İslamî Sosyalizmin A'dan Z'ye Tarihi

1950'li ve 70'li yıllar arası Müslüman dünyada güçlü bir ideoloji modern İslamî entelektüelizmin sınırları dışına taşarak merkezî siyaset sahnesinde yerini aldı. Ancak bu ideoloji tek bir kaynaktan çıkmış değildi. Kökleri, Güney ve Doğu Asya, Afrika ve muhtelif Ortadoğu (Arap) ülkelerinden Müslüman mütefekkirlerin ve ideologların eserlerinde bulunabilir. Ayrıca bir kez siyasi gruplar ve merkez siyasetin liderlerince benimsendikten sonra farklı isimlerle anılır oldu. Ne var ki bugün bu isim ve terimlerin her biri tek bir tanımın şemsiyesi altına yerleşmiş durumda: İslamî Sosyalizm.
Kökler ve Şecere
İslamî Sosyalizmle ilişkilendirilen çeşitli fikirlerin tam olarak hangi başlangıç noktası ya da noktalarından neşet ettiğini belirlemek için verilen uğraşlar muhtelif. İslamî Sosyalizmin diyalektik tarihinin eleştirel bir derlemesini yapma hususunda uzmanlaşmış iki tarihçi ve entelektüel, Sami A. Hanna ve Hanif Ramay'a göre, terimin ilk kullanımlarından biri 19. yy sonları, 20. yy başlarında, Rusya'dadır.
Tataristan'da bir Müslüman çiftçi, köylü ve küçük-burjuva hareketi Rus monarşisine karşı gelmiş ancak şiddetle bastırılmıştı. 20. yy'nin başlarında hareket yeraltına indi ve Rusya'daki komünist, sosyalist ve sosyal demokrat güçlerle monarşiyi devirmek üzere ittifaka girdi.
Veysî olarak anılmaya başlamış olan bu Müslüman hareketinin liderleri, 1906'da Rus monarşisine karşı solcu bir devrim patlak verdiğinde, kendilerini “İslamî Sosyalist” olarak adlandırıyorlardı.
Nihayet Rus monarşisini yıkıp ortadan kaldıran ve ülkede bir komünist idare teşkil etme yolunda adımlar atan 1917 Ekim devrimi sırasında Veysî hareketi Bolşeviklerin safında yer aldı ve devrimci lider Lenin'in sosyalist program ve politikalarını benimsedi.
Gelgelelim Lenin'in 1924'teki ölümünden sonra Veysî hareketi, Tataristan'daki Müslüman toplumun ve onun sosyalizminin Bolşevik Rusya'dan ve onun komünizminden ayrı bir varlık olduğunu dillendirmeye başladı. Kendi komünlerini kurmuş bulunan hareket, Stalin'in 1930'lardaki siyasi tasfiye dalgasının kurbanı oldu ve tarihe karıştı.
1917'den sonra ateizmin bir resmi inanç haline geldiği bir ülkede Veysî hareketinin kendi sosyalizmini nasıl tanımladığından emin olmak mümkün değil. İslamî Sosyalizme tutarlı ve doktriner bir biçim kazandırmak ise en nihayetinde Güney Asya ve Ortadoğu'daki bir grup etkili mütefekkir ve ideologa düştü.
(Sialkot'ta Sih bir ailede doğan ancak sonradan İslam'a ihtida eden) İslam âlimi Ubeydullah Sindhi, Hindistan'daki İngiliz varlığına karşı propaganda faaliyeti ile uğraşıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında yetkililerin takibine uğrayan Sindhi Kabil'e kaçtı ve Kabil'den 1917 Ekim devrimini oluş halinde müşahede ettiği Rusya'ya seyahat etti.
1923'e kadar Rusya'da kaldı ve zamanının çoğunu komünist devrimcilerle siyasi ve ideolojik tartışmalar yapmak ve sosyalizm tedris etmekle geçirdi. Devrimin şiddetli günlerinde eşitlik ve adalet şiarlarından etkilenmekle beraber, Sindhi, bir Sünni Müslüman olarak komünizmi/Marks'ın ateizm vurgusunu reddediyordu.
Sindhi, Rusya'dan Türkiye'ye geldi ve İstanbul'da özellikle Hintli Müslümanlara hitaben bir dizi yazı kaleme alarak kendi İslamî Sosyalizm düşüncesini şekillendirmeye başladı.
Müslümanlara komünizmin de hedeflediği ancak tam olarak ulaşamadığı iktisadî adalete ulaşmak üzere teşekkül edecek bir dinî zeminin tekâmülünü sağlamaları yönünde telkinlerde bulunuyordu.
Bunları söylemekteki maksadı, İslamî ve komünist iktisat anlayışlarının servetin adil dağılımına yönelik vurguları bakımından benzer olduklarını düşünse de sosyalizmin, daha ruhani bir boyutu içermesi durumunda, köylü ve işçi sınıflarının ateist komünizme nazaran daha hayrına olacağına inanmasıydı.
Aynı dönemde (1920'ler-30'lar) henüz bölünmemiş bulunan Hindistan'da (daha az bilinen) başka bir İslam âlimi, 1917 devrimine ve Marksizme adeta meftun olmuştu.
Hafız Rahman Sihwarwl, İslam ve Marksizmin beş öğede ortaklaştıklarını düşünüyordu: 1. servetin ayrıcalıklı sınıfların elinde birikmesinin yasaklanması 2. devletin toplumsal refahı garantileyecek biçimde örgütlenmesi 3. bütün insanların fırsat eşitliği 4. şahsi ayrıcalığa karşıt olarak kolektif toplumsal çıkarın önceliği 5. toplumsal devrim yoluyla sınıflı toplumun kemikleşmesinin önüne geçilmesi.
Bu fikirleri, yaşam standartlarındaki farkları minimize etmek üzere zenginlerin fazla miktarda ama gönüllü olarak vergi (zekât) verdikleri bir iktisadî düzenin yaratılmasını öngördüğünü düşündüğü Kuran'dan devşiriyordu.
Sihwarwl'un İslam ve komünizmin uyuşmadığına kanaat getirdiği sahalar, İslam'ın kişisel mülkiyete belli sınırlar içinde verdiği onay ve tamamen sınıfsız bir toplum hedeflemiyor oluşuydu. Ona göre İslam, servetin belli ellerde birikmesinin önünü almasıyla, fırsat eşitliği temelinde toplumun sınıflı yapısını denetim altında tutmaya kadirdi.
Temelde Sindhi ve Sihwarwl, İslamî sosyal demokrat bir refah devleti fikrinde buluşuyorlardı.
Denebilir ki Sindhi ve Sihwarwl'ın ilk düşüncelerini tekâmül ettirenler, Güney Asya'nın iki coşkulu ve hitabeti kuvvetli İslam Sosyalizmi muhibbi Gulam Ahmed Perviz ve Dr. Halife Abdul Hâkim'di. Perviz önde gelen "Kur’an’cı"lardan biriydi; Müslümanların modern dünyada ilerlemeleri için İslamî düşünce ve kanunların, Hadis’in külliyen reddine ve Kur’an'ın modern bir yorumuna dayanmasını gerektiğini düşünen âlimlerdendi.
Sufizmi ve geleneksel İslamî metinleri etüt ettikten sonra Perviz, neredeyse tüm Hadislerin İslam'ı hoşgörüsüz bir öğreti olarak göstermeye niyetli olanların ve yine bu hadislerden tağutî yönetimlerine meşruiyet kazandırmak yolunda istifade etmek isteyen halifelerin uydurması olduğuna kanaat getirdi. Perviz, mezhebî kavgalarla zaman harcamak yerine çağın bilimlerinin öğrenilmesi hususunda ısrarcıydı.
Bu gibi nedenlerden ötürü Perviz, anlaşılır bir biçimde muhafazakâr İslam âlimlerinin ve siyasi grupların hışmına uğradı.
Ancak bu durum ünlü Müslüman düşünür ve şair Muhammed İkbal'i bu genç âlimle dost olmaktan ve onu gelecekte Pakistan'ı kuracak olan Muhammed Ali Cinnah'a takdim etmekten alıkoymadı. Cinnah Perviz'i Tuluyi İslam adında bir derginin editörlüğüne atadı. Dergi, müstakil bir Müslüman devletin kurulmasının propagandasını yapmak ve ayrıca Cinnah'ın Tüm Hindistan Müslümanlar Birliği adındaki örgütünün maruz kaldığı saldırılara cevap vermek amacını güdüyordu. Bu saldırılar Birlik'i "sözde-Müslüman" bir örgüt olmakla, Cinnah'ı ise aşırı derecede batıcı ve doğru İslamî tutumdan yoksun olmakla suçlayan İslamcı partiler ve ulemadan geliyordu.
Kur’an'ı yorumlayan kitaplar yazmanın dışında Perviz, Tuluyi İslam dergisi için Kur’an'a daha sosyalizan bir bakışın propagandasını yapan makalelere imza atıyordu. Kur’an ayetlerinden güç alarak yazdığı bir dizi yazıda İslam tarihinden olaylara ve Muhammed İkbal'in yazılarındaki irfandan çıkardığı şu değerlendirmelere yer veriyordu: Din adamları ve muhafazakâr ulema İslam'ı gasp etti. Onlar zenginler adına konuşurlar ve kapitalizmi övüp dururlar. Sosyalizm Kur’an'ın mülke, adalete ve servetin dağılımına dair naslarının uygulanması bakımından en iyi yoldur. İslam'ın ana misyonu toplumdaki tüm adaletsizliklerin ve zulmün ortadan kaldırılmasıydı. Sosyo-ekonomik bir hareketti o ve Hz. Peygamber Kureyşli tüccarların sömürüsüne ve Bizans ve Pers bürokrasisinin zulmüne son vermeye gayret eden bir liderdi. Kur’an'a göre Müslümanların üç temel sorumluluğu vardır: akıl yoluyla görmek, duymak ve sezmek. Dolayısıyla gerçek bilgi ampirik olarak doğrulanabilir gözleme dayanmalı ya da bilim aracılığıyla elde edilmelidir. Yoksulluk Allah'ın bir cezasıdır ve bilimi ihmal edenler bu cezaya müstahaktır. Müslüman/İslamî toplumlarda bilim, tarım reformunun olduğu gibi, sanayileşmiş bir iktisadın gelişiminde temel önemdedir. Sosyalist yol, İslam'ın ortaçağda şeriat yoluyla uğradığı bozulmanın tamiri anlamına gelir.
Perviz, 1947'de Pakistan'ın kurulmasıyla hükümette yer aldı ancak Cinnah'ın 1948'de ölmesinin ardından makamından ayrıldığı 1956 yılına kadar pasif bir konumda tutuldu.
O tarihte İkbal'in İslam'a dair yazdıklarını ve Kur’an'ı Güney Asya'da İslamî bir sosyalizm formüle etmek üzere kullanan bir diğer âlim de Dr. Halife Abdul Hâkim'di. Bir filozof, yazar ve büyük bir Muhammed İkbal hayranı olan Halife’nin İslamî sosyalizm namlı ideolojik alana girmeye cüret edişi Gulam Perviz'den daha sonra oldu. İslam'ın, bilhassa da Sufilik'in heveskâr bir öğrencisi olan Halife, Almanya'daki Heidelberg Üniversitesi’nde doktora öğrenimini tamamladıktan sonra, İkbal'in felsefesi, İslamî düşünce, Celâleddin Rumî üzerine çok sayıda kitap yazdı ve Bagavat Gita'yı Urducaya çevirdi.
Pakistan'ın kuruluşundan sonra Halife, ciddi olarak Marksizm ve onun Pakistan gibi genç bir "üçüncü dünya" ülkesi için ne anlam ifade ettiği hakkında çalışmalar yapmaya başladı.
Birçok İslam sosyalisti gibi Halife de İslam sosyalizmini birçok batı ülkesinde mevcut olan sosyal demokrat refah devletinin manevi ve teistik olarak kavranışı biçiminde izah ediyordu. "İslam ve Komünizm" adlı kitabında toprağın zenginliğin başlıca kaynağı olduğunu ve buradan da Pakistan'daki tarım reformlarının ahlakî temelini teşkil ettiğini yazar.
Gulam Ahmed Perviz hariç yukarıda ele alınan İslam sosyalisti düşünürlerin çoğu her ne kadar Marksizm/Sosyalizmi Kur’an öğretilerine dayanarak ve ikisi arasındaki benzerlik ve farkları sıralayarak derinlemesine ele almışlarsa da İslamî sosyalizmin ideolojik ve iktisadî reçetesini verdiği toplumlarda inanç meselelerinde devletin ve hükümetin ne oranda rol oynaması gerektiğine dair çok az kelam etmişlerdir.
Perviz, Kur’an'ın ve modern bilimsel düşüncenin akılcı yorumlarından türetilmiş olan bir iktisada ve hukuka dayanan bir İslami sosyalist toplumun doğal olarak sorumlu, hukuka saygılı, eşitlikçi ve aydınlanmış olacağını ve devletten ahlaki rehberlik talep etmeyeceğini açıklıkla belirtmiştir.
Başka bir deyişle, İslamî sosyalist politikalar vatandaşlarının kendi ahlakî tercihlerini yapabilecek kadar bilinçli olduğu ve onların iktisadi çıkar ve ihtiyaçlarını gözetip onlara adalet dağıtan, ilerici ve (tam olarak seküler değilse de) teokratik olmayan bir Müslüman devleti garanti etmektedir.
Devletin akılcı ve modern Kur’an yorumlarını, bilhassa mülkiyet hakkına, zekâta, adalete ve kadın haklarına dair ayetleri, işlevselleştireceği iki esas alan (iktisat ve hukuk -ç.n.) bunlardır.
Ortadoğu'da İslamî sosyalizm İsrail'in (1948'de) kurulması ve binlerce Filistinlinin bölgeden tehcir edilmesiyle ilgili olarak daha milli ve devrimci bir fikir olarak ortaya çıktı.
Nedim F. Paraça

Hiç yorum yok: