Çerağ

“Işıklar içinde uyusun, yıldızlar yoldaşı olsun.”
Solcu biri öldüğünde, ardından bu söz sarfediliyor artık. “Işık” ve “yıldız” illaki çoğul! Ölümden sonra uyurgezerlik teklif ediliyor anlaşılan, hem uyuyor hem yoldaş oluyor. Onca materyalizm ve diyalektik, böylesi bir tekerlemeyle son buluyor. Müslüman görünmeyelim diye türlü cümleler uyduruluyor.
Bir tür hissiyat ve fikriyat üzerinden imal ediliyor solcu bireyler. Metafizik âlemde, soyut, mutlak, kendinden menkul bir ruh dolanıyor ve bu ruh, geçici bir süre bir bedene, ülkeye ve sınıfa kavuşuyor. Bu geçicilik ve bu mecburiyet, ancak ışıkla ve yıldızlarla aşılabiliyor. Solculuk, daha baştan, sınıfa, ülkeye ve bedene ait olmamanın adı olarak örgütleniyor.
Çünkü siyaset üç boyutta işliyor: sınıf, ülke ve beden.
Sol, her daim, ezel-ebed ruh üzerinden düşündüğünden, istemediği sınıfa, ülkeye ve bedene doğmuş bireylere örgütleniyor. O ruh, “bağzı kitapların kardeş” olması gibi, başka “bağzı” ruhlara kardeş oluyor. İlerlemenin, gelişmenin adı olmaya ikna edilen ruhlar, o başka ruhlar gibi şanslı olmadıklarına yanıyorlar ömürleri boyu. Çünkü o başka ruhlar, istedikleri sınıfta, ülkede ve bedende varolabiliyorlar. Henry Ford, işçilere “benim sermayem makinelerim, sizin de kol gücünüz, bunları birleştirelim” diyor. O günden beri bir tür solculuk, efendilerine benzemeyi özgürlük zannediyor ve bu solculuk, hep efendilere benzemeyi telkin ediyor. Tabii bu noktada liberallerden, “insan tercih yapan hayvandır” sözü alınıyor, buradan da sınıf, ülke ve beden tercih edilememiş olgular olarak değersizleştiriliyor.
“Bu sınıfı, ülkeyi veya bedeni ben seçmedim ki” diyen birey, sorumluluktan da kaçma imkânı buluyor. Âleme karşı sorumluluğunu devredeni horgörüyor, ölünce yıldızlarla birlikte samanyolunda yürüyebileceğini hayal edebiliyor. Burada çerağı uyandırmayı küçümseyenler, yıldızların ışıkları altında dolaşabileceklerini düşünüyorlar. Sönmüş yıldızlara ışık götürmeyi vaat edenler, yoksul evlere ekmek ve bir selam bile götüremiyor.
Ölüm sonrasına dair fikir, doğum öncesine dair kurguyla ilgili bir şeyler söylüyor. Yıldızlarla kol kola yürüyen bir ruh, yere iniyor, sınıfını, ülkesini ve bedenini beğenmiyor, buna da solculuk diyorlar.
Özünde burjuvazi, kendisi için tehlikeli kitlesel dinamikleri bireylere bölüyor ve onları hem tanrı hem de köle olmaya ikna ediyor. Düşmanlarını o bireylere ezdiriyor. Tanrı olma arzusu, bedenden, sınıftan ve ülkeden evvele bakmayı gerekli kılıyor. Köle olma mecburiyeti, bedene, sınıfa, ülkeye diz çöktürmeyi beraberinde getiriyor.
Bedeni beğenmeyen, LGBT’leri istismar ediyor; ülkeyi beğenmeyen, Almanya’ya gelen Tayyip’e “go home” diyor, Ferhat Tunç gibi “ben de Alman’ım, demokrasi ve evrensel değerlerin sahibi sizsiniz ey Merkel”[1] diye mektup yazıyor; sınıfını beğenmeyen, patronların siyasetini telkin ediyor, sendikaları bu amaç doğrultusunda kullanıyor.
“Ben tesadüfen bu ülkede doğmuşum, Zimbamwe’de de doğabilirdim” diyen kişi, Tanrı’nın ezeli olma vasfını üstüne alıyor aslında. Ezeli varlık olarak geliyor, doğum öncesi tercih yapmaktan bahsediyor. Tercihleri, ihtiyaçların ve zorunlulukların üzerine çıkartıyor. Böylelikle doğumu ve sancılarını aşabileceğini düşünüyor. Bu yüzden “kirli dünya”ya çocuk doğurmuyor. Bu da bahaneden başka bir şey değil aslında.
Bugün “Gezi çocukları, yurtdışına kaçıyor” ve “Kadıköy bir tür sığınak” haberlerini birlikte okumak gerekiyor. “Burada zengin olamayacağımı düşündüm” diyor Gezi’de aktif olan biri. Bir başkası, “bu ülkeye çocuk doğurmak istemediğini” söylüyor. Öte yandan bir tur şirketi sahibini bu devlet, turizm bakanı yapıyor. Kadınların güçlendirilmesi çalışmalarının başındaki kadın da bakan oluyor. Solcuların gizliden desteklediği özel kolej sahibi de oturuyor bakanlık koltuğuna. 
Sol, AKP’nin sınıfa, bedene ve ülkeye düşman hâlini gizliden gizliye seviyor. Burjuvazi ve sermaye ile muhafazakâr çevrelerin sisteme entegre edilmesini örtük olarak destekliyor. Devletin verdiği, o entegrasyon esnasında AKP kitlesine küfretme ve onu aşağılama görevini üstüne alıyor. Yaptığı tek iş bu. Döne dolaşa, sermayenin ve devletin tayin ettiği sınırlar dâhilinde düşünüyor ve hareket ediyor.
Dolayısıyla Roni Margulies, solun devletle ilişkisine bakacağına, kendi örgütünün AKP’den aldığı tebrike odaklanmalı. Kavala’ya verilen F-16 ihalesini, Nişanyan’a açılan kapıları sorgulamalı. Çünkü devlet, sınıfı, ülkeyi ve bedeni, orada olmak istemeyenler eliyle dönüştürüyor, kontrol altına alıyor. Yoksul halk, her daim sahipsizlik-aidiyetsizlik korkusuyla esir alınmalı. Sığ bir devlet eleştirisi, bu gerçeği asla görmüyor.
Sonuçta DSİP-ESP ve İP-TKP, iki ayrı hatmış gibi görünüyor ama genel siyaset-ideoloji düzleminde birbirlerini tamamlıyorlar. Bu görülmeli.
Mülkiyet ilişkilerinin var ettiği bir ideoloji ve siyaset, ne yaparsa yapsın, o ilişkileri besliyor. Sınıf, ülke ve beden, o mülkiyet ilişkileri önünde diz çöktürülüyor. Bize giydirilen ucuz AKP karşıtlığı gömleğini atıp oralardaki çığlıkları, dertleri, sıçramaları görmek, onlara örgütlenmek gerekiyor.
Çerağ uyandırılmayı bekliyor.
Eren Balkır
30 Eylül 2018
Dipnot
[1] “Ferhat Tunç’tan Merkel’e Açık Mektup”, 29 Eylül 2018, Bianet.

Kovuk

Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası içinde faal olan kimi isimler, o dönem oluşmuş siyaset kurgusu ve bağlamı içinde konuşuyorlar. Sonuçta aynı isimler, köylülerin örgütlenmesi gerektiği üzerinde duruyorlar. Milli mücadele bağlamında kendilerine böylesi bir görev düştüğünü düşünüyorlar ve ilişkileri bu bağlam dâhilinde anlamlandırıyorlar. Halkın gündemiyle ağaların-paşaların gündemi asla ayrışamıyor.
Ekim Devrimi kadar İttihatçıların ve Neo-ittihatçıların tayin ettikleri bu bağlam gereği THİF’liler, köylülerin örgütlenmesini bir açıdan burjuva devrimi üzerinden gerekli görüyorlar. Savaşlar karşısında yılan köylülerdeki ataletsizliği kırmak zaruri kabul ediliyor, bu amaçla Elaziz’e dek uzanan bir alanda örgütlenme çalışmaları yürütülüyor. Ama bu faaliyetin ardında, mevcut kurgunun ve bağlamın biçimlendirdiği bir fikriyat duruyor. Köylüleri örgütleme meselesi, verili denklem içerisinde anlamlandırılmaya çalışılıyor. Ekim, İttihatçıların ihtiyaçlarına mağlup oluyor.
Solun bu damarı hâlen daha güçlü. Bugüne dek hep bu damar besleniyor. O gün köylülerin savaş kaçkınlığı tasfiye edilmek isteniyor, İstiklâl Mahkemeleri’nin sol ayağı örgütleniyor. Bugünse yoksul halk, burjuvazinin siyasetine yedeklenmeye çalışılıyor. “12 Eylül’ün depolitize ettiği halk” üzerinden kurulan cümleler, hep bu yedekleme faaliyetine hizmet ediyor. Kimse, “neden politika, nasıl politika?” sorularını sormuyor.
1920 sonrası Sovyetler’le bir devrim değil, bir devlet olarak ilişki kuruluyor. Bunun bir de sermaye ayağı var: Türkiye-Sovyetler arasında kurulan ticari-ekonomik ilişkiler, politik-ideolojik ufku da tayin ediyor. Devlet ve sermaye, ilişkinin bu şekilde kurulmasından memnun. Aydınlanma, modernizm, ilericilik, yurtseverlik, laiklik, kalkınma ve demokrasi gibi başlıklarda, sol hep belirli bir kovuğa yerleştiriliyor ve asla oradan çıkamıyor. Kendisini var eden koşullara Allah gibi tapıyor. Kendisine açılan alanın dışına çıkmaya asla cüret etmiyor. O kovuğu ölesiye seviyor.
Bugün solda hüküm süren tartışma, Amerikan Devrimciliği ile Fransız Devrimciliği arasındaki tartışmayla alakalı esasında. Bu anlamda mücadelenin biçimlendirdiği bir sınıf ve halk, hep bu iki devrimin ölçüsüne vuruluyor, o ölçüye göre daraltılıyor. O kovuk tayin ediyor hareket planını.
Ama aynı halk ve sınıf, 1920’de olduğu gibi, içten içe, sokaklarda veya dağlarda, burjuvazi ve onun adına yapılması düşünülen bir “devrim” için ölmek istemiyor. Bugün yaşanan gerilimler, ayrışmalar, farklı örgütlerin kurulması, alınan nefes, ortaya konulan pratikler, bu istemsizlikle alakalı. Ortaya, her seferinde, sınıfı ve halkı görmeyen, görmemeyi erdem sanan özneler çıkmak zorunda.
Bu sol, emekçilerin, proleterlerin Fransız veya Amerikan Devrimi öncesi tarihini tarihten saymıyor. Ama sınıf ve halk, pratikte bu tarihle belirli bir anlam buluyor. Onların burjuvazi sayesinde, onun eliyle kıymetli birer insan olduğunu düşünen sol, politikayı, döne dolaşa, iktidarın ve sermayenin sunağında kurban ediyor.
Bu koşullarda Fikret Başkaya “örgütlerden kurtulun” emrini veriyor, “kitlelerin özhareketine bakın” diyor.[1] “Kitle” ve “özhareket” dediği şeylere anlamı neyin kattığını ise hiç sorgulamıyor. Bu konuda örgüt gibi ayraçları da devredışı bırakıyor. Bunların burjuva devrimleri ile anlamlanan içeriklerini seviyor sadece, bununla yetiniyor. Bürokrasi eleştirisi de, varolan devlet bürokrasisinin ve yaşadığı dönüşümün bir emri aslında, böyle okumak gerekiyor.
Tek tweet’iyle Gezi Ayaklanması’nı başlatanlar da Gezi’nin amacının artık AKP’yi devirmek olmadığını söylüyorlar.[2] Forumlarda oluşan güzel havaya aldanıyorlar ve tüm yığınaklarını buraya yapıyorlar. “Türkiye’yi zenginleşebilecekleri bir ülke olarak görmeyen” sosyal girişimciler, ülkeden kaçıyorlar.[3] Bunlar mahvediyor Haziran’ı, Gezi’yi. Politikanın dizginlerini bu zenginleşme heveslisi orta sınıflara teslim edenlerse, hiç hesap vermiyorlar.
Bunlar, üçüncü havalimanında AKP’nin yoksul işçilerin üzerine polis sürmeye cüret edebildiğini, bunu göze aldığını yazıyorlar. Böylelikle yoksulları AKP’ye teslim ettiklerini kabul etmiş oluyorlar. Bu toy örgütler, devletin uzun yıllardır işçilerin üzerine polis sürdüğünü görmüyor. AKP’yle yatıp kalkanlar, kendilerine buradan ikbal kapılarının açılacağına dair sözler verilenler, gerçeğe iyice körleşiyorlar.
THİF örneğinde bahsedildiği üzere, esasen belki de siyasetle politika arasında ayrım yapmak gerekiyor. Siyaset, egemenlerin tayin ettiği bir ilişki ağı olarak vücut buluyor. Yoksul halkın hayata dair dönüştürme pratiğiyse, politikaya ihtiyaç duyuyor. Bu politikanın içeriği ve biçiminin devlet ve sermayenin ihtiyaçlarından ayrı bir düzlemde tayin edilmesi gerekiyor. İşçiler, emekçiler, tarihsel birikimle, toplumsal bağlarla ilişki içerisinde mevziler örüyorlar. Politika, bu mevzilerde varolabiliyor, devletten ve sermayeden gelecek himmete bakan, onlardan medet uman, devletin ve sermayeye minnet eden kişiler, halka sadece sığ bir siyaset önerebiliyorlar. O halkın o siyasete yüz vermemesine kızmamak gerekiyor.
Eren Balkır
23 Eylül 2018
Dipnotlar
[1] Fikret Başkaya, “Ne İle Cebelleştiğini Bilmek”, 29 Temmuz 2018, Birgün.
[2] “Mesele Artık AKP’yi Devirmek Değil”, 28 Haziran 2013, Taksim.
[3] Kadri Gürsel, “Gezi Kuşağı Türkiye’yi Terk Ediyor”, 21 Eylül 2018, Monitor.

Kendine Masal Anlatmamak

Seksen öncesine dair inisiyatif ve meşruiyet edebiyatı, o kuşağın kendi özel mekânlarında sık sık yinelediği bir efsane. Solun yetmişlerde belirli bir inisiyatife ve meşruiyete sahip olduğu, tarihsel gerçeklerle örtüşmeyen bir masal ve bu masal, daha çok, gençleri çekmek için anlatılıyor. Özne, bu masal üzerinden inşa ediliyor ve süreç içerisinde gerçekle bağını yitiriyor.
Yetmişlerde sol güçlü olsaydı, bir bileşeni elindeki sendikaları, bir başkası halk komitelerini CHP’ye devretmezdi. O bileşenler, seksenlerin, doksanların ve 2000’in ilk on yılının sonunda ölen-biten CHP’yi yeniden diriltmezdi. Dolayısıyla bugün o özel öznelerin etrafına döşedikleri dev aynalarına pek inanmamak gerekiyor. Esasında sendikalar da halk komiteleri de gerçek sahibini iade ediliyor, bu görülmeli.
* * *
Özel mekânlara, özel hayata çekildiği ölçüde devrim, sosyalizm vs. özelleşiyor. Özel insanların özel pratiği olarak tekrar tekrar yeniden formüle ediliyor. Yarış, bu özel oluşla alakalı. Bugün Kadıköy'ün dünyanın en havalı semtlerinden biri oluşuna dair haberler bu yüzden yapılıyor.
Özel hayata çekilenler, devrimi ve sosyalizmi yeryüzünden kaçırıyorlar, onları göğe çıkartıyorlar. “Seksen öncesi” tabiri, kimi Müslümanların Asrı Saadet’ini andırıyor biraz da. Devrimci-sosyalist kavga özelleştiriliyor ki ulaşılmaz, olmaz bir şey hâline gelsin. Herkes, o özel bireye mecbur olsun. İstenilen bu.
Her dönemde birileri çıkıyor, bu özelleştirme girişimine düşünsel kılıflar buluyor. Saf, temiz, arınık devrim ve sosyalizm masalları anlatılıyor.
* * *
Dinî ve millî anlamda karışık bir coğrafyanın, Hindistan’ın bir evladı olarak Vijay Prashad bu türden bir eğilime sahip.[1] O da disipline vurgu yapıyor. Özel ve ayrıksı yönünün disiplinlilik olduğunu söylüyor. Sadece dinî ve milli gerilimlerin, çelişkilerin kirinden kurtulmak isteyenlere seslenebiliyor. Din ve millet, bugünde varolmak denilen kutsiyetin önünde diz çöktürülmek isteniyor. Kitlelerin bu iki kanaldan ortaya koyduğu direnç, bugünde yaşamak, varolmak için dağıtılıyor. O direnç, gerekli mevzilere örgütlenemiyor, mevziler o dirençte örülemiyor.
Din ve millet ile alakalı tespitlerin üzerine “Marksistler olması gerekenden değil, olandan hareket ederler” diyen Lenin’in gölgesi asla düşmüyor. Saf, özel, homojen, kendi iç disiplinine, uyumuna sahip mesihî bir yapı, ancak mason locaları örgütleyebiliyor. Mason locaları da meslek ideolojilerinin dışına çıkamıyor.
Bu localar öğrenciye, Kürd’e, köylüye, kadına, işçiye kendi penceresinden bakabiliyor. Zararlı görüyorsa, onlara kendi localarını kurmayı öğütleyebiliyor. Localardan taraf olma, kitlelerle gerekli müdahaleyi gerçekleştirme becerisini haiz bir örgütler kolektifi olarak parti asla neşet etmiyor. Parti denilen kuvve, locaların fiiline rağmen, yerin altında birikiyor.
Sadece saf, ak, temiz olana kilitlenmiş bir loca, tarihe ve topluma buradan bakıyor. Onun yasalarını bile o yasalardan ari, münezzeh olmak için öğreniyor. Düzeni değiştirmekten bahsediyor ama kendisi hiç değişmiyor.
Böylesi bir loca, teorik-ideolojik faaliyetini sadece kendi benzerlerine yönelik olarak gerçekleştiriyor. Birbirlerinden rol ve adam çalmak için çabalıyor, buna da siyaset diyor. Kürd ise sadece pişmiş armut olarak görüldüğü için önemseniyor, bir de verili küçük burjuvanın özel hayatını biraz olsun rahatlatacak dinamik olarak değerlendirildiğinden. Kürd, biraz senaryoya aykırı davranınca, çıkındaki küfürler bir bir savrulmaya başlanıyor. Onda kuvvenin fiile geçişinden ürkülüyor.
* * *
Bugün AKP’ye sırf İslam’a küfretme imkânı sunduğu için saldırılıyor. Buna da “devrimci mücadele” deniliyor. Bir yığın çelişki var ve bunları tek bir cümlede ifade ettiğimizde yol açılacak zannediliyor. Çelişkileri “silâh”la kendi varlığında sadeleştirmek isteyenle, “teori-fikir” ile bu işi yapmak isteyen arasında teorik manada bir fark bulunmuyor.
Saf, temiz olmak, millete “çelişkiler bende çözülüyor” yalanını söylemeyi gerekli kılıyor. Mazlumlar-sömürülenler, devlet ve burjuvazi eliyle kendi varlıklarından dolayı çelişkilerin varolduğuna zorla ikna ediliyorlar. Yapılması gereken, onların içinden özel, dişimize uygun bireyleri belirli mevkilere getirmek değil, o çelişkileri örgütleyip kitleleri mevzilere çekmek, mevzileri o çelişkilerin düşman aleyhine evrildiği momentlerde örmek.
Ama çelişkilerden arınmış gibi yapan öznenin bunu gerçekleştirmesi mümkün görünmüyor. Misal, 2013 yazında Mustafa Koç için taziye yayınlamak bir anlam ifade edebilirdi ama bugün onun imal ettiği zırhlı araçlar Sur’da, Cizre’de dolanırken, bu taziye burjuvazinin başını sağlıklı kılmaktır. Saçlarından tutup bataklıktan çıkacağını sananlar, bu duruma mesafe alabilirler. Ama bu mesafe daha da tehlikelidir.
* * *
HDP’yle alakalı tartışmalar üzerinden kimi yapılar, yan çizme, mesuliyet almadan, hesap vermeden ona verdiği desteğin kirinden arınma taklaları atıyor. Gene saf, temiz, arınık olana işaret ediliyor. Her darbede kitlelere bu yönde yalanlar söyleniyor.
Geçmiş, bugün ve gelecek, ayrı ayrı ve bütün olarak, bu saf, temiz öznenin etrafında tavaf ettiriliyor. Her seferinde sıfırdan, baştan başladıklarını söyleyenler çıkıyor. Kimse tarihsel diyalektiğe, toplumsal maddeye örgütlenmeyi dert edinmiyor.
Eren Balkır
22 Eylül 2018

Tahtakuruları

Yıllar önce Aziz Nesin, aslında ülke insanının yeterince et tüketememesinden dem vuruyor, o ünlü “halkın yüzde altmışı aptal” lafını, halkın yüzde altmışlık kısmının et tüketemediği haberi üzerinden dillendiriyordu.
Bugünse gene kriz var ve insanlar iki yüz gram kıyma almadan önce epey bir düşünmek zorundalar. Devlet, bu iaşenin dağıtımı ve temini noktasında belirli bir role sahip. Ama mevcut uluslararası, bölgesel ve ülkesel kriz şartlarında bu rol ifa edilemiyor. Bu yönde halkı kışkırtma ve ayaklandırma derdine düşmeyen sol ise derhal veganizme sarılıyor. Veganizm, bunun için var. İnekleştirilen insanoğlu, sorumluluklardan ve yükten kurtuluyor, zira bu, üst-insan için atılan bir adım.
Zamanla devlet halkla ilgili sorumluluklarından sıyrılıyor, giderek, şirket gibi idare ediliyor, içerik ve biçim buna göre oluşuyor. Ve tabii sol da içeriğini ve biçimini buna göre oluşturuyor. Devlet denilen tencereye uygun bir sol kapak bulunuyor.
Etin yenemediği koşullarda, muhtemelen devlet eliyle, bir “şarbon paniği” piyasaya sürülüyor, böylelikle et yememe ile alakalı gerilim azaltılıyor, kontrol altına alınıyor, kaynağı bilinmeyen bir korku tüm ülkeyi sarıyor, insanlar “zaten yenecek bir hâli de kalmamış etin” diye düşünüyorlar.
Tam bu sorumluluğun ortadan kalktığı ortamda veganlar sahneye çıkıyorlar ve “tüm et satışları durdurulsun” diye basın açıklaması yapıyorlar. Açıklama, tabii ki, istediğinde “Kadın”, istediğinde “Kürd”, istediğinde “Özgürlükçü Gençler”, istediğinde “LGBT” partisi olan örgütün bürosunda yapılıyor.
Esasında bu başlıkların tamamı, ilgili sorumluluklar bağlamında tekrar tekrar eleştirilmeyi bekliyor. Misal, burjuva TV kanalları birden hayvan sevici oluveriyor, bu yönde faaliyet yürütenler devreye sokuluyor, sokakta rahatça hayvan gezdirmek isteyen burjuvalar ve yarenleri, gerekli düşmanı da temin ediyor: “Başörtülü bir kadın, elindeki sopayla tasmasız köpek gezdiren kadına saldırdı” haberi yapılıyor hemen. Oysa sokakta tasmasız köpek gezdirmek yasak!
Et yiyemediğimiz koşullarda, Batı kaynaklı haberler servis ediliyor. Sosyal medya, birden Maduro’ya yönelik küfürlerle bezeniyor.
Nusret, muhtemelen devletin dış PR çalışması bünyesinde örgütlenmiş bir isim. Türkiye devleti ile kurulan ilişkiler bünyesinde Maduro’yu lokantaya götürüyorlar. Onca baskının orta yerinde Maduro, Türkiye gibi bir nefes borusu bulduğuna sevinerek, et yiyor. Hemen “kendi memleketinde insanlar et yiyemezken, Maduro et götürüyor” haberleri pişiriliyor. Newsweek gibi mahfiller bu haberi servis ediyorlar. Kendi ülkesinde “et satışları yasaklansın, herkes vegan olsun” diyen veganlara tek laf etmeyenler, tüm mızraklarını Maduro’ya sivriltiyorlar. Bunların bir kısmı, “biz devletçi-iktidarcı sol değiliz, üretim güçlerinin gelişimine uyumlu siyasetimiz var bizim” diyenler. Bu siyaset, AKP'ye sırf devletle iç içe ve iktidarla sarmaş dolaş olduğu için kızıyor. Bunlar AKP muhalif iktidar partisi iken, liberal mahfilken ona pek kızmıyorlardı.
Nusret’in şovu, et yemenin seksi, özel, sadece belirli kesime ait bir pratik olduğunu anlatıyor bir yanıyla. Et yemenin gündemden düştüğü gerçekliğe dair bir mecaz o. Nusret, batıda "tuz güzeli" olarak anılıyor. Eti koruyan tuz, bu vasfından sıyrılıyor, süse, renge dönüşüyor.
Yani devlet, belirli bir alanla alakalı sorumluluğundan vazgeçiyor, hemen piyasaya, o sorumluluğun boş, anlamsız hatta zararlı olduğunu söyleyen bir örgüt sürülüyor. Tesadüf mü bu?
Bu arada belirtmekte fayda var: bize yönelik eleştiriyi, esas olarak “sola fazla saldırıyorsunuz” olarak özetlemek mümkün. Ama bu lafı edenler, Marx, Lenin, bilcümle Marksist yazında sola saldırıldığını, solun eleştirildiğini görmüyorlar. Üstelik bu isimler, neden "solcu" olduklarını da izah etmiyorlar.
Dahası, bu feveranda “koministler malınızı, karınızı elinizden alacak” diyen köy ağasının yaygarası var. TİP’lilerin mitingi öncesinde ağa, köylüleri uyarıyor, söz konusu lafı ediyor, köylünün biri, “sen kendi derdine yan” diyor ağaya. Ağadaki, kendi derdini genele yayma iradesi, bu solcularda da var. Yani aslında biz, sol denilen yapıda faal ve güçlü olan devletle burjuvaziye saldırıyoruz, bu saldırı karşısında birileri çıkıp “sola saldırıyorlar, koşun” diye bağırıyorlar.
Sonuçta Maduro, bir ülkenin sorumluluğunu üstlenmiş. Onun eşit bireylerden biri olarak değerlendirip, “ben öyle yapmazdım, bence yanlış” diyerek eleştirmek doğru değil. Daha dün Venezuela temelli “yirmi birinci yüzyıl sosyalizmi” edebiyatına sarılanlar, daha ilk sarsıntıda Venezuela’yı düşmana satıyorlar. Asıl yanlış bu… Maduro'yu Tayyip üzerinden eleştirmek, Tayyip karşıtı CHP solculuğunun işi olmalı. Süreçler, dönemler ve durumlar farklı saiklerle değerlendirilmeli.
Görünenler, görünümler dünyasına hapsolmuş olanlar, ne sınıfları ne de politik dinamikleri görebiliyorlar. Sadece bireysel ihtiyaçlarını önemseyebiliyorlar. AKP karşıtı pratikleri de bu ihtiyaçlar üzerinden biçimleniyor. “Özgürce içmek, giyinmek, yaşamak istiyorsan, AKP’ye karşı çık” deniliyor. Burada AKP niye var, neleri örtüyor, neleri açığa çıkartıyor sorularının cevabına hiç bakılmıyor. Bireysel vasıflar ve özellikler, Tayyip denilen birey-düşman karşısında koruma altına alınıyor, buna da siyaset deniliyor. Bireyi aşan kolektif meselelere karşı sorumluluk, anti-Tayyip siyasetinin duvarına çarpıp dağılıyor. Bu siyasetin havalimanı işçilerinin taleplerine gülüp geçiyor olması lazım!
Sonuçta zaten artık kimse, tahtakurularından devrime uzanan yolu zerre düşünmüyor. Çünkü köprülerin, havalimanlarının, kapitalist-emperyalist üretim güçlerinin gelişimine ayarladıkları siyasetleri, eylemlerde bireylere dağıtılan güneş kremleri var onların…
Eren Balkır
19 Eylül 2018

Victor Jara

Şilili Victor Jara
Bir yıldız gibi yaşadı, halkı için savaştı
Dilinde şarkılar, elinde gitarıyla
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Victor Jara köylüydü.
Küçük yaşlarından beri çalışıyordu.
Babasının pulluğuna oturup
Dünyayı seyrederdi.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Bugün düğünü olan komşuları
Çocukları ölen analar
Gece boyu onun şarkılarını söylüyor.
Victor yanı başlarında.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Bir savaşçı olarak yetişti,
Halkına zulmedenlere karşı savaştı.
Onların kederine ve neşesine kulak verdi.
Şarkılar biçti o keder ve neşeden.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Bakır madenlerinde sömürülen işçiler için söyledi.
Tarlalarda çalışanlar,
Fabrika işçileri için.
Onlar biliyorlardı Victor’un
Kendilerinden olduğunu.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Allende için çalıştı.
Gece gündüz ter döktü.
“Tut kardeşinin elini ki
Yarın başlasın bugünden” şarkısını söyledi.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Ama sonra generaller çöktü Şili’nin tepesine.
Victor’u tutukladılar.
Korku içindeki beş bin kişiyle
Stadyuma kapattılar.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Victor o stadyumda kalktı ayağa.
Sesindeki kudret ve cesaretle.
Tutsaklar için söyledi şarkılarını
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
İki elini de kırdılar,
Başına vurdular,
Elektrik verdiler.
Sonra da kurşun sıktılar.
Canını aldılar.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Şilili Victor Jara
Bir yıldız gibi yaşadı, halkı için savaştı
Dilinde şarkılar, elinde gitarıyla
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Elleri yumuşak, elleri kuvvetliydi.
Söz: Adrian Mitchell
Müzik: Arlo Guthrie

Çöl Aslanı

“Adaletsizlik mazlumları birer kahraman hâline getiriyor.” Libya, bu önemli sözü ve sahibini hiç unutmadı. Tarihte iz bırakan ve ülkesini işgal etmiş olan İtalya’ya karşı mücadeleye ömrünün yirmi yılını bahşeden direniş lideri Ömer Muhtar [1862-1931] hâlen daha hatırlanıyor.
Şehadetinin üzerinden seksen yedi yıl geçti ama hatırası hâlâ canlı. O, Libya’nın kolektif hafızasında silinmek bilmeyen bir çentik. Bunun sebebi, sadece direniş savaşçısı olarak oynadığı rol değil, ayrıca herkesi etkileyen şahsi vasıfları ve alamet-i farikası hâline gelmiş tel çerçeveli gözlüğü.
Teslimiyet şartlarını reddetmesi ardından Ömer Muhtar, 16 Eylül 1931 tarihinde İtalyanlar tarafından, 73 yaşında idam edildi. O günden beri Muhtar, Libyalı gençler tarafından, çözümü imkânsız koşullara karşı direnmenin sembolü olarak görüldü.
Hayatının İlk Dönemi
Doğu Libya’nın en önemli kabilelerinden Manfah’ın üyesi olan Muhtar 1862’de, Zaviyet Canzur köyünde doğdu.
Babasını Hac vazifesi esnasında kaybetti.
Babasının isteği üzerine Muhtar’ı din âlimi ve aile dostu Şeyh Hüseyin Garyani büyüttü.
Garyani’nin himayesinde genç Ömer tüm Kur’an’ı hıfzetti.
Ardından Ömer Muhtar, Cağbub Vahası’na gitti. Burası Şeyh Muhammed ibn Ali Senussi’nin kurduğu ıslahatçı İslami hareket Dava’nın merkeziydi.
Burada sekiz yıl kaldı, Şeyh Mehdi Senussi gibi ünlü âlimlerden fıkıh ve kelâm dersleri aldı.
1897’de Mehdi, onu doğuda bulunan Zaviyetü’l Kusur şehrinin valisi olarak atadı ve burada ilmiyle, irfanıyla, adilliğiyle ve meseleleri çözme kabiliyetiyle tanındı.
Bu dönemde Muhtar, “Seyyid Ömer” olarak anılmaya başlandı ki bu unvan, sadece en büyük şeyhlere ve âlimlere verilmekteydi.
Ardından Muhtar, Mehdi Senussi’nin vekili olarak hizmet vermek için Sudan’a gitti ve burada birkaç yıl kaldı.
Mehdi Senussi’nin ölümü ardından Muhtar, adil bir lider olarak edindiği itibarına bağlı olarak, o dönem Libya’ya hâkim olan Osmanlı’nın desteğiyle, bir kez daha Zaviyetü’l Kusur şeyhi olarak atandı.
Kalemden Tüfeğe
Ancak Muhtar, önce İngilizlere, sonra Fransızlara ardından da İtalyanlara karşı verilen sömürgecilik karşıtı mücadelede yer alarak, süreç içerisinde din âliminden bir direnişçiye evrildi.
Silâhı eline ilkin Mısır sınırına yerleştirilmiş olan İngiliz güçlerine karşı yürütülen mücadele dâhilinde aldı. 1900 yılında Güney Sudan ve Çad’ı işgal etmeye çalışan Fransız sömürgeci güçlerine karşı da savaştı.
1911’de, İtalya’nın Osmanlı’ya savaş ilân ettiği dönemde Muhtar zaten “Mücahidlerin Şeyhi” olarak anılmaktaydı. O günlerde bin kadar savaşçı Zaviyetü’l Kusur’dan gelip Doğu Bingazi’deki Osmanlı ordusuna katılmıştı.
1912’de Roma, Libya’yı kendisine ait bir sömürge ilân etti. Takip eden yirmi yıllık dönem zarfında Muhtar, İtalyan işgalcilere karşı yürütülen direnişe öncülük etti. İtalyanlar, eşi benzeri görülmemiş vur-kaç taktikleri sonucunda ağır kayıplar verdiler.
Bu çatışmaların büyük bir kısmı, Libya’nın kuzeydoğusunda bulunan Derna kentinde ve civarında gerçekleşti. Örneğin 1913’te iki gün süren muharebede yetmiş kadar İtalyan askeri öldü, yüzlercesi yaralandı.
Kendisine Has Gözlüğü
1930’da İtalyan güçleri mücahidlerle giriştiği bir çatışmada Muhtar’ın atını ve tel çerçeveli gözlüğünü ele geçirdi.
İtalyan Ordusu Komutanı Mareşal Rodolfo Graziani o gün şu sözü söyledi: “Bugün Muhtar’ın gözlüğünü aldık, yarın kellesini alacağız.”
11 Eylül 1931 günü İtalyan süvarilerle yaşanan çatışma esnasında Libyalıların tanıklığına göre, Muhtar’a ait iki at öldürüldü.
Savaşçılardan biri muharebenin orta yerinde “Seyyid Ömer” diye hitap edince, işgal güçleri onun kimliğini tespit edip tutukladı.
Üç gün sonra, 14 Eylül’de Graziani Bingazi’ye geldi ve Muhtar’ı yargılamakla görevli özel bir “mahkeme” kurdu.
Ertesi gün direnişin kahramanı, asılarak idam edildi.
“Yargılama” esnasında İtalyanlar, kendisine, mücahidlere silâhlı mücadeleyi terk etme çağrısı yapması durumunda ülkeyi terk etmesine izin vereceklerini söyleyince, Muhtar şunları söyledi:
“Her namazda Allah’tan başka ilâh olmadığını, Hz. Muhammed’in de O’nun elçisi olduğunu tasdik etmek için kullandığım işaret parmağım yanlış tek bir kelime bile yazamaz. Biz teslim olmayacağız. Ya muzaffer olacağız ya da öleceğiz!”
16 Eylül 1931 günü sabahı Bingazi’nin elli kilometre güneyinde bulunan Saluq’ta Muhtar, elleri zincirli olarak, idam sehpasına çıkartıldı.
Ömer Muhtar, bu büyük liderin ölümüne tanıklık etmek için toplanmış bulunan yirmi bin kişinin huzurunda Kelime-i Şehadet getirdi.
Muhtar’ın bu olağanüstü hayatı, en azından son aşaması, 1980 yılında çekilen “Çöl Aslanı” filminde Anthony Quinn’in oyunculuğu ile sahnelendi. Belirli politik hassasiyetlerin hâlen daha varlığını sürdürdüğünün kanıtı olarak İtalya’da bu filmin üzerindeki yasak ancak 2009 yılında kalkabildi.
Middle East Monitor

Tefrik

İblis talip olmaz imiş duyduk sonradan
Yezid yola gelmez imiş duyduk sonradan
[Erzurumlu Noksani]
Belki bir 12 Eylül projesidir belki de doksanların krizine toplumsal alanda verilen bir cevap biçimidir: doksanlı yıllarda büyük futbol kulüpleri, kombine bilet satışına başlıyorlar. Bu adıma uygun olarak rakip takım taraftarına ayrılan kısım iyice ufaltılıyor ve taraftarlık, özünde kendi takımını sevmek değil, karşı takıma küfretmek ve öfkelenmek üzerinden tanımlı hâle geliyor. Özetle bugün Fenerbahçeli, Beşiktaşlı veya Galatasaraylı olma hâli, yüz küsur yıllık bir hikâye değil. Bu hikâye, en fazla yirmi beş-otuz yıllık.
* * *
Tanımları belirli bir bağlamda yapmak şart.
Sonuçta Aleviliği yüz, beş yüz veya beş bin yıllık bir hikâye olarak tanımlamaya çalışanların birer tüccar olduğunu görmek gerekiyor. Tüccarın bilincinin esnaf-zanaatkâr bilinciyle kurduğu bağ önemli. Tanıl Bora’nın "sebat"[1] dediği de bu esnaf-zanaatkâr bilinciyle alakalı. O bağların tüccarlara oradan büyük sermayeye nasıl kenetli olduğunu tarih bize öğretiyor. Bora, bir kez daha, kendi mülkü ve pratiğini yüceltmek suretiyle, büyük sermayeye bağlanma yollarını arıyor.
* * *
Alevilikle kurulan ilişkiyi Aleviliğin kurduğu ilişkiler belirliyor.
Özünde Alevilik de “Hacı Bektaş” ve “Pir Sultan” adıyla dernek kurulmasına ilişkin devlet emriyle tanımlı. Uğur Mumcu’nun öldürülmesi, Gazi Olayları, Sivas Katliamı ve 28 Şubat süreci, bu Aleviliğin inşa sürecinde, o tanımın oluşturulmasında önemli sütunlar olarak iş görüyorlar. Alevi, kim ve ne olduğunu devletin ve sermayenin bu tanımlama gayreti içinde öğreniyor. Hiçbir kavram uzay boşluğunda salınmıyor. Yani Sünni-muhafazakâr kesimle kurulan ilişkilerde devleti görmek nasıl mümkünse, aynı devleti Alevilikle kurulan ilişkilerde de aramak gerekiyor. Aramayanlar, devletin laik kurgusuna yedeklenmeyi devrimcilik zannediyorlar.
* * *
Sonuçta HDP veya sosyalist sol, özcü bir yaklaşımla, Aleviliği tek çıkış kapısı olarak görüyor. Kürd kitlesi, yeterli görülmüyor.
Sol, toplumsal zeminini Alevilik üzerine kuruyor. Sınıfsal ayrımlar, politik ayrışmalar hükmünü yitiriyor. 7 Haziran seçimleri öncesi Ayhan Bilgen’in dile getirdiği tasnif, böylesi bir ayrım yapılsa bile, coğrafyaya göre yapılabildiğini ortaya koyuyor. Bilgen o konuşmasında HDP’nin Sivas’ın doğusundaki Kürt-Alevilere odaklanmasını salık veriyor. Batı’daki Alevilerse devlet partilerine teslim ediliyorlar.
* * *
Solun CHP limanına yanaşması da temelde Alevilik bağı ile gerçekleşiyor. O Alevileri safa çekmek için bir süre CHP postuna bürünülüyor. Bu şekilde Alevilerin avlanabileceği düşünülüyor. Bu yaklaşım, solun teorik, ideolojik ve politik kavgasını düzen içi dinamiklere teslim ediyor. Ali’yi bilmeyen, Hüseyin’i tanımayan bir kültür, bugünün maymun oynatan, gün boyu şarap içen Yezid’lerine uygun siyaset değirmenine su taşıyor.
Bugünü yaşamak, eğlenmek, tüketmek üzerine kurulu insan tipi, solu da ele geçiriyor. O, kendi içinden, kendi içinde yürüyen sınıflar mücadelesini örtbas edecek aktivistler buluyor. Altı ok bu bağlama yerleştirildiğinde, “önemli bir değişimin altına imza attık” diyorlar ama altı okun nüfuz alanını genişlettiklerini görmüyorlar. Çünkü sol, CHP’nin içinden çıkışını önemli ve kutsal görmekten vazgeçmiyor, onun ezdiği, sindirdiği kitlelere asla bağlanamıyor. O ana rahminden ve oradaki sıcaklıktan memnun.
* * *
Aslında verili içeriği ve tanımı itibarıyla Alevilikle ilişki kurmak, devletle ilişki kurmak. Bu açıdan Veysi Sarısözen gibi solcuların Cumhuriyet gazetesindeki son operasyon üzerinden, “Alevilere saldırı başlatılacak, ey Aleviler bize gelin” demesinin politik bir anlamı yok. Sarısözen, yıllar önce bağlandığı devlet ve yüksek siyasetin koltuğundan Alevilere ahkâm kesebileceğini düşünüyor. Yanılıyor. Esasen bu tür yazılar, yerel seçimler bağlamında CHP-HDP ittifakına yönelik pazarlıklar dâhilinde kaleme alınıyorlar ve bir anlam ifade etmiyorlar.
Cumhuriyet gazetesindeki içerik ve biçimi bir dernek toplantısıyla değiştirmek madem mümkündü, bugüne dek neden yapılmadı, soru bu çünkü. İstenilen, medet umulan şey başka, demek ki. O vakit, “Cumhuriyet’e darbe” yapanlarla oradaki gelişmeyi “darbe” olarak niteleyip gazeteye dair umut besleyenler, aynı güce bağlı. Alevileri korkutup “bize gelsinler” diyenlerle, “Cumhuriyet Atatürkçü özüne dönmüştür” diyenler, aynı odağa hizmet ediyorlar.
* * *
Sarısözen yazısında[2] Eski Sovyetçi yoldaşlarını Rusçu, eski Aydınlıkçı hasımlarını Çinci olarak görüp eleştiriyor ki buradan Sarısözen’in kendisini Amerikancı sol olarak gördüğü anlaşılıyor. Ergenekoncu-Avrasyacı ile Batı hattı-ABD-AB arasında ayrım yapanlar, ezilenlere ve emekçilere yalan söylüyorlar.
Yazı dolayımıyla Sarısözen, özellikle Alevilere, “gelin aradığınız CHP bizde, biz CHP’den daha fazla CHP olabiliriz” buyuruyor. Bu zokayı yutabileceğini düşündüğü Alevilerse, kendilerini Koç gibi aileler ve paşalarla tanımlıyorlar ağırlıklı olarak. İnşa edilen tanım, bunu gerektiriyor.
Batı’daki düşünce kuruluşlarından, parlamentolardan gelen fonlara kaşık sallamayı yazarlık veya aktivizm zannedenlerde bir hikmet bulunuyor; devlet, Ankara’daki bir-iki bina zannediliyor, onun menzili ve erimi çeşitli hilelerle gizlenmeye çalışılıyor, sonuçta o menzil ve erimin o fonları ve kaşıkları da içerdiğini görmek gerekiyor.
Eren Balkır
9 Eylül 2018
Dipnotlar
[1] Tanıl Bora, “Sebat”, 29 Ağustos 2018, Birikim.
[2] Veysi Sarısözen, “Vatandaş Simit Yiyemezken”, 7 Eylül 2018, Y. Özgür Politika.

Bir Eylül Trajedisi

Arnavut kaldırımlı, dar sokaklı İstanbul’un en eski semtinin birinde giriş katında ne ararsan bulabileceğin derme çatma, birazda pasaklı, estetikten uzak, ağır nem ve plastik kokulu dükkâna girdik. Leğen ve içinde ne olduğunu hep merak ettiğim ve sonradan kuşyemi olduğunu öğrendiğim çuvalların arkasından yetmiş yaşlarındaki Hacı Arif bizi görünce, olduğu yerden doğrulup göz ucu ile süzdü. Gözlüğünü taktı, neden geldiğimizi sorar gibi el işareti yaptı, zira hiç alışveriş yapacak gibi durmuyorduk. Arkadaşın kiralık ev için geldiğimizi söylemesi Hacı’nın iştahını kabartmış ama şüpheci bakışlarındaki yoğunluk fark edilir şekilde artmıştı. Yeleğinin cebinden köstek saatine baktı. Kapıya doğru yöneldi, namaz vakti geldiğini evvela camiye gitmemiz gerektiğini sonra ev için konuşabileceğimizi söyledi. “Haydi beraber gidelim” demesi ile davetine icabet edilmesi bir anda oldu. Ürkütmemek, gönlünü hoş tutmak gerekiyordu ev sahibi ile anlaşma öncesi. Ben bir şekilde kaçmayı başarsam da arkadaşım trajikomik bir şekilde Hacı Arif ile cami yoluna düşmüştü.
Ahşap merdivenlerin her basamağı ayrı bir tonda ses veriyordu. Henüz ikinci kata geldiğimizde Hacı yorulmuş olacak ki “biraz soluklanalım” dedi. Başından takkesini çıkarıp, yüzündeki teri sildikten sonra bir güzel katlayıp cebine koydu. Dönüp tekrar evi hangimizin kiralayacağını sordu. Cebinden bir deste anahtar çıkarıp, el yordamı ile bir tanesini seçip anahtar deliğine soktu, olmadı! Sırayla bu harekete devam etti. Yardım talebimizi katiyetle ret ettikten yaklaşık bir yirmi dakika sonra büyük işlemeli ahşap kapıyı açmayı başardı. Hacı, arkadaşa sürekli sorular soruyor, iyi bir kiracı olması konusunda gözdağı veriyordu. Odaların birine adımımı atınca, pencerenin üstünde duvardaki haç işlemesini gördüm. Bu, bir Rum evi idi.
Bilmediğimiz hangi yaşamların mekânındaydık böyle! Sanki o Rum aile hâlâ orada yaşıyordu ve birazdan evin hanımefendisi içeri girip bize ne aradığımızı soracaktı. Ürperdim, birazda utandım ve hüzünlenmiş vaziyette Hacı’nın yanına gittim. Bu evi ne zaman aldığını, eski sahiplerini tanıyıp, tanımadığı gibi sorular yönelttim. Sorulardan pek memnun olmamıştı –Gavurların eviydi burası! “Rahmetli” babası ve arkadaşları hepsini satırlarla kovalamış bu mahalleden! Hacı konuştukça başım dönüyor, ellerim titriyordu, dinlemeye, bilmeye tahammülüm yoktu ama öğrenmeliydim bu istilayı…
Petro, İstanbul’un en becerikli ayakkabı ustalarından biriydi, Rum eşrafı içinde de sevilen sayılan bir zattı. Karısı Malinda ve çocukları ile mütevazı bir hayat yaşarken, bir Eylül gecesi dükkânına giren eli palalı komşuları tarafından tehdit edilmişti. Petro onlarla konuşmaya, sorunun ne olduğunu anlamaya ve çözmeye çalışmak için âdeta yalvarmıştı ama çetelerin gözü dönmüştü, Petro’yu dinlemiyorlardı. Tartaklayıp, hemen evini ve dükkânını terk etmesini, aksi hâlde bunu zorla gerçekleştireceklerini söylüyorlardı.
Malinda, sofrayı topladıktan sonra bir hayli keyifsiz olan kocasının yanına bir sandalye çekip oturdu. Petro, başı önünde öylece duruyordu. Yemek boyunca da hiç konuşmamıştı, karısının elini tutması ile irkildi ve çocukların uyuyup uyumadığı sordu. Malinda şefkatle bakıyordu kocasına. Neler olduğunu Kilise’deki ayin sonrası ayaküstü sohbetlerde konuşulan konu olduğunu tahmin ediyordu. Petro’ya evi ve dükkânı satıp bir an önce buralardan gidebileceklerini söyledi. Petro ise kaymakamın sürekli müşterisi olduğunu, zaman zaman sohbet ettiklerini, bu meseleyi onunla konuşup halledebileceği söyledi. Karı koca uzun saatler bir çare aradılar durdular ve gidip uyuyan yavrularının başını okşayıp üstlerini örtükten sonra tedirgin bir uykuya daldılar.
Petro ensesinde ani bir acı hissetti. Elinden gazete ve ekmeği düştü. Dönüp bakmak istedi, yapamadı. Olduğu yere yığıldı. Nefes alıp veriyordu ama hareket edemiyordu. Kanının ekmeğin yanından süzülüp gittiğini görüyordu. Bağrışmalar, hakaretler ve tekbir seslerini duyuyordu ama hiçbir tepki veremiyordu. Malinda ve çocukları düşündü, onları kurtarmak için son bir gayret ile doğrulmaya çalıştı, olmadı. Başına toplananlara karısına ve çocuklarına dokunmamaları için bir şeyler söylemeye çalıştı ama dudaklarını oynatamadı. Göz kapakları ağırlaştı, derin bir uyku hali çöktü üzerine. Uyumak istemiyordu, çaresizlik boğazına düğümlendi. Son kez çocukları ve Malinda için Tanrı’ya dua etti ve uykuya daldı!
Hacı bin lira kira istedi! Hacı, Malinda’nın çocuklarının bir tanesini kaçırmak için kollarına alıp koştuğu merdivenlerden düşüp ömrünün sonuna kadar sakat kaldığı, diğerinin de sürgün yolunda hastalıktan ölen çocuklarının uyuduğu bu oda için bin lira istedi.
Hacı, Petro’nun iki kadeh içip udunu çaldığı, karısının ona şarkıları ile eşlik ettiği bu pencere kenarı için bin lira istedi.
Hacı, ölüm ve sürgün ile gasp edilmiş bu ev için bin lira istedi.
Her metrekaresinde acının ve zulmün olduğu bu topraklarda yaşamayı hiç sevemedim, Teneffüs ettiğim hava, içtiğim su bile onların hakkı olduğunu biliyorum ve haklarını helâl etmelerini diliyorum… Çünkü söz, bir acıyı tarif etmeye yetmiyor…
Akın Kaya
5 Eylül 2018