emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2026

, ,

Slavoj Žižek’in Aydına Yakışmayan Siperleri

Ünlü bir aydının bir toplantının açılış konuşmasına Antonio Gramsci’den klişeleşmiş, şu türden bir alıntıyla başlaması gayet olağan bir durum ama gene de böylesi bir şeye tanık olmanın yorucu olduğunu belirtmeliyim: “Eski dünya ölüyor, yenisi doğamıyor. Bu fetret devrinde muhtelif hastalık belirtileri ortaya çıkıyor.” Bunu neden yaptığını fark ettiğinizde kaygılanıyorsunuz. Süperstar haline gelmiş bir aydın için klasik isimler, uzun yıllardır izleyicilerce büyük talep gören bir performans, diyalektik denge oyunu için sadece sahne dekoru işlevi görüyor.

Kendine özgü Sloven aksanı ve tuhaf mizahıyla Slavoj Žižek, Hollywood’un gişe rekorları kıran filmleri ve Batı tarzı tuvaletlerin tasarımları dâhil her yerde ideoloji buluyor. Ancak Testaccio’daki pitoresk Roma mezarlığında medfun Antonio Gramsci, Žižek’in kendi mirasına nasıl davrandığını görseydi, mezarında ters dönerdi.

Görünüşe göre Žižek, marjinal bir figür, bir tür modern zamanların Diyojen’i imajını uzun zamandır terk etmiş durumda. Bugün, en iyi akademik kurumlara ve konser salonlarına kabul edilen, başarılı bir aydın. Londra, Ljubljana ve ABD’de yaşıyor, buralarda çalışıyor, etkinliklere katılıp nutuklar atıyor, kitapları üzerinden yüksek ücretler kazanıyor. Kitapları âdeta bir üretim bandında ilerliyor, bazen yılda iki tane birden çıkartıyor. Küresel yıldız statüsünün tadını çıkartan Žižek’in hayatı, Batı akademisindeki ortalama bir araştırmacının (güvencesiz vize statüsü, cılız maaş ve kısa süreli sözleşmelerle tanımlı) hayatından açıktan farklı.

Žižek, popüler performanslarından birinde, kendini Marx ve Gramsci’nin yanına yerleştirip onların klasik kavramlarını çözümlemeye başlıyorsa, o vakit bizim de klasiklerin hangi konumdan ve kimin çıkarları doğrultusunda konuştuğunu hatırlamamız gerekiyor. Gramsci’nin bahsettiği o ara dönem, fetret devri, çökmekte olan hegemonyanın, radikal siyasi itirazların yaşandığı bir dönemdi. 1920’lerin korkunç krizleri ve kutuplaşması arasında Gramsci, Mussolini’nin faşizmine karşı savaşmayı seçti. Moskova’ya gitmedi, en tehlikeli dönemde İtalya'da yeraltı direnişini örgütlemeye başladı. Binlerce diğer İtalyan komünist gibi o da hayatını tehlikeye attı. 1928’de Gramsci’nin davasında sahne alan o faşist savcının şu ünlü sözü tarihe geçti: “Bu beynin 20 yıl boyunca çalışmasını durdurmalıyız.”

Hapishanede Gramsci, bir dizi ciddi hastalığa yakalandı ve hapis hayatının son yıllarını bir hastanede geçirdi. 21 Nisan 1937’de serbest bırakıldı, ancak Roma’daki klinikten ayrılacak takadi bile yoktu. Altı gün sonra Antonio Gramsci, beyin kanamasından öldü. Geride, Avrupa’daki işçi hareketlerinin yenilgisini anlamaya ve sınıfsal analiz yoluyla yeni bir kurtuluş stratejisi bulmaya yönelik bir girişim olan efsanevi Hapishane Defterleri eserini bıraktı. Ölümünden yıllar sonra fikirleri, çeşitli akademik araştırma alanlarında belirleyici güce kavuştu, hem solcu hem de sağcı siyasi güçlerin cephaneliğinde önemli bir araç haline geldi.

Bir asır sonra, küresel istikrarsızlıkla tanımlı yeni bir çağda, süperstar Slavoj Žižek, Gramsci ve Marx’tan alıntıları, yalnızca Avrupa kıtasındaki muktedir sınıfın militarist söylemine “solcu bir baharat” serpiştirmek için kullanıyor.

Merhum Žižek Ahir Zamanın Hizmetinde

Peki Žižek, bugün kamuoyuna ne sunuyor? 2022-2026 yılları arasında kamuoyu önünde yaptığı konuşmalar ve kaleme aldığı metinler, Avrupa’yı özgürlüğün ve Aydınlanma’nın mirasının ana kalesi olarak savunma fikri üzerine kurulu. Sloven felsefeciye göre, bugün gerçek anlamda evrensel bir özgürleşme potansiyeline sadece Avrupa sahip, üstelik bu rol, eşsiz tarihsel deneyimiyle önceden belirlenmiş:

“Trump’ın çevrecilik, politik doğruluk ve LGBT hakları üçlüsüne yönelik saldırıları ile Rusya ve Avrupa arasındaki çatışma arasında derin bir benzerlik söz konusu. Bu noktada şu temel soruyu sormak gerek: Bugün hangi medeniyet, Trump’ın saldırdığı üçlüyü tam olarak kendinde somutlaştırıyor? Sadece bir tanesi: Aydınlanmanın en son biçimi olan Avrupa medeniyeti.”

Žižek’e göre, modern dünya hiç ilerlemiyor, bilâkis, en korkunç tehditlerden birine, dünyanın sonuna doğru sürükleniyor. “Şu anda Avrupalılar, devrimci imdat frenini çekmeli” diyen Žižek, ağır koşullarda yaşayan ve Nazizmden kaçmak zorunda kalan Walter Benjamin’in ortaya koyduğu metafora sırtını yaslıyor. Alman aydını, devrimlerin “tarihin lokomotifleri” olduğu Marksist varsayımını yeniden gözden geçirdi. Onun yorumuna göre, gerçek özgürleştirici eylem, tam da “yolcuların” felâkete doğru giden hareketi durdurmaya çalıştığı anda gerçekleşecekti. Benjamin, 1940 yılında İber Yarımadası’nın sınırında bir felâketle karşılaştı. Nazi işgali altındaki Fransa’ya sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya kalınca intihar etti.

Günümüzün başlıca meseleleri; iklim krizinin ulaştığı derinlik, yeni bir küresel savaş tehdidi, yeni otoriter rejimler ve yapay zekâdır. Ancak Slavoj Žižek, anti-kapitalist bir çizgide hiçbir çözüm sunmamaktadır. Bir yandan, evrenselci bir isim olarak, kendi değer ve yaşam kurallarına sahip, birbirinden farklı “medeniyetler”den oluşan dünyadan haz etmediğini söylemektedir. 2015-2016’da yaşanan göç krizinden bu yana, Žižek, kendine özgü kurnaz üslubuyla sık sık İslam’da kadın hakları, genelde İslam kültürü hakkında kelam etmiş, bu açıklamalar yoğun bir eleştiri dalgasıyla karşılanmıştır.

“Sol liberal” muarrızlarına saldırmak için İslam konusunu bir silah olarak kullanan Žižek, onları çokkültürcü hoşgörü adına Aydınlanma ideallerine ihanet etmekle suçladı. Žižek, Samuel Huntington’ın eserlerinde yer alan, farklı “medeniyetler”den oluşan dünyayı kabul edilmesi gereken doğal bir düzen olarak gören tezden hoşlanmadığını söyleyen bir isim.

Öte yandan, Žižek, bu “medeniyet”lerden birinin, (AB’nin temsil ettiği) Avrupa’nın egemenliğe kavuşması gerektiğini söylüyor. Žižek’e göre, dünyaya gerçek ilerleme ışığını ancak Avrupa egemenliği getirebilirken, diğer bölgelerden gelen “sömürgecilik karşıtı mücadele”yi tam zıt yönden ele alıyor:

“Dünyada ortaya çıkan yeni güç blokları, yeni faşizmin birer versiyonundan başka bir şey değil. Rusya-İran-Venezuela eksenini düşünün. Avrupa, burada bir istisna olmalı: O, özgürleştirici Aydınlanma’ya sadık kalınacak tek yer.”

Žižek’in son konuşmalarında ve metinlerinde, AB’deki siyaset sınıfından duymaya alışkın olduğumuz saldırgan Avrupamerkezci tutumu dile döktüğünü görebiliyoruz. Bunu çoğu zaman aynı terimlerle ve aynı argümanlarla yapıyor. Skandallara yol açan bir aydın olarak Žižek, anti-emperyalist enternasyonalizm denilen konumu reddediyor, solcu muarrızlarını küçümseyici bir yaklaşımla “barışseverler” olarak nitelendiriyor. Bu karşı tarafı aşağılamak için başvurulan ifade, esasen ABD’de Vietnam Savaşı’na karşı protesto eylemleri düzenlendiği dönemde popülerlik kazandı ve o zamandan beri savaş yanlısı şahinlerce aktif olarak kullanılıyor.

Žižek, son açılış konuşmasını, neredeyse 70 yıl önce Avrupa Birliği’nin öncülünün kurulduğu Roma’daki aynı binada yaptı. “Yetmiş Yıl Sonra Avrupa Birliği” başlıklı konuşmasının tüm duygusal dokusu, tam olarak bu tarihi temel alıyordu. Sloven felsefeci, pasaj pasaj çeşitli bağlamlardan alıntılar yaptı, bunları havaya fırlattı, popüler diyalektiğini bunlara uyguladı ve dinleyicilere geri verdi. En sevdiği hadım etme metaforu, sağcı popülistlerin günümüz Avrupa’sına karşı tutumunu açıklamak için kullanılıyor: Avrupalı seçmen, Eski Dünya’nın “dışarıdan gelenler” (göçmenler ve azınlıklar) karşısında hayati erkek gücünü yitirdiği fikriyle korkutuluyor. Peki Froydculuktan istifade eden bu hilebazlık, bize ne kazandırıyor? Savaşlar, iklim krizi veya yaşam maliyeti krizi gibi büyük krizleri anlamamıza nasıl yardımcı oluyor?

Bir asır önce Gramsci, burjuva hegemonyasının krizinden bahsetmiş, bu krizin hem proleter devrime hem de faşizme kapı araladığını dile getirmişti. Žižek, son yıllardaki konuşmalarında ve metinlerinde, bu denklemden proleter devrimi çıkartıyor, (oldukça tuhaf bir şekilde yorumladığı) faşizmi muhafaza ediyor, “dini köktencilik tehdidi”ni listeye ekliyor. Bu manipülasyon, Žižek’in Rusya ve Çin’in faşizme doğru ilerlediği (ya da zaten o mertebeye ulaştığı), Ortadoğu halklarının gerçek devrimci projelere sahip olduklarını iddia edemeyeceklerini, zira ulusal-muhafazakâr, dini rejimlerinin kıskacında sıkışıp kaldıkları imasında bulunmasına imkân sağlıyor. Milliyetçi ideolojiyi ekonomik kalkınma projeleriyle birleştiren büyük ülkeler hakkında Žižek, şöyle diyor:

“Dolayısıyla, günümüzdeki başlıca seçenekler şunlardır: Fukuyama’nın gördüğü hayalden arta kalanlar, doğrudan dini köktencilik, özellikle de ılımlı otoriter yumuşak faşizm olarak adlandırmaktan başka çarem olmayan şey: Modi’nin Hindistan’ında görüldüğü üzere, toplumsal uyumu korumak için milliyetçi ideolojiyi harekete geçiren güçlü devletle birleşmiş piyasacı kapitalizm.”

Yazar; İran, Çin ve Rusya gibi yükselen güçlerin kendilerini sömürgecilik karşıtı mücadeleyle özdeşleştirmelerinin yanlış olduğuna inanıyor. Žižek’e göre, onların alternatif önerisi, farklı bir tür evrenselciliktir. Bu evrenselcilikte farklı “politik-teolojik yaşam biçimleri” barış içinde etkileşim kurabilir.

Bu sebeple, “dini köktenciler”, kendilerini “ılımlı faşistler”le aynı grupta buluyorlar: Taliban, Rusya, Hindistan, Çin, Kuzey Kore ve İran, resmi temsilcilerinin ağzından kendilerini Amerikan emperyalizmi ve sömürgeciliğine karşı savaşçı olarak adlandırmalarıyla birbirine bağlanıyor. Žižek, en son makalelerinde ve denemelerinde, otoriter rejimlerin iç sorunlarını “dış düşman” imajını kullanarak çözmek istedikleri fikrini sürekli olarak dile getiriyor. Latin Amerika ve Afrika konusunda ise Žižek, bu bölgelerin evrensel kurtuluş için gerçek bir mücadelenin başlayabileceği bölgeler olarak bile görülemeyeceğini söylüyor.

Slavoj Žižek’in yeni dünya görüşü, açık bir çelişkiyle malul. Kapitalizm, dünya genelinde ülkeler ve bölgeler arasında eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir sistemdi, halen daha öyle. Çin’in kelimenin tam anlamıyla bir İngiliz kolonisi olduğu, İran’ın çok uzun zamandır bağımsız politikalar yürütme ve kendi kaynaklarını kontrol etme hakkı için mücadele ettiği gerçeğini nasıl ele almalıyız? Žižek, bağımlı ülkelerin ve bu bağımlılığı yüzyıllardır sömürenlerin olduğu küresel ekonomi hakkında ne düşünüyor?

Sloven aydın, retorik düzeyde evrenselcilik fikrini savunsa da, politik önerisi, özünde evrenselciliğin zıttını, dışlama ve özgüllük mantığını temel alıyor. Avrupa'nın kendine özgü “medeniyet”i, sömürgeciliği, faşizmi, temel sorunların çözülmediği, küresel eşitsizliği aşamadığı gerçekliğini kesen tarihsel güzergâhında tarihsel yolunda sayısız kez başarısız olmuştur. Ama nasıl oluyorsa aynı muhayyel Avrupa, “özel” tarihsel deneyimi ve Aydınlanma mirası sayesinde, eski mesihçi rolünü bir şekilde koruyor, bir şans daha elde edebiliyor.

Žižek ve Rusya

Žižek’in fikri başarısızlığı, bize daha yakın olan Rus materyallerini incelediğimizde daha da belirginleşiyor. Demokrasi karşıtı homo putinus kavramına yüzünü çeviren Žižek, Rusya’da olup bitenleri Putin ve yetkililerinin söyledikleriyle eşleştiriyor; Putin’in, Kremlin ideologu Hariçov’un veya Kaliningrad bölgesinin eski valisi Alihanov’un iğrenç konuşmalarından alıntılar yapmayı tercih ediyor. Žižek’in görüşüne göre, Rusya’nın bugünkü yolu, bu ideolojiyle görevlendirilmiş yetkililerce ülkeye dayatılan Avrasyacılık ve gelenekçilik ideolojisi tarafından belirleniyor. Bu ideoloji, ülkedeki insanların devlet uğruna kitlesel özveride bulunmaya hazır olmalılarını talep ediyor.

Žižek’in Batılı Kremlinologların klişelerini tekrarlayarak söylediğinin aksine, Rus yönetici sınıfı, farklı çıkar gruplarının çatıştığı, oldukça karmaşık bir sistem: bu sınıfı, bir tür Aleksandır Dugin hayran kulübü olarak göremeyiz. Daha da önemlisi, Ruslar, bir toplum olarak radikal muhafazakâr fikirlerle muhtemelen hiç ilgilenmiyorlar.

Başkanlık yönetiminin ideolojik bloğunun fantezileri ile gerçek Rus toplumunun farklı gezegenlerde var olduğunu söylemek için birçok nedenimiz var. Niceliği ve niteliği birlikte esas alan sosyolojik analizin de ortaya koyduğu biçimiyle, Rusya, Dugin’in muzaffer olduğu bir ülke değil. Modern Rusya, siyasetten arındırılmış bir piyasacı toplumdur. Dünyanın en yüksek ekonomik eşitsizlik seviyelerinden birine sahip, neoliberal kişisel başarı kültünün ifrata vardırıldığı bir ülkedir. Bugün Rusya, “bilgi girişimciliği” (Bir kişinin sahip olduğu uzmanlığı, bilgiyi veya yaptığı araştırmaları dijital ürünlere dönüştürerek internet üzerinden satması ve ticarileştirmesi anlamına gelen iş modeli) ile kişisel koçluk sektörünün geliştiği bir toplumdur.

Peki bugün Rusya’da asıl hâkim fikir nedir? Ekonomik güçlüklerden ve borç köleliğinden kendi çabalarıyla kurtulmak. Bu, Ukrayna'da cephelerde şu anda öldüren ve ölenlerin büyük bir kısmının motivasyonudur. Çok sayıda tanıklık, şikâyetler ve protestolar, askeri personelin ailelerinden gelen video mesajları, hatta gazeteci Anastasya Trofimova’nın geniş yankı uyandıran belgesel filmi, savaşa katılanların savaşın amaçları konusunda kafa karışıklığı yaşadığını ortaya koyuyor. Özel Askeri Operasyon (ÖÖO) denilen süreç boyunca, askere alma bürolarında kuyruklar oluşmadı, sözleşmeli ordu, esas olarak eşi benzeri görülmemiş mali ödemelerle takviye edildi.

Žižek, diğer yüzlerce Batılı yorumcu gibi, Rus toplumunu analiz etmek yerine, Rus ideolojisine dair analizini Rus elitinin bireysel temsilcilerinden aldığı uygun alıntılara dayandırıyor.

Žižek, Roma’daki konuşmasında, Rusya’nın “yıkıcı neoliberal tutumlar dayatan ülkeler listesi”ni son derece ciddi bir şekilde analiz ediyor, bunu Rusya’nın Kuzey Kore ve Taliban’a ideolojik yakınlığının bir göstergesi olarak değerlendiriyor:

“Bu listedeki devletler, artık resmen ‘düşman devlet’ olarak nitelendiriliyor, çünkü ‘Ruslara ait geleneksel manevi ve ahlaki değerler’i paylaşmıyorlar. Burada çok kutuplu bir dünyadan söz edilmiyor. Rusya’nın değerlerini paylaşmıyorsanız, Rusya’nın düşmanısınız demektir.”

Ancak gerçek şu ki, bu 49 ülkelik liste, neredeyse tamamen başka bir listeyle, yani “düşman ülkeler” listesiyle aynı (tek fark Slovakya ve Macaristan’ın ikinci listede yer almaması). Her iki liste de Rusya’nın ekonomik kısıtlamaları ve karşı yaptırım politikasıyla bağlantılı: şu anda Rusya Federasyonu’na karşı yaptırımların uygulandığı süreçte rekor sayıda yaptırım uygulandı (bu konuda İran’ı geride bırakan Rusya’ya yönelik yaptırımların sayısı yirmi altı binden fazla). Listeler, her şeyden önce, Rusya’nın ekonomik politikasının bir parçası.

Žižek’in en sevdiği analojilerden biri de Rusya ve İsrail arasında kurduğu analoji. Ona göre, her iki devlet de etnik grupların varlığını inkâr ediyor (ilkinde Ukraynalılar; ikincisinde Filistinliler).

Burada itiraz etmek gerekir ki, Rus propagandasının ve Putin’in Ukraynalılara yönelik savaş suçlarına ve yabancı düşmanlığı içeren söylemlerine rağmen, bu durum, Rusya ve İsrail’i devlet olarak eşitlemek için pek yeterli değil.

Rusya Federasyonu’nda, bölgeler arasında muazzam ekonomik eşitsizliği pekiştiren ve yeniden üreten, aynı zamanda yerel halkları ve kültürleri asimile eden otoriter bir devlet aygıtına tanık oluyoruz. Bununla birlikte, 21 ulusal cumhuriyeti içeren çok etnisiteli bir federasyondan bahsediyoruz. Rusya üzerinde her zaman somut bir etkiye sahip olmuş olan bu durumun gelecekte de siyasi bir rol oynama ihtimali bulunmaktadır.

İsrail örneğinde ise, hem kâğıt üzerinde hem de pratikte, topraklarında ağır bir ırk ayrımcılığı sistemi uygulamış olan etnokratik bir devletten bahsediyoruz.

Ne Yapmalı? Avrupamerkezcilikten Enternasyonalizme

Sloven felsefeci, Roma’daki konuşmasının sonunda nihayet geleceğin bir resmini çiziyor: 150 yıl önce komünizm hayaleti Avrupa’yı kasıp kavuruyor, tüm politik güçler onu yok etmeye çalışıyorken, bugün bu hayalet, bizatihi Avrupa’nın kendisidir. Her “medeniyet”, insanlığın tüm dertlerinden Avrupa kıtasını sorumlu tutmak için nedenler buluyor. Böylece, geleceğe dair vizyonunda Žižek, komünist projeyi, maddi dünyada zaten verilmiş olan Avrupa Birliği fikriyle ikâme ediyor. Bazıları, bu Avrupa için sadece yaşamakla kalmayacak, aynı zamanda ölecek. Žižek bu gerçeği, bazı Avrupalı yetkililerin söylemlerini yankılayan klişe ifadeler kullanarak hatırlatıyor. Ukrayna’nın Avrupa bünyesinde oynadığı rol, askeri-faydacı bir işleve indirgeniyor:

“AB’nin tutumu, Rusya ile savaş riskini göze alarak Ukrayna’yı koşulsuz desteklemek olmalıdır. Ukrayna düşerse Avrupa felç olur. Ukrayna, uzak bir yer değil, Avrupa için önemsiz bir konu da değil. Avrupa’nın hayati önem taşıyan ileri karakoludur.”

Sözlerinde güçlü duygularla karşısındaki ikna etmeyle ilgili o solcu beceriyi kullanan, hatta “liberal demokrasinin cesedinden kopma”yı yüksek sesle öneren Slavoj Žižek, aslında hiçbir fikir öne sürmüyor, sadece “kendinden korkma!” diyerek, Avrupa’ya psikolojik bir tedavi yöntemi öneriyor.

Dile döktüğü ceset metaforundan devam edersek, bugün bu “demokrasi denilen cesedin” yavaş yavaş bir zombiye dönüştüğünü söyleyebiliriz. Alternatif önerilerin bulunmadığı koşullarda, AB’nin artan toplumsal eşitsizliği kemer sıkma önlemleriyle birleştirerek, derin kriz uçurumuna sürükleneceğine, Avrupalı orta sınıfa ve en yoksul kesime askeri-sanayi kompleksinde çalışarak durumlarını iyileştirme fırsatı sunacağına inanmak için her türlü neden var.

Paradoksları analiz etmeyi çok seven Žižek, en önemlisini kaçırmış gibi görünüyor: onun pasif siyasi önerisi, Vladimir Putin’in Rusya ile yaptıklarına epey benziyor. Bu yörüngelerin sadece sosyo-ekonomik düzlemde değil, aynı zamanda ideolojik düzlemde de kesiştiği ortaya çıkıyor. Bu düzleme göre, dünyada özel bir tarihsel misyonla karşı karşıya olan istisnai bir medeniyet mevcut: Putin ve Dugin Rusya’yı, Žižek Avrupa'yı bu şekilde görüyor.

Avrupalıların kendileri, Küresel Güney ülkeleri ve tüm dünya, Avrupa’yı sevmemek, hatta ondan nefret etmek için son derece haklı nedenlere sahipler. Önümüzde, Avrupa’nın inşa ettiği bir dünya var. Üstelik bu dünya, Avrupalı sömürgeci imparatorlukların, dünya savaşlarının, yeni ve eski soykırımların, kaynak sömürüsünün ve küresel ticaret ve üretimdeki devasa yapısal eşitsizliğin mirası üzerine kurulu.

Piyasa ekonomisinin küresel krizleri koordine edemediğinden sürekli şikâyet eden bir isim olarak Slavoj Žižek, AB’den harekete geçmesini istiyor. Ancak aynı zamanda, uluslararası düzeyde eşitlik ilkelerine dayalı ekonomiyi koordine etmeye yönelik gerçek girişimlerin tarihsel planda İkinci ve Üçüncü Dünya ülkelerinden geldiğini aklına getirmiyor. Bu tür bir koordinasyona yönelik son ciddi girişim, Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen (NIEO) projesiydi.

Proje, yetmişlerde BM platformlarında Bağlantısızlar Hareketi ülkeleri tarafından aktif olarak desteklendi. “Yardım değil ticaret” sloganı altında, Küresel Güney, endüstrilerini geliştirebilmek ve sisteme yönelik bağımlılıktan kurtulabilmek için doğal kaynakları üzerinde koşulsuz egemenlik, uluslararası şirketleri kontrol edecek mekanizmalar ve teknoloji transferi garantileri talep etti. Yeni Uluslararası Düzen’in ideolojik temeli, Raúl Prebisch ve Samir Amin gibi bağımlılık teorisyenleri ve neo-Marksistlerin fikirlerine dayanıyordu.

Bu proje, salt bir “tartışma platformu” değildi. Altmışlarda “77’ler Grubu” adını taşıyan politik blokta örgütlenen, merkez ülkeleri sistemik bir diyaloga girmeye zorlayan çevre ülkelerin mücadelesinin doruk noktasıydı. Bu bloğun baskısı sayesinde, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) rolü önemli ölçüde arttı. Bu, gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını açıkça savunan ilk küresel platformdu. Eşitsiz alışveriş mekanizması o kadar doğru bir şekilde tanımlandı ki, bu tanım bugün bile halen daha sömürgecilik karşıtı ekonomik eleştirinin temelini teşkil etmektedir. Günümüzde projenin mirası yeni girişimler şahsında yaşamaya devam ediyor.

Seksenlerdeki borç krizi ve neoliberalizm denilen tepki, projeyi aktif aşamasında toprağa gömdü: adil bir koordinasyon yerine, çevre ülkeler, IMF’in dayattığı, ağır koşullar içeren yapısal uyum programlarıyla yüzleştiler. Uluslararası finans kuruluşları, ülkeleri ticaret engellerini kaldırmaya ve büyük ölçekli özelleştirmeler yapmaya zorladı. “Serbest piyasa” dogması ve Rikardocu karşılaştırmalı üstünlük teorisiyle neoklasik paradigma, çevre ülkelerin kendi sanayileşmelerinden vazgeçmelerinin haklı çıkartılmasına katkıda bulundu. Bu tür tutumlar, uzun süre mutlak görülen, hâkim ekonomi anlayışı haline geldiler.

Žižek, BRICS bloğuna karşı da oldukça agresif bir tutum sergiliyor. Oysa idealize etme tuzağına düşmeden veya önemini abartmadan, BRICS ülkelerinin bugün küresel ekonomide AB’den çok daha büyük bir rol oynadıklarını kabul etmek gerekiyor. Bu gerçekle mücadele etmek, yel değirmenleriyle savaşmaya benziyor. Peki BRICS’in kendisi bir alternatif değilse, özellikle Avrupalılar olarak bugün böylesi bir alternatifi nerede aramalıyız?

Slavoj Žižek, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri müdahalesini desteklemeyi reddettiği için İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’i sorumlu bir lider olarak değerlendirip övüyor. Ancak Sánchez’in politikası ile Žižek’in önerileri arasındaki çarpıcı bir fark var: Sánchez, Avrupa ile Küresel Güney arasında köprüler kuruyor, hatta Güney ülkeleri arasında işbirliğini teşvik ediyor.

Sánchez, Çin’e yaptığı son ziyarette, çok kutuplu bir dünyanın bir tehdit değil, içinde yaşadığımız nesnel gerçeklik olduğunu belirten bir konuşma yaptı. Aynı zamanda, çok kutupluluğun egemenlerin egoizminden kaynaklanan kaosave güçlülerin hukukuna evrilmemesi gerektiğini, çok taraflılığa, yani işleyen çok taraflı anlaşmalar sistemine dayanması gerektiğini vurguladı. Sánchez, bölgesel güç merkezlerinin, tüm ülkelerin çıkarlarının eşitlik ilkeleri doğrultusunda dengelenebileceği (temelde BM gibi) küresel kurumların bir parçası olması gerektiğini ısrarla dile getirdi. Çok kutupluluğun gerçek amacının, uluslararası hukuku yeniden devreye sokmak ve demokratikleştirmek olduğunu söyledi.

Asya’dan döndükten sadece birkaç gün sonra Sánchez, Barselona’da “Küresel İlerici Seferberlik” adı altında büyük bir solcu güçler kongresinin açılışını gerçekleştirdi. Burada Küresel Güney’in ve ortanın solunda duran önemli liderleri bir araya getirdi. Forumun pratik gündemi, tam olarak büyük kurumsal projelere ayrılmıştı. Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum, ülkelerin askeri bütçelerinin çevreye yönlendirilmesini sağlayacak bir projeyi uygulamaya koydu. Lula da Silva, ultra zenginlere küresel bir vergi getirilmesi için baskı yapıyor. İspanyol hükümeti ise dijital âlemde faal olan tekellerin demokratik kontrolü için bir plan sunuyor.

Bugün Žižek’in analizine göre, umutsuz hatta “düşman” olarak nitelendirilen ülkelerin ve bölgelerin, özellikle Çin’in enerji dönüşümündeki muazzam başarısına bakıldığında, küresel ölçekte ilerici politikalara mevzi kazandıracak adımlar atıyorlar. Buna karşın, Slavoj Žižek, dünyadak ilericiler arasında kurulacak işbirliğinin tartışılmasına karşı çıkıyor. Daha da dikkat çekici olan ise Žižek’in Avrupa’ya yönelik her türden somut eleştiriden kaçınmasıdır. Aldığı konum radikalmiş gibi görünse de, aslında Avrupalı elitlere şaşırtıcı derecede dostane yaklaşıyor ve bize en önemli toplumsal çelişkiler hakkında hiçbir şey söylemiyor.

* * *

Slavoj Žižek, her fırsatta, Ortaçağ Rusya’sında bir Moğol savaşçısının bir Rus köylü kadınına tecavüz etmesi ve kocasını, tozlanmasın diye testislerini tutmaya zorlamasıyla ilgili, ünlü, müstehcen ve politik olarak doğru olmayan bir fıkra anlatıyor. Savaşçı, atına binip gittikten sonra, gözyaşları içinde  olan kadın, kocasının birdenbire sevinçten coştuğunu görüyor. Çünkü kocası emri sabote etmiştir, Moğol’un testislerinin tozlanmasına izin vermiştir. Köylü, bu küçük itaatsizliği bir zafer olarak algılamıştır. Žižek, bu anekdotla, bugünün eleştirel aydınlarının çalışmalarına işaret ediyor. Onlar, sisteme gerçek bir tehdit oluşturmayan, küçük sembolik yıkıcılıklarla meşguldürler. İktidardakilerin “testislerini kesebilecekleri” akıllarına bile gelmiyor.

Belki de sol felsefenin süperstarı ve tüm sempatizanları, esasında diyalektik yöntemin, kapitalizm eleştirisi çıkarılıp yerine şovenist anlatılarla karışık eskatoloji konulduğunda anlamını yitirdiği gerçeği üzerinde durmalı. Slavoj Žižek, Avrupalı bürokratların söylemlerini bu kadar güvenle tekrarlıyorsa, bugün kendisi, bu müstehcen fıkrada hangi rolü üstlendiğini de açıklığa kavuşturmalı.

Vladimir Metelkin
6 Mayıs 2026
Kaynak

22 Eylül 2026

Sömürgeci Söz Dağarcığı

11 Eylül 2001’in üzerinden tam 25 yıl geçmiş. ABD’de gerçekleştirilen saldırılar, Hintli Marksist Eycaz Ahmed’in aynı adlı makalesinde ve kitabında “çağımızın emperyalizmi” adını verdiği şeyi tetikledi. 

2004 tarihli makalesinde Ahmed, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından, dizginlerinden boşalmış olan ABD gücünün George W. Bush’un “Terörle Küresel Savaş” anlayışını ve pratiğini ürettiği politik dönüm noktasını belirli bir bağlama oturtmaya çalışıyordu. 

Önceki dönemlerde olduğu gibi emperyalist rekabetlerin rüzgârına saçlarını kaptırmak yerine, yirmi birinci yüzyılın emperyalizmi, tek bir hegemonun, ABD’nin ezici ağırlığıyla tanımlandı.

Bu dönüm noktası, ABD’nin gerçekten küresel, emperyal bir devlet olarak yükseliş sürecini başlattı. Rakipsiz, sınırsız ve yapısal olarak eriştiği coğrafyaların kapsamını genişletmeye mecbur bırakılmış bir devlet vardı karşımızda. 

Bu imparatorluğu seleflerinden ayıran şey, yapısal talebiydi: küresel tedarik zincirleri aracılığıyla süper kârlar elde ederken, sermaye ve emtianın dünya genelindeki hareketini güvence altına almak için tüm dünyayı denetleyebilecek bir askeri mekanizmaya ihtiyaç vardı.

Üç Kıta Enstitüsü’ndeki araştırmacılar bu aşamayı "hiper-emperyalizm" olarak adlandırıyor. Bu, Lenin’in 1916’da “emperyalizmi kapitalizmin en yüksek aşaması" olarak nitelendiren emperyalizm teorisinin güncellenmiş ve yirmi birinci yüzyıl jeopolitiğine uyarlanmış versiyonu. Bu yeni çerçeve, ABD’nin tek kutuplu kontrolünü açıklığa kavuşturuyor: dolar üzerinde tesis edilmiş olan hegemonya, askeri faaliyet alanının aşırı genişlemesi, uluslararası bankacılık ve ticaret üzerinde yapısal hâkimiyet. En göze çarpan ve ölümcül özelliği ise gezegenin eş zamanlı militarizasyonu ve atmosferin hızlanan ısınma sürecidir.

800’den fazla denizaşırı üssün yakıt ihtiyacını karşılamak, ABD ordusunu gezegen çapında bir fırına dönüştürüyor, böylelikle ABD, insanlık tarihinde tek bir kurum olarak en büyük petrol tüketicisi ve sera gazı emisyoncusu haline getiriyor. Bu küresel karakollar “tam spektrum hâkimiyet” doktrinini uygularken, ABD ordusu ve müttefikleri, gezegen çapında bir ekonomik düzenin silahlı koruyucuları olarak iş görüyorlar. Dış saldırganlığı ve iç denetimi, siyasi alternatifleri ezen, disipline eden ve ortadan kaldıran tek bir baskı aygıtında birleştiriyor.

Yazısını kaleme aldığı sırada Eycaz Ahmed, Bush yönetimini yüzyılın en sağcı Amerikan hükümeti olarak değerlendirmişti. Bu rejim, iç politikada yeniden yapılandırma girişimlerinden ve Batı Asya’daki petrol rezervlerini ele geçirmeye odaklanan, iki partiyi içeren emperyalist uzlaşmadan neşet etmişti. O zamandan beri, arada inkıtaya uğrayan Trump iktidarı, bu değerlendirmeyi bile aşarak, özellikle Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı olmak üzere küresel ticaretin stratejik deniz yolları üzerinde askeri ve polis gücünü pekiştirmek için saldırılar düzenledi. Bununla birlikte, ABD-Suudi Arabistan-İsrail ekseninin İran ve Yemen direnişi karşısında sön dönemde yaşadığı askeri yenilgiler, emperyalist savaş mekanizmasının yapısal açıdan kırılgan olduğunu ortaya koydu. Bu direniş güçleri, kritik nakliye yollarına düşük maliyetli insansız hava araçları ve gemisavar füzeler ateşleyerek, küresel emtia piyasalarında şok dalgaları yarattı ve dünyanın birincil enerji arterlerinin artık istendiği gibi tekelleştirilemeyeceğini kanıtladı. Bunlar, büyüklükleri, ekonomik güçleri ve askeri teknolojileri Sovyetler Birliği ile kıyaslanabilecek herhangi bir şeye, hele ki onları yenmeye çalışan son derece teknolojik ve militarize olmuş toplumlara kıyasla çok geride kalan uluslar ve direniş hareketlerydi.

Bu zaaflarla karşı karşıya kaldıklarında, Batı medyası ve siyasetçiler, soykırımcı sınır savaşlarının diline geri dönüyorlar. Örneğin, on dokuzuncu yüzyılda yerlilerin ABD’nin topraklarını genişletme çabalarına karşı sergiledikleri direniş, her fırsatta, doğuştan gelen vahşilik, bağnazlara has kötülük veya anlamsız şiddet olarak şeytanlaştırıldı ve yerlilerin toprak, egemenlik ve kültür savunusu göz ardı edildi.

On sekizinci yüzyıldaki sömürgecilik karşıtı ayaklanmalardan 2016’da Standing Rock’ta kendilerini makinelere kilitleyen Su Koruyucularına kadar birçok peygamberlere has, maneviyatın yönlendirdiği yerli direniş hareketi “bağnaz”, “kıyametçi” ve temelde akıl dışı olarak tanımlandı. Güvenlik kurumları, modern yerli toprak savunucularını bile “cihatçı” olarak damgaladı. Dahası, erken dönem sömürgeci anlatılar, yerli ulusları rakip Avrupa imparatorluklarının sadece “piyonlar”ı veya “vekiller”i olarak nitelendirmek suretiyle, yerli halkların kendi diplomatik stratejilerini, siyasi özerkliklerini ve bağımsız gelişen motivasyonlarını redde tabi tuttu.

Bugün İran ve Yemen konusunda da bu sömürgeci söz dağarcığı kullanılıyor. Halihazırda süren direnişin temelini oluşturan İslami kurtuluş hareketleri, “nihilist”, “bağnaz” ve “aşırılıkçı” olarak şeytanlaştırılıyor. Bu etiketler, hesaplanmış bölgesel caydırıcılık taktiklerini, egemen diplomasiyi ve emperyalizm karşıtı savunmayı, aklı temel almayan “Batı medeniyetine yönelik nefret”e indirgiyor.

Ensarullah, Gazze’deki soykırıma karşı Kızıldeniz’de deniz ablukası uyguladığında, Batı’da manşetler, bu stratejik eylemi bölgesel kurtuluş mücadelesinin hizmetine sunulmuş gücün somut bir ifadesi değil, “kanunsuz korsanlık” veya “aşiret kanunsuzluğu” olarak çerçeveliyor. Yemen direniş hareketi Ensarullah’ı adıyla anmak yerine, Batı medyası, onu haydut bir “Husi aşiret klanı” olarak basitleştiriyor. Aynı zamanda, yorumcular hareketi pasif bir İran “kukla”sı veya “vekil”i olarak görmek suretiyle hareketin yereldeki etkisinin üzerini örtüyorlar.

İran’ı ve müttefik hareketleri, Batı medeniyetine karşı faaliyet gösteren haydut aktörler olarak gösterenler, tek taraflı saldırıları, ağır ekonomik ablukaları ve emperyalist saldırganlığa karşı savunmayı suç kılma çabalarını meşrulaştırıyorlar. Bunu yapan kişiler, ABD ve İsrail arasında tesis edilmiş olan yerleşimci-sömürgeci ittifakının uyguladığı aşırı şiddeti meşrulaştırmak için on dokuzuncu yüzyılın sınır savaşlarında geliştirilmiş efsanelere ve yalanlara sarılıyorlar.

Terörle Küresel Savaş sürecinin başlatılmasının üzerinden yirmi beş yıl geçtikten sonra, dışa dönük saldırganlık, içteki militarizm ve gezegenin ısınması arasındaki diyalektik ilişki, kritik bir seviyeye ulaştı. Emperyalist devletin stratejik enerji damarlarını kaba kuvvetle güvence altına alma konusundaki takıntısı, yirmi birinci yüzyıl emperyalizminin temel çelişkisini ortaya koyuyor: o, sermayenin dolaşımını korumak için atmosferi yakmak zorunda. Hiper-emperyalist aygıt, tüm teknolojik gücüne ve gezegen çapındaki emisyonlarına rağmen, küresel sermayeyi destekleyen düğüm noktalarında otoritesinin şaşırtıcı derecede kırılgan olduğunu görüyor.

ABD, bölgenin kendi kaderini tayin etme hakkını ve bu yönde ortaya konulan iradeyi kanunsuz bir bağnazlık, doğuştan gelen vahşilik olarak çerçevelemek suretiyle, stratejik zayıflığını ahlaki olduğunu iddia ettiği bir askeri seferin ardına gizlemeye çalışıyor. Bu kez sınır savaşlarının dilini yeniden canlandırıyor. İlkinin trajediyle neticelendiğini, ikincisininse komediyle neticeleneceğini görmüyor.

Bu söz dağarcığı, daha derin ve gelişen gerçeği gizleyemez: Tam spektrum hâkimiyetine dayalı küresel düzen, kendisine karşı yükselen çok kutuplu direnişi kontrol altına alamıyor.

Nick Estes
17 Eylül 2026
Kaynak

21 Eylül 2026

, ,

Palantir’in Ukraynalı Laboratuvar Fareleri


Yapay zekâ alanında faal savaş teknolojisi firması Palantir, Ukrayna’nın askeri sistemlerine ve sivil toplumuna derinlemesine nüfuz etmek suretiyle, ülkeyi, izleme, gözetleme ve hedef belirleme gibi distopik teknolojileri için bir laboratuvara dönüştürdü.

Teknofaşist savaş ağası Peter Thiel’in kurduğu, şu an Yahudilerin üstün olduğuna inanan Alex Karp’ın yönettiği Palanti, 2022 yılında Rusya ile savaşın başlamasından kısa bir süre sonra Ukrayna’ya hedef belirleme, hedefe güçleri sevk etme, saldırı başlatma ve hedefi yok etme gibi saldırı aşamaların belirlendiği “cinayet zinciri” konsepti bağlamında süreci kontrol edecek ve hızlandıracak veri sistemleri temin etti. Hedefi bir vuruş anına veya ölüm anına dek takip etmek için büyük miktarda veriyi bir araya getiren cinayet zinciri, Palantir’in geliştirdiği Maven adlı bir yapay zekâ sistemi tarafından kontrol ediliyor. Palantir’in bir diğer sistemi olan Prisma, insansız hava aracı saldırılarını yönlendirirken, üçüncü bir Palantir ürünü olan Metaconstellation ise, bir saldırı çağrısı yapmadan önce gezegenin herhangi bir yerindeki belirlenmiş bir alanı incelemek için alçak yörünge uydularını görevlendiriyor.

Bu ilk askeri ortaklığın ardından Palantir, ülkedeki etkisini hızla genişleterek, Ukrayna devletinin işleyişinin ayrılmaz bir parçası haline geldi. 2023 yılında Ukrayna, Palantir’in ülkedeki dijital dönüşüm bakanlığı aracılığıyla bir “giriş noktası” oluşturduğunu, “birçok devlet kurumu”yla çalışmaya başladığını duyurdu. Bugün Palantir’in ürettiği yazılım, Ukrayna’nın iç güvenlik hizmetlerine, eğitim sistemine güç katıyor, ülkede devlete ait tüm işlemlerin dijitalleştirilmesi, Ukrayna’nın dünyanın ilk yapay zekâ destekli “acente devlet”i olarak adlandırdığı yapıyı oluşturma çabalarının ön saflarında yer alıyor.

Ukrayna’nın “acente devlet”ene dönüşümünün en distopik ifadesi, askerlik çağına gelmiş erkekleri sokaktan alıp kıyma makinesine atmasıdır. Bunu başarmak için Ukrayna, Oberih olarak bilinen ulusal askeri veri tabanını dijitalleştirdi ve verileri Reserve+ olarak bilinen bir sistemde birleştirdi. Bu sistem, Oberih verilerini ülkenin devlet kayıtlarından alınan verilerle, vergi ve iş kayıtları, ikamet bilgileri ve sağlık kayıtları da dâhil olmak üzere çok sayıda diğer kişisel bilgiyle birleştiriyor. Bir kişinin tam bir resmi oluşturulduktan sonra, sistem, yapay zekâyı kullanarak, kişinin askere alınmaya uygunluğunu ve durumunu belirliyor.

Ukrayna’nın nefret edilen zorunlu askerlik programını besleyen de bu Rezerv+ sistemi. Ukrayna askerlik programına bağlı birlikler, marketlerde alışveriş yaparken veya sokak dolaşırken, çoğu vakit ailelerinin gözü önünde, erkekleri kaçırıp minibüslere bindirerek cepheye, neredeyse kaçınılmaz olarak yaşanacak ölüme gönderdiğini belgeleyen videolar, Ukrayna Telegram kanallarında her gün sıkça karşımıza çıkan vakalar haline geldi.

Palantir veya Ukrayna, şirketin Ukrayna’nın askeri sistemlerinin dijitalleştirilmesi sürecinin ardındaki güç olduğunu kabul etmese de, Palantir’in teknolojisinin özellikle birden fazla veritabanını birbirine bağlamak ve bunlardan ilişkiler ve kalıplar çıkarmak için tasarlandığı göz önüne alındığında, eldeki dolaylı kanıtlar son derece güçlü. Reserve+ sistemi, tam olarak bu işi yapıyor. Ukrayna’daki tüm devlet kurumlarının kapıları bir bir Palantir’e açılıyor.

Bu askere alım birliklerinin, ABD’de cezayla karşılaşmadan ortalıkta dolaşan ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilâtı) yakalama ekiplerine epey benziyor oluşu hiç de tesadüf değil. Zira, on yılı aşkın süredir ICE ile çalışan Palantir, bu kuruma yapay zekâ ve veri araçları temin ediyor. Palantir’in Soruşturma Vaka Yönetimi platformu, ICE tarafından bireyler hakkında okul durumu, aile ilişkileri, istihdam bilgileri, telefon kayıtları, kişisel bağlantılar, biyometrik bilgiler ve ikamet adresleri de dâhil olmak üzere büyük miktarda veriyi toplamak ve birleştirmek için kullanılıyor. Dolayısıyla, hem Ukrayna’da hem de ABD’de, bir kişinin fiziken yakalanmasına yol açan temel yazılım, neredeyse aynı. Palantir, ikisini birbirine bağlayan ana unsur.

Rusya içlerine yönelik “derin saldırılar” düzenleyen Palantir, Ukraynalılara da büyük acılar yaşatıyor. Batı medyasında ve batı elitlerince büyük bir coşkuyla karşılanan bu harekât, stratejik açıdan kayda değer bir kazanım sağlamadı, bilâkis, Rusya’yı çok daha yıkıcı saldırılar yapma konusunda kışkırttı, neticede Ukraynalılara daha da büyük acılar yaşattı. Rusya’nın saldırıları neticesinde Odessa limanı kapandı, böylelikle Ukrayna fiilen bir kara ülkesine dönüştü. Ukraynalılar hayati öneme sahip ithal mallardan mahrum kaldılar, ayrıca kritik depoları ve enerji altyapısı hedef alındı. Ukraynalı yetkililerin açıklamalarına göre Rusların gerçekleştirdikleri saldırılar, Ukrayna’nın gıda lojistik altyapısının yaklaşık yüzde 90’ını, enerji üretiminin ise yüzde 80’ini yok etti.

Fakat Ukraynalıların çektikleri acılar ne Karp’ın ne de Thiel’in umrunda. Gerçekleştirilen saldırılar ters tepti, sıradan insanlar daha büyük bir sefalete sürüklendiler. Bu koşullarda düzenlenen harekâtlardan elde edilen veriler Palantir sistemlerinde toplanacak, şirketin gelecekte üreteceği yapay zekâ temelli savaş teknolojisi ürünlerini geliştirmesine ve pazarlamasına imkân sağlayacak.

Şu gerçeği hatırlatmakta fayda var: Palantir, iyilerin tarafında değil. Şirket, Ukrayna’ya demokrasiyi, insan haklarını ya da Batı’nın Rusya'ya karşı Ukrayna’yı desteklemesi gerektiğine dair bize satılan propagandatif malzemelerde öne çıkartılan hususların hiçbirini önemsediği için yardım etmiyor.

Neticede Palantir, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma katkıda bulunan, İsrail’e yardım eden bir şirket. 2014’ten beri İsrail'de faaliyet yürüten Palantir, 2024 yılının ilk yönetim kurulu toplantısını Tel Aviv’de düzenledi. Toplantının amacı, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırımcı harekâtı kutlamaktı. Toplantıdan kısa bir süre sonra şirket, İsrail Savunma Kuvvetleri’ne (IDF) toplu katliamı gerçekleştirmesine yardımcı olacak yapay zekâ araçları sağlamaya başladı. Palantir, ABD ordusunun asli sistemi olan, ABD-İsrail’in gerçekleştirdiği saldırıların ilk gününde İran’ın Minab kentinde 120 çocuğun katledilmesinde kullanılan Maven isimli yapay zekâ sisteminin sahibi.

Bu şirket, “Batı'nın üstün bir yaşam ve örgütlenme biçimine sahip olduğunu” söyleyen, Palantir hissedarlarına yazdığı bir mektupta, “Batı’nın yükselişi, fikirlerinin, değerlerinin veya dininin üstünlüğünün değil, örgütlü şiddeti uygulama konusunda sahip olduğu üstünlüğün bir sonucudur” diyen bir adam tarafından yönetiliyor. Gazze’de katledilenleri “kullanışlı aptallar” olarak nitelendiren biri bu. Karşımızda, ömrünü Amerikan barbarlığı ve hegemonyası mevzi kazansın diye tekno-militarizmi kullanmaya adanmış, son derece şiddet yanlısı biri duruyor.

Bu şirket, Epstein’in ortağı, aşırı Siyonist ve İsrail teknoloji şirketlerinin önemli bir finansörü olan, neo-Nazi örgütlerinin yardımıyla güçlenen Peter Thiel tarafından kurulmuş. Kuruluş sürecinde Thiel’e, kısa süre önce Palantir’in komünistleri öldürmek için kurulduğunu söyleyen Joe Lonsdale eşlik etmiş.

Demek ki bunlar, Ukrayna’ya özgecilikle alakalı sebepler üzerinden yardım eden iyi insanlar değiller.

Palantir, kitlesel ölüm, boyun eğdirme ve kontrol teknolojilerinin denenmesi için mükemmel bir zemin olduğu için Ukrayna’ya sülük gibi yapıştı.

Ukraynalı yetkililer, ülkelerini düzenli olarak alabildiğine tuhaf olan bir yöntemle pazarlamaya çalışıyorlar. Görevden alınan savunma bakanı Mihailo Fedorov, 2024 yılında Ukrayna’nın “en yeni teknolojiler için en iyi test alanı olduğunu, çünkü burada gerçek yaşam koşullarında test edilebileceğini” söylemişti.

Bu konuyu, Palantir’in İngiltere bürosu başkanı Louis Mosley de dile getirdi. Mosley, Ukrayna’nın “askeriye bağlamda yapay zekâ için bir Ar-Ge laboratuvarı olduğunu, askeri teknolojinin en ön saflarında yer aldığını” söyledi. Mosley, Ukrayna’daki savaşın “askeri teknolojiye olağanüstü bir ivme kattığını, zira, gerçek bir savaş alanının yerini hiçbir şeyin tutamayacağını” dile getirdi.

Palantir, Ukrayna’daki savaşa muhtaçtı (halen daha muhtaç). Hisse senedi fiyatı da bunu gösteriyor. Savaş başlamadan önce sekiz ilâ on dolar arasında seyreden Palantir hisse senedi fiyatı, o zamandan beri yüzde 2.000’den fazla artarak, geçen yıl 200 dolara kadar yükseldi.

Palantir yöneticileri, gerçek dünyada konseptin işe yaradığını göstererek, ürünlerini Rus tehdidine karşı mücadelede modern Avrupa orduları için vazgeçilmez olarak takdim ettiler, bu sayede çok büyük miktarlarda para kazandılar. 2025 yılında NATO, “kimi AB ülkelerinin itirazlarına rağmen) Palantir’in Maven sistemini satın aldı. Sistem bu yıl Haziran ayında faaliyete geçti.

Ancak bu sadece Palantir ile sınırlı değil. Microsoft’tan Amazon’a ve Google’a kadar tüm büyük teknoloji firmaları, 2022’den beri savaşın harap ettiği Ukrayna’daki pastadan büyük dilimi kapma umuduyla Ukrayna’nın etrafını sarmış durumda.

Son olarak, Google’ın kurucusu Eric Schmidt, Rusya içlerine yönelik “derin saldırılar” için Ukrayna’ya büyük miktarda, tek kullanımlık insansız hava aracı sağlayan bir şirket kurdu. Ukrayna medyasında çıkan haberlere göre Schmidt, “yeni sistemlerini test etmek için gerçek bir savaş alanına ihtiyaç duyuyordu.” Bu insansız hava araçları da bu saldırılar da Ukrayna’nın Rusya’yı yenmesini sağlamayacak. Sadece savaşı uzatacak, böylece Kaliforniya’daki malikanesinde güvende olan Schmidt’in konseptin işe yaradığını görmesini, diğer ordulardan sözleşmeler kapmasını sağlayacak. Bu arada, Ukrayna işçi sınıfı, katliamların gerçekleştirildiği cephelere gönderilmeye devam edecek.

Karp, Thiel ve Schmidt birer paralı asker. Bugün Zelenski, onlar için, deneysel teknolojilerini tüm bir ülkeye yaymalarına, yalnızca bir devletin mevcut ölçeği dâhilinde ve sahip olduğu nitelik ölçüsünde veriler toplamalarına imkân sağlayan mükemmel bir kukla.

Başka bir deyişle, Ukraynalılar, Ukrayna ile Rusya arasındaki savaşın asla sona ermemesini çıkarına uygun bulan, teknoloji sahasının milyarder savaş ağalarının megalomanyak hırsları için birer laboratuvar faresi haline geldiler. Bu ağalar, cinayetlerin de ölümlerin de sona ermesini hiçbir şekilde istemiyorlar. Savaş teknolojisi denilen kompleks, gerçek dünyadaki bir laboratuvardan, yaşayan insanlardan değil, ister Ukraynalı, ister Rus isterse Filistinli olsun, ölü insanlardan kâr ediyor. Ukrayna’da çok fazla ölü insan var.

Ölü sayısı konusunda elimizde güvenilir rakamlar yok. Her iki taraf da kayıplarını küçük gösterme eğilimde. NATO’ya bağlı düşünce kuruluşları Rusların kayıplarını abartıyor, Ukrayna’nın kayıplarını ise küçük gösteriyorlar. Ama şunu söylemek mümkün: toplam kayıp sayısının bir milyonu aştığına ilişkin tahmin kesinlikle doğru. Her iki tarafta ölü sayısı yüz binleri buluyor.

Tüm acımasızlığıyla süren, uzun zamandır devam eden bir yıpratma savaşı, Ukrayna’yı değil, Rusya’yı önemli ölçüde avantajlı duruma taşıyor.

Ukrayna, savaştan önce bile demografik bir krizle karşı karşıyaydı. Şimdi ise demografik bir çöküşle yüzleşiyor. 1991’de Ukrayna’nın nüfusu yaklaşık 52 milyondu. 2021’e gelindiğinde bu sayı, 10 milyondan fazla eksildi ve 41 milyona geriledi. IMF’in tahminlerine göre, Ukrayna kontrolündeki topraklarda şu anda 33 milyondan biraz fazla insan yaşıyor. Bu da Ukrayna’nın tarihte nüfusu en hızlı düşen ülke olduğunun delili. Üstelik bu düşüş devam edecek. 2025’te ölüm sayısı doğum sayısının yaklaşık üç katıydı. Çalışma çağındaki üç milyon Ukraynalı ülkeyi terk etti. Doğurganlık oranı, kadın başına sadece bir çocuk, yani yenilenme oranının çok altında.

Ana akım medya, Ukrayna’nın genç ve teknolojiye yatkın nüfusunun, eski kafalı Ruslara karşı kazandığını söylüyor ama bu sözün gerçekte bir karşılığı yok. Bu ülkedeki çöküş süreci hızlandı. Bu savaş ne kadar uzun sürerse, bu çöküş de o kadar sert ve acımasız olacak.

Süreç bu şekilde işleyecek.

Bu durum devam edecek, çünkü gerçekçi şartlarda savaşın sona ermesi çok az kişinin hayrına. Zelenski ve yandaşları askeri sözleşmelerden rüşvet alıyorlar. Ülkeyi kuşatan savaş teknolojisi endüstrisinin gücüne güç katmasını çok fazla insan istiyor. Bu sürece bel bağlayanların sayısı çok fazla. En son, ülkesini yeni silahlar için bir test alanı olarak pazarlayan, kısa süre önce görevden alınan savunma bakanı Fedorov’un, Karp’ın yeni yapay zekâ temelli savaş teknolojisi girişiminin baş yatırımcısı olacağını açıklaması, tespitimizin ispatı niteliğinde.

Savaş, yapay zekâ tarafından üretilen ölümcül silahların geliştirilmesi, konuşlandırılması ve ince ayarı için gerekli koşulları sağlar. Savaş olmasaydı, Palantir ve yapay zekâ temelli silahları satanlar iş modellerinden mahrum kalırlardı.

Ukrayna’da devletin, teknofaşist savaş ağaları ve yapay zekâ deneyleri için boş bir tuvale dönüştüğüne şahit olduk. Bu deney, çok kârlı olduğundan, kendi ağırlığı altında çökene dek devam edecek gibi görünüyor. O noktada Karp, Thiel, Schmidt ve aslında ölüm saçan yapay zekâ tüccarları bir sonraki tuvallerine geçecekler.

Bu psikopatlar yenilgiye uğratılmadığı takdirde, bu tuval, bir sonraki aşamada sizin ülkeniz veya mahalleniz olabilir.

Nate Bear
15 Eylül 2026
Kaynak

18 Eylül 2026

,

Tarihe “Küçük” Bir Not



Son bir hafta içerisinde LGBT derneklerine ve onlara yakın duran kurumlara düzenlenen operasyonların ardından sol çevrelerin yayınlarına baktığımızda, demokratik hassasiyetlerle tepki verildiğini, açıklamayı yapan çevrelerin rejimin yeni bir eşiğe geldiğini, operasyonlar karşısında LGBT kurumlarının yanında olduklarını ifade ettiklerini okuyoruz. Bu yanında olma ve destek hâli, adliye önünde yapılan açıklamalarda gözaltına alınmaları ile pratiğe dökülüyor. Aynı zamanda sol da tarih sayfasından harf harf dökülüyor.

LGBT’nin kurumsal yapılanmasının karşısında oluşan iki kesim, konuya ahlak, demokrasi ve çoğulculuk/farklılıklar üzerinden tavır geliştiriyor. Öncelikle konunun bu ölçütler üzerinden tartışılması, şu an için tartışma konumuz olmayıp, kurtuluş mücadelesine destek vermeyen her düşünceyi ve topluluğu “geri” kabul ediyoruz. Bu gerilik, LGBT’nin dövizlerinde görüldüğü gibi bedellerle örülmüş sosyalist değerlere küfürle inşa ediliyor, sol, buna destek vermekten, onunla yan yana yürümekten geri kalmıyor.

LGBT operasyonlarının ekonomi politiği tartışılmadan üzerine kalem oynatılamaz. Salt egemen karşıtlığı üzerinden sürecin geldiği aşama, geçiştirilemez.

Operasyonun ardından yayınlanan köşe yazılarında sol, aile tartışmasını yeniden başlattı. Ailenin kutsiyeti gibi söylem ve çarpıtmalar bir kenarda bırakıldığında, ailenin dağıtılması kapitalizmin elini rahatlatan taktiktir. Bekâr ve yalnız yaşayan birey üzerinden gelir hesaplaması yapılamıyor. Açlık ve yoksulluk sınırı, aile üzerinden hesaplanıyor. Sosyal açıdan ise bütünlüklerden soyutlanmış insan, sistem için tehlike olmaktan çıkarılıyor. Zayıflayan her bağın sarsılan otoritesinin ardından yoksul ailelerin çocuklarının çeteleştiği görülüyor.

LGBT’nin fon aldığı, bilinmeyen bir gerçek değil, kurumsal web sayfalarında “hangi çalışmayla nereden ve nasıl fon alınacağı" üzerine yayınladıkları 300 sayfalık kitaplara rastlanıyor. Fon veren emperyalist kuruluş ve vakıflar, ülkemizden hangi kurumlara ne kadar fon ve hibe ödemesi yaptığını yayınlıyorlar.

Bugün başka bir sorunla karşı karşıyayız. Ülkemizin güzide, teorisyen ve çokbilmiş, özeleştiriden kaçan, en demokratından en işçicisine solcu çevreleri, ne LGBT’yi ne de fonu tartışıyorlar. “Yasaklara ve baskıya karşıyız ama açlık grevi gibi eylemlere de karşıyız!” açıklamalarıyla son çeyrek yüzyılı geride bırakanlar, dillerine ve yayınlarına pelesenk ettikleri “ama, fakat, lakin” bağlaçlarını LGBT için sarf etmekten imtina ediyorlar. Mandacılığın ekonomi politiğini yapmayanlar, hâlen kitlelere önderlik edip mücadele saflarında birleştireceklerini söyleyedursun, bir gerçek var ki fon alan bir çevre, kurtuluş ideolojisinin söylem ve eylemlerine destek vermez, vermiyor da. Tartışmayı halen daha Ermeni, Kürt ya da cinsel yönelimi farklı olma ölçütü üzerinden yürüten solcular, şu gerçeği de anlamıyorlar: Bülent Ersoy, Cemil İpekçi, Eseyan, Abdülkadir Selvi ve diğer Kürt portreler bugün hangi safta yer alıyor bu egemen saf nedense(!) ahlakçılık yapmıyor. Olay etnik, cinsel ve dinî kimlik mi yoksa sermayenin kurduğu egemenlik mi? Üçüncü bir gerçek ise Kürt milliyetçilerinin DEM’lediği demokratikleşme süreci. Bu süreç başladığı günden beri sadece kendilerine yakın her türden çevreye çekilmedik operasyon kalmadı.

Operasyon kapsamında suçlamalardan biri de “fuhşa” çeşitli yöntemlerle destekte bulunmak. Bu gerçeği de emperyalistlerin açtığı +90 adlı Youtube kanalında konuşan bir fahişeden dinleyebilirsiniz: Kendisinin üniversite mezunu, feminist ve politik bir insan olduğunu, patronsuz şekilde çalıştığını, bu çalışma biçimine de feminist çevrelerin destek verdiğini -ki zaten yazdıkları dövizlerde de mevcut (“yoksa paran...”) söylüyor. Öyle ki sendika binalarında yapılan açıklamalarda, “fuhşun patronsuz yapılması gerektiği” savunuluyor. Yazımızda geçen tüm bilgiler, araştırmak isteyen her insanın ulaşabileceği açık kaynaklara dayanıyor.

Ortada hiçbir düzlemde hiçbir kesim açısından savunulacak ahlaki bir hat yok. Emperyalist sömürünün kendisi başlı başına ahlakı yok ediyor. İnsan, sadece ekonomik olarak sömürülmeyip tüm değerleri tahrip ediliyor. Yaşadığımız süreç bundan ibaret. Sol da bu sürece odun taşıyor. 1990 sonrasında Sovyetler’den ayrılan ülkelere Soros gibi tekelciler üzerinden vakıf, dernek ve fonlarla girildi. Bu gerçeği tartışmadan bugünleri yorumlayanlar da mandacıdır.

Mandacılık sadece tarikat, emperyalizmle anlaşmalar imzalayan tekeller ve medya kuruluşlarıyla işlemiyor, kurumsal ve ayakta kalma biçimi açısından LGBT bu sürecin parçası olarak okunmadıkça, sürecin sınıfsal çözümlemesi yapılamaz. Gökkuşağının yeşili dolarla boyandı, meydandaki sosyalizme küfreden dövizler de dolarla yazıldı.

Sinan Akdeniz
18 Eylül 2026

16 Eylül 2026

, ,

Kaos İmparatorluğunda Bir Başkaldırı


Husiler Amerikan Hegemonyasının Ekonomik Temelini Nasıl Sarsıyor?

 

Geçtiğimiz hafta Husiler, Babülmendep Boğazı’ndaki kilit noktaları ele geçirip, Suudi Arabistan destekli Yemen resmi hükümetinin güçlerinin önünü kesti, böylece Yemen’in Kızıldeniz kıyısı üzerinde fiilen kontrol sağladı.

Aynı zamanda, Petroline boru hattına düzenlenen (Suudilere göre, Irak’tan havalanan insansız hava araçlarıyla gerçekleştirilen) saldırı, Hürmüz Boğazı’nı devre dışı bırakan petrol ihracat rotasını durdurdu. Başka bir deyişle, ABD’nin müttefiki Suudiler, her iki ihracat rotasını da kaybetmiş oldular.

Ancak mesele, sadece Suudilerin yaşadığı kriz değil; asıl önemli olan, bu krizi kimin ve nasıl yarattığıdır.

Kuzeydeki komşularının sahip olduğu mali ve askeri kapasitenin çok küçük bir kısmına sahip olmalarına rağmen Husiler, Washington’ın Ortadoğu politikasının üzerine inşa edildiği o temel modeli tehdit eder hale geldi.

Samir Amin, bu modeli “kaos imparatorluğu” olarak tanımlamıştı: Küresel ölçekte düzeni dayatma yeteneğini yitirmiş bir hegemonun, elinde kalan gücü paraya tahvil etmesi durumu.

Bu modelde hegemon, sadakat ve petrodolarların Amerikan borçlarına geri dönüştürülmesi karşılığında, düzeni sağlama görevini bölgesel merkezlere devrederken, aynı zamanda bu merkezlerin güçlenip birleşmesini önlemek amacıyla aralarındaki çatışmaları zaman zaman körükler.

Bu sistemin temel bir koşulu vardır: Kaos, hegemon için “ucuz” olmalı, bu niteliğini korumalı, merkezin (emperyalist merkez ülkelerin) sermaye birikim döngüsü üzerinde asgari düzeyde etki yaratmalıdır.

Husiler, işte bu mantığa meydan okuyor.

1. Sermaye dolaşım döngüsüne entegre değiller. ABD’de rezerv tutmuyorlar. Amerikan silah tedarikine ya da üslerine bağımlı değiller, dolayısıyla, “kaos imparatorluğu”nun birincil aracı olan “sadakati satın alma” yöntemi onlarda işe yaramıyor.

2. Organize bir şekilde karşılık veriyorlar: Hegemonun yıkıcı gücü, organize direniş gösteremeyenlere karşı etkili olurken; Husiler, koalisyonun iki yıldır süren saldırılarına rağmen, kendi düzenlerini koruma yeteneklerini yitirmediler. Hegemonun artık garanti edemediği şey tam da budur, zira bölgedeki varlığı, giderek birbirine daha fazla düşmanlaşan çeşitli aktörlere bağımlı hale gelmiştir.

3. Husiler, kaosu hegemon için maliyetli hale getirdiler: boğazların kapanması, ABD’de yakıt fiyatlarının düşük seyretmesini sağlayan, ABD devletinin borcunun yeniden finanse edilmesinde kaynak işlevi gören ulaşım altyapısına zarar veriyor.

Reuters’ın dediğine göre, Muhammed bin Selman bizzat Trump’tan askeri müdahale talep etti ama Washington bu talebe karşılık vermedi. Bunun yerine CENTCOM aracılığıyla yalnızca sınırlı istihbarat desteği alan Riyad, yardım için yüzünü İsrail’e çevirdi. Bu, tipik bir “hasmane işbirliği” örneğidir: Sistemin bütünlüğünü korumak amacıyla (jeo)ekonomik ve siyasi hasımlar arasında kurulan durumsal bir ittifak.

ABD’nin Husilere karşı yürütülen harekâta destek verememesi, Krallığı kendi mimarisini, yani bir denizcilik ittifakını oluşturmaya itiyor. Bu arada İran ve Körfez monarşileri, Umman’ın arabuluculuğunda (Washington’ın dahli olmaksızın), Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin koşullarını görüşüyor. Körfez güvenlik sistemi, yerel güçler arasındaki geçici ve duruma özgü anlaşmalara doğru evrilerek parçalanıyor.

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) verilerine göre, Suudi Arabistan’ın petrol üretimi Ağustos ayında günde 6 milyon varile gerileyerek, 1990’dan bu yana en düşük seviyeye indi. Lojistik alanındaki işlemler, hızla eski haline getirilemezse, krizi hafifletmek adına ABD Hazine tahvilleri de dâhil olmak üzere, yabancı varlıkların elden çıkarılması, Riyad için bir seçenek haline gelecek.

Hegemonun (ABD’nin) bu döngünün güvenliğini askeri güçle sağlayamaması halinde, finansal hegemonyanın simgesi olan “petrodolarların ABD borcuna dönüştürülmesi” süreci de sorgulanır hale gelecektir.

“Kaos imparatorluğu”, istikrarsızlığın, onu yaratan taraf için düzenden daha düşük maliyetli olduğu varsayımını temel alıyordu. Husiler bu ilişkiyi tersine çevirdi: Sermaye yeniden üretim sistemine entegre olmayan örgütlü bir direniş, kaosu hegemonun bir “kazanım”ı olmaktan çıkarıp, onu hegemona kesilen bir “fatura”ya dönüştürdü.

Eylül Kolektifi
15 Eylül 2026
Kaynak

07 Eylül 2026

, ,

Gramofon


Werner Herzog’un 1982 tarihli Fitzcarraldo filmi[1], yatırım için Peru’ya giden bir Avrupalı kapitalistin hikâyesini anlatır. Amazon’un vahşi ormanları içinde süzülen bir nehirde, filmin kahramanı, geminin pruvasında gramofonda çalan opera eserini ormana dinletir. Amacı, ormandan gelen davul seslerini bastırmaktır.

Bu ülkede sol, din ve millet gibi yabaniliklerin içinde burjuvazi ve devleti süzülsün, davul sesleri, savaş tamtamları susturulsun diye çalan opera eseridir. O gramofondur. Filmde kahramanın amacı, ormanın orta yerine opera binası kurmaktır. Opera semboldür, burada amaç, Avrupalı “beyaz adam” denilen putun önünde tüm yerli halkın diz çöktürülmesidir. Tüm ihtimallerin öldürülmesidir.

Türkiye siyasetinde ve Türkiye solunda tartışma, “Bu ülke Amerika’nın eyaleti olsun” diyenlerle “küçük Amerika olsun” diyenler arasında cereyan ediyor. NATO ülkesi olduğu günden beri sol, o günün öncesini Asr-ı Saadet zannediyor. Oysa Amerikan eyaleti olma veya küçük Amerika olma iradesini önceki dönem koşulladı. Bu irade, gökten zembille inmedi.

Beyaz adam putu, bazı solcular için burjuvaziyi, bazıları içinse devleti temsil eder. Bunların tüm teorisi ve politikası, sermayeyle kirlenmemiş devlete veya devletle kirlenmemiş burjuvaziye hizmet etmekten ibarettir. Saf, steril, katışıksız bir hayat ve pratik arayışı, o putun varlığı ile ilgilidir. İlk kesim, saflığa, sterilliğe cumhuriyetle; ikinci kesimse demokrasiyle erişmenin derdindedir.

Sol içindeki ana tartışma konusu, temel eşik, millet ve sömürge meselesidir. Yirmilerde tartışılan bu başlıklar, küçük Amerika ve Amerikan eyaleti olma iradesi ile birlikte önemsizleşmiştir. Millet olmayan, sömürgeci güç olarak Amerika, solu da esir almış, onu kendisine benzetmiştir.

Küçük Amerika olmak isteyen ülke karşısında millet ve sömürge meselesine ilişkin tartışmaların üzerini örten TKP gibi sol örgütler, zımnen NATO’cu bir pozisyon alıyorlar. Okuyan’ın “olgu” dediği toplumsal ilerleme, nedense sınıfsızdır. Oysa o toplumu kuran devlet, ilerleyen, mevzi elde edense burjuvazidir. Okuyan gibiler, bu gerçeğe küfretmek için görevlidir.[2]

Ukrayna’ya yönelik saldırı ardından, liberallerin kendisinden kopmasını istemeyen TKP, Rusya karşıtı, NATO’cu bir konum aldı. Ukrayna’da bin bir çaba ile sosyalistlerce kurulmuş sosyalist cumhuriyetlerin “sözde sosyalist” olduğunu söyledi. Tek, mutlak putun steril ve saf dünyası, sosyalizmi tekeline aldı, yücelttikçe yüceltti, onu yeryüzünden kaçırdı.

Okuyan, Rusya’ya saldırırken, bir İngiliz İşçi Partisi vekili, “Rusya’nın Avrupa için tehdit olduğu yanılgısının bir NATO imalatı”[3] olduğunu söylüyor. Bir mektupla savaşı durduracağını sanan Okuyancılar tarikatı, dolaylı olarak, NATO’ya hizmet ediyor.

Bugün aynı TKP, Amerikan emperyalizminin saldırısı altında olan Venezuela konusunda “Biz demiştik. Venezuela hiç sosyalist olmadı” diyor, o emperyalist saldırıya ortak oluyor. Amerikan enerji bakanının yanında saf tutuyor. Yarın ABD, Küba’ya saldırsın, TKP çıkıp, “Küba devrimi, bizim tasvip ettiğimiz, onay verdiğimiz bir devrim modeli değildi zaten. O, hiçbir zaman sosyalist olmadı” diyecek. Okuyan, şimdiden onu ahlaki ilkelere indirgedi bile.

Soros, Sovyetler’i yıkmak için çok para harcadığını söylüyor. Bu tür solcu tespitlerde o paranın dillendiğini görmek gerekiyor. Sovyetler’e yönelik yoğun ekonomik, politik ve askeri saldırıyı görmezden gelip “Biz demiştik. Sovyetler hiçbir zaman sosyalist olmadı” diyen Troçkizm, süslü maskesiyle, TKP merkez komitesi koltuklarına kuruldu.

“Amerika eyaleti” veya “küçük Amerika” olma meselesiyle ilgili eleştiri, Avrupa dolayımıyla yapılıyor. Avrupa Birleşik Devletleri’nin parçası olma veya Ortadoğu’daki Avrupa olma arzusu, bu düzlemde dile dökülüyor. Troçkizm, burada güçleniyor. Ortadoğu federasyonları hayal eden solcular, emperyalizme hizmet ediyorlar.

Tüm bu irade ve arzu, millet ve sömürge meseleleriyle ilgili tartışmaların üzerini örtüyor. Milletin ve sömürgenin kavgasına örgütlenmiyor. O gramofonla, sömürgelerin ve milletlerin çığlıkları, savaş tamtamları duyulmaz kılınıyor.

Küçük Amerika veya Amerikan eyaleti olma meselesinin üzeri gericilik, Osmanlıcılık ile ilgili tezviratla örtülüyor. Mesele, Erdoğan’ın şahsi hırsına ve iradesine kapatılıyor. Erdoğan şahsına yönelik her siyaset, emperyalizme ve kapitalizme hizmet ediyor. Amerika, küçük Amerika inşa ediyorsa ve birileri “Hayır, Erdoğan Osmanlı’yı kuruyor” diyor, o küçük Amerika inşasına tek laf etmiyorsa, o birileri, dolaylı olarak Amerika’ya çalışıyordur.

Neticede 28 Şubat’ı yapan paşa Kenan Evren’in yaveridir. Evren’in “halkçı”[4] olduğunu söyleyen Sovyet siyasetine bağlı TKP’nin uzantıları, İsrail adına ve onun için yapılmış 28 Şubat darbesine uşaklık etmişlerdir. Her şey, tamtamlar duyulmasın, burjuvazi ve devlet, huzur içinde ilerlesin diyedir.

Bir zamanlar Lübnan’ı ve Suriye’yi terk eden Fransa, geride Fransız KP’sinin silik ve sinik reformist ruhunu bıraktı. Bu ruh, ülkede teşkil edilen liberal mezhepçi cumhuriyetçiliğe bağlandı. Bu koşullarda Amerika’yla anlaşan FKÖ’nün sokağa attığı silahları Hizbullah topladı.

Cezayir’den çekilen Fransa, FKP’nin Cezayir halkının kurtuluş mücadelesine ortak olmasını istemedi. Cezayir’le Filistin birbirine bağlanırken, üçüncü dünyanın karargâhını birlikte inşa ederken, ona Amerika’daki siyahileri örgütlerken, komünist hareket, emperyalizmin etekleri altına sığındı.

Lenin, “Kitlelere yönelik inançsızlık, onların ilerleyişi ve bağımsızlığı karşısında duyulan korku, devrimci enerjileri karşısında yaşanan titreme ve kitlelere genel manada verilmeyen destek, tüm bunlar, Sosyalist Devrimcilerin ve Menşeviklerin liderlerinin en büyük günahlarıdır”[5] diyor. O Lenin, partiden ve mücadeleden kopartılıp, şahsi fantazilere mahkûm edildi. Sosyalist devrimcilik ve Menşeviklik, Lenin maskesi geçirdi yüzüne. Sömürgeyi ve milleti görmeyen Lenincikler imal edildi. Burjuvazi ve devlet huzur içinde ilerlesin diye, hepsi, köşe ve su başlarına yerleştirildi. Sömürge Kürt’se, millet Müslüman’dı.

Misal, bugün Venezuela’nın başında Ayşe Hür var. Delcy Rodriguez, emperyalizmin nimetlerinden yararlanıyor. Anlaşma uyarınca kârın yüzde 3’ünü alıyor. Refah ve kalkınma için emperyalizmin açtığı yoldan ilerliyor. Ayşe Hür’ün partisi TKP, kadrolarına emperyalizme uyumlu olmayı öğretiyor. Lideri Veysi Sarısözen, dün küfrettiği Öcalan’ın peşinden, Kürd’ün yurdunu emperyalizme peşkeş çekiyor. Millet ve sömürge tamtamlarını opera şarkılarıyla örtbas edenler, baş köşeye kuruluyorlar.

Fransa çekildiğinde bir Fransa kalıyor illaki. Ortadoğu’dan Amerika çekiliyorsa bir Amerika imal ve inşa ediliyordur. “Müslüman NATO’su”, bu pratiğin neticesi. Kriz, çokkutupluluğu dayatıyor. Amerika, onu kendisine göre tanımlıyor. Ortadoğu ve Avrupa farklı yoğunluklarda, ekonomik ve askeri bir garnizon olarak inşa ediliyor.[6] Bu noktada kimilerine Avrupa’nın veya Amerika’nın aksi sureti olarak gördükleri, bu yüzden değer verdikleri Çin’in kültür elçiliği düşüyor.

Teori ve Politika dergisi, Marksizmin krizini Çin’le çözüyor, Marksizmi Çin’de bütünlüyor, liberalizmini Çincilikle taçlandırıyor. “Emperyalist değil” dediği (ki değil) Çin’i öteki Amerika olarak yüceltiyor. Onun gemisine binip savaş tamtamlarını susturacak gramofonun kolunu çeviriyor. O tamtamlara önderlik ve rehberlik eden Maoizmi Çincilikle tasfiye ediyor. Küçük burjuvanın yalanlarına, çıkarttığı sese kanmamak gerekiyor.

Eren Balkır
5 Eylül 2026

Dipnotlar:
[1] Fitzcarraldo, 1982, Youtube.

[2] Sınıftaşı Oytun Erbaş gibi her konuda ahkam kesen, guru misali mikrofon başından kalkmayan Kemal Okuyan, gerçeklere küfretmekle görevli. Otuzlarda türkülerin yasaklanmadığını söylüyor. Bu sözüne dair eleştirimiz üzerine bir sahafta istihdam ettiği yoldaşına aylardır türkü programı yaptırıyor. Devleti ve sahibini eleştiri silahına ve silahın eleştirisine karşı koruma görevini ifa ediyor.

[3] Tom Cotterill, “Russian Threat Has Been Made Up By Nato, Claims Diane Abbott”, 2 Eylül 2026, Telegraph.

[4] Hazal Yalın, “Sovyet Basınında 12 Eylül”, 20 Eylül 2024, İştiraki.

[5] V. I. Lenin, “One of the Fundamental Questions of the Revolution”, 15 Eylül 1917, MIA.

[6] Nel Bonilla, “NATO 3.0: Transatlantik Kafes ve Sığınak Devletinin Yükselişi”, 10 Ağustos 2026, İştiraki.