18 Ekim 2026

,

Faşizm ve Saç Tokaları



“Faşizmin başlıca duygusal kaynakları korku ve yıkıcılıktır; eros ise esas olarak demokrasiye aittir.”

[Theodore Adorno]

“Nasyonal Sosyalizmin oluştuğu yıllarda, partinin erkek eşcinsellere karşı çok hoşgörülü bir tutum sergilediği açık. Çok güçlü ve erkeksi faşistler, hepten sorunsuzdu, ancak kadın eşcinseller, başka bir meseleydi. Demek ki karşımızda bir kez daha, derinlemesine kadın düşmanı olan faşist duyarlılık duruyor. Belki de kadın düşmanlığı, tüm faşizmin temel itici gücüdür.”

[John Steppling, The Inheritance]

“Faşizmin mantıksal sonucu, estetiğin politik hayata dâhil edilmesidir.”

[Walter Benjamin]

 

Geçen gün TJ Maxx mağazasını dolaştım, bu deneyim bana çok garip geldi. Öncelikle, mağazaya girer girmez, giriş çıkışları kaydeden büyük bir bilgisayar ekranı kurduklarını fark ettim. İkincisi, erkek giyim bölümü, çoğunlukla (Kool Aid gibi) marka tişörtlerden veya müzik grubu tişörtlerinden oluşuyordu. Üçüncüsü, kadın giyim bölümü, gösterişli renkler, tığ işi elbiseler, saçma baskılar ve utanç verici saç tokalarından ibaretti. Son olarak, Pop Tart markalı makyaj malzemeleri, Disney karakteri Stitch sulama kapları ve salyangoz mukusu yüz kremi (ki bu konuda ciddi ahlaki endişelerim var… salyangozları çok seviyorum) bolca bulunuyordu. Bu tatsız alışveriş gezisi, kiç, genişleyen pazarlar, gözetim ve çocuklaştırma üzerine birçok tartışma için bir sıçrama tahtası niteliğinde.

Gözetim pratiği ve yapay zekâ teknolojisi konusunda ilginç bir söylem geliştiriliyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz şeyin adı, “kontrolsüz” teknoloji (teknolojik gelişme, insan aktörlerin kontrol edemediği, kartopunun çığa dönüştüğü süreci andırıyor). Peki günümüz teknolojisi, neden bu kadar kötü bir yönde gelişiyor? Kapitalizmde her bir inovasyon, kârlılığı artırmak ve işçileri disipline etmek ve kontrol etmek için yapılıyor. Bu nedenle, daha iyi ilaçlar geliştirilmiyor, gerçek çevresel çözümler sunulmuyor, tüm yaşam formlarına ve Dünya’ya faydalı teknolojiler üretilmiyor. Teknolojiler, esas olarak kapitalist sınıfı zenginleştirmek ve pazarın erişimini genişletmek için var. Sonsuza dek daha fazla ilâca ihtiyaç duymanıza neden olan ilâçlar üretiliyor.

İnsanlar, uzun ömürlü ve istikrarlı teknolojik çözümler bulmak imkânsız diye değil, kapitalizm bağlamında imkânsız olmasından dolayı büyüyen teknolojinin ihtiyaçlarına tabi kılınmıştır. Neticede insanlar, sürekli genişleyen sermayenin ihtiyaçlarına tabidir. Tüm teknolojilerin kaçınılmaz olarak dezavantajları olduğunun farkındayım, ancak kapitalizmde ürünler, insana faydalı olsun diye yenilenmezler. Bu şekilde, kontrolsüz teknoloji argümanı, suçu kapitalist yapıdan teknolojilerin kendisine kaydırır. Bunu da meta fetişizmi biçimi olarak niteleyebiliriz.

Yapay zekâ gibi teknolojilerin kendi başına bir yaşamı yok. Yapay zekâ zeki değil, sadece algoritmik, eğitimli bir tahmin. Bu soruna, kapitalizm sorunu değil de teknoloji sorunu olarak yaklaşıldığında, çözüm, sermaye üzerindeki düzenlemeler yerine, teknoloji kullanımına yönelik düzenlemelerde görülür.

Kapitalizmde hiçbir şey istikrarlı değildir. İstikrar, bir hedef değildir. Hedef, sonsuz bir hareket döngüsü, bir deliliktir.

Toplumsal çılgınlık, akıl sağlığı krizi olarak yaftalanıyor. Geç kapitalizm koşullarında yaşayan kim delirmez ki?

Akıl hastalığı gibi görünen şey, aslında hasta bir topluma verilen sağlıklı bir tepkiden başka bir şey değil. Günümüzde en akılcı olarak nitelendirilenler, genellikle kopuk, hafif psikopat, narsist ve olgunlaşmamış kişilerdir. Bunlar, kapitalizmde en iyi iş gören insanlardır. Olmamız için teşvik edildiğimiz insanlar da bunlardır. Bencil bebeklere dönüştürülmek isteniyoruz. Bu da bizi her yerde kiçin hâkim olması gerçeğine getiriyor. Giderek sanatın öldüğü veya en azından finanse edilmediği görülüyor. Kiç estetiği her alanı dolduruyor. Çocukluk nostaljisine hitap eden ürünler bol miktarda çıkıyor karşımıza. (Nostalji, pazarlanabilirliğin gizlenmiş bir biçimi.)

Yeni bir şeyin olmaması, bu durgunluk, çürüyen bir toplumun patolojisine işaret ediyor. Kapitalizmin faşizmi gerekli görmesinin bir nedeni de bu: yeni bir şeyin doğmasını engellemek.

Bu nostaljinin yaygınlığı, aslında gelecek hakkında hissedilen kaygıya işaret ediyor. Çocukluğumuzu hatırlatan markalı ürünlere sığınarak, teselli bulmaya, istikrara kavuşmaya çalışıyoruz. Belki de kapitalizmin ortadan kaldırdığı istikrar bu. Hem durgun hem de sürekli hareket halinde olmak, çılgınlık hali, bir atlıkarıncada yaşama takıntısı. İstikrarsızlık. Düşünmek zorunda kalmamak için kendimizi çocuklaştırıyoruz. Gelecek için plan yapmak zorunda kalmamak için geçmişe dalıyoruz.

Kendi kültürlerini yaratmak için hiçbir şey yapmayan, sadece kendilerine kaşıkla yedirilen kiçi tüketen çocuklaşmış topluluklar, farklı bir yarını hayal edemiyorlar. Sosyal medyanın beynimizi yeniden şekillendirme biçimiyle, karmaşık konuların derinlemesine incelenmesi zorlaşıyor. Sosyal medya, kalan birkaç ortak alandan biri, ancak her şey aracılık ediliyor. Algoritmalar ve sansür, neyin görülüp neyin görülmeyeceğini belirliyor. Tarih tahrif ediliyor, dikkat süreleri kısalıyor. Tüm haberler, tarihsel ve uluslararası bağlamdan yoksun bilgi kırıntıları sunuyor. Tarih bilgisinin kaybı, nostaljinin yaygınlaşmasına da katkıda bulunuyor. Pembe gözlüklerle yanlış hatırlanan bir geçmiş. Tarihsel ve mekânsal konum duygusunun yitimi. Geçmişe duyulan bir özlem var, çünkü sonsuz bir şimdi içinde yaşıyoruz, sürekli bir şeyden diğerine atlıyoruz, asla durmuyoruz. Hiçbir yere varmayan sonsuz hareket. Delilik.

Sürekli var olan bir “şimdi”nin yanı sıra, akıllı telefonlar, AirPod’lar ve VR gözlükleri gibi teknolojiler, her bireyin yaşayabileceği özel ve kişiselleştirilebilir dünyalar yaratıyor. Ekranlarımızın minik kutularının içinde, önceden seçilmiş bir temayla uyumlu “mükemmel bir evren”i kendimize özel kılıyoruz. Bu, ötekilik duygusunu tamamen ortadan kaldırıyor. Uzlaşma ve başkalarına yer açma yeteneğimizi kaybediyoruz. Ancak bu iki yönlü bir sonuç. Özel alanlarımız ayrılıp tamamen kapalı, bireysel eğlencemiz için tasarlanmış atomistik yapılara dönüşürken, her zamankinden daha fazla gözetim altındayız. Gerçek hayattaki özel ve gizli alanlar hızla kayboluyor. Gene de bu iki şey de aynı amaca hizmet ediyor. Bireysel alanlarımızın artık birbirine karışamadığı tam toplumsal atomizasyon, yüz yüze bağlantıların kurulmasını engelliyor. Güçlü kolektivite, ortadan kalkıyor.

Özel alanların kaybı için de aynı şey söylenebilir. Her eylem, kamera merceğinin araya giren gözü tarafından izleniyor. Üretilmiş göz. Her gizli buluşma, her paylaşılan an, mekanik bir dinleyici tarafından izleniyor. Paylaşılan sırlar, toplumsal bağları güçlendirir, sürekli ifşa ise onları yok eder.

Bir arkadaşıma kapitalizmin herkesi nasıl aşırı bireyselleştirdiğinden bahsettim, o da bunun tam tersini söyleyen bir şey okuduğunu, bireyselliği yok ettiğini söyledi. Ben de kapitalizmin her ikisini de yaptığını, iki yönlü bir etkiye sahip olduğunu söyledim. Bir yandan kitleler itaatkâr işçiler olarak homojenleştiriliyor, ne tüketmeleri gerektiği konusunda eğitiliyor, eleştirel düşünme becerilerini geliştirmelerine ve benzersiz yaratıcılıklarını beslemelerine izin verilmeyen bir çocukluk döneminde tutuluyor.

Sınıflı bir toplumda insanların büyük çoğunluğu, bireysel insan olarak tam potansiyellerini geliştiremez. Öte yandan, kapitalist mekanizma, her birimize, kendi çıkarımızı ve kişisel kazancımızı her şeyin üstünde tutmamızı emreder. Önce birey, sonra grup. Niş pazarların gelişebilmesi için farklı zevkler ve bireyselleştirilmiş arzular geliştirmeye teşvik ediliyoruz. Tüm topluluk bağları çözülüyor, kolektif örgütlenme olasılığı zorlaşıyor. Bireyci mitler, burjuva kültürünü besliyor, bir insanın tek başına “başardığına” dair hikâyeler anlatılıyor.

Ben, bunların aynı madalyonun iki yüzü olduğunu söylüyorum. Grup çıkarlarını kişisel kazancın önüne koyan bir topluluğa dâhil olmadan empati ve dinleme becerileri gibi insani özelliklerimizi tam olarak geliştiremeyiz. Çelişkiliymiş gibi gelebilir ama birbirimize bağımlı olduğumuzu kabul etmek suretiyle çok yönlü yetişkinlere dönüşürüz.

Kiç, faşizmin estetik maskesidir. Walter Benjamin’e göre faşizm, politikanın estetikleştirilmesidir. Genellikle daha derin noktaları açıklamak için popüler kültüre atıfta bulunmayı sevmem, ancak burada bir tanesinin uygun olduğunu düşünüyorum.

Harry Potter serisinden Dolores Umbridge, kiç, faşizm ve estetikleştirilmiş politikanın mükemmel bir örneği. Umbridge’in dış görünüşü kız gibi ve zararsız, ancak karakteri sadist ve iktidar hırsıyla dolu. Yedinci kitapta Sihir Bakanlığı’nda yüksek bir yetki pozisyonuna geldiğinde, bir tür bilimsel ırkçılığı teşvik eden sevimli broşürler yayınlar. (Safkan büyücüler, çiçekken, büyücülük becerisinden yoksun olanlar, kanı bozuklar, yabani otlardır.) Umbridge, pembe fırfırlı kurdeleler takar, sevimli kedicik tabakları vardır, konuşması insanın ağzında şeker tadı bırakır. Ancak kedicik tabakları sizi gözetler, öğrencileri kendi kanlarını mürekkep olarak kullanan bir tüy kalemle yazmaya zorlar, bir miktar sadistmiş gibi görünür. Dışarıda sevimli kedicik çay takımları, içeride faşist zulüm vardır.

Günümüzde siyaset estetikleştiriliyor. Daha önce de belirttiğim gibi, “duyarcılık”la onun zıttı olan kiç. Bir yandan onur yürüyüşü bayraklarına sarılmış ışıltılı zenneler varken, diğer yandan bufalo şapkası takan aşırı erkeksi Amerikan bayrağı sallayanlar var. Bunlar birbirinden çok farklı değil, her ikisi de faşist bir çağrışıma sahip. Nazi askerlerinin zenne kıyafetleriyle çekilmiş fotoğrafları bulundu. Faşizm, aynı anda aşırı erkeksi ve homoerotik. Özünde kadın düşmanı.

Pride hareketi ile MAGA hareketi tam da bu noktada örtüşüyor. Kadınlar her iki tarafta da aşağılanıyor. Ya trans kadınlar kadındır, vajinalar ön deliklerdir ve seks işçiliği güçlendiricidir ya da tek amacımız despot bir koca için bir kupa eşi ve bir üreme makinesi olmak, İsa’yı sevmek ve mükemmel bir şekilde kız gibi olmaktır. “Kültür savaşı”nın her iki tarafı da faşist, sadece farklı tatlara sahip. Savaşın duyarcı versiyonu daha renkli ve incelikli, çeşitlilik iddiasında iken, duyarcılık karşıtı versiyon, görünüm itibarıyla bildiğimiz faşiste benziyor. Öz faşist ama dış görünüş farklı.

ABD’de, Kovid önlemlerinin çılgınlığını gören birçok insan, politik sistemimizin işleyiş biçimi karşısında şoke olmuştu. Onların zihninde, Beyaz Saray’ın kutsal kalesine bir tür dış tehdit sızmıştı. Suç Çin’deydi, komünistlerdeydi, şeytani Marksistlerdeydi, Yahudi Bolşevik Rothschild’lerdeydi, kan içen pedofillerden oluşan bir çete vardı. Bu sızıntı anlayışı, karşı tarafta da mevcuttu; ancak failler; kürtaj karşıtları, faşistler, Q-Anon’cular, beyaz üstünlükçüler ve büyük kötü Rusya’ydı. Ben iki tarafın da haksız olduğunu söylüyorum. Sızıntı diye bir şey yok. ABD anayasası, başından itibaren beyaz, erkek, mülk sahibi sınıfa hizmet etmek üzere tasarlanmıştır.

Tüm burjuva devrimlerinde olduğu gibi, bu anayasa da gerçek demokratik kazanımlara yol açtı, ama özü beyaz burjuvaziye hizmet eden bir yapıdaydı. Aslında, on dokuzuncu yüzyılın kölelik karşıtları, köleliği ABD anayasasının doğasında var olan bir şey olarak görüyor, değiştirilmesi değil, yok edilmesi gerektiğine inanıyorlardı. ABD’de yaşanan toplumsal ilerleme, anayasanın büyüklüğünden, liberal demokratik kapitalizmin muhteşemliğinden veya büyük liderlerden kaynaklanmadı. Toplumsal ilerleme; kadınlar, renkli tenli insanlar, eşcinseller, işçi sınıfı gibi ezilen grupların tüm güçleriyle bunun için mücadele etmesi sayesinde gerçekleşti.

Elbette, egemen sınıf, bir devrimin gerçekleşmesini engellemek şartıyla, ılımlı toplumsal ilerlemeye izin verir. Bugün gördüğümüz şey, zar zor elde edilmiş demokratik kazanımların geri alınması ve gerici toplumsal hareketlerin ilerici olarak etiketlenmesidir. Yüzeyin altında, aslında hiç ortadan kalkmamış olan Nazi ideolojisi saklıdır.

Bu sızıntı fikri, günümüzde çok güçlü olan anti-komünist duygunun ayrılmaz bir parçasıdır. Faşizm sızıntı değildir. Liberal demokrasinin seyrindeki “totaliter” bir sapma da değildir. Kapitalizmin, ister devrim ister kriz olsun, ölümcül bir tehdide verdiği cevap, devrimci enerjinin gerici bir yöne yönlendirilmesidir.

Faşizm, gebermekte olan kapitalizmin kendini korumak için elinden gelenin en iyisini yapmasıdır. Gene de bu duygu, genellikle egemen sınıfa karşı artan bir öfkeyle birlikte görülür. (Şunu da ekleyeyim ki, duyarcılık karşıtı hareket, liberal laptop sınıfı karşısında duyulan gerçek bir hayal kırıklığının somut ifadesidir.) Bu sınıfsal öfke, daha sonra, yanlışlıkla sınıfsal yapıyı korusalar da, gerçek egemen sınıfa mensup olmayan üst orta sınıf liberallere yönlendirilir.

Jeff Bezos’un devasa evinin önünde ellerinde ilmeklerle eylem yapan Amazon işçileri hakkında okuduklarımı hatırlıyorum. Bu, potansiyel olarak devrimci ve tehdit edici olan sınıfsal öfke türüdür. Halkı kendi içinde bölmek, iktidardakilerin ekmeğine yağ sürer.

Duyarcılık karşıtı hareket içinde kaynayan, toplumsal azınlıklara yönelik nefret kazanı, bana faşistçe geliyor. Nazi Almanyası tarihini hatırlatıyor. “Antisemitizm, yanlış hedefe yönlendirilmiş anti-kapitalizmdir” sözü, “Duyarcılık karşıtlığı, yanlış hedefe yönlendirilmiş anti-kapitalizmdir” cümlesiyle ikame edilebilir, oysa duyarcılık karşıtı hareketin birçok üyesi, kendisini eski usul kapitalizm için savaşıyor sanıyor. Zalimle özdeşleşiyor.

Yanlış hedefe yönlendirilmiş sınıfsal öfkenin toplumsal azınlıklara yöneltilmesinde gerici ve meşum bir yan var. Özellikle beyaz soykırımı gibi teorilerin desteklendiği koşullarda. Sol, genel olarak işçi sınıfını hayal kırıklığına uğrattı ve sağ ise onu kollarını açarak karşılıyor.

Karantinaların ve duyarcılığın Marksistlerin iktidarı hainlikle ele geçirme girişiminin parçası olduğuna dair söylentiler, bu sağa doğru kayış için gerekli zemini teşkil ediyor. Marx veya Marksist teori okumamış, ağırlıklı olarak Batı’nın tarih yorumuna sahip sıradan bir insan için komünizm ve Marksizm, tepkisel biçimde korkuya yol açıyor. Refleksif anti-komünizmi koşulluyor.

Şurası açık: anti-komünizm, Amerikan ruhuna derinlemesine sinmiş halde. Çocukluktan itibaren eğitilen, televizyon, filmler, kitaplar ve okul müfredatı tarafından pekiştirilen bir tepki bu. Bu kızıl korkusunun organik bir tepki değil, teşvik edilmiş bir tepki olduğunu düşünüyorum.

2020’den beri daha fazla teşvik edilip edilmediğini bilmiyorum, ama genel olarak anti-komünizmin her daim egemen sınıf eliyle teşvik edildiğini biliyorum. Kapitalizmin başarısız olduğu bir dönemde, ne tesadüf ki ona yeniden itibar kazandırılıyor. Egemen sınıfın iktidarlarını sonsuza dek güvence altına almaya çalıştığı bir dönemde ne tesadüf ki Marx’ın adı ve mirası bir kez daha lekeleniyor. Bu sızıntı söylemi, kapitalizmi tüm suçlardan arındırarak masum ilan ediyor, toplumsal sorunların sorumluluğunu dışarıdan gelen bir tehdide yüklüyor.

Aynı türden bir anlatı, şu anda oldukça genişlemiş olan Amerikan imparatorluğunu yeniden canlandırmak için de kullanılıyor. Amerika’ya sızıldı, neticede o, mağdur bir ulus. Amerika’nın büyüklüğü, gözlerimizin önünde, (bir kez daha, emperyalist açgözlülükten ziyade, dış tehditler sebebiyle) ortadan kalkıyor. Alternatif medyada Amerika'nın bir süper güç olmadığı, belki de hiç var olmadığı yönünde imalara rastladım. Bu sözlerin emperyalizmin, Amerika’nın askeri faaliyet alanının genişlediği, hegemonyasını tesis ettiği mevcut dönemde edilmesi gerçekten ilginç.

Milliyetçilik yükselişte, daha da özelde Hristiyan milliyetçiliği (ki bu konu, başlı başına bir makaleyi hak ediyor). Kovid anlatısına karşı çıkan, daha önce Amerikan bayrağını dalgalandırmayan solcular, şimdi bayrak sallayan vatanseverlere dönüştüler. ABD imparatorluğunun ince bir çizgide olduğu bir dönemde, bu vatansever coşkunun beslenmesine ve askeri harcamalarda artışa ihtiyaç duyuyor. Hatta düşük zekâlı Joe Biden’ın başkan olarak sahip olduğu imaj bile, ABD’nin zulüm gören, beceriksiz bir ulus olduğuna dair imajı besliyor. Gerçekte, ABD ordusunun uzantıları neredeyse her yerde.

Norveç ve İsveç’te toplamda yirmiyi aşkın askeri üs, ABD’nin Finlandiya'daki askeri üsleri kullanması ve dünyanın dört bir yanında sayısız başka üs. 2024 seçimleri için tahminim, bir sonraki başkan kim olursa olsun, ulusu bayrak etrafında birleştirmeye çalışacağı yönünde. Amerika’nın hiçbir yerde olmadığı algısı, her yerde olduğunu gösteriyor. Bu, ABD hegemonyasının ne kadar yaygın olduğunun delili.

Tekrar ediyorum: ABD’nin yürüdüğü bu kötü yol, sızıntıların eseri değil. Tarihsel düzlemde toplumun istikrarsızlaştığı ya da egemen sınıfın kendini tehdit altında hissettiği koşullarda otoriter önlemlere başvuruluyor. Liberalizm de bundan muaf değil.

Domenico Losurdo’nun Liberalism: A Counter History [“Liberalizm: Bir Karşı Tarih”] adlı eserinde gösterdiği gibi, liberalizm, belki de en ikiyüzlü politik hareketlerden biri. Sınıfsal ayrıcalığına uysun diye tanımları sürekli değiştiriyor, söz konusu ayrıcalığı tehlikeye atan diğer politik hareketleri “zalim”, “despotik” ve “totaliter" olarak nitelendiriyor, oysa çoğu vakit kendisi zalim, despotik ve totaliter.

Faşist eğilim, kapitalizmin kendi kendini dengeye getirme, kapitalizmin kendi çöküşünü engelleme eğilimidir. Kapitalizmin dünya için sağlam ve kalıcı bir sistem olamayacağı giderek daha açık hale geliyor. Egemen sınıf bunun farkında, bu yüzden yapıyı her türlü yolla sağlam tutmaya çalışıyor.

Şu anda birçok savaşın ortasındayız, ancak arka planda sessizce (bazen o kadar da sessiz olmayan bir şekilde) başka bir savaş daha yaşanıyor: sınıf savaşı.

Aşırı karamsar olmak istemiyorum, ancak burjuvazinin kazanıyor gibi göründüğünü söylemeliyim. Egemen sınıf, dünyanın proleterlerine yönelik baskıyı artırıyor, konumunu sonsuza dek güvence altına almaya çalışıyor. Çevre, onu koruma bahanesiyle yok ediliyor. Evsizlik ve yoksulluk, kontrolden çıkıyor. Batı, Rusya’yı kışkırtmaktan vazgeçmiyor. İsrail, toprağa gömdüğü bedenler üzerine gösterişli bir şehir inşa edebilmek için Filistinlileri katlediyor. ABD’de sergilenen o tuhaf ve saçma palyaço gösterisine seçim adı veriliyor. Ana akım sol, egemen sınıfın yanında yer almaya karar verdiği için, işçi sınıfı sağa doğru itiliyor. Siyasi çılgınlık, soykırım, savaş kışkırtıcılığı ve yeni yeni ortaya çıkan faşizm çağında gerçek sol, bugün çok büyük bir güçlükle, yeni bir hareket inşa etmek için nereden başlamak gerektiği sorusuyla karşı karşıya!

“Kriz, tam da eskinin ölmekte ve yeninin doğamamakta olmasından ibaret. Bu geçiş döneminde çok çeşitli hastalık belirtileri ortaya çıkar.”

[Antonio Gramsci]

“Faşizm, geleneksel manada sömürgeci olan ülkelerin kalbindeki sömürgecilikten gayrı nedir ki?”

[Frantz Fanon]

“Uluslar, yüzler, çağlar bir rüyadaymışız gibi, hiç durmadan akan bir nehir gibi geçip gidiyor. Doğanın değişken ve ışıltılı camında, yıldızlar birer ağ, bizse o ağa düşen av, tanrılarsa duvardaki gölgeler.”

[Velmimir Hlyebnikov]

Shaenah Batterson
6 Temmuz 2024
Kaynak

0 Yorum: