30 Ekim 2026

,

Mesihsiz Lazarus



Kürt milliyetçileri arasında bir yarılma yaşanıyor. Bu yarılma, tarihsel açıdan ayrışmaları beraberinde getiriyor. Ayrışmalar, müstakil yapılanmalar içermeyip, daha ziyade, aydınlar üzerinden yürüyen tartışmalarla ilerliyor. Bu kapsamda dikkat çeken başka bir nokta var ki sürecin muhalifleri, karşı durduğu ya da bir dönem tarafı olduğu radikal demokrasi hareketinin geldiği aşamayı değerlendirirken sosyalizm tarihine küfrederek argüman üretiyor. Çarpıklık, burada boy veriyor.

Karşı durduğu yapıyı eleştirirken dayatılan tek sesliliği Sovyet, Çin, Kore, Romanya, Kamboçya liderlikleriyle ve pratikleriyle özdeşleştiriyor. Karşı durulan da karşı durduğu da aynı yerde buluştuğundan, tarihsel kaybedişlerinin gerçek özünü ıskalıyor. Bu iki kesimin göz ardı ettiği gerçekler tartışılmıyor çünkü Kürt ya da başka bir kültür, mezhep, marjinalize edilmiş kesim tartışılacaksa bunu ancak o kesime kimliksel aidiyeti olan bireyler tartışabilir. Her iki kesim de ve bu iki kesime sessiz kalan sol da milliyetçiliğin geçer akçesi olmasını halklara dayatıyor. Tarihin akışı milliyet, mezhep ve marjinalizm temelinde ilerlemeyip sınıf mücadelesi üzerinden şekillendiği için söz söyleme hakkı tarih üzerinde mücadele edenlere aittir.

Fransa'daki gelişmeler üzerine büyük büyük teoriler üretip sayfalar dolusu yazıp çizenler, söz konusu sürece sessiz kalıyorlar çünkü itiraz ettiklerinde, dünkü durduğu yerin özeleştirisini vermek zorundalar. Kişilik çözümlemeleri adı altında yöreler üzerinden bir halk, en kötü nitelemelerle betimlenirken, yine sessiz kalınmıştı. Solu, insan hakları dernekleri, sendikaları ve yayınlarıyla geri pratiğin şemsiyesi altına girip iradesini güce temsil edenler, bugün ancak Fransa için konuşur ve kendi vatanının gerçeklerine Fransız kalır. Ayrıca bu nasıl bir iradesizliktir ki daha dün ortağınız olanlarla yürütülen süreçte her gün çembere alınmanıza rağmen iki cümle eleştiri söyleyip tavır alamıyorsunuz! Sendikalara dayatılan uygarlık yarılması tezi, bugün süreç şemsiyesi altında hayata geçiriliyor. Bu sol, Wilson prensiplerine göre politika yapmayı Marksizm sanıyor.

Sol, Suriye’de yaşananlar için özeleştiri vermek zorunda, bunu yapmayacaktır, en azından şu an ne olduğunu tarif etmekle mükellef. Daha on yıl önce apolitik sayılabilecek insanları bile Suriye için vicdan temelinde, seküler kesimleri laiklik hassasiyetinde çembere alan sol, bu hesabı vermediği sürece çürümeye devam edecek, çürüme de kendisini yiyip bitirerek sonu getirecek.

Kimse, “Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesi" gibi bir argümana sığınıp sessiz kalamaz. Anti-emperyalizmi bir kenara bırakmış olabilirler fakat kendi teori ve pratiklerinin hesabını vermek zorundalar. Aymazlık, disiplinsizlik, şekilsizliğin adı sol olamaz. Kendi tarihlerinden utanıp ilkeleri rafa kaldıranlar, bunu da tüzük hâline getirenler, nedense girdikleri yeni yolun hesabını veremiyorlar. Bırakalım sol olmayı ya da kalabilmeyi, ideolojik-politik bir çevrenin kendi iç tutarlılığının tartışılmasının önüne geçilmeye çalışılması geriliktir.

Bu arada Nâzım’ın açlık grevi yaptığı sırada Kemal Tahir’e yazdığı mektup, müzayede de bin dolar açılışla mezata çıkıyor, TKP bu tekelleşmede teklif sunmazsa ideolojik açıdan olduğu gibi ekonomik açıdan da sırtından para kazandığı Nâzım’a cimri davranmış olur. O mezatın yapılabiliyor olması, tabelası Nâzım olan kültür merkezinin çatısı altında içki satılıyor olmasından ve kendi kurumlarını basıp insanına dayak atan sağ çetelerle mücadele edememelerinden kaynaklanıyor. Kurumuna sahip çıkıp koruyamayan Nâzım’ı da mezata düşürür. Nâzım müzayedelik olduysa, ona karşı saldıran yazılara gereken cevabı veremeyen sol, bu ticaretin ortağıdır. Tabela yapanlara Nâzım’ı bu sol teslim etti. Ne tabelacılar ne gölgesine sığınanlar, saldırılar karşısında bizim aldığımız tavrı sergiledi.

Tarihin sonunu getirme yolunda sol adına tezler üretenleri ve siyonizmin yapay zekâ destekli insanlık dışı saldırıları biz dile getirdikçe Sendikaorg’undan diğer yayınlarına kadar mal bulmuş Mağribi gibi atlayıp yeniden yazanların kendilerine ait ve ülke koşullarına özgün görüşleri olamaz. Son beş yıla bakalım: Sürekli açılan Sendikaorg tartışma dosyalarına yazılıyor da yazılıyor ama pratikte bunu hayata geçirmede katkıcıların hepsi âtıl kalıyor. Çelişki burada başlıyor, bu çelişki solu çürütüyor. Sürekli soyut, kitlelere akıl veren, somut bir pratikle hayata geçirilemeyen söz kalabalığı. Kime hitaben kaleme alınır bu yazılar, resmen akademi sosyolojisinden öte anlam ifade etmeyen karalamalar. İçinde bir dizi atıf ve terminoloji barındıran bu karalamalar herhangi bir yapıyı muhatap almayıp suya yazılıyor. Suya yazılan, eriyip giderken yazanı da kaybediyor.

Tarihin akışına yön veren görüşleri çalmakta herhangi bir ahlaki kaygı duymayanlar, zaten yok olup gidecektir. Bu yok oluşun keskin eşiği 2007-2008 sürecidir. O tarihten beri şekilden şekle girenler için 20 yıl geride kaldı, bu yirmi yılda, alınan şeklin demek ki hiçbir başarılı pratiği olmadı. Tarihi ve hafızayı silmek için emperyalizmin ürettiği kuşak adlandırmalarını en çok da bu sol sevdi, benimsedi. 68 ve 78 Kuşağı demek yerine X diyerek mekânda vücut bulan tarihi ve belleği belirsiz hâle getirdiler çünkü silinmek istenen, kendi geçmişleriydi. Y kuşağı diyerek 12 Eylül’den sonra doğanları yetiştirememelerinin üstünü örttüler. Şimdi de Z dediler, fakat alfabedeki son harf olması gibi sol için de tarihin sonu geldi. Kimyasal dönüşüm yaşayıp çürüyen, özüne asla dönemez, doğanın ve tarihin yasasıdır bu, çünkü yaprağı tekrar yeşertecek tohum, çürüdü.

Sinan Akdeniz
30 Ekim 2026

0 Yorum: