Kürt
milliyetçileri arasında bir yarılma yaşanıyor. Bu yarılma, tarihsel açıdan
ayrışmaları beraberinde getiriyor. Ayrışmalar, müstakil yapılanmalar içermeyip,
daha ziyade, aydınlar üzerinden yürüyen tartışmalarla ilerliyor. Bu kapsamda
dikkat çeken başka bir nokta var ki sürecin muhalifleri, karşı durduğu ya da
bir dönem tarafı olduğu radikal demokrasi hareketinin geldiği aşamayı
değerlendirirken sosyalizm tarihine küfrederek argüman üretiyor. Çarpıklık,
burada boy veriyor.
Karşı
durduğu yapıyı eleştirirken dayatılan tek sesliliği Sovyet, Çin, Kore, Romanya,
Kamboçya liderlikleriyle ve pratikleriyle özdeşleştiriyor. Karşı durulan da
karşı durduğu da aynı yerde buluştuğundan, tarihsel kaybedişlerinin gerçek
özünü ıskalıyor. Bu iki kesimin göz ardı ettiği gerçekler tartışılmıyor çünkü
Kürt ya da başka bir kültür, mezhep, marjinalize edilmiş kesim tartışılacaksa
bunu ancak o kesime kimliksel aidiyeti olan bireyler tartışabilir. Her iki
kesim de ve bu iki kesime sessiz kalan sol da milliyetçiliğin geçer akçesi
olmasını halklara dayatıyor. Tarihin akışı milliyet, mezhep ve marjinalizm
temelinde ilerlemeyip sınıf mücadelesi üzerinden şekillendiği için söz söyleme
hakkı tarih üzerinde mücadele edenlere aittir.
Fransa'daki
gelişmeler üzerine büyük büyük teoriler üretip sayfalar dolusu yazıp çizenler,
söz konusu sürece sessiz kalıyorlar çünkü itiraz ettiklerinde, dünkü durduğu
yerin özeleştirisini vermek zorundalar. Kişilik çözümlemeleri adı altında
yöreler üzerinden bir halk, en kötü nitelemelerle betimlenirken, yine sessiz
kalınmıştı. Solu, insan hakları dernekleri, sendikaları ve yayınlarıyla geri
pratiğin şemsiyesi altına girip iradesini güce temsil edenler, bugün ancak
Fransa için konuşur ve kendi vatanının gerçeklerine Fransız kalır. Ayrıca bu
nasıl bir iradesizliktir ki daha dün ortağınız olanlarla yürütülen süreçte her
gün çembere alınmanıza rağmen iki cümle eleştiri söyleyip tavır alamıyorsunuz!
Sendikalara dayatılan uygarlık yarılması tezi, bugün süreç şemsiyesi altında
hayata geçiriliyor. Bu sol, Wilson prensiplerine göre politika yapmayı Marksizm
sanıyor.
Sol,
Suriye’de yaşananlar için özeleştiri vermek zorunda, bunu yapmayacaktır, en
azından şu an ne olduğunu tarif etmekle mükellef. Daha on yıl önce apolitik
sayılabilecek insanları bile Suriye için vicdan temelinde, seküler kesimleri
laiklik hassasiyetinde çembere alan sol, bu hesabı vermediği sürece çürümeye
devam edecek, çürüme de kendisini yiyip bitirerek sonu getirecek.
Kimse,
“Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesi" gibi bir argümana sığınıp sessiz
kalamaz. Anti-emperyalizmi bir kenara bırakmış olabilirler fakat kendi teori ve
pratiklerinin hesabını vermek zorundalar. Aymazlık, disiplinsizlik,
şekilsizliğin adı sol olamaz. Kendi tarihlerinden utanıp ilkeleri rafa
kaldıranlar, bunu da tüzük hâline getirenler, nedense girdikleri yeni yolun
hesabını veremiyorlar. Bırakalım sol olmayı ya da kalabilmeyi,
ideolojik-politik bir çevrenin kendi iç tutarlılığının tartışılmasının önüne
geçilmeye çalışılması geriliktir.
Bu
arada Nâzım’ın açlık grevi yaptığı sırada Kemal Tahir’e yazdığı mektup,
müzayede de bin dolar açılışla mezata çıkıyor, TKP bu tekelleşmede teklif
sunmazsa ideolojik açıdan olduğu gibi ekonomik açıdan da sırtından para
kazandığı Nâzım’a cimri davranmış olur. O mezatın yapılabiliyor olması,
tabelası Nâzım olan kültür merkezinin çatısı altında içki satılıyor olmasından
ve kendi kurumlarını basıp insanına dayak atan sağ çetelerle mücadele
edememelerinden kaynaklanıyor. Kurumuna sahip çıkıp koruyamayan Nâzım’ı da
mezata düşürür. Nâzım müzayedelik olduysa, ona karşı saldıran yazılara gereken
cevabı veremeyen sol, bu ticaretin ortağıdır. Tabela yapanlara Nâzım’ı bu sol
teslim etti. Ne tabelacılar ne gölgesine sığınanlar, saldırılar karşısında
bizim aldığımız tavrı sergiledi.
Tarihin
sonunu getirme yolunda sol adına tezler üretenleri ve siyonizmin yapay zekâ
destekli insanlık dışı saldırıları biz dile getirdikçe Sendikaorg’undan diğer
yayınlarına kadar mal bulmuş Mağribi gibi atlayıp yeniden yazanların
kendilerine ait ve ülke koşullarına özgün görüşleri olamaz. Son beş yıla
bakalım: Sürekli açılan Sendikaorg tartışma dosyalarına yazılıyor da yazılıyor
ama pratikte bunu hayata geçirmede katkıcıların hepsi âtıl kalıyor. Çelişki
burada başlıyor, bu çelişki solu çürütüyor. Sürekli soyut, kitlelere akıl
veren, somut bir pratikle hayata geçirilemeyen söz kalabalığı. Kime hitaben
kaleme alınır bu yazılar, resmen akademi sosyolojisinden öte anlam ifade
etmeyen karalamalar. İçinde bir dizi atıf ve terminoloji barındıran bu
karalamalar herhangi bir yapıyı muhatap almayıp suya yazılıyor. Suya yazılan,
eriyip giderken yazanı da kaybediyor.
Tarihin
akışına yön veren görüşleri çalmakta herhangi bir ahlaki kaygı duymayanlar,
zaten yok olup gidecektir. Bu yok oluşun keskin eşiği 2007-2008 sürecidir. O
tarihten beri şekilden şekle girenler için 20 yıl geride kaldı, bu yirmi yılda,
alınan şeklin demek ki hiçbir başarılı pratiği olmadı. Tarihi ve hafızayı
silmek için emperyalizmin ürettiği kuşak adlandırmalarını en çok da bu sol
sevdi, benimsedi. 68 ve 78 Kuşağı demek yerine X diyerek mekânda vücut bulan
tarihi ve belleği belirsiz hâle getirdiler çünkü silinmek istenen, kendi
geçmişleriydi. Y kuşağı diyerek 12 Eylül’den sonra doğanları
yetiştirememelerinin üstünü örttüler. Şimdi de Z dediler, fakat alfabedeki son
harf olması gibi sol için de tarihin sonu geldi. Kimyasal dönüşüm yaşayıp
çürüyen, özüne asla dönemez, doğanın ve tarihin yasasıdır bu, çünkü yaprağı
tekrar yeşertecek tohum, çürüdü.
Sinan Akdeniz
30 Ekim 2026



0 Yorum:
Yorum Gönder