Latin Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Latin Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2026

, , ,

Fidel’in Yüzyılı: Devrim, Emperyalizm ve Hiç Bitmeyen Savaş

Yüz yıl önce, 13 Ağustos 1926’da, Küba’nın eski Oriente eyaletinde (bugünkü Holguín eyaletinde) bulunan Birán’da Fidel Castro Ruz dünyaya geldi. Devrimci ve enternasyonalist liderin etkisi ve düşüncesi, adanın ve zamanın sınırlarını aştı.

1959’daki devrimin zaferinden bu yana Castro, yirminci yüzyılda Latin Amerika siyasetinin en önemli figürlerinden biri haline geldi. Küba’yı yönetmesi, ABD ile çatışması ve enternasyonalizme olan bağlılığı, adayı dünya genelinde politik ve toplumsal hareketler için bir ışık ve ilham kaynağı haline getirdi.

Sosyalist komutan, egemenliğin savunulmasını politik söyleminin ve Küba Devrimi’nin temel ekseni kıldı. Bu eksen, ABD’nin Latin Amerika ve Karayipler'e müdahalesiyle şekillenen bir bağlamda oluştu. 

Fidel için halkların kendi kaderini tayin hakkı, emperyalizme karşı direnişe kopartılması mümkün olmayan bağlarla bağlıydı.

Doğumundan bir asır sonra, bu savaş, her zamankinden daha güncel görünüyor. Baskı ve müdahale mekanizmalarını değiştiren ABD emperyalizmi, yeni politik, ekonomik ve askeri stratejilerle bölgedeki varlığını sürdürüyor.

60 yılı aşkın süredir adanın ekonomisini ve varlığını belirleyen soykırım niteliğindeki Küba ablukası, şimdi en acımasız saldırısıyla karşı karşıya. Enerji, finans ve ticaret kuşatma altında. Öte yandan, Latin Amerika’nın geri kalanı, aşırı sağın ilerleyişini ve Washington’la aynı çizgide olan yeni bir muhafazakâr saldırıyı şaşkınlıkla izliyor.

Fidel’in Fikriyatını Güncellemek

Castro’nun emperyalizm ve kendi yolunu belirleyebilecek bölgeler inşa etme ihtiyacı hakkındaki gözlem ve tespitleri bugün için ne gibi bir öneme sahip?

Tarihçi, yazar ve Meksika’da faal olan Fondo de Cultura Económica [Ekonomi Kültürü Fonu] isimli STK’nın direktörü Paco Ignacio Taibo II, Fidel Castro ve Küba Devrimi’nden bahsederken, mevcut durumu göz önünde bulundurmak gerektiğini söylüyor. Yazara göre, emperyalizm ortadan kaybolmadı. Biçim değiştirdi ve bugün bölgeye daha yoğun bir şekilde saldırıyor.

Taibo II, İspanya’nın internet gazetesi Diario Red’e [Kızıl Günlük] verdiği röportajda, “Fidel’in karşılaştığı abluka ve suikast girişimlerinin ardındaki emperyalizm, Donald Trump’ın faşist emperyalizmiyle kıyaslanamaz bile” diyor.

Küba örneğinde durum kritik bir noktaya ulaştı. “Abluka yıllardır devam ediyor, ancak adaya Venezuela ve Meksika üzerinden ulaşan petrolün kesildiği son aşama ülkeyi tahammülü imkânsız bir aşamaya taşıdı.”

Yakıt eksikliğinin etkileri enerji üretiminin çok ötesine uzanıyor. Konuyla ilgili olarak Taibo II şunu söylüyor: “Günde en fazla yarım saat elektrik alan Küba şehirlerini düşünmeliyiz. Elektriksiz hastaneleri, soğutmasız ilaçları, ulaşım imkânlarını düşünün.”

Bu süreç, gıda dağıtımı ve işçilerin hareket imkânları açısından da sonuçlara yol açıyor. Bu noktada Taibo II, ablukanın amacının yalnızca ekonomik bir önlem olarak anlaşılamayacağını, “Bu abluka, Kübalıların yaşamlarını yok etmeyi amaçladığını” söylüyor.

Yaygaracı Sağ ve Tarihsel Hafızanın Kaybı

Taibo II, Küba’nın genel ve kapsamlı bir bilgi savaşının orta yerinde cereyan ettiği konusunda uyarıda bulunuyor. Devamında, “Aşırı sağ, genel olarak sağ siyaset, ilerleme kaydediyor, mevziler elde ediyor veya yaygara kopartıyor olabilir, ancak medyadaki tartışmalara bakıp elde ettikleri gerçek mevziler konusunda kafa karışıklığı yaşamamalıyız” diyor.

Yazara göre, özel şirketlere ait medya kuruluşlarının kontrolü belirli söylemlerin ve belirli bir dilin güçlenmesine katkıda bulunmuştur. “Bilgiye sosyal ağlar, gazeteler, televizyon aracılığıyla ulaşıyorsunuz ama işittiklerinizin yüzde 70’i çöp, düpedüz yalan.”

Taibo II’ye göre, ABD’nin uyguladığı ekonomik ve politik baskıya rağmen, Trampizmin ilerleyişi Meksika’da sınırlarla karşılaştı. Taibo II, "Bence Trampizm durduruldu” diyor.


Bu anlaşmazlık Meksika'da da hafıza mücadelesi aracılığıyla kendini gösteriyor. Taibo II, Mexico City’deki Tabacalera mahallesinden Fidel ve Ernesto “Che” Guevara heykellerinin belediye başkanı Alessandra Rojo de la Vega tarafından kaldırılmasını hatırlatan Taibo II, tarihi bir olayı temsil eden bir heykelin yeterli örgütlü tepki verilmeden kaldırılışını sorguluyor.

“Bu heykeller tarihi bir gerçeği anmak için yapılmıştı” diyen yazar, bu olayın aynı zamanda aşırı sağın ilerleyişi karşısında kamusal alanı savunmanın gerekliliğini de ortaya koyduğunu söylüyor.

Bu olayın ardından Taibo II, başka bir meseleyi ele alıyor, Küba Devrimi’nin zafer kazandığı bağlamdan çok uzakta büyüyen bir nesil için tarihi yeniden yazmak denilen ağır yükü omuzluyor.

Yazar “Tarihsel bağlamdan yoksun nesil” derken Küba’nın anlamını bilmeyen 15-35 yaş arası insanları kastediyor.

Buradan Küba’nın hikâyesini yeniden anlatmanın gerekli olduğunu düşünen yazar, bu işi sloganları tekrarlayarak değil, “Batista’ya karşı gerçekleştirilen Küba devriminin kaynağının ne olduğunu, ne anlama geldiğini ve ilk yıllarının nasıl geçtiğini” açıklayarak yapması gerektiğini söylüyor.

Fidel Castro’nun doğumundan bir asır sonra, Taibo II, devrimci liderin düşüncesini yeniden keşfetmenin şart olduğuna ilişkin tespite çeviriyor yüzünü. Ona göre bugün Fidel’in egemenlik, emperyalizm ve direnişe dair fikirleri, Küba Devrimi’nin karşılaştığı emperyalizm biçimlerinden farklı emperyalizm biçimleri karşısında yeni anlamlar kazanıyor.

Bu noktada yazar, “Bence Fidel’in düşüncesinin güncellenmesi gerekiyor” diyor.

Hiç Gitmemiş Olanın “Geri Dönüş”ü

Fidel Castro’nun fikriyatı hâlâ önemli ve bu önem jeopolitika alanı için de geçerli. Latin Amerika ve Karayipler tarihi konusunda uzmanlaşmış tarihçi ve analist Lautaro Rivara, bölgenin bugününü anlamak için yıllarca kamuoyu tartışmalarından uzaklaştırılmış bir kavram olarak “emperyalizm”i yeniden ele almanın gerekli olduğuna inanıyor. Yazar, “Tüm çelişkilerine rağmen, aslında hiç gitmemiş olanın, emperyalizmin ve yeni sömürgeciliğin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz” diyor.

Rivara’ya göre, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından emperyalizm kavramının terk edilmesi, bu olgunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu.

“Akademinin, kitle iletişim araçlarının ve siyasetin önemli kesimlerinin ‘emperyalizm’ denilen teorik kategoriyi terk etmesi, bu olgunun ortadan kalktığı anlamına gelmez.”

Mekanizmaları değişmiş olsa da, ABD’nin Latin Amerika’daki gücü çeşitli müdahale, bağımlılık ve baskı biçimleri aracılığıyla işlemeye devam ediyor. Rivara ayrıca meseleyi daha da derinlemesine ele alıyor: mevcut hal, Soğuk Savaş dönemindeki halle aynı değil.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü, ardından gelen ilerici hükümetlerin yükselişi ve çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkışı jeopolitik koşulları değiştirdi. Eski askeri diktatörlükler ve ABD’nin Ulusal Güvenlik Doktrini yerini, yeni müdahale ve anlaşmazlık biçimlerine bıraktı.

Bu bağlamda Rivara, Donald Trump’ın desteklediği “Amerika Kalkanı”nı bu yeni aşamanın bir ifadesi olarak ele alıyor. Bunu, Beyaz Saray ile aynı çizgide olan aşırı muhafazakâr hükümetlerin bir ittifakı olarak tanımlayan yazar, bu ittifakın, ABD müdahalesinin yeni biçimlerini haklı çıkarmak için göç, uyuşturucu kaçakçılığı, yolsuzluk, “alışılmadık ve olağanüstü tehditler”i yeniden gündeme getirdiğini söylüyor.

Bu referans, Soğuk Savaş’tan tanıdık bir mantığı akla getiriyor. ABD’nin Ulusal Güvenlik Doktrini, anti-komünizmi ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politik ve askeri müdahalesinin gerekçesi haline getirmişti. Bu çerçevede faaliyet yürüten bir diğer kurum ise, onlarca yıl Latin Amerika’da silahlı kuvvetler mensuplarını eğiten ve tarihleri militarizasyon ve bölgedeki diktatörlüklerle iç içe geçmiş olan ABD askeri eğitim kurumu olan Amerika Okulu’ydu.

Rivara’ya göre, mevcut uygulamalar farklılık gösterse de aynı temel mantığı koruyor. Bu nedenle, bazı eski cumhurbaşkanları ve aydınlar, son yıllarda “yeni bir Akbaba Planı” veya Akbaba Planı 2.0”dan söz ediyorlar.

Aşırı Sağ ve Yerel Elitler

Bu anlaşmazlığın diğer boyutu, Latin Amerika’daki aşırı sağcı hareketlerin yükselişinde ortaya çıkıyor. Rivara, bunun yalnızca her ülkenin iç dinamikleriyle açıklanamayacağı konusunda uyarıda bulunuyor.

Analist, “Latin Amerika ve Karayipler, yalnızca ulus-devlete bakarak idrak edilemez” diyor. Ona göre, her ulusta yaşanan politik dönüşümler, bölgesel ve küresel birikim, değişim ve güç dinamikleriyle iç içe geçiyor.

Ona göre, Fujimori [Peru’nun eski diktatörü Alberto Fujimori ile kızı Keiko Fujimori yakın zamanda cumhurbaşkanı seçildi] ve Pinochet destekçilerinin yeniden ortaya çıkışı, egemen sınıflardaki radikalleşme sürecinin parçası. Bu sağcı kitleler, Batı’nın kolektif hegemonya krizine öfkeli ve paranoyak bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar.

Aşırı sağın ortaya çıkışının içsel nedenleri de mevcut: ilerici reformları içeren ajandaların tükenmesi ve eski diktatörlüklerle bağlantılı politik aktörlerin varlığını sürdürmesi. Rivara, bu listeye uluslararası faktörleri de ekliyor: ABD’nin teşvik politikaları, pandeminin toplumsal etkileri, neoliberal siyaset uyarınca belirli toplum kesimlerini dışlama ve teknokapitalizmin yol açtığı dönüşümler.

Bu anlaşmazlığa, bölgesel haritayı yeniden şekillendirebilecek bir unsur daha ekleniyor: ekonomi ve ticaret alanında büyüyen Çin ve konsolide edilen BRICS.

Bölge Müşterek Bir Liderlikten Mahrum

Bu saldırı karşısında, sol ve ilerici hükümetler için sorun, sürece koordineli bir cevap üretebilecek bölgesel bir stratejinin bulunmamasıdır.

Rivara, Latin Amerika'nın otuz-kırk yıl önce tahayyül edilemezmiş gibi görünen entegrasyon mekanizmalarıyla birlikte daha gelişmiş bir Latin Amerika ve Karayip bilincine sahip olduğunu kabul ediyor. Ancak bunların sınırlarına da dikkat çekiyor.

“Bölgesel liderliğin acizliği bugün apaçık ortada” diyen yazar, çeşitli hükümetlerin ve entegrasyon projelerinin karşılaştığı zorluklara dikkat çekiyor.

Sonuç olarak, devletlerin bütünleşmesi sürecinde bir “durgunluk” dönemi yaşanıyor, ayrıca, tarihsel düzlemde kıtanın birliğini savunan toplumsal ve politik aktörler geri çekiliyorlar.

Bu nedenle, Fidel’in fikriyatının temelinde duran görüşü yeniden keşfetmek, hiçbir Latin Amerika ülkesinin büyük güçlerin baskılarıyla tek başına başa çıkamayacağını kabul etmek gerekiyor.

“Çevre ülkelerinin başlarındaki musibetten kurtulmalarının tek yolu, birleşik güçlerin müşterek yapısının inşa edilmesidir” diyen Rivara, çok kutuplu dünyanın bir fırsat olabileceğini, ama asla tek başına güvence sunmayacağını söylüyor.

Bu bakış açısıyla, Fidel’in günümüzdeki önemi yalnızca Küba Devrimi'nin sloganlarında değil, aynı zamanda hâlâ cevapsız bırakılmış olan bir soruda yatmaktadır: Büyük güçlerin ekonomik, politik, askeri ve medya temelli baskılarının halkların yönünü belirlemeye devam ettiği bir kıtada bölgesel egemenliği nasıl inşa edebiliriz?

Dur Durak Bilmeyen Bir Yürüyüş

Fidel Castro’nun doğumunun üzerinden yüz yıl geçtikten sonra, dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar bu tarihi, hayatına ve Küba Devrimi’nin etkisine adanmış konferanslar, kitap tanıtımları, sergiler, toplantılar ve belgesel gösterimleri aracılığıyla mirasını yeniden canlandırmak için bir fırsata dönüştürdüler.


Meksika’da, Küba ile dayanışma eylemlerinin bir parçası olarak, Fidel Castro’nun mirası sinema aracılığıyla da yeniden sahiplenildi. Bu çalışmalardan biri de yönetmenler Eduardo Flores Torres, Gabriel Beristáin ile Kübalı yönetmen Roberto Chile’nin imzasını taşıyan Fidel de Cerca [Fidel’i Yakından Tanıyalım] adlı belgeseldir. Film, kronolojik anlatıdan uzaklaşarak, arşiv materyalleri ve aile üyeleri, arkadaşlar, ortaklar ile Küba’daki politik ve kültürel yaşamından çeşitli isimlerin tanıklıkları aracılığıyla Fidel’in suretinin ardındaki insana yaklaşıyor. Fidel’e üniformanın ve politik söylemin ötesinden bakmayı, stratejisti, lideri ve insanı yeniden inşa etmeyi amaçlıyor.

Yüz yıl sonra, Fidel hakkındaki tartışma onun biyografisiyle sona ermiyor. Politik hayatı boyunca ele aldığı konulara geri dönüyor: egemenlik, emperyalizm, dayanışma ve Latin Amerika’nın entegrasyonu.

Nakd-i ömrünün tükenmekte olduğunu gören Fidel, 19 Nisan 2016’da Kongre Sarayı’nda yaptığı son halka açık konuşmasında bize son bir fikir miras bıraktı:

“Sıra hepimize gelecek, ancak Kübalı komünistlerin fikirleri, bu gezegende, eğer insan azimle ve onurla çalışırsa, insanların ihtiyaç duyduğu maddi ve kültürel değerlerin üretilebileceğinin kanıtı olarak kalacak. Biz, işte bu değerleri elde etmek için aralıksız mücadele etmeliyiz.”

Fidel, sözlerini şöyle tamamladı: “Marti, Maceo ve Gómez gibi dur durak bilmeyen bir yürüyüşle, tam bir sadakatle, güçlerini birleştirerek, mükemmelleştirmemiz gerekeni mükemmelleştirmek için yola koyulacağız.”

Camilo Ocampo
8 Ağustos 2026
Kaynak

04 Ağustos 2026

, , ,

Antuan Davud

Burada anlatılan, Filistin’e devrimci olarak dönen bir mültecinin hikâyesidir. Antuan Davud, Filistin’den kovulduktan sonra devrimci mücadelesine devam etmek için Küba’ya gitti. İntikamını devrimci bir zeminde almak için çabalarken öldü. O, filmlere, romanlara sığmayacak bir hayat yaşadı.

Kutsal Cihad güçleri düşman hedeflerine odaklanmaya karar verince, komutan Abdülkadir Hüseyni Yahudi Ajansı’nın merkez binasına saldırılmasını emretti. Bu bina, Filistin’i Yahudilere ait bir yurda dönüştürme sürecini hızlandırmak amacıyla kurulmuştu ve İngiliz Manda İdaresi ile birlikte çalışıyordu.

Kudüs şehrinde V. Corç Caddesi üzerinde bulunan binada Yahudi hazine müsteşarlığı ve Yahudi finans kurulu gibi Siyonist teşkilata ait politik kurumlar faaliyet yürütüyordu.

Görevi Antuan Davud ve Fevzi Kutub üstlendi. Bomba ekibinin başında bulunan Kutub, konsolosun arabasına bomba yerleştirdi. Arabanın şoförü Antuan Davud’du. Onun sayesinde araba İngilizlerin ve Siyonistlerin gözetimindeki kontrol noktalarından geçti.

Patlama neticesinde binanın kuzey tarafı çöktü, çok sayıda belge ve dosya yandı, 11 yerleşimci öldü, 86’sı yaralandı.

Siyonist çetelerin liderleri bu saldırı üzerine deliye döndüler ve Arap mahallelerine saldırdılar. Fakat Kutsal Cihad güçlerinin aldığı tedbirler sayesinde düşman yeni kayıplarla yüzleşti.


Antuan Davud (1909-1969)

Antuan Davud, 1936’da Filistin’de gerçekleşen ayaklanmaya, ardından da Küba Devrimi’ne iştirak etmiş Filistinli milliyetçi ve uluslararası devrimcidir.

Antonio Talhami olarak da bilinen Antuan Cemil Selim Davud, 1909’da Kolombiya’nın başkenti Bogota’da dünyaya geldi. Arap olan ailesi aslen Beytüllahimliydi. 1930’da St. John Koleji’nden mezun oldu. Meksika’da “La Cieja Vieja” savaşında Amerikan ordusuna karşı mücadele etti. Ardından 1932 yılında Honduras’a geçen Davud, burada “TACA” isminde bir sivil havacılık şirketi kurdu.

Filistin’e Dönüş

Otuzlarda Fransa’ya taşınan Antuan Davud, burada Casir ailesine mensup akrabalarının yanında bir süre kaldıktan sonra Filistin’ gitti. İngiliz Mandası’na bağlı polis teşkilatına katılan Davud 1936 devriminin liderlerinden biri haline geldi. Bu süreçte isyancılara istihbarat temin etti, polisteki işi sayesinde onların gizlenmelerine katkıda bulundu.

Kırklı yıllarda Kudüs’teki Amerikan konsolosluğunda çalıştı. Arap militanlarla bağını koparmadı. 11 Mart 1948 günü Fevzi Kutub’un bomba yerleştirdiği konsolosluk arabasını Yahudi Ajansı’nın merkez binasına soktu. Saldırıyla birlikte bina harabeye dönüştü. Patlama neticesinde Jerusalem Post gazetesinin binası da hasar gördü. Saldırı neticesinde 36 kişi öldü, 40 civarında Siyonist yaralandı.

Kudüs’ten Küba’ya

1950’de Guatemala’da Fidel Castro ve Che Guevara ile tanışan Davud, bu isimlerin Küba’da devrim yapmak amacıyla yürüttükleri hazırlık çalışmalarına katkıda bulundu. Hatta Küba Devrimi’ni yapacak çekirdek kadroları adaya taşıyan Granma gemisinde onlara eşlik etti. Sonraki süreçte, Antuan Davud, Bolivya’ya giden Che’nin ekibinde yer aldı ve onunla birlikte devrimci mücadele yürüttü. Vietnam ve Çin’e ziyaret gerçekleştiren Davud, Mao Zedong gibi devrimci liderlerle bir araya geldi.

Ölümü

Antuan Davud, 4 Ağustos 1969 günü Kuveyt’te vefat etti. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ile birlikte operasyonlar düzenlemeyi düşünen Davud’a kader izin vermedi. Filistin bayrağıyla toprağa verildi.

Bazı Sözleri

“Özgürlük savaşçıları, kurtarmak istedikleri topraklarda mücadele yürütmelidirler. Savaşlar masa başında kazanılmaz. Kendi vatanları için dövüşmeyenler, iktidara geldiklerinde birer diktatöre dönüşürler.”

“Dedemi sefalet kopartmış yurdumdan, ama beni vatanıma döndüren, ona olan sevdam oldu.”

Pal48
Kaynak

01 Temmuz 2026

, ,

Küba ve Venezuela’da Reformlar


Emperyalizmin merkezinde, özgürlükçü kimlik siyasetinden derinlemesine etkilenmiş ama bir yandan da kendini Marksist-Leninist ilan eden çok sayıda insana rastlıyoruz.

İran’ın imzaladığı Mutabakat Anlaşması’na ya da Küba ile Venezuela’nın son dönemde kabul ettiği liberalleşme politikalarına yönelik, kitaba bağlı kalan her türden materyalist analiz, bu kişilerin burjuva ahlaki hassasiyetlerini incitiyor. Bu insanlar, ne Marksist ne de Marksist-Leninist. Onlar, eleştirel düşünceyi bulanıklaştırmak ve susturmak amacıyla Marksist kılığına bürünmüş liberaller.

Diyalektik materyalizm olarak algıladıkları şeye dair son derece tahrif edilmiş bir anlayışın ardına sığınan, boş bir retorikle ikiyüzlülüğün bir arada olduğu örneklere nadiren karşılaşıyoruz. Bu kişilerin çoğunun söz konusu politikaları okumak için en ufak bir çaba bile göstermediği, kapitalizmin nasıl işlediğine dair ciddi bir kavrayışa sahip olmadıkları net bir biçimde görülüyor.

Bu insanların foyaları, en çok da Küba ve Venezuela üzerinden Dengizme atıfta bulunduklarında açığa çıkıyor. Söz konusu kişiler, ne Dengizmin ekonomik modelini ne de onu Küba gibi ülkelerde şu anda yürütülen reformlarla arasındaki farkı idrak edebiliyorlar.

Küba’nın aldığı liberalleşme önlemlerini Çin’in reform dönemiyle eşdeğer görmek, ikisi arasındaki temel farkları gölgeliyor. Çin’in 1978 sonrası reformları; piyasaları, yabancı yatırımlarını ve özel teşebbüsü gündeme getirmişti, fakat Komünist Parti, finansın dizginlerini hiç bırakmadı, ekonominin önemli sektörleri üzerindeki hâkimiyetinden hiçbir zaman vazgeçmedi. Büyük bankalar devlet mülkiyetinde kaldı, stratejik iş kolları çoğunlukla devletçe işletildi, özelleştirme, büyük ölçüde küçük işletmelerle sınırlı tutuldu, devlet, en büyük firmaları sürekli kontrol etti.

Şu anda basında aktarılan, Küba’nın yaptığı reformları gerçek manada inceleyen herkes, bu önlemlerin çok daha ileriye gittiğini görüyor. Bu tedbirler arasında özel bankaların yasallaştırılması, eskiden devlete ait işletmelerde devletin çoğunluk hissesi bulundurma zorunluluğunun kaldırılması, üretime ait varlıklarda özel mülkiyetin ve yabancı mülkiyetinin alanının genişletilmesi, ayrıca, devletin doğrudan sahipliğinin önemli ölçüde azaltılması gibi adımlar yer alıyor.

Bu politikalar, tüm önemli sektörlerde, özellikle de finans sektöründe devlet mülkiyetini muhafaza eden Çin modeliyle doğrudan çelişiyor. Açıklanan şekilde uygulanmaları durumunda bu tedbirlerin Deng Şiaoping’in reformlarının Küba’ya uyarlanmış hali olmadıklarını görmek gerekiyor.

Küba hükümeti, bu önlemlerin sosyalizmi korumak için gerekli olduğunu söylese de bu reformlar, Çin’in piyasa ekonomisine geçiş sürecinde mülkiyet yapıları ve finans kurumları alanında attığı liberalleşme adımından çok daha köklü bir liberalleşmeye tanık olacağımızın delili.

Sonuç olarak, Çin’inkinden çok daha küçük ve çok daha az avantaja sahip olan Küba ekonomisi, Çin’in tarihsel olarak yaptığı gibi, yabancı sermayeyi devletin kalkınma hedeflerine tabi kılmayacak. Bu iki modelin temelini oluşturan iktisadi mantık, temelde farklı.

Bu gerçeği kabul etmeyen, ona ilişkin tespiti oturduğu yerden atıp tutan “beyaz Batılı komünistlerin” retoriği olarak görüp bir kenara atan tavır, başlı başına bir Batı liberal ahlakçılığı biçimidir. Bu tutum, analizi derinleştirmeye değil, burjuvaziye karşı mücadelesinde işçi sınıfı hareketini güçlendirmek için gerekli olan eleştirinin susturulmasına yarar.

Bu nedenle, bir kez daha belirtmek gerek: söz konusu davranış, ne Marksist ne de Marksist-Leninisttir. Aslında, ciddi hiçbir Marksist gelenekle benzeşmemektedir. Aksine, bu davranış, kişinin varsayımları sorgulandığında, ırkı ve kimliği bir silah olarak kullanma eğilimini yansıtmakta, böylelikle gerçek bir materyalist analizin ihtiyaç duyduğu derinlikli tartışmaya mani olmaktadır.

Bir tespitle sözlerimi sonlandırayım.

Küba ve Venezuela halkları, kapitalist güçlerce dayatılan emperyalist ekonomik savaş altında büyük acılar çekmiştir. Bu harekâtta maksat, her zaman ülkeleri ekonomik sıkıntılar yoluyla teslim olmaya zorlamak olmuştur ve bu maksat, önemli ölçüde hasıl olmuştur. Mücadelemize doğru bir şekilde destek olabilmek için bu gerçeği kabul etmek zorundayız.

Venezuela ve Küba, emperyalist egemenliğe karşı mücadelelerine başlamadan önce, onlarca yıl boyunca bol miktarda yabancı sermaye akışına sahne olmuştu. Peki bu gelişme, halklara kapsamlı bir refahtan istifade etme imkânı sundu mu? Hayır.

Yoksulluk, bağımlılık ve azgelişmişlik, her iki ülkenin de ana özelliği olmaya devam etti. Bu ülkelere yabancı sermayenin çıkarlarına tabi, kaynak ihraç eden bölgeler ile vergi cenneti olarak görülen ülkeler arasındaki mesafe çok dardı.

Şu anda her iki ülkede yürütülen reformlar, sermaye akışları üzerindeki devlet kontrolünün zayıflaması ve mülkiyetin özel sermaye çıkarları doğrultusunda merkezsizleşmesi gerçeği dikkate alındığında, iki ülke, tehlikeli bir aşamaya doğru sürükleniyor.

Sermayeyi toplumsal kalkınma hedeflerine tabi kılmaya yönelik etkili mekanizmalar olmadan, bu sermaye üzerindeki kontrol, giderek zorlaşıyor.

Dolayısıyla tehlike, soyut anlamda sadece ekonomik liberalleşmede değil, tarihsel olarak büyük ölçekli sömürüyü mümkün kılan yapısal koşulların yeniden ortaya çıkmasında. Bu koşullarda, sıradan Kübalıların ve Venezuelalıların yaşam kalitesinin önemli ölçüde iyileşmesi pek mümkün değil. Bilâkis, bu halklar, sömürü karşısında daha da savunmasız hale gelme riskiyle karşı karşıya. Bu da burjuvaziye artı değer elde etmek ve kendi sermaye birikimini sürdürmek için yeni fırsatlar sunacak.

Bu bir ahlak, duygu ya da siyasi imaj meselesi değil. Bu, ekonomik mantık ve kapitalizmin kendisinin maddi işleyişiyle ilgili bir mesele.

Ne yazık ki, Batı’da birçok sözde Marksist-Leninist, tam da bu gerçeği görmezden gelmeye kararlı görünmektedir, zira bu insanlar, geleneksel anlamda gerçek birer Marksist-Leninist, hatta Marksist bile değil.

Elina Zenofontos
30 Haziran 2026
Kaynak

16 Haziran 2026

,

Filistin’de Che Okumak


“Bu metinler, beni bugünün politik gerçekliğinden alıp farklı bir mantığa, duygulara, tutarlılığa ve umuda sahip başka bir politik alana fırlatıp attı.”

“Bu metinler, okuruna yeni bir politik ufuk kazandırıyor. Filistin’de bugün geliştirilmiş olan resmi politik söylemin ve pratiğin kısıtlarından radikal bir müdahaleyle kopmuş bir ufuk bu.”

 

Bu sözler, 2016-2017 eğitim yılında Birzeit Üniversitesi’ndeki antropoloji bölümünde devrimci hareketlerle ilgili dersimde iki Filistinli öğrencinin makalelerinden alındı. Latin Amerika’daki devrimci hareketlerin ele alındığı ders için yazılmış bu iki makale, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da faaliyet yürütmüş devrimcilerin tanıklıklarından, aynı zamanda bu devrimcilerin kaleme aldıkları devrimci metinlerden istifade ediyordu. Yazının girişinde aktardığım alıntılarda da görüldüğü üzere, bu üç kıtada kaleme alınmış devrimci metinleri okumak ve tartışmak, öğrenciler kadar benim için de özel bir deneyimdi.

Devrimci teoriye ve tanıklığa dair metinler, bize radikal kavramlar ve olasılıklarla özgürleştirici siyaset biçimlerini tartışmak için bir alan açtılar. Latin Amerika’nın ürettiği metinlerden biri de Che Guevara'nın Küba Devrimi’ne dair tanıklığıydı. Öğrencilerin çoğu, Che Guevara’yı tişörtlerde, anahtarlıklarda ve duvarlarda yaygın olarak bulunan resimleri aracılığıyla tanıyordu, ancak çoğu öğrenci, onun devrimci pratiğinin ayrıntılarına aşina değildi. Öğrencilerin ekseriyetinin Che’nin portresinin mitolojisine aşina olması, ancak devrimci özüne dair hiçbir şey bilmemesi, onun ve diğer devrimcilerin anılarının nasıl düzleştirildiğini, boş göstergelere dönüştürüldüğünü gayet iyi ortaya koyuyor.

Che’nin Küba devrimi sürecinin ayrıntılarına dair tanıklığı da dâhil olmak üzere, engelleri, yoldaşlıkları, fedakârlıkları ve kolektif zaferi içeren Latin Amerika devrimine dair tanıklıklarını okumak, birçok öğrencinin ufkunu açmıştır. Bu devrimci metinlere vakıf olmak, bir bakıma, okurların siyasi hayal gücünü günümüzün bireyselci liberal mantığının sınırlarından kurtararak, farklı mantıklar, duygular ve kolektif umutlarla karakterize edilen yeni bir siyasi ufka yöneltmiştir.

Eğitim kursuna katılanlar, Filistin mücadelesinin devrimci sömürge karşıtı bir kurtuluş mücadelesinden, yasal ve idari liberal mantığın yanında, neoliberal ekonomik ve siyasi rasyonellikle sınırlı bir devlet kurma projesi olarak Oslo sonrası dönemde doğmuşlardır. Bu proje kapsamında, Oslo Anlaşmaları’ndan sonra 1994’te kurulan Filistin Yönetimi, siyasi meşruiyeti tekeline alarak, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü boş bir yapıya dönüştürmüş, Filistin siyasetini, yerelde, bölgede ve dünyada sömürgeci güç yapılarına meydan okuyan devrimci bir kitle siyasetinden, aynı sömürgeci jeopolitik güç yapılarının sınırları içinde bir Filistin ulus devletinin uluslararası düzeyde tanınmasını hedefleyen bir siyasete evrilmiştir.

Oslo sonrası Filistin Yönetimi’nin Batı Şeria’daki siyasi pratiği, Siyonist yerleşimlerin şiddetle tanımlı pratiğiyle başa çıkamadı. (Burada Filistin Yönetimi idaresi altındaki Batı Şeria’dan bahsedilmektedir. Hamas’ın yönettiği Gazze bu değerlendirmenin dışındadır.) Bu siyaset biçimi, uzlaşmacı tutumunu dünyanın süper güçlerinin destekledikleri Siyonist yerleşimci sömürgecilik projesine ortak olmak olarak algılayan Filistinli gençler de dâhil olmak üzere, birçok Filistinliyi kendisinden koparttı. Bu bağlamda, hegemonik liberal siyasi çerçevelere ve uygulamalara radikal bir alternatif teşkil eden devrimci metinler, bazı öğrencilere, mevcut fiili gerçekliğe dair algılarını dayatılan fikir ve yöntem haricinde ifade etmek konusunda gerekli referans çerçevelerini, kavramları ve terminolojiyi temin etti. Diğer öğrenciler için ise bu metinleri okuyarak, Filistin mücadelesini, Filistin’de ve Latin Amerika’da özgürlük ve adalet için yürütülen sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı mücadelelerle birleşik bir olgu olarak görmelerini sağladı.

Kursta, Latin Amerika kaynaklı devrimci metinlerin altmışların sonlarından seksenlere dek Filistinliler arasında, sadece akademik ortamlarda değil, aynı zamanda Filistin Kurtuluş Örgütü aktivistleri, bilhassa sol örgütlerle bağlantılı olanlar arasında ve hapishanelerde yaygın olarak dolaştığını bilen öğrenci sayısı çok azdı. Ayrıca, öğrencilerin büyük çoğunluğu, metinlerin dolaşımının çok ötesine geçen ve Latin Amerika ile Filistin hareketleri arasında devrimcilerin geçişini içeren Filistin-Latin Amerika bağlantılarının farkında değildi.

Bu verdiğim ders, Filistin’de Latin Amerika kaynaklı devrimci metinlerin dolaşımının tarihine, Filistin siyasetindeki yerine ve önemine ve devrimci bir Filistin’e dair siyasi hayal gücü ve pratiğini harekete geçirme potansiyeline dair araştırmamı tetikledi. Bu araştırma, günümüz Filistin’indeki siyasi hayal gücünü aydınlatmayı ve devrimci Filistin kurtuluş mücadelesi için yeni bir ufuk açmayı amaçlamaktadır.

Kurtuluş Savaşında Yoldaşlar: Devrimcilerin Geçişi

Filistin davası, sadece Filistinlilerin davası değil, her yerdeki her devrimcinin, çağımızdaki sömürülen ve ezilen kitlelerin davasıdır.

[Gassân Kenefâni]

Filistin kurtuluş hareketi, saldırganlık ve emperyalizm güçlerine karşı ilerici bir ulusal harekettir. Emperyalizmin çıkarları ile İsrail’in varlığının devamı arasındaki bağlantı, İsrail’e karşı savaşımızı temelde emperyalizme karşı bir savaş haline getirecektir.

[Leyla Halid]

Yukarıda yer verilen, yetmişlerin başlarına dillendirilmiş sözler, Gassân Kenefâni ile Leyla Halid’e ait olup, Filistin kurtuluş hareketi, Latin Amerika devrimci hareketleri ve diğer Üçüncü Dünya anti-emperyalist mücadeleleri arasındaki bağlantının ideolojik çerçevesini oluşturmaktadır. 1972’de İsrail’in ulusal istihbarat teşkilatı tarafından suikaste uğrayan Filistinli devrimci, romancı ve FHKC lideri Kenefâni, Filistin mücadelesinin uluslararası önemini vurgulamakta, Filistin davasını sömürü ve baskıya karşı her türden mücadelenin merkezine yerleştirmektedir. Arap Milliyetçi Hareketi’ne, sonrasında FHKC’ye katılan ve bir uçağı kaçıran ilk kadın olan Filistinli devrimci Halid ise, anti-Siyonist ve anti-emperyalist mücadelelerin iç içe geçmişliğine vurgu yapmaktadır.

Her birinin bağlamında önemli farklılıklar olmasına rağmen, anti-emperyalizm, yetmişlerde Filistin ve Latin Amerika devrimci mücadeleleri arasında bir bağlantı noktasıydı. Antuan Davud ve Patrick Argüello gibi, hem Filistin hem de Latin Amerika devrimci hareketleri içinde eş zamanlı olarak mücadele eden devrimciler, bu bağlantıları somutlaştırdılar.

Antuan Davud, 1909’da Kolombiya’nın Bogotá şehrinde, Beytüllahim'den Arap bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Bugün ismi FHKC’nin internet sitesinde “ölümsüzler listesi”nde kayıtlıdır. Davud, 1936’dan 1948’e kadar Filistin’de yaşadı. İngiliz sömürge polis gücündeki ve daha sonra Amerikan konsolosluğundaki çalışmaları aracılığıyla elde ettiği bilgileri Filistinli isyancılara sağlayarak direnişe katıldı. Davud’un direniş faaliyetleri, 1948’de Kudüs’te Yahudi Ajansı binasının bombalanmasıyla doruğa ulaştı; bu bina, Yahudi yerleşimcileri getirerek ve Filistin yerli topraklarını kontrol ederek Filistin’in sömürgeleştirilmesinde büyük rol oynayan küresel Siyonist hareketin yürütme organıydı.

1948 Savaşı sırasında 500 Filistin köyünün yıkılması ve en az 700.000 Filistinlinin Siyonist güçler tarafından mülksüzleştirilip sürülmesiyle sonuçlanan Nekbe’den (“Felâket”) sonra Davud Kahire’ye taşındı. 1950’de Bogotá’ya döndü. Oradan Guatemala’ya gitti. Burada Fidel Castro ve Che Guevara ile birlikte Küba’ya gidecek ilk devrimci grubun hazırlanması sürecine iştirak etti, kısa süre sonra onlarla birlikte Küba’ya gitti. Bolivya’da Che’nin yanında olan Davud, burada gerilla savaşı eğitimi aldı. Filistin devriminin başlamasının ardından, altmışların ortalarında Arap topraklarına döndüğünde Davud, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne katıldı. 1969’da Kuveyt'te öldü. Antuan Davud’un hayat hikâyesi ve mücadeleleri, Latin Amerika-Filistin mücadelelerinin iç içe geçmişliğinin somut halleridir.

Diğer devrimciler de bu iç içe geçmiş ilişkileri yansımasıydı. Misal, El Salvador’daki komünist partinin üst düzey bir üyesi olan Şefik Jorge Handal. Davud gibi, Handal’ın babası da 1921’de Beytüllahim’den El Salvador’a göç etmişti. Handal, seksenlerin başlarında Filistin Kurtuluş Örgütü’nün parçası olan fraksiyonları desteklemek için Beyrut’a gitti.

Patrick Argüello, Nikaragualı bir baba ve Kuzey Amerikalı bir annenin çocuğu olarak Kaliforniya eyaletinin San Fransisko şehrinde dünyaya geldi. Sonradan Sandinist harekete iştirak eden Argüello’nun hikâyesi, Latin Amerika ve Filistin ortak mücadelesinin derinliğinin delilidir.

Argüello, uluslararası toplumun dikkatini Filistin davasına çekmek için Eylül 1970’te Leyla Halid ile birlikte İsrail havayolu şirketi El-Al’a ait bir uçağın kaçırılması eylemine katıldı. “Savaş esiri” olarak tuttukları rehineleri, Arap ve Filistinli tutukluların serbest bırakılması için baskı yapmak amacıyla kullanmayı amaçlıyorlardı.

1971 tarihli anı kitabı Halkım Yaşayacak’ta, uçak kaçırma olayında Argüello’yla birlikte olan olan Leyla Halid, ona şöyle sesleniyor:

“Onur ve halk olma mücadelemize katılarak, bize uluslararası dayanışma ve kardeşlik dersi verdiniz, Latin Amerika halkı ile Filistin halkı arasındaki sevgi bağını pekiştirdiniz. Başkaları için kanınızı dökerek tarih yazdınız. Her şeyi kapsayan ruhunuzla kıtaları birleştirdiniz. İlham verici bağlılığınızla Olimpos tanrıları mertebesine yükseldiniz. Siz, aynı anda bir Lafayette, bir Byron, bir Norman Bethune, bir Che Guevara’sınız. Filistin’in özgürlüğü için şehit olan Patrick Argüello... Siz ölmediniz. Yaşıyorsunuz. Sonsuza dek yaşayacaksınız! Siz, Filistin’in koruyucu azizisiniz.”

Argüello’nun ve diğerlerinin Filistin mücadelesine katılımı, bazıları için Filistin’in dünyanın dört bir yanındaki ezilenlerin mücadelesini temsil eder. Bu mücadeleyi daha iyi anlamak için, Siyonist yerleşimci sömürgeci projenin tarihine bakmalıyız.

Sömürgecilik ve Emperyalizm Karşıtı Kurtuluş Mücadelesi Olarak Filistin Devrimi

1897’de Birinci Siyonist Kongresi, Filistin’de Yahudi halkı için bir yurt yaratmayı amaçlayan Basel Programı’nı kabul etti. 1923-1948 arası dönemde Filistin’i manda yönetimi altında idare eden İngiliz sömürge yönetimi, Kasım 1917’de Filistin’de “Yahudi halkı için ulusal bir yurt” kurulması çabalarının önünü Balfour Deklarasyonu’na sunduğu destekle açtı. Böylelikle Yahudilerin yerleşimlerinin sayısı arttı, Filistin’de yaşayan yerli Araplar yerinden yurdundan edildi. İngilizler, Arap halkının çıkarlarını ve özlemlerini göz ardı ederek, ekonomik çıkarlarını korumak ve bölge üzerindeki kontrolünü genişletmek için Arap dünyasının kalbinde bir sömürge kurabilmek amacıyla Siyonist projeyi destekledi.

Avrupa’nın sömürgeci girişiminin bir parçası olarak kendini kuran Siyonist hareket, İngiliz sömürgedeki yetkili isimlerin de yardımıyla Filistin topraklarını gasp etti, Filistin köylerini ve kasabalarını boşalttı, 700.000’den fazla yerli Filistinliyi mülteci durumuna düşürdü.

İsrail, 1948’de Siyonist yerleşimci sömürgecilik projesinin fiziksel bir tezahürü olarak resmen kuruldu. Sömürgeleştirilen yerli halkın ham maddelerini ve iş gücünü sömürmeyi amaçlayan sömürge projelerinden farklı olarak, Siyonist yerleşimci sömürgecilik projesi, toprakları elinden almayı ve halkını kovup yerlerine yeni bir grup yerleştirmeyi amaçlıyordu.

Bu yerleşim ve sömürgeleştirme projesi, 1967’de Arap-İsrail Savaşı’nın ardından Filistin’in kalan kısımlarının işgaliyle birlikte, Suriye ve Mısır topraklarının işgaliyle de genişlemeye devam etti. Aynı mantık, Siyonist liderliği Filistin topraklarını elinden almaya, Filistin varlığını ortadan kaldırmaya ve 1993’te Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail arasında imzalanan Oslo barış sürecinin ardından Filistin topraklarında Yahudi yerleşimleri kurmaya yönlendirdi.

Filistinliler, yerleşimci sömürgecilik projesine başlangıcından beri direndiler. Örneğin, 1936-1939 arasında cereyan eden Filistinli köylülerin devrimci mücadelesi, hem İngiliz sömürge yönetimine hem de Siyonist yerleşim projesine karşıydı.

1948’deki Nekbe’den sonra Filistin direnişi sürdü. Altmışların ortalarında, farklı ideolojilere sahip çeşitli Filistin örgütlerinden oluşan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurulmasıyla doruk noktasına ulaştı. Ancak hepsi, Filistin’i özgürleştirmek ve mültecileri topraklarına geri döndürmek için silahlı mücadeleyi yol olarak benimsemişti.

Altmışların ortalarından seksenlerin ortalarına kadar, Filistin direnişini devrimci bir siyasi kültür, düşünce ve uygulama karakterize etti. Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki diğer sömürge karşıtı ve emperyalizm karşıtı kurtuluş mücadeleleriyle güçlü bağlantıları vardı. Bu dönem, Filistinlilerin, Arapların ve uluslararası müttefiklerin FKÖ’nün farklı fraksiyonları tarafından başlatılan halk hareketlerine ve silahlı mücadelelere katılımına tanık oldu.

Filistin devriminin solcu aktivistleri, Filistin halkının düşmanlarının ve dostlarının kimlerden oluştuğuna dair net bir vizyona sahipti. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, 1971’de bir dergide yazdığı yazıda, “düşman kampı sadece İsrail değil: İsrail, Siyonist hareket, küresel emperyalizm ve Arap gericiliğidir. [...] Dünya Siyonist hareketinin dünya emperyalizmiyle iç içe geçmiş ilişkileri ve çıkarları mevcuttur, emperyalizm Siyonist teşekkülden fayda görmektedir” diyordu.

Küba Devrimi, Sandinistler ve Tupamarocular: Devrimci Mücadeleleri Birleştirmek

Altmışlı yıllarda, dünya çapındaki solcu devrimci hareketler, emperyalist Amerikan ve Batı projelerine karşıtlıkları aracılığıyla ideolojik yakınlıklar kurdular. Bu yakınlıklar, Latin Amerika ve Filistin arasında da görüldü. Özellikle Küba Devrimi, Filistin Devrimi için bir ilham kaynağı oldu. Eski bir FHKC liderinin Kasım 2017’de bana söylediği gibi:

“Solcu Filistin örgütleri, Küba’daki devrimin zaferinin damga vurduğu tarihsel dönemin ürünüdür. Yeni ortaya çıkan bir devrim olarak Filistin devrimi, ideolojik, maddi ve özgür fikirler ihtiyaç duyuyordu. Kendi özgün deneyimini inşa edebilmesi için devrimci hareketlerin deneyimlerine ihtiyaç vardı. Görebildiğimiz kadarıyla bu ihtiyaçları Küba’daki devrimci rejim karşıladı.”

Küba devrimci rejiminin diğer devrimci mücadelelere desteği akademik literatürde layıkıyla ortaya konulmuştur. Alberto Álvarez ve Eduardo Tristán’ın yayın yönetmenliğini üstlendiği 2017 tarihli Revolutionary Violence and the New Left: Transnational Perspectives [“Devrimci Şiddet ve Yeni Sol: Ulusötesi Perspektifler”] kitabı, Latin Amerika, Avrupa ve ABD’deki devrimci örgütler arasında ideolojilerin yayılma ve fikirlerin harekete geçirilme yollarına odaklanarak, sol devrimci şiddetin ulusötesi doğasına açıklık getirmektedir. Bu süreçlerin anahtarı olarak Küba devrimini, onun altmışlarda ve yetmişlerde ortaya çıkan diğer devrimci örgütlere maddi desteğini ortaya koymaktadır.

Tarihçi Robert Buzzanco, 2017’de yazdığı bir yazıda, 1966’da Küba’nın desteğiyle Havana’da düzenlenen Üç Kıta Konferansı’nı, küresel imparatorluklara karşı mücadelede önemli bir moment olarak takdim ediyor. Bu konferans, Üçüncü Dünya’daki anti-emperyalist hareketleri ve mücadeleleri, sosyalist ve milliyetçi olanları bir araya getirdi. Konferansta Filistin davası, tüm Latin Amerika solunun siyasi gündeminin önemli bir parçası haline geldi. Küba, 1964’teki kuruluşunda Filistin Kurtuluş Hareketi’ni tanıyan ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi gibi sol örgütlere lojistik ve profesyonel yardımda bulunan ilk ülke oldu. 1974’te Fidel Castro, Filistin Kurtuluş Örgütü Başkanı Yasir Arafat’ı uluslararası alanda yankı uyandıran bir Küba ziyaretinde ağırladı, ardından Küba’da Filistin büyükelçiliğini açtı.

Filistinliler, kısmen çok hızlı bir şekilde başarıya ulaştığı için Küba devrimine hayranlık duymuşlardı: Eski FHKC liderine göre Küba devrimi, “Fidel Castro ve yoldaşlarının karizmasıyla desteklenerek iki yılda başarıya ulaştı. Ormanlarda ve kırda başlayan ve şehre yayılan bir gerilla savaşıydı, köylülere dayanan bir devrimdi. Devrimci pratik sırasında Marksistlere dönüşen devrimci demokratlar tarafından yönetildi.”

Bu FHKC liderinin dediğine göre, Küba ile ilişkiler, altmışların sonlarında gelişti. Bu ilişki, hem askeri hem de akademik eğitimden oluşuyordu.

“FHKC kadroları gerilla savaşı konusunda eğitilmişti, onlarcası altı ila dokuz aydan bir yıla kadar değişen ideolojik ve askeri kurslara katılmıştı. Gençlere fayda sağlayan akademik burslar vardı ve bazen de mali yardım alıyorlardı. [...] FHKC lideri Corç Habaş, seksenli yıllarda Küba’yı birkaç kez ziyaret etmişti. Habaş ve Castro arasında ortak noktalar vardı. Her ikisi de küçük burjuva sınıfından gelip devrimci olmuşlardı.”

FHKC, ayrıca Küba devrimiyle ilgili birçok metni Arapçaya çevirdi. Bu metinler, örgüt kadroları arasında yaygın olarak okunup incelendi.

Küba devriminin ötesinde, FKÖ’nün Nikaragua’daki Sandinist hareketiyle de bağları vardı. Araştırmacı Bruce Hoffman bizzat hazırladığı, 1988 tarihli, “Orta Amerika’da FKÖ ve İsrail: Jeopolitik Boyut” başlıklı RAND Raporu’nda, FKÖ-Sandinist bağlarını özellikle FHKC’nin Sandinistlerle kurduğu ilişkileri inceliyordu. Havana’da düzenlenen Üç Kıta Konferansı’nın sonuçlarından biri de altmışların sonlarında FKÖ ve Sandinista gerillaları arasında imzalanan, Lübnan’daki FKÖ üslerinde Sandinistlerin eğitilmelerinin yolunu açan anlaşmaydı.

Sandinistlerin 1979’da elde ettikleri zaferin ardından FKÖ ile Sandinistler arasındaki ilişkiler derinleşti. Filistinli devrimciler Nikaragua’da eğitilmeye başlandı. Hoffman, FKÖ-Sandinist ilişkilerinin jeopolitik boyutunu, İsrail’in Nikaragua’daki Somoza rejimi ve Honduras, Guatemala, El Salvador ve Kosta Rika gibi diğer Latin Amerika devletleriyle olan ilişkileri bağlamında analiz ediyor. FKÖ’nün Sandinistlere verdiği destek ve yardımı, İsrail’in Nikaragua’nın komşularına verdiği destek ve silah satışlarına karşı bir denge unsuru olarak değerlendiriyor.

Filistinli sol örgütler ile Uruguay’daki Tupamarocu Ulusal Kurtuluş Hareketi (MLN-T) gibi Latin Amerikalı devrimci örgütler arasındaki ilişkiler konusunda elimizde daha az sayıda bilgi ve belge mevcut. Görüşme yaptığım eski FHKC liderine göre, Filistinli sol örgütler bu deneyimleri yakından incelediler.

“FHKC, bilhassa Montevideo’da etkili olan kentli hareket Tupamarocular gibi devrimci hareketlerin deneyimlerini basıp dağıttı, üyelerine bu konuda eğitim verdi. FHKC kadroları, bilhassa gizlilik ve yeraltı faaliyetlerine ilişkin taktikleri açısından Tupamarocuların deneyimlerinden faydalandılar.”

Filistinlilerin Latin Amerika’daki devrimci hareketlere duyduğu hayranlık, Küresel Güney’in savaşma ve kazanma yeteneğine sahip olduğu, gerilla savaşının tüm kısıtlara ve baskılara rağmen başarılı olabileceği varsayımına dayanıyordu. Eski FHKC liderinin dediğine göre, “Latin Amerikalı devrimci hareketlerin deneyimleri iki düzeyde derinlemesine incelenmişti: ideolojik düzey ve deneyimin bağlamındaki ayrıntılı özgünlük düzeyi.” Eski lider sözlerine şu şekilde devam etti: “Gevaracı yola hayran kalmıştık, bu yol, fikriyatımızı etkiledi. Bir ilham kaynağı oldu. Ancak Filistin bağlamında uygulanabilirliğinin sınırlılıklarının da farkındaydık. Filistin topoğrafyası sınırlıdır, çünkü bizim dağlarımız yok.”

Bu tespit, Filistinli sol örgütlere mensup aktivistlerin Latin Amerikalı devrimci hareketlerden ideolojik ilham aldığını, ancak Filistin durumunun özgünlüklerini analiz ettiklerini ve hangi devrimci uygulamaların Filistin bağlamına uygun olduğunu, hangilerinin daha az uygulanabilir olduğunu değerlendirdiklerini ortaya koyuyor.

Latin Amerika Kaynaklı Metinler
Sömürgeci Hapishanelerin Duvarlarından İçeri Sızıyor

Peru ve El Salvador dağlarından Filistin’e kadar, Latin Amerika kaynaklı devrimci metinlerin geniş çapta dolaştığı bir diğer ortam da hapishanelerdi. 1967’de Filistin’in kalan kısımlarının İsrail tarafından işgal edilmesinin ardından, kitlesel hapis cezaları, benim yorumladığım kadarıyla Filistin mücadelesini caydırmak için bir isyan karşıtı araç haline geldi. Filistinli siyasi tutsaklar, sömürgeci hapishane yetkililerine karşı mücadeleleri boyunca örgütlenerek, Filistinli tutsaklar hareketini oluşturdular. Bu tutsaklar, hapishane yetkilileriyle karşı karşıya gelerek, İsrail hapishanelerini devrimci kalelere, direniş alanlarına ve halk üniversitelerine dönüştürdüler. Hapishanelerin duvarları ve sert maddi koşulları içinde, Filistinli tutsaklar, hapishane duvarlarının içinde ve dışında bir eğitim sistemi, örgütsel yapılar ve iletişim ağları geliştirdiler.

Latin Amerika kaynaklı devrimci metinler, Filistinli tutsakların bilinçlendirilmesine katkıda bulundu. Röportaj yaptığım eski bir Filistinli tutsağın ifadesiyle:

“Filistinli tutsaklar, kendi deneyimleri için dersler çıkarmak amacıyla devrimci deneyimleri okumaya, anlamaya ve analiz etmeye giriştiler. [...] Baskı ve yok etme karşısında, Filistinli tutsaklar örgütsel yapılarını inşa etmeye ve ideolojik cephelerini güçlendirmeye giriştiler. Tupamarocuların deneyimi gibi Latin Amerika’daki devrimci hareketler de dâhil olmak üzere, küresel devrimci hareketlerden ilham aldılar. Bu deneyimleri okuduk, yerlerin ve mekânların isimlerini ezberledik. Çoğu zaman bu, Filistin’in geçmiş ve şimdiki deneyimlerini incelemenin pahasına oldu.”

Başka bir eski tutsak, tutsakların ve siyasi örgütlerinin hapishanelerde öğretilen eğitim müfredatını kendilerinin geliştirdiğini ve organize ettiğini söylüyordu. Eski tutsak bana, FHKC müfredatının “Devrimci Deneyimler” başlıklı bir ünite içerdiğini aktardı. Bu ünitede, tutsaklar, Latin Amerika’dakiler de dâhil olmak üzere, çeşitli devrimci deneyimleri okuyup tartışmışlardı.

“Bu deneyimleri okumanın iki amacı vardı: bu deneyimlerden öğrenmek ve bunların Filistin bağlamındaki uygulanabilirliğini tartışmak; ayrıca dünyanın dört bir yanındaki insanların devrimci mücadelelere katıldığını bilerek, tutsakların devrimci hayal gücünü harekete geçirmek.”

Filistinli tutsaklar, Latin Amerika’daki devrimci deneyimlerini Filistin’in sömürgecilik karşıtı mücadelesi perspektifinden okudular. Yetmişlerin sonlarında müfredatta yer alan metinlerden biri, Bolivya maden işçileri sendikası lideri Domitila Barrios de Chungara’nın anı kitabı olan Let Me Speak [“Bırakın Konuşayım”] idi. Bu kitap Arapçaya çevrilmiş, hapishane duvarlarının içinde ve dışında geniş çapta yayılmıştı. Konuştuğum bir başka eski Filistinli tutsağın dediği gibi:

“Domitila’nın tanıklığını okuyup tartışırken, onun ilkelerine ve gücüne odaklandık. Tanıklığı üzerinden sınıf mücadelesini tartıştık. Ayrıca, sorgulamadaki kararlılığından ilham aldık. Bu, mücadelemiz için önemli bir meseleydi.”

De Chungara’nın metnini okumak, feminizmi ve kadın sorunlarını, liberalizmin çerçevesinin ötesinde, kapsamlı özgürleşme ve sosyoekonomik adalet mücadeleleriyle ilişkilendirmenin bir yoluydu.

Devrimci Metinlerin Bugünün Filistin Siyaseti İçin Geçerliliği

Filistin mücadelesi, onun sömürgecilik karşıtı ve emperyalizm karşıtı devrimci hareketlerle kurduğu ittifaklar, sömürgeci projeye, bu projenin emperyalizm için gördüğü işleve karşı mücadele bağlamında oluşmuşlardır. İsrail yerleşimlerinin genişlemesi ve Filistin topraklarının gasp edilmesi, ABD desteğinden, çoğu Arap rejiminin gösterdiği uyumdan ve Oslo sonrası Filistin Yönetimi’nin politikalarından ve sömürgeciyle güvenlik işbirliğine olan bağlılığından güç almaktadır.

Filistin’in Oslo sonrasında ABD ve Avrupa’daki fon kuruluşlarınca desteklenen resmi siyasi, ekonomik ve toplumsal politikaları, küreselleşmiş insan hakları ve kalkınmacı neoliberal söylemler çerçevesinde, kurtuluş mücadelelerini bölümlere ayırıp kendi çıkarları için kullanan bir siyaset izlemektedir.

Altmışlar ve yetmişlerde Arap halkları ve Arap ulusu haricinde başka halklardan ve uluslardan beslenerek geliştirilen devrimci bir silahlı mücadele olarak Filistin’in devrimci mücadelesi Oslo sonrasında yerini, Filistinlilerin sömürgeleştirilmiş ve bölünmüş bir coğrafyaya hapsedildikleri, uluslararası ve yerel insan hakları aktivistleri tarafından kurtarılmaya ihtiyaç duydukları, insani yardıma bağımlı oldukları, Filistin Yönetimi’nce geliştirilmiş projeye bırakmıştır.

Günümüz Filistin toplumunda, sömürgeci, emperyalist ve ekonomik sömürücü güç yapılarının egemenliği, geride radikal devrimci anlayışların ve öznelliklerin gelişebileceği bir referans çerçevesi bırakmamıştır. Öğrencilerim, Latin Amerika’ya ve diğer bölgesel ve küresel devrimlere dair tanıklıkları okuyarak, bir bakıma, bu türden bir çerçeveye kavuşma imkânı buldular. Filistin kurtuluş hareketinin devrimci geçmişine ve duru vizyonuna atıfta bulunmak, Filistinlilerin siyasi hayal gücünü genişletmeye, devrimci duyarlılıkları ve pratikleri geliştirmeye hizmet eder.

Filistin ve Latin Amerika kaynaklı devrimci metinleri okumak ve tartışmak, kurtuluşun mümkün olduğuna dair devrimci bir umut ve inanç politikası oluşturma potansiyeline sahiptir. Bu inanç, Filistinli mücadelecilerin zihinlerinde uykuda olsa da henüz ölmemiştir.

Lina Meari
Bahar 2018
Kaynak

19 Mayıs 2026

,

Karl Marx Onuruna Anma Toplantısı


Şu büyük salona bakın hele.

Karl Marx öldü.[1]

O, zayıfların yanında olduğunu söyleyen biriydi, dolayısıyla, onurlandırılmayı hak ediyor. Erdemli insan, sadece oluşan zarara işaret edip onu düzeltmek için cömert bir kaygıyla yanıp tutuşan değil, zararın nazikçe düzeltilmesini öğreten kişidir.

İnsanları birbirine karşı kışkırtmak denilen görev, birilerini ürkütür. Başkalarının çıkarı için insanların zorla vahşileştirilmesi öfkeye yol açar. Ancak bu öfke için bir çıkış yolu bulunmalıdır ki, vahşet taşmadan ve dehşet saçmadan önce sona ersin.

Şu salona bakın hele: Salona hâkim olan bir noktada, o ateşli reformcunun, farklı halklardan insanları birleştiren ve yorulmak bilmeyen, güçlü örgütçünün yeşil yapraklarla çevrili resmi duruyor.

Enternasyonal, onun eseriydi.[2] Tüm uluslardan insanlar onu onurlandırmak için toplaşıyorlar. Cesur işçilerden oluşan, görüntüsü etkileyici ve rahatlatıcı kalabalık, mücevherlerden çok kaslar ve ipek iç çamaşırlarından çok dürüst yüzlerle duruyor karşımızda. Emek güzelleştiriyor: bir çiftçiyi, bir demirciyi veya bir denizciyi görmek, insanın canına can katıyor. Doğanın güçlerini manipüle ederek, doğa kadar güzel hale geliyorlar.

New York, bir tür girdap olmaya devam ediyor: dünyanın geri kalanında kaynayan şey, New York’ta denizin dibini boyluyor. Burada kaçan birine gülümserler, New York’ta insanı kaçmaya zorlarlar. Bu iyiliğin sonucu olarak, bu halka kudret bahşedilmiştir.

Karl Marx, dünyayı yeni temeller üzerine kurma yöntemlerini inceledi, uyuyanları uyandırdı, onlara zaten kırık olan payandaları nasıl yıkacaklarını gösterdi. Ancak aceleci ve anlayışı biraz bulanık olduğu için, doğal, yavaş ve acı verici bir gebelik geçirmeyen çocukların, ister tarihteki insanların kucağından, ister evdeki kadınların rahimlerinden gelsinler, yaşayabilir doğmadıklarını göremedi.

Karl Marx’ın yakın arkadaşları... onlar ki Avrupalı işçilerin öfkesini büyük ölçüde körüklemekle kalmayıp, aynı zamanda insandaki sefaletin nedenlerine ve insanların kaderine dair büyük bir kavrayışa sahip, iyilik yapma arzusuyla yanıp tutuşan insanlardı. Onlar, herkeste kendilerinde taşıdıkları şeyi, isyan ateşini, en yüce idealleri, mücadele azmini görüyorlardı.

Misal, Şeviç[3], gazeteci kendisi: nasıl konuştuğuna bakın: hassas, ışıl ışıl ışıldayan Bakunin’in[4] yansımaları ona ulaşıyor: İngilizce konuşmaya başlıyor, sonra Almanca hitap ediyor. Rus hemşehrileri “Da! da!” diye cevap veriyorlar, ne vakit Rusça konuşsa.[5]

Ruslar, Reform’un kırbacıdır, bundan fazlası değil! Yeni dünyayı bu sabırsız ve cömert adamlar kurmayacak: onlar, sadece mahmuzdur, uykuya dalmak üzere olan bir vicdanın sesi gibi dürterler: ama mahmuzun çeliği, bir inşaat çekici gibi kullanılamaz.

Adaletsizlikten öfkelenen yaşlı bir adam olan Swinton[6], Karl Marx’ta dağların ihtişamını ve Sokrates’in nurunu görüyordu.[7] Alman Johann Most[8], ısrarcı, kimsede sevgi uyandırmayan, bağırıp duran, şenlik ateşleri yakan, sol eliyle verdiği yaraları iyileştirmek için sağ elinde merhem taşımayan bir adam. Onları dinlemeye o kadar çok insan geldi ki salon dolup taştı. Korolar şarkı söylüyor. Bu kadar çok erkek arasında çokça kadın da var. Alkışlarla, duvarlarda asılı afişlerde Karl Marx’tan alıntıları koro halinde tekrarlıyorlar.[9]

Fransız Millot[10] çok güzel bir şey söylüyor: “Özgürlük, Fransa’da birçok kez yenildi, ama  her yenilgisinden daha güzel doğdu.”

Johann Most’un ağzından tutkulu ve bağnazca[11] sözler dökülüyor: “Sakson hapishanesinde Marx’ın kitabını okuduğumdan beri vampirlere kılıç çekiyorum.”

McGuire[12] şunu söylüyor: “Bütün ülkelerden bu kadar çok insanın nefret duymadan birleştiğini görmek, sevindirici. Dünyanın tüm işçileri tek bir millettir, kendi aralarında kavga etmezler, aksine kendilerini ezenlere karşı birleşirler.”[13]

Bir Bohemyalı, “Altı bin Fransız ve İngiliz işçinin, bir zamanlar Bastille’in yakınında bir araya geldiğini görmekten mutluluk duyuyorum” diyor.[14]

Sonra ünlü iktisatçı, sıkıntı çekenlerin dostu, halk tarafından sevilen, burada ve İngiltere’de şöhret sahibi Henry George’un[15] mektubu okunuyor. Alkış tufanı kopuyor, çılgın tezahürat peşi sıra geliyor. Coşkulu topluluk, hep birlikte ayağa kalkarken, kürsüden açık yüzlü ve Toledo çeliği bakışlı iki adam, toplantının sonunu getiren kararları Almanca ve İngilizce olarak okuyor. Bu kararlarda Karl Marx, dünyanın en soylu kahramanı ve en güçlü düşünürü olarak adlandırılıyor. Müzik çalıyor, koronun sesi yankılanıyor. Bunların barışın sesi olduğunu unutmamak gerek.

José Marti
La Nación (Buenos Aires)
13-16 Mayıs 1883
New York
29 Mart 1883

[Kaynak: Inside the Monster: Writings on the United States and American Imperialism, Çeviri: Elinor Randall, Yayına Hz.: Philip S. Foner, Monthly Review Press, 1975, s. 184-188.]

Dipnotlar:
1. Tüm zamanların en etkili düşünürlerinden, bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marx (1818-1883) 14 Mart 1883 günü Londra’da vefat etti. 20 Mart 1883 günü New York Cooper Union binasında Marx için anma toplantısı düzenlendi. Büyük New York ve Civarı Merkezi İşçi Birliği’nin düzenlediği toplantı Marx’ın ölümünü takip eden haftalar içerisinde dünyanın çeşitli kentlerinde gerçekleştirildi. (Marx’ın ölümüne yönelik tepkiler konusunda bkz.: Philip S. Foner, When Karl Marx Died: Comments in 1883 [New York, 1973])

2. Marti burada 1864’te Marx’ın kurduğu Birinci Enternasyonal’e yani Uluslararası İşçi Derneği’ne atıfta bulunuyor. Enternasyonalin ilk konferansı Eylül 1865’te Londra’da düzenlenmişti. Sonraki yıllarda bir dizi konferans gerçekleştirildi. Enternasyonalin kontrolü konusunda Marx’ın takipileriyle Bakunin’in anarşist destekçileri arasında cereyan eden kavganın ardından genel konsey ABD’ye taşındı. Burada faaliyetlerine 1876’ya dek devam etti.

3. Sergius E. Şeviç, aslen Rus olan Amerikalı sosyalist. Sosyalist İşçi Partisi’nin lideri, New Yorker Volkszeiuing gazetesinin yayın yönetmeni. Marti değerlendirmesinde onu “Lekoviç” olarak anmış ama bu muhtemelen baskı hatası.

4. Michael Bakunin (1814-1876), Rus anarşist lider. 1860 yılında ABD’ye geldi. Kısa bir süre sonra Londra’ya gitti. Burasını operasyon üssü olarak kullandı. Rusya’da fikirleri “nihilizm”le ilişkilendirildi.

5. Şeviç, kendi ifadesiyle, “toplantının beynelmilel yönünü dile dökmek adına” Rusça konuştu. İngilizce devam ettiği konuşmasını Almanca konuştuğu bölümle sona erdirdi.

6. John Swinton, Kansas’ta John Brown ile mücadele etmiş bir isimdi. İç Savaş sırasında New York Times gazetesinin yayın yönetmenliğini üstlendi. Ayrıca Karl Marx’la 6 Eylül 1880’de röportaj gerçekleştiren Swinton, bu röportajı yayın yönetmenliğini yaptığı New York Sun gazetesinde yayınladı. 1883’te Swinton, Sun gazetesinden ayrıldı. 1880’li yılların önde gelen işçi gazetesi John Swinton’s Paper’ı çıkarttı. Gazete, 21 Ağustos 1887’ye kadar faaliyetine devam etti. Swinton, 1901’de, 71 yaşındayken vefat etti. Striking for Life [“Hayat İçin Harekete Geçmek -1894] isimli otobiyografisini yayımladı.

7. Sokrat (MÖ 469-399), Atinalı filozof ve Platon’un Diyaloglar’ının önde gelen siması. Baldıran zehri içerek intihar etti. Atinalı gençlerde görülen, kutsala saygı göstermeyen fikirlerin suçlusu olarak gösterildi.

8. Mücellit olan Johann Joseph Most (1846-1906), sosyalist iken sonrasında anarşist oldu. 1880 yılında Alman Sosyal Demokrat Partisi’nden kovulan Most, ilkin İngiltere’ye 1883 yılında da ABD’ye gitti. Buranın önde gelen anarşistlerinden bir haline geldi. Freiheit isimli anarşist gazetesini çıkarttı. Most ile ilgili tartışma için bkz.: s. 304.

9. Duvarlardda, Marx ve Engels’in 1848’de yazdıkları Komünist Manifesto’nun ünlü cümlesi “Tüm ülkelerin işçileri, birleşin” ifadesinin bulunduğu afişler asılıydı.

10. Mücellitlik yapan Théodore Millot, ABD’de faaliyet yürüten Birinci Enternasyonal’in İkinci Seksiyonu’nun sekreteriydi.

11. Burada “bağnazca” derken ne kastediliyor, anlaşılmıyor.

12. 1852’de doğan Peter J. McGuire, aslen Alman olan Amerikalı sosyalistlerden etkilenerek Lasalcı harekete katıldı ama sonra Enternasyonal’in sendikalar için belirlediği ilkeleri savundu. 1876 yılında Sosyalist İşçi Partisi içinde İngilizce konuşanları bir araya getiren bir örgüt kurdu. 1881 yılında Marangozlar ve Doğramacılar Kardeşliği isimli sendikanın kuruluş çalışmaları içerisinde yer aldı. McGuire 1 Mayıs Günü’nün babası olarak kabul edilir. Yalnız bu görüşe New Jersey’de sendikacılık yapan Matthew MacGuire’ı öne çıkartanlar itiraz etmektedirler. Marti, burada “Magure” demektedir, bu da muhtemelen baskı hatasıdır.

13. McGuire burada Manchester ve Liverpool’dan gelen, İngiliz sendikalarının Paris’e Fransız işçilerini İngiliz işçilerinin iki ülke arasında savaş yaşanmasını istemedikleri konusunda bilgilendirmek amacıyla gönderdiği işçilerden bahsetmektedir. McGuire’ın dediğine göre, “Bastille’in yakınlarında bir yerde 6.000 insan bir toplantı düzenledi.”

14. Birinci Enternasyonal’in Bohemya Seksiyonu lideri Joseph Bunta, toplantıda kendi dilinde konuştu.

15. Henry George (1839-1897), ABD’de yaygın olarak okunan politik ekonomi kitaplarından olan Progress and Poverty [“İlerleme ve Yoksulluk” -1879] kitabının yazarı. Bu kitap Avrupa’da da birçok insanı etkiledi. George, toprağın onun değerini üreten topluma ait olduğunu, “Tek Vergi” üzerinden, gerektiği şekilde vergilendirildiği vakit yoksulluğun azalacağını düşünüyordu. 1886 yılının sonbaharında George, Birleşik İşçi Partisi’nin New York belediye başkanı adayı oldu. Az kalsın seçiliyordu. Onunla ilgili değerlendirme için bkz.: s. 264.

16. Phillip Van Patten’in İngilizcesini, Justus Schwab’ın Almancasını okuduğu kararlar oybirliğiyle kabul edildi. Marx’ın ölümü karşısında duyulan üzüntüyü dile döken kararda “bu ölümün emek ve özgürlük davası için acı verici, telafisi mümkün olmayan büyük bir kayıp olduğundan” bahsedildi. Marx’ın isminin ve eserlerinin her daim anımsanacağına, fikirlerini tüm dünyaya yaymak için her şeyin yapılacağına söz verildi. Kararda ayrıca Marx’ın öncüsü olduğu davaya, uğruna mücadele ettiği o asil kavgaya tüm hayatların adanacağı, “Dünyanın tüm işçileri, birleşin” çağrısının hiçbir şekilde unutulmayacağı vaadine yer verildi.