Neşet Ertaş'a Rahmetle ve Hürmetle

Neşet Ertaş’ın cenaze töreninde Tayyip Erdoğan, o nutkundan sonra, Neşet Ertaş’ın na’şını dükkândan mal çalıp kaçırır gibi götürüyor, onu kendince mülk ediniyor.
Devlet, bir âşığı defnediyorsa, aşk ölüyor.
Bin yıldır Müslüman, yüz yıldır Türk sayılmayan bir Abdal, bu toprakları efendilerin kıldığı için göklere çıkartılıyor.
Tayyip, cenazede tabutu öyle bir kaldırıyor ki havaya, kimse ortak olsun istemiyor o mülke.
Bir Garib, ancak efendilerin mülküne hizmetkâr olduğu surette değer kazanabiliyor.
Birileri, ikbal ve rant için, bir Gönül’ü “yerli mal”a dönüştürüp satmak istiyor, birileri de bu esareti iktidarına payanda kılıyor.
O Garib, dünyayı değil ama cigarayla ciğerini yakıyor, gene de Tayyip efendinin suratına tokadı indirip, o cigaranın dumanında sınıfsal ayrımı dile döküyor.
O, bozkırın mazlumları arasında gönül yolu açıyor, onların “başka hayat” iradesini boz bir atın yelesine bağlıyor, bozlak olup ağlıyor.
O, hayatın muştusu misali, kimi vakit düğün olup gülüyor.
O, halkın ortakçı diliyle dilleniyor. Ortak bir hayata çağırıyor.
Ait değil, sahip olmak isteyenler, dünyanın rengine kananlar, turaba, turabın renklerine zulmediyorlar.
Ol turab, Garib’in bedeniyle kıyama ses veriyor.
Eren Balkır

Şiddet ve Terör

Trafik kazası geçiren annesinin durumunu öğrenmek isteyen genç buna mani olan polise yumruk sallıyor. Yumruktan önce polis, “benimle babanın oğluymuşum gibi konuşamazsın” diyerek had bildiriyor. “Ben devletim, sus” diyor. Esasında polis, o gençle, “babasının oğlu” düzeyinde, belli bir yakınlık içerisinde olamadığı için yiyor o yumruğu.
Aslında her şiddette “başka bir hayat” iradesi saklı. Şiddet uygulayan, mevcut hayatın akışına karşı çıkıyor ve “yeter” demiş oluyor. Her şiddette o şiddeti sergileyen imha edilse ya da sindirilse bile, “başka hayat”a dönük kolektif irade varlığını dipten derinden sürdürüyor.
Yumruğu yiyen polis, o iradenin gözünü kör etmek, nefesini kesmek için gaz sıkıyor. Bu gazın Filistinlilere karşı kullanılmak üzere İsrailliler tarafından icat edildiği söyleniyor. Her saldırısında polis İsrailli, eylemci Filistinli oluyor. Hammaddesinin “yeşilbiber” olduğunu zanneden bir içişleri bakanının adamı olarak polis, kendi yüce konumu için hayırlı bir iş yaptığını zannediyor ama kolektif irade daha fazla çatlak bulup daha geniş bir alana sızma imkânı buluyor. Devlet bugünü kurtarırken, geleceğini kaybediyor.
Zihinlerde net, tok, geriye dönüşsüz bir ayrım yapmak lâzım: gencin öfkeli iradesini ezmek, “yıldırı” kelimesiyle karşılanan, “terör” kavramı ile tanımlanmak zorunda. Gencin yumruğu ise “şiddet” denilen kelimeye denk düşüyor. Zira gaz ya da sıvı hâldeki irade, kelimenin Arapça anlamına atıfla, sertleşiyor, katılaşıyor. Kavramların yer değiştirmesinde bir kasıt aramak lâzım bu anlamda.
Sevan Nişanyan’a göre, "şiddet" kelimesi (şedde, şedid, bu kökten) İngilizcedeki “violence” kelimesini Cumhuriyet sonrasında karşılamaya başlıyor. Cumhuriyet döneminde sertleşen, katılaşan, gerilen nedir? Neden bu kelime Cumhuriyet sonrasında politik bir içerik kazanıyor? Terör varsa şiddet var; o hâlde cumhuriyet denilen şey, kimlerin terörü?
“Terör” kelimesinin Fransız Devrimi’nden beri devletin uyguladığı baskı ve zulmü anlattığı biliniyor. Dolayısıyla bu kelimenin kendisini Fransız Devrimi ile tanımlı kılan Cumhuriyet ile birlikte gerilen, sertleşen halk dinamiklerinin ve bunların örgütlerinin uyguladığı şiddeti tanımlamak için kullanılması manidar hâle geliyor. Devlet, basit bir ideolojik hamle ile, kendisini mazlumiyet ve mağduriyet kisvesi içine sokabilmek için, bunların devlete özgü bir terör uyguladığını iddia ederek, toplumda destek bulacağını zannediyor. 37-38’de Dersim’e giden askerî birlikler bu devlete özgü terörü bastırmak için hamle yapıyor, dolayısıyla mazlumların tüm iradeleri hep başka devletlerin elindeymiş gibi bir yalan sürekli gündemde tutuluyor. Yani “mazlum devlet” zalim başka devletlere karşı içindeki “hainler”i ve bu hainlerin sözkonusu devletlerin terörünü somutlayan pratiğini ezmiş oluyor. Devlet bu sayede hem kendi ihanetini hem de terörünü gizlemiş oluyor.
“Dış düşmanlar” yalanı bu noktada gayet işlevsel. Bir taşla iki kuş vuruluyor ve hem mazlumların iradesi küçümseniyor hem de onların şiddetine karşı daha fazla güç uygulanması için gerekli zemin teşkil edilmiş oluyor.
Koalisyon döneminde üç ana payandasını (sosyal demokrasi, liberalizm ve milliyetçilik) çürütmüş olan rejim, bunları İslamî bir pota içinde eritmeye ve tüm düşmanlarını dümdüz etmeye mecbur kaldığından, Ak Parti var ediliyor. Rejimin ve devletin tüm bileşenleri bu sayede aklanma imkânı buluyor. Ak Parti, rejimin kolektif terör mekanizmaları içinde örgütleniyor. Ama bir pota olarak İSLAM, neredeyse her gün pıtırak gibi çoğalan strateji merkezlerinin ortak bir adı olarak örgütleniyor (İleri Strateji Lisansüstü Araştırma Merkezleri?!), din manasında İslam’dan uzaklaşarak.
Aklanma imkânı, Marx’ın tabiriyle, “yerin bir karış altında” akıp giden kolektif iradenin dizginlenmesi, kontrol altında tutulması, gerektiği yerde bastırılmasına muhtaç. Bu ihtiyacın giderilmesi için toplumun içinde ciddi bir kitle desteğinin meydana getirilmesi lâzım.
Örneğin bugünlerde Avrupa’ya da sirayet eden film ve karikatür eylemlerini Ak Parti kalemşorları sivriltip ülke içine çevirme derdinde. Bir yandan “aman oyuna gelmeyin, ABD büyükelçiliklerinden uzak durun” derken bir yandan da “Ekşi Sözlük’te daha fazla hakaret var, Turhan Selçuk’un karikatürlerine ne diyeceğiz?” diye hedef gösteriyorlar. Bölgede emperyalist zulüm zemininde cereyan eden başkaldırıyı bağlamından çıkartıp, ülke içinde kendi hasımlarına karşı bir silâha dönüştürmek istiyorlar. Yani örneğin bir Pakistanlının sokağı alevlendiren öfkesinin arkasında topluma ve tarihe kök salmış bir zulme dönük başkaldırı varken, bu kalemşorlar söz konusu eylemi kendi iktidarlarını pekiştirmek için istismar etmek istiyorlar.
Şiddet, başka bir hayat iradesidir. “Başka bir dünya mümkün” demek ise, hayatı es geçiyor ve o hayatta düşmanı netleştiren, düşmana karşı sertleşen bir öfkeyi toprağa gerisin geri gömen bir anlamı ihtiva ediyor. Bu yaklaşım, “büyük korku” olarak terörün doğal bir sonucu. Terörün, o büyük korkunun dağıtılması için ortaya konulacak “korkusuz bir hayat” iradesi de gene şiddete başvuruyor.
Neo-Osmanlı, bölge liderliği, tuhaf jeopolitik analizler, dünyanın ilk on ülkesi içinde olma isteği vs. hep başka bir dünya tasarımıdır aslında. Ve bu tasarımlar her zaman başka bir hayat iradesinin ölüsü üzerine basarak yükselir. Türkiye'nin büyümesi başka bir hayat iradesinin küçültülmesini gerektirir.
Burada ölenlerin ideolojik nitelikleri arasında fark yoktur. Yani “Ben Hz. Muhammed gibi yaşamak istiyorum” diyen de “bir Kürd olarak yaşamak istiyorum” diyen de “eşit ve âdil bir gerçekte yaşamak istiyorum” diyen de öldürülmek zorundadır.
Bu iradelerin öfke hâline “şiddet” değil de “terör” demek, efendilerin yanına oturma iradesinin yansımasıdır. Bireyci, liberal bir yerden, devletin mazlumların iradesinin arkasında ya da önünde "devlet" bulma ve gösterme gayretine kanmak ve sonuç olarak da eline bir “masumiyet” terazisi alıp mazlumların şiddetini yargılamaya çalışmak, çıkışsızdır.
Devletin zulmü önünde diz çökene “liberal”, devletin mazlumun iradesine ilişkin yalanlarına kanana ise “anarşist” denir. Bu kesimler, katılaşma/sertleşme içinde politik bir ayrım yapamamakta, mazlumların kolektif iradesindeki katılaşmayı devletin katılığı ile karıştırmakta ve esas olarak varlık gerekçelerini mazlumların kolektif iradelerini içeriden inceltme, yumuşatma görevi ile tanımlamaktadırlar. Bunlar esasında Bingöl’de BDP binasına yönelik korucu-ülkücü saldırısını gerçekleştiren güruhtan daha tehlikelidirler.
Diz çökmemek ve mevcut yalanlara kanmamak, yerin bir karış altında akan kolektif iradedeki kökünü kesmemekle ilgili bir meseledir. Bireysel rahatlama ve serbestiyet için köklerini kesenler, köksüzler, devlete ve/veya burjuvaziye teslim olmaya ahdetmiş olanlardır.
Eren Balkır

Rükn

Komünist olmaya dair iki tanımdan söz edilebilir:
İlki için bir “dönek”in (“dönek” belli bir şey olma ve o şeyden vazgeçme, başka yöne sapma şeklinde tanımlandığından,  her ne kadar bu şekilde bile tanımlanamayacak bir ismin) hatırasına bakalım.
Dünyada Reagan-Thatcher, Türkiye’de Özal rüzgârının estiği günler. Özellikle Reagan’da baş gösteren bir yöntemi Özal da kullanmaya başlamış: eski solcuları, Marksistleri danışman olarak etrafına toplamak.
Bugünlerde Çetin Altan, kendisinin aktarımına göre, Özal tarafından çağrılır. Özal sorar: “Hocam sen bilirsin, bu komünizm ne demek?” Altan da cevaplar: “Sayın Özal, mesela siz doğmadan önce komünisttiniz, öldükten sonra da komünist olacaksınız.” Özal anlamaz cevabı. Altan izah eder: “komünizm, insanın kâinatla hemhal, bir olmasıdır.” der.
Bu izaha göre, yaşarken komünist olmak imkânsızdır.
İkinci tanımsa şu: Aziz Nesin’e “siz komünist misiniz?” diye sorarlar, o da “komünist, bir partinin, komünist partinin üyesi olanlara denilir, ben parti üyesi olmadığıma göre, olsam olsam ancak sosyalist olabilirim.” diye cevaplar.
Bu izaha göre de bir parti, hele ki bir komünist parti yoksa komünist olmak imkânsızdır.
Dolayısıyla her iki aydının da komünist olmamayı teorik ve pratik olarak kendi varlıklarında somutladıkları, hatta bu oluşu mutlaklaştırıp önerdikleri söylenebilir.
Gazetecilik, bir bakıma, çerçeve meselesidir. Çerçeve içine alıp gösterdiklerinde göstermediklerini ilelebet gizleme iradesi saklıdır. Yani gazeteci kafası, köşesinde ya da bugünün bir aracıyla, sosyal medyada neyi öne çıkartıyor, neyi cımbızlıyorsa, onu tartışılır kılmaya, afakileştirmeye, bulanıklaştırmaya, silikleştirmeye, boşa düşürmeye hatta “terörize” etmeye çalışıyordur. İki aydının da “komünist olma”ya dönük tariflerinde öne çıkarttıkları kısım, geri kalan aslî kısmı ya da özü örtbas etme amaçlıdır aslında.
Marx şu tespiti ile iki tanımı çok öncesinden geçersizleştirmiş:
“Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu ânda varolan öncüllerinden doğarlar.”
Ama Çetin Altan ya da Aziz Nesin düzeyinde komünist olmayı tarif edenler, komünist faaliyeti bir “ülkü” ya da “yaratılması gereken durum” derekesinde ele almış, marksizmi ve komünizmi pazara mal taşıyan tüccar ya da pazardaki tezgâh sahipleri gibi görmüşlerdir.
Marx ve Engels, kendilerinden önceki sosyalizm-komünizm ülkülerini, düşlerini, kurgularını ve tahayyüllerini devrime uğratmış, kendilerini, en fazla, “pratik materyalist” ya da praksis materyalisti” olarak nitelemişken, dükkân sahipleri ya da tüccarlar, Gramsci ve Althusser gibi isimler dolayımı ile, bu kavramı da dört başı mamur, satılabilir bir “mal” hâline getirmek için onu formatlamaya çalışmışlardır. Burada o malın gerçek üreticilerinin kanı ve terine yer yoktur.
Devrim olmuş ama geçmişin ruhu ölmemiştir. Lenin’in ifadesiyle, “Marx öncesi (premarksist) sosyalizm yenilmiştir. Artık savaşımını kendi alanında değil, revizyonizm biçiminde, marksizmin kendi genel alanında sürdürmektedir.”
* * *
Bir analojiyle şu söylenebilir: İslam da Yahudiliğe ve Hristiyanlığa karşı bir devrim ise, Allah’ı ve Hakikat’i özel bir kabileden ve günahların arındığı özel bir Tanrı-İnsan’dan ayırıp İnsan dışına almışsa, yani insanı kavram olarak “kûl” yapmışsa, devrim sonrasında İslam öncesi dinlerin İslam alanındaki mücadelesi de Fettullahçılık, hoşgörü dini, tasavvufî yönelimler, bireyci, benmerkezci new-age eğilimleri, Mevlanacılık, kalvinist İslam vs. biçimleri almıştır.
Bu kesim, geçmişte batıda Yahudilerin ya da Hristiyanların anti-komünist faaliyet içerisinde yazıp çizdiklerini Arapça ve Türkçeye tercüme ederek çok önemli fikrî katkılar yaptıklarını zannetmektedir. Bu kişiler, İslam’ın devrimci ya da sosyalist sıfatı ile tanımlandığını gördüklerinde öfkeden deliye dönmüşler ama İslam bireycilikle, kalvinizmle, hristiyanlıkla, kabalistik sosla tanımlandığı vakit tek laf etmemişlerdir.
Örneğin “tamam, İslam ve sosyalizm ayrı birer bütünlük olarak yan yana gelebilir” fetvası verenler nedense, tasavvuf sosuna bandırılmış bireyci, “ben” denilen şirke tapan bir tür anarşizmle İslam’ın hemhal olmasına, iç içe geçmesine cevaz vermişlerdir.
Zira unutulan ve unutturulan, devrimdir.
Hepsi de egemenlerin, efendilerin, devletin kendi dinî algı ve bilgileriyle kurduğu ilişkiden memnundur. Müslüman olmak şanslı doğmaktır ve şans, ikbal kapılarını kim tutuyorsa onun elini öpmek ibadettir. Namaz vs.nin rüknü, budur.
Oysa asıl rükn, düşmana karşı dik durmaktır. Efendilerin önünde el pençe divan durmayı ibadetmiş gibi satanlara karşı çıkmaktır.
Ecnebî bir kelime ile, komünist olmak da budur.
Sömürüye ve zulme karşı tarih boyunca verilmiş mücadelenin rüknü, komünizmdir.
* * *
Komünist parti, kendince tanımladığı şekilde, komünist olanlarla doldurulan bir kulüp faaliyeti değildir. Komünist faaliyet, Marx öncesi dönemde Yahudi-Hristiyan tarikatlardan ve masonlardan edindiği bu alışkanlıktan uzaklaşmalıdır dolayısıyla.
Fransız bir Yahudi, İslam’a ihtida eder, Müslüman olur ve gerekçesini şu şekilde izah eder: “Çünkü İslam, gündelik hayatta hiç boşluk tanımıyor, her ânı programlıyor.” Bu, Yahudiliğin, özellikle Talmudcu eğilimin bir tezahürüdür. İslam’ı bu şekilde programlayanların ve “ilahi ölçü” olarak bu programı kabul edenleri cemaatine alanların tarihsel alışkanlarından da uzak durulmalıdır.
Komünizm, ne Çetin Altan’ın dediğinin aksine, yaşanmayan, ne Aziz Nesin’in iddiasının aksine, olunmayan bir şeydir. O “bugünkü duruma son verecek hareket” ne ise, odur. İslam da bu olmalıdır. Yaşanmayan ve olunmayan bir İslam, sadece düşmanındır.
“Bugünkü duruma son verecek hareket” olarak komünizm, on beş dakikalık zırva bir film reklâmını molotof şişesinin ucundaki bez gibi tutuşturup bölgeyi yangın yerine çeviren iradedir. Komünizmi ve İslam’ı pazarlarında satmak isteyen tüccarlar ya da tezgâh sahipleri, onları belli tanımlar içine hapsetmek istese de, bu böyledir.
Bu açıdan sosyalizm ve İslam’ı yan yana getirmek isteyenlerle bunların asla ve kat’a yan yana gelemeyeceğini söyleyenler, aynı yerdedirler. Her iki taraf da sömürü ve zulme karşı mücadelenin neferleri tarafından sorgulanmalıdır. Bu sorgu, yol bulmak ya da yol açmak için zarurîdir.
* * *
Ekim Devrimi sonrasında Troçki’ye sorarlar: “partinin ne kadarı ateistti?” cevap: “yüzde onu-on beşi geçmezdi.”
Ama bizim tüccarlarımız ve tezgâh sahiplerimiz, komünistliğin rüknü olarak ateistliği başa yazarlar. Ateizmi aydınlanmanın, ilerlemenin, partili olmanın önkoşulu yaparlar.
Allah buyurur: “Biz Kur’an’ı mustazaflar yeryüzünün halifesi olsun diye indirdik.” Ama tüccarlar ve tezgâh sahipleri, o mustazaflara karşı körleşip onları körleştirmek niyetiyle derler ki: “sosyalizm toplumu ikiye böler, bölücüdür, çatışmadan ve şiddetten yanadır, oysa İslam birlikçidir, barışçıldır.” Söz konusu zihniyetin bugün BAAS’a saldırması tuhaftır, zira BAAS da aynı lafı etmiştir geçmişte: “bu komünistler toplumu bölüyor, biz birleştirmek istiyoruz.”
Bu anlamda bugün Suriye ve bölgede zulme karşı verilen mücadele, gerçek anlamını, ahlakını ve hukukunu ancak sağa sola savrulmayan, dik duran, müşterek bir karşı koyuşla bulabilir. Aksi takdirde genel eğilim, efendilerin birlik tasavvuruna biat etmek olacaktır.
Komünistlere isnat edilen “bölücülük” yaftası, onları toplumun, politikanın ve hayatın dışına atmak için düşmanları tarafından üretilmiş bir tezvirattır. Oysa komünistlerin bölmesinden değil, zaten bölünmüş olana işaret etmesinden söz edilebilir. Anti-komünist hareketin kitleleri sürüklemek için başvurduğu bir numaralı ideolojik yalan budur: “komünistler, toplumu işçi-burjuva diye bölerler.” Esasında toplumun zaten bu şekilde bölünmüş olduğundan bahsedilirken, bu hakikat dilde bir küfre dönüştürülür.
Bu teorik tespitin ötesinde, politik faaliyet açısından bölmeden de herhangi bir adım atılamaz. Nedense bu birlikçi edebiyat, tam da mazlumlar-sömürülenler lehine bir ayrışmanın-birleşmenin gerçekleştiği momentte yapılır. Efendilere helâl olan politika, onlara haramdır çünkü.
Helâli ve haramı tayin edenler de bu efendilerdir. Burada birlikçi dil daha fazla sivrilir ve efendileri adına herkesi tekfir eder. Allah, Levh-i Mahfuz’un cûzü olan Kur’an’da, Kur’an Peygamber’in dilinde, dil cezbeli bir mırıltıda dondurulur ve bu mırıltıdan geriye doğru gidildiğinde Allah’a ulaşılacağı zannedilir. Bu kurguyu bozan her şey efendilerce tehdit olarak öğretilir ve ona karşı tetikte olunması emredilir. Bir süre sonra Allah devlet, Peygamber hükümet partisi lideri, Kur’an da parti programı oluverir. Dolayısıyla Türkeş’in sözüne atfen, mermer gibi olan ülke bütünlüğüne halel getirenlerin tiz elden kelleleri vurulmalıdır. "NATO mermer" kafalıların emri bu yöndedir.
Ne var ki İslam, yer tanrısı (Yahudilik) ve gök tanrısına (Hristiyanlık) inat, yer ve gök arasında, müşterek insanî pratikle, ayrım çeker. Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi (Musa) ve Tanrı’nın gökyüzündeki sureti (İsa) dışında artık kûl ve elçi olandır, hakikati aktaran. Bu 1400 yıl önce olmuş bitmiş değil, zamansal-mekânsal oluşa teşmil edilmiş bir aksiyon olmalıdır. Elbette bu aksiyon, Marx ve Marksistleri de kesmeli ama asla onlara indirgenmemelidir.
Eren Balkır
22 Eylül 2012

Victor Jara’nın Müziği

Şair ve Zorba: Victor Jara’nın Müziği 
ve Zalim Pinochet’nin Mirası
Diktatörün doksan bir yaşında ölmesiyle ilgili olarak şu söz akla geliyor hemen: “Sadece iyiler gençken ölürler.” Diktatörün ölümünden birkaç gün sonra bazıları hemen onu bağışlama yarışına girdiler. Bunlar için Pinochet, “komünizm”e karşı kıymetsiz bir istihkâm duvarından başka bir şey değildi ya da o Şili ekonomisini bugünkü hâline getirdi, otuz bin insana işkence etti, binlerce insanı katletti ama bunlar onun yaptığı hizmetlerin sıradan bedelleriydi.
Bu sözleri 1973’teki darbeden hemen sonra toplama kampına dönüştürülen Estadio Chile futbol stadyumundaki binlerce insana söylemek gerek. Orada binlerce muhalif ve eylemci tecavüz, işkence ve katliamla yüzleşti. Bu insanlar arasında bir şarkı sözü yazarı ve devrimci olan Victor Jara da vardı.
On yıldan az bir süre zarfında Jara Şili’nin en popüler şarkıcısı oldu. O halkın gerçek müziğini yaratmak için İspanyol ve yerli müziklerini harmanlayan Latin Amerikalı müzisyenler hareketi, Nueva Canción (Yeni Şarkı) geleneğinin ayrılmaz bir parçasıydı. ABD’de halk müziğinin büyük bir patlama yaşaması ile birlikte dünya genelindeki müzik piyasası da “protest müziğin” ticarî kimi versiyonlarının akınına uğradı. Nueva Canción en gerçek hâliyle folk müziğinin bilinçli bir alternatifiydi. Ülkelerinde artan sefalet ve ABD çıkarlarına dönük teslimiyete karşı giderek artan ölçüde öfkelenen insanlar Nueva Canción’da kendi yurtlarını buldular. Jara bu geleneğin en iyi örneklerini verdi: “ABD emperyalizmi müzik aracılığıyla gerçekleşen iletişimin büyüsünü gayet iyi anlıyor ve gençlerin kafasını ticarî saçmalıklarla dolduruyor. […] ‘Protest şarkı’ ifadesi artık geçerli değil, çünkü bu ifade gayet muğlâk ve tümüyle yanlış kullanılıyor. Ben ‘devrimci şarkı’ ifadesini tercih ediyorum.”
Nueva Canción’u ayrı bir yere yerleştiren, işte bu devrimci ruh. Jara’nın şarkıları derinlemesine samimi ve ümitvar. O, sadece sefalet, sömürü ve emperyalizm değil sıradan insanların direnişindeki güçle ilgili de şarkılar söylüyor. Onun şarkısı “Manifiesto" bu gerçeği tüm çıplağı ile gösteriyor:
Violeta Parra’nın da söylediği gibi
Benim şarkım amacını buldu artık
Evet, gitarım bir işçi benim
Bahar gibi ışıldıyor, bahar gibi kokuyor
Gitarım para ve iktidara tamah eden katiller değil
Emek harcayanlar için
Gelecek o emekçilerin ellerinde çiçeklenecek
Jara’nın popülaritesinin arttığı günlerde Şili işçi sınıfı da sosyalist Salvador Allende’nin başkanlık kampanyası ve onun Unidad Popular (Halkın Birliği) koalisyonu etrafında toplaşıyor. Nueva Canción’a mensup diğer sanatçılarla birlikte Jara da tüm kalbiyle Allende’yi destekliyor. Şarkıları Unidad Popular’ın yaşayan özü oluyor. Jara’nın da katıldığı, Estadio Chile’de düzenlenen konser kampanyaya omuz veriyor.
Allende’nin zaferi ardından Jara’nın katkıları daha da yoğunlaşıyor. Şilili ve Amerikalı iş adamları Allende hükümetini devirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu gelişmeler üzerine kendi çıkarları adına işçiler harekete geçiyor. Jara 11 Eylül 1923’e dek halkın attığı her adımda yerini alıyor. Sonra muhalifler ve sendikacılarla birlikte, Allende’yi desteklemek için üç yıl önce konser verdiği stadyuma götürülüyor.
Muhafızlar şarkılarından ötürü onu herkesten ayırıp dövüyorlar. Bileklerini ve ellerindeki tüm kemikleri kırıyorlar. Sonra alay edercesine eline bir gitar verip “şimdi çal bakalım” diyorlar. Kırık elleri ve gözlerinden dökülen yaşlarla Unidad Popular’ın marşını söylemeye başlıyor. Stadyumdaki kalabalık ona eşlik ediyor. Bunun üzerine muhafızlar onu vuruyorlar ve o gün stadyumda öldürülenlerin gömüldüğü bir toplu mezara atıyorlar onu.
Pinochet, Jara’nın tüm albüm kayıtlarını ve nota kâğıtlarını yaktırıyor. Şili’den kaçan dul eşi Joan sayesinde şarkıları faşizmin elinden kurtuluyor. Pinochet ülkede devrimci Nueva Canción’a ait tüm izleri silmek istiyor, öyle ki geleneksel yerli enstrümanları bile yasaklanıyor.
Ama diktatör başaramıyor. Dünya Pinochet’nin tanklarının Santiago caddelerinde yürüyüşünü korkuyla izlerken Victor Jara kontrolden çıkmış bir yangın misali, her yeri sarıyor. Nueva Canción dünya genelinde birçok şarkı yazarını ve şairi etkiliyor. Jara anısına İngiliz yazar Adrian Mitchell bir şiir kaleme alıyor ve bu şiir Arlo Guthrie tarafından bestelenip icra ediliyor:
Victor stadyumda ayakta,
Sesi cesur ve güçlü.
Dost tutsaklar için şarkı söylüyor
Muhafızlar sesini kesene kadar.
Elleri yetenekli, elleri kibar.
Jara, en temel insanî değerlerini kazanmak için mücadele eden milyonların - Pinochet’nin 1990’da defolup gitmesine dek demir yumrukla yönettiği halkın- mücadelesinin ayrılmaz parçası olan şarkılar söylediği için tehlikeli bir isim. Halk müziği icra eden İskoç müzisyen tüm içtenliği ile şunu söylüyor: “Müzik ve politika iç içe geçmelidir. […] CIA ve onun haydutlarının çıkarlarına aykırı buldukları için Jara’yı katlettiklerini her yerde haykırmak gerek.”
Jara’nın müziği gerçek manada halkın müziği. Vefatı ardından nesiller boyu birçok isme ilham vermiş olmasının nedeni de bu. O sadece Latin Amerika’nın halk müziği geleneği dâhilinde değil, dünya genelinde birçok sanatçı tarafından hatırlanmaya devam ediyor. Clash, U2 ve hatta seksenlerin pop yıldızları Simple Minds bile şarkılarında Jara’yı hürmetle anıyorlar. Jara’nın katledildiği stadyumun ismi 2003’te Victor Jara Stadyumu olarak değiştirildi.
Mezarının parçalanmasından korkulduğu için Pinochet’nin cesedi yakılıp külleri tüm diktatörlerin sonuna ilişkin bir ifade olarak rüzgâra savruldu.
Pinochet cani diktatörlüğünü, Jara ise halk ozanlığını miras bıraktı. Pinochet binlerce insanı sefalete mahkûm etti, Jara ise onları ayağa kaldırmaya çalıştı. Pinochet’ye ait kayıtlar bizlere bir gücün ne denli kötü olabileceğini gösteriyor, Victor Jara’nın hayatı ve müziği ise bu türden güçlere karşı mücadele etmek için gerekli ilhamı vermeye devam ediyor.
Alexander Billet
16 Aralık 2006

Elçiye Zeval, Halka Maval

Libya’daki ABD elçiliğine yapılan saldırı ile ilgili yorumlarda ağırlıklı olarak Amerika’daki başkanlık seçimi öne çıkartılıyor. Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasındaki rekabete İsrail lobisi, neokonlar ve “İslam’la barışık Obama” portresine ilişkin yorumlar ekleniyor.
Makul: 11 Eylül’ün hafızalarda tazelenip o günün güç sahiplerinin, neokonların, yeniden koltuk peşinde koşmaları, bu sevda ile, provokatif bir çomak sokmaları mümkün. Ama burada başka bir hinlik var: bölge halkları, Amerikan siyasetindeki güç ilişkileri dâhilinde, taraf olmaya zorlanıyorlar. Onların “her iki tarafın da Allah belâsını versin” konumundan uzak tutulmaya çalışıldıkları kesin. Ölümle korkutulup vereme razı edilmek bu olsa gerek.
Bu hoşgörü, demokrasi ve modernizm başlıklarında Türkiye Müslümanlarının Peygamber’e dönük emperyalist hakarete dair tepkisizliği olumlanıyor ve onların “Obama yeniden seçilse” duasını mırıldanmaları isteniyor. Batıyla barışık, mutedil, uzgörülü ve ferasetli bir ülkenin bilinçli yurttaşlarına, geri kalmış ülke insanlarına özgü tepkilerden uzak durmaları telkin ediliyor.
Solcu bir akademisyen (Koray Çalışkan), bu tepkisizliği olumlayarak, bunun ülkenin hiç sömürge olmayışı ile ilgili bir "hakikat" olduğunu söylüyor. Bölgede Amerikan emperyalizminin gerçekleştirdiği sömürü ve zulmü görmeden, ülkesini allayıp pulluyor. Yeşil kuşağı çıkartıp ak kuşağı sarmış bir Müslüman hareketin herhangi bir Amerikan veya İsrail odağına saldırması mümkün mü? Önce o odakların güdümünden çıkmaları gerekmez mi? Liberal solculuk, Arap'ı ve Müslüman'ı batıcı bir yerden aşağılamanın yeni bir yolunu bulmuş gibi görünüyor. Gözlerine batıdan çakan ışık, sömürge ilişkilerine karşı körleşmeye neden oluyor.
Sonra bir kısım Müslümanlar aynı hoşgörü ile, “dinimize göre elçiye zeval olmaz” diyorlar. Oysa lafza takılarak mazrufa karşı körleşiliyor, zira eski büyükelçilerin de sık sık ikrar ettikleri üzere, elçilik hizmetinin ajanlık faaliyeti dışında bir tanımı ve anlamı bulunmuyor. Bölgede Amerika savaş taktikleri ve stratejileri bağlamında kendisine karşıt dinamikleri köreltmek için bir hamle daha yapıyor ve ekilen rüzgârlar fırtına olarak biçiliyor. En anlamlı yönü ise Irak’ta Şii ve Sünni halkın ortaklaşa eylem yapıyor olmaları. Bizde ise bencillik, benmerkezcilik, birey putu, tasavvufî bir dille politik alana boca ediliyor ve söz konusu tepkisizlik "olgunluk" olarak pazarlanıyor. Burada efendilere yönelik gizli işmar açığa vurulmalı.
Amerikan başkanlık seçimine göre konum almak, taraf olmak, tavır belirlemek problemli esasında. Diyelim ki biri kadife, diğeri demirden bir eldivenle vuruyor. Arasında tercih yapmak, özgürlük ve demokrasi ve bilcümle batılı gevezeliğe kanılmasından başka bir şeyi ifade etmiyor. Dayağı gene sömürülen-mazlum halklar yiyorlar. Tercih yaptığını zannetmek, ihtiyaçlara ve zorunluluklara karşı hissizleşmek ve bilinçsizleşmekle sonuçlanıyor.
Yani diyelim İsrail lobisinden neokonlara, oradan Obama kabinesine, savaş tekellerine, petrol baronlarına vs. tüm egemen blok, sathî, şeklî bir ayrıma tabi tutuluyor. Mesele kara kuşak İslam’ını ezmek ve ak kuşak İslam’ını zindeleştirmek ise, her ikisi de özde ortaklaşıyor. Dert büyük olasılıkla “Arap Baharı” ile içe sızmış, mevzi kazanmış kara kuşak İslam’ını marjinalize etmek, sindirmek ve etkisizleştirmek.
İsrail, Hitler döneminde bolca dillendirilen, “büyümeyen devlet küçülür” mottosu uyarınca hareket etmek istiyor, ABD ise “hazır büyümüşü var, küçük ve etkin kal” emrini veriyor. Burada bir ayrım yapmak ve taraflar arasında tercihe zorlanmak belki sadece büyük bir güç teşkil edildiği vakit anlam kazanıyor.
Demokrasi, hümanizm ve laisizm, bekâret düşkünleri misali, bakir(e), el değmemiş, yüksüz, kendinden menkul, kendi çıkarına kilitlenmiş, bencil, hedonist birey sürülerini emrediyor. Ak kuşak İslam’ı ile solun belirli bir kısmı, bu üç kavramı dikine kesen ilerlemecilikleri adına, bu sürülerin akış güzergâhını temizlemeyi politika zannediyor. Birey sürüleri ise iktisadî, politik ve askerî manada hegemonik güç teşkil etmek, sömürü-zulüm düzenini süreklileştirmek zorunda olanların huzurlu uykularında saydıkları koyunlara benziyorlar. Yani “politika alanı benimdir, buraya işçi, mazlum, Müslüman vs. olarak girme” demek, ileride gerçekleşecek bir hedef değil, geçmişte güç olanların gelecekleri için bugünü muhafaza etme yöntemi oluyor.
“Arap Baharı” bu muhafaza yöntemi dâhilinde ayrıştırılmaya, sadeleştirilmeye ve dindirilmeye muhtaç. Yerel ve küresel efendilerin bu hengâmede ihtiyaçlarını giderme yöntemleri farklılaşabiliyor. Ama öz değişmiyor: kendilerine yönelik kaldırılabilecek kolektif, müşterek her baş öncesinde ya da sonrasında, ezilmeli.
Bu hengâme akbabaları da yüreklendiriyor.
"Adalet ve Kalkınma Partisi" ismi önerilmeden önce Tayyip Erdoğan’ın kafasındaki parti isminin “Yeniden Atılım Partisi” olduğu söyleniyor. “Atılım”dan kasıt, esas olarak Özal dönemi. Bu hengâme yeniden “bir koy üç al” heveslerini gıdıklıyor. Daha doğrusu halk bu yolla ikna ediliyor, kandırılıyor, ağza ballı parmaklar uzanıyor. Seçim sandığı önünde tekil bireye dönüştürülmüş ve demokrasi putuna kul edilmiş halk fukara hayatına tat gelsin istiyor.
Ballı parmaklara uzanan ağızlardan şu türden sorular dökülüyor:
“Şam’da namaz yakın mı?”
Ülke TV’de Ersoy Dede ağzını şapırdatarak soruyor bu soruyu, “Müslüman akıncı” Adem Özköse de histerik ve zevk dolu bir gülüşle, cevaplıyor:
“İnşallah!”
“İnsan için emeğinden başkası yoktur” diyen Kur’an’a küfürle, gasıp ve yağmacı arzularını İslamî sosa bandıran Özköse, Hz. Muhammed’e hakaret eden film ve Libya olayına ilişkin maval okuduktan sonra Suriye meselesine geçiş yapıyor. İlkinde Amerika karşıtıymış gibi görünen, gayet liberal, hümanist bir dizi lafın ardından, “Şam’da namaz kılabilmek için oradaki direnişin güçlenmesi gerek” diyor. Direnişin güçlenmesi de gelecek mühimmata bağlı elbette.
Filme dönük Mısır’da yapılan gösterilerde kameraya öfkeli, muhtemelen Selefî, bir Mısırlı eylemci yansıyor: “Eğer Hz. Muhammed’e hakaret ederlerse, ABD’den gelecek yardımları da istemiyoruz” diyor. Demek ki hakaret olmasa ortada, gelen yardımlara “eyvallah” diyecek. İnşallahla eyvallahla yürüyor işler. Allah’ın hayatı öncelemediği yerde ve zamanda, ABD’den gelen yardımları kabul etmenin Peygamber’e yapılmış en büyük hakaret olduğu görülmüyor.
Adem Özköse de bu Mısırlı gibi. O da Hakan abisine öykünerek, “mühimmat da mühimmat” diye tutturuyor. Muhtemeldir ki Afyon’daki 25 asker bunların yol açtığı telaş sonucu kefenleniyor. Yani Özköse gibiler zarfta Amerika karşıtıymış gibi görünürken, mazrufta, kendi kanlı emelleri için NATO ve ABD silâhlarını istiyor. Zannediyorlar ki Allah bu küfrü görmüyor.
Eren Balkır
13 Eylül 2012

Arap Baharı Gerçekte Neydi?

Amerikan büyükelçisi J. Christopher Stevens ile üç diplomatın Hz. Muhammed’e hakaret eden ABD yapımı filme dönük intikam teşebbüsü sonucu Bingazi’de öldürülmeleri başkanlık seçimi öncesinde ülkede ciddi yankılara yol açacakmış gibi görünüyor. Dört Amerikalı’nın öldürülmeleri, başkan Obama’nın bin Ladin’in katlinin Cihadcı İslam’a ölümcül bir darbe indirdiğine ilişkin iddiasını da çürütüyor.
Amerikalı seçmenlere 11 Eylül’ü hatırlatan her şey ciddi politik içerimlere sahip. Afganistan’da ölen askerler artık o kadar önemli etkilere yol açmıyor. Ancak 1979’dan beri dünya genelinde öldürülen ilk Amerikan büyükelçisi Bay Stevens’ın ölümünde dünya ölçeğinde büyük bir fikrî sarsıntıya yol açabilecek yeni ve şok edici bir yön mevcut.
Libya devrimi asla gerçekleştiği günlerde resmedildiği kadar sakin bir olay değildi. Devrimin Bingazi’deki liderleri, Şubat 2011’de başlayan ayaklanmada İslamî militanların rolünü düşürmek için ta başından beri yeterince kurnaz bir biçimde hareket ediyorlardı. Gerçekte asiler, her daim şiddete ve yıkıcı eyleme, orada yaşananlara ilişkin haberlere yansıyandan görece daha fazla meyyal olmuşlardı. Gerçek şu ki sadece Libya’da değil, tüm Arap dünyasında cereyan eden ve Arap Baharı dairesi içinde değerlendirmeye tabi tutulan ayaklanmalar gücünü esas olarak zalim ve yozlaşmış otokratik rejimlere dönük nefretin etrafında farklı halk kesimlerinin ve fikrî katmanların toplaşmasından alıyordu.
Elbette bu geçmişin devrimcilerinin her daim Amerika ve Batı karşıtı olduğu anlamına gelmiyor. Aksine onlarca yıldır Arap yöneticiler kendi halklarının arzuları hilafına batı yanlısı konumlar almışlardı. Arap Baharı’nın başından itibaren göstericiler, kendi yöneticilerinin önceden selâm durdukları dış müdahale düzeyini tasvip etmeyecekleri hususunda gayet açıklardı.
Bu Mısır için de geçerliydi ama söz konusu yaklaşım tümüyle dış müdahaleye dayanan asilerin zaferine rağmen Libya’da da bir biçimde karşılığını buldu.
Bugün Batı’nın askerî güçleri ve istihbarat unsurları arasında, demokratik yoldan seçilen Müslüman Kardeşler’den ya da diğer görece daha uç kesimlerden endişe duymayan itaatkâr bir Mısır ordusu ile yüzleştiğinde eski hareket tarzlarını hasretle anan çok sayıda insana rastlamak mümkün. Arap Baharı kesinlikle batılı devletler lehine tüm halkların katıldıkları bir seçim sürecini değil, çıkınlarında iyi ve kötüyü barındıran, farklı sürprizlere gebe, gerçek bir dizi devrimi ifade ediyor.
Patrick Cockburn
Kaynak

Suriye Krizi ve Hizbullah

Feltman Projesi’nin Uygulanması
Bugünlerde Hizbullah için hiçbir şey yolunda gitmiyor.
Lübnan’daki ve bölgedeki politikanın güçlü girdabına kapılmanın yol açtığı basınç, Hizbullah liderliğindeki Lübnan Millî Direnişi’nin aleyhine seyrediyor, özellikle Dahiye mahallesinde yaşananlar bu durumu gayet iyi örnekliyor.
Geçen hafta sonu yaptıkları toplantı sonrası Clinton ve Erdoğan, hem Hizbullah hem de Suriye’ye tatbik ettikleri baskıyı daha fazla yoğunlaştırabilmenin yolları üzerinde çalıştılar. İlk yol, Lübnan Meclisi’ndeki 14 Mart hareketine (Hariri liderliğindeki bloğa) mensup müttefiklere, meclisin ülkenin kuzeyindeki Suriye sınırına uluslararası askerî birliklerin konuşlanmasına izin vermesi yönünde baskı yapması talimatı vermekti.
14 Mart hareketine mensup kimi politikacılar, Lübnan ve Suriye arasındaki sınırda bu türden birliklerin konuşlandırılması yönünde açıktan çağrılar yaptılar. ABD-Suudî destekli bu güçler, 2007’deki 33 günlük Temmuz savaşı sonrası yaşadığı yenilgi ardından İsrail’in ricası üzerine ortaya atılan Welch Kulübü-Jeffrey Feltman projesinin de yeniden devreye sokulmasını öngörüyor. Hizbullah’ın iç ve dıştaki muhalifleri, Kuzey Lübnan’daki Trablus’a yakın bir noktada bulunan Sunni Kleiat havaalanının “modernize” edilmesi gerektiğini söylüyorlar. Bir milletvekiline göre, “Amerikalılar ve ülke içindeki bazı yandaşları, Sunni Kleiat Havaalanı’nın yeniden kullanıma açılmasına ilişkin dosyayı raftan indirdiler.” Havaalanı, uluslararası askerî birliklerin “eğitim, depolama ve tedarik” amaçlı olarak konuşlandırılması için devreye sokuluyor.
Dört yıl önce kamuoyuna deklare edilen ve bölgedeki askerî operasyonlar için Suriye ile diğer güçlere baskı uygulamak amacıyla “özgürleştirilmiş bir coğrafî bölge” öngören Feltman düşüncesi, hiçbir vakit hükümsüz kılınmamıştı. Aksine bu düşünce, ileride doğacak fırsatlardan istifade etmek için rafa kaldırılmıştı sadece. Suriye’deki kaos ve krizle birlikte ortaya çıkan fırsatlar, Pentagon uzmanları ve Amerika’nın müttefikleri üzerinden, Clinton ve Erdoğan eliyle değerlendirmeye alındı. Dolayısıyla söz konusu havaalanı bugün bir hava üssüne dönüşme imkânı buldu. Bu noktada 2008’de havaalanını inceleyen Amerikan askerî delegasyonunun Beyrut’taki ABD Büyükelçiliği’ne ilettiği raporu da hatırlamakta fayda var: “Havaalanı, Lübnan Ordusu ile kurulacak işbirliği doğrultusunda lojistik amaçlar dâhilinde kullanılabilir.” Kongre’deki beyanı üzerinden Pentagon da şu tespiti yapmıştı: “Kleiat’taki mevcut pist, askerî ekipman nakleden uçaklar için gayet uygundur. Ancak sivil havaalanı olarak kullanılma noktasında gerekli niteliklere sahip değildir.” Lübnan Millî Direnişi’nin bu türden bir girişime itiraz edeceğine şüphe yok. Hizbullah yetkilisi Şeyh Naim Kasım, bu girişimin “ülkeyi yok etmek için devreye sokulan bir yöntem” olduğunu söylüyor. Kasım’a göre, “Hizbullah Suriye meselesine müdahale etmesine asla izin vermeyecek ve kuzey sınırlarına uluslararası güçlerin konuşlanmasına kati surette karşı çıkacaktır. Bu, tıpkı Suriye’de yaşandığı gibi, Lübnan’ın yok edilmesi için üretilmiş bir Siyonist projedir. Suriye denklemine etki etme becerisinden yoksun kaldıkları noktada bu güçler tampon bölgeyi desteklemek için kuzeye uluslararası güçleri konuşlandırmak gibi şüpheli bir dizi proje önermeye başlamışlardır. Eğer 14 Mart grubu, Lübnan’ın kuzeyini silâhlarla, kaçakçılıkla ve milis faaliyetleri ile sabote etmeyi keserse, istikrar hâkim hâle gelecektir. Genel anlamda Trablus’ta, Akkar’da ve kuzeyde halkımıza zarar veren gerilimlerden esas olarak 14 Mart sorumludur.”
ABD ve ABD’nin Lübnan’da destek verdiği gruplarla uyum içinde çalışılsa da Filistin’deki sömürgeci, işgalci gücün Lübnanlılar arasında korku salma amacıyla uyguladığı baskı, savaş ve keşif uçaklarının artan sayısında karşılığını bulmaktadır. Bu uçaklar, ülkenin hava sahasını ihlal etmekte, bu ihlaller özel olarak Trablus ve Kleiat havaalanı bölgesinde yoğunlaşmaktadır. Geçen hafta Lübnan’ın güneyi, doğusu ve kuzeyindeki uçuşlarda İsrail, 1701 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararını (İsrail-Lübnan çatışmasını çözüme kavuşturmak için 2006’da kabul edilen karar) 8000’den fazla kez ihlal etti, üstelik bu ihlaller, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü (UNIFIL) Tire yakınındaki Nakurya’da bulunan üssünde gözlem yapıp notlar alırken gerçekleşti.
Bir UNIFIL kaynağına göre, İsrail ayrıca Direniş’i güneyde kıstırmaya ve bu güçlerin kendisinin yeni bir duvar ördüğü Kfar Kila yakınındaki konumlarını ifşa etmeye zorlamaya çalışmaktadır. İsrail’in bir diğer niyeti de ileride gerçekleşmesi muhtemel İsrail-Hizbullah savaşı için Direniş’in yaptığı hazırlık faaliyetlerini engellemektir.
Hizbullah, El-Kaide ve Yeni Müttefiklerinin Hedefinde
Lübnan ve Suriye’de aktif olan, El-Kaide’ye yakın Abdullah Azzam Tugayları tarafından Hizbullah ve Şiilere karşı yönelik tehditlerdeki artış, Hizbullah kaynaklı desteği engellemeyi ve Lübnan içinde mezhebsel bir çatışmayı tetiklemeyi amaçlıyor. Son günlerde dile getirilen tehditlerden biri, 14 Mart muhalefeti tarafından desteklenen, ABD-Suudi menşeli bir internet sitesinde 17 Temmuz’da dile getiriliyor. Yayınlanan ses kaydında Şiiler şu hususta uyarılıyor: “Hizbullah ve Emel Hareketi’nin Suriye devrimine dönük konumları sizin çıkarlarınıza asla hizmet etmiyor. […] Eğer mevcut kibirli yaklaşımınızı sürdürecek olursanız, cezalandırılacaksınız ve bu desteğin bedelini ödeyeceksiniz. Bu noktada suçlamanız gereken biri varsa o da bizzat kendinizsiniz.”
Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olarak çalışan ve politik İslam konusunda uzman olan Dr. Ahmed Mussalli’ye göre, “Bu El-Kaide birimi, geçmişte ulaşması güç olduğu hedefleri vurma noktasında, Lübnan ve Suriye’deki mevcut koşulları altın bir fırsat olarak değerlendirmektedir. Sınırdaki mevcut duruma bakan hareket, Hizbullah ve destekçilerine karşı saldırılar tertiplemek amacıyla Suriye’den Lübnan’a artık militan nakledebiliyor.”
14 Mart içindeki bazı gruplarla birlikte iş tutan bu güçler de Hizbullah kontrolündeki mahallelerde karışıklık çıkartmaya çalışıyor. Bu güçler, Hizbullah, Arap Baharı ve İslamî uyanışı desteklemesine karşın, onun Suriye krizindeki rolünü kavrama noktasında kafa karışıklıklarına sebep oluyorlar.
Bir Hizbullah kaynağına göre, Lübnan ve bölgedeki karmaşık durum iç ve dıştaki düşmanlar yüzünden daha da içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. Bir dostumun tespitine göre, Hizbullah’ın ve Lübnan’ın yüzleştiği bir diğer tehlike de uluslararası direnişin lideri olarak bu hareketin basit anlamda yerel bir Şii partisi olarak görülmesi.
Lübnan Güçleri lideri Samir Geagea şu suçlamayı sürekli yineliyor: “8 Mart ittifakı (Hizbullah liderliğindeki blok) ülkede giderek bozulan güvenlik durumunun arkasındaki aslî fail. Bu ittifak, Suriye rejimine dönük baskının azaltılması amacıyla mümkün olabildiğince çok sayıda gerilim noktası yaratmaya çalışıyor.” Hizbullah’a doğrudan atıfta bulunan Geagea’ya göre, “Devlet içindeki devletçiğin mevcudiyetinden muazzam bir dizi stratejik tehlike ortaya çıkmaktadır. Devletin bu devletçik üzerinde herhangi bir otoritesi mevcut değildir, zira devletçiğin sahipleri ile onun müttefikleri devleti felç etmektedirler.”
Geagea ve müttefikleri Hizbullah’ı Lübnan’daki Suriyeli ve Arapların kaçırılması karşısında “kör bir sessizliğe” gömülmekle suçluyor: “Etkisi altındaki bölgelerde yaşanan bu türden olaylarla ilgili olarak Hizbullah’ı kınıyoruz. Öte yandan Genel Sekreter Seyyid Hasan Nasrallah ise bu olayları kınamak yerine sadece hiçbir şeyin kendi kontrollerinde olmadığını iddia etmekle yetiniyor. Bu da onun yaşanan olaylara rıza gösterdiği anlamına geliyor.”
New York Times’ta yazan Hanin Ghaddar’a göre, “bir şeyler köklü bir biçimde değişti. Suriye’nin Lübnan’da uzun süredir güçlü bir vekili olarak faaliyet yürüten Şii militan grubu Hizbullah yaralı bir aslan gibi. Elindekini korumak ile yanı başında çöken rejimi korumak arasındaki ince çizgide yürümeye çalışıyor.”
Normalde kendi partileri bünyesinde faaliyet yürüten 14 Mart gençlik örgütleri artık Hizbullah liderliğindeki Direniş’e ait unsurlara karşı ortak çalışmalar yürütmeye başlamış durumdalar. Geçen hafta Saint Joseph Üniversitesi’nde Lübnan Güçleri, Gelecek Hareketi, Katib (Maruniler), Cemaatül İslamiye ve Millî Liberal Parti mensubu yüzlerce genç Dışişleri Bakanı Adnan Mansur’un istifası ile Suriye büyükelçisi Ali Abdulkerim Ali’nin ülkeden kovulması için bir yürüyüş tertiplediler. Yürüyüş boyunca atılan sloganlarda ayrıca Hizbullah da hedef alındı.
Direniş hareketine ve Esad’a yakın bir isim olan eski İstihbarat Bakanı Michel Samaha’nın 9 Ağustos’ta tutuklanmasından ve Suriye Millî Güvenlik Başkanı General Ali Memlük ile birlikte “terör saldırıları” yapmakla suçlanmasından beri aralarında Cumhurbaşkanı Süleyman’ın ve Başbakan Mikati’nin bulunduğu, hükümetin kilit dayanakları Esad rejiminden bir miktar uzaklaşmaya başladılar. Dahası ortalıkta dolaşan kimi dedikodulara göre, Hizbullah içinde de partinin Esad rejimi ile ilişkilerine dönük bazı şüphelerin açığa çıkmaya başladı.
Hizbullah, Lübnan’ın esas olarak İsrail’in ileride gerçekleştirebileceği işgal hareketinden kurtulması ile Arap coğrafyasında yaşananlara dönük konumu arasında hassas bir denge tesis etmesi gerektiğinin gayet farkında. Büyük ihtimalle Hizbullah’ın araştırma merkezi ve diğer düşünce kuruluşları, attıkları ilk adımları gözden geçiriyorlar ve bazı konularla ilgili olarak Lübnan ve diğer bölgelerdeki değişen gerçeklerle yüzleşebilmek amacıyla, alınan ilk konumları değiştirme yoluna gidiyorlar.
Partiye ve Şii cemaatine Lübnan’ı muhafaza etmek için açıklık, diyalog ve ortaklık politikasını savunmaya devam etmesi öneriliyor.
Gelecek yıl ülkede oldukça önemli bir meclis seçimi yapılacak. Seçim, elektrik kesintileri, güvenlik, kamusal güvenlik, su sıkıntısı, enflasyon ve zayıf altyapı imkânları gibi birçok sorun karşısında Hizbullah’ın ve Şii cemaatinin sorumlu bir konumda tutulmasını isteyen iç ve dış güçlerin hâkim olduğu berbat bir politik atmosfer içinde gerçekleşecek. Örneğin mahallemde birçok insan elektrik kesintilerini protesto etmek için son birkaç aydır sokaklarda gösteri düzenliyor.
Önümüzdeki birkaç hafta, Suriye krizini kullanarak Hizbullah’ı parçalama noktasında, Direniş karşıtı iç ve dış güçlerin başarılı olup olamayacağını ortaya koyacak.
Franklin Lamb
Beyrut