Doğu'nun Halkları

Doğu’nun Halkları
Hey Doğu’nun halkları,
Defetmenin vaktidir gasıpları.
O hâlde korkularla boğuşun
Cesaretle karşı koyun onlara.
Uzun vakittir uykudasınız.
Ama düşmanlar uyumuyor.
Evlatlarınızın yitip gittiğini görmek
Hoşunuza mı gidiyor?
Bizi sürgüne gönderdiler,
Hepimizi tutsak ettiler.
Karanlık gecelerle yüzleşeceksiniz.
O vakit o öldürücü yıldırıma dikkat edin.
Yaşasın komünist parti,
Yaşasın lideri Lenin.
Yaşasın Lenin’in ve
Tüm yoldaşlarının hatırası.
Hey Doğu’nun halkları,
Özgürlüğümüze
Gasıplara rağmen vereceğimiz
Büyük mücadelelerle kavuşacağız.
Yorum: Rim Benna

Muayere

İki Yol
İki yaklaşım var: birinde tarih, “üretim ilişkileri ile üretim güçleri arasındaki gerilim” üzerinden tarif ediliyor, diğerinde ise tarihin sınıflar mücadelesi tarihi olduğu söyleniyor.
Üretim güçlerini esas alan yaklaşım ise üretimin ve güçlerin sınıfsal niteliğini, ne’liğini dikkate almıyor. Daha doğrusu, almamak için bu yaklaşımı benimsiyor.
Buradan da solun belirli bir bölümü, siyasetini üretim güçlerine ayarlamayı meziyet kabul ediyor. Ama kimse, “bu üretim ve güçler sınıf ve siyaset dışı mıdır?” sorusunu sormuyor. Sınıf ve siyaset dışına çıkmak adına üretimci bir fikriyat kurgulanıyor.
Sınıfın ve siyasetin dışına çıkartılması, ilerlemenin ve gelişmenin gerilimi ve çelişkiyi sevmiyor oluşu ile ilgili. Küçük burjuvalar da sevmiyorlar.
Bu bağlamda çeşitli renklere bürünen küçük burjuvalar, sahneye çıkıyorlar, efendi gördükleri sermayeye veya devlete, “çelişki, gerilim istemiyor musun, bana destek ver o zaman” diyorlar. Bunların sosyalizm dedikleri şey, çelişkisiz, gerilimsiz bir masaldan ibaret.
Deprem
“Depremde yoksullar ölür” diyenler, “deprem değil bina öldürür” diyenlere eklemleniyor. Bu son depremle birlikte AKP’nin şehirleri yeniden TOKİ’leştirme, inşa etme siyasetine sol siyaset de bağlanıyor.
“Depremde yoksullar ölür” diyen sol örgütler, nedense üretim güçlerinin gelişiminde yoksullara, işçilere, ezilenlere dikkat kesilmiyorlar. Sınıf ve siyaset üstü uhrevi bir olgu olarak üretim güçleri, siyaseti de belirliyor. Ama yoksulluk, zulüm, sömürü onu asla bağlamıyor.
Esasen CHP bağlamında tanımlı üretimcilik ideolojisi, “ülke üretmiyor ki gelişsin”ciler, hep bir ağızdan aynı şeyi söylüyorlar.
Eskiden “hepsi AKP’liydi, gerici yobazdı gebersin” diyenler, nasıl oluyorsa bu depremde farklı bir tepki geliştirip halkla dayanışma yönünde adım atıyorlar. Bu adım bile ancak CHP’nin talimatı ile gerçekleşebiliyor. Adımlar ona göre ayarlanıyor. Siyasetini üretim güçlerine ayarlayanlar, gizli ya da açık CHP’cilik yapıyor.
17 Ağustos
17 Ağustos depreminde ÖDP öncülüğünde solun yapabildiği tek şey, İstanbul’daki depremde toplanma merkezlerinin haritasını çıkartabilmekti. O dönem Clinton geldi, “tek kurtuluşunuz inşaat” dedi, inşaatların önündeki engeller kaldırıldı ve en çok da o toplanma merkezleri haritasından faydalanıldı. Oralara AVM’ler, siteler inşa edildi. Sonra o ÖDP içinden çıkma bir örgütün şefi “biz kadınların AVM’lerde dolaşma özgürlüğünü savunuyoruz” dedi. Öte yandan haritayı hazırlayan örgütün belkemiği TMMOB idi ve bu kentsel dönüşüme, betonlaşma sürecine tek bir laf etmedi. Gezi’deki tek itirazı da imza yetkisinin elinden alınmasına yönelikti.
Aynı dönemde ÖDP’nin bağlı olduğu Avrupa’dan madenler konusunda bir emir geldi. Aynı kuruma bağlı maden mühendisleri ağızlarını açıp bir şey söylemediler. Kaz Dağları’ndan Aladağlar’a kadar tüm coğrafya yağmaya açıldı. Birileri kârları ve çıkarları için bu sürece karşı duracak bir direnişi örmeyi düşünmediler. Bugün de AKP’ye karşı direnişin örülmesi mümkün değil.
Sınıf
Sürecin tabii ki tarihsel bir zemini var… İlk Kemalist kadrolar komünist hareketi her yönden ipotek altına alıyor. Talat Paşa’nın Enternasyonal sevdası, Mustafa Kemal’in Komintern delegasyonunda karşılık buluyor. Ama burada “bizde batıdaki gibi sınıf yok, o yüzden sosyalizm bizde olmaz” deniliyor. Bu hat, hiç bozulmadan bugüne dek geliyor. Bugün yoksulu, ezileni ve işçiyi görmeyen sol örgütler, bu hattı takip ediyorlar.
İlerleme ve gelişme için çelişki/gerilim istenmiyor. Sınıfsal çelişki sumen altı ediliyor, halı altına süpürülüyor. Örgütler, sumen ve halı olarak iş görüyorlar. Üretim putlaştırılıyor. Ekonomi bilgisi yüceltiliyor. Marksizmi Reagan’dan çok önce Türkiye devleti kendisine örgütlüyor. Emekçi doğu halklarının kurtuluşu için fikir üretme derdiyle kurulmuş olan KUTV mezunları devlete bağlanıyorlar. Siyasetlerini üretim güçlerine ayarlayanlar, ister Kürt ister Türk coğrafyasında olsun, döne dolaşa devlete eklemleniyorlar.
Bu bağlamda mesele, sınıfsal/politik ayrışma, yarılma, saflaşmayı asla kabul etmeyen, düz pürüzsüz bir zeminde yan yana gelmiş özel bireylerin özel ekonomi bilgilerini yarıştırması oluyor. Herkes, kendisini ülkeyi yöneten bir teknokrat, bürokrat veya diplomat gibi tasavvur ediyor, herkes hayal görmek için solcu oluyor.
Kadro
Kadro dergisi, devleti sınıftan ve siyasetten azade bir yere yerleştiriyor. Sermayeye aynı işlemi yapanlar, onların eksiklerini tamamlıyorlar. Bugün sermayenin de Kadrocuları var.
Sınıftan ve siyasetten azade her türden oluşum, sınıfı ve siyaseti ister istemez eziyor. Siyasetlerini üretim güçlerine göre ayarlayanlar, tüm sol örgütleri ezip düzlemek gibi bir görevi yerine getirmeye çalışıyorlar. Herkes, devlette buna göre göreve ve işleve sahip olabiliyor.
Az çok solculuk tedrisatından geçmiş olan Cem Dizdar, solcu avukat babası sayesinde TRT’de bir köşe kapıyor. Eksik ve güdük solcu ekonomi bilgisiyle futbol konusunda ahkâm kesiyor. Sürekli “üretim”den bahsediyor ve burjuva sistematiği dâhilinde futbol endüstrisinin gelişimine odaklanıyor.
Bugün sol örgütlerin çoğu bu düzeyde. Sivil toplum kuruluşları, fikir kulüpleri, dernekler olarak genel nizama bağlılar. Üstelik hepsi de bu bağlılık sayesinde kadroya ve belirli bir yere sahip olduklarını gayet iyi biliyor. Sonuçta Kadroculuk, üç beş eski TKP’liyle, Milli Eğitim’e çeviri yapan üç beş kadrodan ibaret değil.
Ermeni Altınlarının Peşinde
Ermenicilik meselesi de bu bağlılık arayışının bir sonucu. Bir yandan Kadro dergisi gibi devleti üretim meselesine bağlayıp onu sınıflar mücadelesinden azade kılan yaklaşım galebe çalmakta, bir yandan da "Ermeni-Rum" denilerek altınların peşine düşülmekte, buradan, nizamın sermaye tarafına bağlanma sözü verilmektedir.
“Aslolan üretimdir”: CHP ve türevleri bundan başka bir şey söylememektedir. "Ne için?" veya "kim için?" sorusu sorulmamaktadır.
Bugün siyasetini üretim güçlerine bağlayanlar, utangaç biçimde CHP’li olduklarını söylemektedirler aslında. Ermeni altınları da ülkenin üretimini besleyen ateş için önemlidir. İlerleme ve burjuva devrimi savunusundan başka solculuk bilmeyenler için Ermeni’nin, Rum’un bir önemi yoktur. Sadece “varolan zenginliği tükettiniz, o yüzden bu hâldeyiz” diyebilmektedirler. Bunlar en fazla, gençlere “ülkeyi terk edin” tavsiyesinde bulunabilirler.
Kırmız
“Lenin Rumlara soykırım yapmış” diyen Tamer Çilingir ile “ilk TKP Ermeni düşmanıdır” yorumunda bulunan Sait Çetinoğlu, esasen Ekim ve Lenin düşmanıdır. Bu anlamda diğer Kadrocu hatta bağlıdır. Çünkü bunlar, sınıfsal politik farklılıkları göz ardı ederek, Ekim’e karşı savaşan Ermenileri dost kabul etmektedirler. Ekalliyet temelinde belirlenmiş bu çizgi, “burjuva devrimi için bu ekalliyetin parasına ihtiyaç vardı, onu solcu şekilde kullanmak gerekiyordu” demektedir esasında.
Dolayısıyla “Mustafa Suphi ve arkadaşlarında egemen” olduğunu söylediği İttihatçılığa yönelik eleştiri, bir liberal eleştiri olarak gündeme gelir.[1] Suphi’nin İttihatçılarla ilgili kanaatlerini bilmez, onlarla mücadelesini görmez. İttifak yaptığı Şeyh Servet’in ittihatçılarla ilgili değerlendirmelerine bakmaz. Suphi'nin, Enver Paşa’nın tahakkümüne girmiş ilk TKF pratiğini nasıl tasfiye ettiğini incelemez. Bu cehalet, bilerek ve kastendir.
Sonra aynı cehaletle Enver’in partisinden kalan isimlerin Ermenilere yönelik suçlarını listeleyip bu suçları Suphi’nin sırtına yükler. Bu uyanıklığa bu ülkede “teorisyenlik” denilmektedir. Üstelik bu konuda Sait’in peşine takıldığı “karga” ise liberallerle dans etmeyi çok seven bir isim olan Emrah Cilasun’dur.
Sait Bey, savaşın orta yerinde, onca karışıklığın karşısında net, saf ideolojik kimlikler aramaktadır. Ondaki Ermeni kimlikçiliği de tam olarak sınıf ve siyaset dışı olduğu için değerlidir. Kendinden menkul “komünistlik” kimliğini sınıftan ve siyasetten kaçıran Cilasun’la yan yana gelmesi kesinlikle şaşırtıcı değildir.
Ankara Yolu
Mete Tunçay, Sait Çetinoğlu ve Emrah Cilasun gibi liberallere göre Suphiler ölmeseydi de Ankara’ya gelseydi, Mustafa Kemal’in hükümetine gireceklerdi. Buradaki mesele, bu küçük burjuvaların herkesi kendileri gibi küçük burjuva sanmalarıdır. Sağcılar komünistlerin tarihsel; liberaller toplumsal zeminlerinin olmadığını söyleyip durmaktadırlar.
Oysa tarihsel ve toplumsal zemin açısından komünist hareket esasen güçlüdür. O yüzden katliam ve tasfiye ile karşılanmıştır. Süreç içerisinde hareket, kendisini liberallerin ve sağcı çevrelerin iddialarına göre inşa etmiş, bu güçlü zeminden uzaklaşmış, devletin ve sermayenin soluna eklemlenmiştir.
Dolayısıyla kimi münferit denemeler dışında kimse, yoksulların, ezilenlerin, işçilerin düşmana karşı yekvücut örgütlenmesi üzerinde durmamıştır. İçteki liberallerin de bunda payı büyüktür. Devleti ve üretimi sınıf ve siyaset dışına kaçırıp yüceltenler, resmi kanala girmişlerdir. Esasen Suphi’nin bayrağını küçük burjuvalarda değil, yoksulların, ezilenlerin, işçilerin mücadelelerinde aramak gerekir.
Eren Balkır
29 Ocak 2020
Dipnot
[1] Sait Çetinoğlu, “Kırmızı Yanlışlarımı Çok Severim”, 20 Mayıs 2015, YDY.

Türkiyeli Komünistlere ve Emekçi Kitlelerine

Komünist Enternasyonal’in Dördüncü Kongresi’nde Sadrettin Celâl’in konuşması. Konuşma, kongrenin sendikalar meselesini ele alan 20 Kasım 1922 tarihli 17. oturumunda gerçekleştirildi. Oturumda ele alınan alt başlıklardan biri de TKP idi.
● ● ●
Başkan: Yoldaş Lozovski’nin sunacağı özet yarına kaldı. Başkanlık, bu akşam sözü önemli ve aciliyet arz eden bir bildiriyi sunacak olan Türk yoldaşımıza vermeyi kararlaştırdı.
Orhan (Sadrettin Celâl Antel, Türkiye): Yoldaşlar, Anadolu’da komünistlerin toplu hâlde tutuklanmaları ve İstanbul’daki Türk işçileri sendikasının tasfiye edilmesine ilişkin gazete haberlerini hepiniz okumuşsunuzdur. Bu baskıları ve Kemalizmin yeni yöneliminin anlamını doğru biçimde kavrayabilmeniz için, kongrenin Ankara ve İstanbul’daki komünist partilerin, ayrıca milliyetçi hükümetin faaliyetleri konusunda bilgilendirilmesinin zaruri olduğu kanaatindeyim.
Türkiye Komünist Partisi, işçi ve köylülerin başlattıkları özgürlük hareketinin başına geçme imkânı bulan burjuva milliyetçi hükümetin emekçi kitlelerin âli menfaatleri aleyhine çalışmaya başladığı bir dönemde kuruldu. Sonuçta yeni kurulan komünist parti, karşısında iki düşman buldu: emperyalizm ve milli burjuvazi. Parti, asli düşmanı olan emperyalizmle mücadelenin sahip olduğu önemin ağır bastığını düşündü. Bu amaçla, emperyalizmle mücadele ettiği sürece, hükümete destek sunmayı kararlaştırdı. Ama parti, aynı zamanda işçi ve köylüler lehine olacak demokratik reformları talep etmeyi sürdürdü ve onları örgütlemeye çalıştı. Bu kararlar, Komintern’in İkinci Kongresi’nde millet ve sömürge meseleleri konusunda alınmış olan kararlara da uygun düşmekteydi.
Kurulduğu günden bugüne dek partinin bu siyasetinde en ufak değişiklik yaşanmadı. Bu tespitin doğru olup olmadığını görmek için, partinin orduya, işçilere ve köylülere yaptığı, nihai zafere dek savaşma çağrısını içeren açıklamalarına bakılabilir. Diğer yandan partinin, yalnızca Yunan burjuvazisinin ve Britanya emperyalizminin çıkarları için savaşmakta olan ordunun lağv edilmesi ve emekçi kitlelerin ayağa kalması ile ilgili olarak, Yunan ordusu ile Yunan emekçilere yaptığı açıklamaları da söz konusu açıklamaların yanında anmak gerekmektedir.
Kısa süre önce parti, İstanbullulara gericiliğe ve emperyalizme karşı birleşik cephe oluşturmaları ve Sultan’ın kaçmasına mani olup, onu halkın yüksek mahkemesi huzuruna çıkartmalarına dönük yeni bir çağrı daha yaptı.[1]
Bağımsızlık mücadelesinin içinden çıkmış olan Büyük Millet Meclisi hükümeti, tüm Doğu’nun verdiği destekten güç alarak, her daim Misak-ı Milli’yi ve emperyalizmle mücadeleyi savunmuştur. Fakat meclisin son üç yıl içinde ortaya koyduğu faaliyetlerin de gösterdiği biçimiyle, bu savunu, basit manada hileye dayalı bir siyasettir. Bu anlamda, bilhassa aşağıda belirteceğim hususlar, söz konusu gerçeği teyit eden birer delildir.
1. Hükümetin Sovyet hükümetiyle ilk ilişkileri kurduğu süreçte Moskova’ya gönderilen delegeler, ülkede büyük bir komünist partinin varolduğunu iddia etmişlerdir. Dediklerine göre, bu parti birçok kentte köylüleri cezbetmiş, hatta bazı yerlerde köylü sovyetleri tesis edilmiştir.
2. Sovyet Rusya’yı aldatmak amacıyla, idaresinin ilk döneminde, hükümet sadece burjuva güçlerden müteşekkil olan, Bolşevik Parti olduğu iddia edilen bir “Yeşil Ordu” kurmuştur.
3. İlk Sovyet büyükelçisinin Ankara’ya gelişi sonrası hükümet, Yeşil Ordu artıklarına ek olarak üst düzey devlet görevlileri ve aydınlardan oluşan bir resmî komünist parti kurmuştur.
4. Emperyalist hükümetleri memnun etmek adına Londra Konferansı’na giden heyet, uğradığı her başkentte, aralarında yoldaşlarımız Suphi ve Ethem Nejad’ın da bulunduğu yirmi kadar komünistin katledildiğini, hapisteki diğer komünistlerin de öldürülebileceğini, Bolşevik vebanın ülkelerinin başına belâ olmayacağını söylemiştir.
5. 1921’de Fransa ile imzalanan anlaşmanın da gösterdiği biçimiyle, hükümet Doğu’yla bağlarını kopartmış ve Misak-ı Milli aleyhine kimi tavizlerde bulunmuştur.
6. Son olarak belirtmek gerekir ki Komünist Parti ve Türk İşçileri Sendikası’na karşı alınan baskı amaçlı tedbirlerin Lozan Konferansı çağrısının yapıldığı güne denk düşmesi asla tesadüf değildir.
Ankara hükümeti, ülke içine yönelik olarak devreye soktuğu siyasî adımları dâhilinde, demokratik reformları esas alan bir programa sahip her grubun veya partinin çalışmalarına mani olmuş, her türden muhalefet hareketinin güçlenip kök salmasına fırsat vermeden, bu hareketleri yok etmiş, önemli konularda vaatlerde bulunarak halkı aldatmıştır. Bu siyaset, aşağıda belirtilen olgularda karşılık bulmuştur:
1. Hükümet, Büyük Millet Meclisi içerisinde oluşmuş olan ve en kapsamlı reform programını savunan “Halk Zümresi”ni ezmiştir.
2. Hükümet, anayasanın hazırlanması esnasında dile getirilen, mesleklere göre oy kullanma önerisini reddetmiştir.
3. Büyük Millet Meclisi içerisinde varolan muhalefet gruplarını ezmek adına hükümet, “Dayanışma Grubu” meydana getirmiş, Anadolu’nun her bölgesinde gruplar oluşturmuş, böylelikle halk katmanları üzerindeki idaresini güvence altına almaya çalışmıştır. Bu gruplar, esas olarak burjuvalardan, toprak ağalarından ve vurgunculardan oluşmaktadır.
4. Dile getirdiği vaatlere rağmen hükümet, emekçi kitlelerin çıkarına olacak hiçbir reformu yapmamıştır. Bilâkis hükümet, sendikaların ve işçi birliklerinin kurulmasını önlemek için tüm tedbirleri almış, köylülerin tahammülü zor vergilerin altında ezilmesine ses etmemiştir.
Partinin Kitlelerle İlişkisi
Partinin dile getirdiği sloganlar, sömürülen işçi ve köylü kitlelerinde güçlü bir karşılık bulmuş, daha fazla sayıda sınıf bilinçli insanın parti saflarına katılmasını sağlamıştır. Hükümetin partiye uyguladığı baskı dalgalarına karşın, işçiler ve köylüler partiye daha fazla ve daha güçlü bir biçimde bağlanmışlardır. Kısa vadede parti, önemli başarılar elde etmiştir. Mart-Ekim 1922 arası süreçte, faaliyet yürüttüğü ikinci dönemde parti, propaganda ve eğitim sahasında verimli bir çalışma yürütmüş, kızıl sendikalar ve komünist gençlik örgütleri kurmayı bilmiştir. Partinin kitlelere nüfuz ettiğini gören hükümetse, partinin faaliyetlerine son vermek için hazırlıklar yürütmüştür.
İstanbul
Türk İşçileri Sendikası’nın komünist propaganda yürüttüğü bahanesiyle yasaklandığı İstanbul’da komünist grubun elde ettiği nüfuz ve işçi hareketi konusunda bir şeyler söylemem gerek. Bu kentte çalışma yürütmek çok daha zor bir iştir. Her yönüyle komünizme düşman olan gerici Türk hükümetiyle ve emperyalizmle mücadeleye kilitlenmiş olan yoldaşlarımızın maruz kaldıkları o zor ve ağır koşulları burada anlatmaya gerek yok yoldaşlar. Ama belirtmek gerek ki onca engele ve korku salma amaçlı teşebbüse rağmen, İstanbul’daki komünist grubu, yaklaşık iki yıllık illegal faaliyetin ardından, kitle içerisinde önemli bir nüfuza sahip olmayı bilmiştir. Örgüt, fabrikalarda, işyerlerinde, emekçi insanların bulunduğu her yerde hücreler kurmuş, legal-illegal bildiriler, dergiler, manifestolar, makaleler, ayrıca komünist örgütlerden düzenli olarak temin edilen çok sayıda komünist yayın dağıtmıştır.
Bu akşam sizlere İstanbul’daki komünist grubunun başardığı her şeyi anlatmam tabii ki mümkün değil. Ama yürüttüğü faaliyetler konusunda bir fikir versin diye, Temmuz ayında İstanbul’daki en önemli işçi örgütlerinin genel kapitalist saldırıya karşı proleter bir birleşik cephe oluşturmak adına bir araya gelmesinden bahsedebilirim.
O güne dek en fazla sınıf bilincine sahip işçi örgütü olarak görülen Beynelmilel İşçi Sendikası[2], birleşik cephe kurma teşebbüsünü bir biçimde sabote etmiştir. Bu yoldaşlar, işçi sınıfının henüz hazır olmadığını, öncelikle eğitilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Biz ise bu söze karşılık, ancak eylem üzerinden teşkil edilebilecek birliği istemeyenlerin liderler olduğunu söyledik. Ayrıca bu birliği kuramazsak, burjuvazinin birbirleri arasında hiçbir bağ bulunmayan tüm işçi örgütlerini yok edeceğinden bahsettik. Yaşanan olaylar, bizim haklı olduğumuzu ispatlamıştır. Bugün gördüğümüz, bu zafiyetin yol açtığı sonuçlardır.
Hükümetin Yeni Yönelimi ve Bizim Perspektiflerimiz
Kemalizmin yeni yönelimi ile ilgili olarak şu özeti sunmak mümkündür: Londra Konferansı’nda emperyalizme karşı nefret yüklü bir dil kullanan Türk milli burjuvazisi, topyekûn savaş politikasından tavizler ve ihanetlerle yüklü politikaya geçmeyi, Türk emekçi halkının sömürülmesine ortak olmayı öne alan bir yaklaşıma göre hareket etmektedir. Londra Konferansı’ndan beri milli burjuvazideki devrimci ruh hâlinin yerinde artık yeller esmektedir. Bugün Ankara hükümetinin yüzü Lozan Konferansı’na dönüktür; o, varolmak ve büyük burjuvazinin çıkarlarını korumak noktasında zaruri olan barış şartlarını imzalamanın yollarını aramaktadır. Hükümetin amacı, Misak-ı Milli ile bağlantılı olarak verilecek tavizler üzerinden tüm bedeli emekçi kitlelere ödetmektir. Sizin de tanık olduğunuz üzere, Ankara hükümeti, proletarya ve komünistleri hedef alan kapitalist saldırının parçası olmaktan hiç imtina etmemektedir. Türkiye Komünist Partisi’ne karşı Mustafa Kemal hükümetinin uyguladığı barbarca baskılara dair bilgiler veren telgrafı, Yoldaş Clara Zetkin’in oturumun başında İtalya, Polonya, Romanya, Yunanistan, Letonya ve başka yerlerde komünistlere yönelik zulümleri tel’in eden konuşmasından önce almıştık. Bu baskıları barbarca olarak nitelememiz yerindedir, zira polis mahkûmlara usturalarla, ucu sivriltilmiş demir çubuklarla, insanlık dışı işkenceye maruz bırakmıştır.
Toplu tutuklamaları gerçekleştirirken Mustafa Kemal hükümeti, tutuklanan yoldaşlarımızı Sovyet Rusya adına casusluk yapmakla suçlamış, onlara vatana ihanet suçlaması yöneltmiştir. Son gelen haberlere göre, tutuklamalar hâlen daha devam etmektedir. Şuan itibarıyla tutuklu sayısı iki yüzü aşmıştır. İstanbul’da Türkiyeli işçilerin kurdukları sendika kapatılmış, komünistlerin peşine düşülmüştür. Olağan zamanlarda bu kadar insanın tutuklandığı başka bir ülke yoktur. Yaşanan baskılara ve teröre rağmen gerçek dostlarını ve düşmanlarını ayırmayı artık öğrenmiş olan işçi ve köylüler, partinin etrafında eskisine nazaran daha sıkı bir biçimde toplaşmaktadır. Şu olgular, bu gerçeğe dair birer delil olarak görülmelidir:
1. Ankara’daki cephanelik fabrikasında, İmalat-ı Harbiye’de komünist işçiler gözaltına alındığında komünist olmayan işçiler, gözaltıların neden yapıldığını sordular. Komünist oldukları için gözaltına alındıkları söylenince, aynı işçiler, “proletaryanın çıkarlarını savunan insanları gözaltına alıyorsunuz, o zaman bizi de tutuklayın. Eskiden komünist değildik ama şimdi komünistiz” dediler.
2. Bu keyfi tutuklamayı protesto eden bir komünist işçinin işçilerin komünist partide örgütlenmesi gerektiğine ilişkin çağrısına birçok işçi destek verdi. Çatışma yaşandı ve askerler düzeni tesis etme noktasında epey güçlük çektiler.
3. Köylü örgütlerinde tutuklamalar yaşandığı esnada köylüler epey güçlü bir direniş sergilediler.
4. İstanbul’da komünistler, bugün emperyalizmin ve burjuvazinin diktatörlüğüne ve terörüne rağmen, mücadele içerisinde elde ettikleri mevzileri korudular.
Yoldaşlar, burada size sunduğum bilgilerden de anlaşılacağı üzere Türkiye ve İstanbul’daki komünist partiler, milli kurtuluş mücadelesini, Komünist Enternasyonal’in talimatları uyarınca her daim desteklemişlerdir. Mevcut durum karşısında görülecektir ki komünist partiler, kendilerini her daim proletaryayı örgütleme ve eğitme faaliyetlerine vakfetmiş, bir yandan da kitleler için demokratik reformlar talep etmişlerdir. Burjuva milliyetçi hükümetse, dost ve yandaş görünmesine karşın, her daim partiye zulmetmiştir. Bugün de gördüğümüz biçimiyle, bu hükümet, her devrimciyi ve komünist hareketi yok etmeye kararlıdır.
İşin tuhaf yanı şu ki hükümet, emekçi kitlelerin ve tüm dünya proletaryasının daha fazla desteğine ihtiyaç duyduğu bir momentte, tüm emperyalist güçlerin Türkiye’ye tümüyle boyun eğdirmek için birleştiği koşullarda, kör körüne geliştirilmiş antikomünist politikalar devreye sokmakta ve buna uygun olarak hareket etmektedir. Gelgelelim bu üç yıl boyunca mücadeleyi desteklemiş olan emekçi kitleler ve dünya proletaryası, karşı saldırıyı gerçekleştirdiği vakit, hükümetin eylemlerindeki o aptallık ve suça batmış mahiyet de açık biçimde görülecektir. Bunun yaşanacağı gün de öyle çok uzakta değildir.
Yoldaşlar, Türk heyeti Komünist Enternasyonal’in Dördüncü Kongresi’nin milli ihanet hükümeti ve emperyalizmin diktatörlüğü altında çile çeken Türkiye emekçi halkına ve kurtuluşun gerçekleşeceği o büyük günü yiğitçe bekleyen hapishanedeki yoldaşlarına dünya proletaryası adına aşağıdaki açık mektubu göndermesini önermektedir.
Türkiyeli Komünistlere ve Emekçi Kitlelerine
Büyük proleter devrimin beşinci yıldönümünde toplanan Komünist Enternasyonal Dördüncü Kongresi, Batı emperyalizmine karşı kahramanca yürüttükleri bağımsızlık mücadelesinin başarıya ulaşması ile ilgili olarak, Türkiyeli işçilere ve köylülere en sıcak selamlarını gönderir.
Türkiyeli yoldaşlar, sizler, zapturapt altına alınmış tüm Doğu’ya ve tüm sömürge ülkelere devrimci bağımsızlık hareketinin canlı bir örneğini sundunuz.
Ne var ki son yaşanan olayların da gösterdiği üzere, burjuva milliyetçi hükümetler, gösterdiğiniz muazzam fedakârlıklar üzerinden kazanılmış bu zaferin meyvelerini gasp etmeye çalışmaktadırlar. Ankara’daki milliyetçi hükümet, bugün Türk büyük burjuvazisi lehine kimi tavizler karşılığında, emperyalistlerle uzlaşmaya hazırdır.
Hükümet bu yeni siyasetini Komünist Parti’yi tasfiye edip, tüm örgütlerini kapatarak, kitlesel gözaltılar gerçekleştirerek ve tutuklu yoldaşlara barbarca muamele ederek yürürlüğe sokmuştur. Hükümet, İstanbul’daki Türkiyeli işçilerin kurduğu sendikayı kapatmıştır. Oysa Türkiye Komünist Partisi, emekçi kitlelerin emperyalizme karşı verdikleri mücadelede burjuva milliyetçi hükümeti her daim desteklemiştir. Türkiye Komünist Parti, ortak düşman karşısında, programı ve idealleri konusunda geçici kimi fedakârlıklarda bile bulunabileceğini zaten ortaya koymuştur.
Burjuva hükümetin Komünist Parti’ye yönelik eylemini izah eden ana husus, işçi ve köylülerin yardımını almak adına onlara vaat edilen reformların yürürlüğe sokulmasını talep eden sınıf bilinçli işçi-köylü temsilcilerini yolun kıyısına atma arzusudur. Hükümet, ayrıca Lozan Konferansı’nda gerçek bir burjuva hükümet olarak arz-ı endam etmek istemektedir. Türkiye’deki burjuva hükümeti, size ve temsilcilerinize yönelik bu suçları işleme küstahlığında bulunmuştur. Söz konusu suçların ana kaynağı, Türkiye’deki emekçi halkı boğma çabası dâhilinde, tüm emperyalist ve kapitalist sınıflar birleştiği vakit, o zor zamanlarda hiçbir maddî yardımı esirgemeyen, başını Rus proletaryasının çektiği tüm dünya proletaryasına yönelik öfkedir.
Milliyetçi hükümetin amacı, emperyalizmle anlaşma imzalamaya hazırlandığı bir dönemde, sizin gerçek temsilcilerinizi yok etmek ve sizi yurtdışındaki dostlarınızdan kopartmaktır.
Komünist Enternasyonal Dördüncü Kongresi, bu barbarca eylemi güçlü bir dille protesto eder ve emperyalist jandarma rolünü oynamayı reddeden, emperyalizme karşı mücadeleyi sürdüren ve Türkiyeli emekçi kitleler lehine olacak demokratik reformları uygulayan her hükümete veya politik partiye destek sunmayı bir görev bildiğini resmi olarak beyan eder.
Dünya proletaryasının genelkurmayı ve savunucusu olarak Komünist Enternasyonal, Türkiyeli emekçi kitlelerin kendilerini davaya adamış, sınıf bilinçli temsilcileri olarak siz yoldaşlarımızı en içten duygularımızla ve coşkuyla selamlarız.
Yoldaşlar unutmayın, zindanların karanlığı, devrim güneşini asla karartamaz.
Yoldaşlar unutmayın, devrimci zaferin arifesinde, yönetici sınıftaki güçsüzlük, giderek tırmanan zulümde karşılık bulur. Kapitalizm, içsel çelişkilerinin ağırlığı ile çökmektedir, emperyalist rakipler arasındaki çatışma zirveye ulaşmıştır. Beynelmilel burjuvazinin yeni komünist toplumun yaratıcılarına ve öncü savaşçılara karşı uyguladığı zulmü iki katına çıkarttığı moment işte bu türden bir momenttir.
Lâkin o kaçınılmaz, nihai zafere olan kat’i inancımızı hiçbir beyaz terör sarsamaz. Hapishaneye atılan veya vurulan her bir yoldaşımızın yerini yüzlerce yoldaşımız alacak, kurtuluş mücadelesine yeni ve coşkulu bir yürekle devam etmek adına, onlar sömürülen proleter kitlelerin önüne geçeceklerdir.
Yoldaşlar, Üçüncü Enternasyonal, sizleri cellâtlarınızın ellerinden kurtarmak için gerekli her şeyi yapmayı hayatî bir görev addeder.
Yaşasın dünya devrimi!
Yaşasın kendilerini davaya adamış Türk komünistleri!
Yaşasın Komünist Enternasyonal!
Yaşasın Sovyet Rusya!
(Karar oybirliğiyle kabul edildi.)
[Kaynak: Toward the Front: Proceedings of the Fourth Congress of the Communist International, 1922, Yayına Hazırlayan ve Çeviren: John Riddell, Brill, (Leiden-Boston, 2012), s. 613-620.]
Dipnotlar
[1] Orhan’ın konuşmasından üç gün önce, 17 Kasım’da tahttan indirilmiş olan Sultan Mehmet Britanya’ya ait bir savaş gemisiyle İstanbul’dan ayrıldı ve İtalya’ya sürgüne gönderildi.
[2] Beynelmilel İşçi Sendikası 1920 sonunda İstanbul’da kuruldu ve ağırlıklı bir kısmı Rum, Ermeni ve Yahudi olan beş bin civarında işçiyi bir araya getirdi. Ertesi yıl Kızıl Enternasyonal İşçi Sendikaları’na katıldı. 1922 yazında BİS bir işçi konfederasyonu dâhilinde Türk işçilerle birleşmeme kararı aldı. Ancak Ekim ayında Müttefikler’e bağlı işgalci güçlerin çekilmesi yönünde ajitasyon faaliyeti yürütmek adına iki grup birleşti ve her ikisi de yeraltına çekildi.

Eşref Dehgani

Eşref Dehgani, Mesud Ahmedzade ile Samed Behrengi’nin yazılarından etkilenerek, ağabeyi Behruz ile birlikte altmışların sonunda gerilla hareketine katıldı. 1970’te Puyan örgütünün üyesi olan Dehgani, Mayıs 1971’de, Siyahkel saldırısından aylar sonra tutuklanıp hapse atıldı. Şah’ın polisi ve SAVAK mensuplarının işkencelerine direnen Dehgani, Halkın Mücahidleri üyesi kadın gerilla Nahid Celali ile birlikte Mart 1973’te Kasr Hapishanesi’nden firar etti.
Hapishaneden kaçtıktan kısa bir süre sonra yayınladığı hatıratı, hapishanede kaldığı süre boyunca gördüğü işkenceleri tüm detaylarıyla aktarmaktaydı. Bu çalışmada Dehgani, gerilla hareketinin yanlışları yanı sıra ileride tutsak düşeceklere işkencelere dayanma ile ilgili tekniklerden bahsetmekteydi. Politik çevrelerde yaygın olarak dağıtılan bu kitap, muhalif radyo istasyonlarında okundu. Kitap 1978’de İngilizceye çevrildi ve yabancı okurlar için Yeni Delhi’de yayımlandı. Yetmişlerin sonunda her politik İranlı, bu kadın gerillanın ismini bilmekteydi.
Bazılarının fazla duygusal ve işkence meselesine kitli olması sebebiyle bir kenara attığı kitap, aynı zamanda epey bilgi yüklüydü. İranlı bir gerilla kadının sesini işitmemizi sağlayan hatıratta Dehgani, kendisinden ve hareket içerisindeki direnişten bahsetmekteydi. Cinsel kimliği konusunda genelde mütevazı laflar etmeyi tercih eden yazar, bazen “kadın” kategorisine ilişkin olarak kendisini nasıl gördüğüne dair sözler de sarf ediyordu.
Dehgani hatıratında, kadın gardiyanları “cadalozlar” olarak anıyordu. Yüzünden kan gelene dek kendisine yumruk ve tokat atan bu gardiyanlar mahkûmların uyumasına izin vermez, tuvalete gitmelerine yasak koyar, bulunduğu yerleri kontrol altında tutardı. Dehgani’nin “kendini beğenmiş” ve “edepsiz” olarak tasvir ettiği bu gardiyanlar, Pehlevi’nin inşa ettiği kadınlıktaki düşüklüğe sahipti. Dehgani’ye göre onlar, yolsuzluğun suç ortaklarıydı.
Hatıratında aktardığına göre, işkence gören devrimcilerden birinin önünde bu gardiyanlardan biri çırılçıplak dans etmişti. Aslında bu tür aktarımlar üzerinden Dehgani, devrimci kadınlara ilişkin bir tasvir sunuyordu. Şah yanlısı kadınları “Batı’nın kültür emperyalizminin (garpzadegi) uzantısı” olduklarını, cinsel açıdan hafifmeşrep hareket ettiklerini söylüyordu. Yetmişlerde bu hatırat radyolardan okunduğunda dinleyenler, Batı’nın kirlettiği kadın ile kadın gerillaları karşı karşıya getirme imkânı buldular.
Kitabında Dehgani, kadınlarla ilgili meselelerin kültüre değil üstyapıya ait meseleler olduğunu söylüyordu. Kitabın ilk sayfalarında Dehgani şu değerlendirmeyi sunmaktaydı:
“Bir kadın erkekle birlikte sınıf bilincine kavuşup yozlaşmış sınıfsal yapının kökünden sökülüp atılması gerektiğine dair belirli bir farkındalığa ve anlayışa sahip olduğu an, gerici ölçütlerin ve değerlerin değil beşeriyetin kadını hâline gelir. Böylesi bir kadın, insanların adil ve şerefli bir yere sahip oldukları bir toplumun inşa edildiği sürece katkıda bulunur. Kadınlara ne kadar özgürlük verileceği sorusunun hükmünü yitirdiği böylesi bir toplumda erkekler ve kadınlar gerçek özgürlüğe kavuşurlar. İlerleme için kadın-erkek herkes yan yana mücadele ederler.”[1]
Dehgani, bir yandan da fuhuş suçlamasıyla hapiste bulunan kadınlarla da vakit geçirmekteydi. Ona göre “fuhuş”, zengin aristokratların başını çektiği sömürünün bir biçimiydi. Bu kadınlar, sosyal adaletin ve eşitliğin olmaması, yoksulluğun hükmünü yürütmesi sebebiyle hapisteydiler.[2]
Hapiste tanıştığı emekçi kadınlar sayesinde Dehgani, kapitalizmi toplumsal cinsiyet temelinde eleştirme imkânı buldu. Bu noktada Dehgani, İran burjuvazisinden ve ülkeye sızan Batı kapitalizminden bahsetmekteydi. Hapishanedeki fahişeler, kapitalizmin yol açtığı yıkımın birer yansımasıydı.
Kitabın belirli yerlerinde Dehgani politik projesinden de bahsediyordu. Bu noktada amaçlarından birinin rejimin yenilmez olduğuna dair efsaneyi yerle bir etmek için mücadeleyi yükseltmek olduğunu söylüyordu.[3]
1957’de kurulduğundan beri Şah’ın gizli polis gücü SAVAK sayesinde rejim her şeye kadir, kudretli bir güç olduğuna dair bir imaja kavuşmuştu. Her yanı sarmış muhbirler ağı ve işkenceler bu imajı perçinleyen unsurlardı. Bu sayede rejim, yurttaşlarının her an nerede olduğundan haberdar olabilmekteydi.[4]
Bu konuda ABD’li bir ziyaretçinin şu tespiti de ilgili değerlendirmeyi destekler nitelikteydi:
“SAVAK, yürüttüğü faaliyetler konusunda zerre hesap vermediği için mevcut korkuyu bir biçimde yoğunlaştırmaktadır. İran’da insanlar ortadan kaybolmaktadır ve bu kayıpların kaydı bile tutulmamaktadır.”[5]
Bu insanlar bulunsa bile üzerlerinde işkencelerden kalma ağır izlerle dönebilmektedirler evlerine. Guatemala’daki iç savaş üzerinden işkence meselesini ele alan Irene Matthews’e göre mesele, “cesetleri saklamak veya insanların kazara öldüklerini söylemek değil, onları bile isteye, herkesin gözü önünde öldürmekti. Bu tür faaliyetler, devlet yetkililerinin cezadan muaf oluşlarına ait birer simge gibiydi.”[6]
SAVAK da benzer bir stratejiyi kullanıyordu. Böylece rejimin üstün olduğuna dair hissin pekişmesini sağlıyordu. Hiç işkencehane görmemiş kişiler bile hayatta kalanların anlattıkları hikâyelerden buraların nasıl yerler olduğunu öğreniyordu.
Bu dönemde rejimin işkencelerinde şehit düşen kadın ve erkeklerin resimleri insanların ellerinde dolaşmaya başladı. Halk, rejimin gençlere neler yaptığını bu sayede öğrendi. Bir yazar, o günlerde şunu yazıyordu: “Ölülerimiz nerede? Devlet tek bir cesedi yakınlarına teslim etmiş değil.”[7]
Sonuçta insanların bedenlerinin görünmesini sağlayacak kıyafet kanununu çıkartan da, belirli göçebe kabileleri belirli yerlere yerleştiren de bazılarını yerinden yurdundan eden de aynı güçtü. Şah’a göre rejim, herkesin bedenine dilediğinde el koyabilir, dilediğinde onu unutturabilirdi.
Eril Tarih kitabında Rıza Baraheni, Şah’ın kendi tebasından insanların etini yiyen bir soydan geldiğini söylüyor, bu aileye mensup şahları “Yamyam Hükümdarlar” olarak nitelendiriyordu. Yazara göre “Şah’ın işkenceci rejimi, genç erkek ve kadın eti peşinde koşan ecdadıyla alakalıydı.”[8]
Kitabın başında Medes kralının hikâyesi anlatılmaktaydı. Bu kral, Şah’ın mitolojik atası Büyük Kirus’un dedesi idi. Kral, kendisine itaat etmeyen bir vezirine ateşte pişirilmiş torununun etini yedirmişti. Yemek bitince vezire bir tepside torunun başı takdim edildi.[9]
Pehlevi tarihinin esasında yamyamlık tarihi olduğuna dair bu anlatıya göre Beyaz Devrim’den beri Şah, hanedanlığın temelindeki efsaneler üzerinde duruyor, kralların ta 2.500 yıl öncesinde yaşamış Büyük Kirus’tan beri varolan Pers İmparatorluğu’nun başındaki isimlerin torunları olduğunu söylüyordu.[10].
Oysa Rıza Baraheni’ye göre Şah’ın Aryan geçmişinden miras aldığı tek şey, insanların bedenlerini parçalatıp yeme alışkanlığı idi.[11] Şah’ın kendisini tanımlama noktasında kullandığı tarih, esasında “bebek katillerinin tarihi” idi.[12] Rejim tarafından hapse atılmış bir isim olarak Baraheni’ye göre Şah’ın bedenler üzerinde kurduğu tekeliyet, soyut bir fikirden ibaret değildi. Yurttaşların fiziken yok edilmesi üzerinde duran anlayış, 2.500 yıl öncesinde olduğu gibi bugün de baskı aygıtının temel unsurlarından biriydi.
Sonuçta altmışlarda ve yetmişlerde rejimin uyguladığı zulüm çehre değiştirdi: artık mesele, kadınların örtünmemesi, başörtünün kaldırılması değil bedenlerin yok edilmesi veya işkenceden geçirilmesi meselesiydi. Şah, böylece devletin en mahrem yerlere bile girebileceğini dolaylı olarak söylemiş oldu. Bu dönemde devletin her yerde olduğuna dair anlayış öylesine güçlendi ki sıradan insanlar, evlerinin her bir köşesinin SAVAK tarafından izlendiğini düşünmeye başladılar. Önemli olan Şah’ın böyle bir güce sahip olması veya olmaması değildi. Bu dedikodular sayesinde rejimin yenilmezliğine dair efsane giderek güçlendi.
Dolayısıyla işkenceye dayanmış olması, bir de üstüne üstlük zekâsıyla Şah’ı alt edip hapishaneden kaçması ile Eşref Dehgani, rejimin halk bilhassa kadınlar üzerinde kurduğu tahakküm zincirlerini kırmayı bildi. İrlanda’da bir devrimci örgütün 1980 yılında çıkarttığı bir yayında şu tespite yer verilmekteydi:
“Dehgani direnişin simgesidir. […] Dehgani, onun Mayıs 1971’de yakalandıktan sonra gördüğü işkencelere dayanması ve Mart 1973’te hapisten kaçması sebebiyle bağlı olduğu komünist örgütüne karşı olanların bile kendisine hayranlık duyduğu bir isimdir.”[13]
Dehgani’nin hatıratının İngilizce baskısına yazdığı önsözde solcu Hintli gazeteci Romesh Thapar da onu “otoriter rejim karşısında insanı tüm korkularından arındıran bir tutkuya sahip bir devrimci” olarak tarif etmekteydi.[14]
Aynı şekilde gördükleri işkenceler sonrası Cezayirli kadın gerillalar Buhayrad ve Bupaşa da anılarında Dehgani’yi aşkın bir insan, “tutkusuyla insanı korkularından arındıran bir devrimci” olarak tarif etmekteydi. Çünkü Dehgani, rejimin zulmüne başkaldırmış, tüm işkencelere ve baskılara karşı dimdik durmuş bir isimdi.
Dehgani’nin gördüğü işkencelerde çözülmediğine dair hikâyeler pratikte onu yenilmez bir insan olarak takdim etmekteydi. “İşkencenin başında gardiyanlar gelip onu izlerlerdi. Muhtemelen devrimci bir kıza yapılan işkence onlara ilginç geliyordu.”[15] Dehgani’nin anlattığına göre ağzından tek kelime alamayan işkenceci Hüzeyin Zade mırıldanarak “bu akşam kendimden nefret ettim” demişti.[16]
İşkencelere karşı gösterdiği direnç, ona işkencecileri karşısında bükülmez bir kudret bahşetmişti. Onun iradesini kıramadıkça işkenceciler yerin dibine batıyorlardı. Dehgani’ye göre kendisi gardiyanlar karşısında bir “üst insan” olarak varoluyordu.
“Hepsi de beni güçlü bir insan olarak görüyordu. Sonrasında istihbarattan isimler, Evin Hapishanesi’nden işkencede çözülmeden çıkmayı başaran bu kişiyi görmek istediklerini söylemişler. Hatta benim judo veya karatede siyah kuşak sahibi olduğum iddiasında bulunmuşlar. Bu tür gerçekliği olmayan iddialara inanmışlar. Bir seferinde kadın gardiyanlardan birinin bir memurun yatağımın yanından geçerken elini silâhına götürdüğünü ve yatağa yaklaşmamak için yarım daire çizerek ilerlediğini söylediğini işitmiştim.”[17]
Hatırat, solcular arasında ve radyo istasyonlarında yaygın olarak okundu. Dehgani, bu sayede Şah’ın kadın bedeni üzerinde kurduğunu iddia ettiği kontrol karşısında bir tür üst-kadın olarak resmedilmeye başladı. O tecavüz ve şişe sokma gibi işkence yöntemlerine direnmenin adıydı. Onun hikâyesi sayesinde Şah’ın gücünün kırılgan olduğu görülmüş oldu. Davaya yeterince bağlılık gösterildiği takdirde düzen illaki yıkılacaktı.
Cesaretiyle rejimin zayıflığını ortaya koyan bir üst-kadın olarak Dehgani, muhalefetin benimsediği toplumsal cinsiyet politikasına da önemli katkılarda bulundu. Askerî mahkemeye çıktığında Dehgani ve kadın yoldaşı Rukiye Danişkari’ye erkeklerle salonda bulunmalarına izin verilmedi. Hâkimler, muhtemelen erkeklerin kadınların bulunduğu ortamda alacakları cezaları sessizce karşılamayacaklarını düşünmüşlerdi. Gardiyanlar, militan kadınların salondaki varlığının erkekleri harekete geçireceğinden korkmuşlardı. Dehgani kitabında bir gardiyanın şu sözünü aktarıyordu: “Eğer mahkeme salonunda uslu durur, slogan atmazsan erkek yoldaşlarınla birlikte temyize başvurmanıza izin veririz.”[18] Gardiyanlar kadınların varlığının devrimci ruhu canlandırmasından korkmuşlardı.
Hapishanedeyken Dehgani, kendisini ve yoldaşlarını devrimci kahramanlar geleneğinin birer parçası olarak görüyordu. İşkence esnasında direnmek için aklına Batista’ya karşı isyanı başlatmış olan Kübalı General Camilo Cienfuegos’u getiriyordu.[19] Bir yoldaşının işkencedeki direnişini Vietnam’da kendisin yakan Budistlerin eylemine benzetmekteydi.[20] Yoldaşlarıyla birlikte beynelmilel devrim marşları söylüyordu. Yoldaşları Rukiye Danişkari ve Şahin Tevekküli ile birlikte Viet Kong’un şehit savaşçısı Nguyen Van Troi’nin şiirlerini ezbere okuyordu.[21] Hatta bazen politik tutsaklarla iletişim kurmak için Salvador Allende’nin kampanya şarkısı “Venceremos”u söyleyerek duvarda ritm tutuyorlardı.[22] Ekmekten sıkılı yumruk, hançer, makineli tüfek, tüfek, lale ve siyah balık şeklinde figürler yapıp birbirlerine veriyorlardı.[23] Bu türden detayların da ortaya koyduğu biçimiyle içeride ve dışarıda direnişin kullandığı sözcükler ve imgeler, genel anlamda dünyada kullanımda olan devrime ait repertuvardan temin edilmişlerdi. Politik tutsaklar arasında en güçlü semboller ise, devrim ve kurtuluş geleneğine ait, döneme has sembollerdi.
Gelgelelim beynelmilel sözcükleri ve imgeleri sadece Dehgani ve yoldaşları kullanmıyordu. Ona işkence edenler de Dehgani’yi sürekli bir yıl önce Sandinist hareket üyesi Patrick Arguello ile birlikte uçak kaçıran Leyla Halid’e benzetiyorlardı. İşkencede gösterdiği dirence atıfla işkenceciler birbirlerine, “başımıza Leyla Halid kesildi gene” diyorlardı.[24] Hatta bazen ona “sevgili Leyla”[25] diyorlardı. Bu ifadeyi esasen alay etmek için kullanıyorlardı, zira İranlılarla Araplar arasında varolan kültürel gerilimlere bağlı olarak burada aslında Leyla Halid’in Arap ve Filistinli oluşu üzerinde durulmaktaydı. İşkencecilerin buradaki amacı Dehgani’yi aşağılamaktı. Ama gene de Dehgani’nin militanlığına atıfta bulunurken işkenceciler, dönemin ünlü kadın gerillalarına atıfta bulunma mecburiyeti duyuyorlardı.
Oysa zaten Leyla Halid, hatta ondan da önce Cezayirli özgürlük savaşçıları Cemile Buhayrad ve Cemile Bupaşa, İranlı kadınlara kadınların devrimcileşmesi ihtimaline dair güçlü bir imge temin etmişti. Halkın Fedaileri örgütüne mensup bir devrimcinin ifadesiyle:
“Leyla Halid, Cemile Bupaşa gibi büyük bir kadındır. O, kadınların direnişinin sembolüdür. O, bize başka kadınların müadeleye nasıl gireceği konusunda çok şey öğretmekte, bu konuda ciddi fırsatlar sunmaktadır. Leyla Halid gibi isimler bizim ilham kaynağımızdır.”[26]
İranlı kadınlara sadece bu isimler değil, başka devrimci kadınlar da ilham vermiştir. İranlı kadınlar o devrimci kadınların resimlerini solcu metinlerde ve gazetelerde görmüşlerdir. Bu kadınların dünya genelinde nasıl şöhret sahibi olduklarını öğrenmiş, onlarla ilgili olarak anlatılan efsaneleri dinlemişlerdir. Leyla Halid ve Cemile Bupaşa, sadece model değil ayrıca İranlı politik kadınlara devrimde nasıl bir yere sahip olacakları konusunda belirli bir anlayış da sunmuştur.
Arielle Sadie Gordon
[KaynakThe Women with a Gun: A History of the Iranian Revolution’s Most Famous Icon, Güz 2015-Bahar 2016, Doktora Tezi, Brandeis Üniversitesi Tarih Bölümü.]
Dipnotlar
[1] Ashraf Dehqani, Torture and Resistance in Iran (1978), s. 20-21.
[2] A.g.e., s. 98.
[3] A.g.e., s. 24.
[4] Bu imajı desteklemek için Pehlevi tarihinden örnekler bulunur. Rıza Şah, bazı göçebe kabileleri otoritelerini zayıflatıp kontrol altına almak için belirli yerlere yerleştirmiştir. Bu proje 1963’teki toprak reformlarıyla tamama erdirilmiştir. Böylece göçebe toplulukların hayatı geçmişe ait bir unsur hâline gelmiş, altmışlarda bürokrasi bu türden adımlarla daha da büyümüştür. Özünde bu projeyi önemli kılan bir husus da bedenlerin hareketlerine belirli kısıtlamaların getirilmesidir. Artık devlet nezdinde insanlar hareket etmekte ama bunu kendi iradelerine uygun olarak gerçekleştirememektedir. Zorla yerleştirmeler sayesinde devlet insanların nerede olduklarını her daim bileceği bir konuma gelmiş, onları kontrol etmesi daha da kolaylaşmıştır. Bkz. Ansari, Modern Iran (2007), s. 60-61.
[5] Frances FitzGerald, “Giving the Shah Everything He Wants,” Harper’s Magazine, Kasım 1974.
[6] Irene Matthews, “Translating/Transgressing/Torture…” Marguerite R. Waller & Jennifer Rycenga (ed.), Frontline Feminisms: Women, War, and Resistance içinde (New York & London: Routledge, 2001), s. 87.
[7] Baraheni, The Crowned Cannibals (1977), s. 64.
[8] Baraheni, The Crowned Cannibals (1977), s. 64.
[9] A.g.e., s. 19-21.
[10] Altmışların başında petrol fiyatlarında yaşanan ani yükseliş sayesinde Şah Büyük Medeniyet dediği projesini yürürlüğe koyacak sermayeyi bulmuştur. Bu projede hedef Pehlevi hanedanlığının eski günlerine dönmek, onun sahip olduğu ihtişamı ve büyüklüğü aşmaktır. 1963’te eşi Ferah Diba’ya Şahbanu unvanıyla taç giydirmiştir. Şahbanu “Hanım Şah” anlamına gelen, Sasanilerde kullanılan bir unvandır. O günden sonra Kraliçe Ferah İmparatoriçe olarak anılmaya başlanmıştır. Oysa bu, Pehlevi İran’ında veya Kaçarlar’da daha önce kullanılmamış olan bir unvandır. 1971’de, İran’da gerilla hareketi Siyahkel’de ilk fitili ateşlediği o yılda Şah da Pers İmparatorluğu’nun ve İran krallığının 2.500’üncü yıl dönümünü kutlamak için festivaller düzenlenmesini emretmiştir. 200 milyon doları aşan maliyetiyle bu kutlamalar sadece varolan eşitsizliğin daha da derinleştiğinin ispatı olarak işgörmüşlerdir. Hatta Şah, Parsiyalıların düzenlediği türde askerî geçit törenleri tertip edilmesini emretmiştir. Son gün Kirus Silindiri’nin sergilendiği Şahyad Kulesi’nde Şah için taç giyme töreni düzenlenmiştir. 1979’da bu kule, Şah’ın yıkılışının ve devrimin zaferinin en önemli mimari sembollerinden biri hâline gelmiştir.
[11] Baraheni kitabında ayrıca Büyük Şah Abbas gibi krallardan da söz eder. Bu kral mahkeme salonuna yamyamlar getirtir, yargılanan vezire, şaire veya yazara sağa ya da sola dönmesini emreder, oradaki yamyamın onu yemesini söylermiş. Kralın emirleri anında yerine getirilirmiş. Hatta Chardin isimli bir Fransız seyyahın anlattığına göre mahkeme salonundan ayrılıp evine gittiğinde aynanın karşısına geçip “başım hâlâ omzumun üzerinde mi?” diye bakarmış. Baraheni, The Crowned Cannibals (1977), s. 22-23.
[12] Baraheni, The Crowned Cannibals (1977), s. 64.
[13] “Ashraf Dehqani Speaks”, International Newsletter: Iran, Revolution in the Making içinde, (Dublin, İrlanda, Kasım 1980); IISH, Siagzar Berelian Collection, Box 14.
[14] Romesh Thapar, “Foreword,” Dehqani, Torture and Resistance içinde (1978), s. ix.
[15] Dehqani, Torture and Resistance in Iran (1978), s. 12.
[16] A.g.e., s. 22.
[17] A.g.e., s. 23.
[18] A.g.e., s. 92.
[19] A.g.e., s. 79.
[20] A.g.e., s. 59.
[21] A.g.e., s. 73.
[22] A.g.e., s. 74, 80.
[23] A.g.e., s. 74.
[24] A.g.e., s. 26.
[25] A.g.e., s. 41.
[26] Zöhre Hayyam ile söyleşi: Manijeh Nasrabadi, “‘Women Can Do Anything Men Can Do’: Gender and the Affects of Solidarity in the U.S. Iranian Student Movement, 1961-1979,” Women’s Studies Quarterly 42:3-4 (Güz/Kış 2014): s. 140.

Fusako

Yedi Kıta Bir Kadın: Kızıl Melek Fusako
Fusako Shigenobu 28 Eylül 1945’te Tokyo da dünyaya geldi. Babası İkinci Dünya Savaşı’nda Mançurya’da Japonya İmparatorluk Ordusu’nda binbaşı olarak görev yapmıştı. Fusako, Meiji Üniversitesi’nde siyasi ekonomi ve tarih öğrencisi iken sosyalizmle tanıştı. Eğitim harçlarına yapılan zamları protesto eylemleriyle tanındı. Hızla sol hareketlerin içerisinde lider kadrolara yükseldi. Japon Komünist Birliği’ni yetersiz bularak, birkaç arkadaşıyla Japon Kızıl Ordu Fraksiyonu’nu kurdu.
JRA Enternasyonal, bir çizgide hareket etmeye başladı. Almanya da RAF ve RZ, İtalya da Kızıl Tugaylar, Fransa da Action Directe, Belçika da Savaşan Devrimci Hücreler ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ile birlikte hareket etti. JRA Lübnan’daki FHKC kamplarını kendine üst edindi. Filistin davasını kendi davası ilan etti. İlk eylemini 1972 yılında Tel Aviv Lod Havaalanı’nda gerçekleştirdi. Üç JRA üyesi ellerindeki silâh ve bombalarla havaalanını işgal etti. 26 kişi öldü, 80 kişi yaralandı. Üç gerilladan ikisi öldürüldü, biri ise yaralı olarak ele geçirildi. 1973 yılında Tokyo Paris seferini yapan Jal uçağı kaçırılıp, tutsak edilen arkadaşlarına karşılık rehine takasında bulundular. Talep ret edilince uçağı Bingazi’ye indirtip, rehineleri serbest bıraktıktan sonra uçak havaya uçuruldu.
70 ve 80 döneminde Fusako önderliğindeki JRA yüzlerce eylem gerçekleştirdi. Düşmanlarının üzerine âdeta karabasan gibi çöktü. Birçok ülke, Fusako’nın başına ödül koydu. Birlikten kuvvet doğar ilkesiyle hareket eden Fusako, devrimci mücadeleye yeni bir ruh kazandırdı. Halkların kardeşliğini Japonya’dan Filistin’e taşımış, oradan Avrupa ve Latin Amerika’ya kadar tüm devrimci gruplarla kardeşlik bağı kurdu. JRA, İsrail, Hollanda, Lahey, Singapur, Hindistan ve İtalya’da başarılı eylemler gerçekleştirdi.
Fusako, 25 yıl firari yaşadıktan sonra, 2000 Kasım’ında yakalandı ve Osaka’da “Dünyanın en çok korkulan kadın militanlarından biri” olarak yargılandı ve tutuklandı. Duruşmasında Leyla Halid savunma yaptı. 20 yıl hapse mahkûm edildi. Tüm Dünya onu elleri kelepçeli olarak yaptığı özgürlük işareti ve “Savaşmaya deva edeceğim” diye bağırmasıyla tanır.
Selam olsun sana, halkların kızıl gülü.
Can Şahin
24 Ocak 2020

İslam ve Sol Çalıştayı

Doğu’da tapılan ilah, beyaz Avrupalıdır,
Batı’da tapılan ilahsa parlak bir metaldir.
[Muhammed İkbal]
25-26 Ocak tarihinde İslam ve Sol Çalıştayı düzenlenecek. Geçen sene bu çalışma, Sarp Kuray’ın emriyle yapılmıştı. “Doğrudan Ekrem İmamoğlu’yla ve CHP’nin muhafazakâr kesime açılmasıyla alakalı”ydı. [1] Sarp Kuray, CHP yönetimine gidip “tüm devrimcileri, sosyalistleri CHP’ye örgütleyeceğime söz veriyorum” diyen kişi. Kurultayın da neden örgütlendiğini bu söz üzerinden sorgulamak mümkün.
Ayrıca Kuray, CHP’nin Baykal eliyle sağa dümen kırdığı dönemde partiden kovulan Aleviler ve Kürtler başka yere gitmesin diye SHP adında bir parti kurmuştu. Bu devlet operasyonu dâhilinde, Kuray’ın ilişkili olduğu partinin Mersin il örgütünün başına Sedat Peker’ci biri getirilmişti. Bahsi geçen kişinin bugün nerede durduğunu buradan sorgulamak mümkün.
* * *
Çalıştayı bu sene örgütleyenler başka bir şey umuyor olabilirler. Ama en azından “Müslümanları geberteceğiz, kıyımdan geçireceğiz” diyen Orhan Gökdemir’in çağrılması bize bir şeyler söylüyor olmalı.[2] Ayrıca kurultaya katılan bazı isimlerin üyesi olduğu örgüt, “Ortadoğulu Sünni İslam’ın tarihsel gelişim için tasfiyesinin gerekli olduğunu” söylüyor.[3] “Bunlar hangi solu hangi İslam’la yan yana getiriyorlar?” sorusu cevabını bekliyor. Bir de “niye yan yana geliyor?” sorusu sorulmalı elbette.
Bahsi geçen örgütün “tarihsel gelişim” dedikleri nedir, kimin içindir, bu da ayrı bir soru. Sünni kesim içi bir yarılmanın, emekçiden, ezilenden yana bir ayrışmanın imkânını kimsenin istemediğini söylemek lazım. Bu ayrışmayı örgütleyecek, ona örgütlenecek bir sol yok bu ülkede. Sol, kendi nefsinden başka bir şey tanımayanların içi boş ütopyası, yok yeri, başka bir anlama sahip değil. Bunu devlet de sermaye de böyle biliyor, böyle olsun istiyor.
* * *
Bu tür kurultaylar ticaret kafası ile örgütleniyor, pazarı genişletmek için icra ediliyor bir bakıma. “Dergi, kitap satarız, malımızı tanıtırız” diye düşünüyorlar. İçeriğinin hiçbir önemi yok. “Herkes olduğu gibi kalsın, sorumluluk almayalım, liberal düzlemde yan yanaymış gibi görünelim” derdindeler. Sol ve İslam, ancak liberalizm düzleminde bir araya gelebiliyor: “Modernizm bağlamında teslimiyet İslamî hareketin; Aydınlanma bağlamında teslimiyet sol hareketin genel karakteridir. Bu anlamda sol ve ‘İslam’ birer mütemmim cüzdür. Karşıtların birliği ise en iyi, ‘şiddetsiz siyaset ve ideoloji’ olarak liberalizmde mümkündür.”[4]
Sol ayrı mutlak bütünlük, İslam ayrı ama eksik bütünlük olarak görülüyor. Dipten derinden oryantalizm, sömürgeci fikriyat ve İslam düşmanlığı anlamında İslamofobi, tüm batılı türevleriyle bu kurultayın hamurunu karıyor. Bünyesine tek bir İslamcının veya Müslüman siyasetçinin alınmaması, bunun göstergesi.
* * *
Mesele, bitmiş tamamlanmış özel iki bütünlüğün yan yana gelmesi değil. Sınıflar mücadelesi bağlamında ezene, sömürene karşı kolektif mücadeleyi yükseltmekte. Yüksek siyaset dâhilinde, hâkim etiketlerin yan yana yapıştırılması anlamsız. Bu tür sol-İslam girişimlerinin kolektifi dağıtmak gibi bir görevi var. İhtiyaçlar görülmeyecek, sadece iki taraf birbirine güçlü, tam, eksiksiz yanlarını gösterip bir süre rahatlayacak, birlikte düşmana karşısında sahip olduğumuz eksik yanları görmek mümkün olmayacak. Gözler kör edilecek. Çünkü yüksek siyasetin koridorlarında boy göstermeyi sevenler, aşağıdaki yoksullara, ezilenlere, işçilere kör. Onlardan tiksindikleri için bu tür pazar arayışlarına yöneliyorlar.
Neticede AKP karşıtlığı temelinde gündeme gelen bu tür girişimler, sol-İslam arayışları, doğalında Fethullahçı haleye, girdaba kapılıyor. O nedenle mekâna bir kadın gönderiliyor, sonra belirli görüntüler kayda alınıyor, tehditler savruluyor, bazıları siyaset alanından çekip gidiyor, sindiriliyor. Mekândaki bazı isimler anlatıyor bu kaset vakasını, ama nedense herkes susuyor. Fethullah, gerçek bir itirazın yükselişini durdurmak için var çünkü. Yükselişe soldan ve sağdan karşı çıkanların birlikteliğinden bir şey çıkmayacağı açık.
Sol-İslam arayışlarını baltalayan bir kesim de bazı solcu örgütler. Müslümanmış gibi görünen üyelerini bu çalışmanın içine gönderdi. Belirli kararların alınmasını, belirli kararlarınsa alınmamasını sağladı. Hareket, kendi rahminde öldürüldü. Zenc’den, Bedrettin’den, Ebuzer’den dem vuran sözler, yalandı. Hareketin bu zincire eklenecek bir halka meydana getirmesi, sınıfsal-ideolojik niteliği gereği mümkün değildi. O, en fazla (tüm sol örgütler gibi) CHP’ye eklenebilirdi. Sonuçta sol-İslam arayışları genel bağlam dâhilinde, 28 Şubatçılıkla ilişkili olarak gündeme geliyordu.
* * *
Sırrı Süreyya Önder Birikim’e yazdığı yazıda, özünde “ey Müslümanlar Kelâm’a inanıyorsunuz, inanmayın. İnanmayın ki sizinle ittifak kurabilelim” diyor.[5] Yazısı boyunca Karmatilerden, Zenc’den bahseden Önder, o insanların o “eşitlikçi, ortaklaşacı düzeni” Allah’a, Kelâm’ına iman ederek nasıl kurabildiklerini hiç sorgulamıyor. Çünkü aklı ermiyor. En fazla Müslümanı laikleştirmeyi akledebiliyor. On yıl sonra ise “İslam reforma kapalı bir dindir, Allah kelamıdır, onu değiştiremezsin, yorumlayamazsın kafana göre” diyor.[6] Özetle Önder, devlet oluyor ve bugün İslam’ın içini boşaltmaya kalkıyor. Temel dayanaklarından biri olan Kelâm’ı O’nun elinden almaya çalışıyor. Sonuçta 28 Şubatçılık herkesi örgütlüyor.
Çalıştayın ardında işte bu zihniyet var. İslam’ın, Müslümanların politik olanla, politik mücadeleyle bağlarını kopartmak isteyenler, solu kullanıyorlar. Solu belki Babacan’a, Davutoğlu’na, CHP’yle yürütülecek barış görüşmelerine bağlayacak irade, buralarda örülüyor.
* * *
“Liberalizm, salt siyasi anlamda bir kullanıma sahip, asla dinin toplumsal hayattaki yerini dışlamayan ve hatta onunla iç içe geçen bir karakter arz ediyor.”[7] Bu sözün sahibi olan, çalıştay katılımcılarından İslam Özkan, çalıştay öncesi çerçeve çiziyor ve bu bağlamda talimatlarını bir bir sıralıyor: “Kültür alanına çekilin; siyasi partiye düşmanlık etmeyin; kitleleri değil bireyleri temel alın; batının belirli Müslümanlar eliyle yürüttüğü neoliberal siyasete soldan eklemlenin; demokrasi ve hukuk çalışması yürütün.” Özkan da Müslümanlara “Kelâm’ı, ondaki politik olanı silelim, O’nu bireylerle Allah arasına çekelim” diyor. Liberalizm övgüsü, bunları demeyi gerekli kılıyor.
* * *
Çalıştaya Suavi, bu konuda kalem oynattığı, herhangi bir eylemde boy gösterdiği için değil, muhtemelen “Bedrettin” filminin lansmanı için katılıyor.[8] Suavi’nin muhtemelen ve maalesef Bedrettin’i canlandıracağı filmin arkasında “dedelere ölüm” diyen, Alevi değil “Alevci” olan, Hz. Ali değil alevle, ışıkla bağlantılı bir postmodern bir dine bağlı olduklarını söyleyen, nasıl oluyorsa Şeyh Bedrettin’i Alevi zanneden isimler var. Herkes ekmeğinin peşinde sonuçta! Ve bu çaba, tabii ki Sünni kesim içre yarılmayı boğmaya çalışıyor, oradaki yarılmanın adı olan Bedrettin’i kendi kasasına hapsediyor.
Sol, değdiği her şeyin içini boşaltıyor, mundar ediyor. Meseleyi buradan anlamak gerekiyor. Büyük olasılıkla filmi de Suavi’nin eski patronu, yeni yönetmen Mahsun Kırmızıgül çekecek! Engelli birine şifa olan Batı sularını anlattığı son mucizesinin ardından bu sefer de o sularda boğulan direnişi komedi filmi olarak aktaracak. Veya ömründe hiç film yönetmemiş ama piyasaya “devrimci yönetmen”, “Yılmaz Güney’in varisi” olarak sunulan Sırrı Süreyya çeker filmi. Bu işte epey ekmek var galiba. Ama bu tür zırvalıklara "dur" diyecek devrimci bir irade maalesef yok.
* * *
Çalıştayın katılımcıları arasında Müslümanlara ağız dolusu küfreden, “laiklerin hassasiyetleri için uğraşan”, “şarli ebdocuyum” diyen, okullarında Kur’an okuyan gençlere IŞİD’li diye saldıran, “altmışlarda inlerine sokmuştuk bunları, gene sokacağız” diyen isimler var. Bu hâliyle çalıştay, ne Doğu’nun putu anlamında Beyaz Avrupalı’ya ne de Batı’nın putu anlamında “parlak metal”e laf edebilir. Siyasetlerini üretim güçlerinin gelişimine göre ayarladıklarını söyleyen, “Kasım Süleymani kayışı kopmuş motor gibi ortalıkta dolaşıyor” diyen, “Dersim modernizmin yaşadığı bir yol kazasıdır” tespitinde bulunan, Mustafa Kemal’i “tam ideolojik insan” olarak tanımlayıp yücelten bu isimlerin bir iki Müslüman avlamak için Beyaz Avrupalı gibi “safari”ye çıktığını söylemek mümkün. Avcının tarihi, avın tarihini unutturmaya çalışıyor. Beyaz Avrupalı ve parlak metal, bunu emrediyor. Ezilenlerin tarihi müştereğe, kolektif iradeye yazgılı. Kelâm’ı oradan tefsir etmek gerekiyor.
Eren Balkır
23 Ocak 2020
Dipnotlar
[1] Eren Balkır, “Talip”, 10 Ocak 2019, İştirakî.
[2] Orhan Gökdemir, “İslam ve Sol”, 14 Aralık 2019, Sol.
[3] Ali Efe, “Birleşik Devrimin Örgütlenmesi Üzerine”, 27 Aralık 2019, Umut.
[4] Eren Balkır, “İslam ve Sol”, 23 Ekim 2009, İştirakî.
[5] Sırrı Süreyya Önder, “Müminin Celadetine Ne Oldu?”, Sol İlahiyat içinde, Birikim Yay., Der. Kâzım Özdoğan ve Derviş Aydın Akkoç, 2013, s. 99.
[6] “İslam Ne Zaman Devlet Eline Düşmüşse İçi Boşalmıştır”, 22 Ocak 2020, Halk.
[7] İslam Özkan, “İslami Sol”, 22 Ocak 2020, Duvar.
[8] “Şeyh Bedrettin Film Projesi”, 15 Kasım 2018, Pir.