Orwell

Aradığınız Şey Fikir Polisi mi? Aynaya Bakmayı Deneyin
1984 yanlış yorumlanmış olması sebebiyle, muhtemelen 20. yüzyılın en kötü kitabıdır!
a) Orwell, kitabında İngiltere ile ilgili olarak kalem oynatıyormuş gibi görünse de aslında dünyanın Sovyetler’in kontrolü altında nasıl olacağına dair bir distopya sunmakta, bu anlamda Sovyet karşıtı propagandaya hizmet etmektedir. Orwell’in aklındaki isim büyük olasılıkla Stalin olmasına karşın, o özünde doğrudan İşçi Partisi’ne ve onun Oxford, daha az ölçüde Cambridge mezunlarının hâkim olduğu İşçi Partisi hükümetler, dâhilinde öne çıkartılan siyasetlere saldırmaktadır. Britanya dışında yaşayan insanlar bu gerçekleri gözden kaçırmış olabilirler ama bu konudaki unutkanlık, temelde bilerek ya da bilmeyerek cehaletten kaynaklanmaktadır.
b) Burma’da İngiliz sömürge idaresine bağlı polis teşkilatında çalışmış olan Orwell, Britanya’nın sömürgelerde kullandığı, işkence ve gözetim gibi toplumsal kontrol yöntemlerine zaten aşina olan bir isim. Onun doğru olup olmadığı belli olmayan Sovyetler kaynaklı haberlere bel bağlamasına gerek yok. Orwell, devlete bağlı propaganda dairesinde de çalıştı. BBC, örgütlü işçi sınıfının mücadelesine karşı devletin yürüttüğü kampanya sürecini ilerletip geliştirmek amacıyla 1922 yılında radyo olarak kuruldu. Bugün olduğu gibi o günlerde de masa başında ürettiği “haberler” gündelik rutin faaliyetin olağan parçasıydı.
c) Savaş sonrası dönemde Britanya, özellikle ABD’ye kıyasla, felâketlerin yaşandığı bir sahaydı. Ülke iflas etmişti. Kent merkezlerindeki yaşam standardını teşviklerle destekleyen imparatorluk çökmüştü. Hindistan’ın bağımsızlığı, bütçede ciddi açığa sebep oldu. Bu sürece ABD’ye olan borçlar da önemli katkı sundu. Ekonomi harap hâldeydi. Buna karşın Zafer Cini diye bir içki bile üretildi. Britanya kazananların safına olmasına karşın her şeyini kaybetti. Orwell’in tanık olduğu gerçeklik buydu.
d) Orwell’in tariflediği fiilî yapılara pek el atılmıyor. Sıklıkla Parti’den ve Fikir Polisi’nden dem vuruluyor. Bu konu başlıklarına odaklanılması yüzünden yazarın toplumsal kontrolün o karmaşık mekanizmasına dair tasvirine dikkat edilmemesine neden oluyor. Tuhaf olan şu ki Chomsky’nin makalelerini okumuş olan birçok insan, Orwell’in dile getirdiği, Chomsky’nin bu utanç verici hususlara dikkat etmemesine karşın sürekli dile getirdiği hususları idrak etmeye çalışmıyor.
Orwell kitabında “iç parti”yle “proleterler”le “dış parti”yi ayırıyor. Bu tasnif tüm süreci kavramak için çok önemli. Her zaman “doğru” olan olarak görülecek şeyleri üretmek için ortaya atılmış verileri sürekli maniple etmeyi ifade eden propagandanın doğrudan hedefi “dış parti”dir. “İç parti” aslında doğru olan ile alakalı, bu, sadece iktidarla alakalı olan, görünmeyen bir grup. “Dış parti” sürekli gözetim altında tutulması gereken hakikat ve erdem gibi fikirlerce idare ediliyor. Hakikat, cinsel saflıktan farklı biçimde, gözetim için gerekli bir araç olarak kullanılıyor. Orwell’in tasvirine göre kitle yani “proleterler” maddi bir öneme sahip değil. Ama “dış parti” yani aydınlar, bürokratlar, orta düzey yöneticiler ve devlet ya da özel sektördeki her türden memur, özetle istihbarat ve erdem/liyakat üzerinden yurttaşlık hakkı elde eden insanlar sürekli gözetime ihtiyaç duyuyorlar.
Bu insanlar açısından sadece revaçta olan değil, kabul edilir/incelikli veya gerçek bir konsensüsün kendisi önemli. Bu çevre, sistemin sürekliliği açısından bir zaruret olması sebebiyle, asla bilgisizlikle hareket edemez. Bunlara özetle “”Gene Sharp faktörü” demek mümkün. Bu faktör, tüm toplumu hareket ettiren toplumsal yüzdeyi ifade ediyor. (Tuhaftır, Sharp’ın Diktatörlükten Demokrasiye isimli kitabının ilk baskısı da (1993) Orwell’in polislik yaptığı Burma’da yapılmış.) Bahsi geçen kesim, sayıca “iç parti”den daha büyük olsa da “proleterler” kadar örgütsüz değil, bu nedenle bu insanların bir kütle olarak, fiziken ezilmesi mümkün değil.
Noam Chomsky, rejimin yürüttüğü propagandanın ana hedefinin (ve propaganda faaliyetine en fazla maruz kalan kesimin) entelektüel/yönetsel sınıf olduğuna dair kendi gözlemi üzerinde pek durmuyor, çünkü kendisi de bu sınıfa mensup. Esasında onu kimi meselelerde Fikir Polisi’nin elindeki araçlardan biri olarak görmek mümkün. Zira Chomsky, ABD’deki Fikir Polisliği kurumunun ana merkezi olan MIT çıkışlı.
Orwell ise eski Eton Koleji’nden. Bu kolej, Britanya’daki “dış parti” mensubu kadroların yetiştiği yer. “İç parti” için çalışıyor ve bu partinin büyük kısmı da Eton yetiştirmesi. Gelgelelim İngiltere’deki bu devlet okulunda da sınıfsal ayrımlar göze çarpıyor. Bazı Eton’lılar diğerlerine kıyasla daha fazla değer görüyor.
e) Peki bu “Büyük Birader” kim? Genelde bunun Stalin’e işaret ettiği söyleniyor. Oysa ABD’den farklı olarak, Britanya’da sadakat ve duygusal bağlılığın ana odağında duran bir isim var: iktidardaki kral. Britanya kraliyet ailesi, 1914’te Almanya’ya karşı savaş ilân edildiğinde ismini değiştirdi. Açıktan kabul edilemeyen ve hâlâ dile getirilemeyen sebeplerle bağlantılı olarak, başka bir Alman kralına karşı cahil Britanyalı işçi ve köylüleri cepheye göndermek pek uygun bir adım olarak görülemezdi. Bu nedenle “Windsor” ismi benimsendi. VIII. Edward, tahtan çekilmesi öncesi ve sonrası eski tip faşistlerle sağlıklı ilişkiler yürüttüğünü söylemişti.
Tabii bu Britanya kraliyet ailesinin faşizmle (Franco ve Salazar’la) bağını koparttığı anlamına gelmez. Zaten kraliyet ailesini ülkede eleştirmek neredeyse imkânsız. Aile mensuplarının tek tek ve hep birlikte attığı adımları eleştiriye tabi tutmak veya kınamak mümkün değil. Sadece beğeni ifadelerine veya kibarlıkla yoğrulmuş sözlere izin var. Dünyadaki ve ülkedeki en zengin kişi olarak kraliçenin hükümetin politikalarıyla zerre ilgilenmediğine ve devletin kraliyet ailesinin sahip olduğu çıkarları koruması için ona etkide bulunmadığına dair sözler tümüyle boş.
Tanrı Kralı/Kraliçeyi Korusun…
f) Orwell’in daha çok ABD’yle ilgilendiğini söylemek de mümkün. Zira bu ülke dünyayı iki safa ayırıyor ve kendi çıkarları için, hiçbir maliyeti yüklenmeksizin savaş sürecini maniple ediyor. İkinci Dünya Savaşı süresince görüldüğü biçimiyle, Sovyetler Batı’nın saldırıları karşısında hayatta kalmak için yoğun bir savaş vermek zorunda kalıyor. Olan bitenin farkında olan insanların da gördüğü biçimiyle, savaşın kaymağını sadece ABD yiyor. 1945’te bu, net olarak görülen bir husus. Daha savaş bitmeden ABD Sovyetler’e savaş ilân ediyor. Britanya böylesi bir konumu alamıyor. Churchill bu türden bir konum almayı istese de ülkesi gerekli adımları atamıyor. Truman’a herkesi aldatan o “demir perde” konuşmasını yapmasının sebebi, Sovyet karşıtı siyasetin yükünü Britanya’nın omuzlayamamış olması değil, Britanya’nın ABD’ye bağımlı olması.[1] Orwell, Hitler karşısında Sovyetler’in safında yer almış olan ve giderek yoksullaşan Britanya’nın Sovyetler’e karşı ABD’nin safına geçmesindeki saçmalığı muhtemelen görüyor.
Haddizatında Orwell’in romanının Roger Waters’ın The Wall (devamı niteliğinde olan The Final Cut) ile uyumlu olduğunu söylemek mümkün. Her ikisi de kitle kültürü ve parti diktatörlüğünü perdeleyen sahte demokrasiye dair Britanya’da hâkim olan görüşleri yansıtıyor. Romanın Rus toplumuyla ve siyasetiyle bir alakası yok. Doğal bir sürecin olağan sonucu. Orwell, Rusya’da tek bir gün bile yaşamadı, Rus toplumunu izah etme becerisinden yoksun. Bunun için Tolstoy, Şolohof veya Pasternak gibi yazarlara bakmak lazım. Diğer yandan birçok Amerikalı Britanya toplumunu gayet iyi anladığını düşünüyor. Bu da BBC programlarının özümsenmesiyle alakalı. Oysa Britanya açısından ABD çok farklı bir ülke ve kültür (tabii burada İngiliz-Amerikan yönetici sınıfının üst kesimi hariç tutulmalı). Orwell’in yanlış anlaşılması, bir ölçüde Amerikalıların gayretlerinin ve Britanyalıların tuhaf görülmesinin doğal bir sonucu.
Yirminci yüzyılın en rezil fikrî gelişmelerinden birisi de ABD kaynaklı liberal ideolojinin hâkim olması.[2]
Bu kadar cehalet ve aptallıkla entelektüel ve kültürel alana nüfuz etmeyi bilen başka bir ülke yoktur dünyada. Yalancılıkla ve aptallıkla dünyaya hâkim olma becerisi, muhtemelen ABD’deki psikopatların ürettiği diğer her türden silâhtan daha tehlikeli. Zaten bu yalancılık ve aptallık, tüm o silâhların kabulünün temelini teşkil ediyor.
T.P. Wilkinson
Dipnotlar
[1] Truman’dan farklı olarak Churchill, Yalta’da Stalin ve Roosevelt’le yapılan toplantılara katıldı. Yalta’da Sovyetler’in Alman İmparatorluğu’nun ele geçirdiği Doğu Avrupa topraklarını işgal etmesine izin verildi. Bu izin esas olarak Sovyetler’in savaş süresince yaşadığı yıkımın tazmin edilmesi amacını güdüyordu. Her yeri Sovyetler ele geçirdi. Churchill Sovyet işgaline tüm müttefiklerin onay verdiğini biliyordu. Bildiği bir şey de müttefiklerin Sovyetler’i Almanya’dan gelecek tazminatlardan mahrum kılmanın amaçlandığı gerçeği idi. Özetle Churchill savaş sonrası çökmesi umut edilen Sovyetler’in önüne “demir perde” gerenin Batı olduğunu gayet iyi biliyordu. Diğer hususların yanında, Britanya İmparatorluğu’nun çöküşü sebebiyle ülkesi dünya pazarındaki dalgalanmalarının yol açacağı her türden maraza açık hâle gelecek, hammadde kaynaklarına ucuz yoldan erişme imkânlarından yoksun kalacaktı.
[2] Kuzey Atlantik Müesses Nizamı ideolojisi olarak niteleyebileceğimiz husus bu makalenin sınırlarını aşan bir içeriğe sahip. Carroll Quigley’nin The Anglo-American Establishment [İngiliz-Amerikan Müesses Nizamı] isimli eseri bu ideolojinin ana ilkelerini özetliyor ve yirminci yüzyıl boyunca ideolojinin ifade edilme yollarını aktarıyor. Yazara göre, söz konusu ideolojinin kadro devşirdiği yerlerden birisi de Oxford Üniversitesi All Souls Koleji ki bu, Gene Sharp’ın da doktora çalışmasını tamamladığı okul.

Müslüman Yasağı ve Agamben

Müslüman Yasağının Gündeme Geldiği Dönemde Agamben’i Neden Okumalıyız?
Ocak 2004’te İtalyan felsefeci Giorgio Agamben, 11 Eylül saldırısı sonrası, ABD’deki vize işlemleri esnasında retina taraması ve parmak izi alınması gibi biyometrik güvenlik işlemlerinin uygulanması ardından, New York Üniversitesi’nde ders vermek için aldığı daveti geri çevirdi ve bu ülkeye gitmeyi reddetti. Agamben, bu biyometrik kimlik tanımlaması ile ilgili değerlendirmesinde yurttaşların takip edilmesi için biyolojik verilerin toplandığını ve bu işlemin holokost esnasında toplama kamplarında Yahudi mahkûmların vücutlarına belirli numaraların ateşle dağlanmasına benzediğini söylüyordu. Esasında insanî her türden hakkı ihlal etmeye yönelik adımların biçimi zaman içerisinde epey değişti ama o mide bulandırıcı niteliği hiç değişmedi.
O gayet yetkin ve derinlikli bir çalışma olan Kutsal İnsan (1995) isimli kitabında Agamben, Antik Yunan’a ait iki terime başvuruyordu: Zoe yani hayvanî hayat ve Bios yani nitelikli hayat. Burada yazar, insanî hayattan (bios) mahrum olan belirli bir yurttaş grubunun salt biyolojik hayata (zoe) indirgenmesinden bahsediyordu. Bahsi geçen kitabında dile getirdiği bu kavramların merkezinde ise insan haklarından mahrum olan, yasaklara maruz kalmış insan duruyordu. Tek bir ceza almaksızın bu insanı işkenceden geçirmek, dönüştürmek hatta öldürmek mümkündü. Tarihsel açıdan kutsal insanın kökleri Roma hukukuna dayanıyor ve bu kişi, yurttaş olarak tüm haklarından mahrum edilmiş bir suçluyu ifade ediyor. Agamben’e göre, 11 Eylül sonrası dönemin Amerika’sının gayet iyi örneklediği yeni totaliteryanizmde ana eğilim, yurttaşı insandan kutsal insana dönüştürmek yönünde: bu insanın politik, hukukî veya insanî açıdan anlamsız ve değersiz olması sebebiyle askıya alınması ya da kolaylıkla dışsallaştırılması mümkün. O artık sadece ve saf mânâda (kimi zaman tehlikeli biçimde) çıplak hayattan başka bir şey değil.
Bugün asıl sorulması gereken soru şu: bu dönüşüm süreci nasıl ve ne üzerinden işliyor? Bu soruya Agamben’in en önemli düşüncelerinden birine bakarak cevap vermek mümkün: “egemen”. Temelde egemen, hukukun üzerinde olan bir monark, imparator veya seçimle işbaşına gelmiş bir cumhurbaşkanıdır. Dolayısıyla belirli bir insan grubunu hukuktan kopartan veya onu hukuka bağlayan, haklarını veren veya o insan grubunu haklarından mahrum eden odur. Hukukun tatbiki veya askıya alınması noktasında egemenin verdiği kararlar, belirli kesimleri dışlayan bir yargılama tarzını temsil eder. Bu türden bir seçici hüküm verme tarzı üzerinden kutsal insan, egemenin normallik tanımına yeterli düzeyde uymaması sebebiyle, hayvan derekesinde görülebilir, her türlü haktan, yurttaşlıktan, insanî haysiyetten mahrum kalabilir. Bu açıdan bakıldığında, kutsal insan dışlanmakta olan bir yabancıdır. Egemen, bu kutsal insana karşı belirli normlar belirler, ölçütler tanımlar ve yönergeler dillendirir.
Bir Egemen Olarak Donald Trump ve Kutsal İnsan Olarak Müslümanlar
Kutsal insan kavramı ile Trump’ın seyahat yasağına maruz kalan Müslümanlar arasında bağlantı noktaları bulmak ne zor ne de idraki çetrefilli bir iştir. Seyahat yasağı, belirli Müslüman ülkelere mensup kişiler için hukukun yürürlükten kaldırılabileceğinin, hükümsüz kılınabileceğinin veya askıya alınabileceğinin delilidir. Bu açıdan Trump, özünde hangi dinin veya ülkenin mensuplarının kutsal insan olduğuna karar verme yetkisine sahip bir egemen olarak hareket etmektedir. Milliyetleri veya dinleri üzerinden eşitsizliğe maruz kalmalarının yasadışı olduğu gerçeği ile yüzleşen egemen, bu noktada hukuka uygunluk fikrini kendine göre eğip büker. Buna göre, tüm yurttaşlar yurttaş olmadıklarını ispatlayana dek hukuk önünde eşittirler.
Seyahat yasağı, sadece “iyi niyetli ilişki” türünden hukukî jargonun ve anlamsız gevelemelerin parçası olan uygunluk beyanı ile ilgili bir mesele değildir. Bu yasak, aynı zamanda inkârın psikolojik tezahürü olarak arz-ı endam ettiği muhayyile dünyasına aittir. Bu dünyada kutsal insan, ya yurttaş görülmez ya yurttaşlık dışı bir olgu olarak kabul edilir ya da az yurttaş olarak nitelenir. Dolayısıyla seyahat yasağının o sadık destekçilerinin muhayyilesinde bir Müslüman, “Amerikalı olmayan”dır, “beyaz değildir”, nihayetinde de “yurttaş olmayan bir yabancı”dır. Dolayısıyla Müslüman, inkâr edilmiş, olumsuzlanmış ve belirsizliğin içine kaldırılıp atılmış bir kutsal insandır. Onun bedeni yaralı, aklı lanetlidir ve bu ikisi beyaz, Hristiyan ve liberal olan o kutsanmış aklın ve kıymetli bir bedenin tecessümü için gereklidir. Yasaklara maruz kalmış bedenlere ve akıllara sadece Trump döneminde tanıklık edilmemiştir. ABD tarihi onların omuzlarındadır.
1882’de imzalanan Çinlilerin İhraç Edilmesi Kanunu uyarınca Çinlilerin ABD’ye girişi yasaklanmıştır. 1980’de imzalanan 1221 sayılı kararname, İranlıların ülkeye girişine yasak getirmiştir. 1987’de AIDS’li yolcularla ilgili olarak getirilen yasak dâhilinde Afrikalılar ülkeye sokulmamıştır. Anarşistlerin İhraç Edilmesi Kanunu 1903’te çıkartılmış ve anarşistlerin ülkeye girişlerine yasak getirilmiştir. Son olarak 1950’de Komünistlerin Kontrol Altına Alınması Kanunu dâhilinde Marksistlere yasak getirilmiştir. Bu örneklerde de görüldüğü üzere, kutsal insanın niteliği süreç içerisinde değişmiştir. Bir ara Çinli olan kutsal insan bir dönem komünisttir şimdilerde ise Müslüman.
Bu noktada makalenin başında sorduğumuz soruya dönüp tekrar bakabiliriz. Müslüman yasağının gündeme geldiği dönemde Agamben’i okumak bize “insan” olmanın seyahat etme, düşünme, seçim yapma ve tepki koyma becerisinin kişiselleşmesi olduğunu öğretecektir. Agamben’in tam yerinde hatırlattığı biçimiyle, hepimiz “insan” denilen o muhteşem form dâhilinde geldik dünyaya ve esasında hiçbirimiz kutsal insan değiliz!
Nima Zahidi Namegi

La guerre sale

Geceden korkuyor
Gündüze övgüler düzüyoruz.
Sahili izleyip duruyoruz
Ama dalgalardan kaçırıyoruz gözümüzü.
Zengin
Ve zararsız olana hayranlıkla bakıyoruz.
Şikayetlerimiz ise
Yoksul
Ve beyaz olmayan her şeye dair.
Madalyalar takıp takıştırıyoruz
(Gururla sallıyoruz onları heyt be!)
Pop yıldızlarına kamuflaj giydiriyoruz.
Onları göklere çıkartıyoruz.
O köyleri yerle bir ettiğimizde ise
Sessizliğe gömülüyoruz.
Katillerimizi yüceltiyoruz
Liderlerimizi ayartıp
“Şuna demeyin ihlal
Dilimiz oluyor lal” diye hayıflanıyoruz.
CIA’in kirli savaşları karşısında[1]
Dudaklarımızda
Müstehzi bir gülümseme beliriyor hemen.
Aynı CIA’in temiz savaşlarıysa
Bizi mest ediyor, canımıza can katıyor.
T.P. Wilkinson
Not
[1] “Kirli savaş (Fr. la guerre sale) insanın kafasını bile isteye karıştırmak için icat edilmiş bir kavram. Her şeyden önce bu tabir iyi savaş olduğunu varsayıyor. Sol, genelde “emperyal kibir”den (ki artık bana gına getirten bir klişe bu) söz edip duruyor. Bu tabirle sol, “imparatorluğun zulüm noktasında daha kibar ve nazik olması gerektiğini” söylemiş oluyor. “Üretken olmayan müdahaleler”den şikâyet ediyor, yani bir yönüyle o, “üretken işgaller”i destekliyor. Hâsılı sol, kendi muktedirlerinin dünyayı solun vicdanına leke düşürmeden boyun eğdirmesini istiyor.
La guerre sale, Fransızların Cezayir’de yürüttükleri savaş (1954-1962) için kullandıkları bir tabir. Bu savaşta Fransa, halkı zaptetmek için beyaz sömürgeciliğine ve kimi Müslüman din adamlarındaki muhafazakârlığa başvurdu. Halkın bağımsızlığına mani olabilmek adına Fransa, Cezayir’de kapsamlı bir kontrgerilla mücadelesi (yani terörizme dayalı savaş) verdi. Fransız subaylar bu savaşı analiz ettiler ve ürettikleri fikirlerin ABD’nin geçmişte Vietnam’da (1954–1975), bugün Afganistan gibi yerlerde tatbik ettiği terör doktrinine ait formül üzerinde muazzam bir etkisi oldu. Genel ölçüyü veren ve rejime bağlı düşünce kuruluşu RAND tarafından yayınlanan “Cezayir’de Asayişin Sağlanması” isimli kitap David Galula’nın elinden çıkmıştı. Doktrinin sahnelendiği bir yer de klasikleşmiş bir film olan Cezayir Savaşı idi. “Kirli savaş” tabiri, halkları kontrol altına almaya dönük tedbirleri meşrulaştırma amacıyla kullanıldı. Bu tedbirler, süreç içerisinde CIA’in geliştirdiği Anka Kuşu Programı ile kemale erdirildi ve zamanla ABD’nin işgal ve güç tesisi için gerekli şablon hâline geldi. Bahsi edilen dönemde Cezayir’de bağımsızlık mücadelesi veren FLN’nin “kirli bir savaş” yürüttüğü, Fransız Ordusu’nun bu savaşa “nezaketle” karşılık verdiği söylendi. Oysa burada gerçekler tüm çıplaklığı ile çarpıtılıyordu. FLN aslında askerî ve mali açıdan üstün olan Fransız devletine karşı direniş yürüten bir örgüttü. Sonuçta resmi söylem dâhilinde insanı yanlışa sevkeden bir terimin kullanılması, Arjantin, Brezilya, Şili gibi ülkelerde açığa çıkan muhalefete yönelik devlet terörizminin veya emperyal savaşların temiz oldukları ölçüde kabul edilir olduğunu iddia etmeyi mümkün kılıyor. Başka bir deyişle, kimse savaşın fiilî şartlarını sorgulamıyor.

SoL

Sol Haber “İhsan Eliaçık’ın şaşırtmayan gericiliği” başlığını atmış, aslında “Sol Haber’in şaşırtmayan kokuşmuşluğu ve fanatizmi” başlığını atsak daha yerinde olur galiba.
İhsan Hoca, IŞİD ve fanatik ateizm karşılaştırması yapıp “bunlar birbirinin benzeridir” dememiş.
Bir etki-tepki mekanizmasından bahsetmiş. IŞİD ve fanatik ateizm birbirini besler; “fanatik ateist ‘Muhammed sübyancı, katil’ der. Müslüman da bunu görüp ikna olursa IŞİD'e kayar” demiş.
İkisi arasındaki farkı çözemeyip mantık bilmezliğin bir sonucudur bu vasat haber...
Sol Haber’e sormak istiyorum:
İhsan Hoca’da bugüne kadar hangi gericiliği gördünüz de ''Şaşırtmayan Gericilik'' diye başlık atıyorsunuz?
Yoksa sizin ''Şaşırtmayan Gericilik'' dediğiniz; Allah, Peygamber ve Kitap diyen herkesi ''Gerici'' diye yaftalayan dogmalarınız ve fanatizminiz mi?
Şeyh Bedreddin Gerici miydi?
Ya da Babailer, Karmatiler ve Zenc Hareketi gerici miydi?
“Ateistler, agnostikler cehenneme gidecek diyenler yalancıdır… Genç evli çifti üç ay kira ödemedi diye sokağa attıran hacı ile cennette olmaktansa, kediye ağlayan ateistle cehennemde yanmaya razıyım.” diyebilecek birini “gericilik” ile yaftalamak dogmatizmin ve kokuşmuşluğun ta kendisidir.
Emre Ergül

Nerede Düştük?

“İslam düşüncesinin tek eksiği nedir derseniz, iki kelimeden oluşan bir tamlama kullanırım” diyor Aliya ve bu tamlama “Critical Thinking” yani “Eleştirel Düşünce”.[1] Şimdi bu tamlamadan yola çıkarak biz Müslümanların dün olduğu kadar bugün ve yarınına da çok büyük etkisi olan bir süreklilikten, yani namazdan bahsetmek istiyorum.
Tabi burada namaz birçok farklı açıdan ele alınabilir. Misal olarak tekbir esnasında elleri geriye atmanın anlamı, namaz hareketlerinin sıralamasının neden bu şekilde olduğu yahut neden günde beş vakit olduğuna bakılabilir ama ben burada tek bir konu üzerinde durmak istiyorum, mümkün mertebe kısa ve net olmaya çalışacağım.
Şimdi ülkemizde de son birkaç yılda din adına yapılan ikili tartışmalarda duyduğumuz bir diyalog:
A: Kur’an bize yeter.
B: Yetmez. Bana Kur’an’da namazı göster, nasıl kılınacak, hangi sureler okunacak, kaç rekat kılınacak… vs
Burada ele almak istediğim ve dikkat çekmek istediğim konu, namazın bundan 1400 yıl önce gelmediği, aksine risaletin başladığı günden beri var olduğu gerçeğidir. Bu hususu “eleştirel bir düşünce” sistemi içerisinde aktarmaya çalışacağım.
İlk olarak acaba kaçımız bu ayetlerin farkındayız?
“Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle.” (14-40)
Musa’ya ve kardeşine: “Kavminiz için Mısır’da (sığınak olarak) evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele” diye vahyettik. (10-87)
Dediler ki: “Ey Şu’ayb! Babalarımızın taptığını, yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor.” (11-87)
“Ey Meryem! Rabbine divan dur. Secde et ve (O’nun huzurunda) rüku et” demişlerdi. (3-43)
Şahsımca bu dört ayet “eleştirel düşüce” de bulunmak isteyen ve hakikati arayan kimseler için diyeceklerimi sarih kılacaktır.
1_ Kur’an’da peygamber kronolojisi şu şekilde[2]: Hz İbrahim 6. Hz Musa 14. Hz Şu’ayb 16. Hz Meryem’in evladı olan Hz İsa ise 24. Peygamber. (Peygamberlerin sıralaması yukarıdaki ayetlerin sıralaması ile denktir.)
2_ Yani baktığımızda binlerce yıldır İsrailoğulları’na gelen peygamberlerde de Hıristiyanlık da ve peygamberler dışında da insanlara namazın farz olduğu ve namazın bilinen süregelen devam eden bir mensek (bkz. Şaban Ali Düzgün, Sarp Yokuşun Eteğinde İnsan, s. 16) olduğu ortadadır.
3_ Eğer derseniz “yok canım o namaz ile bu namaz bir değil” ben de o zaman şunu derim: “Namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülüklerden alıkoyar” diyen (29-45) ayeti nereye koyacağız? Ne yani o gün başka bugün başka işlevi mi vardı namazın? Yahut o gün hiç böyle bir işlevi yok muydu? Yani lütfen ağzımızdan çıkanları kulağımız değil gönlümüz işitsin.
4_ Ama “nasıl kılınacağı yok” diyorsanız ben de derim ki: Niye olsun? Ayrıca Allah binlerce yıldır tüm inananlar tarafından günde (2, 3 veya 5 önemi yok) defalarca yapılan bir menseki neden tekrar açıklasın ki eğer uygulamanın temelinde sorun yoksa? Diyorsanız ki bunun açıklamasını peygambere bırakmış, o zaman evliliğin helal olduğu ve olmadığı kimselerinde açıklamasını peygambere bırakabilirdi ya da Kur’an’da hakkında en fazla tafsilat bulunan miras konusunu… “Mirasta adaletli olun” deyip bunu da peygambere bırakabilirdi, bunu neden peygambere bırakmadı? Yani aslında benim demek istediğim şu: Allah bize namazı “dosdoğru kılın” diyor. Ellerini şöyle bağla, ilk olarak şu duadan başla, sonra şuna geç, sonra da şunu oku yahut oturunca ayak başparmağını bük gibi şeyler yapın demiyor ki bunların hiçbiri de ne namazın huşusunu artırmaya ne namazda okuduğunu anlamaya ne de kıldığın namazı gösteriş yapmadan kılmana yarıyor.
5_ 4. maddede yaptığım açıklama, namazın rekat sayısı sorusuna verilecek cevap ile paraleldir, ayrıca diğer mensekler (çoğulu, Menasik) gibi misal olarak haccın da nasıl yapılacağı ile ilgili sorulara da cevap niteliğindedir.
Burada paylaştığım notları akademik bir arayış içerisinde sunma gayretinde olmadım sadece “Bürhan’ı”[3] [Beyyineden (açık delil) daha kuvvetli bir kelime anlamına gelmekte olan, akli olarak insanı kabul etmeye zorlayıcı bir etkene sahip olan Kur’anî bir mefhumdur.] size sunma gayretinde oldum.
Bunu namaz üzerinden yapmam ise hem ilgi alanıma girmesi hem güncel olması hem de inandığımız dinin direği olmasındandır.
“Eleştirel Düşünce” mefhumu üzerinden ilerlemek istemem ise düştüğümüz yerden kalkacak oluşumuzdur ve ben bizlerin “Eleştirel Düşünce ve de Bilgi Hakimiyetimiz” konularında düştüğümüz kanaatindeyim, bu açıdan düştüğümüz yeri tespit eder isek buraya yazamayacağım kadar çok mevcut olan ve olması muhtemel sorunları da çözmüş oluruz diye düşünüyorum.
Hakikat arayışında samimi olanlara selam olsun!
“Akıl içimizdeki peygamber, peygamber dışımızdaki akıldır.” (Cafer-i Sadık)
Allah, aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır.(10-100)[4]
Arif Dağhan
Notlar
[1] Şaban Ali Düzgün hocanın çevirisidir.
[2] Hasan Tahsin Feyizli’nin Kur’an mealinin arkasındaki sıralamadır.
[3] Fazlur Rahman, Ana Konularıyla İslam, 13. Baskı Ankara Okulu Yayınları, s. 125.
[4] Meallerde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mealinden faydalandım.

Olacaksızlık Meselesi

Yapacaksızlık Meselesine Bir Cevap: Olacaksızlık Meselesi
Hayır Moruk,
yapacaksızlık bir mesele değil, olsa olsa bir hadisedir. Yapacaksızlık meselesinin, her meselenin peşine bir yapacak çağırıyor olmasındaki sakilliğini giderecek olan da tam budur, çünkü hadise, senin söylediğin benzeri bir çağrıyı içermiyor. Mesele bir miladı, hadise ise tarihin sonunu imliyor bana. Yapacakların olduğu yerde mesele, bittiği yerde olan ise hadisedir. Ve fakat bunların değiştireceği bir şey de yok, olduğundan da değil. Ama nedir? Mesela, mesele senin gitmiş olman, hadise ise burada olmaman. Senin, olmamanın cevap yüklü bir karşılığı var, muhakkak. Bunu, artık ona borçlanmacasına kavrıyorum.
Peki,
yapacaksızlığın meselesizlik ile koşutluğu mutlak mı? Öyle mi demişsin? İkisinin de öyle olduğuna sanmam. Meselesizliğin sinik bir yanı vardıysa, bunun artık ilgili olmadığı pek az şey kalacak demektir. Burası fasit. Meselesizliğin yapacaksızlığı ya da yapacaksızlığın meseleliği de bir kısım züppeliğe tekabül ediyor ve buna yabancı değiliz. Neyin züppelik olduğunu diyecek kadar nöbetçi yargıçlığımız da yok değil çünkü. Burası da kesat.
Senin yapacaksızlığın sanırım benim olacaksızlığım ile denk artık. Yapacaksızlığı başka dilde nasıl deriz bilmiyorum, ama olacaksızlığa non-etant diyebilirim. Yok olan değil, var olmayan.
Olmamak üzere, olmamak için, olmamak yolunda olmak. Var olmamacasına olmak. Yani var olmama işinin getirdiği yokluk. Yani mesele değil, hadise.
Bunlar laf-ü güzaf değil, biliyorsun.
Var olmak ya da yok olmak, görünmekle bağlıdır ve de. Görünür olmak da imza ile açıklanabilir. İşeyerek kendini var eden mahlûkat gibi. İmza, yok olmama çabası, var olma gayesi -gayenin de ötesinde- dayatmasıdır. Görünmeyen, yoktur. İmza, olmayanı var eder, gösterir, görünür, bilinir kılar. Görünür olmayanı, yok olmaktan kurtarır. Gözden ıraklığın endişesi vardır, doğrudur; onu giderir: Nonimlik. Olacaksızlık ise bunların toptan reddi, bunlara hadisenin kendilindenliğiyle külli bir karşı ataktır: Anonimlik.
Mahlaslar anonimliğe dâhil değildir. Bir başkası olarak var olmak, kendini öncelememek olsa da, değildir. Var olmanın yolları, var olmaya varıyor.
Olacaksızlık fakat, yapacaksızlığın aksine bir ağrı değildir.
Bilakis, bir hülyadır.
Yapacaksızlık bir hadise, olacaksızlık ise mükemmel bir meseledir böylece.
Kimbilir nerede ne demektir: la rahate fid dünya…
Var olmamayı, varlıktan sürgit soyunmayı bilmenin adıdır olacaksızlık.
Yapacaksızlıkla bağlıdır ve de.
Y. Ruhi Demir