünün hesabını vermek zorunda. 10 Ekim ve Suruç, solun kendi hatasıdır. Şımarıklığı, gücü elinde bulundurduğu yanılsamasıyla teslim olduğu disiplinsizlik, kitlelere karşı sorumsuzluğu, baştacı ettiği özeleştiri vermezlik ve güce tapma, solu tarih ve siyaset sahnesinden sildi.

Hükmü yok, hükmü olmayanın da eleştirisi olmaz. Kendi kitlelerini bugün dışsal nedenlerle zayıf düştükleri yönündeki palavrayla ikna edebilirler ama emekçi yığınları ikna etmeleri mümkün değil. Bu çevreler, emperyalistlerin silah ve kamuflajıyla petrol bekçiliği yaptığı için tarihe utanç olarak geçecek.

“Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” gibi söylemlerle Abdi şahsında gelinen aşamayı suskunlukla geçiremezler. “Uluslararası komplo” varsa o da Abdiler ve sol eliyle Kürtlerin başına örülen emperyalist çoraptır.

Öyle bir sıkışmışlık içindeler ki artık Başaran Aksu, Barış Yıldırım ve fenomen solculardan medet umar, onları göklere çıkarır oldular. Geçen yılın İstanbul 1 Mayıs’ını bile tertip edemeyip Başaran’dan “umut” beklediler. Barış’ın doktora tezinden Mahir öğrenedursunlar. Bir daha da toparlanmaları mümkün değil.

Masallar, manipülasyonlar, güce tapma pratikleri, hayatın gerçekleri karşısında tuzla buz oldu. Bugün Aleviler üzerinden kendilerine alan açmaya çalışan aynı çevreler, Suriye’nin İdris-i Bitlisi’sine karşı sessiz.

HTŞ yönetime geçtiğinde Troçkist Nisan gazetesi “Suriye’de devrim olduğunu” manşetten duyurmuştu. Bu gazetenin ideolojik-politik hattıyla 12 yıl önceden bugüne masal anlatan sol arasında ne fark var?

Değil 12 yıl, 120 yıl da geçse, masallara karşı yaşamın gerçeği ve emeğin mücadelesi, tüm aforoz pratikleri ve çirkin ithamlara karşı savunulacak. Durduğu yerden emin olanlar, özeleştiri vermekten kaçmazlar. Süreci suskunlukla geçirenler, tarihe bu şekilde geçecekler. Tarih, ülkemiz solunun -birkaç çevre dışında- emperyalistlere petrol bekçiliği görevini icra etmesini kaydedecek.

Ne oldu o destansı direnişler? Bunu bu çevrelerin kendi insanı sormuyorsa, anlatılan masallara inanmaya devam edebilir, gerçek kurtuluşlarının neden bu kadar geciktiğini kavramadan yaşamaya devam edebilir. Nasıl olsa, her biri birey-parti.

Özellikle bu 12 yıllık sürecin öğrettiği bir gerçek var: Diyalektiğin yöntemleriyle belirlenen ilkeler kazanacak. İdeolojisine güvenmeyen çevreler tarihsel eşiklerde ya susar ya da “ama” bağlacından sonra “gerekçeler” sıralayıp yanlışa ortak olur, öyle de oldu. Söz konusu tarafın susması ya da yanlışa karşı çıkmamasının temel gerekçesi bedeller ise aynı bedelleri de tarihe geçen Alman faşistleri de ödedi, sosyalistler ödetti. Bu sol, göle bakıp kendisine âşık olan Narkisos gibi boynu bükük kalmaya devam etsin.

Sinan Akdeniz
26 Eylül 2026

21 Mart 2026

, , ,

David Graeber’dan Rojava’ya Saygı Duruşu


Emperyalistler ve ona her daim sadakatle bağlı olan Batılı “solcular”, iliklerine kadar NATO destekçisi “Akademisyen Anarşist” David Graeber ve kendi kendisini sürekli galeyana getiren ünlü solcu Charles Davis önderliğinde, Suriyeli Kürtleri mülk edinmeye ve Suriye’de “İspanya İç Savaşı” sırasında yaşananlara çok benzer bir durum yaratmaya çalışıyorlar. “Solcular” propaganda faaliyeti dâhilinde İspanya İç Savaşı’na atıfta bulunuyorlar, emperyalistler de somutta bizzat o iç savaşın koşullarını imal ediyorlar.

Bu süregelen aldatmacanın neticesinde, emperyalist saldırganlığa karşı Suriye’yi destekleyenler, “gelişiyormuş gibi görünen demokratik Kürt özerkliği”ni veya “Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı” mücadelesini engellemekle suçlanıyorlar. Bu mücadele, Kuzey Suriye’de özgürlükçü anarşist bir eko-ütopya yaratmayı ve “mel’un Esad rejimi”nin ya da Şarkiyatçı burjuva propagandasının sözlüğüyle düşünmeyen, aklı başında insanların “Suriye Devleti” olarak bildiği yapının, genelde Suriye ulusunun pençelerinden kurtulmayı amaçlıyor.

Graeber ve ekibinin efsanevi fantezilerinin aksine, çoğu komünist, ABD ordusu aracılığıyla elde edilen bu sözde “özerkliğin” emperyalizmin himayesi altında asla elde edilemeyeceğinin tümüyle farkındadır. Bu özerklik, yalnızca gasp edilecek, Suriye’yi bölüp, bu gerici hedeflerin sonuçlarını ve tüm bölgenin boynundaki boyunduruğu daha da ağırlaştırmak amacıyla imparatorluğun gerici hedeflerine ulaşmak için kullanılacaktır.

Oportünistler ve anarşistler, İspanya’daki iç savaşın beynelmilel düzeyde sahip olduğu tarihsel-maddi özellikleri yanlış anladıkları, kendi ütopyalarının peşinden gittikleri, Franco faşizmine karşı birleşik cepheden ve cumhuriyetten kopmayı seçtiklerinden, bugün de ulusların, Suriye ulusunun ve etnik kökenine bakılmaksızın, tüm halkının kendi kaderini tayin hakkına karşı çıkmayı, Kürtlere verilecek bu emperyalist “yardım”ın doğuracağı kaçınılmaz emperyalist egemenliği ve Suriye’nin bölünmesini desteklemeyi seçiyorlar. Uzağı göremeyen, belirli bir kesite odaklanmış, “haklı dava”ya vurgu yapan destekleriyle Batılı “sol” oportünistler ve kendilerini gizlemeyi bile beceremeyen sosyal şovenistler, bir kez daha gerici yolu destekliyorlar.

İnsanlar, ABD imparatorluğundan “saf olmayan yardım” elde etmeye çalışan ezilen aktörlerle “empati kurabilirler”, ancak komünistlerin görevi, bu “saf olmayan yardımın” özünde gerici olduğunu, hem bu yardımı elde etmeye zorlanan ezilen aktörün hem de bölgedeki işçi sınıflarının ve ezilen halkların maddi amaçlarına aykırı olduğunu ortaya koymaktır. ABD imparatorluğu, kendi çıkarlarına hizmet etmedikçe, en ufak bir ilerici harekete bile asla yardım etmemiştir ve bu çıkarlar da baştan sona gerici olmaktan başka bir şey değildir.

“Solcular”, pekâlâ şu türküyü söyleyebilirler: Suriye’deki Kürt davası, Suriyeli Arap yönetici sınıfının elinde maruz kaldıkları tarihsel zulme dayanan “haklı bir davadır”, bu nedenle, “saf olmayan ABD yardımını arzulayan” Kürtler, varsayılan ütopik bir geleceğe ulaşmak için desteklenmelidir. Ancak bu, tek taraflı düşünen, bir ahmağın dile getirebileceği bir argümandır.

Bir komünist, ezilen İrlandalıların, İngiliz yönetici sınıfının boyunduruğunu kırmak, ateşten kaçıp cehennem ateşine düşmek için Alman Nazilerinin askeri veya siyasi “yardımını”, dolayısıyla egemenliğini kabul etmelerini savunur muydu?

PYD, imparatorluk tarafından verilen “yardım” üzerinde hiçbir siyasi yetkiye sahip olmayacak; bu tür yardımı almaları sonucunda, Barzani kabilesinin NATO/İsrail destekli Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer şekilde, imparatorluğun emrine girmek zorunda kalacak.

ABD; PYD ve askeri kanadı YPG’ye ancak bu eylem ABD’nin emperyalist çıkarlar bağlamında mevzi sahibi olmasına katıda bulunuyorsa yardım edecektir (bu nedenle emperyalist “solcu” David Graeber’in hararetle desteklediği) bu çıkarlar ise tüm bölgenin büyük çoğunluğunun, özellikle de Kürt nüfusunun büyük çoğunluğunun çıkarlarına temelden aykırıdı .

ABD’nin Suriye’deki hedefleri, Suriye devletini emperyalist (Batı/İsrail) egemenliğini engelleyemeyecek, birbirine düşman etnik-mezhepsel “mini devletlere” bölmektir. Bu, Kürt işçi sınıfının, hele ki Suriye ve bölgenin işçi sınıflarının kurtuluşuna giden yol değildir. Bu yol ancak Irak’taki Barzani kabilesi gibi tüm burjuva Kürt unsurlarının küçük bir azınlığının savunduğu “özgürlük”ten” (emperyalist himayeden) başka bir yere çıkmaz. Bu “özgürlük” de nüfusun çoğunluğunun köleleştirilmesi pahasına gerçekleşir.

“Rejim altında” yaşamın daha iyi olmayacağı iddiası pekâlâ dile getirilebilir fakat bu, tüm gerçeklere aykırı, tarihsel gerçeklerden uzak, onlara kör bir varsayımdır. Suriye’deki Kürt azınlık “rejim altında” baskılarla yüzleşmiş olabilir, ancak bölgede Kürtlerin yüzleştiği baskılar en ağırı değildi. ABD himayesindeki rejimlerde azınlıkların maruz kaldıkları baskılar daha ağırdı.

Yani, “solcular”, Suriye’deki Kürt toplumunun faşist ABD emperyalizmiyle ittifak kurmaya, ondan yardım koparmaya çalışan kesimleri, Suriye ordusu ve PYD içindeki Esad karşıtı unsurlarla yaşanan aralıklı çatışmalara ve dışarıdan bu yönde etkilemeye çalışanlara odaklanarak, Suriye’deki tüm Kürt toplumunun tek ifadesi olarak yeniden sahipleniyorlar. (Burada PYD’nin kendi geleceği konusunda bölünmüş ve ittifakları değişken olduğu, Suriye ordusu ve Ulusal Savunma Kuvvetleri’nin yerel milisleriyle ara sıra çatışmalara girdiği ve "Esad’ın faşist güçlerini” kınadığından bahsedilmelidir. Ancak gene de başka yerlerde somut yerel ittifaklar mevcuttur, Suriye Baas Partisi ile PKK/PYD liderliği arasındaki tarihi bağlardan bahsetmeye gerek bile yok.

Graeber ve ekibi, şu anda büyük bir emperyalist saldırganlık ve her taraftan gelecek tepki tehdidi altında olan Suriye ulusunun bölünmesini ve zayıflatılmasını teşvik ediyor. Ayrıca Kürtlerin ABD imparatorluğuna boyun eğmesini, saldırgan bir savaşta onun kuklası olmasını, Suriye ordusu ve devletine karşı vekillik yapmasını istiyor. PYD’nin, onlarca yıldır Kürt toplumuna yönelik zulümde başrol oynayan bir imparatorluğa teslim olmasını savunuyor.

ABD imparatorluğunun Suriyeli Kürtlerin siyasi özerklik arayışına sadece yardım etmeye çalışmadığını vurgulamak gerekiyor. İsyan boyunca ABD ve ortakları, PYD’ye karşı baskı aracı olarak “IŞİD” ve benzerlerini kullanmış, PYD ile Suriye Devleti arasında daha fazla ayrışmaya ve ABD/Türk kontraları için bir kanal görevi görmelerini sağlamaya çalışmıştır.

PYD, 2012’de “Suriye Ulusal Konseyi”ndeki emperyalizmin kuklalarından ayrılıp Suriye Devleti’ne karşı oluşturulan projeye katılmayı reddettiğinden beri, bu “isyancı” kontralar, Kürt topluluklarına acımasızca saldırmıştır. Tesadüf o ki o dönemde David Graeber ve şürekası, aynı “ılımlı” şovenist tekfircileri övüyordu. Bu tekfirciler, Kürt özerkliğinin her türlüsüne kesinlikle karşıydı. ABD ve Türkiye, PYD’ye yapılacak her türden yardımın katı koşullara bağlı olacağını çok açık bir şekilde ifade ettiler. Başlıca koşul ise tarafsız duruşlarından vazgeçmek, dolayısıyla, Bookchin’in özgürlükçü anarşist ekolojik ütopyasının gerçekleşme olasılığını da ortadan kaldırıp Suriye ordusuna karşı bu “isyancılara” katılmaktı.

“Solcu” emperyalistler, ABD’nin Suriyeli Kürtlerin bu metafiziksel “demokratik özgürlükçü özerklik” arayışına “yardım etmeye” istekli olduğunu (ya da mevcut koşullarda böylesi ihtimalin pratikte bulunduğunu) iddia ederken, imparatorlukların Kürt işbirlikçileri, PYD’yi emperyalizmle ittifaka zorlamaya ve nihai amaç olarak onları Suriye ulusunu geri dönülmez bir şekilde bölüp parçalamak için bir araç olarak kullanmaya çalışarak, tüm bölgeyi ve bölge halklarının Batı ile İsrail’in emperyalist faşizmine karşı mücadele kabiliyetini daha da zayıflatmaya çalışıyorlar.

Suriye Kürtlerinin faşist Amerikan imparatorluğuna boyun eğmesini savunan Batılı “solcular”, Kürtlerin ilerleyişine veya “kendi kaderini tayin hakkı”na destek sunmuyorlar. Kürtlerin ilerlemesi kisvesi altında emperyalist gericiliği destekliyorlar. Bu eylem biçiminin ve bu gerici ittifakların halesine kapılan Kürtlere, tıpkı Barzani’nin Irak’ta ABD ve İsrail emperyalizminin kukla Kürt petrol devletini oluşturan ayrılıkları yaratmaya yardım etmesinde olduğu gibi, seçimlerinde yanıldıklarını hatırlatmak, komünistlerin üstlenmesi gereken bir sorumluluktur.

Komünistler, enternasyonalist bakış açısına sahiptir, dolayısıyla kendi emperyalist burjuvazimize “kendi seçtikleri yerlileri” destekleme kisvesi altında tavizler veren bağnaz şovenistler değildirler. Komünistlerin görevi, PYD’yi ve destekçilerini, imparatorluktan medet ummanın, inâyet beklemenin gerici ve tehlikeli bir politika olduğu, bu politikanın ezilen Kürtler de dâhil olmak üzere, Suriye halkının daha da sefaletine ve baskısına yol açacağı konusunda uyarmaktır.

Komünistler, bu düşmanlığın tarihsel kökenlerini de aynı şekilde tanımalı, emperyalist faşizme karşı birleşik bir Suriye cephesinin gerekliliği üzerinde dururken, Arap yönetici sınıfları içindeki şovenist unsurları ve Kürt nüfusuna uyguladıkları baskıyı eleştirmeyi ve bunlara karşı çıkmayı unutmamalıdır. İki eğilimi birbirinden ayırmak ve emperyalist faşizmin mevcut dönemindeki üretim biçimleri altında sınıf mücadelesinin bütünlüğü içinde, küresel işçi sınıflarının ve ezilen halkların hedeflerini ilerleten ilkeli bir pozisyon belirlemek gerekmektedir.

Phil Greaves
21 Ocak 2015
Kaynak

Batı’nın Savaşları ve Kürtler


Son günlerde, ABD’nin Kürt milislerini İran’a karşı harekete geçirme girişimlerini ele alan haberler, Ortadoğu’da eski bir jeopolitik soruyu yeniden gündeme getirdi: Kürtler, Batı’nın stratejileri için daha ne kadar zaman hücum kıtaları görevi görmeye devam edecekler? Yakın tarih, bu rolün Kürtler için defalarca trajediyle sonuçlandığını ortaya koyuyor.

Geçtiğimiz on yıllar boyunca Kürtler, Washington ve müttefiklerince Ortadoğu’da sıklıkla “doğal ortak” olarak gösterildiler. Ancak pratikte bu ilişki, alabildiğine araçsaldı. Yeni bir bölgesel kriz ortaya çıktığında, Batı’daki müesses nizamın kimi bileşenleri, düşman olarak görülen hükümetlere baskı uygulamak için Kürt silahlı gruplarını uygun bir araç olarak yeniden kullanmaya başladılar. Bugün aynı mantık, İran’a yönelik savaş bağlamında, yeniden ortaya çıkıyor.

İran toprakları içinde Kürt isyanlarını kışkırtma fikri, diğer senaryolarda görülen aynı yolu izliyor. Sorun şu ki, bu strateji, bölgenin askeri ve siyasi gerçeklerini tamamen göz ardı ediyor. Kürt milisleri, İran İslam Cumhuriyeti gibi konsolide bir devletle karşı karşıya gelmek için gerekli stratejik kapasiteye sahip değil. Düşük yoğunluklu çatışmaların aksine, Tahran’la doğrudan bir çatışma, gelişmiş bir askeri aygıt, etkili bir iç güvenlik ağı ve son derece dirençli bir devlet yapısıyla karşı karşıya kalmak anlamına gelir.

Pratik açıdan bakıldığında, İran içinde silahlı bir ayaklanma başlatma girişimi, muhtemelen hızla etkisiz hale getirilecektir. Tahmin edilebilir sonuç, ilgili milislerin yok edilmesi ve yerel Kürt nüfusunun acı çekmesi olacaktır. Aslında, diğer ülkelerdeki son deneyimler, bu tür projelerin sınırlarını zaten ortaya koymaktadır.

Suriye’de Kürt milisleri, iç savaş sırasında öne atıldılar ve ABD’den kapsamlı askeri destek aldılar. Ancak bu ortaklık, son derece kırılgandı. Washington’ın stratejik çıkarları değiştiğinde, Kürt güçleri, dış saldırılara ve kontrol edemedikleri bölgesel baskılara açık hale geldi. Bu durum, son zamanlarda HTŞ hükümetinin Kürt bölgelerine yönelik saldırılarında da görüldü.

Türkiye’de durum daha da net. Orada, Kürt örgütlerinin dâhil olduğu, on yıllarca süren silahlı çatışmalar, tekrarlanan askeri yenilgilerle sonuçlandı. Türk devleti, kendi topraklarında etnik isyanları ezme kapasitesine sahip olduğunu defalarca gösterdi. Özerkliğe veya siyasi tanınmaya doğru ilerlemek yerine, çatışma döngüsü, bu toplulukların marjinalleşme sürecini daha da pekiştirdi.

Bu emsaller, temel bir soruyu gündeme getiriyor: İran’la ilgili olarak aynı hatayı neden tekrarlayalım?

Stratejik gerçeklik, Tahran’a karşı girişilecek her türden askeri maceranın öngörülebilir bir sonuç doğuracağını ortaya koyuyor. İran devleti, isyancı milisleri hızla ezmek için yeterli askeri kaynaklara, seferberlik kapasitesine ve iç meşruiyete sahip. Kürtleri İran’a karşı Batı destekli bir savaş aracı haline getirme girişimi, bu nüfus için gereksiz acılara yol açmaktan başka bir işe yaramayacak.

Askeri boyutun ötesinde, sıklıkla göz ardı edilen ideolojik ve kültürel bir sorun da var. Özellikle Batı destekli yapılardan etkilenen bazı Kürt siyasi çevrelerinde, Suriye’deki feminist ve "eşcinsel” taburlarda görüldüğü gibi, ilerici kimlik politikaları ve “duyarcı” kültürüyle ilişkilendirilen kavramlar da dâhil olmak üzere, Batı’nın liberal söylemiyle uyumlu kültürel ajandaların benimsenmesi yaygın hale geldi.

Bu ajandalar, Batı’daki kimi siyasi ortamlarda makes bulsa da, Kürt hareketlerini Ortadoğu’nun sosyopolitik gerçeklerinden sıklıkla uzaklaştırıyor. Bölgesel konumlarını güçlendirmek yerine, bu uyum, bazı Kürt gruplarının harici jeopolitik projelerin uzantısı gibi hareket ettiği algısını besliyor. Eğer asıl amaç, Kürt toplulukları için kalıcı siyasi temsil ve istikrar sağlamaksa, farklı bir yol izleniyor olmalı.

Tarihsel olarak, devletsiz halklar, tanınma imkânına ve siyasi haklara, ayrılıkçılık, yabancı fikirlerin ithali ve dış güçlerce körüklenen sürekli isyanlar değil, yaşadıkları devletler içinde kurumsal entegrasyon ve müzakere yoluyla kavuşmuşlardır.

Bu bağlamda, Kürtler için en rasyonel strateji, Batı’nın ajandaları için yedek güç olarak iş görmekten vazgeçmek olacaktır. Diğer aktörlere fayda sağlayan çatışmalarda “mayın eşeği” olmak yerine, Kürt hareketleri, çabalarını içteki siyasi süreçlere, kültürel haklara, kurumsal katılıma ve barış içinde bir arada yaşamaya odaklamalıdır.

Ortadoğu’da istikrar, bölgedeki devletlerin kalıcı olarak parçalanmasıyla sağlanamaz. Aksine, barış, farklı topluluklar mevcut ulusal yapılar içinde bir arada yaşamanın yollarını bulduklarında ortaya çıkar.

Kürt liderler, bu stratejik gerçeği anlarlarsa, en nihayetinde dışsal araçsallaştırmanın tarihsel döngüsünü kırabilirler. Ancak o zaman Kürtlerin jeopolitik oyunlarda kullanılıp atılan parçalar olmaktan çıkıp, kendi ülkelerinde meşru siyasi aktörler olarak hareket etmeye başlayacakları bir geleceğe kapı aralanacaktır.

Lucas Leiroz
8 Mart 2026
Kaynak

05 Mart 2026

, ,

Rojava, Sol ve Zokalar


Mart 2011’de, Arap Baharı’nın ardından Suriye’de bir isyan başladı. Başlangıçta Daraa şehrinde patlak veren isyan, hızla ülkenin geri kalanına yayıldı. İlginç bir şekilde, bu olay, Suriye hükümetinin bir dizi reformu uygulamaya istekli olduğunu ortaya koyduğu bir dönemde gerçekleşti.

Burada kimse, halk protestolarının ve hoşnutsuzluk ifadelerinin (gerçekten meşru olan kısmıyla) meşruiyetini sorgulamıyor.

Ancak bir gözlemde bulunmak gerekiyor: Bence dünyada nüfusun bir kesiminin bir nedenden dolayı memnuniyetsiz olmadığı ve bu memnuniyetsizliğin sıklıkla hükümete karşı protesto gösterilerine dökülmediği hiçbir ülke yok (“yapay” ülkeler olarak kabul edilebilecek vergi cennetleri müstesna). Bununla birlikte, neredeyse bu tür durumlarda, hızla organize olmuş, çok sayıda silah ve kaynakla donatılmış, iyi finanse edilmiş ve savaşmaya hazır gerçek ordulara dönüşen silahlı grupların hızla oluşmasına ve yayılmasına asla tanık olmayız.

Tüm bunlara, başta o zamanki ABD Başkanı Barack Obama olmak üzere, neredeyse tüm Batılı liderlerin Esad’ın devrilmesi ve “Suriye rejimi”nin yıkılması çağrısında bulunmalarını da eklersek, Suriye’de silahlı ayaklanmanın tümüyle kendiliğinden geliştiğine ve ülke dışından (en hafif tabirle) açık katkılarla bir süredir planlanmadığına ancak saflar inanabilir. Gerçekte, kısa bir süre içinde Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve aralarında IŞİD’in de bulunduğu diğer gruplar zuhur ettiler.

Suriye iç savaşı sırasında, Kürt milis gücü YPG, ülkenin kuzeyinde ortaya çıktı. Suriye ordusunun zayıflığından yararlanarak idareyi ele geçirdi, büyük Kürt nüfusunun yaşadığı bölgelerde bağımsız bölgeler kurdu. Yüzyıllardır zulüm gören Kürt halkına duyduğumuz tüm saygı ve Kürt davasına olan tüm sempatiyle birlikte, YPG’nin neden böyle bir yol izlediğini, alenen ABD, dolayısıyla fiilen İsrail ile ittifak kurduğunu merak etmiyor değiliz.

Bu iki ülke, çeşitli nedenlerle stratejik kabul edilen Ortadoğu gibi bir bölgeye hâkim olmaya yönelik emperyalist ve savaşçı emellerini hiçbir zaman gizlemedi. Aynı şekilde, bölgedeki Arap nüfusuna ve diğer tüm etnik gruplara (Ermeniler, Kürtler vb.) karşı kayıtsızlıklarını (hatta küçümseyici tavırlarını) da hiçbir zaman gizlemediler. Ayrıca, ABD ve İsrail’in en önemli stratejik hedeflerinden birinin Suriye devletini daha küçük, daha kolay kontrol edilebilir devletlere bölmek olduğu, bu nedenle, YPG’nin “kurtarılmış bölgeler” oluşturmasının, niyetlerinden bağımsız olarak, aslında bu yönde bir adım olduğunu da bu tespite eklemek gerek.

Suriye savaşında İtalya ve Avrupa’da, YPG’nin IŞİD’e karşı gösterdiği başarılar sayesinde Kürt davası, birdenbire medyanın ilgisine mazhar oldu. Sosyal medyada her gün yüzlerce, hatta binlerce Kürt kadın savaşçının görüntüleri yer alıyordu, kurtardıkları bölgeler, oldukça gelişmiş, hatta yarı komünist bir siyasi ve sosyal sistemin hüküm sürdüğü bölgeler olarak tanımlanıyordu.

Bütün bunlar, kaçınılmaz olarak, İtalya’da (diğer Avrupa ülkeleri hakkında bilgim yok) özellikle radikal sol olmak üzere, solun geniş kesimlerinden YPG’ye yönelik büyük bir sempati ve destek dalgasına dönüştü, hatta “Kürtler için” gösteriler bile düzenlendi. Buna karşılık, Ortadoğu’da sürekli olarak İsrail ve ABD’nin çıkarlarıyla çeliştiği için “suçlu” görülen Suriye hükümetine karşı yapılan kapsamlı saldırının aleni emperyalist niteliği kavranamadı. Bu saldırı, ABD, İsrail, Suudi Arabistan (ve bazı emirlikler), Fransa, İngiltere ve Türkiye gibi ülkeleri bir araya getirdi (Türkiye, daha sonra diğerlerinden uzaklaştı, ancak ülkenin bazı bölgelerini işgal etmeye ve Kürtlere karşı savaşmaya devam etti).

Sıklıkla söylendiği gibi, her şey bir noktada doruğa ulaşır. Suriye iç savaşının sonu gibi görünen olaylardan birkaç yıl sonra, Esad hükümeti, nihayetinde çöktü ve şimdi ülke, her zamankinden daha bölünmüş bir halde, esasen Cevlani’nin “ılımlı” acımasız mücahitlerinin elinde. Bu mücahitler, ABD ve İsrail’e Esad’dan çok daha fazla uyum sağlıyor. Artık hedeflerine ulaşmış olan YPG ve Kürtlere ihtiyaç kalmadı. Bugünkü mücahit Suriye ordusu, Kürt milislerini Rojava’dan ve diğer tüm “kurtarılmış bölgeler”den kovuyor. YPG’nin eski müttefikleri olan ABD ve İsrail, olan bitene aldırış etmeden gülümsüyor, olayların gelişmesine izin veriyor.

Şunu söylemek mümkün: YPG liderleri, Washington ile ittifak kurma kararı alırken basiretsiz davrandılar: ABD’nin özellikle Ortadoğu’da “müttefikler”ini önce kullanıp sonra bir kenara attığı birçok örnek var (örnek: Saddam Hüseyin). Şu tespiti de yapmak mümkün: solumuzun büyük bir kısmı, kitle iletişim araçlarının cazibesine kapılmaya devam ediyor ve en iyi ihtimalle, (Rojava örneğinde görüldüğü üzere) kapsamı son derece sınırlı ve kısa ömürlü olan, ancak birçok durumda da iyi gizlenmiş darbe girişimlerinden başka bir şey olmayan “renkli devrimler” peşinde koşuyor. Bu “devrimler” hakkında hüküm de bulunmadan önce, onların emperyalizme, bilhassa tüm ezilen halkların birincil düşmanı olan ABD’ye karşı tutumunu değerlendirmek gerekiyor.

David Insaidi
28 Ocak 2026
Kaynak

22 Şubat 2026

Dürüstlük


İran’daki idam uygulamasına bugün en çok karşı çıkanlar, ya kendi tarihlerinin hangi temel üzerinde yükseldiğinin bilincinde değiller ya da emperyalizmin verdiği görevi icra ediyorlar. Bilinçli yahut bilinçsizce yapılan her eylem-söylem iki sınıftan birine hizmet eder, emperyalizmin verdiği görev icra edilirken yakın tarihte -hatta bugün- neler yaşandığını kimsenin sorgulaması istenmiyor.

1999’da İsmail Cem, AB Bakanı’na “Bak bizim ülkede de Kürtçe ve diğer dillerde şarkılar söyleniyor” diyerek, Koma Amed ve Kardeş Türküler’in albümlerini hediye etmişti. Kardeş Türküler’in politik açıdan liberalliği su götürmez, konserleri yasaklanmadan sahne alması İHD’nin müzik icra etmesinden farksızdır. Buradaki sorun -şimdilik İran başlığını kenara yazalım- Koma Amed'in Dergûş albümünün hediye edilmesidir. Kulilka Azadi albümü hediye edilmez çünkü bu albümün Dergûş’ün içeriğiyle uzak-yakın tek ortaklığı Kürtçe olmasıdır. Artık Koma Amed’in Halepçe diye bir derdi yoktur. Öyle olsa egemenin emperyaliste hediye edeceği bir albüm olmazdı. Bu dönüşüm nasıl yaşanmıştır?

Geçtiğimiz aylarda Koma Amed, Diyarbakır’da yüz binleri toplayıp bir konser verdi. İlk albümlerinin solisti Evdılmelik Şexbekir’in (Melek) posterini ekrana getirip ona ithafen konuşma yapıldı. Aynı grup, bir röportajda Evdılmelik’i anarken onun öyküsünü çarpıtarak veriyor. Rojavalı Evdılmelik Şexbekir’in öyküsünü merak eden araştırırsa Koma Amed, Kürt halkının politik yönü, empoze edilen İran karşıtlığı, Rojava’da neler olduğu ve bugünkü süreci daha net ve bütünsel şekilde tarihsellik içerisinde anlamlandırabilir.

Evdılmelik’in ve Kürt halkının öyküsü özdeştir. Koma Amed ve Kürt halkını dönüştüren süreç aynıdır. “Bugün dünyada en güzel baş Kürd’ün başıdır" diye Avrupa festivallerinde ve Med TV’de boy gösteren Yalçın Küçük ile bugün TV ekranlarında “Öcalan çıkarsa, ilkelerimize uyduğu sürece partimize üye olabilir, başımızın üstünde yeri var” diyen Perinçek, bu sürecin iki emir eridir. O yüzden Sırrı Süreyya, herkesten habersiz Perinçek’i ziyaret etmiştir. Hep birlikte hendeklere çekilen Kürt halkı olmuştur. Bugün bu sürecin oluşması için postacı Sırrı’nın aynı dönemdeki rolü sorgulanmalı ve araştırılmalıdır.

Politika; sınıf ve tarih bilinci, adalet ve samimiyet gerektirir. İdamlar özelinde İran karşıtlığı yapan politik hareketler hiçbir şekilde samimi değildir. İdama karşı çıkanlar, neden Epstein Adası’nda yaşanan vahşete sessiz kalır? Kobaneli çocuklara oyuncak götürmesi için insanları yola çıkaranlar, neden dünya halklarının çocuklarının emperyalistlerce katledilmesine ses çıkarmaz?

Evet, politika ahlak gerektirir. Marx, din için “Kalpsiz dünyanın kalbi” demişti, bugün sosyalizm çürümüş dünyayı kurtaracak tek ahlak yasasıdır, inanç da bu kurtuluş yolunun bütünleyici mimarıdır. Belirli hareketlerin elinde tuttuğu gücün peşinden gidip emperyalist sistemin ürettiği ahlaksızlığın hareketler nezdinde yeniden üretilmesine -sırf marjinal karşıtlık motivasyonuyla- ortak olmadığımız için bizlere saldırılıyor. Bu saldırıyı püskürtecek kadar tarih bilincini ve ahlakımızı güçlendirebilecek potansiyel birin iki, ikinin üç edilmesinde. O da bizlerin yan yana gelmesine bağlı. Savunma ve meşruluk, önce zihinlerimizde başlar.

Sinan Akdeniz
21 Şubat 2026

15 Şubat 2026

,

Öcalan Kardeşim


Ulus olmak, düşman ulusu bulmakla başlıyor. Ne yazık, her ulus, doğarken, düşman ulusunu yaratıyor; Fransızların Alman, Almanların Fransız düşmanhğı, bütün uygarlık gösterilerine karşın, derinden derine bugüne kadar sürüyor.

Türkler, ulusal gelir açısından olmasa da düşman ulus yaratmada zengindirler. İşe bir değil, üç düşman ulus ile başlıyorlar. Rus ya da “Moskof” düşmanlığı büyük geliyor; buna karşın Türk ulusçuluğunun oluşum döneminde, Türkiye’de yanlışlıkla “Yunan” veya “Rum” denilen Elen ve Ermeni düşmanlıkları ön plana çıkıyor. Türk şairleri “soyum ırkım uludur” türünden şiirler yazarken, Türk yönetenleri de Elen ve Ermenilerin bir bölümünü doğdukları topraklardan sürmeye hazırlanıyorlar; şiir ile askeri hareketin tarihsel çakışması var.

Kürt ulusçuluğunun sıçramasında bir düşman ulus görmüyorum.

Bunda Öcalan kardeşimin rolünü görüyorum.

Zordur; ulusun oluşumunda düşman ulus büyük bir kolaylığa işaret ediyor. Düşman ulus, sırlı bir ayna oluyor; bir başka ulusu örtüyor. Ulus, bu sırlı aynada gördükleriyle kavga ederek kendisini buluyor, biçimlendiriyor ve yükseliyor.

Doğumundan önce ulusal kimlik, mutlaka bir başka ulusun işgali altındadır. Kavga bunun için gerekiyor. Kavga var ve görülüyor. Ancak Kürt ulusal rönesansı, ilerlemesini, kotaya değil, zora dayandırıyor ve bir düşman ulus yaratmaktan özenle kaçınıyor, pek görülmeyen budur.

Yakın zaman Türkiye tarihinde üç önemli isim ortaya çıkıyor: İkinci Mahmut, İkinci Hamit ve Mustafa Kemal... Kemalizmin acımasız bombardımanı içinde yetişen kuşaklar için üç ismin birbirinin devamı olduğunu ve özde bir ve aynı sayılmaları gerektiğini kabul etmek de pek zor görünüyor. Her üçü de Kürt politikasında önemli isimdirler. Mahmut çok dinli ve çok uluslu merkezi bir imparatorluk yaratmak istiyor. Kürt feodalleriyle çatışıyor. Yapmak istediği, Kürdistan’ın ikinci fethidir, içine girmeye çalışıyor ve bunun için kırıyor. Наmit imparatorluğun aczini görüyor, yapmak istediği, çok uluslu ancak tek dinli bir imparatorluktur. Artık Kürt prensleri geride kalmıştır ve Kürt aşiret liderlerini kendisine bağlayarak Ermeniliği ortadan kaldırmayı planlıyor. Hamidiye Alaylarında topladığı Kürt aşiret liderlerine güveniyor.

Mustafa Kemal’in kişisel tarihi, sık sık ve ilkesiz dönüşlerin tarihidir. Samsun’a Ekim Devrimi’nden esinlenen şûraları ve Kürt hareketliliğini bastırma göreviyle çıkıyor. Amasya’ya gelince, görev kağıdında yazılanları bir kenara atıp bir yandan örgütlenmeye başlayan Kürt mukavemeti ile birleşmeye ve diğer yandan da Kürt liderlerini bu mukavemetle kaynaştırmaya yöneliyor. Kürt aşiret liderleri, eninde sonunda Türk önderliğinde bir ortak kurtuluşa katılmak konusunda istek gösteriyorlar.

Mustafa Kemal’in başarısı, kurtuluş hareketini Elen ve Ermeni karşıtlığı ile Kürt ortaklığına oturtmasındadır. Apo kardeşim, Akademi’de okutulan ders notlarında bunun önemine işaret ediyor. Katılıyorum. Türk liderleri, bir süre bu ortaklığa bağlı kalıyorlar. 1924 Anayasası, ilk ciddi ve önemli ayrılık işaretidir. 1924 Anayasası, “resmi dil” tanımını getiriyor ve böylece Kürtçe, yasaklanmamakla birlikte, kamusal örgütlenmede yönetimin dışına çıkarılmış oluyor.

Hamidiye Komutanlarından Albay Cibranlı Halit’in liderliğinde başlayan, ancak Halit’in erken yakalanarak safdışı kalmasıyla, Şeyh Sait’in hazırlıksız yönetimine kalan başkaldırıda, Kürtçenin yönetimin dışına çıkarılmasının önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum.

Kemal Türk liderleri arasında uzağa en az ve yakına en çok bakanlardan birisidir. Başkaldırının tüm hazırlıksızlığına karşın, yayılmasından da telaşlanarak, hiç sözünü etmediği bir politikaya açılıyor. “Türkifikasyon”, bundan sonra Kemalizmin temel politikasıdır. Kürt kimliği yeniden zaptediliyor. Hamit-Jöntürk politikasında Ermenilerin doğdukları topraklardan kazınmalarına karşılık, Türkifikasyon sürecinde Kürtlerin kimliklerinin kazınması yöntemi izleniyor; daha “ince” ve daha “gelişmiş” olduğunu kabul etmek zorunluluğu var.

Öcalan kardeşimin liderliğinde başlayan ve süren Kürt başkaldırısı, Sait’inkinden bu yana ve Sait’in ki de dâhil Kürt başkaldırılarının en kapsamlısı ve en uzun tarihlisi oluyor. 1991 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay Başkanı karşılaştığı askeri durumu savaş terminolojisiyle dillendirmek gereğini duyuyor. Bunda Kürt silahlı hareketliliğinin gerilla aşamasını geride bırakarak, partizan savaşları düzeyine gelişini kabul ihtiyacı kadar, karşılaşılan durumun askerlik açısımdan kolay ve yakın bir çözümün imkânsızlığını anlatma isteği de rol oynuyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk askerlik sanatı ve imkânları konusunda abartmalı edebiyattan kaynaklanacak bir erken hayal kırıklığı karşısında hem kendisini korumak ve hem de uyarıcı olmak durumunda kalıyor; bunu yapıyor. Kürt silahlı hareketi, Kürt hareketliliğinin merkezindedir, bundan ibaret olmadığı kesindir. Kürt hareketliliği içinde Partiya Karkaren Kürdistan’ın etkisi ve rolü süratle artmakla birlikte, bununla sınırlı kalmadığı da biliniyor. Ancak hemen hemen tümünde görünen, bir Türk düşmanlığının olmayışıdır. Nesnel ve tarihsel nedenler bir yana, Kürt yükselişinin büyük bir kolaylık ve doğallıkla Türk karşıtlığına dayandırılması imkân dâhilindeyken bundan büyük bir titizlikle uzak durulduğu görülüyor; üzerinde durulmalıdır.

Türkifikasyonun ağır baskısı ve sonuçları, eşitsiz gelişme yasasının bir kez daha kendisini duyurmasına neden oluyor. Türkiye ayağında Kürt hareketliliği uzun süre uykudadır. Uyanmasında bir emekçi partisi sınırını aşamayan Türkiye İşçi Partisi’nin rolü büyüktür; yakın zaman Türkiye tarihinin bu en yığınsal emekçi partisinin Kürtçülük nedeniyle Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış olmasını dikkat çekici ve hatırlanmaya değer buluyorum. Bugün Kürt hareketliliğinin odağında Kürdistan İşçi Partisi’nin bulunmasını da aynı ölçüde düşündürücü sayıyorum. Bu bir yana, Partiya Karkaren Kürdistan’ın bugün ulaştığı yerde Türkiye Halk Kurtuluş Partisi’yle THKO ve Kaypakkaya’nın yapmış oldukları başlangıçları da görüyorum. Başta Öcalan kardeşim, Kürt hareketliliğinin içinde olanların, bugün önünde bulunanların pek çoğu, ortak bir mücadele toprağından geliyorlar, bir anlamda bu başlangıçları eksikliklerini alıp tarihsel yörüngesine oturtarak mantıksal sınırlarına taşıyorlar. Önemlidir; Kürt silahlı rönesansında bir düşman ulus arayışından iradi ve planlı bir biçimde kaçışta ortak topraklarda başlamanın önemine inanıyorum. Ancak bu sürecin sadece bir yanıdır; diğer yanı ise doğumun doğasıdır. Doğum ve her doğum mutlaka acılı ve sancılı oluyor; her doğumda hem doğuran ve hem de doğan, mutlaka acı çekiyor ve mutlaka ağlıyor. Doğumda mutlaka kopan ya da koparılan bir göbekbağı vardır; taşla, makasla ya da dişle, ancak doğumun tamamlanması için mutlaka göbekbağının koparılması gerekiyor. Bunu her tarafta ve her cephede kolay ve erken doğum hayallerine kapilma ihtimalleri karşısında telaffuz etme gereğini duyuyorum. Var olan sürecin sonu değil, başlangıcıdır.

Ama sonuca ulaşacaktır.

Kendi yolunu açarak sonucuna ulaşacağı anlaşılıyor. Kürt yükselişi şu aşamada, kolayı değil, zoru seçiyor. Karşısına Türk halkını, Türk ulusunu değil, kısaca “TC” olarak ifade edilen bir örgütlenme biçimini, bir hukuk kurumunu ve bir siyasal yapıyı koyuyor. Daha da önemlisi, Kürt ulusal rönesansını, bir düşman ulus formülüne dayandırarak değil, kendisine dönerek gerçekleştirmek istiyor. Çok açık ve şaşırtıcı olan şudur: Abdullah Öcalan, en sert eleştirilerini Kürt halkına yöneltiyor. En acımasız görüşlerini Kürt aydınlarına çeviriyor. Bunda, çıplak ve kendi halinde bir kurtuluş yerine, mücadele içinde gelişme, değişme ve yenileşme kararlılığı görüyorum. Bu yan Kürt silahlı rönesansını, pek çok benzeri hareketten ve kurtuluş mücadelesinden ayırıyor. Kolay değil, zor bir yoldur.

Düşman ulus ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Öç almayı gereksizleştiriyor. Göbekbağı olmadan da ortaklık kapılarını açık tutuyor.

Öcalan kardeşim, “hepimize” öç aramayan ve öç almayan kardeşi hatırlatıyor.

Yalçın Küçük
Toplumsal Kurtuluş
Sayı 60, Ocak 1993, s. 22-23
Kaynak

13 Şubat 2026

,

Şiraze


Suriye’de rüzgârın tersine dönmesiyle değişen hesaplar, Ortadoğu için önerilen Rojava modelinin çöküşünü beraberinde getirdi. Buna karşılık, geçtiğimiz günlerde Kürt politik hareketinin önde gelen ve en eski isimlerinden biri, “İran rejiminin ayakta kalma zemini kalmadı” diye açıklama yaptı. “Suriye'de ne kazanıldı ki İran hedefinize alındı?” sorusunu yönelten yok.

Irak’ta diktatörlük var, Suriye’de diktatörlük var, İran’da diktatörlük var. Öyle mi? Öncelikle demokrasi politik açıdan diktatörlüktür çünkü sosyalist düzende de diktatörlük olacağını, bu diktatörlüğün proletaryaya ait olacağı ve tüm dünyada eşit, özgür, adil düzen sağlanıncaya kadar iktidarın sosyalizmde olacağı bilinmelidir.

25 yıl önceye gittiğimizde, Hafız Esad’ın öldüğü tarihte en çok üzülen, bugün İran ve Suriye’yi diktatörlükle suçlayıp devrilmesine ortak olmak isteyenlerdir. Alttaki görselde Hafız Esad’ın ölümünün ardından Kürt politik hareketine ait-yakın gazetelerde Esad için modern Suriye’nin kurucusu olduğu, onun diğer Baas rejimlerinden ayrı bir yerde konumlandırılması gerektiği, Esad ailesinin acılarının paylaşıldığı aktarılıyordu.


Tarih bilgisi ile tarih bilinci birbirinden farklıdır, sorunlara, sürece ve durumlara tarih bilinciyle ve diyalektikle bakmak zorundayız. Politik ahlak pragmatizmin üzerine çıkmadığı sürece yenilgi, savrulma ve tasfiye kaçınılmazdır. Şimdi denilebilir ki “reel” (ne demekse) sosyalizmin etkisinde kaldıkları yıllardı. Hayır, gerçek öyle değil!

1995 sonrası Kürt politik hareketi, her alanda ideolojik kırılma ve dönüşüme uğradı. Bu, bilinçli bir tercihin ürünüydü. Bugün savunulan düşünceler 1990’dan beri savunulanlardı. Birand ve Altaylı’ya verilen röportajlarda, bugünkü savunulan cumhuriyetçilik, komünallik ve yerelcilik dışında bir şey yoktu. Bugün dünün tekrarıdır.


Hafız Esad’ın ölümüne denk gelen günlerde o dillere pelesenk ettirilen “reel” sosyalizmin etkisinden çıkılmıştı çünkü 1990 itibariyle dümen Amerikan sularına kırıldı. Balkanlar’a bakıldı, emperyalizm, Sovyetler’den arta kalan ülkelere milliyetçi iç çatışmalar sonucunda müdahale edip parçalayıp sosyalizmin bittiğini ilan edip dünya halklarına gözdağı veriyordu. Tam da böyle bir süreçte Kürt politik hareketi “Amerika niye üstümüze geliyor, anlamıyoruz, biz onlara ne yaptık” ve “NATO, Balkanlar’da yaptığı gibi gelip bizi de özgürleştirsin” diyordu.

Bugün Yorum özelinde Esad posterinin önünde ve Donbass’ta konser verilmesine “diktatör savunuculuğu” diye saldırılıyorsa, ülkedeki herhangi bir sol sosyalist hareketin çıkıp Esad ailesine dilenen başsağlığını gündeme getirmesi gerekiyor, getiremez. Getirdiğinde koltuk düşer, kurulan tezgâh dağılır, fon kesilir. Bugün sosyalist hareket operasyona uğruyorsa, kendisini fesih etmese de çekilen hizaya getirilmesi içindir.

Söz konusu sorun, ne İran ne Suriye ne de diktatörlük, kadın hakları, Kürt taleplerinden ibarettir. Asıl amaç, emperyalizme hizmettir. Bunun en açık kanıtı, Yeni Yaşam’da çözüm sürecini emperyalizmden talep eden yazılardır. Olası İran operasyonu için Türk ve Kürd’ün “barıştırılması”, emperyalizmin amacına karşılık olarak sunulmaktadır.

Yeni Yaşam, eskinin tekrarıdır. Kürt halkının emperyalizmin amaçlarına araç edilmesi onun haklarını savunduğunu iddia eden bir yayına yakışmaz. “Bizi özgürleştirin, size militer güç oluruz” mesajını emperyalizme vermek, acziyettir.

Aynı gazetede Kürt halkının tek ve asıl gündeminin Öcalan’ın umut hakkından yararlandırılması olduğu yazıyor. Bu, gerçeği yansıtmıyor. Liberal T24 gazetesinde ise bölgede yapılan röportajlarda Öcalan’a tepkili milliyetçi kesimlerden bahsediliyor. Bugün bir HDP’linin dahi gündeminde bunun bulunup bulunmadığını yakın çevrenizden gözlemlemek mümkün.

Yeni Yaşam’da “uluslararası komplo” hakkında Öcalan’ın söylediklerine yer veriliyor, kendi mevcudiyetinin Kürt halkının akıbetinin üzerine çıkarmasından başka bir şeye rastlamak mümkün değildir. Avrupa ülkelerinin egemenlerinin kendisine komplo kurup “ihanet” ettiği yönündeki cümleler, emperyalist ülkelerin egemenlerini masum göstermek dışında bir anlam ifade etmiyor. Kimse çıkıp “Emperyalist ülkeler senin ve bağlı olduğun hareketin üzerine gelmiyorsa ideolojik-politik hattında sorun vardır!” diyemiyor.

Son tutanaklara yansıdığı şekliyle MHP vekiline, gençliğinde ülkü ocaklarına gittiğini söylüyor. Ülkü ocakları, Yalçın Küçük, Perinçek, Mihraç Ural, tekrar ülkü ocakları, tespih, kilim... Mihraç demişken, daha geçtiğimiz yıl HTŞ, yönetimi ele geçirdikten sonra Mihraç’a Yeni Özgür Politika'da köşe verilmişti. Yine Esad ailesinin damadına.

Soru açık: Rojava’nın sonucu ne oldu? Bu soru nesnel biçimde yanıtlandığında, İran için ne istendiğinin cevabı bulunabilir. Dün ve bugün ne yapıldığı emperyalizme karşı ne tavır alındığıyla anlamlandırılır.

Pragmatizm, emperyalizme hizmete vardırılıyorsa bu, Kürt halkının zararınadır. Balkanlar, Afrika ve Ortadoğu'da emperyalizm ne yaptıysa İran'da da aynısı olacaktır.

Ebu Gurayb ve Epstein Adası, emperyalizmin hedeflediği düzenin laboratuvarıdır. O düzenin gelmesi için Rusya, Çin, İran’a ideolojik bulanıklıkla yaklaşmayacak kadar netiz.

Kürt halkının da diğer halklardan ayrı düşürülüp emperyalizmin kara gücü olmasına, İran’ın vahşete uğratılmasında ortak edilmesine, dahası, kuzunun kurda emanet edilmesine gücümüz yettiğince müsaade etmeyeceğiz. Başka bir halkın göreceği zulümden hiçbir halk fayda sağlamaz. Bu sola rağmen...

Sinan Akdeniz
13 Şubat 2026

25 Ocak 2026

, ,

ABD Kürtleri Nasıl Yüzüstü Bıraktı?


İnsanlar, Suriye’deki Kürtlerden bahsederken, genelde 2014’te IŞİD ile başlayan, SDG’nin terörle mücadele eden, “dünyayı kurtaran kahraman güç” olarak tasvir edilmesiyle sona eren bir hikâye anlatırlar. Bu hikâye, tamamen yanlış değil, ancak tehlikeli çıkarımlara yol açacak ölçüde eksik. Üstelik bu eksiklik, tesadüfi değil. Gerçek trajediyi gizlemek için hikâye, bilerek ve kasten eksik anlatılıyor:

Kürtler, IŞİD’le savaştıkları için kaybetmediler. Liderleri, milletin kaderini Amerikan stratejisine bağladığı için kaybettiler. Amerikan stratejisi ise hiçbir vakit Kürtlere Suriye’de kalıcı bir siyasi gelecek sağlamak için tasarlanmamıştı.

Baştan şunu açıkça belirtmek istiyorum. Kürt halkına, kültürlerine, sergiledikleri dirence ve topluluk duygusuna her daim büyük saygı duydum. Kendi hayatımda Kürtler, asla “düşmanım” olmadılar. On dört yıldır karşı çıktığım şey, Kürtlerin liderliğinde hareket eden SDG’nin gayet meşru bir zemine sahip olan Kürt meselesini dış güçlerin eski Suriye devletine karşı hazırladıkları proje için önemli bir avantaj haline getiren politik yaklaşımıdır.

Esad’ın devrilmesi sonrası bugün, bu trajedinin son perdesine tanıklık ediyoruz: ABD, SDG’yi yüzüstü bırakıyor, Suriye Arap Ordusu dağıtılıyor, Cevlani’ye bağlı Kaide ordusu, Rakka, Deyrizor ve petrol sahalarına girerek Haseke’ye doğru ilerliyor. Kürtlerin eline, öngörülebilir, önlenebilir ve defalarca hakkında uyarıların dillendirildiği acı derslerden başka bir şey geçmiyor.

Kürt Meselesi Washington’la Başlamadı

Suriye’de Kürt meselesi savaştan önce de vardı, ancak savaş, bu meseleye ivme kazandırdı. Kürt meselesine dair hâkim söylem, şu gerçeğin üzerini örttü: çatışmaların ilk aşamasında eski Suriye devleti, kuzeydeki Kürtlerle savaşmıyordu. Aksine, savaşın ilk iki yılında Suriye Arap Ordusu ve devlet, Halep, Efrin, Kobani ve Haseke’deki Kürt bölgelerine ve mahallelerine somut destek sundu, faaliyetleri koordine etti.

Bu gerçek bile, eski Suriye hükümetini tekdüze ve saplantılı bir şekilde “Kürt düşmanı” olarak tasvir eden masalı yeniden düşünmeye sevk etmelidir. Kürtler, yabancı işgalciler olarak görülmüyorlardı. Onlar, toplumsal dokunun bir parçasıydı ve devlet, halen daha kuzeyi birleşik bir Suriye Cumhuriyeti’nin parçası olarak görüyordu: ortada tek devlet ve birçok halk topluluğu vardı.

Ancak her savaş gibi Suriye’deki savaş da evrim geçirdi. 2012-2013’ten sonra Suriye’deki savaş, çok daha fazla beynelmilel, çok daha zehirli bir şeye dönüştü.

Türkiye, farklı milletlere mensup mücahitlere sınırlarını açtı. Körfez ülkelerinden para ve silah aktı. CIA’in para ve silah akıttığı Çınar Kerestesi Operasyonu denilen kanal giderek genişledi. Şam, Humus, Halep ve ana koridor civarında varoluşsal tehditlerle karşı karşıya kalan ve sayıları azalan Suriye Arap Ordusu, kuzey ve doğunun bazı bölgelerinden geri çekilmeye başladı.

Kürtleri “yüzüstü bırakmak istediği” için değil, aynı anda her cepheyi savunamayacağı için geri çekildi. IŞİD’in yükselişi ve Türkiye'nin kuzey Suriye’yi yabancı tekfirciler için bir geçiş yoluna dönüştürmesiyle birlikte, Haseke ve kuzeydoğu sınır bölgeleri, boş alan haline geldi.

Kürtler, aniden kendilerini yalnız ve acımasız bir gerçekle karşı karşıya buldular: Eğer Suriye Arap Ordusu sizi koruyamıyorsa, kendinizi korumak zorundasınız.

Kürt silahlı yapıları bu zeminde büyüdüler. Bu noktada, ben de dâhil olmak üzere her dürüst Suriyelinin de kabul ettiği üzere, IŞİD ve mücahit dalgası karşısında Kürtlerin öz savunması meşruydu.

Ancak öz savunmanın meşruluğu ile bir devlet içinde vekil devlet haline gelmenin meşruluğu bir tutulmamalıdır.

Amerika Suriye’ye Önce Destek İçin Geldi Sonra Ülkeyi Ele Geçirdi

2013 ve 2015 yılları arasında ABD varolan boşluğu doldurdu. Kürt birliklerini silahlandırmaya başladı. Bunu öncelikle Washington’ın Kürt haklarını aniden keşfettiği için değil, Suriye’de güvenilir bir kara kuvvetine ve çok sayıda Amerikalının ölümüne yol açmadan kontrol altına alabileceği, finanse edebileceği ve yönlendirebileceği bir askeri birliğe ihtiyaç duyduğu için yaptı.

Ardından Eylül 2015’e, o önemli dönüm noktasına gelindi.

Rusya, hava gücüyle müdahale etti. IŞİD, konvoyları bombalandı. İkmal hatları imha edilmeye başlandı. Suriye Arap Ordusu, inisiyatifi tekrar ele geçirmeye başladı. Peki bu noktada Washington ne yaptı?

Bu durum planı değiştirdi.

Rus müdahalesinin başlamasından bir ay sonra, ABD, Kürtlerin önderliğinde, Pentagon tarafından finanse edilen ve dünyaya farklılıkları içeren, demokratik, yerel bir güç olarak takdim edilen “Suriye Demokratik Güçleri”ni kurdu.

Her zaman ettiğim lafı burada tekrarlamama izin verin lütfen: Evet SDG, IŞİD’le savaştı. Evet, Kürtler kanlarıyla bedel ödediler. Evet, IŞİD’e karşı yürütülen savaşlar konusunda SDG’nin hakkı tabii ki teslim edilmeli.

Ama bütçeniz Pentagon’dan geliyorsa, o parayı ve silahı verenin belirlediği şartlar uyarınca faaliyet yürütüyorsunuzdur.

Bu faaliyet de sizin değil, Washington’ın çıkarlarına tabidir.

Vekil gücün kendi geleceği olmaz. Geleceğine ona destek sunan güç sahiptir. Kürt liderliği, işte tam da bu gerçeği kabule yanaşmadı.

IŞİD’in çöl bölgelerindeki küçük gruplara ayrılmasıyla birlikte, Fırat Nehri boyunca Suriye Arap Ordusu ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında somut bir temas hattı oluştu: SDG doğu kıyısında, SAO batı kıyısında konuşlandı.

İşte Suriye’ye yönelik gerçek stratejik ihanet de bu noktada başladı. Sadece Suriye devletine değil, nihayetinde Kürt halkının kendisine de ihanet edildi.

Petrol, Buğday, Yaptırımlar: Suriye Yavaş Yavaş Boğuluyor

Savaşın en ağır aşamasından sonra Suriye, sadece çatışmalarla yıkılmadı. Yaptırımlar ve ekonomik kuşatma ile boğuldu. Bu boğulma sürecinde SDG, bir araç olarak iş gördü.

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile birlikte hareket eden Amerikan işgal güçleri, Suriye’nin petrol ve doğal gaz yataklarının yaklaşık yarısını, önemli buğday alanları ve sınır geçiş noktaları da dâhil olmak üzere tarımsal zenginliğin büyük bir bölümünü ele geçirdi.

Suriye’nin elektrik, ısıtma, ulaşım ve yeniden yapılanma için yakıta ihtiyacı vardı. Suriye’nin halkının karnını doyurmak için buğday lazımdı. Ancak zaten yaptırımlarla boğuşan Suriye hükümeti, kendi kaynaklarına erişim imkânlarından mahrum bırakıldı.

Peki bu gerçeğin altında kimin imzası vardı?

Amerikan birlikleriyle birlikte hareket eden SDG, işgal projesinin koçbaşı olarak iş gördü.

Kürt liderliğinin ve birçok Batılı yorumcunun hâlâ yüzleşmeyi reddettiği nokta şu: SDG bunu amaçlamış olsun ya da olmasın, sonuçta Suriye’nin yoksullaşmasına, bölünmesine ve toparlanma yeteneğinden mahrum kalmasına katkıda bulundu.

Bu katkının sebebi, Kürtlerin “Suriyelilerden nefret etmesi” değil, Şam’ı belirli avantajlardan mahrum bırakmak, devleti askeri olarak deviremezse bile ekonomik açıdan çökertmek üzere tasarlanmış olan Amerikan stratejisiydi.

Ardından Kürt liderleri, kaderlerini tayin edecek bir karar aldılar: Bu düzenlemeyi geçici bir savaş mantığı olarak görmek yerine, kalıcı siyasi özerkliğe giden yol olarak değerlendirdiler.

Şam Bir Anlaşma Teklif Etti, SDG Daha Fazlası İçin Kumar Oynadı

İşte tam da bu noktada temel stratejik hataya değinmek gerekiyor.

Esad’ın başta olduğu Şam, Kürtlere idari âdem-i merkeziyetçilik teklif etti: yerelliklere ait işleri onlar yönetecek, eğitim, dil hakkı, kültürel ifade ve idari kontrol gibi alanlarda haklar verilecekti.

SDG liderleri, bu teklifi geri çevirdi.

Siyasi âdem-i merkeziyetçilik talep ettiler. Bu da fiilen devlet benzeri yetkilere sahip anayasal bir siyasi yapıyı ifade ediyordu.

Bu talebi, NATO üyesi ve ittifakın ikinci büyük ordusuna sahip, kendi sınırları içinde yirmi milyon Kürt barındıran, komşusundaki herhangi bir Kürt siyasi oluşumunu varoluşunu tehdit edecek bir hastalık olarak gören Türkiye’nin yanı başında dile getirdiler.

Stratejik cehaletin basit bir tanımını istiyorsanız, verelim: Suriye’nin kuzeydoğusunda Kürtlere siyasi özerklik talep etmek ve Türkiye’nin bunu kabul edeceğini varsaymak.

Türkiye, bunu asla kabul etmez. Ne Erdoğan döneminde, ne de herhangi bir Türk hükümeti döneminde.

Washington bunu biliyordu. Washington’daki herkes biliyordu. Türkiye’nin kırmızı çizgileri, SDG’den daha eski.

Dolayısıyla, SDG liderliği Amerikalılara güvendi. Washington’ın onları koruyacağına ve sonunda siyasi âdem-i merkeziyetçiliği sağlayacağına inandı.

Bir yayında da belirttiğim gibi: SDG liderleri, mevcut ortamı yanlış değerlendirdiler. Bölgesel iklimi yanlış değerlendirdiler. Öncelik sıralamasını yanlış anladılar.

Çünkü Washington’daki planlamacıların çıkarları değiştiğinde, vekil, görevden alınabilir hale gelir.

Esad’ın Uyarısı ve “Amerika’yı Kalkan Olarak Kullanma”nın Laneti

Esad, SDG liderlerini yıllar önce uyarmıştı. Birçok analist de onları uyarmıştı. Arap dünyasında eski bir söz vardır: “Eğer tek kalkanınız Amerika ise, çıplaksınız demektir.”

Mesele, Şam’ın melek ya da sütten çıkmış ak kaşık olması değil. Mesele, Şam’ın yerel olması. Suriye, sizin vatanınız. Suriye, sizin toplumsal dokunuz. Şam ile ne müzakere ederseniz edin, yarın aynı topraklarda yaşamak zorunda olan biriyle müzakere ediyorsunuz demektir.

Peki ya ABD? O gidebilir. Sizi başka bir şeyle takas edebilir. “Yeniden ayarlama” yapabilir. Sizi bir rahatsızlık kaynağı olarak görebilir.

Tam da bu oldu.

ABD’nin SDG’ye verdiği destek, hiçbir zaman Kürtlerin kurtuluş projesiyle ilgili değildi. Bu destek, Suriye’nin yıkım projesi içindi: Şam’ı tahıl ve kaynaklardan mahrum bırakmak, yeniden yapılanmayı engellemek, Suriye’yi bölünmüş halde tutmak ve SDG’yi bir koz olarak kullanmak. Suriye Arap Ordusu dağıtıldıktan, harita yeni bir düzen uyarınca yeniden çizildikten sonra Kürt projesi gereksiz hale geldi.

Esad’ın Yıkılışı ve Kürtlerin Hayalinin Çöküşü

Şimdi her şeyin hız kazandığı an geldi.

Esad düştü. Suriye Arap Ordusu yok edildi. Her türden bir âdem-i merkeziyetçiliği müzakere edebilecek ve güvence altına alabilecek ulusal çerçeve paramparça oldu.

Peki bundan sonra ne olacak?

Amerikalılar, tam da tahmin edildiği üzere, SDG’yi yüzüstü bırakıyorlar, çünkü Washington’ın önceliği, artık Suriye’de birden fazla güç merkezi bulundurmak değil. Washington, artık tek bir adres, tek bir telefon görüşmesi, özellikle Türkiye, Katar ve ABD yetkililerinin şekillendirdiği yeni bir Suriye’de anlaşmaları imzalayabilecek ve bölgeyi yönetebilecek tek bir “şerif” istiyor.

Bu arada, Türkiye'nin desteğini alan ve Batı tarafından hoşgörüyle karşılanan Cevlani’nin ordusu ilerlemeye devam ediyor.

Rakka düştü. Deyrizor düştü. Petrol ve sınır geçişleri ele geçirildi. Cevlani’nin güçleri Haseke’ye doğru ilerledi.

Kürt liderliği ise kendi oynadığı kumarın geride bıraktığı enkazla baş başa kaldı.

SDG, siyasi âdem-i merkeziyetçiliği elde edemedi. Hatta idari âdem-i merkeziyetçiliğe bile kavuşamadı. Elde ettiği şey, teslimiyet, yenilgi ve aşağılanma oldu.

Tahammül edilemeyecek ölçüde acı bir ironiyle yüzleştiler: Yıllar önce sağlayabilecekleri bir şey olan, Esad’ın Şam’ından idari âdem-i merkeziyetçiliği alma imkânını ellerinin tersiyle ittiler, bugünse çoğulculuğa saygı gösterme iddiasında bile bulunmayan, üstünlükçü ve mezhepçi bir Tekfirci gücün yönetimi altında çok daha kötü bir gerçeklikle karşı karşıyalar.

Bir yayında da dediğim gibi, şu anda IŞİD’e karşı savaşırken ölen Kürt kadın savaşçılarının heykellerinin yeni yöneticiler tarafından yıkılışını izliyoruz. Bu, basit bir sembolik müdahale değil, bu bir mesaj: “Fedakârlıklarınız bizim anlattığımız hikâyenin parçasıdır ama yeri zamanı geldiğinde onları silip atacağız.”

Son Acı Ders: Birlik Tek Seçenekti

Bu noktada, birçok kişinin işitince ciğerini dağlayacak, ama söylenmesi icap eden tespitimi dillendirmenin vaktidir.

Henüz vakit varken, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Suriye Arap Ordusu, Cevlani’nin Kaide ordularına karşı işbirliği yapmalıydı.

Kürtlerin kimliklerinden vazgeçmelerine gerek yoktu. Şam’ın söylediği her şeye “güvenmeleri”ne gerek yoktu. Ortada müşterek bir düşman vardı. Aynı topraklarda, aynı yabancı destekli mücahit ordusuyla savaşılıyordu.

Kusurları ne olursa olsun, birleşik bir Suriye devleti, ulusal egemenliği korurken Kürtlerin kültürel haklarını güvence altına alabilecek tek yapıydı.

Bunun yerine, Kürt liderliği, kendisini Suriye’nin geri kalanının boğazını sıkan el olarak kullanılmasına izin verdi. ABD’nin işgalci mantığı uyarınca Şam’ın petrol ve buğdaya erişimini engelledi, sonrasında da bu desteği üzerinden siyasi bir ödül almayı umdu.

Ama şimdi, zayıflattıkları o devlet ortadan kalktı, güvendikleri Amerikalı hamileri çekip gidiyor.

Bu, sadece Kürtlerin trajedisi değil, Suriye’nin de trajedisi. Çünkü Kaide karşısında ihtiyaç duyulan şey, parçalı etnik siyaset değil, ulusal birlikti. Dediğim gibi, herkes, dar görüşlülük üzerinden, mezhep, kabile, mahalle, etnik köken esasına göre hareket etti. Bunun bedelini tüm ülke ödedi.

Bugün Suriye Arap Ordusu dağıtıldı. Suriye Demokratik Güçleri püskürtülüyor. Cevlani ilerliyor. Türkiye, kuzeyi şekillendiriyor. İsrail, güneyi bölüyor. Kumarda tüm parasını Washington’a yatıran Kürt liderlerin elinde pazarlıkta kullanabilecekleri bir şeyleri kalmadı.

Hayaller jeopolitikanın duvarına işte bu şekilde toslayıp tuz buz oluyor.

Tarih, Kürt halkını koruma istediği için suçlamayacak. Tarih, Kürt liderlerini, Amerikan desteğini bir strateji haline getirdikleri, hâlâ önemli olduğu bir dönemde masadaki tek gerçekçi anlaşmayı reddettikleri için suçlayacak.

Neticede Suriye’nin acımasız gerçeği şu: Düşmanınız Kaide ordusuysa, Washington’ın sizi kurtarmasını bekleyerek hayatta kalamazsınız.

Çok geç olmadan ulusal bir cephe oluşturarak hayatta kalırsınız.

Kevork Elmasyan
20 Ocak 2026
Kaynak

[Kevork Elmasyan, Suriyeli bir jeopolitika analisti ve Syriana Analysis Youtube kanalının kurucusudur.]