emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2026

Emperyalizm İlerici Değildir



İmparatorluk ölüm döşeğinde ve her hafta çarpık yönetici sınıfın yol açtığı, felâketlere yazgılı yeni olaylar yaşanıyor. Savaşın yol açtığı sis, ufuğu kaplarken, bir gerçek, giderek daha da netleşiyor: bizi yöneten müesses nizamın her parçası yozlaşmış durumda.

Bir zamanlar Cumhuriyetçi ile Demokrat’ı ayıran yanılsamalar ortadan kalktı. Müesses nizamın sözcüleri, o anlamsız sol-sağ ayrımını terk etti, artık hep bir ağızdan, imparatorluğun ölmekte olan canavarı için yalvarıyorlar.

Petrol için, diktatör için, demokrasi için, ABD’nin çıkarları için Venezuela’da savaş istiyorlar.

İnsan hakları için, özgürlük için, ABD’nin çıkarları için İran’da savaş istiyorlar.

Hegemonya için, statüko için, ABD’nin çıkarları için Küresel Ekonomik Savaş istiyorlar.

Ne yazık ki, bu ülkenin gücünü elinde tutan, isminin yükünü omuzlayan biz emekçiler olmasına rağmen, ABD’nin çıkarları, henüz bizim çıkarlarımızı dikkate almıyor. Şimdilik, tümüyle özel olan, finans âlemine ait, beynelmilel nitelikte olan çıkarlar konuşuyor.

Bu özel çıkarlar, şehirlerde, kırsal kesimde ve medyada, mavi vaizler ve kırmızı vaizler aracılığıyla faaliyet yürüttü. İşçinin dikkatini dağıtmak ve kendi maddi çıkarlarından başka her şeyle yan yana getirmek için gerçekleştirilen kukla gösterisinde tilkiler ve kurtlar gibi davrandılar.

Ülkemizde, ABD vatandaşlarına tanınan tüm haklar gündüz gözü elimizden alınıyor. Bu sırada, Demokratların çoğunlukta olduğu şehirlerdeki seçilmiş yetkililer, kendilerine bir ödül verilene dek hırsızı boş yere kınayan, insanın canını sıkan, havlayıp duran köpekten farksızlar.

Bu yetkililer, yabancı ülkelerin halklarının özgürlükleri adına konuşuyorlar, ancak ekonomilerine yaptırım uyguluyorlar, halklarını yoksullaştırıyorlar, liderlerini kaçırıp öldürüyorlar.

Bu yetkililer, şu anda direniş yanlısı. İran’da Mossad’ın yardımıyla isyanları kışkırtıyor, polisleri öldürüyor, camileri yakıyorlar; ancak Filistin halkına yönelik aktif soykırıma karşı direnişi eleştiriyorlar. Kendi ülkelerinin egemenliğini cesurca savunanların seslerini susturdular, bunun yerine, ABD’deki egemen sınıfın söylemlerini, imgelerini ve resmi anlatısını pekiştiriyorlar.

Bu yetkililer, Trump yönetiminin kaba davranışlarını ve doğru kanallar aracılığıyla yönetme yeteneğini yüzeysel olarak eleştiriyorlar, ancak ABD emperyalizmine ait sistemin amaç ve eylemlerine açıktan karşı çıkmıyorlar. “Adil yargılama”, “kongre denetimi” ve “reform” gibi kutsal kelimeleri sadakatle anıyorlar, ancak görünüşe göre bu lafların kimseye faydası olmuyor.

Desantis Küba’nın, Rubio Venezuela’nın, Eskamani İran’ın yıkılış sürecini destekliyor. Maxwell ise kolluk kuvvetlerinin gücünü ve dünya çapındaki çatışmaları savunuyor. Hepsi de İsrail’i destekliyor.

Hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, milyarderlerden oluşan beynelmilel pedofil çetesinin parçası.

Hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, yabancı bir terörist devlet tarafından finanse ediliyor, onun sopasıyla hareket ediyor.

Halkın gözünde Demokrat ve Cumhuriyetçi düzenin pul kadar değeri yok. Yönetici sınıfın iki tarafı arasında oynanan bu karşılıklı atışma oyunu, ABD halkının sistemdeki içsel çelişkileri görmesine mani olmaya yetmiyor.

Bu gebermekte olan canavarı çektiği acılardan kurtarmak zorundayız.

Şirketlerin düzeni, STK’lar üzerinden oluşturduğu güvenilirlik kılıfı ile birlikte işler. Rockefeller ve Ford’un nüfuzu, kırmızı veya maviye boyanmıştır, milyonlarca fon, proje ve kampanya aracılığıyla satha yayılmıştır. Milyarderlerin hayırseverliği, egemen sınıfın döngüsel ekonomisi olarak iş görmektedir. CEO’lar, Yönetim Kurulu Başkanları ve politikacılardan oluşan bir döner kapıdır bu. Bu STK’lar belirlenen çizginin dışına çıkmaz, halkın en acil ihtiyaçlarını gidermek için yetersiz hizmetler sunar. Düşünce kuruluşları ve aktivist grupları, oy kampanyaları, uyumlu kontrollü muhalefete fon sağlama ve “Krallara Hayır Protestoları” gibi usulüne uygun olarak izin verilen gösteriler aracılığıyla hoşnutsuzluğu ve devrimci enerjiyi sisteme geri aktarır. Bu gayri resmi “sivil” kurumlar, iki güçten oluşan düzenin hizmetkârları gibi hareket eder. Daha fazla zaman ve yetenek, bu cazibenin anlamsızlığına harcanmadan önce, bu değişimin iğvasından kurtulmak zorundayız. Artık bahanelere, kayıplara tahammülümüz yok. Boynumuza basacak botlara direnmek için gerçek güce yatırım yapmalıyız.

O botlar şehrinize geliyor. Zaten oradalar. Bu yetkililer, halkın hoşnutsuzluğunun asla başa çıkamayacakları düzeye çıkmasın diye milyonlarca belediye fonunu bu alana teksif ettiler. İster gizli olsunlar ister olmasınlar, kolluk kuvvetleri, belediye yatırımlarının büyük çoğunluğundan faydalanmaya devam edecek. Yerele, eyalete ve federal devlete bağlı kolluk kuvvetleri, her zaman müesses nizama bağlı yetkililer içinden işbirlikçiler bulacak. Bu nedenle, ICE’ı veya devlet şiddetini ve gözetimini kınasalar veya eleştirseler de, bu statükoyu korumak ve kurulu düzeni iktidarda tutmak konusunda birleşmişlerdir. Müesses nizam, her zaman kolluk kuvvetlerini destekleyecek.

Demokratlar, George Floyd’un linç edilmesine yönelik haklı öfkeyi, artırılmış polis bütçeleri ve vücut kameralarının kabulüne dönüştürmeyi başardılar. Şimdi hepimiz, bu dehşet verici olayları şahsen tecrübe ediyoruz. Faşizmin klasik şok ve dehşet taktiği devrede. Yıllarca süren ve her gün avucunuzun içine kadar yayınlanan korkunç Filistin soykırımının iki parti tarafından açıktan desteklenmesinin ardından, bu sisteme sadık kalmanızı bekliyorlar. Şimdi, bu hasta, insanlık dışı sistemden kabul etmemiz beklenen iğrenç kötülüğün sınırının olmadığını görüyoruz. Savaş suçlularını eyaletimize, şehirlerimize kabul edecekler. Güçlerini bize karşı kullanmak üzere, onları soykırım taktikleri konusunda eğitecekler.

Halk, bu zulmü daha fazla kabul etmeyecek. ABD yönetiminin ve küresel nüfuzunun her damarında ve organında açıkça görülen ahlaksızlığın derinliğini hep birlikte gördük. Bu hasta pedofil elitler, ABD halkını ele geçirdiler, ülkemizi aşağılayıcı bir duruma sürüklediler. Bunu kabul edemeyiz.

Liberal maske, faşizmin yüzünden düştükçe, bu durum her geçen gün daha da belirginleşiyor. Müesses nizam; reform, savaşsızlık ve ekonomik refah vaat ediyor; ancak devletin haydutları, sokaklarda infazlara devam ediyor, her politikacı, savaş çağrısında bulunuyor ve artık halk, kendilerinden ne kadar çok şeyin çalındığını anlamaya başlıyor.

Emperyalizm, ev sahibi ülke de dâhil olmak üzere, ulusları yutar. Epstein rejimi, milyarder elitler, şirket tekeli, müesses nizam; bunların hepsi, sermaye, nüfuz ve kendi çıkarlarına dair bilinç üzerinden birleşmiş bir sınıfı ifade eder. Bir ülkenin ekonomisine ve politikasına sızarlar, kendi pozisyonlarını pazarlamak ve söylemi yönlendirmek için politikacıları ve medya kuruluşlarını satın alırlar. BBC / Breitbart / New York Times / FOX / CNN / MSNBC / Guardian / Washington Post hepsi aynı şeydir, egemen sınıfın iç içe geçmiş anlatılarını yönetirler. Bu sınıf, nihayetinde ulusötesi bir sınıftır. Uygun bayrakları eline alır, ancak sadakatleri, milliyetleri, halkları yoktur. Güney Afrika’da, Arjantin’de, İsrail’de veya ABD’de doğmuş olmaları fark etmez. Bir gün savaş suçlusu veya televizyon yıldızı, ertesi gün CEO veya başkan olabilirler.

Onlar, hep birlikte, sınıf bilincimizin gelişimini engellemek için uğraşıyorlar. Tarih, bu çabanın şiddet içerdiğini ancak sonuçsuz kaldığını kanıtlamıştır.

Şimdi baktığımızda, ayrımı net bir biçimde görebiliyoruz. Bir halk var, bir de milyarderlerin egemenliği. Bu hasta sistemin çıkarları, asla halkın çıkarlarıyla örtüşemez. Demokratlar veya Cumhuriyetçiler, Sol veya Sağ, bunlar birer yanılsama. Bu yozlaşmış sistemle kurulan her türden ittifak, geniş işçi kitlelerinin çıkarlarına ihanettir. Bugün Trump’ı destekleyen herkes, ancak akıl sağlığını yitirmiş, yaklaşan savaş ve ekonomik çöküş gerçekleri karşısında şaşkına dönmüş olabilir. Demokratları destekleyen herkes, ne kadar ilerici görünürlerse görünsünler, düşman, aldatıcı, gerici olarak nitelendirilir. Başka türlü nasıl olabilir ki? Kanıtlar bundan daha açık, daha gerçek olamazdı. Yönetimler arasındaki emperyalist süreklilik ve bu ülkedeki uyumlu muhalefetin mutlak beceriksizliği, hiç bu kadar aleni ve bariz olmamıştı.

Gelecek bize, emekçi halka ait. Halkın iradesi, tarihin akışı gibi amansızdır, bu imparatorluk da ezici ağırlığı altında yıkılacaktır. Çıkarlarımız asla bu çökmüş, kötü, hilekâr müesses nizamın canavarlarının çıkarlarıyla asla örtüşmeyecek. Onlara her koşulda karşıyız. Pedofillerle asla uzlaşılamaz. Bu yozlaşmış düzen asla düzeltilemez. Mevcut iktidar yapısını değiştirmek için ona bel bağlamaya devam edemeyiz. Halkımıza güvenmeliyiz. Bize öğretilen yanıltıcı farklılıklara rağmen, birbirimize güvenmeliyiz. Ülkemizi işgal eden ve özgürlüklerimizi çalan bu manipülatif, soykırımcı, pedofil seçkinlere karşı bir ulus olarak birleşmeliyiz. Birbirimizi desteklemek, kendimizi korumak ve ihtiyaçlarımızı karşılayacak kapasiteyi oluşturmak için birleşmeliyiz ki, üzerimize dayatılan bu kargaşa döneminden sağ çıkabilelim. Onların şiddete yazgılı pençelerini birlikte kıracağız.

Devrimci Eğitim ve Eylem Birliği
18 Şubat 2026
Kaynak

05 Ekim 2026

, ,

Anti-Emperyalist Çizgide İran’ı Savunmak



Bu, Sümeyye Rüstempur’un 26 Mart 2026’da Frustration dergisinde yayınlanan “İran: Kampçılığa Son” başlıklı makalesine cevaben kaleme alınmıştır. Frustration dergisi başta bu cevabı, eleştirilen metnin tüm yayın kurulunun görüşlerini yansıtmadığını, kurulun tek bir görüşe bağlı kalmasının gerekli olmadığını söyleyerek reddetmişti. Bunu kabul eden yazarlar, gerekli düzeltmeleri yaparak makaleyi dergiye tekrar gönderdiler fakat o günden beri dergiden bir cevap alamadılar.

* **

 

Yazıda sergilenen duruşa artık epey aşinayız. “Kampçılığa” son vermeyi, ittifaklardan uzaklaşmayı, ani tepkileri reddetmeyi iddia eden bir duruş bu.[1] Tek başına ele alındığında, niyetin tartışılması güç. Kimse, kör sadakatleri savunmak veya anti-emperyalizmi şartlı bir refleks haline dönüştürmek istemez.

Ancak bu basitleştirmeyi reddetme iddiası, çoğu zaman ters teper. Kesin tavır almaktan kaçınarak, güç dinamiklerini yumuşatmış oluruz. Her şey eleştiriye açık hale gelir, böylelikle kıyaslamalara alan açılır. “Şiddet de tahakküm de her yerde” diyen anlayışta denge kurma çabası, analizin yerini alır.

Bu yaklaşım, yalnızca yetersiz değil, aynı zamanda durumun çarpıtılmış bir yorumuna yol açıyor. ABD emperyalizminin özgünlüğünü ortadan kaldırıyor, çevre ülkelerdeki toplumlara dair Batı bakış açısını muhafaza ediyor, böylece güç ilişkileri analizini şiddet ve rejimlerin eşdeğerliğine doğru kaydırıyor.

ABD Emperyalizminin Özgün Doğası

Aslında şu noktadan başlamalıyız: ABD ve İran, dünyada aynı yeri işgal etmiyorlar. Bu ahlaki bir yargı meselesi değil, konumlandırma meselesidir. Bir yanda, yaptırımlar uygulayabilen, finansal akışları kontrol edebilen, tüm ekonomileri etkileyebilen ve dünyanın herhangi bir yerinde istediği gibi askeri müdahalede bulunabilen (hatta başka bir ülkenin devlet başkanını kaçırabilen) bir güç var. Diğer yanda ise, bu çerçeve içinde faaliyet göstermeye zorlanan, sürekli baskı altında olan ve kontrol edemediği güç dinamiklerine göre sınırlarını ayarlamak zorunda kalan bir devlet var.

Bu asimetri, sadece niceliksel değil, aynı zamanda niteliksel. En azından İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri ABD emperyalizminin özel doğasının bir sonucu.[2] Kapitalist ülkeler (“merkez ülkeler”), Emperyalizmin en yüksek aşaması olan dönemde (emperyalizmin ilk dönemi, 1873-1945 arası) Güney’deki (“çevre ülkeler”deki) sömürgeler için savaşırken, 1945 sonrası ABD, eşitsiz de olsa, diğer emperyalist ülkeleri tek bir projeye, küreselleşme projesine entegre etmeyi bildi. Merkez ülkeler arasındaki yatay rekabetten dikey egemenliğe geçi yaptık. Merkez ülkeler (ABD, Avrupa ve Japonya) çokuluslu şirketler ve NATO gibi ortak bir savunma yoluyla çevre ülkelere karşı tek bir blok halinde birleşti. Çevre, merkezin taleplerine uyduğunda, transatlantik komprador burjuvazisi, işçilerin, kaynakların ve altyapının kontrolünü ele geçirir. İran’da olduğu gibi, çevre ülkeler reddettiğinde, en iyi ihtimalle “haydut devlet”, en kötü ihtimalle ise su, elektrik, toprak ve diğer kaynakların transatlantik burjuvazisine ait olduğu başarısız bir devlet haline gelir. 2003 sonrası Irak, bunun iyi bir örneğidir.

İran’ı Batı güçleriyle eşitleyen akıl yürütme, 1945 sonrası dünyanın dönüşümünü göz ardı eder, şematik bir yaklaşımla Lenin’in (1873-1945 dönemine denk düşen) emperyalizm tanımı alır İran’ı merkez ülke haline getirir, ancak bu konumlandırma çabasını destekleyecek hiçbir somut kanıt sunmaz.

Batı’ya Has Optik Yanılsama

Haydutların da bir geçmişi vardır.

ABD emperyalizminin kendine has doğası ve müttefikler arasında savaş ganimetlerinin (eşitsiz) paylaşımı göz önüne alındığında, devrimden sonra transatlantik sermayeye sınırlarını kapatan İran gibi bir devletin Batı güçlerinin hoşuna gitmemesi, kolayca anlaşılabilir bir durumdur

Frustration dergisinin[3] yayınladığı yazıda asıl dikkat çekici husus, her türden tarihsel derinliği silip atmış olmasıdır. Sanki İran, sadece dış politikanın nesnesi haline geldiğinde, yani devrimden günümüze kadar kendiyle tutarlı bir haydut devlet olduğunda arz-ı endam etmektedir. Bu haydutluk, onun “DNA”sında[4] mevcuttur. İran devletinin şiddeti herhangi bir siyasi mantıktan yoksundur: liderler, doğal bir “zalimliğin” güdümündedir, hepsi de barbardır.

İran’ı şeytanlaştırmak ve tarihsel bağlamından kopartmak suretiyle bu tutum, en nihayetinde Batı’nın bakış açısını yeniden üretir ve duruma dair her türden politik analize mani olur, hatta ona yasak getirir. Zihinleri savaşa, İran rejiminin sonuna hazırlar, savaş karşıtı her türden hareketi felç eder.

Oysa İran’daki durum mevcut dönemle başlamadı. Bu dönem, reform girişimleri, halk hareketlilikleri, egemenlik ve kaynak kontrolü üzerinde yaşanan kavgalarla dolu uzun bir tarihin parçası. Bu nokta önemsiz değil. Her şeye yönelik yorumu bir biçimde etkiliyor.

Sadece 1979 sonrasındaki döneme bakarsak, İran devriminin ve son derece gelişmiş özyönetim deneyiminin ancak yabancı sermayenin millileştirilmesi ve komprador burjuvazinin kovulması koşuluyla gerçekleşebileceğini görürüz. Burada, Rus veya Çin devrimlerinin aksine, İran devriminin bir iç savaşa yol açmadığının altını çizmek gerekiyor. Bu anti-emperyalist meşruiyet (ki bugün bile toplumsal yeniden dağıtımın yokluğunda işlev görüyor), devrimden sadece bir yıl sonra Irak Savaşı ve Batılı müttefiklerin müdahalesi ve liderlerine uygulanan tek taraflı yaptırımlarla birlikte güçlendi.

Bu olayların, bilhassa ellilerin başlarındaki petrol krizinde açıkça ortaya koyduğu şey, sadece bir devlet ile yabancı çıkarlar arasındaki ekonomik bir anlaşmazlık değil, egemenliğin doğası üzerine bir mücadeleydi. İran için bu, sadece kaynaklarına ilişkin resmi bir hak iddia etme değil, bu hakkı üretim, gelir ve ekonomi politikası üzerinde etkili bir karar alma kapasitesine dönüştürme meselesiydi. İşte tam bu noktada Amerikan ve İngiliz müdahalesi, belirleyici hale geliyor: tek seferlik bir tepki olarak değil, bu dönüşümü kontrol altına almayı amaçlayan sürekli bir çaba olarak. Şah üzerindeki baskı, müzakerelerin kontrolü, uzlaşma çözümlerinin geliştirilmesi ve iç siyasi alternatiflerin aranması: amaç, İran’la doğrudan çatışmaktan ziyade, etkili bir egemenliği imkânsız kılmaktı.

Başka bir deyişle, müdahale, görkemli bir olayla başlamaz. Olayı önceler, onu hazırlar ve onu nasıl anlayacağımızı bize öğretir.

İngiltere-İran Petrol Şirketi’nin (1951) millileştirilmesiyle başlayan olaylar dizisi, bunun özellikle açık bir örneğini sunmaktadır. Petrolün kontrolünü yasal olarak İran devletine devreden 1 Mayıs 1951 tarihli yasanın kabul edilmesinden sonra, mesele, hemen somutlaştı: petrolü çıkarma işlemi, rafineri, ihracat ve gelirler konusunda fiilen kim karar veriyordu? İngiliz ve Amerikan hükümetleri, daha sonra ortak bir konum geliştirdiler: “Millileştirme ilkesini kabul edin, ancak fiili kontrolün devredilmesini reddedin.”[5] Öne sürülen öneriler, İran’ı petrolün resmi sahibi konumunda tutarken, operasyonel yönetimi İngiltere-İran Petrol Şirketi veya bir Batı konsorsiyumuna devretmekten ibaretti. Başka bir deyişle, millileştirme bir ilke olarak kabul edildi, ancak fiili kapsamından arındırıldı: kelime korundu, ancak gücün gerçekliği değişmeden kaldı. Bu tür bir uzlaşma istisnai değil: egemenliği hukuk zemininde kabul ederken pratikte uygulanmasını engellemekten oluşan klasik bir emperyalist güç biçimi var karşımızda.

Analiz, rejimler arasındaki karşılaştırmaya indirgendiğinde bu tür bir mekanizma ortadan kayboluyor.

İç Savaş Çıkarmak

Emperyalizm, ahlaki bir kategori değildir. Değişimleri yapılandıran, bağımlılıkları düzenleyen ve eylem kapasitesini dağıtan bir dizi maddi ilişkidir. Elbette savaş yoluyla ifade edilir, ancak daha az görünür mekanizmalarla da kendini gösterir: yaptırımlar, mali kısıtlamalar ve üretim-dağıtım ağlarının kontrolü.

Bu araçlar tarafsız değildir. Tüm toplumları yeniden şekillendirirler. İç dengeleri değiştirirler, toplumsal ilişkilerin zeminini kaydırırlar ve kimi ihtimalleri zayıflatıken kimilerini güçlendirirler. Onları yalnızca “bağlam” olarak ele almak, somut etkilerini anlamamızı engelleyen bir unsurdur.

Devrim ve ABD sermayesinin çekilmesinin ardından, sekiz yıl süren bir savaş, ardından gelen bir dizi ekonomik yaptırım, İran toplumunu harap etti ve böldü. Döviz elde etmek ve temel malları ithal etmek için petrol gelirlerine büyük ölçüde bağımlı olan bir ekonomiye ek olarak, bu önlemler, başta komprador burjuvazinin özelleştirme dalgaları yoluyla İran ekonomisini transatlantik çokuluslu şirketlere yeniden açmasını sağladı. Ancak, reformların hızını artırmak ve İsrail ile daha yakın ilişkiler kurmak için ABD, doksanların ortalarında yaptırımları artırdı. İran ekonomisinin boğulması, halktaki hoşnutsuzluğun yaygınlaşıp artmasına ve içteki güç dengesinde bir kaymaya yol açtı: Mahmud Ahmedinejad’ın (2005) gerçekten halk tarafından seçilmesi, İslam Devrimi Muhafızları ve dini-devrimci vakıfların iktidarı ele geçirmesini ve ABD destekli elitleri devirmesini sağladı. Aynı şekilde, İran’ın nükleer programına sınırlamalar getirilmesine ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) denetimlerine izin verilmesine yol açan Obama yönetimiyle yapılan kısa müzakereler de ABD’ye kâfi gelmedi: Donald Trump, 2018’de Viyana anlaşmasından çekildi ve yaptırımları sıkılaştırdı. ABD için hiçbir şey asla yeterli değildi. Amerikan ve Avrupa sermayesinin ülkeye serbestçe yatırım yapabilmesi için sınırların tümüyle açılması şarttı.

Uluslararası ekonomik yaptırımlar altında ezilen İran, yaptırımlar yüzünden boğulan halkının hayatta kalmasını sağlamak için aşama aşama yüzünü Çin’e çevirdi.[6] Ve Çin ile ilişkilerin dengeli olduğunu varsaymak yanlış olurdu: Yeni İpek Yolu üzerinde yer alan İran, ithalatı (temel ihtiyaçlar) / ihracatı (petrol) ve altyapısının finansmanı için Çin’e büyük ölçüde bağımlı, güvenlik alanındaki bağımlılık düzeyi ise daha düşük.[7] Bu güçlü maddi bağımlılık koşulları altında, İran, “emperyalist” olarak nitelendirilmesi zor olan (mal ve sermaye ithal eden) yarı-çevre ülke olarak görünmektedir.

Her devletin nüfuzu aynı değil. Her devlet; uzaktan tecrit, yaptırım veya disiplin uygulama yeteneğine sahip değil. Bu beceri, baskın bir konumu tanımlar. Bunu görmezden gelmek veya arka plana atmak, sorunu sadece başka bir yere taşımaktır.

Kampçılık karşıtı duruşun sınırlılıklarını ortaya koyduğu yer tamda burası. Basit karşıtlıkları reddettiğini iddia eder, ancak gerçekte varolan hiyerarşileri ortadan kaldırır. “Halk” sözcüğünü diline kolayca dolar ama onu soyut bir biçimde, herhangi bir toplumsal yapıdan kopuk olarak ele alır. Bunu yapmak zorundadır: Halkın bir kısmı, yani yaptırımlardan en çok etkilenenler (köylüler, işçi sınıfı ve memurlar dâhil küçük burjuvazi) gerçekten de rejimi desteklemektedir ya da en azından devrilmesini istememektedir.[8] [8]

Sınıf temelli yaklaşım işe yaramadığı için, “halk” kategorisine yönelime tanıklık ediyoruz. Bu kategori, “halk”a yoksulluktan kurtulmanın bir yolunu vaat eden, ancak kendisi de yaptırımları destekleyerek bu boğulmaya katkıda bulunan komprador burjuvaziyi de içerecek şekilde genişletiliyor. Örneğin, Roja kolektifi[9], yazdığı makalelerde uluslararası burjuvazinin rejim karşıtı gösterilerdeki varlığından hiç bahsetmiyor.

Oysa hiçbir toplum homojen değil. Çıkarlar, çatışmalar, kurumlar ve siyasi miraslarla dolu. Bu karmaşıklığı göz ardı etmek suretiyle “kampçılık karşıtı” okuma, rejimin mevcut çerçeveleri aracılığıyla ifade edilen direnişi göz ardı ediyor.[10]. Aslında politik ihtimalleri iki ayrı pencereden, rejim yanlısı ve rejim karşıtı pencereden okuyan yaklaşımı yeniden üretiyor.

Dış müdahaleler tam olarak bu fay hatları boyunca gerçekleşiyor. Zira yaptırımlar, sadece yoksulluk yaratmakla kalmıyorlar, aynı zamanda iç savaşları da kışkırtıyorlar. İran’daki rejim karşıtı ve rejim yanlısı gösteriler bunu ortaya koyuyor. Oysa bu analizin kapsamı, Suriye, Irak ve Lübnan’ı da kapsayacak şekilde tüm bölgeye genişletilebilir. Misal, federal rejimlerin kurulması yoluyla mezhepsel kimliklerin somutlaştırılmasına dayalı olarak ülkeleri Balkanlaştırma girişimlerinin tümüne, Siyonist teşekkül, genelde ABD sermayesindeki iştah destek sunmaktadır.[11]

Bu bölgede 2003 savaşından sonra Irak federal anayasasının mimarı olan ve nüfus yer değiştirmelerine ve iç savaşa yol açan bir anayasanın mimarı olan Peter Galbraith’in şu anda Suriye anayasasından sorumlu olduğunu belirtmekte fayda var. Bu nedenle, “kampçılık karşıtları”nın böylesine ikili (hatta “kampçı”) bir okumayı, federal rejim ile diktatörlük (Suriye, Lübnan) veya rejim yanlısı ile rejim değişikliği (İran) esas alan anlayışı benimsemeleri ve herhangi bir toplumsal özgürleşmenin olmazsa olmaz koşulu olan ulusal egemenlik sloganını reddetmeleri tuhaf.

Toplumsal karmaşıklığı ortadan kaldırmak, bunu dile getirmeden de olsa, merkezin bakış açısını yeniden üretmektir: bu bakış açısı, çevre ülkelerdeki durumları özerk bir tarihsel süreç olarak değil, yalnızca yönetilmesi gereken bir sorun olarak görür.

Petrol meselesi, bir kez daha, tehlikede olan şeyin ne olduğunu anlamamızı sağlıyor. Batılı güçleri asıl endişelendiren, salt ekonomik bir avantajın kaybı değildi. Bir emsal oluşturma riskiydi. Egemenliğin etkin bir şekilde ileri sürülmesinin yayılması ihtimali, İran olayının ötesinde etkiler yaratabilirdi.

Sorun, acil olmaktan ziyade stratejikti: belirli ihtimallerin akla gelmesini engellemek gerekiyordu.

Durum hâlâ böyle.

Belki de bu ikili düşüncenin en bariz örneği, “Ne Şah, ne de Molla” sloganıdır; bu slogan, övülmesi oldukça zor olan Batı tarzı bir demokrasinin kurulması umudunu pek de iyi gizleyememektedir. Birincisi, doğası ne olursa olsun herhangi bir siyasi rejimin ihraç edilemeyeceği açıktır. İkincisi, liberal demokrasilerimizin, otoriter bir dönüşe ek olarak, sınırlarının ötesinde kölelik, sömürgecilik ve emperyalizm üzerine kurulduğu sıklıkla unutulmaktadır.

İran’da, demokrasi çağrılarının çok özel bir iktidar mücadelesinin parçası olduğuna hiç şüphe yok: seçim süreçlerine tabi olmayan Devrim Muhafızları’nın kaldırılması bu mücadele bağlamında dile getiriliyor.[12] ABD sermayesine açık, Batı tarzı bir demokrasiyi destekleyenler, İran’da başka bir kendi kendini yöneten demokrasinin gerçekleştiğini, ancak Batı demokrasileri tarafından bastırıldığını çabucak unutuyorlar.

ABD’nin Mesajı

Emperyalist bir düzen, yalnızca belirli durumlara cevap vermeyi amaçlamaz. Sınırları korumaya, ne yapılabileceğini çerçevelemeye, belirli gidişatları pratik olmaktan çıkarmaya çalışır. Yaptırımlar, baskı ve tecride dair önlemler, bu mantığın bir parçasıdır. Bunlar, yalnızca belirli bir hükümeti hedef almazlar, sağa sola gönderdiği mesajın kapsamı daha geniştir.

Bu mesaj öncelikle, özellikle 7 Ekim’den bu yana kendilerini ABD’den uzaklaştırma eğilimine girme ihtimali bulunan ABD müttefiklerine yöneliktir: Mesaj, İran’ın çökmesi durumunda İsrail ile bir çatışmadan korkan Körfez ülkeleri ve Türkiye’nin yanı sıra, Filistin’i tanıma sözü veren, Barış Kurulu’na katılmayı reddeden, ABD’nin üslerini kullanmasına izin vermeyen ve Çin ile bağlarını koparmakta tereddüt eden Avrupa ülkelerinedir.

ABD, İran’ı bombalayarak, küreselleşmiş savaşın kontrolünün kimde olduğunu, hatta (elbette, savaşı kazanmayı başarabilirlerse) savaş sonrasının kârlı yeniden yapılanma sözleşmelerini kimin verdiğini onlara hatırlatıyor. Bir kez daha, ABD emperyalizmi, direnen ülkelerin sınırlarını kendi ve müttefiklerinin sermayesine açmayı hedefliyor.

Bu, cevap verdiğimiz “kampçılık karşıtı” duruşun gözden kaçırma eğiliminde olduğu husus. İşleri dengelemeye çalışırken odağı değiştiriyor. Devletlerin içsel özelliklerine yoğunlaşmak için yapıyı bir kenara bırakıyor.[13]

Oysa bir görüş, yalnızca eleştirileri bir araya getirerek oluşturulmaz.

“Herkes eleştirilebilir” lafının bir anlamı yok. Hatta bu laf, tartışmayı sonlandırıyor.

Asıl soru başka yerde: mevcut durumu hangi yapı şekillendiriyor?

İran’ı Savunun

Bugün rejimler arasındaki şey, soyut bir karşıtlık değil. Kurallarını küresel ölçekte dayatabilen, ardından bu egemenliği tarafsız, gerekli, hatta rasyonel olarak takdim edebilen bir düzen var karşımızda.

Kararlar bu merkezlerde alınıyor. Yaptırımlar tasarlanıyor, baskı uygulanıyor, manevra alanı daraltılıyor.

Asıl sorumluluk işte tam da burada.

Simetriler, söylemsel dengeler, önlemler, geriye kalan hiçbir şey, bu durumu değiştirmez. Sadece ondan uzak durmamızı sağlar.

Oysa bu alınan mesafe, bir bedel karşılığında geliyor. Aydınlatmaktan çok daha fazla şeyi gizliyor.

Tüm çelişkiler eşit değil. Hepsi aynı düzeyde değil. Bunu kabul etmemek, bugünün dünyasını gerçekten neyin yapılandırdığını anlamamak demek.

Her mücadele, kendi ülkesinin emperyalizmine karşı başlıyorsa, Fransa gibi bir devlette İran halkına verilecek etkili destek, Fransa’nın en önemli halkalarından biri olduğu Atlantikçi emperyalist zinciri zayıflatmakla başlar.

Marlène Rosato
Selim Nadi
28 Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar:
1. “Ce que nous apprennent les révoltes iraniennes féministes pour les soulèvements à venir”, 17 Mart 2026, Terrestres.

2. Leo Panitch ve Sam Gindin, The Making of Global Capitalism. The Political Economy of American Empire, Londra, Verso, 2012; Benjamin Bürbaumer, Le Souverain et le marché. Théories contemporaines de l’impérialisme, Paris, Éditions Amsterdam, 2020.

3. Frustration.

4. Tırnak içindeki kelime, Médiapart’ın İran üzerine hazırladığı programdan alınmıştır: Youtube.

5. Ervand Abrahamian, Oil Crisis in Iran. From Nationalism to Coup d’Etat, Cambridge University press, Cambridge, 2021, s. 6-32.

6. Kayhan Valadbaygi, “L’Iran en révolte. Néolibéralisation, sanctions, répression”, Contretemps, 10 Şubat 2026.

7. Çin, İran’a silah tedarik etse bile, desteği bununla sınırlı kalıyor. Örneğin Çin, 11 Mart 2026’da Bahreyn’in İran’ın “bariz saldırılarını en sert şekilde kınamak” amacıyla sunduğu karar tasarısında (Rusya ile birlikte) çekimser oy kullanmış, bu da kararın kabul edilmesine yol açmıştır. İran’ın bağımlılığı konusunda bkz.: Benjamin Bürbaumer, “Le pivot asiatique des États-Unis passe-t-il par le Moyen-Orient?”, Révolution Permanente, 21 Mart 2026, RP.

8. Ervand Abrahamian, “Iran Under Fire”, NLR, Sayı. 157, Ocak-Şubat 2026.

9. Collectif Roja, “Retour sur le soulèvement en Iran. Entretien avec le collectif Roja”, Contretemps, 2 Mart 2026.

10. Fariba Adelkhah, “Que se passe-t-il en Iran ?”, AOC, 14 Ocak 2026.

11. Voir Quinn Slobodian, Crack-Up Capitalism: Market Radicals and the Dream of a World Without Democracy, Allen Lane, 2023.

12. Ervand Abrahamian, “Iran Under Fire”, NLR, Sayı. 157, Ocak-Şubat 2026.

13. Freedom House veya Ekonomist İstihbarat Birimi gibi liberal düşünce kuruluşları tarafından hazırlanan ve sermayeye nereye yatırım yapması gerektiğini göstermeye yarayan demokrasi endekslerine bakılabilir.

03 Ekim 2026

,

YKP’nin “Piramit Teorisi”



Yunanistan Komünist Partisi (YKP), eski genel sekreteri Aleksandra Papariga önderliğinde, Mart 2013’te emperyalizmin “piramit teorisi” olarak ünlenen bir teori ortaya attı. Bu teori, Meksika Komünist Partisi’nin ideolojik dergisi Machete’te yayımlanan “Emperyalizm Üzerine: Emperyalist Piramit” başlıklı bir makalede detaylandırıldı.

“Piramit Teorisi” Bir Fildişi Kule Teorisidir

“Piramit teorisi”, revizyonist bir teoridir.

Piramit teorisine göre, Uganda ve Kenya gibi Afrika ülkeleri, hatta Kongo, Güney Sudan ve Somali gibi harap olmuş ülkeler bile, emperyalist emellere sahip olabilirler. Ekonomik verilere bakıldığında, bu ülkelerin, örneğin Hindistan veya Türkiye’nin aksine, (ister Amerikan, ister Çin, ister Hint şirketleri olsun) yabancı sermayenin egemenliği altında, tekelci şirketler büyüklüğünde kendi ulusal burjuvazilerini oluşturma şansları bulunmamaktadır.

Söz konusu makalede öne sürülen gerekçe şu şekildedir:

“Afrika, Avrasya ve Ortadoğu’daki durum, tüm kapitalist ülkelerin, kendi yayılmacı politik çizgilerini uygulama yeteneklerine sahip olup olmadıklarına bakılmaksızın, uluslararası emperyalist sisteme dâhil olduklarını ortaya koymaktadır.” [1]

Elbette, Uganda gibi Afrika’daki bir sömürge ülke, kendi ulusal burjuvazisinin elinde, kendi yerel ekonomisini kontrol edebilecek ve yurt dışına yayılabilecek tekelci şirketler kuracak kadar sermayeye sahip olsaydı, o da kendi “yayılmacı politik çizgisi” uyarınca hareket edebilirdi. Ancak YKP’nin yanlış, revizyonist teorileri için bir bahane yaratma girişimi, “piramit teorisi”ni bir bütün olarak çürütüyor: Eğer kapitalist bir ülke, böyle bir yolu izleyebiliyorsa, şurası açık ki o, emperyalist bir ülke olmak için gerekli koşullara sahiptir.

Büyük Britanya Komünist Partisi-Marksist-Leninist Başkan Yardımcısı Joti Brar, 2023’te yazdığı bir makalede, bu görüşü polemik yazısında ele almıştı:

“Bize söylendiğine göre bu teori, Burkina Faso kapitalistleri için de ABD kapitalistleri kadar geçerli. Görünüşe göre, sermayeyi büyütme arzusu, emperyalist olma arzusunu ortaya koyuyor, ki tek önemli arzu da bu.”[2]

Bu eleştiri yerinde ve doğrudur, çünkü YKP’nin ülkelerin potansiyel hırslarına odaklanan yaklaşımı bu “piramit teorisi”ni salt fildişi kuleden çıkma bir teoriye dönüştürmüştür.

Oysa Lenin, meramını açık bir dille ortaya koyuyordu: “Kapitalizmin gelişimi farklı ülkelerde son derece eşitsiz bir şekilde ilerler. Meta üretimi koşullarında başka türlüsü mümkün olamaz.”[3]

Emperyalizmi mümkün kılan da bu gerçek. Eşit derecede gelişmiş ülkeler birbirlerine neredeyse hiç hükmedemezlerdi. Papariga makalesinde, Lenin’in bu teorisini resmiyette kabul ediyormuş gibi görünüyor, ama pratik sonuçlarında bu teoriyi tümüyle göz ardı ediyor.

Eğer YKP’nin “Marksist-Leninist emperyalizm analizi” olarak anladığı şey buysa, partinin Marksizm-Leninizmi temel alıp almadığı son derece tartışmalı bir meseledir. “Piramit teorisi”, Lenin’in emperyalizm teorisini yanlış anlayan ya da yanlış yorumlayan bir yaklaşım değil, alenen revizyonist tahrifidir.

Yeni Ortaya Çıkan Emperyalist Ülkeleri Açıklamak İçin Farklı Bir Yaklaşım

Emperyalizm sahasında yeni yeni arz-ı endam edenlerin oluşum sürecini açıklamak için çok daha mantıklı duran, başka bir yaklaşıma bakmak gerek. Almanya Marksist-Leninist Partisi’nden (AMLP) Stefan Engel, çeşitli konularda yanlış varsayımları temel alan, fazlasıyla dogmatik bir çizgide duran bir isim olmasına rağmen, 2017’de YKP’ye kıyasla daha iyi bir yaklaşım sundu.

Bazı yarı-sömürge ülkeler, alttaki ekonomik temeller sayesinde emperyalist bir rejime dönüşebilmişlerdir:

“Birçok yeni-sömürgeciliğe bağımlı ülkede tekellerin gelişmesinin temel ön koşulu, kapitalist büyük mülklerin sanayi, banka ve tüccar sermayesiyle birleşmesiydi. Bu, her şeyden önce, sosyoekonomik koşulları nedeniyle uluslararası tekelci sermayenin sermaye ihracatı için özel ilgisini çeken ülkeleri kapsıyordu. Bunların çoğu, nispeten gelişmiş kapitalist üretim ilişkileriyle karakterize edilen, büyük, kaynak bakımından zengin, nüfuslu ülkelerdi; nispeten iyi gelişmiş bir altyapıya, büyük bir işgücü potansiyeline veya büyüyen bir pazar için gerekli ön koşullara sahiplerdi.”[4]

Stefan Engel, Hindistan[5] ve Türkiye’yi[6] geleceğin emperyalist ülkelerine örnek olarak tanımlamıştır. Pencaplı Yoldaş Aulah, 2024 yılında Hindistan emperyalizmi üzerine sağlam bir analiz kaleme almıştır. Bu analizin okunmasını tavsiye ediyoruz.[7]

Türkiye ve Hindistan, yeni emperyalist ülkelerin en belirgin örnekleridir. Her iki ülke de Nehru ve Atatürk’ün yanı sıra bazı halefleri döneminde millileştirilmiş bir sanayi kurmuş, bu nedenle, kapitalist ülkeler gibi emperyalist etkiden tamamen bağımsız olmayan, ancak ulusal tekellerin yaratılmasını başaran bir ulusal kalkınma sürecini. Bu tür ulusal burjuvazi rejimleri, (Nasır sonrası Mısır’da görüldüğü üzere) her zaman yarı-sömürgeye, hatta tekrar sömürge ülkeye dönüşme tehdidi altındadır.[8]

Bahsedilen koşullar, herhangi bir “Üçüncü Dünya” ülkesinin değil de çok özel ülkelerin neden emperyalist hale geldiğini açıklıyor. Stefan Engel, konuyla ilgili doğru bir tespitte bulunuyor: “Yeni sömürge ülkelerin çoğu mahvoldu. Bu yıkım süreci, bağımsız sanayi temellerinin yok edilmesine ve çok sayıda ulusal devletin parçalanmasına kadar vardı.”[9] Uganda’nın Ulusal Direniş Hareketi idaresi altında Çin ve Hindistan kolonisi haline gelişi de bu sürecin parçası.

En büyük eleştirim, Stefan Engel’in “Yeni Emperyalizm” terimini kalıplaşmış bir terim olarak kullanmasıyla ilgili. Almanca orijinalinde de “neuer Imperialismus” yerine “Neuimperialismus” kullanmıştır ki bu son ifade farklı bir şeyi çağrıştırıyor. “Yeni Emperyalizm” terimi, emperyalizmde yeni bir nitelik varmış gibi çınlıyor, oysa yok; sadece yeni bir nicelik söz konusu: Yeni ortaya çıkan emperyalist ülkeler var.

Ayrıca bu iddiaya yönelik özel bir eleştiri de şu: “Rusya, bir süreliğine emperyalist karakterini yitirdi.”[10] AMLP, genellikle Rusya’nın emperyalist niteliğine gereğinden fazla vurgu yapan bir parti, oysa doksanlı yıllarda böyle olmadığını düşünüyordu. O dönemde Rusya, ekonomik açıdan kötü durumdaydı, ancak gene de Orta Asya genelinde kurulmuş olan sovyet cumhuriyetleri üzerinde etkiliydi; bu nüfuz, 1996’da Şanghay Beşlisi’nin (Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan) kuruluşuyla somut bir ifadeye kavuştu. Bu ülkeler, daha sonra 2001’de Şanghay İşbirliği Örgütü'nü meydana getirdiler. Bu nedenle şöyle söylenebilir: Rus emperyalizmi, SSCB’de kapitalizmin yeniden kurulmasından sonra çok zayıf bir konumda yeniden kuruldu, ancak bir süreliğine tamamen ortadan kalkmadı.

Sonuç

YKP’nin piramit teorisini, Atina’daki bürolarından hiç ayrılmamış, dünyadaki gerçek koşulları yerinde incelemeye gitmemiş revizyonistlerin uydurduğu, gülünç bir anlayış olarak görmeliyiz.

“Piramit teorisi”, aslında sadece tek bir maddeye dayanmasına rağmen, uluslararası komünist harekette, destekçileri ve eleştirmenleri nezdinde, çok meşhur oldu. Bu kadar önemli bir ideolojik bileşenin bu kadar zayıf bir temele dayanması, destekçileri tarafından kutsal bir metin gibi eleştirilmeden kabul edilmesine yol açtı. Destekçilerin çoğu, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, emperyalist ülkelere mensup. Bu gelişme, burjuva ideolojisinin her yerde mevcut etkisi altında emperyalist ülkelerdeki işçi hareketinin sosyal demokratikleşme sürecinin ve komünist parti liderlerinin işçi kitlelerinden teorik düzeyde kopmasının bir sonucu. Bu aydınlar, bilhassa emperyalist güçlerin egemen olduğu ülkelerde yaşayanlar, kapitalist sömürünün en kötü etkilerini hissetmiyorlar. Aslında hiçbir şeyi umursamıyorlar.

Yunan revizyonistleri, Almanya da dâhil olmak üzere, Batı’nın her yerindeki oportünist ve revizyonist örgüt ve partiler üzerinde belirli bir etkiye sahipler. Tarihte toz yığını olarak kalacaklar ve isimleri çalışan halka ihanet edenler listesine kaydedilecek.

Kitab-ı Mukaddes şöyle der: “Onları kendi hallerine bırakın. Onlar körlerin kör önderleridir. Kör körleri yönetirse, ikisi de çukura düşer.”[11]

Bu solcu bağnazlarla mücadeleye gerek yok, zaman kaybı. Kendi kendilerine düşecekler. Bizim yapmamız gereken tek şey, gerçek yoldaşların zihinlerinin bu revizyonist görüşlerle bulanmasına mani olmak.

Vu Bu
3 Temmuz 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] A. Papariga, “On Imperialism-The Imperialist Pyramid”, 21 Mart 2013, YKP.

[2] “Statement of the Anti-Imperialist Platform: How the KKE uses Marxist terminology to cover its retreat from Marxism”, Eylül-Ekim 2023, Lalkar.

[3] V. I. Lenin, “The Military Programme of the Proletarian Revolution: I”, A Caricature of Marxism and Imperialist Economism içinde, Ağustos-Ekim 1916, MIA.

[4] Stefan Engel “On the Emergence of the New-Imperialist Countries”, Verlag Neuer Weg, Essen 2017, s. 13.

[5] A.g.e., s. 42.

[6] A.g.e., s. 46.

[7] Sahij Singh Aulakh, “India and Imperialism, a Modern Perspective”, Wordpress.

[8] Mao Tse-tung, “On New Democracy”, Ocak 1940, MIA.

[9] Stefan Engel “On the Emergence of the New-Imperialist Countries”, Verlag Neuer Weg, Essen 2017, s. 17

[10] A.g.e., s. 38.

[11] Matthew 15:14.

24 Eylül 2026

, ,

Slavoj Žižek’in Aydına Yakışmayan Siperleri

Ünlü bir aydının bir toplantının açılış konuşmasına Antonio Gramsci’den klişeleşmiş, şu türden bir alıntıyla başlaması gayet olağan bir durum ama gene de böylesi bir şeye tanık olmanın yorucu olduğunu belirtmeliyim: “Eski dünya ölüyor, yenisi doğamıyor. Bu fetret devrinde muhtelif hastalık belirtileri ortaya çıkıyor.” Bunu neden yaptığını fark ettiğinizde kaygılanıyorsunuz. Süperstar haline gelmiş bir aydın için klasik isimler, uzun yıllardır izleyicilerce büyük talep gören bir performans, diyalektik denge oyunu için sadece sahne dekoru işlevi görüyor.

Kendine özgü Sloven aksanı ve tuhaf mizahıyla Slavoj Žižek, Hollywood’un gişe rekorları kıran filmleri ve Batı tarzı tuvaletlerin tasarımları dâhil her yerde ideoloji buluyor. Ancak Testaccio’daki pitoresk Roma mezarlığında medfun Antonio Gramsci, Žižek’in kendi mirasına nasıl davrandığını görseydi, mezarında ters dönerdi.

Görünüşe göre Žižek, marjinal bir figür, bir tür modern zamanların Diyojen’i imajını uzun zamandır terk etmiş durumda. Bugün, en iyi akademik kurumlara ve konser salonlarına kabul edilen, başarılı bir aydın. Londra, Ljubljana ve ABD’de yaşıyor, buralarda çalışıyor, etkinliklere katılıp nutuklar atıyor, kitapları üzerinden yüksek ücretler kazanıyor. Kitapları âdeta bir üretim bandında ilerliyor, bazen yılda iki tane birden çıkartıyor. Küresel yıldız statüsünün tadını çıkartan Žižek’in hayatı, Batı akademisindeki ortalama bir araştırmacının (güvencesiz vize statüsü, cılız maaş ve kısa süreli sözleşmelerle tanımlı) hayatından açıktan farklı.

Žižek, popüler performanslarından birinde, kendini Marx ve Gramsci’nin yanına yerleştirip onların klasik kavramlarını çözümlemeye başlıyorsa, o vakit bizim de klasiklerin hangi konumdan ve kimin çıkarları doğrultusunda konuştuğunu hatırlamamız gerekiyor. Gramsci’nin bahsettiği o ara dönem, fetret devri, çökmekte olan hegemonyanın, radikal siyasi itirazların yaşandığı bir dönemdi. 1920’lerin korkunç krizleri ve kutuplaşması arasında Gramsci, Mussolini’nin faşizmine karşı savaşmayı seçti. Moskova’ya gitmedi, en tehlikeli dönemde İtalya'da yeraltı direnişini örgütlemeye başladı. Binlerce diğer İtalyan komünist gibi o da hayatını tehlikeye attı. 1928’de Gramsci’nin davasında sahne alan o faşist savcının şu ünlü sözü tarihe geçti: “Bu beynin 20 yıl boyunca çalışmasını durdurmalıyız.”

Hapishanede Gramsci, bir dizi ciddi hastalığa yakalandı ve hapis hayatının son yıllarını bir hastanede geçirdi. 21 Nisan 1937’de serbest bırakıldı, ancak Roma’daki klinikten ayrılacak takadi bile yoktu. Altı gün sonra Antonio Gramsci, beyin kanamasından öldü. Geride, Avrupa’daki işçi hareketlerinin yenilgisini anlamaya ve sınıfsal analiz yoluyla yeni bir kurtuluş stratejisi bulmaya yönelik bir girişim olan efsanevi Hapishane Defterleri eserini bıraktı. Ölümünden yıllar sonra fikirleri, çeşitli akademik araştırma alanlarında belirleyici güce kavuştu, hem solcu hem de sağcı siyasi güçlerin cephaneliğinde önemli bir araç haline geldi.

Bir asır sonra, küresel istikrarsızlıkla tanımlı yeni bir çağda, süperstar Slavoj Žižek, Gramsci ve Marx’tan alıntıları, yalnızca Avrupa kıtasındaki muktedir sınıfın militarist söylemine “solcu bir baharat” serpiştirmek için kullanıyor.

Merhum Žižek Ahir Zamanın Hizmetinde

Peki Žižek, bugün kamuoyuna ne sunuyor? 2022-2026 yılları arasında kamuoyu önünde yaptığı konuşmalar ve kaleme aldığı metinler, Avrupa’yı özgürlüğün ve Aydınlanma’nın mirasının ana kalesi olarak savunma fikri üzerine kurulu. Sloven felsefeciye göre, bugün gerçek anlamda evrensel bir özgürleşme potansiyeline sadece Avrupa sahip, üstelik bu rol, eşsiz tarihsel deneyimiyle önceden belirlenmiş:

“Trump’ın çevrecilik, politik doğruluk ve LGBT hakları üçlüsüne yönelik saldırıları ile Rusya ve Avrupa arasındaki çatışma arasında derin bir benzerlik söz konusu. Bu noktada şu temel soruyu sormak gerek: Bugün hangi medeniyet, Trump’ın saldırdığı üçlüyü tam olarak kendinde somutlaştırıyor? Sadece bir tanesi: Aydınlanmanın en son biçimi olan Avrupa medeniyeti.”

Žižek’e göre, modern dünya hiç ilerlemiyor, bilâkis, en korkunç tehditlerden birine, dünyanın sonuna doğru sürükleniyor. “Şu anda Avrupalılar, devrimci imdat frenini çekmeli” diyen Žižek, ağır koşullarda yaşayan ve Nazizmden kaçmak zorunda kalan Walter Benjamin’in ortaya koyduğu metafora sırtını yaslıyor. Alman aydını, devrimlerin “tarihin lokomotifleri” olduğu Marksist varsayımını yeniden gözden geçirdi. Onun yorumuna göre, gerçek özgürleştirici eylem, tam da “yolcuların” felâkete doğru giden hareketi durdurmaya çalıştığı anda gerçekleşecekti. Benjamin, 1940 yılında İber Yarımadası’nın sınırında bir felâketle karşılaştı. Nazi işgali altındaki Fransa’ya sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya kalınca intihar etti.

Günümüzün başlıca meseleleri; iklim krizinin ulaştığı derinlik, yeni bir küresel savaş tehdidi, yeni otoriter rejimler ve yapay zekâdır. Ancak Slavoj Žižek, anti-kapitalist bir çizgide hiçbir çözüm sunmamaktadır. Bir yandan, evrenselci bir isim olarak, kendi değer ve yaşam kurallarına sahip, birbirinden farklı “medeniyetler”den oluşan dünyadan haz etmediğini söylemektedir. 2015-2016’da yaşanan göç krizinden bu yana, Žižek, kendine özgü kurnaz üslubuyla sık sık İslam’da kadın hakları, genelde İslam kültürü hakkında kelam etmiş, bu açıklamalar yoğun bir eleştiri dalgasıyla karşılanmıştır.

“Sol liberal” muarrızlarına saldırmak için İslam konusunu bir silah olarak kullanan Žižek, onları çokkültürcü hoşgörü adına Aydınlanma ideallerine ihanet etmekle suçladı. Žižek, Samuel Huntington’ın eserlerinde yer alan, farklı “medeniyetler”den oluşan dünyayı kabul edilmesi gereken doğal bir düzen olarak gören tezden hoşlanmadığını söyleyen bir isim.

Öte yandan, Žižek, bu “medeniyet”lerden birinin, (AB’nin temsil ettiği) Avrupa’nın egemenliğe kavuşması gerektiğini söylüyor. Žižek’e göre, dünyaya gerçek ilerleme ışığını ancak Avrupa egemenliği getirebilirken, diğer bölgelerden gelen “sömürgecilik karşıtı mücadele”yi tam zıt yönden ele alıyor:

“Dünyada ortaya çıkan yeni güç blokları, yeni faşizmin birer versiyonundan başka bir şey değil. Rusya-İran-Venezuela eksenini düşünün. Avrupa, burada bir istisna olmalı: O, özgürleştirici Aydınlanma’ya sadık kalınacak tek yer.”

Žižek’in son konuşmalarında ve metinlerinde, AB’deki siyaset sınıfından duymaya alışkın olduğumuz saldırgan Avrupamerkezci tutumu dile döktüğünü görebiliyoruz. Bunu çoğu zaman aynı terimlerle ve aynı argümanlarla yapıyor. Skandallara yol açan bir aydın olarak Žižek, anti-emperyalist enternasyonalizm denilen konumu reddediyor, solcu muarrızlarını küçümseyici bir yaklaşımla “barışseverler” olarak nitelendiriyor. Bu karşı tarafı aşağılamak için başvurulan ifade, esasen ABD’de Vietnam Savaşı’na karşı protesto eylemleri düzenlendiği dönemde popülerlik kazandı ve o zamandan beri savaş yanlısı şahinlerce aktif olarak kullanılıyor.

Žižek, son açılış konuşmasını, neredeyse 70 yıl önce Avrupa Birliği’nin öncülünün kurulduğu Roma’daki aynı binada yaptı. “Yetmiş Yıl Sonra Avrupa Birliği” başlıklı konuşmasının tüm duygusal dokusu, tam olarak bu tarihi temel alıyordu. Sloven felsefeci, pasaj pasaj çeşitli bağlamlardan alıntılar yaptı, bunları havaya fırlattı, popüler diyalektiğini bunlara uyguladı ve dinleyicilere geri verdi. En sevdiği hadım etme metaforu, sağcı popülistlerin günümüz Avrupa’sına karşı tutumunu açıklamak için kullanılıyor: Avrupalı seçmen, Eski Dünya’nın “dışarıdan gelenler” (göçmenler ve azınlıklar) karşısında hayati erkek gücünü yitirdiği fikriyle korkutuluyor. Peki Froydculuktan istifade eden bu hilebazlık, bize ne kazandırıyor? Savaşlar, iklim krizi veya yaşam maliyeti krizi gibi büyük krizleri anlamamıza nasıl yardımcı oluyor?

Bir asır önce Gramsci, burjuva hegemonyasının krizinden bahsetmiş, bu krizin hem proleter devrime hem de faşizme kapı araladığını dile getirmişti. Žižek, son yıllardaki konuşmalarında ve metinlerinde, bu denklemden proleter devrimi çıkartıyor, (oldukça tuhaf bir şekilde yorumladığı) faşizmi muhafaza ediyor, “dini köktencilik tehdidi”ni listeye ekliyor. Bu manipülasyon, Žižek’in Rusya ve Çin’in faşizme doğru ilerlediği (ya da zaten o mertebeye ulaştığı), Ortadoğu halklarının gerçek devrimci projelere sahip olduklarını iddia edemeyeceklerini, zira ulusal-muhafazakâr, dini rejimlerinin kıskacında sıkışıp kaldıkları imasında bulunmasına imkân sağlıyor. Milliyetçi ideolojiyi ekonomik kalkınma projeleriyle birleştiren büyük ülkeler hakkında Žižek, şöyle diyor:

“Dolayısıyla, günümüzdeki başlıca seçenekler şunlardır: Fukuyama’nın gördüğü hayalden arta kalanlar, doğrudan dini köktencilik, özellikle de ılımlı otoriter yumuşak faşizm olarak adlandırmaktan başka çarem olmayan şey: Modi’nin Hindistan’ında görüldüğü üzere, toplumsal uyumu korumak için milliyetçi ideolojiyi harekete geçiren güçlü devletle birleşmiş piyasacı kapitalizm.”

Yazar; İran, Çin ve Rusya gibi yükselen güçlerin kendilerini sömürgecilik karşıtı mücadeleyle özdeşleştirmelerinin yanlış olduğuna inanıyor. Žižek’e göre, onların alternatif önerisi, farklı bir tür evrenselciliktir. Bu evrenselcilikte farklı “politik-teolojik yaşam biçimleri” barış içinde etkileşim kurabilir.

Bu sebeple, “dini köktenciler”, kendilerini “ılımlı faşistler”le aynı grupta buluyorlar: Taliban, Rusya, Hindistan, Çin, Kuzey Kore ve İran, resmi temsilcilerinin ağzından kendilerini Amerikan emperyalizmi ve sömürgeciliğine karşı savaşçı olarak adlandırmalarıyla birbirine bağlanıyor. Žižek, en son makalelerinde ve denemelerinde, otoriter rejimlerin iç sorunlarını “dış düşman” imajını kullanarak çözmek istedikleri fikrini sürekli olarak dile getiriyor. Latin Amerika ve Afrika konusunda ise Žižek, bu bölgelerin evrensel kurtuluş için gerçek bir mücadelenin başlayabileceği bölgeler olarak bile görülemeyeceğini söylüyor.

Slavoj Žižek’in yeni dünya görüşü, açık bir çelişkiyle malul. Kapitalizm, dünya genelinde ülkeler ve bölgeler arasında eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir sistemdi, halen daha öyle. Çin’in kelimenin tam anlamıyla bir İngiliz kolonisi olduğu, İran’ın çok uzun zamandır bağımsız politikalar yürütme ve kendi kaynaklarını kontrol etme hakkı için mücadele ettiği gerçeğini nasıl ele almalıyız? Žižek, bağımlı ülkelerin ve bu bağımlılığı yüzyıllardır sömürenlerin olduğu küresel ekonomi hakkında ne düşünüyor?

Sloven aydın, retorik düzeyde evrenselcilik fikrini savunsa da, politik önerisi, özünde evrenselciliğin zıttını, dışlama ve özgüllük mantığını temel alıyor. Avrupa'nın kendine özgü “medeniyet”i, sömürgeciliği, faşizmi, temel sorunların çözülmediği, küresel eşitsizliği aşamadığı gerçekliğini kesen tarihsel güzergâhında tarihsel yolunda sayısız kez başarısız olmuştur. Ama nasıl oluyorsa aynı muhayyel Avrupa, “özel” tarihsel deneyimi ve Aydınlanma mirası sayesinde, eski mesihçi rolünü bir şekilde koruyor, bir şans daha elde edebiliyor.

Žižek ve Rusya

Žižek’in fikri başarısızlığı, bize daha yakın olan Rus materyallerini incelediğimizde daha da belirginleşiyor. Demokrasi karşıtı homo putinus kavramına yüzünü çeviren Žižek, Rusya’da olup bitenleri Putin ve yetkililerinin söyledikleriyle eşleştiriyor; Putin’in, Kremlin ideologu Hariçov’un veya Kaliningrad bölgesinin eski valisi Alihanov’un iğrenç konuşmalarından alıntılar yapmayı tercih ediyor. Žižek’in görüşüne göre, Rusya’nın bugünkü yolu, bu ideolojiyle görevlendirilmiş yetkililerce ülkeye dayatılan Avrasyacılık ve gelenekçilik ideolojisi tarafından belirleniyor. Bu ideoloji, ülkedeki insanların devlet uğruna kitlesel özveride bulunmaya hazır olmalılarını talep ediyor.

Žižek’in Batılı Kremlinologların klişelerini tekrarlayarak söylediğinin aksine, Rus yönetici sınıfı, farklı çıkar gruplarının çatıştığı, oldukça karmaşık bir sistem: bu sınıfı, bir tür Aleksandır Dugin hayran kulübü olarak göremeyiz. Daha da önemlisi, Ruslar, bir toplum olarak radikal muhafazakâr fikirlerle muhtemelen hiç ilgilenmiyorlar.

Başkanlık yönetiminin ideolojik bloğunun fantezileri ile gerçek Rus toplumunun farklı gezegenlerde var olduğunu söylemek için birçok nedenimiz var. Niceliği ve niteliği birlikte esas alan sosyolojik analizin de ortaya koyduğu biçimiyle, Rusya, Dugin’in muzaffer olduğu bir ülke değil. Modern Rusya, siyasetten arındırılmış bir piyasacı toplumdur. Dünyanın en yüksek ekonomik eşitsizlik seviyelerinden birine sahip, neoliberal kişisel başarı kültünün ifrata vardırıldığı bir ülkedir. Bugün Rusya, “bilgi girişimciliği” (Bir kişinin sahip olduğu uzmanlığı, bilgiyi veya yaptığı araştırmaları dijital ürünlere dönüştürerek internet üzerinden satması ve ticarileştirmesi anlamına gelen iş modeli) ile kişisel koçluk sektörünün geliştiği bir toplumdur.

Peki bugün Rusya’da asıl hâkim fikir nedir? Ekonomik güçlüklerden ve borç köleliğinden kendi çabalarıyla kurtulmak. Bu, Ukrayna'da cephelerde şu anda öldüren ve ölenlerin büyük bir kısmının motivasyonudur. Çok sayıda tanıklık, şikâyetler ve protestolar, askeri personelin ailelerinden gelen video mesajları, hatta gazeteci Anastasya Trofimova’nın geniş yankı uyandıran belgesel filmi, savaşa katılanların savaşın amaçları konusunda kafa karışıklığı yaşadığını ortaya koyuyor. Özel Askeri Operasyon (ÖÖO) denilen süreç boyunca, askere alma bürolarında kuyruklar oluşmadı, sözleşmeli ordu, esas olarak eşi benzeri görülmemiş mali ödemelerle takviye edildi.

Žižek, diğer yüzlerce Batılı yorumcu gibi, Rus toplumunu analiz etmek yerine, Rus ideolojisine dair analizini Rus elitinin bireysel temsilcilerinden aldığı uygun alıntılara dayandırıyor.

Žižek, Roma’daki konuşmasında, Rusya’nın “yıkıcı neoliberal tutumlar dayatan ülkeler listesi”ni son derece ciddi bir şekilde analiz ediyor, bunu Rusya’nın Kuzey Kore ve Taliban’a ideolojik yakınlığının bir göstergesi olarak değerlendiriyor:

“Bu listedeki devletler, artık resmen ‘düşman devlet’ olarak nitelendiriliyor, çünkü ‘Ruslara ait geleneksel manevi ve ahlaki değerler’i paylaşmıyorlar. Burada çok kutuplu bir dünyadan söz edilmiyor. Rusya’nın değerlerini paylaşmıyorsanız, Rusya’nın düşmanısınız demektir.”

Ancak gerçek şu ki, bu 49 ülkelik liste, neredeyse tamamen başka bir listeyle, yani “düşman ülkeler” listesiyle aynı (tek fark Slovakya ve Macaristan’ın ikinci listede yer almaması). Her iki liste de Rusya’nın ekonomik kısıtlamaları ve karşı yaptırım politikasıyla bağlantılı: şu anda Rusya Federasyonu’na karşı yaptırımların uygulandığı süreçte rekor sayıda yaptırım uygulandı (bu konuda İran’ı geride bırakan Rusya’ya yönelik yaptırımların sayısı yirmi altı binden fazla). Listeler, her şeyden önce, Rusya’nın ekonomik politikasının bir parçası.

Žižek’in en sevdiği analojilerden biri de Rusya ve İsrail arasında kurduğu analoji. Ona göre, her iki devlet de etnik grupların varlığını inkâr ediyor (ilkinde Ukraynalılar; ikincisinde Filistinliler).

Burada itiraz etmek gerekir ki, Rus propagandasının ve Putin’in Ukraynalılara yönelik savaş suçlarına ve yabancı düşmanlığı içeren söylemlerine rağmen, bu durum, Rusya ve İsrail’i devlet olarak eşitlemek için pek yeterli değil.

Rusya Federasyonu’nda, bölgeler arasında muazzam ekonomik eşitsizliği pekiştiren ve yeniden üreten, aynı zamanda yerel halkları ve kültürleri asimile eden otoriter bir devlet aygıtına tanık oluyoruz. Bununla birlikte, 21 ulusal cumhuriyeti içeren çok etnisiteli bir federasyondan bahsediyoruz. Rusya üzerinde her zaman somut bir etkiye sahip olmuş olan bu durumun gelecekte de siyasi bir rol oynama ihtimali bulunmaktadır.

İsrail örneğinde ise, hem kâğıt üzerinde hem de pratikte, topraklarında ağır bir ırk ayrımcılığı sistemi uygulamış olan etnokratik bir devletten bahsediyoruz.

Ne Yapmalı? Avrupamerkezcilikten Enternasyonalizme

Sloven felsefeci, Roma’daki konuşmasının sonunda nihayet geleceğin bir resmini çiziyor: 150 yıl önce komünizm hayaleti Avrupa’yı kasıp kavuruyor, tüm politik güçler onu yok etmeye çalışıyorken, bugün bu hayalet, bizatihi Avrupa’nın kendisidir. Her “medeniyet”, insanlığın tüm dertlerinden Avrupa kıtasını sorumlu tutmak için nedenler buluyor. Böylece, geleceğe dair vizyonunda Žižek, komünist projeyi, maddi dünyada zaten verilmiş olan Avrupa Birliği fikriyle ikâme ediyor. Bazıları, bu Avrupa için sadece yaşamakla kalmayacak, aynı zamanda ölecek. Žižek bu gerçeği, bazı Avrupalı yetkililerin söylemlerini yankılayan klişe ifadeler kullanarak hatırlatıyor. Ukrayna’nın Avrupa bünyesinde oynadığı rol, askeri-faydacı bir işleve indirgeniyor:

“AB’nin tutumu, Rusya ile savaş riskini göze alarak Ukrayna’yı koşulsuz desteklemek olmalıdır. Ukrayna düşerse Avrupa felç olur. Ukrayna, uzak bir yer değil, Avrupa için önemsiz bir konu da değil. Avrupa’nın hayati önem taşıyan ileri karakoludur.”

Sözlerinde güçlü duygularla karşısındaki ikna etmeyle ilgili o solcu beceriyi kullanan, hatta “liberal demokrasinin cesedinden kopma”yı yüksek sesle öneren Slavoj Žižek, aslında hiçbir fikir öne sürmüyor, sadece “kendinden korkma!” diyerek, Avrupa’ya psikolojik bir tedavi yöntemi öneriyor.

Dile döktüğü ceset metaforundan devam edersek, bugün bu “demokrasi denilen cesedin” yavaş yavaş bir zombiye dönüştüğünü söyleyebiliriz. Alternatif önerilerin bulunmadığı koşullarda, AB’nin artan toplumsal eşitsizliği kemer sıkma önlemleriyle birleştirerek, derin kriz uçurumuna sürükleneceğine, Avrupalı orta sınıfa ve en yoksul kesime askeri-sanayi kompleksinde çalışarak durumlarını iyileştirme fırsatı sunacağına inanmak için her türlü neden var.

Paradoksları analiz etmeyi çok seven Žižek, en önemlisini kaçırmış gibi görünüyor: onun pasif siyasi önerisi, Vladimir Putin’in Rusya ile yaptıklarına epey benziyor. Bu yörüngelerin sadece sosyo-ekonomik düzlemde değil, aynı zamanda ideolojik düzlemde de kesiştiği ortaya çıkıyor. Bu düzleme göre, dünyada özel bir tarihsel misyonla karşı karşıya olan istisnai bir medeniyet mevcut: Putin ve Dugin Rusya’yı, Žižek Avrupa'yı bu şekilde görüyor.

Avrupalıların kendileri, Küresel Güney ülkeleri ve tüm dünya, Avrupa’yı sevmemek, hatta ondan nefret etmek için son derece haklı nedenlere sahipler. Önümüzde, Avrupa’nın inşa ettiği bir dünya var. Üstelik bu dünya, Avrupalı sömürgeci imparatorlukların, dünya savaşlarının, yeni ve eski soykırımların, kaynak sömürüsünün ve küresel ticaret ve üretimdeki devasa yapısal eşitsizliğin mirası üzerine kurulu.

Piyasa ekonomisinin küresel krizleri koordine edemediğinden sürekli şikâyet eden bir isim olarak Slavoj Žižek, AB’den harekete geçmesini istiyor. Ancak aynı zamanda, uluslararası düzeyde eşitlik ilkelerine dayalı ekonomiyi koordine etmeye yönelik gerçek girişimlerin tarihsel planda İkinci ve Üçüncü Dünya ülkelerinden geldiğini aklına getirmiyor. Bu tür bir koordinasyona yönelik son ciddi girişim, Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen (NIEO) projesiydi.

Proje, yetmişlerde BM platformlarında Bağlantısızlar Hareketi ülkeleri tarafından aktif olarak desteklendi. “Yardım değil ticaret” sloganı altında, Küresel Güney, endüstrilerini geliştirebilmek ve sisteme yönelik bağımlılıktan kurtulabilmek için doğal kaynakları üzerinde koşulsuz egemenlik, uluslararası şirketleri kontrol edecek mekanizmalar ve teknoloji transferi garantileri talep etti. Yeni Uluslararası Düzen’in ideolojik temeli, Raúl Prebisch ve Samir Amin gibi bağımlılık teorisyenleri ve neo-Marksistlerin fikirlerine dayanıyordu.

Bu proje, salt bir “tartışma platformu” değildi. Altmışlarda “77’ler Grubu” adını taşıyan politik blokta örgütlenen, merkez ülkeleri sistemik bir diyaloga girmeye zorlayan çevre ülkelerin mücadelesinin doruk noktasıydı. Bu bloğun baskısı sayesinde, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) rolü önemli ölçüde arttı. Bu, gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını açıkça savunan ilk küresel platformdu. Eşitsiz alışveriş mekanizması o kadar doğru bir şekilde tanımlandı ki, bu tanım bugün bile halen daha sömürgecilik karşıtı ekonomik eleştirinin temelini teşkil etmektedir. Günümüzde projenin mirası yeni girişimler şahsında yaşamaya devam ediyor.

Seksenlerdeki borç krizi ve neoliberalizm denilen tepki, projeyi aktif aşamasında toprağa gömdü: adil bir koordinasyon yerine, çevre ülkeler, IMF’in dayattığı, ağır koşullar içeren yapısal uyum programlarıyla yüzleştiler. Uluslararası finans kuruluşları, ülkeleri ticaret engellerini kaldırmaya ve büyük ölçekli özelleştirmeler yapmaya zorladı. “Serbest piyasa” dogması ve Rikardocu karşılaştırmalı üstünlük teorisiyle neoklasik paradigma, çevre ülkelerin kendi sanayileşmelerinden vazgeçmelerinin haklı çıkartılmasına katkıda bulundu. Bu tür tutumlar, uzun süre mutlak görülen, hâkim ekonomi anlayışı haline geldiler.

Žižek, BRICS bloğuna karşı da oldukça agresif bir tutum sergiliyor. Oysa idealize etme tuzağına düşmeden veya önemini abartmadan, BRICS ülkelerinin bugün küresel ekonomide AB’den çok daha büyük bir rol oynadıklarını kabul etmek gerekiyor. Bu gerçekle mücadele etmek, yel değirmenleriyle savaşmaya benziyor. Peki BRICS’in kendisi bir alternatif değilse, özellikle Avrupalılar olarak bugün böylesi bir alternatifi nerede aramalıyız?

Slavoj Žižek, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri müdahalesini desteklemeyi reddettiği için İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’i sorumlu bir lider olarak değerlendirip övüyor. Ancak Sánchez’in politikası ile Žižek’in önerileri arasındaki çarpıcı bir fark var: Sánchez, Avrupa ile Küresel Güney arasında köprüler kuruyor, hatta Güney ülkeleri arasında işbirliğini teşvik ediyor.

Sánchez, Çin’e yaptığı son ziyarette, çok kutuplu bir dünyanın bir tehdit değil, içinde yaşadığımız nesnel gerçeklik olduğunu belirten bir konuşma yaptı. Aynı zamanda, çok kutupluluğun egemenlerin egoizminden kaynaklanan kaosave güçlülerin hukukuna evrilmemesi gerektiğini, çok taraflılığa, yani işleyen çok taraflı anlaşmalar sistemine dayanması gerektiğini vurguladı. Sánchez, bölgesel güç merkezlerinin, tüm ülkelerin çıkarlarının eşitlik ilkeleri doğrultusunda dengelenebileceği (temelde BM gibi) küresel kurumların bir parçası olması gerektiğini ısrarla dile getirdi. Çok kutupluluğun gerçek amacının, uluslararası hukuku yeniden devreye sokmak ve demokratikleştirmek olduğunu söyledi.

Asya’dan döndükten sadece birkaç gün sonra Sánchez, Barselona’da “Küresel İlerici Seferberlik” adı altında büyük bir solcu güçler kongresinin açılışını gerçekleştirdi. Burada Küresel Güney’in ve ortanın solunda duran önemli liderleri bir araya getirdi. Forumun pratik gündemi, tam olarak büyük kurumsal projelere ayrılmıştı. Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum, ülkelerin askeri bütçelerinin çevreye yönlendirilmesini sağlayacak bir projeyi uygulamaya koydu. Lula da Silva, ultra zenginlere küresel bir vergi getirilmesi için baskı yapıyor. İspanyol hükümeti ise dijital âlemde faal olan tekellerin demokratik kontrolü için bir plan sunuyor.

Bugün Žižek’in analizine göre, umutsuz hatta “düşman” olarak nitelendirilen ülkelerin ve bölgelerin, özellikle Çin’in enerji dönüşümündeki muazzam başarısına bakıldığında, küresel ölçekte ilerici politikalara mevzi kazandıracak adımlar atıyorlar. Buna karşın, Slavoj Žižek, dünyadak ilericiler arasında kurulacak işbirliğinin tartışılmasına karşı çıkıyor. Daha da dikkat çekici olan ise Žižek’in Avrupa’ya yönelik her türden somut eleştiriden kaçınmasıdır. Aldığı konum radikalmiş gibi görünse de, aslında Avrupalı elitlere şaşırtıcı derecede dostane yaklaşıyor ve bize en önemli toplumsal çelişkiler hakkında hiçbir şey söylemiyor.

* * *

Slavoj Žižek, her fırsatta, Ortaçağ Rusya’sında bir Moğol savaşçısının bir Rus köylü kadınına tecavüz etmesi ve kocasını, tozlanmasın diye testislerini tutmaya zorlamasıyla ilgili, ünlü, müstehcen ve politik olarak doğru olmayan bir fıkra anlatıyor. Savaşçı, atına binip gittikten sonra, gözyaşları içinde  olan kadın, kocasının birdenbire sevinçten coştuğunu görüyor. Çünkü kocası emri sabote etmiştir, Moğol’un testislerinin tozlanmasına izin vermiştir. Köylü, bu küçük itaatsizliği bir zafer olarak algılamıştır. Žižek, bu anekdotla, bugünün eleştirel aydınlarının çalışmalarına işaret ediyor. Onlar, sisteme gerçek bir tehdit oluşturmayan, küçük sembolik yıkıcılıklarla meşguldürler. İktidardakilerin “testislerini kesebilecekleri” akıllarına bile gelmiyor.

Belki de sol felsefenin süperstarı ve tüm sempatizanları, esasında diyalektik yöntemin, kapitalizm eleştirisi çıkarılıp yerine şovenist anlatılarla karışık eskatoloji konulduğunda anlamını yitirdiği gerçeği üzerinde durmalı. Slavoj Žižek, Avrupalı bürokratların söylemlerini bu kadar güvenle tekrarlıyorsa, bugün kendisi, bu müstehcen fıkrada hangi rolü üstlendiğini de açıklığa kavuşturmalı.

Vladimir Metelkin
6 Mayıs 2026
Kaynak