Çerağ

“Işıklar içinde uyusun, yıldızlar yoldaşı olsun.”
Solcu biri öldüğünde, ardından bu söz sarfediliyor artık. “Işık” ve “yıldız” illaki çoğul! Ölümden sonra uyurgezerlik teklif ediliyor anlaşılan, hem uyuyor hem yoldaş oluyor. Onca materyalizm ve diyalektik, böylesi bir tekerlemeyle son buluyor. Müslüman görünmeyelim diye türlü cümleler uyduruluyor.
Bir tür hissiyat ve fikriyat üzerinden imal ediliyor solcu bireyler. Metafizik âlemde, soyut, mutlak, kendinden menkul bir ruh dolanıyor ve bu ruh, geçici bir süre bir bedene, ülkeye ve sınıfa kavuşuyor. Bu geçicilik ve bu mecburiyet, ancak ışıkla ve yıldızlarla aşılabiliyor. Solculuk, daha baştan, sınıfa, ülkeye ve bedene ait olmamanın adı olarak örgütleniyor.
Çünkü siyaset üç boyutta işliyor: sınıf, ülke ve beden.
Sol, her daim, ezel-ebed ruh üzerinden düşündüğünden, istemediği sınıfa, ülkeye ve bedene doğmuş bireylere örgütleniyor. O ruh, “bağzı kitapların kardeş” olması gibi, başka “bağzı” ruhlara kardeş oluyor. İlerlemenin, gelişmenin adı olmaya ikna edilen ruhlar, o başka ruhlar gibi şanslı olmadıklarına yanıyorlar ömürleri boyu. Çünkü o başka ruhlar, istedikleri sınıfta, ülkede ve bedende varolabiliyorlar. Henry Ford, işçilere “benim sermayem makinelerim, sizin de kol gücünüz, bunları birleştirelim” diyor. O günden beri bir tür solculuk, efendilerine benzemeyi özgürlük zannediyor ve bu solculuk, hep efendilere benzemeyi telkin ediyor. Tabii bu noktada liberallerden, “insan tercih yapan hayvandır” sözü alınıyor, buradan da sınıf, ülke ve beden tercih edilememiş olgular olarak değersizleştiriliyor.
“Bu sınıfı, ülkeyi veya bedeni ben seçmedim ki” diyen birey, sorumluluktan da kaçma imkânı buluyor. Âleme karşı sorumluluğunu devredeni horgörüyor, ölünce yıldızlarla birlikte samanyolunda yürüyebileceğini hayal edebiliyor. Burada çerağı uyandırmayı küçümseyenler, yıldızların ışıkları altında dolaşabileceklerini düşünüyorlar. Sönmüş yıldızlara ışık götürmeyi vaat edenler, yoksul evlere ekmek ve bir selam bile götüremiyor.
Ölüm sonrasına dair fikir, doğum öncesine dair kurguyla ilgili bir şeyler söylüyor. Yıldızlarla kol kola yürüyen bir ruh, yere iniyor, sınıfını, ülkesini ve bedenini beğenmiyor, buna da solculuk diyorlar.
Özünde burjuvazi, kendisi için tehlikeli kitlesel dinamikleri bireylere bölüyor ve onları hem tanrı hem de köle olmaya ikna ediyor. Düşmanlarını o bireylere ezdiriyor. Tanrı olma arzusu, bedenden, sınıftan ve ülkeden evvele bakmayı gerekli kılıyor. Köle olma mecburiyeti, bedene, sınıfa, ülkeye diz çöktürmeyi beraberinde getiriyor.
Bedeni beğenmeyen, LGBT’leri istismar ediyor; ülkeyi beğenmeyen, Almanya’ya gelen Tayyip’e “go home” diyor, Ferhat Tunç gibi “ben de Alman’ım, demokrasi ve evrensel değerlerin sahibi sizsiniz ey Merkel” diye mektup yazıyor; sınıfını beğenmeyen, patronların siyasetini telkin ediyor, sendikaları bu amaç doğrultusunda kullanıyor.
“Ben tesadüfen bu ülkede doğmuşum, Zimbamwe’de de doğabilirdim” diyen kişi, Tanrı’nın ezeli olma vasfını üstüne alıyor aslında. Ezeli varlık olarak geliyor, doğum öncesi tercih yapmaktan bahsediyor. Tercihleri, ihtiyaçların ve zorunlulukların üzerine çıkartıyor. Böylelikle doğumu ve sancılarını aşabileceğini düşünüyor. Bu yüzden “kirli dünya”ya çocuk doğurmuyor. Bu da bahaneden başka bir şey değil aslında.
Bugün “Gezi çocukları, yurtdışına kaçıyor” ve “Kadıköy bir tür sığınak” haberlerini birlikte okumak gerekiyor. “Burada zengin olamayacağımı düşündüm” diyor Gezi’de aktif olan biri. Bir başkası, “bu ülkeye çocuk doğurmak istemediğini” söylüyor. Öte yandan bir tur şirketi sahibini bu devlet, turizm bakanı yapıyor. Kadınların güçlendirilmesi çalışmalarının başındaki kadın da bakan oluyor. Solcuların gizliden desteklediği özel kolej sahibi de oturuyor bakanlık koltuğuna.
Sol, AKP’nin sınıfa, bedene ve ülkeye düşman hâlini gizliden gizliye seviyor. Burjuvazi ve sermaye ile muhafazakâr çevrelerin sisteme entegre edilmesini örtük olarak destekliyor. Devletin verdiği, o entegrasyon esnasında AKP kitlesine küfretme ve onu aşağılama görevini üstüne alıyor. Yaptığı tek iş bu. Döne dolaşa, sermayenin ve devletin tayin ettiği sınırlar dâhilinde düşünüyor ve hareket ediyor.
Dolayısıyla Roni Margulies, solun devletle ilişkisine bakacağına, kendi örgütünün AKP’den aldığı tebrike odaklanmalı. Kavala’ya verilen F-16 ihalesini, Nişanyan’a açılan kapıları sorgulamalı. Çünkü devlet, sınıfı, ülkeyi ve bedeni, orada olmak istemeyenler eliyle dönüştürüyor, kontrol altına alıyor. Yoksul halk, her daim sahipsizlik-aidiyetsizlik korkusuyla esir alınmalı. Sığ bir devlet eleştirisi, bu gerçeği asla görmüyor.
Sonuçta DSİP-ESP ve İP-TKP, iki ayrı hatmış gibi görünüyor ama genel siyaset-ideoloji düzleminde birbirlerini tamamlıyorlar. Bu görülmeli.
Mülkiyet ilişkilerinin var ettiği bir ideoloji ve siyaset, ne yaparsa yapsın, o ilişkileri besliyor. Sınıf, ülke ve beden, o mülkiyet ilişkileri önünde diz çöktürülüyor. Bize giydirilen ucuz AKP karşıtlığı gömleğini atıp oralardaki çığlıkları, dertleri, sıçramaları görmek, onlara örgütlenmek gerekiyor.
Çerağ uyandırılmayı bekliyor.
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

İstanbul’un Vitrini Yenilendi: Tahtakurusu

“oku
mazlumlar ve açlar ve yalın ayaklılar ve
gecekondularda yaşayanlar anısına
oku
köylünün gönlündeki ekim arzusunu
anarak
oku
işçinin nasırlı ellerinden fışkıran
kurtuluş özlemini anarak
–Zeynep Burucerdi-
Daha evvel kaç kere izlediğimi bile unuttuğum filmi acaba ben mi yanlış hatırlıyordum? Ne zamandır tekrar izlemeyi düşünürken geçen gece açıverdim. Artık kendime psikolojik zarar vermenin ötesine geçmeyen yorgun bir öfkeyle izlemeye başladım. Zekice kurgulanmış giriş sahnesi, zihinlere kazınan soundtrack, üç atlının insanı hem merak ettiren hem irkilten bir şekilde buğulu kum tepeciklerinin ardından gelişi… Bir ev sohbeti ortamında 3. havaalanı inşaatında çalışan işçilerin talepleriyle alay edilmesinin üzerinden yarım saat geçmişti: “Altı üstü tahtakurusu… Bu kadar büyük firmalar bunu görmezden gelebilir mi? Kesin havaalanının açılışına az bir süre kaldığı için birileri ortalığı karıştırmak istiyor. Yoksa herkes doğal olarak daha düşük maaş aldığı için işçinin yanında durur. Neden bir tane Müslüman yok orada? Neden hep solcular var? Çünkü kötü niyetliler. Müslümanın orada ne işi olur? Binlerce işçi çalışıyor, sadece 300 tanesi ayaklanmış. Bu normal mi?” İslamcı mahallenin bitiremediği işçi ve emekçi alerjisinden bir kuple… Aslında onlara sorsak alerji işçiye değil, işçinin hakkını ararken kimlerin oyununa alet edildiğini bilmemesine, birtakım solcu sendikaların güdümünden çıkamamasına. Yani iddialarının aksine tam da işçinin varlığına…
Köprüleri, havaalanlarını, duble yolları, inşaatları konuşurken büyük bir ciddiyetle Malazgirt’i, Hicaz’ı, fetihleri hatta Peygamber Efendimizi anmaktan geri durmayanlar, işçilerin sorunları söz konusu olduğunda meseleyi kolluk kuvvetlerine havale edip hak arayışını dış mihraklara bağlamaya çok hevesli. Alaya alma, küçümseme, öfke duyma, yok sayma üzerinden kurulan bu hâkim dil, bilimsel çalışmalara konu olabilecek düzeye erişmiş durumda ve üstelik yalnızca gündelik sohbetlerde değil siyasilerin açıklamalarında da çok sık rastladığımız, artık kanıksanan bir forma da büründü. Bu hâkim dilin kurduğu bolca alkışlanan, ilham alınan ve hiç de yeni olmayan fetihçi ruh ise hiçbir istişareye alan açmayan ve arkasında bıraktıklarını, altında ezdiklerini görmeyen ‘girişimci’[1] bir tavırla ilerliyor.
3. havalimanı dâhil tüm mega projelerin bu girişimci ruhtan alınan ilhamla ve meşruiyetle gerçekleşiyor oluşu, bizi zorunlu olarak bu ruhla hesaplaşmaya götürür. Tahtakurusunu önemsiz bir detay olarak gören bu girişimci ruhun işçilerin hak talebinde bulunmasını milletin moral ve motivasyonunu düşürme teşebbüsü olarak değerlendirmesi bir tercihtir. Çünkü bu ruh yeni İstanbul’un ‘cazibe’ merkezi olarak pazarlanmasını öncelemektedir. Gerektiğinde tarihi, kültürel değerleri ve İslam dinini hoyratça yorumlamanın önü açılarak yeni bir kent imajı yaratılır. Bir dünya kenti olan yeni İstanbul imajında elbette ki tahtakurularına ve onlardan şikâyet edenlere yer yoktur.
İktidar kentsel alanı biçimlendirirken, yalnızca fiziksel müdahalede bulunmaz. Yapmak istediği işi çeşitli görsel ve anlamsal müdahalelerle meşrulaştırır. Kullandığı göstergelerle bir kültürel anlam inşa eder. Kent meydanına yaptırılan bir anıt, sıradan bir köprü, kaldırım taşı, otobüs durağı, havaalanı ya da bireylerin kenti deneyimleme süreci kültürel anlamın bir parçasıdır. Siyasetçilerin açıklamaları; akademisyenlerin, yazarların makaleleri ve kitapları da kente ilişkin söylemin ve anlamın üretildiği alanlardır. Tüm bu anlam üretim sürecinde unutulan emeği nasıl gün yüzüne çıkarabileceğimizi anlatan Yıldırım Şentürk, dünya kenti olma yolunda ilerleyen İstanbul’daki mevcut çalışma şartlarını tartışmaya açar: “İnşaat, mimari, tasarım ve girişimciliğin en son eğilim ve uygulamalarını yansıtan bu binaların inşa sürecinde yaşanan kazalar, ölümler ve olumsuz çalışma koşulları ise oluşturulmak istenen yeni İstanbul imgesiyle pek ilişkilendirilmeden, münferit olaylar veya iş kazaları olarak değerlendirilmeye devam ediyor.” (Şentürk, 2014, s. 133). 3. havalimanı inşaatında çalışan işçilerin talepleri bu ‘münferit’ olayların bir örneği. Bir havalimanı inşa etmenin pratikteki karşılığı, yerini ideolojik göndermelere, bir tür gösteriye bırakınca süreçte insana dair ortaya çıkan sorunlar önemsizleşiyor diyebilir miyiz? Bu belki de Türkiye toplumunun reklâm ve imaj üretimiyle ilişkisinden yola çıkarak tartışabileceğimiz bir konudur.
1992 yılında dünyayla ilişkimizin aslen bir seyretme ilişkisine dönüşmesinde Türkiye’de nispeten yeni gelişen reklâmcılığın önemli bir etkisinin olduğundan bahseden Nurdan Gürbilek, bir malı tanıtmanın, o malın özelliklerini tanıtmaktan çok, onunla ilgili bir imaj kurmayı, bir görüntüyü gerçek kılmayı da beraberinde getirdiğini ileri sürer. (Gürbilek, 2016, s. 35). Özellikle tüketim alışkanlıklarının ve kent hayatının radikal bir biçimde dönüşüme uğradığını göz önünde bulundurursak, kent mekânındaki herhangi bir inşaatla kurduğumuz görsel ve anlamsal iletişimin daha da önemli hâle geldiğini söyleyebiliriz. Bugün İstanbul’daki çoğu büyük çaplı inşaat, her defasında güncel siyasette üretilen sağ popülist söylemin gövde gösterisine dönüşmektedir. Bu gösteri sırasında üretilen imaj, yalnızca inşaatın kendisiyle değil, kültürel ve dilsel olanla da ilişkilidir. Dinin, ideolojinin, siyasetin içeriğinden ve anlamından boşandığı bir dönemde söz konusu imaj meşruiyetini İslam dininden, Anadolu ve Mezopotamya’nın tarihinden sağlamaya çalışır. Siyasete ve topluma dair tekrar üretilemeyen her vaat, yerini tarihsel referanslarla örülü bir imaja terk eder. Gösterinin büyüsü, bakan kişiyi sanki bir anlam üretiminin olduğu yanılsamasıyla karşı karşıya bırakır. Ancak artık önemli olan imajın kendisidir.
İstanbul, çok farklı kültürel, dini ve etnik bileşenlerle yaşanılan ve deneyimlenen bir kent olarak değil, fethedilen, kazanılan ve üzerinden ‘destan’ yazılan bir tarihî şehir olarak karşımıza çıkar. Fethin 565. yıldönümü için yapılan reklâm filmini hatırlayalım. Kaslı, yanık, fiziksel olarak güçlü gözüken erkeklerin büyükçe bir gemiyi karaya çıkardıkları görülür. Dörtnala koşan atlarla Boğaziçi Köprüsü’nün üzerinden atlanır. Torun Süleyman, denizin üzerinden atıyla geçen Fatih’e selam durur. Dağlar, taşlar önünde diz çöker, Abdulhamid tren raylarını döşer ta Hicaz’a. Ardından Atatürk cephede belirir. Adnan Menderes’in ardından Boğaziçi’nden geçen Turgut Özal ve nihayetinde Recep Tayyip Erdoğan takımı tamamlar. Derken Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’ndan 3. havalimanındaki olaylara ilişkin açıklama gelir: “Bu proje, Türkiye’nin gurur projesidir ve durdurmaya, engellemeye kimsenin gücü yetmeyecektir.” Reklâm filminden dizilere, siyasi demeçlerden günlük sohbetlere uzanan geniş bir yelpazede kıymetli ve acil olan tek şeyin projenin kendisi olduğu konusunda kesin bir mutabakat vardır. Geriye kalan ne varsa hor görülmeye ve aradan çıkarılmaya mahkûmdur.
Tarihe, kültüre ve dine ait olan; iktidarın kullandığı dilin, ürettiği anlamın dizgesel bütünlüğü içerisinde vitrine taşınır ve teşhir edilir. “Vitrinler, hep bir bolluğa işaret eder. Ama bu bolluğu mümkün kılan, onu var eden, onun için harcanan, o sırada tükenen yer almaz vitrinde. Vitrin, teşhir ettiği malın bir emek ürünü olduğunu gizler bakan kişiden. Nasıl piyasa farklı emek biçimlerini eşitler ve malları soyut bir değişim değerine indirgerse, toplum vitrine dönüştüğünde de bütün yaşantılar, yitirilen fırsatlar ve sarf edilen emek bir imajdan ibaret kalır.” (Gürbilek, 2016, s. 38). 3. Havalimanı, kimsenin durdurmaya gücünün yetmeyeceği, her projeyle yeniden fethedilen medeniyetler merkezi İstanbul’un yeni gözdesi olarak devasa bir kent mekânı ve daha da önemlisi, AKP’nin yeni vitrinidir. Ve bu vitrinde iktidarın tarihsel ve dini referanslarla üstünü örttüğü emeğe ve tahtakurusu gibi ‘küçük’ problemlere yer yoktur. Olsaydı zaten İstanbul bambaşka bir şehir olurdu.
Ucuz imaj pazarlamasından ve kahramanlık destanlarından sıyrılıp filme geri dönelim. Açılış sahnesini çok sevdiğimden ve özlediğimden başa sarıp öyle devam ettim. Yanlış hatırlamıyordum. Ammar, anne ve babasına Peygamber Efendimizin sözlerini şöyle aktarıyordu: “Kimse açlıktan ölmemeli, zengin fakiri kandırmamalı, kuvvetli zayıfı ezmemeli. Bunlar mı tehlikeli fikirler?” Pazar yerinde, çöl tepelerinde, Müslümanların gizlice buluştuğu iç mekânlarda karakterlerin ağzından çıkan her söz eşitlikten ve adaletten bahsediyordu. Bu anlamda Mustafa Akkad’ın Bilal karakterini hikâyenin önemli bir kırılma noktasında karşımıza çıkarması tesadüf değil bir tercihtir. Yoksa Çağrı bambaşka bir film olurdu.
Bilge Tekin
Kaynak
Kaynakça
Gürbilek, N. (2016). Vitrinde Yaşamak. İstanbul: Metis Yayınları.
Şentürk, Y. (2014). İstanbul, Kent Çalışmaları ve Unutulan Emek içinde, Yeni İstanbul Çalışmaları. İstanbul: Metis Yayınları.
Dipnot
[1] Geçtiğimiz aylarda düzenlenen Girişimci İş Adamları Vakfı 6. Girişimcilik Ödül Töreni’nde konuşan Bilal Erdoğan, Peygamber Efendimizin girişimci bir kişilik olduğunu söyledi. ‘1400 yıl önce Hicaz’dan çıkıp, Semerkant’a, Çin’e, Endülüs’e uzanan o girişimci ruh, şimdi bizde var mı’ sorusunu yönelterek artık çok daha global düşünen girişimciler yetiştirilmesi gerektiğini ifade etti. Avrupa’da burjuvazinin ortaya çıkışını anlatan Werner Sombart, bu rasyonel ve para hesabı yapan yeni tarihsel figürün bir numaralı özelliğinin ‘girişimcilik’ olduğunu söyler. Tüm vaktini, enerjisini, geleceğini tasarlayan ve kârını her şeyin ve herkesin önünde tutan bu girişimci ruha sahip burjuva, yeni dünyaları fethe çıkan, düzenli aile hayatı olan bir tiptir. Bilal Erdoğan’ın imrenerek bahsettiği o ruh, Peygamber Efendimizin sünneti üzerinden değil daha ziyade kapitalist girişimciliğin ilk nüvelerinin atıldığı bu dönemle kıyaslanabilir. Kurulmak istenen söz konusu imajın en önemli kurucu unsurlarından birinin dinî referanslar olduğunu hatırlatmak gerekir.
Devamını oku ...

Mitzvah

Misvak’ın Sormadığı Soru: “İsrail de mi Sünni?”
Misvak’ isimli karikatür/mizah dergisi, İran’da 17’si asker 25 kişinin ölümü ve 69 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan Ahvaz saldırısıyla ilgili bir karikatür hazırlayarak alayvari ifadeler kullandı.
Yaşanan bu acı olayın üstüne alay eden Misvak büyük tepki topladı. Üstelik kendince mizah yaparak İranlı lider olarak resmettiği kişinin ağzından “Saldırıya yanıt olarak Sünni bölgeleri bombalayın” dedirten Misvak, bölgesel çatışmaların sebebini hâlâ mezhepsel ayrılıklarda aramakta ısrarcı olduğunu gösterdi.
İsrail Bu İşin Neresinde?
Trump dönemi ile beraber bölgede çıban istemeyen Amerika, Sünni ve Şii olduğuna bakmaksızın ‘sınırsız itaat’ göstermeyen tüm yönetimlere karşı savaş açtı ki Türkiye de bu süreçten bir şekilde nasiplendi.
Trump, bu planda ana hedef olarak İran’ı tayin etti. Önceleri İran’a karşı daha el altından yürütülen mücadele, Trump ile beraber gözle görülür bir hâl aldı.
Suud ve İsrail, İran’a karşı kurgulanan yeni planda ABD’nin açıkça yanında olduklarını deklare ettiler. Hatta meşhur Siyonist isimlerin, ABD’li ve Suudlu diplomatların İranlı muhaliflerle başta Avrupa olmak üzere değişik yerlerde bir araya gelerek “1979 İslam Devrimi’ni çökertmek için işbirliği hâlindeyiz” mesajı verdikleri görüldü.
İsrailli siyasiler, üçlü bir eksen kurduklarını itiraf ederek, “Suud bizim İbranice söylediklerimizi Arapça söylüyor. Bölgede İran’a karşı el ele mücadele veriyoruz” dediler. İsrail, son zamanlarda Suriye’deki aktivitelerini de arttırarak, İran ve Hizbullah üslerini sayısız defa vurdu. Gün gibi ortada olan bu gelişmelere dair en ufak bir yalanlama dahi gelmedi.
Belli ki, Trump’ın tehditlerine karşı Türkiye ve İran arasında son olarak yaşanan kenetlenme de Misvak’ı enterese etmedi. Bölgede ayrılıkların kaşınarak acılarla istihza etmenin kimin değirmenine su taşımak anlamına geldiği ise hiç sorgulanmadı.
İslami Analiz
Devamını oku ...

Kovuk

Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası içinde faal olan kimi isimler, o dönem oluşmuş siyaset kurgusu ve bağlamı içinde konuşuyorlar. Sonuçta aynı isimler, köylülerin örgütlenmesi gerektiği üzerinde duruyorlar. Milli mücadele bağlamında kendilerine böylesi bir görev düştüğünü düşünüyorlar ve ilişkileri bu bağlam dâhilinde anlamlandırıyorlar. Halkın gündemiyle ağaların-paşaların gündemi asla ayrışamıyor.
Ekim Devrimi kadar İttihatçıların ve Neo-ittihatçıların tayin ettikleri bu bağlam gereği THİF’liler, köylülerin örgütlenmesini bir açıdan burjuva devrimi üzerinden gerekli görüyorlar. Savaşlar karşısında yılan köylülerdeki ataletsizliği kırmak zaruri kabul ediliyor, bu amaçla Elaziz’e dek uzanan bir alanda örgütlenme çalışmaları yürütülüyor. Ama bu faaliyetin ardında, mevcut kurgunun ve bağlamın biçimlendirdiği bir fikriyat duruyor. Köylüleri örgütleme meselesi, verili denklem içerisinde anlamlandırılmaya çalışılıyor. Ekim, İttihatçıların ihtiyaçlarına mağlup oluyor.
Solun bu damarı hâlen daha güçlü. Bugüne dek hep bu damar besleniyor. O gün köylülerin savaş kaçkınlığı tasfiye edilmek isteniyor, İstiklâl Mahkemeleri’nin sol ayağı örgütleniyor. Bugünse yoksul halk, burjuvazinin siyasetine yedeklenmeye çalışılıyor. “12 Eylül’ün depolitize ettiği halk” üzerinden kurulan cümleler, hep bu yedekleme faaliyetine hizmet ediyor. Kimse, “neden politika, nasıl politika?” sorularını sormuyor.
1920 sonrası Sovyetler’le bir devrim değil, bir devlet olarak ilişki kuruluyor. Bunun bir de sermaye ayağı var: Türkiye-Sovyetler arasında kurulan ticari-ekonomik ilişkiler, politik-ideolojik ufku da tayin ediyor. Devlet ve sermaye, ilişkinin bu şekilde kurulmasından memnun. Aydınlanma, modernizm, ilericilik, yurtseverlik, laiklik, kalkınma ve demokrasi gibi başlıklarda, sol hep belirli bir kovuğa yerleştiriliyor ve asla oradan çıkamıyor. Kendisini var eden koşullara Allah gibi tapıyor. Kendisine açılan alanın dışına çıkmaya asla cüret etmiyor. O kovuğu ölesiye seviyor.
Bugün solda hüküm süren tartışma, Amerikan Devrimciliği ile Fransız Devrimciliği arasındaki tartışmayla alakalı esasında. Bu anlamda mücadelenin biçimlendirdiği bir sınıf ve halk, hep bu iki devrimin ölçüsüne vuruluyor, o ölçüye göre daraltılıyor. O kovuk tayin ediyor hareket planını.
Ama aynı halk ve sınıf, 1920’de olduğu gibi, içten içe, sokaklarda veya dağlarda, burjuvazi ve onun adına yapılması düşünülen bir “devrim” için ölmek istemiyor. Bugün yaşanan gerilimler, ayrışmalar, farklı örgütlerin kurulması, alınan nefes, ortaya konulan pratikler, bu istemsizlikle alakalı. Ortaya, her seferinde, sınıfı ve halkı görmeyen, görmemeyi erdem sanan özneler çıkmak zorunda.
Bu sol, emekçilerin, proleterlerin Fransız veya Amerikan Devrimi öncesi tarihini tarihten saymıyor. Ama sınıf ve halk, pratikte bu tarihle belirli bir anlam buluyor. Onların burjuvazi sayesinde, onun eliyle kıymetli birer insan olduğunu düşünen sol, politikayı, döne dolaşa, iktidarın ve sermayenin sunağında kurban ediyor.
Bu koşullarda Fikret Başkaya “örgütlerden kurtulun” emrini veriyor, “kitlelerin özhareketine bakın” diyor. “Kitle” ve “özhareket” dediği şeylere anlamı neyin kattığını ise hiç sorgulamıyor. Bu konuda örgüt gibi ayraçları da devredışı bırakıyor. Bunların burjuva devrimleri ile anlamlanan içeriklerini seviyor sadece, bununla yetiniyor. Bürokrasi eleştirisi de, varolan devlet bürokrasisinin ve yaşadığı dönüşümün bir emri aslında, böyle okumak gerekiyor.
Tek tweet’iyle Gezi Ayaklanması’nı başlatanlar da Gezi’nin amacının artık AKP’yi devirmek olmadığını söylüyorlar. Forumlarda oluşan güzel havaya aldanıyorlar ve tüm yığınaklarını buraya yapıyorlar. “Türkiye’yi zenginleşebilecekleri bir ülke olarak görmeyen” sosyal girişimciler, ülkeden kaçıyorlar. Bunlar mahvediyor Haziran’ı, Gezi’yi. Politikanın dizginlerini bu zenginleşme heveslisi orta sınıflara teslim edenlerse, hiç hesap vermiyorlar.
Bunlar, üçüncü havalimanında AKP’nin yoksul işçilerin üzerine polis sürmeye cüret edebildiğini, bunu göze aldığını yazıyorlar. Böylelikle yoksulları AKP’ye teslim ettiklerini kabul etmiş oluyorlar. Bu toy örgütler, devletin uzun yıllardır işçilerin üzerine polis sürdüğünü görmüyor. AKP’yle yatıp kalkanlar, kendilerine buradan ikbal kapılarının açılacağına dair sözler verilenler, gerçeğe iyice körleşiyorlar.
THİF örneğinde bahsedildiği üzere, esasen belki de siyasetle politika arasında ayrım yapmak gerekiyor. Siyaset, egemenlerin tayin ettiği bir ilişki ağı olarak vücut buluyor. Yoksul halkın hayata dair dönüştürme pratiğiyse, politikaya ihtiyaç duyuyor. Bu politikanın içeriği ve biçiminin devlet ve sermayenin ihtiyaçlarından ayrı bir düzlemde tayin edilmesi gerekiyor. İşçiler, emekçiler, tarihsel birikimle, toplumsal bağlarla ilişki içerisinde mevziler örüyorlar. Politika, bu mevzilerde varolabiliyor, devletten ve sermayeden gelecek himmete bakan, onlardan medet uman, devletin ve sermayeye minnet eden kişiler, halka sadece sığ bir siyaset önerebiliyorlar. O halkın o siyasete yüz vermemesine kızmamak gerekiyor.
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

Kim Filistinli Mültecidir?

Trump’ın Kimin Filistinli Mülteci Olduğunu Tanımlama Hakkı Yok
31 Ağustos günü ABD Başkanı Donald Trump’a bağlı yönetim, Birleşmiş Milletler Yakındoğu Filistin Mültecilerine Yardım Ajansı’na (UNRWA) olan finansman taahhüdünü sonlandırdığını açıkladı.
Bu adım, iki düzeyde okunmalıdır. Birincisi, ABD’nin UNRWA’ya olan taahhüdünden geri çekilmesi, daha geniş düzeyde Trump yönetiminin çoktaraflı kurumsal düzenlemelerden çekilmesinin yeni bir örneğidir. İkinci olarak, UNRWA’ya yapılan mali yardımın sonlandırılması, Filistinli mülteciler meselesinde nihai bir statüyü siyasi buyrukla belirleme yönünde yeni bir girişimdir.
Sürdürülebilir Bir Çözüm
UNRWA, 1949 yılında BM Genel Kurulu tarafından kuruldu ve misyonu üç yılda bir Genel Kurul tarafından yeniden onaylandı. Kuruluşun başlangıçtaki yetkisi, Filistinli mülteciler sorununa sürdürülebilir bir çözüm bulmak için kurulmuş olan kardeş teşkilâtı BM Filistin Uzlaşı Komisyonu’nun (UNCCP) siyasi görevini tamamlamak üzere, eğitim, sağlık ve başka hizmetlerin sağlanmasıydı.
UNCCP her ne kadar dağılmadıysa da 1951 yılında bir çıkmaza girdi ve faaliyetleri durdu. BM Genel Kurulu o tarihten beri, bu koruma boşluğunu doldurmak üzere UNRWA’nın yetki sahasını kademeli olarak genişletti.
UNRWA’nın beş bölgede yetki alanı bulunuyor: Barı Şeria, Gazze Şeridi, Ürdün, Suriye ve Lübnan. Teşkilât, bu bölgelerde yaklaşık 5,4 milyon kayıtlı mülteciye hizmet sunuyor, 700 okul işletiyor ve 30 bin kişi istihdam ediyor.
ABD’nin UNRWA’ya olan mali katkısı, tarihsel olarak kuruluşun yıllık bütçesinin dörtte biri (1 milyar dolar içinde 364 milyon dolar) oldu. 2017 yılında Trump yönetimi, yapılan katkıyı 60 milyon dolara (yani, önceki taahhüdünün yaklaşık yüzde 16’sına) indirdi.
Bu en son karar ise ABD’nin katkısını süresiz olarak sıfıra indirmiş bulunuyor.
İster 60 milyon, ister 360 milyon dolar olsun, ABD’nin UNRWA’ya yaptığı katkı, İsrail’e yaptığı, yılda yaklaşık 4 milyar doları bulan askerî yardım karşısında her daim devede kulak kaldı. Buna, İsrail’e yaptığı ekonomik yardımlar veya başka herhangi bir yerde -en başta da, 2003 yılından beri, tam bir geri çekilme öngörülmeksizin 2 trilyon dolara yaklaşan harcamaların yapıldığı Irak’ta – gerçekleşen askerî harcamalar dâhil değil.
“Telafi Edilemez Derecede Kusurlu”
ABD Dışişleri Bakanlığı, son kararı, UNRWA’nın iş faaliyetlerinin “telafi edilemez derecede kusurlu” olduğunu ileri sürerek izah etti. Ancak bu tür gerekçeler, ABD’nin Aralık 2017’de UNRWA’ya yaptığı yıllık desteği yenilediği ve kuruluşu yönetimi nedeniyle övdüğü düşünüldüğünde, bir anlam taşımıyor. Dahası Dünya Bankası -bunun bir değeri olup olmadığı tartışılır olsa da- UNRWA’yı, bölgedeki en etkili okul sistemlerinden birini işlettiği için “küresel bir kamu yararı” olarak tanımladı.
UNRWA ve onun yaptığı her şey, ABD’nin şimdi dağıtmaya çalıştığı küresel bir yetkinin yansımasıdır.
Bu süreçteki yeni adımlardan biri, muhtemelen mültecilerin çocuk ve torunlarını dışarıda bırakacak şekilde Filistinli mülteci tanımını değiştirmeye ve bu şekilde mülteci nüfusunu altı milyon civarından elli bin civarına indirmeye çalışmak olacak.
ABD ve İsrail tek taraflı olarak böyle bir adım atamaz.
Önemli bir husus olarak, BM’nin diğer mülteci kuruluşu olan BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), mülteci statüsü için sürgünde doğan mülteci çocuklarını ve torunlarını da içine alacak tanımı uyguluyor. Bu, Afganistan, Kongo, Sudan ve Somali’de görülebiliyor. UNRWA hizmetlerinin mali kapasitelerinin azaltılması, Trump yönetiminin Filistinli mültecilerin kimlerden meydana geldiği konusunda yeni bir tanımı kabul ettirmek ve bu şekilde mesele üzerinde belirleyici olmak umuduyla izlediği yollardan biridir.
Kim Filistinli Mültecidir?
Anlayışımızda merkezî bir yerde durması gereken, bu son dinamiktir. ABD ve İsrail, Filistinli mülteciler sorununu, mültecilerin geri dönmesine izin vererek değil, onların varlıkları ortadan kalkacak şekilde hukuki tanımı değiştirerek çözmek istiyor.
Bu, ırkçı bir stratejidir ve ABD’nin yerleşimci sömürgeci projeye ve onun içkin bir özellik olarak barındırdığı, Filistinlilerin yerlerinden edilmesine geçmişten beri verdiği destekle uyumludur. Fakat bu, UNHCR tanımı karşısında da anlamsızdır. Meksika’dan gelen göçmenleri hedef almak istediği için sağlık hizmeti standartlarını, bütün yaşlılar için geçerli olan 65 yerine, yalnızca 80 yaşın üstündeki Meksika kökenli yurttaşlar için geçerli hâle gelecek şekilde değiştiren bir politika hayal edin.
Trump yönetimi, insanî bir kuruluş olmasına rağmen UNRWA’yı, Filistinli mülteciler krizinin uzun zamandır devam eden niteliği nedeniyle suçladı. Oysa bu krizin çözümlenememesi, temel olarak İsrail’in demografik çoğunluğu sürdürmek için mültecilerin geri dönmesine izin vermeyi inatla reddetmesine dayanan siyasi bir başarısızlıktır.
İsrail, uzun zamandan beri mültecilerin geri dönüşünü, Arap devletleriyle kalıcı barışın tesis edilmesi koşuluna bağladı. İsrail’in ilk başbakanı David Ben Gurion ise, 1949 yılında, Filistinli mültecilerin geri dönmesinin maliyetinin sunulan barışa değmeyeceğini söyleyerek, Mısır, Suriye ve Ürdün’den gelen barış girişimlerini reddetmişti.
Trump yönetiminin kararı, İsrail lobisinin Filistinli mülteciler politikasına uyum gösteren bir adımdır ve ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması, Batı Şeria’ya yapılan yardımların azaltılması ve Batı Şeria ve Gazze’den artık “işgal altında” diye bahsedilmemesi de dâhil olmak üzere, aynısını yapan yakın tarihli bir dizi politika kararının devamıdır.
Bu politikalar, Filistinlilere, onları etkin biçimde ve daimi olarak buyrukları altına alan adaletsiz bir çözümü tek taraflı olarak dayatmayı amaçlayan İsrail sağının gündemini yansıtıyor.
Bu engelin üstesinden gelmek, Filistinlilerin ABD yardımına olan bağımlılıklarını azaltmasını, ABD’den kesin olarak uzaklaşmayı ve Filistin sorununu uluslararasılaştırmayı gerektiriyor.
Nura Erakat
Kaynak
Çeviri: Selim Sezer
Devamını oku ...

Kendine Masal Anlatmamak

Seksen öncesine dair inisiyatif ve meşruiyet edebiyatı, o kuşağın kendi özel mekânlarında sık sık yinelediği bir efsane. Solun yetmişlerde belirli bir inisiyatife ve meşruiyete sahip olduğu, tarihsel gerçeklerle örtüşmeyen bir masal ve masal, daha çok, gençleri çekmek için anlatılıyor. Özne, bu masal üzerinden inşa ediliyor ve süreç içerisinde gerçekle bağını yitiriyor. Yetmişlerde sol güçlü olsaydı, bir bileşeni elindeki sendikaları, bir başkası halk komitelerini CHP’ye devretmezdi. O bileşenler, seksenlerin, doksanların ve 2000’in ilk on yılının sonunda ölen-biten CHP’yi yeniden diriltmezdi. Dolayısıyla bugün o özel öznelerin etrafına döşedikleri dev aynalarına pek inanmamak gerekiyor.
Özel mekânlara, özel hayata çekildiği ölçüde devrim, sosyalizm vs. özelleşiyor. Özel insanların özel pratiği olarak tekrar tekrar yeniden formüle ediliyor. Yarış, bu özel oluşla alakalı. Bugün Kadıköy'ün dünyanın en havalı semtlerinden biri oluşuna dair haberler bu yüzden yapılıyor.
Özel hayata çekilenler, devrimi ve sosyalizmi yeryüzünden kaçırıyorlar, onları göğe çıkartıyorlar. “Seksen öncesi” tabiri, kimi Müslümanların Asrı Saadet’ini andırıyor biraz da. Devrimci-sosyalist kavga özelleştiriliyor ki ulaşılmaz, olmaz bir şey hâline gelsin. Herkes, o özel bireye mecbur olsun. İstenilen bu.
Her dönemde birileri çıkıyor, bu özelleştirme girişimine düşünsel kılıflar buluyor. Saf, temiz, arınık devrim ve sosyalizm masalları anlatılıyor.
* * *
Dinî ve millî anlamda karışık bir coğrafyanın, Hindistan’ın bir evladı olarak Vijay Prashad bu türden bir eğilime sahip. O da disipline vurgu yapıyor. Özel ve ayrıksı yönünün disiplinlilik olduğunu söylüyor. Sadece dinî ve milli gerilimlerin, çelişkilerin kirinden kurtulmak isteyenlere seslenebiliyor. Din ve millet, bugünde varolmak denilen kutsiyetin önünde diz çöktürülmek isteniyor. Kitlelerin bu iki kanaldan ortaya koyduğu direnç, bugünde yaşamak, varolmak için dağıtılıyor. O direnç, gerekli mevzilere örgütlenemiyor, mevziler o dirençte örülemiyor.
Din ve millet ile alakalı tespitlerin üzerine “Marksistler olması gerekenden değil, olandan hareket ederler” diyen Lenin’in gölgesi asla düşmüyor. Saf, özel, homojen, kendi iç disiplinine, uyumuna sahip mesihî bir yapı, ancak mason locaları örgütleyebiliyor. Mason locaları da meslek ideolojilerinin dışına çıkamıyor.
Bu localar öğrenciye, Kürd’e, köylüye, kadına, işçiye kendi penceresinden bakabiliyor. Zararlı görüyorsa, onlara kendi localarını kurmayı öğütleyebiliyor. Localardan taraf olma, kitlelerle gerekli müdahaleyi gerçekleştirme becerisini haiz bir örgütler kolektifi olarak parti asla neşet etmiyor. Parti denilen kuvve, locaların fiiline rağmen, yerin altında birikiyor.
Sadece saf, ak, temiz olana kilitlenmiş bir loca, tarihe ve topluma buradan bakıyor. Onun yasalarını bile o yasalardan ari, münezzeh olmak için öğreniyor. Düzeni değiştirmekten bahsediyor ama kendisi hiç değişmiyor.
Böylesi bir loca, teorik-ideolojik faaliyetini sadece kendi benzerlerine yönelik olarak gerçekleştiriyor. Birbirlerinden rol ve adam çalmak için çabalıyor, buna da siyaset diyor. Kürd ise sadece pişmiş armut olarak görüldüğü için önemseniyor, bir de verili küçük burjuvanın özel hayatını biraz olsun rahatlatacak dinamik olarak değerlendirildiğinden. Kürd, biraz senaryoya aykırı davranınca, çıkındaki küfürler bir bir savrulmaya başlanıyor. Onda kuvvenin fiile geçişinden ürkülüyor.
* * *
Bugün AKP’ye sırf İslam’a küfretme imkânı sunduğu için saldırılıyor. Buna da “devrimci mücadele” deniliyor. Bir yığın çelişki var ve bunları tek bir cümlede ifade ettiğimizde yol açılacak zannediliyor. Çelişkileri “silâh”la kendi varlığında sadeleştirmek isteyenle, “teori-fikir” ile bu işi yapmak isteyen arasında teorik manada bir fark bulunmuyor.
Saf, temiz olmak, millete “çelişkiler bende çözülüyor” yalanını söylemeyi gerekli kılıyor. Mazlumlar-sömürülenler, devlet ve burjuvazi eliyle kendi varlıklarından dolayı çelişkilerin varolduğuna zorla ikna ediliyorlar. Yapılması gereken, onların içinden özel, dişimize uygun bireyleri belirli mevkilere getirmek değil, o çelişkileri örgütleyip kitleleri mevzilere çekmek, mevzileri o çelişkilerin düşman aleyhine evrildiği momentlerde örmek.
Ama çelişkilerden arınmış gibi yapan öznenin bunu gerçekleştirmesi mümkün görünmüyor. Misal, 2013 yazında Mustafa Koç için taziye yayınlamak bir anlam ifade edebilirdi ama bugün onun imal ettiği zırhlı araçlar Sur’da, Cizre’de dolanırken, bu taziye burjuvazinin başını sağlıklı kılmaktır. Saçlarından tutup bataklıktan çıkacağını sananlar, bu duruma mesafe alabilirler. Ama bu mesafe daha da tehlikelidir.
* * *
HDP’yle alakalı tartışmalar üzerinden kimi yapılar, yan çizme, mesuliyet almadan, hesap vermeden ona verdiği desteğin kirinden arınma taklaları atıyor. Gene saf, temiz, arınık olana işaret ediliyor. Her darbede kitlelere bu yönde yalanlar söyleniyor.
Geçmiş, bugün ve gelecek, ayrı ayrı ve bütün olarak, bu saf, temiz öznenin etrafında tavaf ettiriliyor. Her seferinde sıfırdan, baştan başladıklarını söyleyenler çıkıyor. Kimse tarihsel diyalektiğe, toplumsal maddeye örgütlenmeyi dert edinmiyor.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Tahtakuruları

Yıllar önce Aziz Nesin, aslında ülke insanının yeterince et tüketememesinden dem vuruyor, o ünlü “halkın yüzde altmışı aptal” lafını, halkın yüzde altmışlık kısmının et tüketemediği haberi üzerinden dillendiriyordu.
Bugünse gene kriz var ve insanlar iki yüz gram kıyma almadan önce epey bir düşünmek zorundalar. Devlet, bu iaşenin dağıtımı ve temini noktasında belirli bir role sahip. Ama mevcut uluslararası, bölgesel ve ülkesel kriz şartlarında bu rol ifa edilemiyor. Bu yönde halkı kışkırtma ve ayaklandırma derdine düşmeyen sol ise derhal veganizme sarılıyor. Veganizm, bunun için var. İnekleştirilen insanoğlu, sorumluluklardan ve yükten kurtuluyor, zira bu, üst-insan için atılan bir adım.
Zamanla devlet halkla ilgili sorumluluklarından sıyrılıyor, giderek, şirket gibi idare ediliyor, içerik ve biçim buna göre oluşuyor. Ve tabii sol da içeriğini ve biçimini buna göre oluşturuyor. Devlet denilen tencereye uygun bir sol kapak bulunuyor.
Etin yenemediği koşullarda, muhtemelen devlet eliyle, bir “şarbon paniği” piyasaya sürülüyor, böylelikle et yememe ile alakalı gerilim azaltılıyor, kontrol altına alınıyor, kaynağı bilinmeyen bir korku tüm ülkeyi sarıyor, insanlar “zaten yenecek bir hâli de kalmamış etin” diye düşünüyorlar.
Tam bu sorumluluğun ortadan kalktığı ortamda veganlar sahneye çıkıyorlar ve “tüm et satışları durdurulsun” diye basın açıklaması yapıyorlar. Açıklama, tabii ki, istediğinde “Kadın”, istediğinde “Kürd”, istediğinde “Özgürlükçü Gençler”, istediğinde “LGBT” partisi olan örgütün bürosunda yapılıyor.
Esasında bu başlıkların tamamı, ilgili sorumluluklar bağlamında tekrar tekrar eleştirilmeyi bekliyor. Misal, burjuva TV kanalları birden hayvan sevici oluveriyor, bu yönde faaliyet yürütenler devreye sokuluyor, sokakta rahatça hayvan gezdirmek isteyen burjuvalar ve yarenleri, gerekli düşmanı da temin ediyor: “Başörtülü bir kadın, elindeki sopayla tasmasız köpek gezdiren kadına saldırdı” haberi yapılıyor hemen. Oysa sokakta tasmasız köpek gezdirmek yasak!
Et yiyemediğimiz koşullarda, Batı kaynaklı haberler servis ediliyor. Sosyal medya, birden Maduro’ya yönelik küfürlerle bezeniyor.
Nusret, muhtemelen devletin dış PR çalışması bünyesinde örgütlenmiş bir isim. Türkiye devleti ile kurulan ilişkiler bünyesinde Maduro’yu lokantaya götürüyorlar. Onca baskının orta yerinde Maduro, Türkiye gibi bir nefes borusu bulduğuna sevinerek, et yiyor. Hemen “kendi memleketinde insanlar et yiyemezken, Maduro et götürüyor” haberleri pişiriliyor. Newsweek gibi mahfiller bu haberi servis ediyorlar. Kendi ülkesinde “et satışları yasaklansın, herkes vegan olsun” diyen veganlara tek laf etmeyenler, tüm mızraklarını Maduro’ya sivriltiyorlar. Bunların bir kısmı, “biz devletçi-iktidarcı sol değiliz, üretim güçlerinin gelişimine uyumlu siyasetimiz var bizim” diyenler. Bu siyaset, AKP'ye sırf devletle iç içe ve iktidarla sarmaş dolaş olduğu için kızıyor. Bunlar AKP muhalif iktidar partisi iken, liberal mahfilken ona pek kızmıyorlardı.
Nusret’in şovu, et yemenin seksi, özel, sadece belirli kesime ait bir pratik olduğunu anlatıyor bir yanıyla. Et yemenin gündemden düştüğü gerçekliğe dair bir mecaz o. Nusret, batıda "tuz güzeli" olarak anılıyor. Eti koruyan tuz, bu vasfından sıyrılıyor, süse, renge dönüşüyor.
Yani devlet, belirli bir alanla alakalı sorumluluğundan vazgeçiyor, hemen piyasaya, o sorumluluğun boş, anlamsız hatta zararlı olduğunu söyleyen bir örgüt sürülüyor. Tesadüf mü bu?
Bu arada belirtmekte fayda var: bize yönelik eleştiriyi, esas olarak “sola fazla saldırıyorsunuz” olarak özetlemek mümkün. Ama bu lafı edenler, Marx, Lenin, bilcümle Marksist yazında sola saldırıldığını, solun eleştirildiğini görmüyorlar. Üstelik bu isimler, neden "solcu" olduklarını da izah etmiyorlar.
Dahası, bu feveranda “koministler malınızı, karınızı elinizden alacak” diyen köy ağasının yaygarası var. TİP’lilerin mitingi öncesinde ağa, köylüleri uyarıyor, söz konusu lafı ediyor, köylünün biri, “sen kendi derdine yan” diyor ağaya. Ağadaki, kendi derdini genele yayma iradesi, bu solcularda da var. Yani aslında biz, sol denilen yapıda faal ve güçlü olan devletle burjuvaziye saldırıyoruz, bu saldırı karşısında birileri çıkıp “sola saldırıyorlar, koşun” diye bağırıyorlar.
Sonuçta Maduro, bir ülkenin sorumluluğunu üstlenmiş. Onun eşit bireylerden biri olarak değerlendirip, “ben öyle yapmazdım, bence yanlış” diyerek eleştirmek doğru değil. Daha dün Venezuela temelli “yirmi birinci yüzyıl sosyalizmi” edebiyatına sarılanlar, daha ilk sarsıntıda Venezuela’yı düşmana satıyorlar. Asıl yanlış bu… Maduro'yu Tayyip üzerinden eleştirmek, Tayyip karşıtı CHP solculuğunun işi olmalı. Süreçler, dönemler ve durumlar farklı saiklerle değerlendirilmeli.
Görünenler, görünümler dünyasına hapsolmuş olanlar, ne sınıfları ne de politik dinamikleri görebiliyorlar. Sadece bireysel ihtiyaçlarını önemseyebiliyorlar. AKP karşıtı pratikleri de bu ihtiyaçlar üzerinden biçimleniyor. “Özgürce içmek, giyinmek, yaşamak istiyorsan, AKP’ye karşı çık” deniliyor. Burada AKP niye var, neleri örtüyor, neleri açığa çıkartıyor sorularının cevabına hiç bakılmıyor. Bireysel vasıflar ve özellikler, Tayyip denilen birey-düşman karşısında koruma altına alınıyor, buna da siyaset deniliyor. Bireyi aşan kolektif meselelere karşı sorumluluk, anti-Tayyip siyasetinin duvarına çarpıp dağılıyor. Bu siyasetin havalimanı işçilerinin taleplerine gülüp geçiyor olması lazım!
Sonuçta zaten artık kimse, tahtakurularından devrime uzanan yolu zerre düşünmüyor. Çünkü köprülerin, havalimanlarının, kapitalist-emperyalist üretim güçlerinin gelişimine ayarladıkları siyasetleri, eylemlerde bireylere dağıtılan güneş kremleri var onların…
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Victor Jara

Şilili Victor Jara
Yıldız gibi yaşadı, halkı için savaştı
Dilinde şarkılar, elinde gitarıyla
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Victor Jara köylüydü.
Küçük yaşlarından beri çalışıyordu.
Babasının pulluğuna oturup
Dünyayı seyrederdi.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Bugün düğünü olan komşuları
Çocukları ölen analar
Gece boyu onun şarkılarını söylüyor.
Victor yanı başlarında.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Bir savaşçı olarak yetişti,
Halkına zulmedenlere karşı savaştı.
Onların kederine ve neşesine kulak verdi.
Şarkılar biçti o keder ve neşeden.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Bakır madenlerinde sömürülen işçiler için söyledi.
Tarlalarda çalışanlar,
Fabrika işçileri için.
Onlar biliyorlardı Victor’un
Kendilerinden olduğunu.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Allende için çalıştı.
Gece gündüz ter döktü.
“Tut kardeşinin elini ki
Yarın başlasın bugünden” şarkısını söyledi.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Ama sonra generaller çöktü Şili’nin tepesine.
Victor’u tutukladılar.
Korku içindeki beş bin kişiyle
Stadyuma kapattılar.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Victor o stadyumda kalktı ayağa.
Sesindeki kudret ve cesaretle.
Tutsaklar için söyledi şarkılarını
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
İki elini de kırdılar,
Başına vurdular,
Elektrik verdiler.
Sonra da kurşun sıktılar.
Canını aldılar.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Şilili Victor Jara
Yıldız gibi yaşadı, halkı için savaştı
Dilinde şarkılar, elinde gitarıyla
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Söz: Adrian Mitchell
Müzik: Arlo Guthrie
Devamını oku ...

Çöl Aslanı

“Adaletsizlik mazlumları birer kahraman hâline getiriyor.” Libya, bu önemli sözü ve sahibini hiç unutmadı. Tarihte iz bırakan ve ülkesini işgal etmiş olan İtalya’ya karşı mücadeleye ömrünün yirmi yılını bahşeden direniş lideri Ömer Muhtar [1862-1931] hâlen daha hatırlanıyor.
Şehadetinin üzerinden seksen yedi yıl geçti ama hatırası hâlâ canlı. O, Libya’nın kolektif hafızasında silinmek bilmeyen bir çentik. Bunun sebebi, sadece direniş savaşçısı olarak oynadığı rol değil, ayrıca herkesi etkileyen şahsi vasıfları ve alamet-i farikası hâline gelmiş tel çerçeveli gözlüğü.
Teslimiyet şartlarını reddetmesi ardından Ömer Muhtar, 16 Eylül 1931 tarihinde İtalyanlar tarafından, 73 yaşında idam edildi. O günden beri Muhtar, Libyalı gençler tarafından, çözümü imkânsız koşullara karşı direnmenin sembolü olarak görüldü.
Hayatının İlk Dönemi
Doğu Libya’nın en önemli kabilelerinden Manfah’ın üyesi olan Muhtar 1862’de, Zaviyet Canzur köyünde doğdu.
Babasını Hac vazifesi esnasında kaybetti.
Babasının isteği üzerine Muhtar’ı din âlimi ve aile dostu Şeyh Hüseyin Garyani büyüttü.
Garyani’nin himayesinde genç Ömer tüm Kur’an’ı hıfzetti.
Ardından Ömer Muhtar, Cağbub Vahası’na gitti. Burası Şeyh Muhammed ibn Ali Senussi’nin kurduğu ıslahatçı İslami hareket Dava’nın merkeziydi.
Burada sekiz yıl kaldı, Şeyh Mehdi Senussi gibi ünlü âlimlerden fıkıh ve kelâm dersleri aldı.
1897’de Mehdi, onu doğuda bulunan Zaviyetü’l Kusur şehrinin valisi olarak atadı ve burada ilmiyle, irfanıyla, adilliğiyle ve meseleleri çözme kabiliyetiyle tanındı.
Bu dönemde Muhtar, “Seyyid Ömer” olarak anılmaya başlandı ki bu unvan, sadece en büyük şeyhlere ve âlimlere verilmekteydi.
Ardından Muhtar, Mehdi Senussi’nin vekili olarak hizmet vermek için Sudan’a gitti ve burada birkaç yıl kaldı.
Mehdi Senussi’nin ölümü ardından Muhtar, adil bir lider olarak edindiği itibarına bağlı olarak, o dönem Libya’ya hâkim olan Osmanlı’nın desteğiyle, bir kez daha Zaviyetü’l Kusur şeyhi olarak atandı.
Kalemden Tüfeğe
Ancak Muhtar, önce İngilizlere, sonra Fransızlara ardından da İtalyanlara karşı verilen sömürgecilik karşıtı mücadelede yer alarak, süreç içerisinde din âliminden bir direnişçiye evrildi.
Silâhı eline ilkin Mısır sınırına yerleştirilmiş olan İngiliz güçlerine karşı yürütülen mücadele dâhilinde aldı. 1900 yılında Güney Sudan ve Çad’ı işgal etmeye çalışan Fransız sömürgeci güçlerine karşı da savaştı.
1911’de, İtalya’nın Osmanlı’ya savaş ilân ettiği dönemde Muhtar zaten “Mücahidlerin Şeyhi” olarak anılmaktaydı. O günlerde bin kadar savaşçı Zaviyetü’l Kusur’dan gelip Doğu Bingazi’deki Osmanlı ordusuna katılmıştı.
1912’de Roma, Libya’yı kendisine ait bir sömürge ilân etti. Takip eden yirmi yıllık dönem zarfında Muhtar, İtalyan işgalcilere karşı yürütülen direnişe öncülük etti. İtalyanlar, eşi benzeri görülmemiş vur-kaç taktikleri sonucunda ağır kayıplar verdiler.
Bu çatışmaların büyük bir kısmı, Libya’nın kuzeydoğusunda bulunan Derna kentinde ve civarında gerçekleşti. Örneğin 1913’te iki gün süren muharebede yetmiş kadar İtalyan askeri öldü, yüzlercesi yaralandı.
Kendisine Has Gözlüğü
1930’da İtalyan güçleri mücahidlerle giriştiği bir çatışmada Muhtar’ın atını ve tel çerçeveli gözlüğünü ele geçirdi.
İtalyan Ordusu Komutanı Mareşal Rodolfo Graziani o gün şu sözü söyledi: “Bugün Muhtar’ın gözlüğünü aldık, yarın kellesini alacağız.”
11 Eylül 1931 günü İtalyan süvarilerle yaşanan çatışma esnasında Libyalıların tanıklığına göre, Muhtar’a ait iki at öldürüldü.
Savaşçılardan biri muharebenin orta yerinde “Seyyid Ömer” diye hitap edince, işgal güçleri onun kimliğini tespit edip tutukladı.
Üç gün sonra, 14 Eylül’de Graziani Bingazi’ye geldi ve Muhtar’ı yargılamakla görevli özel bir “mahkeme” kurdu.
Ertesi gün direnişin kahramanı, asılarak idam edildi.
“Yargılama” esnasında İtalyanlar, kendisine, mücahidlere silâhlı mücadeleyi terk etme çağrısı yapması durumunda ülkeyi terk etmesine izin vereceklerini söyleyince, Muhtar şunları söyledi:
“Her namazda Allah’tan başka ilâh olmadığını, Hz. Muhammed’in de O’nun elçisi olduğunu tasdik etmek için kullandığım işaret parmağım yanlış tek bir kelime bile yazamaz. Biz teslim olmayacağız. Ya muzaffer olacağız ya da öleceğiz!”
16 Eylül 1931 günü sabahı Bingazi’nin elli kilometre güneyinde bulunan Saluq’ta Muhtar, elleri zincirli olarak, idam sehpasına çıkartıldı.
Ömer Muhtar, bu büyük liderin ölümüne tanıklık etmek için toplanmış bulunan yirmi bin kişinin huzurunda Kelime-i Şehadet getirdi.
Muhtar’ın bu olağanüstü hayatı, en azından son aşaması, 1980 yılında çekilen “Çöl Aslanı” filminde Anthony Quinn’in oyunculuğu ile sahnelendi. Belirli politik hassasiyetlerin hâlen daha varlığını sürdürdüğünün kanıtı olarak İtalya’da bu filmin üzerindeki yasak ancak 2009 yılında kalkabildi.
Middle East Monitor
Devamını oku ...

Tefrik

İblis talip olmaz imiş duyduk sonradan
Yezid yola gelmez imiş duyduk sonradan
[Erzurumlu Noksani]
Belki bir 12 Eylül projesidir belki de doksanların krizine toplumsal alanda verilen bir cevap biçimidir: doksanlı yıllarda büyük futbol kulüpleri, kombine bilet satışına başlıyorlar. Bu adıma uygun olarak rakip takım taraftarına ayrılan kısım iyice ufaltılıyor ve taraftarlık, özünde kendi takımını sevmek değil, karşı takıma küfretmek ve öfkelenmek üzerinden tanımlı hâle geliyor. Özetle bugün Fenerbahçeli, Beşiktaşlı veya Galatasaraylı olma hâli, yüz küsur yıllık bir hikâye değil. Bu hikâye, en fazla yirmi beş-otuz yıllık.
* * *
Tanımları belirli bir bağlamda yapmak şart.
Sonuçta Aleviliği yüz, beş yüz veya beş bin yıllık bir hikâye olarak tanımlamaya çalışanların birer tüccar olduğunu görmek gerekiyor. Tüccarın bilincinin esnaf-zanaatkâr bilinciyle kurduğu bağ önemli. Tanıl Bora’nın “sebat” dediği de bu esnaf-zanaatkâr bilinciyle alakalı. O bağların tüccarlara oradan büyük sermayeye nasıl kenetli olduğunu tarih bize öğretiyor. Bora, bir kez daha, kendi mülkü ve pratiğini yüceltmek suretiyle, büyük sermayeye bağlanma yollarını arıyor.
* * *
Alevilikle kurulan ilişkiyi Aleviliğin kurduğu ilişkiler belirliyor.
Özünde Alevilik de “Hacı Bektaş” ve “Pir Sultan” adıyla dernek kurulmasına ilişkin devlet emriyle tanımlı. Uğur Mumcu’nun öldürülmesi, Gazi Olayları, Sivas Katliamı ve 28 Şubat süreci, bu Aleviliğin inşa sürecinde, o tanımın oluşturulmasında önemli sütunlar olarak iş görüyorlar. Alevi, kim ve ne olduğunu devletin ve sermayenin bu tanımlama gayreti içinde öğreniyor. Hiçbir kavram uzay boşluğunda salınmıyor. Yani Sünni-muhafazakâr kesimle kurulan ilişkilerde devleti görmek nasıl mümkünse, aynı devleti Alevilikle kurulan ilişkilerde de aramak gerekiyor. Aramayanlar, devletin laik kurgusuna yedeklenmeyi devrimcilik zannediyorlar.
* * *
Sonuçta HDP veya sosyalist sol, özcü bir yaklaşımla, Aleviliği tek çıkış kapısı olarak görüyor. Kürd kitlesi, yeterli görülmüyor.
Sol, toplumsal zeminini Alevilik üzerine kuruyor. Sınıfsal ayrımlar, politik ayrışmalar hükmünü yitiriyor. 7 Haziran seçimleri öncesi Ayhan Bilgen’in dile getirdiği tasnif, böylesi bir ayrım yapılsa bile, coğrafyaya göre yapılabildiğini ortaya koyuyor. Bilgen o konuşmasında HDP’nin Sivas’ın doğusundaki Kürt-Alevilere odaklanmasını salık veriyor. Batı’daki Alevilerse devlet partilerine teslim ediliyorlar.
* * *
Solun CHP limanına yanaşması da temelde Alevilik bağı ile gerçekleşiyor. O Alevileri safa çekmek için bir süre CHP postuna bürünülüyor. Bu şekilde Alevilerin avlanabileceği düşünülüyor. Bu yaklaşım, solun teorik, ideolojik ve politik kavgasını düzen içi dinamiklere teslim ediyor. Ali’yi bilmeyen, Hüseyin’i tanımayan bir kültür, bugünün maymun oynatan, gün boyu şarap içen Yezid’lerine uygun siyaset değirmenine su taşıyor.
Bugünü yaşamak, eğlenmek, tüketmek üzerine kurulu insan tipi, solu da ele geçiriyor. O, kendi içinden, kendi içinde yürüyen sınıflar mücadelesini örtbas edecek aktivistler buluyor. Altı ok bu bağlama yerleştirildiğinde, “önemli bir değişimin altına imza attık” diyorlar ama altı okun nüfuz alanını genişlettiklerini görmüyorlar. Çünkü sol, CHP’nin içinden çıkışını önemli ve kutsal görmekten vazgeçmiyor, onun ezdiği, sindirdiği kitlelere asla bağlanamıyor. O ana rahminden ve oradaki sıcaklıktan memnun.
* * *
Aslında verili içeriği ve tanımı itibarıyla Alevilikle ilişki kurmak, devletle ilişki kurmak. Bu açıdan Veysi Sarısözen gibi solcuların Cumhuriyet gazetesindeki son operasyon üzerinden, “Alevilere saldırı başlatılacak, ey Aleviler bize gelin” demesinin politik bir anlamı yok. Sarısözen, yıllar önce bağlandığı devlet ve yüksek siyasetin koltuğundan Alevilere ahkâm kesebileceğini düşünüyor. Yanılıyor. Esasen bu tür yazılar, yerel seçimler bağlamında CHP-HDP ittifakına yönelik pazarlıklar dâhilinde kaleme alınıyorlar ve bir anlam ifade etmiyorlar.
Cumhuriyet gazetesindeki içerik ve biçimi bir dernek toplantısıyla değiştirmek madem mümkündü, bugüne dek neden yapılmadı, soru bu çünkü. İstenilen, medet umulan şey başka, demek ki. O vakit, “Cumhuriyet’e darbe” yapanlarla oradaki gelişmeyi “darbe” olarak niteleyip gazeteye dair umut besleyenler, aynı güce bağlı. Alevileri korkutup “bize gelsinler” diyenlerle, “Cumhuriyet Atatürkçü özüne dönmüştür” diyenler, aynı odağa hizmet ediyorlar.
* * *
Sarısözen yazısında, Eski Sovyetçi yoldaşlarını Rusçu, eski Aydınlıkçı hasımlarını Çinci olarak görüp eleştiriyor ki buradan Sarısözen’in kendisini Amerikancı sol olarak gördüğü anlaşılıyor. Ergenekoncu-Avrasyacı ile Batı hattı-ABD-AB arasında ayrım yapanlar, ezilenlere ve emekçilere yalan söylüyorlar.
Yazı dolayımıyla Sarısözen, özellikle Alevilere, “gelin aradığınız CHP bizde, biz CHP’den daha fazla CHP olabiliriz” buyuruyor. Bu zokayı yutabileceğini düşündüğü Alevilerse, kendilerini Koç gibi aileler ve paşalarla tanımlıyorlar ağırlıklı olarak. İnşa edilen tanım, bunu gerektiriyor.
Batı’daki düşünce kuruluşlarından, parlamentolardan gelen fonlara kaşık sallamayı yazarlık veya aktivizm zannedenlerde bir hikmet bulunuyor; devlet, Ankara’daki bir-iki bina zannediliyor, onun menzili ve erimi çeşitli hilelerle gizlenmeye çalışılıyor, sonuçta o menzil ve erimin o fonları ve kaşıkları da içerdiğini görmek gerekiyor.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...