Winstanley ve Marx

Hobbes, bilincin, politik geleneğin ve cumhuriyetçi erdemin dilinin yerine, iştahın, çıkarın ve rasyonalitenin dilini koyar. Bahsedilen ikinci dili, ilk dilin yol açtığı sorunlara dönük bilimsel bir çözüm olarak gören Hobbes, bu noktada püritenizme kayar. Marx ise kutsal kabul edilen yurttaşın politik “şiir”i ile onun yeni doğan burjuva sınıfı olarak sahip olduğu alelade çıkarlar arasındaki çelişkiyi tartışırken, bir tarih teorisine, sınıf mücadelesine ve ideolojiye başvurur. Bu sayede Marx, sadece püritenizmin şiirinin ötesine geçmekle kalmaz, ayrıca Hobbes ve liberalizmin kaleme aldığı düzyazının da ötesine geçer.
Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire’i’ne yazdığı o ünlü girişte Marx, orta sınıf devrimcilerinin kendi sözlerine (bir süreliğine) inandıklarını ama sözlerin sadece kendini aldatma, maskeleme ve harekete geçme noktasında birer araç olarak iş gördüğünü söyler. Fransa ve İngiltere’deki devrimciler, Roma cumhuriyetinin o sert klasik geleneğinde ve “Eski Ahit’in dili, tutkuları ve yanılsamalarında mücadelelerinin sınırlı burjuva içeriğini gizlemek ve büyük tarihsel trajedi için uygun düşen, yüksek düzey coşkularını muhafaza etmek için gerek duydukları idealleri, sanat biçimlerini ve kendini aldatma tarzlarını bulmuşlardır.” Burjuva devrimcilerinin “ölüyü nasıl dirilttiklerini” tarif ederken nadiren dile dökülen bir mecaza başvurur:
“Aynı yoldan, yeni bir dil öğrenmiş olan acemi öğrenci her zaman öğrendiği dili ana diline tercüme eder: onun sadece yeni dilin ruhunu kendine mal ettiğini ve kendisini o dil içinde özgürce ifade edebileceğini, bunu da yeni dili kullanırken özgün dilini unuttuğunda ve yeni dili eski dile hiçbir atıfta bulunmadan kullandığında yapabileceğini söylemek mümkündür.”
Devamında da şu tespiti yapar: “Sahip olduğu ölçülü gerçekliğinde burjuva toplumu kendi gerçek tercümanlarını yaratır; bu yorumcular, öngörülü Hobbes’u takip ederek, pratikte geçmişten ayrışırlar ve yarattıkları yeni dünyaya uygun bir düzyazıyı dile dökerler.”
Buna göre Marx “ana dil”i anlamlı bir şey olarak almaz ve tıpkı sınıfsal çıkarına dayalı kendi ölçülü düzyazısını dile döken burjuvazi gibi, proletaryanın da kendi sınıfsal çıkarlarına uygun düşen bir düzyazıyı dile dökmesini umar. Farklılaşan düzyazı formları için ortak bir politik zeminden veya kültürden asla söz edilemez; bu türden bir kültürden veya zeminden ancak gizemli kılınmış bir şiir üzerinden söz etmek mümkündür. Burada mesele, Winstanley’nin [19 Ekim 1609-10 Eylül 1676] “belirli bir çekinceyle, yeni bir dünya inşa etmek için geçmişin ruhlarını yardıma çağıran bir devrimci” olduğuna dair bir önermede bulunmak değildir. Aksine, Marx’ın teorisinin de işaret ettiği üzere, Winstanley’nin ağabeylerine ve dolayısıyla kendisine ait dilin üzerine doğru bir bakış açısı kurması mümkün değildir, çünkü o, bir tarih teorisinden ve sınıf mücadelesinden mahrumdur. Dahası, bir mülk sahibi sınıf var oldukça, Marx’tan çıkartılacak sonuç ancak şu olabilir: hiçbir diyalog türünün, yöneticilerin politik ifadeleri tüm insanları gerçek manada içerecek tarzda yorumlamaya itmesi mümkün değildir.
Marx, bir tür adaletsizlik anlayışı ve adalet kelimesine yüklenen belirli bir anlam üzerinden diriltilmeye çalışılsa da, o, bu tarz kavramları sadece ideolojik işlevi bakımından okumaya tabi tutulması gereken bir şiir olarak ele almaktadır. Kelimelerin ardındaki toplumsal içeriği ifşa etme tarzı, onun kelimelerde bir içerik veya anlam olabileceğini inkâr etmeye götürür. En iyi hâliyle, onun tahayyülündeki sınıf, evrensel çıkarının herkesin kendi hakkını almasını garantileyen bir sınıftır. Yani Marx’ın adaletsizliğe dönük öfkesi, gerçek bir adalet olmadığı, sadece peş peşe gelen (giderek evrenselleşen) bir sınıfsal hâkimiyet formları olduğu iddiası ile birlikte zuhur eden bir öfkedir.
Marx, ideolojiyle ilgili argümanını sınıf mücadelesinin tarihsel bilimi kılıfı içerisinde sunarken, Winstanley bir tür ihanet anlayışına sarılır. “Küçük kardeş” olarak Winstanley, ağabeylerinin öğrettikleri kavramları ciddiye almayı sürdürür ama onlara uymaz. Esasında Winstanley'nin kendi eleştirel sesini keşfetmesi, ana dilini reddetmesine değil, o dili kendisinin kılmasına ve onu mülk edinilebilecek bir yol dâhilinde dönüştürmesine bağlıdır. Dahası, azizin ve yurttaşın şiiri ona, tıpkı şiirin Marx’a sağladığı gibi, sınırlı bir “toplumsal içeriğe” sahip olan bir devrimi eleştirmek için gerekli ölçütleri verir. Zira Winstanley, ana diline olan borcunu asla inkâr etmez, ancak ideolojiyi, konuşmanın anlamlılığını açığa vurmak adına, ifşa eder. Bu nedenle o, sadece fakirlerle ilgili değildir, çünkü o, ağabeylerinin kelimelere ve diğerlerine ihanet ettiklerinde, en iyi haliyle kendilerine ihanet ettiklerine inanmaktadır.
Marx ile Winstanley arasındaki farkın arkasında, en azından Platon’un sofistlerle mücadelesinden beri süregelen politik teori geleneğindeki derin gerilim yatmaktadır: dildeki güç ve hak arasındaki ilişki. Bu noktada Platon’un Cumhuriyet’inin I. Kitap’ında yer verilen, Sokrates ile Thrasymachus arasındaki karşılaşmadan dem vurulabilir. Thrasymachus’un ilk sosyal bilimci olarak görülmesi mümkündür. O, adaletin güçlü olanın yönetimi olduğunu ilân eder: İnsanların adalet dediği şey, gerçekte güçlünün tarif ettiği adalettir, o, insanların kendi çıkarlarının bir işlevi olarak tarif edilir. İdeolojinin maskesini düşüren öfkeli bir isim olarak Thrasymachus, sadece ifadelerin arkasındaki içeriği ifşa etmekle kalmaz ayrıca adalet denilen kelimenin çıkarların veya eylemlerin adaletsiz olup olmadığı konusunda hüküm veren bir anlama sahip olduğu fikrine de karşı çıkar. Sokrates ise insanların adalet dediği şeyin güçlünün çıkarlarını yansıtmasının muhtemel olduğunu kabul eder ama adalet dediğimizde bizim güçlünün hâkimiyetini kastetmediğimizi söyler. Bizim kastettiğimiz, hakkaniyet ya da her bir kişinin hakkı olanı alması, hakkı olana sahip olması ve onu yapmasıdır.
Thrasymachus, adalet dediğimiz şeye sosyolojik terimlerle bakarken, Sokrates, kavramın ve onun yol açtığı eylemlerin anlamını ortaya koyar. Sokrates vakasını aptalca bir “idealizm”le Thrasymachus'un “realizm”inin kıyaslanmasına dair bir örnek olarak okuyanlar, Sokrates’in yerinde cevabını görmezden gelirler: eğer Thrasymachus tümüyle haklı olsaydı, o neden bu denli öfkeli birisiydi? O insanların adalet dediği şeyin sıklıkla adil bir şey olmadığını bildiği için öfkeli. Ama o bunu nasıl biliyor? İnsanların adalet dediği şey, kelimenin anlamını ihlal ediyor, Thrasymachus da bunu biliyor ama o, kendisinin de kabul ettiği bu “anlam”a karşı çıkıyor.
Tıpkı Thrasymachus’un argümanı gibi, Marx’ın sınıfın insanları hayal âleminden çıkartan bilimi de nihayetinde sınıfın önemsemediği ve açıklayamadığı belirli bir adalet anlayışından neşet ediyor (zira her şeyden önce, eğer adalet gerçekte güçlünün hâkimiyeti ise, o vakit Marx ona dönük öfkesini nasıl izah edebiliyor?). Marx gibi Winstanley de Thrasymachus’çu bir görüşe sahip ama Marx’tan farklı olarak Winstanley, bir de Sokrates’i takip eden ve insanların adalet dedikleri pratikleri eleştirme noktasında adalet kelimesinin anlamını kullanan bir isim. Bu nedenle o ağabeylerine hitap ediyorken, Marx o ağabeyleri analiz ediyor ve sadece proletaryaya hitap ediyor. Gene de Marx ve Thrasymachus’un Winstanley’nin ağabeylerin farklı eylem tarzlarını seçebileceklerine dair inancını sorgulamaları muhtemel.
Winstanley, ne güçlünün hâkimiyetini yaratan toplumsal çıkarlarla ilgili teoriden ne de içinde söz konusu çıkarların gelişme kaydettiği tarihin teorisinden mahrum, zira o, ağabeylerle küçük kardeşler arasındaki çelişkinin, öncelikle “evrensel cemaat”te son bulacak olan, tarihteki en önemli gerçek olduğunu söylüyor. Ama bu tarihsel şema, “evrensel inayet” fikrine dayalı, zira Tanrı, tüm insanları doğruluğu bilip onurlandırmaya “sevk etmiştir”. Bu nedenle Winstanley, Marx’ın imkânsız kıldığı diyalogun içerisine girer, çünkü onun bildiği tarihsel süreçte iman meselesi Marx’ın bildiğinden farklıdır. Winstanley, toplumsal çıkarlar konusunda çocuksu bir tavra sahip değildir, ayrıca ondaki tarih teorisi, insanların özgür ve rasyonel varlıklar olduklarını öğreten bir teoridir, zira insanlar, üretim tarzlarının değil, Tanrı’nın çocuklarıdır. Hepsinin de günahlarından “arındırılması” mümkündür, çünkü her bir insan, nihayetinde (tamahkârlık veya) toplumsal konum tarafından belirlenmeyen bir “adalet ehliyeti ve muhakeme gücü” ile donatılmıştır.
Winstanley’de, ağabeylere erişilebileceğine dair bir inanç olmalı, çünkü aksi takdirde o, her ne kadar aksi yönde deliller ortaya koymuşsa da, kendisindeki konuşma ve yükümlülüğe dayalı siyasetini mümkün kılan canlandırıcı imana aykırı davranmış olurdu. Daha da kapsamlı bir ifadeyle, diyalog politikası, teolojik olarak türetilmemiş bile olsa, “adalet ehliyeti ve muhakeme gücü”ne olan imana dayanıyor olmalı. Buna göre, Winstanley, çelişkili bir konumun tuzağına düşmüş olabilir ama bunun nedeni, onun güç ilişkilerine dair yanlış bir görüş geliştirmiş olması değildir: eğer üyelik, karşılıklılık ve tercih yapma konusunda ortaya konulan taahhütler, politik diyalogun esasını veya temel dayanağını oluşturuyorlarsa, o vakit insanlar, mevcut toplumsal ayrışmalarla her daim çatışma içerisine girecekler ve sınıf analiziyle ve bu analize dayanan, “güçlünün hâkimiyeti”yle ilgili ikna edici görüşlerle uyuşmayacaklardır.
Bu nedenle sonradan idrak etmenin avantajından yoksun ve binyılcı inançla diyalog siyasetine bağlı birisi olarak Winstanley, ahiti onayladıklarını söyleyen ama onun anlamını fakirleri dışarıda tutan bir yoldan yorumlayan ağabeyleri, ahite sadık olmaya ikna edebilmenin tarihsel açıdan mümkün olduğu iddiasındadır. Herkes için özgürlüğün yaratılmasını mümkün kılacak hakları ve yükümlülükleri öğreten bir peygamber gibi yazan Winstanley, ancak bugün keşfedilebilecek iki tür argüman koyar ortaya. İlk argüman dâhilinde Winstanley, toprağı kazmanın meşru olduğu, bunda kamusal özgürlük için tehlikeli veya kanun dışı bir şey olmadığı iddiasındadır. Ayrıca o, toprağı kazmanın iktidarda olanların yükümlülüklerini ortaya çıkardığını söyler. Buradan da ikinci argüman ortaya konulur: eğer Parlamento, en yüksek düzey makam olmayı hakkediyorsa ve meşru bir şey ise, onun yapması gereken işlerin belirlenmesi şarttır.
George M. Shulman
Devamını oku ...

Ernst Bloch’tan Stalin’e Eşzamansızlığın Eşzamanlılığı

Ernst Bloch’un bugünün “eşzamansızlığı”, bu aralar ilgimi çeken bir konu. “Eşzamansızlığın eşzamanlılığı”, başarılı sosyalist devrimlerin gerçekliğini felsefî manada anlamamızı mümkün kılıyor. Bu devrimler, tabii ki “gelişmiş” kapitalist ülkelerin dışında, “geri kalmış” ülkelerde, Doğu Avrupa, Rusya ve Asya’da meydana geldiler. Herkesin bildiği üzere, Bloch bu felsefî kategoriyi Bu Çağın Mirası isimli çalışmasında (bilhassa s. 97-116 arası bölüme bakınız.), Almanya’da faşizmin yükselişe geçişini izah ederken geliştiriyor. Bloch’a göre, kapitalizm gibi bir üretim tarzı, her zaman kapitalizm öncesi tarzların izlerini taşıyor ki bu tarzlar, bugünde eşzamanlı olarak farklı düzeylerde ve farklı modalitelerde var oluyor. Söz konusu tarzlar, yere de bağlı olarak, yüzeyin yakınında ya da uzağında olan “kültürel bir yer altı suyu”na benziyorlar. Aynı zamanda bunlar, bugüne karşı koyup direniyorlar; bu tarzlar Şimdi ile çatışıyorlar, üstelik alabildiğine tuhaf, kahpece ve ahlâksızca (97). Burada faşizm, ortaya çıkacak bir yer buluyor, zira o, kan ve toprağın, Sarı Çıyan’ın yalancı efsaneleri ve umutları ile bu tarz bir direnişi inşa edebiliyor.
Ama Bloch’un gerçek görüşü, sosyalist devrim ihtimalini de yaratanın bu tarz bir eşzamanlılık olduğu yönünde. Burada, esas olarak “ek devrimci gücünü geçmişin tamamlanmamış zenginliğinden alan önceki biçimlere ait henüz erişilememiş umutlar, “önlenmiş gelecek” ve bugünün gebe olduğu zincirlerinden boşanmış üretim güçlerinin beklentilerini karşılıyor. (s. 115-16). Söz konusu yaklaşım, Rusya ve Çin gibi kültürel, ekonomik ve politik açıdan “geri kalmış” ülkelerde sosyalist devrimlerin neden meydana gelme ihtimali bulunduğunu da izah ediyor. Bu noktada geçmişin tamamlanmamış zenginliği ile önlenmiş gelecek arasındaki buluşma, görece daha güçlü ve devrimci bir unsur.
Aynı zamanda, “eşzamansızlığın eşzamanlılığı”, abartılı bir biçimde olmamakla birlikte, bir yandan devrim sonrasına da tatbik etmek mümkün. Bu argümanı, tümüyle Çin ile bağlantısı dâhilinde geliştirdim (bu çalışma yakında yayınlanacak.). Ama Stalin de bu şekilde anlaşılabilecek kimi görüşlere sahip. Sadece proleter bir devrimin burjuva devrimini tamamlayabileceğini söyleyen o müstesna, diyalektik argüman, bunlardan biri. Burada Stalin, sadece Ekim Devrimi’nin 1917 Şubat Devrimi’ni tamamlayıp dönüştürdüğünü söylemiyor, ayrıca burjuva devriminin, öncelikle burjuvazi yenildiği noktada, Ekim sonrasında tamamlandığını söylüyor. O, mevzu diyalektik argümanlar olduğunda hiçbir biçimde tembellik nedir bilmeyen bir yaklaşım içerisine giriyor. Bir örnek olarak şu verilebilir:
“Aslına bakarsanız, Ekim’de ve Ekim sonrasında köylülüğün desteğini muhafaza etmeyi nasıl başardık? Bunun nedeni, burjuva devrimini tamama erdirme imkânımızdı.
Bu imkâna neden sahiptik? Çünkü biz, burjuvazinin iktidarını yıkmayı ve tek başına burjuva devrimini tamama erdirebilecek olan proletarya iktidarını onun yerine geçirmeyi başarmıştık.
Burjuvazinin iktidarını yıkıp proletarya iktidarını tesis etmeyi nasıl başardık? Çünkü biz proletarya diktatörlüğü ve fakir köylülük şiarının yazılı olduğu o bayrak altında hazırlanmıştık Ekim’e; çünkü, bu şiardan yola çıkarak, küçük burjuva partilerin uzlaşmacı siyasetine karşı sistematik bir mücadele yürütmüştük; çünkü bu şiardan yola çıkarak, biz, sovyetlerde geliri orta düzeyde olan köylülüğün kararsızlıklarına karşı mücadele yürüttük; çünkü ancak böylesi bir şiarla orta düzey köylülüğü alt edip, küçük burjuvazinin uzlaşmacı siyasetini yenebildik ve iktidarı proletaryaya devretmek için mücadele verebilme becerisine sahip politik bir partiye can verebildik.
Ekim Devrimi’nin kaderini tayin eden bu önkoşullar olmaksızın, ya Ekim’de ya da Ekim’den sonra, burjuva devriminin tamamlanması görevi için bir bütün olarak köylülüğün desteğini kazanamayacağımızın herhangi bir ispata ihtiyacı yoktur.
Proleter devrimle köylü savaşları arasındaki birleşim işte bu şekilde anlaşılmalıdır (Works, Cilt. 9, s. 284-85).
Roland Boer
Devamını oku ...

Sınırsız ve Sınıfsız Bir Barış Yurduna Doğru

Gençlik Şurası ve Üniversiteli Antikapitalist Müslümanlar’dan Ortak Açıklama
Yeryüzünde devlet ve iktidarlar, Allah’ın, insanlığın iradesini ve mutlaklığını inkâr edip halklar üzerinde zoraki hâkimiyet kuran tüm güçler, doğaları gereği kan, zulüm ve sömürü üretiyorlar.
Siyonizm Mescid-i Aksa’yı zaptetmeye çalışırken, Esad Hama’da, Işid Ezidiler ve Kürtler üzerinde, Çin Türkistan’da halkları katlederek veya yurtlarından sürmeye çalışarak iktidarlarını pekiştirmek istiyor. Ülkemizde de Roboskî’de ve kitlesel protestolarda insanlar katlediliyor.
Yoksulların, acizlerin, muhtaçların mağduriyetleri ortadayken; sömürüyü, açlığı, otoriteyi protesto edenlere devlet gaz fişeğiyle, tomalarıyla, kolluk kuvvetleriyle saldırıyor.
Yolsuzlar, hırsızlar, garibanlıktan patronlara köleleşmiş, bankalara borçlandırılmış halklarımızı mı temsil edebilir? İsrail’le milyarlarca dolarlık ticarî, askerî ilişkiler kuranlar, Amerika’yla bölgede stratejik ittifaklara devam edenler mi halklarımızı temsil edebilir?
Bakara-makaracı Egemen Bağışlar mı, rüşvetçi yolsuz Reza Zerrablar mı, din tüccarı Nihat Hatipoğulları mı, onlarca milyara kalemşorluk yapan gazeteciler mi...
Artık besmele çekmeli, “Ayağa Kalk” demeli ve ilişkilerimizde, ahlâkımızda Medine Vesikası’nda, Paris Komünü’nde, Şeyh Bedrettin isyanında olduğu gibi eşitler arası sorumluluğu ve eşitliği uygulamaya çalışmalıyız; eşitliği bozan, üstümüzde hâkimiyet kuranları, sınıf oluşturanları dışlamalıyız.
Fabrikamızda, okullarımızda, kandillerimizde, camilerimizde, cemevlerimizde, tüm ortak alanlarımızda halklarımızla buluşmalı, acımızı, derdimizi, sevincimizi, rızkımızı ortaklaştırmalıyız.
Din, ne vicdanlara ne zamanlara ne de dört duvara hapsedilebilir. Gerçek inancımız halâ canlı ve yüreklerimizdedir.
Rekabete sapmadan, özümüze dönmeli. Birbirimizin ihtiyaçlarını gidermeli, etrafımızla Rahmânî bir güven ilişkisi kurmaya çalışıp devrimci mücadele için Lehûlmülk zeminini inşa etmeliyiz.
Yıllarca işçileri asgarî ücrete çalıştırıp, işçilerin alınterinden kâr üstüne kâr koyanlardan, her hafta gündemimizi değiştirip esas meselelerden uzak tutmaya çalışan tefeci bezirganlardan hesap sormak için, üç yıldır adalet bekleyen Roboskîli analar için, Ali İsmail Korkmaz’lar için Hasan Ferit Gedik'ler için, iş cinayetlerinde katletilen çocuk işçiler için, azgınlardan, sapanlardan, şarlatanlardan hesap sormak, mülkiyeti tüm kainatla ortak kılmak için, Müslüman doğu halklarının ve tüm dünya emekçilerinin başlattığı bu kıvılcım, söndürülemez bir yangına dönüşsün.
Bu, bütün dünya halklarının kurtuluşu, insanlığın zalim ve mazlum halklar biçiminde ayrışmasına son verilmesi ve konuştuğu dil, sahip olduğu renk ve inandığı din ne olursa olsun, tüm halk ve ırklar arasında gerçekleşecek tam eşitlik için verilen bir mücadeledir.
Bu mücadele Hz. Ali’nin hak, Hz. Hüseyin’in adalet mücadelesidir.
Bu mücadele, Şeyh Bedrettin’in, “Yârin yanağından gayrı paylaşmak için her şeyi” şiarıyla başlattığı başkaldırmanın mücadelesidir, Baba İshak’ların, Somuncu Baba’ların şeref mücadelesidir.
Bu mücadele, 6. Filo’ya karşı yürüyenlerin emperyalizme karşı verdiği mücadeledir. Bu mücadele, Berkin Elvan’ın genç bedenine rağmen ekmek ve onurlu bir yaşam için verdiği mücadeledir.
Sınırsız ve sınıfsız bir barış yurduna doğru...
* ÜNİVERSİTELİ ANTİKAPİTALİST MÜSLÜMANLAR
Devamını oku ...

Alt Sınıf Düşmanlığının Politik Sosu Olarak "Gidin AKP'ye Dilenin"

Ankara GMK Bulvarı yolumun üstüdür. Her sabah servise yürürüm o yol üstünden. Bir parkın içinden geçerim, yaz kış demeden Suriyeli mültecileri konuk eder o park. Kışın orada yatmazlar, sadece gündüz bulunurlar, yazın ise sürekli parkta ikamet ederler. GMK Bulvarı üzerinde dilencilik yaparlar ya da civar marketlerden arta kalmış sebzeleri toplarlar. Bir seneyi aşkın bir süredir bu böyle. Gündelik hayatımızın yeni misafirleri var, fark ettiysek.
Bilerek uzaktan izlenen bir canlının belgesel diliyle anlatımına benzer bir anlatım kullanıyorum. Bir ceylan sürüsünü izleyen kameraman gibi anlatıyorum. Çünkü Suriyeliler, yeni bakış malzememiz, temas etmediklerimiz, birazdan avcı tarafından avlanacak olan ceylan sürüsüne karşı geliştirdiğimiz vicdanımızın yeni muhatapları. Uzun uzadıya bir şeyler anlatılacak, ahkâm kesilecek bir alan değil bu. Çünkü vicdan ile Suriyelinin yanından geçen ile onu görmeden ya da ondan nefret ederek geçenin ayakları arasında pek bir fark yok Suriyeliler için, ikisine de dilendiği seviyeden bakıyor ve gördüğü sadece ayak, vicdanlının vicdanını hissetse bile ne değişir pek bilinmez. Vicdanlının vicdanı sizin için ne değiştiriyor diye sormak gerek. Vicdanımızın yalnızca bize faydası var gibi geliyor bana. Neden yazıyorum o zaman? Her yazının altında yer alan “kendini iyi hissetme” ihtiyacını dışarıda tutarsak, onunla bütünleşmiş bir tarihe not düşme meselesi, tespitleri toplumsallaştırma hadisesi.
Geçip gitmeler, burada ele alacağım konu değil. Geçip gitmeler yalnızca bizi anlatır. Karşılaşmalar ise bir etkileşimdir, düşünceyle birlikte eylemi de barındırırlar içinde, eylem ise düşünceden başka bir gerçeklik kapısıdır. Gözlemlediğim birkaç karşılaşmayı anlatayım o nedenle.
Ana caddedeyim. Karşıdan karşıya geçeceğim, ışıklarda duran, Arapça konuşan, cam silen çocuklar takıldı gözüme. İlk kez o gün görüyordum orada. Önümdeki arabalar durdu. Ben karşıya geçmeye çalışırken bir yandan da geride bıraktığım olayı izliyorum. Çocuk camı silmek istedi. Arabanın sahibi direkt arabadan indi ve çocuğun üstüne yürüdü. Çocuk kaçmaya başladı ve o esnada elinde duran fısfıs yere düştü. Adam koştu çocuktan önce fısfısı aldı. İçinde küfürlerin ve Suriye’nin geçtiği bir şeyler bağırdı ve fısfıs ile arabaya bindi. Çocuk arabanın arkasından koştu ve el hareketlerinden fısfısı istediğini anladığım bir şeyler söyledi adama. Adam yeniden arabadan indi. Fısfısın içindeki suyu döküp şişeyi küfrederek çocukların üstüne attı ve gitti.
GMK çevresi ara sokakları, kâğıt toplayıcılarının en azından sanıyorum ki civarın kâğıt toplayıcılarının toplanma noktasıdır. Kâğıt toplayıcıları o civarda akşam saatlerinde yoğunlaşır ve kamyonlarına topladıkları kâğıtları, kartonları yüklerler. Yoksulun birbirinden mücadele etme stratejilerini kopya çektiği bilinen bir şeydir, bunun neticesinde Suriyeliler de bir süre sonra kâğıt toplamaya başladılar o yörede. Önünden arta kalan yiyecekleri aldıkları marketlerin karton kutularına da yöneldiler. Ta ki yörenin kökleşmiş sahipleri eski kâğıt toplayıcıları, örgütlenip Suriyelileri kovalayana kadar. Kendisine bir başka yerde yapılanı kendisinden zayıf olana ilk fırsatta uygulamak, öğrenilen bir şey olsa gerek. Eğer siyaset bilimci Hobbes gibi bunun insanın doğasından gelen bir şey olduğunu iddia etmiyorsak.
Eğer belediye görevlileri akşamdan Suriyelilerin oturdukları çimleri sulamış olurlarsa çimlere değil banklara otururlar Suriyeliler. Ya da yatarlar. “Sahipler” gelince ise yavaş yavaş kalkarlar, öğrenmişlerdir “kalkmaları gerektiğini” ya da kaldırılırlar kendilerini dürten polis memurları tarafından. İşte alt sınıflarla orta/üst sınıflar arasındaki fark bundan daha güzel özetlenemez. Yukarıda anlattığım olaydaki gibi alt sınıflar birbirleriyle dövüşür, orada doğa durumu vardır. Bu örnekte ise orta/üst sınıf kendi “elini kirletmez”, polis onun işini yapar, zaten yerinden edilmiş olanı, parkın banklarından kaldırarak bir kez daha yerinden eder, bankın “asıl sahipleri” banklara oturup, bir kısmında memleketlerinden edinmiş olan Suriyelilere acıdıkları uzun sohbetler ederler.
Uzun yıllardır Ankara’dayım, alt sınıflar ile diğer sınıfların karşılaştığı birçok mekânsal deneyimim olmuştur her büyükşehir insanı gibi. Fakat son bir sene içinde Suriyelilerin yer aldığı yukarıdakine benzer olayları daha öncesinde yaşamadım. Daha bugün kucağında çocukları ile genelde benim de diğer birçok insanla birlikte kırmızı ışıkta geçtiğim yaya yolunda üzerlerine bilerek kıran bir araba yüzünden ezilme tehlikesi yaşayan Suriyeli kadınları gördüm ve bu yazıya karar verdim.
Parktaki bankta konuşan teyzelere geri döneyim. Suriyelilere acıyorlar, ama bu nasıl bir acımaysa acımakla kalmıyorlar, çünkü politik olarak “bilinçlilerdir” de. AKP karşıtlığının örgütlü olduğu mekânlardır sözünü ettiğim bölgeler. Kendisine dilenerek gelen Suriyeli’ye “git seni AKP doyursun, seni bu memlekete madem o getirdi, git ona dilen” der, çevresindeki onaylar bakışlar arasında. Birçok kişiye bu serzenişin haklı geldiğinden eminim. Çok da politik bir duruş gibi gelir hatta söyleyenin söylerken ki rahatlığından, çevresindeki toplumsal onay halesinden de anlaşılır bu. Oysa alt sınıfa, “tehlikeli sınıfa” duyulan ve çağlardır süren kategorik orta/üst sınıf şiddetinin meşrulaştırılmasından başka bir şey değildir bu. Memleketin dilencisine kimi zaman “öff her taraf dilenci doldu”, kimi zaman ise “dilenmeyin çalışın” denilerek geçiştirilen “şiddet isteği” esasında milliyetçi bir refleksle de birleşen bir AKP karşıtlığı giyindirilerek açığa çıkar. Derdi yalnızca “Suriyeli” alt sınıf ile olduğunu iddia edenin “kendi” alt sınıfına nasıl davrandığına bakmak gerekir. Suriyeli’ye bağırmak, kovmak, dövmeye, ezmeye çalışmak içinde “milliyetçilik” ve “AKP-karşıtlığı” barındıran “tınısıyla”, Türkiyeli alt sınıfa uygulanmak istenen, ama kamusal alanda bir çeşit “vicdan” ile bastırılan şiddetin “politik olma” sosuna bulanmış halidir. Nedense geçen yüzyılın en “politik” akımlarından biri olan, Yahudi dükkânlarının “sıradan halk tarafından” yağmalanmasıyla başlayan ve sonra Hitler’e havale edilen Alman faşizmi geldi aklıma.
Fırat Konuşlu
Devamını oku ...

Borsada Değil Arsada

Futbol borsada değil, arsada güzeldir.
[Metin Kurt]
Egemenler, insanlar arasındaki her türden bağa düşman. Kitleler hâlinde belirli bir hedef ve dava ile yola koyulmak için gerçek bir bağlama ihtiyaç var. Egemenler ona da düşman. O nedenle, bağ ya da bağlam sözcüklerinin daha “b” harfini işitir işitmez tüyleri diken diken olan ruhsuz insanlar imal ediyorlar her gün. Sol ise din, millet, cinsiyet, kavim, sınıf gibi, bağa delalet eden oluşumların dışında olmakla yol alabileceğini zannediyor. Sonra da bağ kurmak ve bağlam oluşturmak için çabalıyor, bunu da gene egemenlerin sunduğu imkânlarla yapıyor.
Bugün artık Passolig var. Bir maça gitmenin, deplasmana çıkmanın günler öncesinden, hep birlikte yürütülen ortak bir faaliyete muhtaç olduğu düşünülürse, Passolig’in neden “faşolig” olduğu daha iyi anlaşılır. Artık maça gitmek, özel bireylerin özel uhdesine bırakılmış, özel bir eğlence derekesinde. Bağ yok, bağlam hak getire… Sevdiği kızla, toprakla ve hayatla arasındaki bağı kopardığı için o ağa “faşo”. Passolig de futbol ve futbol taraftarlığı ile aradaki bağı kesiyor. Lanetliyor. Mesele, basit bir kart meselesi değil.
Akıllı, seçici, özgür, iradeli ve karar sahibi özneler olmamızı isteyen bir kapitalizm var karşımızda. Kaba, kontrolsüz, ne idüğü belirsiz, zıvanadan çıkmış bir güruh yerine, metroya binmek, sinemaya gitmek gibi, maça gitmemizi istiyorlar. Ve bu yüzden bu sezon süperligde maçlarda seyirci sayılarının çok düştüğünden yakınıyorlar. Futbol taraftarı ise en azından mahalle, semt ve kent bağlamına dâhil olup, eskinin ikinci ve üçüncü lig maçlarına akın ediyorlar. Geçmişte on-on beş kişinin izlediği bu maçların artık on binlerce seyircisi oluyor. Taraftar nefes alacağı yeri biliyor, buluyor.
Ait olduğu takım taraftarlığının genel bağlamı içerisinde düşünen ve hareket eden insanların arasındaki bağı kopartmak gibi bir kastı var bu Passolig’in. Beşiktaş’ın sabit bir stat ayarlamamasının nedeni, belki de bununla ilgili. Çünkü orada Çarşı diye güçlü bir faktör var. Stat olsaydı, Passolig devreye girecekti, Çarşı da buna direnç geliştirecekti.
Belki de bu hikâye, doksanlarda çıkan ceza yasası ile başladı. Bu yasayla, yolda üç arkadaş olarak yürümek bile suç hâline getirildi; devlet, ikiden fazla kişinin bir aradalığını bile “örgüt” başlığı altına soktu, örgütü de şeytanlaştırdı. Devlet bizim aramızda, istemezlik, çekemezlik ve hasetle konuşmaya başladı sonra. Birbirimize “tahammül”ümüz azaldı, birlikte nefes almak imkânsızlaştı. Kimileri intihara, kimileri depresyona, kimileri de sistemin yoz hayatına yelken açtı.
Belki de hikâye, onlarca devrimcinin ortak koğuşta birbirlerini kolladıkları, eğittikleri, dik tuttukları, geleceğe taşıdıkları pratiğin bağını ve bağlamını dağıtmak için gerçekleştirilen F Tipi saldırısı ile başladı. 19 Aralık, bu bağ ve bağlamın direnciydi; onu tek bir özneye indirgemek, kapatmak, zulüm. O bağın ve bağlamın daha fazla özneyi koşulluyor olması gerekirdi. “Ben en verimli eserlerimi hücrede yazdım, bu itirazı anlamıyorum” diyen bir şefin olduğu ülkede bu imkânsızdı. O verimli eserler, sonra, onca sendikacılığa rağmen, Ülker işçilerinin direnişte olduğu günlerde, gazetesinde Ülker reklâmı yayınlanmasını öğretti.
Aralık’ın on dokuzunda direnen, her yerdeki bağlar ve bağlamlardı demek ki. İsimlerini birkaç gün sokaklarda bağırıp unuttuğumuz o güzel atlılar, ne için direndiklerini iyi biliyorlardı ve “asıl dışarıya, hayata saldırıyorlar” diyorlardı. Haklılardı.
Sonra kalın pik demirden turnikelerden geçirilip öğütüldük. Tel örgüler arasında biletimiz kesildi, seyirlik bir oyuna nesne kılındık. Hücrelere kapatıldık. Sonra bir hapishanede gardiyan gelip iki kişilik koğuşta bir yoldaşımıza az, diğerine çok yemek verdi. Ekmeği, kitabı, umudu kesti. Bize bu yaşananların, o özel şahısların özel maceraları, özel tercihleri olduğu öğretildi. Aramıza daha çok fesat, daha çok haset girdi. Herkes elindeki her türden imkâna put gibi sarıldı. Yüzünü bile görmediğimiz insanlar için dövüşmek ve savaşmak yalandı artık.
Sonra örgütlü kişilere şunların söylendiğini duyduk: “Sen o kaliteli üniversitenin mezunusun, önün açık, ne işin var bunlarla. Bunlar seni istemez, haset eder, senin iyi yerlere gelmene mani olurlar.” Çözüldüğümüz gibi çözüyorduk da. Belirli bir bağ ve bağlam içerisinde yaşamaya mecbur olan halka ve millete bizim gibi çözülmedikleri için kızıyorduk. Onların mecburiyetleri bizim için hayalden, fanteziden ibaretti.
Bir gün bir kadın, havalimanında, sırtında hakiki kürk bulunan bir başka kadına eleştiri yöneltir, tartışma alevlenir, kürk giymesini eleştiren kadına o kürklü kadın, “sen giyemiyorsun diye kıskanıyorsun beni” der. Tıpkı kendisini eleştirenlere “beni çekemiyorlar” refleksiyle tepki veren magazin müdavimi popçular gibi. Tuhaf olan, bu tepkinin sol dünyada da dile dökülüyor olması. Evli, paralı, maaşlı ve iş sahibi oluşunu illaki kıskananlar vardır ve kendisi bunlara karşı direnmek zorundadır. Tüm bu imkânların “solcu” olduğuna kendisini inandırması, solculuğun bu imkânların savunulmasına indirgenmesi gerekir. Mesele burada değildir; mesele, hareketin ve mücadelenin bu imkânların önünde diz çökmesinin istenmesidir. Hareket ve mücadele buna direnç geliştirdiğinde, lime lime edilecek, öznelleştirilecek, talileştirilecek, böylece direnç kırılmaya çalışılacaktır.
Bağ burada çözülür, bağlam burada kaybolur. Passolig’in maça giden isimsiz kalabalığı dağıtma işlevi varsa, bu Facebook-Twitter âleminin de benzer bir etkisi oldu. Eskiden örgütlüydük, ait olduğumuz mekânlarımız vardı, sohbet ettiğimiz taburelerimiz, sehpalarımız, panolarımız, duvarlarımız… Ertesi gün bir eylem olacaksa, oralarda haberdar olur, oralarda örgütlenir, oralardan dökülürdük sokağa. Polisin o çay ocaklarına, bürolara saldırdığı günler geride kaldı. Çay ocakları, solcuların elinde, lüks barlara ve kafelere dönüştürüldü. Eskiden on-yirmi kişinin oturup sohbet ettiği sehpaların yerini, ancak dört kişinin oturup akıllı telefonlarına gömüldüğü masalar aldı. Dağıldık. Kapitalizmin ilerleyişine en kolay ve en hassas şekilde uyum sağlama becerimizin bize başarı getireceğini zannettik, yanıldık.
Solun belirli bir bağ kurma ve bağlam oluşturma imkânı bulduğu, kitle örgütleri vardı. Sendikalar, dernekler, kitle örgütleri, platformlar vs. bu amaçla devreye sokuluyordu. Sonra bunların kendisini çürüttüğüne ikna oldu. Bu yapılarla politik örgütler arasındaki bağ koptu, bağlam dağıldı. Söz konusu yapılara üye olmak, politik olmanın yerini aldı. Güncel, öznel, maddî çıkarların peşinde koşmak, devrimin ve devrimciliği tasfiye etti. Güncel bilinç, teorik bilincin yerine geçirildi. Öznel algı, nesnel bilgiyi yendi. Maddî çıkarlar, kolektif hareketin iradesini ezdi. Bağ kopmuş, bağlam dağılmıştı bir kez.
Şimdi hapishane direnişinin devrimcileri, özel mahallelerinin özel mekânlarında yılbaşı kutluyorlar. On dokuzun yanına on yediyi getiren, “tombala” diyor. Nerede yaşıyoruz, unuttuk. Spekülatif sermayemizin, ismi bilinmez kişilerce taltif edildiği borsaya gömüldük, arsadan çekildik. Borsa bir kumar; arsa bir hamur meselesidir. Ham olan “ben oldum” dediğinde, arsada pişmek anlamsızlaşacaktır.
Sonra tweet’ler akmaya başladı: “İzmir’de Birleşik Haziran Hareketi’nin etkinliği için tutulan yer küçük geldi.” Oysa burada “az sayıda insan istiyorum ben” lafı vardı. Görülmeyen, duyulmayan buydu. Arsada yalınayak, parmaklarımızı kırarak oynadığımız futbol, yerini pleysiteyşına bıraktı. Başımızdaki âlimler de bunu istiyorlardı aslında, aksi gericilikti. Birilerine gerici görünen güruhun söz-yetki-karar sahibi olması, tehlikeliydi. Sol, önce bu marazı gidermeliydi. Söz, şirketleşmiş, hisse sahibi örgütlere ait olmalıydı sadece. Yetki, ancak o örgüte lâyık olana verilirdi. Karar vermekse, ondaki aklı biraz olsun taşıyana ait bir meziyetti.
İleri, laik, aydınlanmış vs. olmak gerekiyordu borsaya girmek için. Bağın koptuğu, bağlamın dağıldığı yerde, konuşan borsaydı. Arsalara kibir kulelerinin dikilmesini biz istedik. İstemiyor olsaydık, 19 Aralık’la 17 Ağustos’un rabıtasını kurardık. Hapishanelere saldırıyla kenar mahallelere yönelik istilayı belirli bir bağlama oturturduk. Bağsız-bağlamsız solculardık, bu bize yeterdi.
Passolig’in kafası örgütlenme düzeyinde de işliyor, neye kızıyoruz? İçimizde Çarşı’nın dolaşmasını istemiyoruz, niye hayıflanıyoruz yalnızız diye? Biz özel şehidlerimizi kendi müzemizde mumyalamaya bakalım. Önderlerimizi özel mülkümüz kılalım. Onların herkese ait devrimci bir çığlık olmasına mani olalım. Varsın kıymetlendiğimiz yer arsa değil, borsa olsun. Fukaranın tek, müşterek çığlığı, yürek yangısı, acılı sözü akacak bir yol illaki bulur.
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

İsa: Mesih mi Yoksa Bolşevik mi?

İsa Devrimci miydi?
O’nun politik çevresi şüpheli isimlerden oluşuyordu. Çevresindeki isimlerden biri, Mutaassıp Simon idi. Mutaassıplar [Zealotlar], kendisini Romalıları Filistin’den çıkarmaya adamış, yeraltında faaliyet yürüten anti-emperyalist bir hareketti. Mutaassıplar, bugünün El-Kaide’sinden pek farklı olmayan bir ideoloji üzerinden, saf, gelenekselci ve teokratik bir Yahudi devleti istiyorlardı. Sebep-sonuç ilişkilerine bakan bir seyirci için İsa’nın öğretisi pekâlâ bu Mutaassıpların düşüncelerine benziyormuş gibi görünebilir. İsa’yı kuşatan kalabalıklar içerisinde Mutaassıpların ve diğer muhaliflerin olmasını doğal karşılamak mümkün, ama bunun politik açıdan ne denli doğru olduğuna da bir bakmak gerek.
İsa’nın imparatorluk karşıtı direnişin bir parçası olması pek muhtemel değil. Bunun bir nedeni, onun vergilerin ödenmesi gerektiğine inanması (“Sezar’ın hakkı Sezar’a”) ama Mutaassıpların bu fikre karşı çıkması. Diğer bir nedeni de O’nun Ferisîlerle kanlı bıçaklı olması; Ferisîler, bir yönüyle, Mutaassıpların teolojik kanadı.
İsa’nın bir Mutaassıp olmamasının diğer bir nedeni de havarilerinin O’nun idam edilmesi sonrası tutuklanmamış olması. İsyancı olarak biliniyor olsalardı, işgalci Roma güçleri muhtemelen onları dümdüz ederdi. Havariler arasında belki de az miktarda anti-emperyalist militan mevcut idi ama Romalı yetkililer, İsevî hareketin devleti yıkmayacağı hususunda netlerdi. Tabii bu, söz konusu hareketin liderinin çarmıha gerilmesinin sebebi değil.
Eğer İsa, Mesih olduğu iddiasında bulunmuş olsaydı, Romalılar teyakkuza geçerdi, zira Mesih, o dönemde İsrail’i yeniden ayakları üzerinde doğrultacak olan militan politik lideri ifade ediyordu. Ama İsa, Mesih olduğu iddiasında da bulunmadı. Bu konuda tarihsel planda iki olaydan bahsedilir ama ikisi de kuşkuludur. Ne olursa olsun, yanındaki silâhsız, hatırı sayılır ölçüde kalabalık ama o kadar da büyük rakamlarda olmayan bir insan topluluğu ile mabedi imha edebileceği ya da devleti yıkabileceği fikri çok saçma bir fikir, Yahudi ve Romalı yetkililer de bu kanaatte olmalı. Mabedin binlerce muhafızı var, ayrıca Roma garnizonundan bahsetmeye bile gerek yok.
Giderek tehlikeli bir biçimde küfre doğru yelken açan dövizcilerin mabedini temizlemeye dönük şiddete dayalı eylemi, İsa’nın düşmanlarınca bileklerinden çivilenmesi için yeterli sebeptir. Dövizcileri mabetten kovmadaki niyet, “anti-kapitalist” bir hamle değildi. İsa, dövizcilerin ve güvercin satıcılarının masalarını devirdi ve mekânın haramilerin ini olduğunu söyledi; ama bu ifadelerin bugün sonradan eklendiği düşünülmekte. Muhtemelen İsa, mabedin yıkılmasından sembolik manada dem vuruyor ama ticaretin hüküm sürdüğü, pespaye bir yer oluşuna dönük nefretini ifade etmiyordu.
İsa itaatsizliğinden ötürü kınanıyor ve kamu düzeni için bir tehlike olarak görülüyor. O dönemde Roma’nın Yahudiye valisi olan ve İsa’yı yargılayan Pontius Pilatus, muhtemelen O’nu Mesih olduğu iddiası üzerine ölüme gönderiyor, oysa İsa, Mesih olduğu iddiasında değil. Mesih (Elence: Hristo) Yahudilerce savaşçı-kral olarak kabul ediliyor, İsa’nın Kudüs’e bir eşeğin sırtında girmesini Mesih karşıtı bir hareket olarak okumak mümkün, burada O, askerî egemenliğe dair tüm benzeri anlayışlara alaycı bir tokat atıyor gibidir.
O halde İsa, politik bir liderden çok “ruhanî” bir lider midir?
İsa’ya göre, adaletin hâkimiyeti, Tanrı’nın hükümranlığı ile budünyanın iktidarları arasında herhangi bir müzakereye imkân yoktur. O nedenle İsa, mutlak bir kararla, etrafındaki insanlarla karşı karşıya gelmiştir. Bu insanlar ya O’nun yanındadır ya da O’na karşıdır; liberal bir orta nokta masalına yer yoktur. Mesele, eski köye yeni âdet getirmek türünden reformist bir mesele değil, İsa’nın görüşüne göre, hâlihazırda şiddetli bir biçimde dünyada zuhur eden ve kendisinin hem müjdecisi hem de tecessümü olarak gördüğü, tahayyül edilemeyen yeni bir rejimdir. Bu anlamda O, bir sosyal reformcu değil, bir öncüdür.
Marx’taki sosyalizmden farklı olarak, adalet alanı hem bugüne içkindir hem de ona doğru yürünmesi gereken bir hedeftir. Ama eskiden yeniye geçiş, evrimci sosyalizmin öngördüğü tarzda, yumuşak olmaz. İçinde yaşadığımız ve İnciller’in “dünyanın günahı” dediği koşulların aciliyeti ve şiddeti düşünüldüğünde, adil bir toplumsal düzene erişmek, ölüm, hiçlik, karışıklık ve mal-mülkten kurtulma gibi yollardan geçmeyi içerir.
İsa’nın ve müritlerinin krallığın kısa süre sonra kurulacağını ummalarının bir nedeni, onların o krallığın kurulmasına katkı sunma noktasında insan faaliyetinin belirli bir role sahip olabileceğine dair herhangi bir anlayışa sahip olmamalarıdır. İlk Hıristiyanlar için krallık, tarihin icra ettiği bir çalışma değil, Tanrı’nın bir hediyesidir. İnciller’deki dünya görüşü dâhilinde böylesi bir politik teolojiye rastlamak pek mümkün değildir, bu da, İsa’nın Lenin’in olduğu manada bir devrimci olmamasının ana sebebidir. İsa Leninist değildir çünkü O tarihsel özgür irade anlayışına sahip değildir. Onda tek bir tür tarih anlayışı vardır, o da Heilsgeschichte, yani selamet tarihidir.
Dolayısıyla Hıristiyanlık, seküler hümanizmden görece daha kötümserdir ama aynı şekilde alabildiğine daha iyimserdir. Bir yandan insanlık hâlinin itaatsizliği, insanî arzunun sapkınlığı, putperestlik ve vehmin yaygınlığı, ıstırap çekmedeki ayıp, zulüm ve adaletsizliğin insanın içini körelten sürekliliği, halktaki fazilet kıtlığı, gücün küstahlığı, iyiliğin kırılganlığı, şehvet ve bencilliğin korkunç gücü konusunda gerçekçidir.
Diğer yandan da bu din, berbat koşullardan kurtulmayı vaat eder ama şaşırtıcı bir biçimde bu kurtuluşun gerçekleştiğini de söyler. Bugünlerde sosyalizmin bizim fark etmediğimiz bir yoldan, hâlihazırda meydana geldiğini söylemek bir yana, Marksistler arasındaki mekanik bir yaklaşıma sahip kişiler bile sosyalizmin kaçınılmaz olduğunu iddia edememektedirler. Oysa Hıristiyan imanında krallığın kurulması önceden sağlama alınmıştır, zira bu krallık, zaten İsa’nın O’nun ölü bedeninden göğe yükselişi sayesinde kurulmuştur. Yeni bir kent ancak başka bir şekle bürünmüş beden üzerinden mümkündür. Bu, geleneksel manada diriliş olarak bilinmektedir.
O hâlde İsa devrimci miydi? Lenin veya Troçki’nin kabul edebileceği türden bir devrimci olmadığı kesin. Peki, ama kabul etmemelerinin nedeni, O’nun Lenin ve Troçki’den daha az devrimci olması mı yoksa daha fazla devrimci olması mı? Şurası kesin: İsa, karşı çıktığı iktidar yapısının yıkılmasını hiç müdafaa etmemiş. Ama diğer nedenlere de bağlı olarak, bunun nedeni, O’nun bu iktidarın ruhun coşkunluğu, yoldaşlık, barış ve adaleti içerisinde, görece daha kusursuzlaştırılmış bir varoluş formu eliyle süpürülüp atılacağı beklentisi içerisinde olması. Üstelik böylesi bir ruh, Lenin ve Troçki’nin bile tahayyül edemeyeceği türden bir ruh. O vakit sorulan sorunun cevabı şu: İsa az çok bir devrimci ama o hem az devrimci hem de çok devrimciydi.
Terry Eagleton
Devamını oku ...

Filistin Burjuvazisi ve FKÖ

20 ve 21 Aralık’ta Lübnan’ın Ayn el-Helve ile Beddavi mülteci kamplarında verdiği derste Yoldaş Halid Bereket, mevcut Filistin’in resmî liderliğine ve “Filistin halkına sundukları, yanılsamalardan oluşan yola yönelik eleştiriler yöneltti.
“Tarihsel açıdan Filistinli kapitalistler ve Filistin burjuvazisi, Filistinlileri bir sefaletten diğerine sürükleyip durmuşlardır. Bu sınıf, Filistin davasını desteklememektedir, bundan sonra da desteklemeyecektir. Söz konusu sınıf, sadece kendi küçük çıkarlarını umursar, Filistin halkının başına neler geldiği, onların haklarının nasıl çiğnendiği onun umurunda değildir. Bu, 1936’da, 1948’de, 1967’de böyleydi, bugün de böyledir. Elbette Filistin halkının içinde bulunduğu durum konusunda en büyük sorumluluk, işgalciler ve sömürgecilerindir ama bu sınıfı temsil eden geleneksel gerici liderliğin de Filistinlilerin bugün maruz kaldıkları sefil koşullar konusunda önemli bir sorumluluğu vardır. Artık mülteci kamplarındaki fakir halk sınıflarından gelen devrimcilerin teşkil ettikleri yeni bir liderlik oluşturmanın vaktidir. Mevcut durumdan çıkışın yegâne yolu, anavatandaki ve sürgündeki halkına ve silâhlı mücadele yoluna bağlı sağlam bir liderlik oluşturmaktan geçmektedir.”
Konuşmasında Bereket, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunulan taslak kararın “Filistin davasının merkezini teşkil eden geri dönüş hakkını tehlikeye sokan ve Filistinlilerin haklarını riske atan bir ihanet metni” olduğunu söylemiştir. Ardından Bereket, dinleyicilere şu soruları sormuştur: “Bu konuda ne yapacaksınız? Sesinizi yükseltip davanıza kimsenin el koyamayacağını haykıracak mısınız? Bir zamanlar size ait olan, kendi kanınız, teriniz ve paranızla inşa ettiğiniz Filistin Kurtuluş Örgütü’nün içinde olduğu mevcut duruma karşı sesinizi yükseltecek misiniz? Sürgündeki Filistinli mültecilerin yürüdüğü yolu geri kazanacak mısınız, sizin sesiniz ve devrimci aydınlarınız Gassan Kanefani ile Naci Ali’yi yeniden onların elinden kurtaracak mısınız? Yoksa tüm bu olup biteni kabul mü edeceksiniz?”
Yoldaş Bereket, sözlerine şu şekilde devam etmiştir: “Filistin sahnesindeki en tehlikeli yozlaşma biçimi, mevcut liderliğin politik açıdan yozlaşmasıdır. Filistin devleti yozlaşmış bir kurumdur, o, hâlihazırda yaşanan yozlaşmayı idare eden bir kurumdan fazlası değildir. Bu kurumun işgalciyle güvenlik konusunda işbirliğine gitmesi tam bir ihanettir. Mali yozlaşma, idari yozlaşma ve toplumsal yozlaşma bu kaynaktan, politik yozlaşmadan beslenmektedir. Halkın yüzde biri, yani şu Filistinli kapitalistler, Filistin ile ilgili politik kararların yüzde yüzünü kendine göre vermektedir.”
Ayn el-Helve mülteci kampındaki gençlere hitap eden Bereket şunları söylemiştir: “Her gün direnişin ön saflarında olanlar, Filistinli gençlerdir, bu gençler hangi partiye bağlı olduklarına bakmaksızın, ne tür bir politik bağa sahip olursa olsun, mücadeledeki yerini almaktadırlar. Hapishanelerde, Gazze’deki silâhlı direnişte, öğrenci hareketinde, İsrail askerleriyle çatışmalarda şehidlerin ve yaralıların ekseriyeti gençtir. Peki, gençliğin politik karar alma süreçlerindeki payı nedir? Filistin gençliğine içinde yaşadıkları koşulları, maddi ilişkileri ve ne istediklerini kim sormaktadır? İçinden geçtiğimiz zaman değişim ve isyan zamanıdır, ona önderlik etmesi gereken de gençliktir.
İktidar tekelini elinde bulunduran Ramallah’taki Filistin Devleti sona yaklaşmıştır. Onun elinde Filistinlilere yanılsama, daha fazla yanılsamadan başka sunacak bir şey yoktur. Öte yandan Gazze’de iktidar tekelini elinde bulunduran Hamas da kendi örgütünün çıkarlarını Filistin halkının çıkarlarının ve davasının üzerinde tutmaktadır. Bu nedenle ‘ulusal birlik’ şiarı ulusal birlik anavatanda ve sürgündeki Filistinlilerin teşkil ettikleri halk sınıflarınca dayatılmadığı sürece, boştur, kıymetsizdir. Biz, Kahire, Doha ve Amman’daki Arap istihbarat servislerinin himayesinde ‘ulusal bir diyalog’ süreci içerisine girmek istemiyoruz. Biz, ulusal diyalogumuzu Filistin halkının himayesinde ve Filistinlilerin ellerindeki silâhların koruması altında, Ayn el-Helve mülteci kampında inşa etmek istiyoruz.
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, yedinci ulusal konferansını topladıktan sonra yeni bir aşamaya geçmiştir. Örgütümüz bir yenilenme sürecine tanıklık etmekte, halkımız Cephe’nin ileri doğru yürüdüğünü hissetmektedir. Bizden kimse, halkın geri dönüş ve kurtuluş için verdiği mücadele ile halkımızın davasına dair muğlâk ifadeler veya ikircikli konumlar beklemesin. Cephe, fakir Filistin halkına ve tüm dünya halklarına aittir, o her zaman zafere dek onlar için varolacaktır.”
FHKC
Devamını oku ...

Marx’ı, Engels’i, Lenin’i Sevmedi Onlar

T24 internet gazetesinde Aysel Sağır'ın "Marx yeniden..." başlıklı yazısı dikkatimi çekti. Yazısında Sağır, Marksizmden Sonra Marx adlı yeni çıkmış bir kitabın tanıtımını yapıyor ve bu kitabın yazarının önemli bulduğu tespitlerini paylaşıyor.
Söz konusu kitabı okumadım, fakat Aysel Sağır'ın yazısında yer alan bazı alıntılar, oldukça 'tanıdık' olan bir yaklaşımı ve çabayı da tekrardan hatırlatıyor.
Amacım, Sağır'ın yazısı ve bahsettiği kitaba dair bir şeyler yazmak değil. Sadece bu yazı vesilesi ile 'tanıdık' olan yaklaşım ve çabaların ne olduğuna dairdir; yani Marx, Engels ve Lenin arasındaki bütünselliğin ve sürekliliğin nasıl parçalanmak istendiğine kısaca değinmektir. Zira, günümüzde öncelikle Marxizm ile Leninizm arasındaki bağ koparılmak ve ardından da Marx ile Engels birlikteliği değersiz kılınmak isteniyor. Bütün bunlardan elde edilmek istenen ise, Marx'ın fikriyatının politik ve müdahaleci karakterinin göz ardı edilmesidir.
Öncelikle söz konusu kişi Karl Marx olunca -hakkının verildiği veya eleştirildiği- birçok yazının, makalenin ve kitabın yazılması, onun hakkında araştırmaların yapılması elbette ki doğaldır. Gerçi burada eleştiri derken, bundan kasıt Marxizm'e 'katkı' sağlayan bir gayreti tanımlama koşuludur. Aksi takdirde, eleştiri adına yapıldığı söylenen ve amacı Marxizm-Leninizm'i itibarsızlaştırma ve emekçilerin kendi kurtuluşlarının ideolojisine yabancılaştırma hedefli çalışmaların, burjuva ideolojisine hizmet eden ve özü itibari ile sınıfsal bir 'saldırı' olduğu gerçeği es geçilmiş olur.
Dolayısıyla 'eleştiri' ve 'saldırı' arasındaki farkı belirtmek bir zorunluluktur. Çünkü Marxizm-Leninizm'e 'eleştiri' kisvesi altında ve 'yeniden' diyerek yapılmak istenen şey, özünde egemen sınıfın sömürü düzeninin devamlılığı ve güvenliği için teorik ve ideolojik 'saldırı'ları gizlemektir. Böylece Marx, Engels ve Lenin ile 'devrimci' bir öze sahip olan 'Bilimsel Sosyalizm' tahrif ve revize edilerek değersizleştirilmesi amacının üstü örtülür.
Meseleye bu açıdan yaklaşıldığında Bilimsel Sosyalizm'e yönelik saldırılar bu nedenle yeni değildir, 'tanıdık'tır!
Aslında bu tanıdıklık, kapitalist ideologların bitmek bilmez uğraşlarından ve bununla birlikte burjuva entelektüellerden etkilenen ama kendisini Marxist(!) olarak tanımlayanlardan da gelmiştir.
İster süzme bir burjuva entelektüeli olsun, isterse kendini Marxist(!) bir ideolog olarak tanımlayan olsun, bu gibilerin ilk işi daima Marxizm ile Leninizm'i birbirinden ayırmak, koparmak ve karşı karşıya getirmek olmuştur. Lenin'e saldırarak aslında Marx ve Engels'in sistemleştirdiği teorinin, işçiler ve emekçiler lehine pratikleşmesine ve hayat bulmasına karşı bir öfke dışavurulur. Böylelikle Marxizm'in yalnızca hakkında konuşulacak ve tartışılabilecek bir teori olmadığı, 1917 Ekim Devrim'i ile gerçekleşebilir olduğunun ispatlanması, bu öfkenin de temelini oluşturur. Dolayısıyla Lenin'e saldırı, tam da Lenin'in Marxizm'i soyut bir kuram olmaktan çıkarması ve "devrim hiçbir zaman gökten hazır inmez" sözünün doğrulanması nedeniyledir.
Lenin'in, Marxizm'i burjuvazinin akademilerinde üzerine gevezelik yapılacak bir iktisat teorisi, bir felsefe ve bir sosyoloji olmaktan kurtararak ele almasına; Marxizm'in sahip olduğu militan ve devrimci özü emperyalizm çağına taşımasına; örgütlenmenin ve devrimci bir partinin zorunluluğunu göstermesine ve bunu yaşamla bütünleştirmesine duyulan nefret işte bu yüzdendir.
Diğer yandan Lenin'e yönelik hücumların ve onu Marx ve Engels'ten koparma girişimlerinin temelinde 'Proleterya Diktatörlüğü/Demokrasisi' ilkesini Marxizm'in temel meselesi olarak ele alması bulunuyor. Bu konuya Lenin'in yaklaşımı şöyledir:
"Sınıf mücadelesi öğretisi Marx tarafından değil, aksine ondan önce burjuvazi tarafından yaratılmıştır ve genel konuşulduğunda, burjuvazi için kabul edilebilirdir. Yalnızca sınıf mücadelesini kabul eden biri, henüz Marxist değildir, henüz burjuva düşüncesinin ve burjuva politikasının sınırları içinde kalmış olabilir. Marxizm'i sınıf mücadelesi öğretisine indirgemek, Marxizm'i budamak demektir, onu tahrif etmek, onu burjuvazi için kabul edilebilir olana indirgemek demektir. Sadece, sınıf mücadelesinin kabulünü, proletarya diktatörlüğünün kabulüne kadar genişleten kişi Marxisttir."[1]
Devamında şunları ekler Lenin:
"Burjuva devletlerin biçimleri son derece çeşitlidir, ama özleri birdir: tüm bu devletler şu ya da bu tarzda, fakat son tahlilde mutlaka burjuvazinin bir diktatörlüğüdür. Kapitalizmden komünizme geçiş elbette muazzam bir politik biçimler bolluk ve çeşitliliği gösterecektir; fakat özü mutlaka aynı kalacaktır: proletarya diktatörlüğü."[2]
İlk bakışta burada diktatörlük kelimesi garip karşılanabilir. Fakat Marx, Engels ve Lenin'in bu kavramı özellikle tercih ettikleri de unutulmamalıdır. Buradaki başat soru "Kim için demokrasi?" şeklinde formüle edilmiştir. Zira demokrasi kavramı sınıfsal bir içeriğe sahiptir ve bu yüzden de devleti elinde bulunduran egemen sınıf karşıtları -yani proletarya- için aynı zamanda bir diktatörlüktür. Lenin burada "her devletin bir sınıfın bir diğerini ezme mekanizması olduğunu ve en demokratik burjuva cumhuriyetin de proletaryanın burjuvazi tarafından ezilmesi için bir mekanizma olduğunu"[3] hatırlatır ve "burjuva demokrasisi daima kısıtlı, ikiyüzlü, yalancı ve sahta kalır, o daima zenginler için bir demokrasi ve yoksullar için bir aldatmaca"[4] olduğunu belirtir.
Bundan dolayı Marxist-Leninist terminoloji de burjuvazinin proletarya tarafından baskı altında tutulması ve mülksüzleştirilmesi; insanların ücretli kölelikten kurtularak özgürleşmesi ve emekçilerin gerçek bir demokrasiye kavuşması için özellikle 'Proletarya Diktatörlüğü' kavramı kullanılır.
Marx ve Engels'in teorilerinin en başat ilkesi olan bu kavramın Lenin tarafından savunulması ve pratikleştirilmesi, bu nedenle Lenin'e yönelik hücumların da ana sebebini oluşturur.
Buradan yola çıkıldığı takdir de karşımıza kabaca şu sonuç çıkıyor; sadece Lenin'i yıpratmak yetmez, Engels'i de gözden düşürmek gerekir!
Aslında Engels'i değersizleştirme çabaları da tıpkı Lenin'e yönelik negatif kampanyalar ile aynı amacı taşıyor; Marx'ı yalnızlaştırarak, burjuvazi için kabul edilebilir bir hale getirmek! Dolayısıyla Lenin'den sonra hedefe Marx'ın can yoldaşı Engels'in koyulması pek de şaşırtıcı değil.
Aslında Marx'ı tecrit ederek burjuvazinin akademilerine hapsetmek için sıranın, "ben hep ikinci keman oldum ve öyle sanıyorum ki bir ölçüde ustalaştım; Marx gibi bir birinci kemana sahip olmaktan büyük bir mutluluk duydum" diyen Engels'e gelmesi, kapitalizmin hâlâ Marxizm-Leninizm'den ne kadar ürktüğünün de bir kanıtını oluşturuyor.
Eleanor Marx, Engels'in yaşamını yitirdiği gün şunu söyler:
"Engels, bizim için 'general'dir. Bugün bu lakabın daha geniş bir anlamı var: Engels, işçi ordusunun generalidir."[5]
Sadece bu ifade bile Lenin'den sonra neden Engels'in de Marx ile arasında bir karşıtlık(!) veya uyumsuzluk varmış ya da Marx'ı daha(!) iyi anlayabilmek için neden onu, Engels ve Lenin'den soyutlayarak değerlendirmek gerekirmiş gibi düşüncelerin yaygınlaştırılması çalışmalarını da anlaşılır kılıyor. Elbette burjuvazinin ideologları da bilmektedir ki, Lenin'den sonra Engels'in de reddedildiği bir Marxizm zararsızdır! Zira Marx'ı, Engels ve Lenin'den koparmak işçi sınıfı ve emekçileri kendi silahlarından mahrum etmekle özdeştir.
Kaldı ki, Engels'in de proletarya diktatörlüğüne dair düşünceleri, şüpheye yer bırakmayacak denli nettir:
"Proletaryanın devlete hâlâ ihtiyacı olduğu sürece, ona özgürlük adına değil, aksine karşıtlarını baskı altında tutmak için ihtiyacı vardır ve özgürlükten söz edebileceği an da, devlet devlet olarak varolmaktan çıkar!"[6]
Yalnızca bu cümleler dahi çalışmaları ve mücadelesi Marx ile iç içe geçmiş olan Engels'e yönelik saldırı girişimlerinin ve ona duyulan öfkenin nedenlerini de bütün ayrıntıları ile gösteriyor!
Son sözü, -Engels'in 8 Ağustos 1895 yılında yaşamını yitirmesi nedeniyle dillendirdiği şu cümleler ile- Marx'ın kızına bırakalım:
"Bu yürekli demircinin örsteki çekiç sesi artık işitilmeyecektir; usta işçi yıkıldı; güçlü ellerinden düşen çekiç yerdedir ve belki de orada uzun süre kalacaktır; ama onun döverek yarattığı silahlar yerli yerindedir, sağlam ve pırıl pırıl. Yeni silahlar yaratmak çoğumuza vergi değilse de, en azından hepimiz, üzerimize düşeni yapmalıyız, bize teslim edilen silahları paslanmaya bırakmamalıyız; ve bu silahlar, ancak böyle davranmakla, bize zaferi sağlayacaktır ve onun için yapılmıştır!"[7]
Dipnotlar
[1] Lenin, Devlet ve Devrim, s. 45, İnter Yayınları, Mart 1999.
[2] A.g.e., s. 47.
[3] Lenin, Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, s. 140, İnter Yayınları, Mart 1996.
[4] A.g.e., s. 141.
[5] Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, s. 16, Sol Yayınları, Mart 1990.
[6] Devlet ve Devrim, s. 107.
[7] Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, s. 20.
Devamını oku ...

Kaypakkaya’nın TKP Tahlilleri

1971, ateşli bir idealle doğruların izini sürdüğümüz bir yıldı. Doğruların insana yansıyan cesaretini, insanın cesareti olarak algılıyorduk. Doğrularımız arttıkça, cesaretimiz ve zorunluluğa yüklenme azmimiz de artacaktı. Ruhumuzda, daha önceki yılların, Çapalı felsefe öğrencileriyle yaptığımız felsefi tartışmalarından kalma bir ateş vardı. Parmanides'in değişmez, donmuş 'BİR'ine karşı parlayan Heraklit ateşi. Bu antik ateş, okuduğumuz Marksist eserlerle daha bir harlanmıştı.
1971'de İbrahim, Bora Gözen ve ben, TİİKP (Türkiye İhtilâlci İşçi Köylü Partisi) kongresi öncesinde, DABK (Doğu Anadolu Bölge Komitesi) olarak, program taslağını Siverek bağ evlerinde üç gün boyunca bu ruhla tartışmıştık. 1971'in sonlarında, Dersim'e geldiğimde, tartışmalardan çıkan sonuçların, İbo'nun kafasında, dört başlık halinde belirginleştiğini anladım. Bunlar, 1- Genel eleştiriler, 2- Kurtuluş Savaşı ve sonrasının değerlendirilmesi, 3- Milli mesele, 4- TKP tarihinin değerlendirilmesi.
Son iki ay içinde, TKP üzerinde yoğunlaşmış, Şefik Hüsnü'nün seçme yazılarını, Mete Tuncay'ın Türkiyede Sol Akımlar'ını, Komünizmle Mücadele Dernekleri'nin kurucusu Fethi Tevetoğlu'nun devlet arşivlerinden yararlanarak ciddi bir şekilde hazırladığı Türkiye'de Sosyalist ve Komünist Faaliyetleri adlı kalın kitabını, Tekin Erer'in Kızıl Tehlikesi'ni ve birkaç kitabı daha okumuş, notlar almış, tahliller yapmış defterini doldurmuştu.
Dağ evinde, toprak zeminli, minnacık bir odadaydık. "TKP'ye ciddi bir şekilde kafa yordum, yazıyı taslak halinde çıkardım," dedi.
Çenesindeki kiremit renkli kıllar uzamış, eti kemiğine doğru incelmiş, gözleri kadim mağara dervişlerininkini andırırcasına alametli bir hal almıştı. Ters çevrilmiş domates kasasının üzerindeki ekmeğe uzandı elim. Kopardım, sana yağına bandırıp ağzıma attım, bir fırt çektim çayımdan.
"Uzun bir dönem," dedim. "Mustafa Suphi'den mi başladın?"
Burnu akıyordu. Cebinden çıkardığı mendiline sümkürdü, "evet," dedi. "Üç döneme ayırdım, okurken daha iyi anlarsın. Mustafa Suphi, Şefik Hüsnü ve Yakup Demir dönemi."
"Mustafa Suphi dönemine ilişkin belge bulabildin mi?"
Sol gözünü hafif yumdu. Talihsiz zor anlarda, çelişkiler yumağının ilmiğini bulamadığında veya birini ikna edemediğinde sol gözü hafif yamulurdu.
"Kendisine ait birkaç bildirinin dışında, teorik dünyasına ilişkin bir belge yok. Geçmişine dair bilgi edindim biraz. İttihatçılara muhalif olduğu için tutuklanıp Sinop cezaevine atılmış, oradan Rusya’ya kaçmış. 1916'da bolşeviklerle ilişkiye geçmiş. Dört yıllık bir tecrübeden sonra da kurulan TKP'nin başkanlığına seçilmiş."
Diyarbakır sıkıyönetim güçlerinin ve Siverek polisinin baskınları sonucunda tüm kadroları kaybedip bölgeyi terketmek zorunda kaldığım için dalgındım. Kalbimi örseleyen kara uğultunun ağlarına yakalanmış bir örümcek gibi hissediyordum kendimi.
"Bu bilgilerle onu değerlendirmek zor," dedim.
Kaynaklarını ve olanaklarını zorlayan, aşan bir belagatle, "Mustafa Suphi'nin bolşevizm ekolünden geçtiği ve komünist olduğu açık," diye sürdürdü. " Ciddi hataları var ama. Türkiye için kafasındaki model, bana öyle geliyor ki Ekim Devrimi modelidir. Ama bunun nasıl gerçekleşeceğine dair kafası açık değil. Çerkez Ethem ve Halk İştirakyun Fırkası gibi muhalif güçlere dayanabileceğini sanıyor. Kemalistleri müttefik olarak görüyor. Düşman olarak görse, davet beklemez, merkez komitesini yanına alıp açıktan girmez ülkeye."
"Devrimi kime karşı yapacak o zaman?" dedim. "İşgal güçlerine ve onların Sultancı işbirlikçilerine karşı mı? Bu noktayı düşünmek lazım. Ekim Devrimi, itilaf emperyalistlerinin ağır tehdidi altındadır o zamanlar. Devrimin, müttefiklerine en çok ihtiyaç duyduğu bir andır. Bolşevikler, 'gidin Kemalistlere destek olun,' diye telkinde de bulunabilirler TKP'ye. Onlar da, ‘destekçiyiz’ diye korkmadan girebilirler ülkeye."
Gülümsedi. "Sınıf uyanıklığı konusunda zaaf içinde oldukları açık," dedi. "Kemalist burjuvazinin çağrısını ve davetini bekliyorlar Anadolu'ya girmek için."
Parti program taslağının tartışıldığı dönemde, çok yoğun tartışmalara girdiğini, okuduğunu, düşündüğünü ve kendisini temel bir teorik çıkışa, tarihsel bir yol ayrımına doğru taşıdığını düşündüm. Mustafa Suphi dönemini çocuksu bir saflıkla savunuyordu. O döneme Ekim Devrimi coşkusunun damgasını vurduğu inancındaydı. Mustafa Suphi'nin teorik görüşlerine ait, birkaç bildirinin dışında hiçbir metin yoktu. Tekin Erer'in kitabına dayanıyordu.
Kış, pencere camını buzlandırmıştı. Kapının önünde, kara gömülüp donan serçeden kurtaramıyordum kendimi. İbo konuşuyor, ben ise dinler görünüyordum. İçimde, kendi gölgelerine mezar kazan aç serçeler dolaşıyordu.
Devamını oku ...

İslam Adına İslam’ı Karalayanlardan Beriyiz!

İslam adına İslam’ı lekelemek, yaşadığımız son sürecin en önemli karakteristiği…
Gülen Hareketi, CIA ve Mossad’a çalışarak hizmet, cemaat gibi ulvi kavramları kirletti. Amerika’nın Ortadoğu’ya dönük planlarında rol aldı. Ortadoğu’daki direnişin kırılması ve özellikle de İran’ın ümmetin gözünden düşürülmesi için ortaya konulan tüm şeytanlaştırma senaryolarında başrolü oynadı. Son olarak da Türkiye operasyonunda organizatör pozisyonunda idi. Amerika’nın isteği doğrultusunda tüm anti-Amerikancı kesimlerin susturulması ya da itibarsızlaştırılması için sayısız komplonun/şantajın/projenin mimarlığını yaptı. “Tevhid-Selam” isimli sanal örgüt de Gülen Hareketi tarafından icat edildi ve kurgulandı. Binlerce insanın birtakım hayali senaryolarla gözaltına alınmasını, sorgulanmasını ve tutuklanmasını sağladılar. Binlerce insanın telefonlarını dinlediler. Kısacası; İslam adına çalıştığını iddia eden bu hareket, İslam’ın karalanmasına yol açacak birçok eyleme imza attı.
Diğer taraftan iktidar partisi, her ne kadar kendini “muhafazakâr- demokrat” olarak tanımlasa da, İslamcı bir kökten geldiği için daima “ılımlı İslamcı” olarak lanse edildi. Ak Parti iktidarında Türkiye uluslararası sermayenin cenneti haline geldi. Paradan para kazanmanın, faizin cazibe merkezi haline geldiği bir süreç normalleşti. Zina suç olmaktan çıktı. Emeğin sömürülmesi amacıyla oluşturulan taşeronluk sistemi bu dönemde yaygınlaştırıldı. Halkın ortak mülkü olan madenler, meralar, sular, ormanlar özelleştirmelerle yandaş firmalara peşkeş çekildi. Yolsuzluk, rüşvet gibi gayri ahlaki uygulamalar sıradanlaştı. Maddi ve manevi bağlamda sadece ve sınırsızca tüketen bir toplum yapısı oluştu. Kısacası; ılımlı İslam ideolojisi ile tanımlanan bu iktidar, yaptıkları ile İslam’ı ihya etmek yerine, İslam’ı lekelemek gibi bir görüntü arz etti.
Pakistan’da yaşanan son kanlı baskın, İslam adına hareket ettiklerini söyleyenlerin İslam’a ne denli zarar verebileceğinin en somut örneği oldu. Pakistan Taliban’ı kendilerine dönük operasyonlara cevap olarak bir okulu bastı ve yaşları 9-16 arasındaki çocukların çoğunluğu oluşturduğu 148 kişiyi katletti. Vehhabi-Harici sentezi bakış açıları ile kendilerinden olmayan herkesi hedefe yerleştirebilen bu ve benzeri yapılar, maalesef kendilerini İslam ile tarif ediyorlar.
Irak ve Suriye’de IŞİD, Nijerya’da Boko Haram, Somali’de El-Şebab gibi örgütler de aynı mantalite ile katliam yapmaya devam ediyorlar. Bu örgütlerin hiçbiri haksız yere adam öldürüp öldürmediklerini sorgulamıyorlar. Tamamı kendi katliamlarını meşru olarak görüyorlar.
Allah(c.c.) Kur’an-ı Kerim’de Maide Suresi’nde şöyle buyuruyor: “Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesad çıkarmamış birisini öldürürse bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de birisinin hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” Bu ayet-i kerime, bize İslam kisvesi altındaki söz konusu canilerin ne denli ağır bir suç işlediklerini ortaya koymaktadır.
Biz Adalet ve Özgürlükler Platformu olarak şunu açıkça deklare ediyoruz: İslam’ı kullanarak, İslam kisvesi altında İslam’a aykırı eylemler gerçekleştiren tüm örgütlerden, tüm sivil toplum kuruluşlarından, tüm siyasi organizasyonlardan beriyiz. Bu yapıların en büyük zararı İslam dinine ve İslam ümmetine verdiğine inanıyoruz. Tevhid-adalet çizgisindeki İslamî mücadelemizi sadece ve sadece Kur’an ve sahih sünnet çerçevesinde yürütme azmimizi bir kez daha ilan ediyoruz.
Adalet ve Özgürlükler Platformu Adına Diriliş Saati Dergisi
Devamını oku ...

Yeni Ateizm, Eski İmparatorluk

“Yeni Ateistler”in ilgi görmelerinin nedeni, onların Batı emperyalizmine gerekli entelektüel kılıfı vermeleridir.
Kendisinin radikal bir polemikçiden neokonservatif bir şahine dönüşünümünü izah ederken Christopher Hitchens, politikasının hiç değişmediği hususunda ısrarcı. Ona göre, Vietnam Savaşı’na karşı çıkmakla Irak’ın işgalini zerre pişmanlık duymadan desteklemiş olmak, gayet tutarlı. Aynı şekilde, Noam Chomsky ve Edward Said gibi isimlerin bulunduğu kardeşlik derneğini terk etmek ve Paul Wolfowitz’in misafiri olarak Beyaz Saray’da şampanya yudumlamak da gayet tutarlı.
Hitchens, geçmişte aldığı tüm konumları birbirine bağlayan tek bir entelektüel bağ olduğunu iddia etmekten hoşlanan bir isim: “Totaliteryanizm”. “Bana göre düşman, totaliter olandır. Sadece eylemlerinizi ve verdiğiniz vergileri değil, kafanızın içini de kontrol etmek isteyen, katıksız bir totaliterdir.”
Ama çıkardığı tüm bu emperyalizm yanlısı kuru gürültü karşısında o, nihayetinde uluslararası şöhretini dine dönük saldırısı üzerinden elde etti. Onun iddiasına göre, dine saldırıları da temelde “totaliter olana karşı” girişilen eylemlerdi ve bu, Kuzey Kore ya da Joseph Stalin’e karşı koymaya benziyordu. “Yeni Ateist” hareketin parlak bir lideri olan bu eski sosyalist, son on yılını dine karşı savaşmakla ve emperyalizmle barışmakla geçirdi.
Richard Seymour’ın Unhitched isimli kitabında tespit ettiği üzere, Hitchens’ın dönüşümü, kitabî bir nitelik arz etmese de, eşi benzeri görülmemiş bir dönüşüm de değil:
“Hitchens’ın antiteizminin gördüğü işlev, yapısal açıdan Irving Howe’un Stalinofobi olarak nitelediği şeye benzer. […] Stalinizm denilen umacı ve günah keçisi, sağla kurulan yeni ittifakı meşrulaştırdı, insanları kapitalist toplumdaki kalıcı adaletsizlere karşı kayıtsızlaştırdı ve ‘Özgür Dünya’ adına yapılan baskıcı uygulamalara hoşgörüyle yaklaşıldı. Aynı kaba biçim dâhilinde, Hitchens’ın dine yönelik meşguliyeti, kapitalizmin ve imparatorluğun adaletsizliklerine karşı gözleri kör etmekle kalmadı, ayrıca onlara dönük arsız bir savunuya yol açtı.”
Hitchens’ın Tanrı Büyük Değildir gibi polemikleri üzerinden “Yeni Ateizm” yaygın bir ilgi gördü. Hitchens’ın yanı sıra, hareketin diğer iki önde gelen şakirti, Sam Harris (İnancın Sonu) ve Richard Dawkins (Tanrı Yanılgısı), dinî isimlerle kamuoyu önünde sayısız tartışma içine girdi, bu polemikler, söz konusu isimleri, internet ünlüleri ve antiteizmi popülarize eden kişiler kadar etkili insanlar hâline getirdi.
Göründüğü gibi ve onun ortaya koyduğu anlayış üzerinden bakıldığında, Yeni Ateizm, Bacon ve Descartes gibi düşünürlerin eserlerinde bulunan Aydınlanma bilimciliğinin yeniden canlandırılmış cisimleşmesidir: bu bilimcilik, dinî metinleri ve gelenekleri empirik soruşturma yoluyla rasyonel bir incelemeye tabi tutan ve taşralılığa ait güçlere karşı evrensel aklı savunan eleştirel bir söylemdir.
Pratikte Yeni Ateizm, popülerliğini ve ticarî başarısını, neredeyse tümüyle “teröre karşı savaş”a, işe yararlılığını emperyalist jeopolitikanın entelektüel aracı olmaya borçlu olan kaba, indirgemeci ve alabildiğine seçici bir eleştiridir.
İlk dönem ateist geleneklerin bazıları, şiddeti reddedip Sol’un sahip çıktığı davaların savunuculuğunu yapmışsa da (örneğin Bertrand Russell hem sosyalisttir hem de tek taraflılıkçıdır), bugün Hitchens, Dawkins ve Harris’in temsil ettiği ateist damar, saldırgan savaş, devlet şiddeti, temel insan haklarının kısıtlanması, işkence, hatta işkence bağlamında, Arap uluslarına karşı jenosite benzer, önleyici nükleer saldırıların yapılmasını savunmakta, bu tür fikirleri benimseyip lehte olacak şekilde kafa patlatmaktadır.
Bu ateizmin önde gelen taraftarları, birbirinden farklı ideolojik kılıklara bürünseler de benimsedikleri politika, sağ liberallerden Avrupa aşırı sağının proto-faşist demagoglarına uzanan bir aralıkta seyretmektedir.
İslamî İstisnacılık
Hitchens’ın çok satan kitabı bize, Yeni Ateist hareketin öncelikleri ve odak noktası hakkında bir şeyler söylemektedir (Tanrı Büyük Değildir ismi, yaygın bir Arapça ifade olan Allahu Ekber’in patavatsız biçimde ters yüz edilmesini amaçlamaktadır. Allahu Ekber “Allah Büyüktür” demektir. Şüphesiz yazar, bu ismi eğlenceli ve put kırıcı bulmuştur.) İstisnasız, İslam’la meşgul olan herkes, dine dönük, objektif bir bilimsel eleştiri ortaya koysa da, tüm bu söylemi bir biçimde telkin edecektir.
Esasında Sam Harris’in çokça tartışılan, Ekim ayındaki Real Time programına Bill Maher’le birlikte çıkışı ve birçok Müslüman’ı “cihadist”, “İslamcı veya “muhafazakâr” olarak sınıflandıran ham bir yaklaşım sergilemesi, Yeni Ateist hareketin önde gelen simaları gibi, onun elindeki İslam’ı şeytanlaştırmaya yarayan epey zengin arşivi tamamlayan cinstendir.
Yazar, İnancın Sonu isimli çalışmasının sonunda şunları söylemektedir: “İslam, insanların uydurduğu diğer tüm dinlerden daha fazla olmak üzere, ölüme tapınmanın en mükemmel özelliklerine sahip olan bir dindir. Başka bir yerde ise şu tespiti yapar: “Diğer büyük dinler, hoşgörüsüzlüğün bereketli birer kaynağı ise de, şurası açık ki, İslam öğretisi, küresel medeniyetin zuhuru aleyhine özgül kimi sorunlara yol açmaktadır.” Ayrıca bir de Irak Savaşı’nı insanî ve medenileştirici bir misyon olarak savunurken, şunu söyler: “Biz terörizmle savaşmıyoruz. Biz, İslam’la savaşıyoruz.”
Şüphesiz ki Harris’in görüşleri oldukça keskindir ama bu görüşler, Hitchens ve Dawkins’in görüşleriyle örtüşen görüşlerdir. 2007’de verdiği bir röportajda Hitchens şunu söyler: “Eğer bana ‘İslam’ın sorunu ne?’ diye sorarsanız, onun, diğer dinlerle aynı sorunu paylaştığını söylerim. Ancak İslam’ın, düzeltilmesi mümkün olmayan başka bir sorunu daha vardır. Hep liberallerden ‘keşke İslam da bir reform sürecinden geçmiş olsaydı’ lafını duyarsınız, iyi ama bu, imkânsızdır. İslam’ın reform yaşaması mümkün değildir. O, bu nedenle alabildiğine tehlikeli bir dindir.”
Sahip olduğu bariz şovenizme ek olarak, bu ifade, doğru bir tarihsel iddia olmaktan epey uzaktır ve tam da kendi tespiti üzerinden, ikiyüzlüdür. Kimsenin bir kurgu olduğuna inanmadığı İslamî köktencilik, kimi kemikleşmiş ortaçağ geleneklerine bağlılığından değil, aksine, modernist dinamizmi etkin bir biçimde ve şevkle benimsemesinden ötürü sinsi bir yönelimdir.
Bu noktada altta kalmamak için Richard Dawkins, İslam’ın “bugüne dek görülmüş en kötü güç” olduğunu söyler (ama öte yandan da eğlenceli biçimde, Kur’an’ı okuma zahmetinde bulunmadığını da belirtir). Başka zamanlarda, Twitter âleminde Dawkins daha kaba olabilen bir isimdir: Bana göre, Hitler’in yarattığı dehşet, müritlerinin koyunlar kadar aptal olmasının verdiği şaşkınlığın bir ürünüydü. Aynı şeyi İslamcılık için de düşünüyorum, buna göre, o vakitler yeni devlet adamı olmuş makale yazarı Mehdi Hassan vasıfsız bir gazeteciydi çünkü o aynı zamanda bir Müslüman’dı.” Ya da başka bir örnek: “Tüm dünya Müslümanları Cambridge Trinity College’dan daha az Nobel ödülü almış. Ortaçağ’da büyük işler yaptılar ama!”
Yeni Ateistlere göre, tüm dinler aynı ölçüde kötüdür ama İslam daha da kötüdür.
İmparatorluğun Cariyeleri
Batı toplumlarında Müslüman karşıtı hisler veya neokonservatif jeopolitika, 11 Eylül sonrası dünyada yükselişe geçmeseydi, Yeni Ateist projenin ticarî ve entelektüel başarı kazanması imkânsızdı. Bu proje, “teröre karşı savaş” fonuna uygundu, şiddete ve yıkıcılığa işaret eden maceracılığıyla İslam’ı monolitik bir kötülük olarak tarif etti ve bu anlayış itibarlı liberallerin egemenliğindeki mahfillerde epey taraftar buldu.
Real Time denilen programda hem Harris hem de Maher, o bilindik argümanı dile getirdi ve başkalarının korku, çekingenlik veya muhtemelen görecilik yüzünden seçerek tatbik ettikleri “liberal ilkeler”i savunduklarını söylediler. Maher şu iddiadaydı:
“Liberaller, liberal ilkeler için ayağa kalkmalıdırlar. […] Konuşma özgürlüğü, dinini özgürce ve korkmadan yaşama özgürlüğü, homoseksüeller dâhil tüm azınlıklara eşitlik. […] Bunlar liberallerin de alkışlayacağı liberal değerler, iyi ama ‘Müslüman dünyada bu nitelikler eksik’ dediğinizde, onlar sadece üzülmekle yetiniyorlar. […] İslam, Mafya gibi hareket eden tek dindir.”
Harris bu sözlerini sonradan teyit etti ve daha da ileri götürdü:
“Liberaller, teokrasi konusunda gerçekten çuvalladılar. Onlar, beyazların teokrasisini eleştiriyorlar, Hristiyanları eleştiriyorlar. […] 1984’te yaşanan kürtaj kliniğinin bombalanması eylemi konusunda ajitasyon yapıp duruyorlar. […] Bize bu ‘İslamofobi’ memi, masalı çok anlatıldı. Bu masala göre, İslam öğretisine yönelik her eleştiri, halk olarak Müslümanlara dönük dar kafalılıkla ilgilidir. […] bizim tüm kötü fikirleri eleştirmemiz gerek… […] İslam da bugün kötü fikirlerin şahdamarıdır.”
Bu tespitlerle ilgili söyleyecek çok şey var ama önce pratikte şu “liberal ilkelerin asil ve cüretkâr savunusu”nun nasıl bir şey olduğuna bir bakmak gerekecek.
Yeni Ateist harekete mensup düşünürlerin siyaseti tek biçimli değil. Örneğin Dawkins, 2003 Irak işgaline karşı çıktı, Hitchens ise bu savaşın en önemli savunucularından biriydi. Harris, “teröre karşı savaş” dâhilinde işkence yapılmasını etik bir zorunluluk olarak savundu, bile isteye basınçlı su işkencesine maruz kalan Hitchens ise işkenceye karşı çıktı. Hem Hitchens hem de Harris, şiddete, neredeyse kana susamış bir retoriğe dayalı çıkışlar yapmaya hep eğilimli olmuşsa bu, Dawkins için pek geçerli değildir.
Gene de hepsi ortak birkaç entelektüel bağla birbirine bağlıdır. Her bir isim, barbar, tekçi ve gerici Doğu’ya karşı, medeni, kozmopolitan ve ilerici Batı’nın safında olan, çift taraflı bir dünya görüşüne sahiptir. Farklı politik konumlar üzerinden, Harris, Hitchens ve Dawkins, Sağ ile belirli zamanlarda kamuoyu önünde cilveleşmiş, onun en pespaye, en itibarsız unsurlarını coşkuyla desteklemiş, onlara dönük sempatilerini ifade etmiştir.
Üç isim de görünüşte kültürel liberaldir. Esas olarak liberal seyirciye seslenir. Sean Hannity veya Rush Limbaugh’nun asla seslenemeyeceği yollardan, Demokrat Parti’nin kentli ve “itibarlı” taraftarlarına bakar. Öte yandan da terimin yaygın olarak anlaşılan biçimine göre, alabildiğine liberal olmayan konumlar alırlar ve kimi eylemler içerisine girerler.
Entelektüel süsü püsü kazınıp bakıldığında tüm Yeni Ateist metinler, Darwin, Newton ve Galile’ye dönük bir yığın cıvık atıfla doludur. Burada karşımıza, geçmişteki imparatorlukların dilini incelemiş herkese aşina gelecek bir dünya görüşü çıkar: kültürel açıdan üstünlükçü, yabancıyı özselleştiren ve ötekileştiren, denk kısımları himaye eden, babahancı, kendi amaçları doğrultusunda uygulanmış şiddeti meşrulaştıran bir dildir bu.
İnancın Sonu isimli çalışmasında Harris’in yaptığı tespite göre, İslam ile medeniyet arasında yaşanan ve herkesin gözünün önünde cereyan eden çatışma daha da yoğunlaşırsa, nükleer saldırılar gerçekleştirilmesi gerekebilir: “Ya İslamcı bir rejim cennet bahsi üzerinden iyice bönleşir de uzun menzilli bir nükleer silâha sahip olursa ne olur? […] Muhtemelen hayatta kalmamızı sağlayacak yegâne şey, nükleer saldırıyı ilkin bizim gerçekleştirmemizdir.”
Irak Savaşı’nı meşrulaştıran önemli gerekçelerden birini tasdik ederken, Harris, bu savaşı medeni Batı’nın İslamî barbarlığı yenmek için yapılması gereken asil ve özgeci bir haçlı seferi olarak tarif etmiştir. 2004’ün sonunda, Washington Post’a şunu yazar: “Medeni insanlık [Batılılar], bugün kendileri için oldukça maliyetli olacak bir yoldan, Irak halkının hayatını iyileştirmeye çalışıyor.”
İnancın Sonu’nun başka bir yerinde ise şu iddiada bulunur:
“Sivil zayiatla ilgili vicdanî rahatsızlığımızın bizi felç etmesine izin veremeyiz, çünkü düşmanlarımız, bu türden bir vicdanî rahatsızlık nedir bilmiyorlar. Onlar, savaşa ‘önce çocukları öldürün’ yaklaşımı üzerinden bakıyorlar, bizse, onların şiddeti ile bizimki arasındaki temel farkı görmezden geliyoruz. Silâhların dünyamızda yayıldığı koşullarda, bizim bu savaşı kılıçlarla yapma şansımız yok. Şurası kesin ki, her türden sivil zayiat, önümüzdeki yıllarda hayatımızın bir parçası olacak.”
Kitap, Arap milletlerini gerici olarak kodlayıp Müslümanları da ilkel, babahancı bir vesayete muhtaç varlıklar olarak göstererek devam ediyor. “Artık tüm kültürlerin aynı ahlâkî gelişme aşamasında olmadığını kabul etme zamanıdır.” Devamında da sanki on dokuzuncu yüzyıl buduncusu konuşuyor gibidir: “Tarihlerinin bu aşamasında Müslümanların çoğuna oy kullanma özgürlüğü verin, bakın göreceksiniz, politik özgürlüklerini kökünden söküp atma lehine özgürce oy kullanacaklardır.”
Yazara göre gerekli olan, “şefkâtli” bir zorbalığın onlara dayatılmasıdır:
“Belli bir tür şefkâtli diktatörlük, genel manada gerekli olacaktır. […] Ama şefkât önemli bir husustur, eğer devletin içerisinden zuhur etmezse, dışarıdan dayatılması gerekir. Bu dayatmanın araçları ister istemez kaba olacaktır: bu da ekonomik tecrit, (açık ya da gizli) askerî müdahale veya her ikisinin bir bileşkesinden oluşacaktır.”
“Teröre karşı savaş”ın önde gelen propagandacısı olmaya gönüllü olarak soyunan Hitchens ise, şiddete dayalı militarizmin retoriğini görece daha büyük bir şevkle benimser. Onun 1969’da Kamboçya’nın bombalanmasında oynadığı rolden ötürü Henry Kissinger’ı epey eleştirmiş bir isim olduğunu hatırlamak gerekir.
2004’te Amerika’nın Amerika karşıtı isyancılarca işgal edilmiş olan Irak’ın Felluce kentine yaptığı saldırıdan bahsederken Hitchens, “ölü sayısı yeterince yüksek değildi, çok sayıda cihadist kurtuldu.” demiştir. (Felluce Savaşı’ndaki sivil ölü sayısı ihtilaflıdır ama sahadaki yardım grupları, yaşananın “insanî bir felâket” olduğunu söylemişlerdir. Kentte bugün yaşayanlar, yüksek doğum kusuru ve kanser oranlarıyla yüzleşmektedirler. Muhtemelen bu, fosfor ve diğer kimyasal silâhların kullanılması ile ilgilidir. Lösemi vakalarındaki artış, Hiroşima’nın 1945’te bombalanmasından sonra ulaşılan rakamları aşmıştır.)
Ayrıca Hitchens, Afganistan’da parça tesirli bombaların kullanımını da över: “Çok iyi, çünkü bu çelik saçmalar, insanın içini delip geçecek, sonra da bir başkasını öldürecek. Eğer bunlar kalplerinin üzerinde Kur’an taşıyorsa, bu saçmalar onu da delip geçecek.”
Cihadistler konusunda ise şunları söyler: “Bu insanları öldürmek, hem bir tür zevk hem de görevdir.” Başka bir yerde de, yaklaşık 80 milyon nüfusu olan İran’la ilgili olarak, Wisconsin, Madison’da kendisini beğenen seyircileri bile şoke eden, şu sözleri sarf eder. “Bu kara cahil ülkenin yeryüzünden yok edilmesi hâlinde tek bir damla gözyaşı dökmem.”
Hitchens ve Harris’in retoriğindeki ana eğilim, kendisinin seçtiği düşmanların uyguladığı şiddete karşı nefret kusmak ama öte yandan da herhangi bir emperyalist ya da sömürgeci ideolojinin asli parçasını göreceleştirip meşrulaştırmaktır.
İslamofobi ve Irk
Önde gelen Yeni Ateistlerin diğer bir meşguliyeti, Avrupa’daki neofaşist sağın bir dizi temasını yankılamaktadır.
En fesat hâliyle, Harris, Avrupalı Müslümanların doğum oranlarına kafa patlatır ve onların çok doğurgan olduklarını söyler. Oysa Avrupa’da Müslümanların yarattığı demografik tehdit, empirik açıdan kolayca boşa düşürülebilecek bir iddiadır.
Demek ki mesele bu değil. Harris’in aşırı sağcı isimlerin yaklaşımını onaylayan açıklamalarının altında, tüm rezilliğiyle açığa çıkan altmetne bakılırsa, Müslümanlar demografik açıdan kimi tehlikelere yol açmaktadırlar. Hristiyan Milletine Mektup’ta Harris, aşırı sağcılara dönük beğenisini açığa vurur ve şunu söyler: “Birkaç istisna olmakla birlikte, bugün İslam’ın Avrupalı toplumların yüzleştikleri bir tehdit olduğunu dürüstçe söyleme cesaretini bir tek faşistler göstermektedir.”
Bu noktada Harris, Mark Steyn gibi neokonservatiflerle aynı arazide at koşturmaktadır. Steyn’e göre, “40 yaşındaki, hadi şunu 75 değilse de 60 yapalım, her Avrupalının, ömrünün son günlerini İslamlaşmış bir Avrupa’da geçirmesi artık kesindir.”
Steyn’in Yalnız Amerika: Bildiğimiz Dünyanın Sonu çalışmasını olumlu eleştiriye tabi tutan Hitchens, Harris’in faşist yanlısı hislerini paylaşmadığını dile getirir ama şu “demografik tehdit” meselesinde de ona itiraz etmez. Hitchens de yakın dostu, romancı Martin Amis’i savunan bir isimdir zira: Amis ise Times dergisindeki şu sözlerin sahibidir:
“Ortalıkta ‘Müslüman toplum kendi düzenli evini elde edene kadar çile çekmesi gerekecek’ diyen bir anlayış var, duymuyor musunuz? Bu neyin çilesi? Seyahat etmelerine izin verilmiyor. Sınırdışı ediliyorlar. Özgürlükleri kısıtlanıyor. Ortadoğulu ya da Pakistanlıya benzeyen insanlarca çırılçıplak soyuluyorlar… Ayrımcılık tüm toplumu yaralıyor, onlar da çocuklarına karşı sertleşiyorlar.”
Harris’in Müslümanları özgül bir demografik ve güvenlik riski olarak görmesi, onu, ırkçı fişleme yöntemlerini savunmasına ve Ground Zero Camii ile ilgili kendince bir tavır takınan Fox News’in ve Sarah Palin gibilerin safına atmaktadır.
Dawkins, Kur’an’ı Hitler’in Kavgam’ı ile eş tutan, camilerin ve Kur’an’ın yasaklanması, Müslüman ülkelerden yaşanan göçün engellenmesi gerektiğini savunan aşırı sağcı Hollandalı siyasetçi Geert Wilders’i coşkuyla destekler. 2009’da Wilders, içinde üzerine saatli bomba iliştirilmiş Muhammed’in başına ait ırkçı imajlarla dolu 2008 tarihli Fitne isimli filmi ve yaptığı konuşma yüzünden, nefret suçu suçlaması ile yargılanır. Dawkins, bunun üzerine şu tarz bir tavır alır: “Tek başına Fitne filminin gücü bile, benim o korkunç düşmana karşı koyma cüretini göstermiş bu cesur adamı [Wilders’i] selamlamama yeter.”
Harris, Hitchens ve Dawkins, bu türden ifadelerde ırkçı bir yan olmadığını söyler ve buna “iyi de Müslümanlar ırk değil ki” diye tepki verirler. Bu söz, Yeni Ateistlerin retoriğe dayalı repertuarının önemli bir parçasıdır. Harris ve Hitchens da, kendi argümanlarını geçersizleştirmek için kullanılan “İslamofobi” terimini reddederler. Hitchens’a göre: “İslamofobi denilen bu aptal terim, İslam’ın yanılmaz ‘mesaj’ıyla ilgili her türden vehimin arkasına saklanan ve tedavüle sokulmaya çalışılan aptalca bir önyargıdan başka bir şey değildir.”
“Irk”ın tümüyle toplumsal bir kurgu olması ve muhtelif ulusal, etnik ve dinî azınlığın sistematik olarak ırksallaştırılmasını içeren bir tarih üzerinden söylenebilir ki bu savunu tümüyle dayanaksızdır. İslam’ın monolitik ve istisnai biçimde kötü olduğuna odaklanmak, onun müritlerinin demokratik toplumlardaki haklara kavuşmamasına yol açtığını söylemek ve kendi ülkelerinde Batı’nın öncülük ettiği bir medeniyet sürecine tabi tutulduğunu iddia eden bir tespit, ırkçılık dışında bir şeyle nitelendirilemez.
Darkafalı Evrenselciler
Eğer Yeni Ateizmde emperyalizm ve ırkçılık yeterli düzeyde değilse, o vakit bu hareketin entelektüel temelleri olabildiğince zayıf kalacaktır. İster Katolikliğe ister paganizme ister İslam’a tatbik edilsin, bu harekete ait, tüm dinlerin doğası gereği “irrasyonel” olduklarını ifşa etmek için devreye sokulan yöntem, dinî söylemleri, inançları ve pratikleri yanlış anlamaktadır (belki de yanlış takdim etmektedir.).
Yeni Ateist metinler, dinlerin kışkırttıkları toplumsal ve teolojik tartışmalara asla dikkat etmeksizin, hatta bunların farkında bile olmaksızın, dinî mitleri incelemeye kalkarlar. Bu metinlerde din müfessirlerinin varsaydıkları çok sayıda ideolojik kılıfa veya onların nüfuz etmelerine katkı sundukları seküler inanç sistemlerine dönük zerre atıf yapılmaz.
Dahası, Tanrı Yanılgısı, Tanrı Büyük Değildir ve İnancın Sonu gibi kitapların söylemsel çekirdeğini meydana getiren ana iddia şudur: tüm dinî metinler, statik fikirler içeren, düz anlamlarıyla okunması gereken, tek tip uygulamalar dayatan metinlerdir. Bu metinleri doğuran ne gerçek, mevcut dindir ne de toplumsal ve ideolojik açıdan heterojen olan olgular olarak sahip olduğu tarihsel gerçekliktir. Terry Eagleton’ın da Tanrı Büyük Değildir’e dair yürüttüğü tartışmada dile getirdiği biçimiyle:
“Hitchens’ın ısrarla iddia ettiği üzere, Tekvin Kitabı keseli hayvanlardan bahsetmemektedir; Eski Ahit Yahudileri, kırk yıl çölde dolaşmamışlardır; Bashan Kralı Og’un büyük karyolasının ele geçirilmesi hiç yaşanmamış bir olaydır vs. Oysa bu sözler, okurun hararetle ikna edilmeye çalışılmasından başka bir şey değildir. Burada mimari ve zoolojik detaya dönük bir müşkülpesentin tavrı söz konusudur. Bu tip bir kişiye göre, King Kong’un Empire State binasına tırmanarak çıkması mümkün değildir çünkü onun ağırlığından bina çökecektir.”
Rasyonel bilimciğin kaba epistemolojisinin aksine, dinler, toplumsal veya maddi bağlamlarından bağımsız olarak, müritlerinin daima aynı tarzda itaat ettikleri katı “öğretiler” değildirler. Seymour’ın da yazdığı biçimiyle:
“Din bir yorum, faillerinin kendi hayat koşulları için yeterli anlamlar çıkarttığı sembolik ve ideolojik bir üretim işidir. Diğer başka şeylerin yanında, dinî metinlerin saf belirsizliği, metinlerde tutarlı ve düz bir anlamın bulunmasını bir biçimde imkânsızlaştırmaktadır. Tefsir, yorum metnin ayrılmaz bir parçasıdır.”
Bu, bilhassa, Yeni Ateistlerin “İslam öğretisi” dedikleri şeye dönük suçlamalarıyla bağlantılı olarak önemli bir husustur, zira söz konusu yoruma dönük vurgu, Yeni Ateistlerdeki dinin ontolojisine ilişkin yanlış yaklaşımı açığa vurmaktadır. Onlara göre, şu veya bu şekilde köktencilik, toplumsal ve maddî koşullardan çok, kötü fikirlerin bir ürünüdür.
Töre cinayetleri, intihar bombacıları, kadınların veya eşcinsellerin sistematik biçimde zulüm görmesi gibi, köktencilerin icra ettikleri her türden şiddetin eleştirisi, bu tip olgular belirli bir monolitik kitabîliğe yanlışlıkla atfedildiğinde, muhtemen ne tutarlı ne de etkili olacaktır.
Yeni Ateizm, emperyalizme çok farklı yönlerden hizmet etmektedir. O, devlet gözetimi gibi baskıcı tedbirlere dönük ihtiyacı ve Irak’ın işgal edilmesi gibi teşebbüsleri meşrulaştırmak için kullanılan “medeniyetler çatışması” anlatısını desteklemektedir. Dahası, kendisini aklın objektif savunusu olarak sunarken söz konusu hareket, politik ya da kültürel sağdan gelen yorumcuların elinde itibarsızlaşmış kimi argümanlara başvurmaktadır. Nihayetinde bu hareket, odak noktasını adil olmayan ekonomik düzenlemelerin biçimlendirdiği toplumsal hastalıklardan, “din” denilen dışsal bir tekilliğe kaydırmaktadır.
O halde sahip olduğu yüzeysel rasyonalizmin altında Yeni Ateizm, imparatorluğun entelektüel savunusundan ve küresel kapitalizmin adaletsizliklerini örtbas eden bir duman perdesinden başka bir şey değildir. O, sıradan gerçeklere derin görüş elbisesi giydirip, emperyalist projeleri teşvik eden ve aynı zamanda eldeki önyargılar için gerekli kanalları açan ama öte yandan da mevcut gücünü putkırıcı, muhalif ve objektifmiş gibi görünmesinden alan, darkafalı bir evrenselciliktir.
Hitchens, Harris ve Dawkins, kendilerini liberal politikanın yavan hoşgörüsüne karşı mücadele yürüten birer entelektüel asi olarak gösterebilir. Ama onlar, nihayetinde en zararlı eğilimlerden bir kısmının savunucularından başka bir şey değildirler.
Luke Savage
Devamını oku ...