“Faşizmin
başlıca duygusal kaynakları korku ve yıkıcılıktır; eros ise esas olarak
demokrasiye aittir.”
[Theodore Adorno]
“Nasyonal
Sosyalizmin oluştuğu yıllarda, partinin erkek eşcinsellere karşı çok
hoşgörülü bir tutum sergilediği açık. Çok güçlü ve erkeksi faşistler, hepten
sorunsuzdu, ancak kadın eşcinseller, başka bir meseleydi. Demek ki karşımızda
bir kez daha, derinlemesine kadın düşmanı olan faşist duyarlılık duruyor. Belki
de kadın düşmanlığı, tüm faşizmin temel itici gücüdür.”
[John Steppling, The Inheritance]
“Faşizmin
mantıksal sonucu, estetiğin politik hayata dâhil edilmesidir.”
[Walter Benjamin]
Geçen
gün TJ Maxx mağazasını dolaştım, bu deneyim bana çok garip geldi. Öncelikle,
mağazaya girer girmez, giriş çıkışları kaydeden büyük bir bilgisayar ekranı
kurduklarını fark ettim. İkincisi, erkek giyim bölümü, çoğunlukla (Kool Aid
gibi) marka tişörtlerden veya müzik grubu tişörtlerinden oluşuyordu. Üçüncüsü,
kadın giyim bölümü, gösterişli renkler, tığ işi elbiseler, saçma baskılar ve
utanç verici saç tokalarından ibaretti. Son olarak, Pop Tart markalı makyaj
malzemeleri, Disney karakteri Stitch sulama kapları ve salyangoz mukusu yüz
kremi (ki bu konuda ciddi ahlaki endişelerim var… salyangozları çok seviyorum)
bolca bulunuyordu. Bu tatsız alışveriş gezisi, kiç, genişleyen pazarlar,
gözetim ve çocuklaştırma üzerine birçok tartışma için bir sıçrama tahtası
niteliğinde.
Gözetim
pratiği ve yapay zekâ teknolojisi konusunda ilginç bir söylem geliştiriliyor.
Bugün karşı karşıya olduğumuz şeyin adı, “kontrolsüz” teknoloji (teknolojik
gelişme, insan aktörlerin kontrol edemediği, kartopunun çığa dönüştüğü süreci
andırıyor). Peki günümüz teknolojisi, neden bu kadar kötü bir yönde gelişiyor?
Kapitalizmde her bir inovasyon, kârlılığı artırmak ve işçileri disipline etmek
ve kontrol etmek için yapılıyor. Bu nedenle, daha iyi ilaçlar geliştirilmiyor,
gerçek çevresel çözümler sunulmuyor, tüm yaşam formlarına ve Dünya’ya faydalı teknolojiler
üretilmiyor. Teknolojiler, esas olarak kapitalist sınıfı zenginleştirmek ve
pazarın erişimini genişletmek için var. Sonsuza dek daha fazla ilâca ihtiyaç
duymanıza neden olan ilâçlar üretiliyor.
İnsanlar,
uzun ömürlü ve istikrarlı teknolojik çözümler bulmak imkânsız diye değil, kapitalizm
bağlamında imkânsız olmasından dolayı büyüyen teknolojinin ihtiyaçlarına tabi
kılınmıştır. Neticede insanlar, sürekli genişleyen sermayenin ihtiyaçlarına
tabidir. Tüm teknolojilerin kaçınılmaz olarak dezavantajları olduğunun
farkındayım, ancak kapitalizmde ürünler, insana faydalı olsun diye yenilenmezler.
Bu şekilde, kontrolsüz teknoloji argümanı, suçu kapitalist yapıdan
teknolojilerin kendisine kaydırır. Bunu da meta fetişizmi biçimi olarak
niteleyebiliriz.
Yapay
zekâ gibi teknolojilerin kendi başına bir yaşamı yok. Yapay zekâ zeki değil,
sadece algoritmik, eğitimli bir tahmin. Bu soruna, kapitalizm sorunu değil de
teknoloji sorunu olarak yaklaşıldığında, çözüm, sermaye üzerindeki düzenlemeler
yerine, teknoloji kullanımına yönelik düzenlemelerde görülür.
Kapitalizmde
hiçbir şey istikrarlı değildir. İstikrar, bir hedef değildir. Hedef, sonsuz bir
hareket döngüsü, bir deliliktir.
Toplumsal
çılgınlık, akıl sağlığı krizi olarak yaftalanıyor. Geç kapitalizm koşullarında
yaşayan kim delirmez ki?
Akıl
hastalığı gibi görünen şey, aslında hasta bir topluma verilen sağlıklı bir
tepkiden başka bir şey değil. Günümüzde en akılcı olarak nitelendirilenler,
genellikle kopuk, hafif psikopat, narsist ve olgunlaşmamış kişilerdir. Bunlar,
kapitalizmde en iyi iş gören insanlardır. Olmamız için teşvik edildiğimiz
insanlar da bunlardır. Bencil bebeklere dönüştürülmek isteniyoruz. Bu da bizi her
yerde kiçin hâkim olması gerçeğine getiriyor. Giderek sanatın öldüğü veya en
azından finanse edilmediği görülüyor. Kiç estetiği her alanı dolduruyor.
Çocukluk nostaljisine hitap eden ürünler bol miktarda çıkıyor karşımıza.
(Nostalji, pazarlanabilirliğin gizlenmiş bir biçimi.)
Yeni
bir şeyin olmaması, bu durgunluk, çürüyen bir toplumun patolojisine işaret
ediyor. Kapitalizmin faşizmi gerekli görmesinin bir nedeni de bu: yeni bir
şeyin doğmasını engellemek.
Bu
nostaljinin yaygınlığı, aslında gelecek hakkında hissedilen kaygıya işaret
ediyor. Çocukluğumuzu hatırlatan markalı ürünlere sığınarak, teselli bulmaya,
istikrara kavuşmaya çalışıyoruz. Belki de kapitalizmin ortadan kaldırdığı
istikrar bu. Hem durgun hem de sürekli hareket halinde olmak, çılgınlık hali,
bir atlıkarıncada yaşama takıntısı. İstikrarsızlık. Düşünmek zorunda kalmamak
için kendimizi çocuklaştırıyoruz. Gelecek için plan yapmak zorunda kalmamak
için geçmişe dalıyoruz.
Kendi
kültürlerini yaratmak için hiçbir şey yapmayan, sadece kendilerine kaşıkla
yedirilen kiçi tüketen çocuklaşmış topluluklar, farklı bir yarını hayal
edemiyorlar. Sosyal medyanın beynimizi yeniden şekillendirme biçimiyle,
karmaşık konuların derinlemesine incelenmesi zorlaşıyor. Sosyal medya, kalan
birkaç ortak alandan biri, ancak her şey aracılık ediliyor. Algoritmalar ve
sansür, neyin görülüp neyin görülmeyeceğini belirliyor. Tarih tahrif ediliyor,
dikkat süreleri kısalıyor. Tüm haberler, tarihsel ve uluslararası bağlamdan
yoksun bilgi kırıntıları sunuyor. Tarih bilgisinin kaybı, nostaljinin
yaygınlaşmasına da katkıda bulunuyor. Pembe gözlüklerle yanlış hatırlanan bir
geçmiş. Tarihsel ve mekânsal konum duygusunun yitimi. Geçmişe duyulan bir özlem
var, çünkü sonsuz bir şimdi içinde yaşıyoruz, sürekli bir şeyden diğerine
atlıyoruz, asla durmuyoruz. Hiçbir yere varmayan sonsuz hareket. Delilik.
Sürekli
var olan bir “şimdi”nin yanı sıra, akıllı telefonlar, AirPod’lar ve VR
gözlükleri gibi teknolojiler, her bireyin yaşayabileceği özel ve
kişiselleştirilebilir dünyalar yaratıyor. Ekranlarımızın minik kutularının
içinde, önceden seçilmiş bir temayla uyumlu “mükemmel bir evren”i kendimize
özel kılıyoruz. Bu, ötekilik duygusunu tamamen ortadan kaldırıyor. Uzlaşma ve
başkalarına yer açma yeteneğimizi kaybediyoruz. Ancak bu iki yönlü bir sonuç.
Özel alanlarımız ayrılıp tamamen kapalı, bireysel eğlencemiz için tasarlanmış
atomistik yapılara dönüşürken, her zamankinden daha fazla gözetim altındayız.
Gerçek hayattaki özel ve gizli alanlar hızla kayboluyor. Gene de bu iki şey de
aynı amaca hizmet ediyor. Bireysel alanlarımızın artık birbirine karışamadığı
tam toplumsal atomizasyon, yüz yüze bağlantıların kurulmasını engelliyor. Güçlü
kolektivite, ortadan kalkıyor.
Özel
alanların kaybı için de aynı şey söylenebilir. Her eylem, kamera merceğinin
araya giren gözü tarafından izleniyor. Üretilmiş göz. Her gizli buluşma, her
paylaşılan an, mekanik bir dinleyici tarafından izleniyor. Paylaşılan sırlar,
toplumsal bağları güçlendirir, sürekli ifşa ise onları yok eder.
Bir
arkadaşıma kapitalizmin herkesi nasıl aşırı bireyselleştirdiğinden bahsettim, o
da bunun tam tersini söyleyen bir şey okuduğunu, bireyselliği yok ettiğini
söyledi. Ben de kapitalizmin her ikisini de yaptığını, iki yönlü bir etkiye
sahip olduğunu söyledim. Bir yandan kitleler itaatkâr işçiler olarak
homojenleştiriliyor, ne tüketmeleri gerektiği konusunda eğitiliyor, eleştirel
düşünme becerilerini geliştirmelerine ve benzersiz yaratıcılıklarını
beslemelerine izin verilmeyen bir çocukluk döneminde tutuluyor.
Sınıflı
bir toplumda insanların büyük çoğunluğu, bireysel insan olarak tam
potansiyellerini geliştiremez. Öte yandan, kapitalist mekanizma, her birimize,
kendi çıkarımızı ve kişisel kazancımızı her şeyin üstünde tutmamızı emreder.
Önce birey, sonra grup. Niş pazarların gelişebilmesi için farklı zevkler ve
bireyselleştirilmiş arzular geliştirmeye teşvik ediliyoruz. Tüm topluluk
bağları çözülüyor, kolektif örgütlenme olasılığı zorlaşıyor. Bireyci mitler,
burjuva kültürünü besliyor, bir insanın tek başına “başardığına” dair hikâyeler
anlatılıyor.
Ben,
bunların aynı madalyonun iki yüzü olduğunu söylüyorum. Grup çıkarlarını kişisel
kazancın önüne koyan bir topluluğa dâhil olmadan empati ve dinleme becerileri
gibi insani özelliklerimizi tam olarak geliştiremeyiz. Çelişkiliymiş gibi
gelebilir ama birbirimize bağımlı olduğumuzu kabul etmek suretiyle çok yönlü
yetişkinlere dönüşürüz.
Kiç,
faşizmin estetik maskesidir. Walter Benjamin’e göre faşizm, politikanın
estetikleştirilmesidir. Genellikle daha derin noktaları açıklamak için popüler
kültüre atıfta bulunmayı sevmem, ancak burada bir tanesinin uygun olduğunu
düşünüyorum.
Harry
Potter serisinden Dolores Umbridge, kiç, faşizm ve
estetikleştirilmiş politikanın mükemmel bir örneği. Umbridge’in dış görünüşü
kız gibi ve zararsız, ancak karakteri sadist ve iktidar hırsıyla dolu. Yedinci
kitapta Sihir Bakanlığı’nda yüksek bir yetki pozisyonuna geldiğinde, bir tür
bilimsel ırkçılığı teşvik eden sevimli broşürler yayınlar. (Safkan büyücüler,
çiçekken, büyücülük becerisinden yoksun olanlar, kanı bozuklar, yabani otlardır.)
Umbridge, pembe fırfırlı kurdeleler takar, sevimli kedicik tabakları vardır, konuşması
insanın ağzında şeker tadı bırakır. Ancak kedicik tabakları sizi gözetler,
öğrencileri kendi kanlarını mürekkep olarak kullanan bir tüy kalemle yazmaya
zorlar, bir miktar sadistmiş gibi görünür. Dışarıda sevimli kedicik çay
takımları, içeride faşist zulüm vardır.
Günümüzde
siyaset estetikleştiriliyor. Daha önce de belirttiğim gibi, “duyarcılık”la onun
zıttı olan kiç. Bir yandan onur yürüyüşü bayraklarına sarılmış ışıltılı zenneler
varken, diğer yandan bufalo şapkası takan aşırı erkeksi Amerikan bayrağı
sallayanlar var. Bunlar birbirinden çok farklı değil, her ikisi de faşist bir
çağrışıma sahip. Nazi askerlerinin zenne kıyafetleriyle çekilmiş fotoğrafları
bulundu. Faşizm, aynı anda aşırı erkeksi ve homoerotik. Özünde kadın düşmanı.
Pride
hareketi ile MAGA hareketi tam da bu noktada örtüşüyor. Kadınlar her iki
tarafta da aşağılanıyor. Ya trans kadınlar kadındır, vajinalar ön
deliklerdir ve seks işçiliği güçlendiricidir ya da tek amacımız despot
bir koca için bir kupa eşi ve bir üreme makinesi olmak, İsa’yı sevmek ve
mükemmel bir şekilde kız gibi olmaktır. “Kültür savaşı”nın her iki tarafı da
faşist, sadece farklı tatlara sahip. Savaşın duyarcı versiyonu daha renkli ve
incelikli, çeşitlilik iddiasında iken, duyarcılık karşıtı versiyon, görünüm itibarıyla
bildiğimiz faşiste benziyor. Öz faşist ama dış görünüş farklı.
ABD’de,
Kovid önlemlerinin çılgınlığını gören birçok insan, politik sistemimizin
işleyiş biçimi karşısında şoke olmuştu. Onların zihninde, Beyaz Saray’ın kutsal
kalesine bir tür dış tehdit sızmıştı. Suç Çin’deydi, komünistlerdeydi, şeytani
Marksistlerdeydi, Yahudi Bolşevik Rothschild’lerdeydi, kan içen pedofillerden
oluşan bir çete vardı. Bu sızıntı anlayışı, karşı tarafta da mevcuttu; ancak
failler; kürtaj karşıtları, faşistler, Q-Anon’cular, beyaz üstünlükçüler ve
büyük kötü Rusya’ydı. Ben iki tarafın da haksız olduğunu söylüyorum. Sızıntı
diye bir şey yok. ABD anayasası, başından itibaren beyaz, erkek, mülk sahibi
sınıfa hizmet etmek üzere tasarlanmıştır.
Tüm
burjuva devrimlerinde olduğu gibi, bu anayasa da gerçek demokratik kazanımlara
yol açtı, ama özü beyaz burjuvaziye hizmet eden bir yapıdaydı. Aslında, on
dokuzuncu yüzyılın kölelik karşıtları, köleliği ABD anayasasının doğasında var
olan bir şey olarak görüyor, değiştirilmesi değil, yok edilmesi gerektiğine
inanıyorlardı. ABD’de yaşanan toplumsal ilerleme, anayasanın büyüklüğünden,
liberal demokratik kapitalizmin muhteşemliğinden veya büyük liderlerden
kaynaklanmadı. Toplumsal ilerleme; kadınlar, renkli tenli insanlar,
eşcinseller, işçi sınıfı gibi ezilen grupların tüm güçleriyle bunun için
mücadele etmesi sayesinde gerçekleşti.
Elbette,
egemen sınıf, bir devrimin gerçekleşmesini engellemek şartıyla, ılımlı
toplumsal ilerlemeye izin verir. Bugün gördüğümüz şey, zar zor elde edilmiş
demokratik kazanımların geri alınması ve gerici toplumsal hareketlerin ilerici
olarak etiketlenmesidir. Yüzeyin altında, aslında hiç ortadan kalkmamış olan
Nazi ideolojisi saklıdır.
Bu
sızıntı fikri, günümüzde çok güçlü olan anti-komünist duygunun ayrılmaz bir
parçasıdır. Faşizm sızıntı değildir. Liberal demokrasinin seyrindeki “totaliter”
bir sapma da değildir. Kapitalizmin, ister devrim ister kriz olsun, ölümcül bir
tehdide verdiği cevap, devrimci enerjinin gerici bir yöne yönlendirilmesidir.
Faşizm,
gebermekte olan kapitalizmin kendini korumak için elinden gelenin en iyisini
yapmasıdır. Gene de bu duygu, genellikle egemen sınıfa karşı artan bir öfkeyle
birlikte görülür. (Şunu da ekleyeyim ki, duyarcılık karşıtı hareket, liberal laptop
sınıfı karşısında duyulan gerçek bir hayal kırıklığının somut ifadesidir.) Bu
sınıfsal öfke, daha sonra, yanlışlıkla sınıfsal yapıyı korusalar da, gerçek
egemen sınıfa mensup olmayan üst orta sınıf liberallere yönlendirilir.
Jeff
Bezos’un devasa evinin önünde ellerinde ilmeklerle eylem yapan Amazon işçileri
hakkında okuduklarımı hatırlıyorum. Bu, potansiyel olarak devrimci ve tehdit
edici olan sınıfsal öfke türüdür. Halkı kendi içinde bölmek, iktidardakilerin
ekmeğine yağ sürer.
Duyarcılık
karşıtı hareket içinde kaynayan, toplumsal azınlıklara yönelik nefret kazanı,
bana faşistçe geliyor. Nazi Almanyası tarihini hatırlatıyor. “Antisemitizm,
yanlış hedefe yönlendirilmiş anti-kapitalizmdir” sözü, “Duyarcılık karşıtlığı,
yanlış hedefe yönlendirilmiş anti-kapitalizmdir” cümlesiyle ikame edilebilir,
oysa duyarcılık karşıtı hareketin birçok üyesi, kendisini eski usul kapitalizm
için savaşıyor sanıyor. Zalimle özdeşleşiyor.
Yanlış
hedefe yönlendirilmiş sınıfsal öfkenin toplumsal azınlıklara yöneltilmesinde
gerici ve meşum bir yan var. Özellikle beyaz soykırımı gibi teorilerin
desteklendiği koşullarda. Sol, genel olarak işçi sınıfını hayal kırıklığına
uğrattı ve sağ ise onu kollarını açarak karşılıyor.
Karantinaların
ve duyarcılığın Marksistlerin iktidarı hainlikle ele geçirme girişiminin
parçası olduğuna dair söylentiler, bu sağa doğru kayış için gerekli zemini
teşkil ediyor. Marx veya Marksist teori okumamış, ağırlıklı olarak Batı’nın
tarih yorumuna sahip sıradan bir insan için komünizm ve Marksizm, tepkisel
biçimde korkuya yol açıyor. Refleksif anti-komünizmi koşulluyor.
Şurası
açık: anti-komünizm, Amerikan ruhuna derinlemesine sinmiş halde. Çocukluktan
itibaren eğitilen, televizyon, filmler, kitaplar ve okul müfredatı tarafından
pekiştirilen bir tepki bu. Bu kızıl korkusunun organik bir tepki değil, teşvik
edilmiş bir tepki olduğunu düşünüyorum.
2020’den
beri daha fazla teşvik edilip edilmediğini bilmiyorum, ama genel olarak
anti-komünizmin her daim egemen sınıf eliyle teşvik edildiğini biliyorum.
Kapitalizmin başarısız olduğu bir dönemde, ne tesadüf ki ona yeniden itibar
kazandırılıyor. Egemen sınıfın iktidarlarını sonsuza dek güvence altına almaya
çalıştığı bir dönemde ne tesadüf ki Marx’ın adı ve mirası bir kez daha
lekeleniyor. Bu sızıntı söylemi, kapitalizmi tüm suçlardan arındırarak masum
ilan ediyor, toplumsal sorunların sorumluluğunu dışarıdan gelen bir tehdide
yüklüyor.
Aynı
türden bir anlatı, şu anda oldukça genişlemiş olan Amerikan imparatorluğunu
yeniden canlandırmak için de kullanılıyor. Amerika’ya sızıldı, neticede o, mağdur
bir ulus. Amerika’nın büyüklüğü, gözlerimizin önünde, (bir kez daha,
emperyalist açgözlülükten ziyade, dış tehditler sebebiyle) ortadan kalkıyor.
Alternatif medyada Amerika'nın bir süper güç olmadığı, belki de hiç var
olmadığı yönünde imalara rastladım. Bu sözlerin emperyalizmin, Amerika’nın
askeri faaliyet alanının genişlediği, hegemonyasını tesis ettiği mevcut dönemde
edilmesi gerçekten ilginç.
Milliyetçilik
yükselişte, daha da özelde Hristiyan milliyetçiliği (ki bu konu, başlı başına
bir makaleyi hak ediyor). Kovid anlatısına karşı çıkan, daha önce Amerikan
bayrağını dalgalandırmayan solcular, şimdi bayrak sallayan vatanseverlere
dönüştüler. ABD imparatorluğunun ince bir çizgide olduğu bir dönemde, bu
vatansever coşkunun beslenmesine ve askeri harcamalarda artışa ihtiyaç duyuyor.
Hatta düşük zekâlı Joe Biden’ın başkan olarak sahip olduğu imaj bile, ABD’nin
zulüm gören, beceriksiz bir ulus olduğuna dair imajı besliyor. Gerçekte, ABD
ordusunun uzantıları neredeyse her yerde.
Norveç
ve İsveç’te toplamda yirmiyi aşkın askeri üs, ABD’nin Finlandiya'daki askeri
üsleri kullanması ve dünyanın dört bir yanında sayısız başka üs. 2024 seçimleri
için tahminim, bir sonraki başkan kim olursa olsun, ulusu bayrak etrafında
birleştirmeye çalışacağı yönünde. Amerika’nın hiçbir yerde olmadığı algısı, her
yerde olduğunu gösteriyor. Bu, ABD hegemonyasının ne kadar yaygın olduğunun
delili.
Tekrar
ediyorum: ABD’nin yürüdüğü bu kötü yol, sızıntıların eseri değil. Tarihsel
düzlemde toplumun istikrarsızlaştığı ya da egemen sınıfın kendini tehdit
altında hissettiği koşullarda otoriter önlemlere başvuruluyor. Liberalizm de
bundan muaf değil.
Domenico
Losurdo’nun Liberalism: A Counter History [“Liberalizm: Bir Karşı Tarih”] adlı
eserinde gösterdiği gibi, liberalizm, belki de en ikiyüzlü politik
hareketlerden biri. Sınıfsal ayrıcalığına uysun diye tanımları sürekli
değiştiriyor, söz konusu ayrıcalığı tehlikeye atan diğer politik hareketleri “zalim”,
“despotik” ve “totaliter" olarak nitelendiriyor, oysa çoğu vakit kendisi
zalim, despotik ve totaliter.
Faşist
eğilim, kapitalizmin kendi kendini dengeye getirme, kapitalizmin kendi çöküşünü
engelleme eğilimidir. Kapitalizmin dünya için sağlam ve kalıcı bir sistem
olamayacağı giderek daha açık hale geliyor. Egemen sınıf bunun farkında, bu
yüzden yapıyı her türlü yolla sağlam tutmaya çalışıyor.
Şu
anda birçok savaşın ortasındayız, ancak arka planda sessizce (bazen o kadar da
sessiz olmayan bir şekilde) başka bir savaş daha yaşanıyor: sınıf savaşı.
Aşırı
karamsar olmak istemiyorum, ancak burjuvazinin kazanıyor gibi göründüğünü
söylemeliyim. Egemen sınıf, dünyanın proleterlerine yönelik baskıyı artırıyor,
konumunu sonsuza dek güvence altına almaya çalışıyor. Çevre, onu koruma
bahanesiyle yok ediliyor. Evsizlik ve yoksulluk, kontrolden çıkıyor. Batı,
Rusya’yı kışkırtmaktan vazgeçmiyor. İsrail, toprağa gömdüğü bedenler üzerine
gösterişli bir şehir inşa edebilmek için Filistinlileri katlediyor. ABD’de sergilenen
o tuhaf ve saçma palyaço gösterisine seçim adı veriliyor. Ana akım sol, egemen
sınıfın yanında yer almaya karar verdiği için, işçi sınıfı sağa doğru itiliyor.
Siyasi çılgınlık, soykırım, savaş kışkırtıcılığı ve yeni yeni ortaya çıkan
faşizm çağında gerçek sol, bugün çok büyük bir güçlükle, yeni bir hareket inşa
etmek için nereden başlamak gerektiği sorusuyla karşı karşıya!
“Kriz,
tam da eskinin ölmekte ve yeninin doğamamakta olmasından ibaret. Bu geçiş
döneminde çok çeşitli hastalık belirtileri ortaya çıkar.”
[Antonio Gramsci]
“Faşizm,
geleneksel manada sömürgeci olan ülkelerin kalbindeki sömürgecilikten gayrı
nedir ki?”
[Frantz Fanon]
“Uluslar,
yüzler, çağlar bir rüyadaymışız gibi, hiç durmadan akan bir nehir gibi geçip
gidiyor. Doğanın değişken ve ışıltılı camında, yıldızlar birer ağ, bizse o ağa
düşen av, tanrılarsa duvardaki gölgeler.”
[Velmimir Hlyebnikov]
Shaenah Batterson
6 Temmuz 2024
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder