Libya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Libya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Haziran 2020

, ,

Libya ve İnsanî Emperyalizmin Dönüşü


Tüm o çete geri döndü: “Ilımlı” komünist partileri içeren Avrupa solu partileri, ABD-NATO’nun başlattığı her savaşı beğenen “çevreci” José Bové, muhtelif Troçkist örgütler ve elbette ki Bernard-Henry Lévy ve Bernard Kouchner, Libya’ya “insanî müdahale” yapılması çağrısında bulundu, ayrıca meseleye hassas yaklaşan Latin Amerika solunu “Libya’nın başındaki zalim”den yana duran “kullanışlı aptallar” olarak niteledi.

On iki yıl sonra Kosova, başka bir sahnede tekrar çıktı karşımıza. Kimse, yüz binlerce Iraklının ölmesinden, NATO’nun Afganistan’da elde ettiği konumdan bir şey öğrenmedi!

Kosova savaşı, aslında hiç yaşanmayan bir soykırımı durdurmak için yapılmıştı, Afgan savaşı kadınları korumak için başlatılmıştı (ki asıl şimdi gidip kadınların durumuna bakmak gerek), Irak savaşı ise Kürdleri korumak içindi. Tüm savaşların insanî yardım ambalajı içinde pazarlandığını görmek lazım. Hitler bile Çekoslovakya ve Polonya’daki azınlıkları korumak için harekete geçtiğini söylüyordu.

Diğer yandan Robert Gates, bir ABD başkanına Asya veya Afrika içlerine asker göndermeyi tavsiye edecek bir dışişleri bakanının “kafatasının açılıp içinde beyin olup olmadığına bakılması gerektiğini” söylüyor. Amiral Mullen da benzer türde bir ikazda bulunuyor.

Bu dönemin en önemli paradoksu, barış hareketinin yönetildiği merkezlerin Pentagon ve dışişleri binasında bulunuyor olması, öte yandan savaş yanlısı partinin yeni muhafazakârlardan, solcu insanî yardım savaşçıları da dâhil her türden liberal müdahaleciden, ayrıca bazı çevrecilerden, feministlerden ve tövbe etmiş komünistlerden oluşan bir koalisyon üzerinden hareket etmesi.

Dolayısıyla bugün herkes, küresel ısınma sebebiyle tüketim düzeylerini düşürmeli ama NATO savaşları sürmeli, bu savaşlar tekrar tekrar gündeme getirilmeli, dolayısıyla emperyalizm sürdürülebilir kalkınmanın bir parçası olarak varlığını sürdürmeli.

ABD, savaş yanlısı solun verdiği tavsiyelerden bağımsız kimi sebeplere bağlı olarak savaşa giriyor veya girmiyor. Sonuçta alınacak kararlarda asıl önemli unsur da petrol değildir. Libya’da ileride kurulacak hükümet, petrolü satmak zorunda kalacak, Libya sonuçta petrolün fiyatını belirleyecek ölçüde büyük ve güçlü bir ülke değil. Libya’da yaşanan karışıklık, fiyatları etkileyecek bir spekülasyona yol açabilir ama bu, başka bir meseledir.

Muhtemelen Siyonistler, iki fikir üzerinden Libya’ya yaklaşmaktadır: onlar Kaddafi’den nefret ederler ve onun Saddam gibi devrilmesini çok isterler ama bir yandan da Siyonistler, hakkında çok az şey bildikleri muhalefetten de emin olamamaktadırlar.

Savaş yanlılarının en fazla dile getirdikleri argüman şudur: her şey hızlı ve sorunsuz gerçekleşirse NATO düzelecek, insanî müdahale, Irak ve Afganistan’da yitirdiği itibarını geri kazanacak. Asıl gereken, yeni bir Granada’dır veya en iyi hâliyle, yeni bir Kosova’dır.

Müdahale konusunda mevcut güçleri harekete geçiren motivasyon kaynaklarından biri de isyancıları kontrol etmek, ama öncesinde zafere doğru ilerledikleri süreçte onları “kurtarmak”tır. Ama büyük olasılıkla bu yöntem işe yaramayacaktır. Zira Afganistan’da Karzai, Kosova’da milliyetçiler, Irak’ta Şiiler ve tabii ki İsrail, gerektiğinde büyük bir memnuniyetle Amerikan yardımını almış, ama sonra kendi ajandasına uygun hareket etmiştir. Libya “kurtarıldıktan” sonra uygulamaya sokulacak dört başı mamur bir askerî işgalin sürdürülme ihtimali bulunmamaktadır ki bu da işgalin ABD nezdinde sahip olduğu cazibeyi azaltan bir husustur.

Öte yandan işler kötü gidecek olursa muhtemelen bu, Amerikan imparatorluğunun sonunu getirecek süreci tetikleyecektir, tam da bu sebeple Le Monde’da kalem oynatanları veya kameralar önünde diktatörlere parmak sallayanları değil de bu işin yükünü omuzlamış kişilere kulak verdiğimizde, onların bu konuda ikazda bulunduklarını görmekteyiz.

Libya’da olan biteni sıradan yurttaşların bilmesi pek mümkün değil, çünkü Batı medyası, az da olsa sahip olduğu itibarı Irak’ta, Afganistan’da, Lübnan’da ve Filistin’de yitirdi, dolayısıyla bugün insanlar alternatif haber kaynaklarına daha fazla güveniyorlar. Ama gene de savaş yanlısı sol, tıpkı on iki yıl önce Miloseviç’le ilgili haberlere inandığı gibi bugün de Kaddafi ile ilgili kötü haberlerin gerçek olduğuna inanıyor.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin bu süreçte olumsuz bir rol oynadığı görülüyor. O, Kosova ile ilgili olarak Yugoslavya’nın yargılandığı mahkemenin yürüdüğü yoldan ilerliyor.

Tunus ve Mısır’da daha az kan akmasının bir sebebi de Bin ve Mübarek’e çıkış kapısı bırakılmış olmasıydı. Ama bugün “uluslararası adalet”, Kaddafi’nin kullanabileceği bir çıkış kapısının kalmadığına emin olmak istiyor, dolayısıyla bu açıdan Kaddafi’nin ve ona yakın isimlerin o acı sona dek savaşmaları için uğraşıyor.

Avrupa solunun durmadan söyledikleri gibi eğer “başka bir dünya mümkün” ise o vakit başka bir Batı da mümkün olabilmeli, Avrupa Solu bunun için uğraşmaya başlamalıdır.

Bolivarcı İttifak’ın yaptığı son toplantı, bu konuda bir örnek teşkil edebilir: Latin Amerika solu barış istiyor, ABD müdahalesinin gerçekleşmemesini talep ediyor, çünkü bu ittifak, sırada kendisinin olduğunu, ayrıca gerçekleştirdiği toplumsal dönüşümün her şeyden önce barışa ve ulusal egemenliğe ihtiyaç duyduğunu biliyor. Bu sebeple ittifak üyeleri, Kaddafi’nin dostu olarak görülemeyecek bir isim olan Jimmy Carter’ın başkanlığında bir araya getirilen bir uluslararası heyetin hükümetle isyancılar arasındaki müzakere sürecini başlatması için bölgeye gönderilmesini öneriyor. İspanya bu düşünceye sıcak bakarken, Sarkozy itiraz ediyor. Birleşmiş Milletler’in bu düşünceye tüm gücüyle destek olması mümkün ama asıl bunu beklemek hayalcilik olacaktır. BM, bu sayede misyonunu yerine getirme imkânı bulacaktır ama gelgelelim ABD ve Batı’nın nüfuzu buna izin vermez. Ama öte yandan bu krizde ve ileride yaşanacak muhtemel bir krizde Rusya, Çin, Latin Amerika ve başka ülkeleri içeren bir müdahale karşıtı koalisyonun kurulup Batı’nın müdahaleciliğine karşı makul bir seçenek oluşturmak için çalışması ihtimal dâhilindedir.

Latin Amerika solundan farklı olarak şu an acınacak durumda bulunan Avrupa solu, siyaset yapma konusundaki tüm melekelerini yitirmiş durumdadır. Sorunlara somut çözümler önerememekte, sadece ahlâkî bir duruş sergilemekle yetinmekte, abartılı ifadelerle diktatörleri ve insan hakları ihlallerini kınamaktadır. Sosyal demokrat sol, sağın birkaç yıl gerisinden gelmektedir ve kendisine ait bir fikre sahip değildir. “Radikal” sol ise her türden yola başvurarak Batılı hükümetleri ağır bir dille eleştirmekte, ama aynı zamanda bu hükümetlerin dünya genelinde demokrasiyi savunma adına askerî müdahaleler gerçekleştirmesini istemektedir. Bu örgütlerdeki politik tefekkür eksikliği, onları dezenformasyon kampanyalarına açık hâle getirmekte, ABD-NATO savaşlarının etkisiz birer amigosuna dönüştürmektedir.

Bu solun tutarlı bir programı yoktur, hatta Tanrı tutup bunları iktidar koltuğuna oturtsa ne yapacağını bilemez. Bazının tekrarlamayı çok sevdiği o anlamsız iddia bağlamında mesele, Chavez’e ve Venezuela Devrimi’ne “destek vermek” değildir. Mesele, bu sol örgütlerin belirli bir tevazu ile onlardan bir şeyler öğrenmesi, her şeyden önce siyaset yapmanın ne demek olduğunu yeniden idrak etmesidir.

Jean Bricmont
8 Mart 2011
Kaynak

Siyonizm

İnsanî Emperyalizm

Sam Saddam

07 Haziran 2020

,

Vasiyet

Vasiyetimdir.

Ben Neyil Fuhsi oğlu Hümeyd oğlu Ebu Manyar oğlu Abdusselam Hümeyd oğlu Muhammed oğlu Muammer Kaddafi, yemin ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed O’nun elçisidir, Allah’ın selamı O’nun üzerine olsun. Müslüman olarak öleceğime yemin ediyorum.

Öldürülürsem İslamî usullere göre, öldüğümde, bedenim yıkanmadan önce üzerimde bulunanlarla birlikte Sirte mezarlığında ailemin ve akrabalarımın yanına gömülmek istiyorum.

Ben öldükten sonra aileme, bilhassa kadınlara ve çocuklara iyi davranılsın. Libya halkı, kimliğini, elde ettiği başarıları, tarihini, atalarının ve kahramanlarının geride bıraktığı onurlu imajı korumalıdır. Libya halkı, özgür ve iyi insanlarının fedakârlıklarla kurduğu şeyleri başkalarına teslim etmemelidir.

Destekçilerime direnişi sürdürmeleri, bugün, yarın ve her daim Libya’ya saldıran yabancılarla dövüşmeleri çağrısında bulunuyorum.

Dünyanın özgür insanları bilsinler ki kişisel güvenliğimizi sağlamak ve hayatımızı sürdürmek için pazarlık edebilir, davamızı satabilirdik. Bunun için birçok teklif de aldık ama biz, görevimize ve onurumuza dair bir nişane olarak kavgaya öncülük etmeyi seçtik.

En kısa sürede muzaffer olamasak da biz gelecek kuşaklara, milleti korumayı seçmenin onurlu bir adım olduğu, onu satmanın ise başkaları ne derse desin, tarihin her daim hatırlayacağı en büyük ihanet olacağı konusunda bir ders vereceğiz.

Muammer Kaddafi
23 Ekim 2011
Kaynak

06 Haziran 2020

,

Libya ve Dünya Düzeni

Libya, benim hayatımda özel bir yere sahip. Bilebildiğim kadarıyla seksenlerde Libya’da epey vakit geçirme imkânı bulabilmiş tek Amerikalı profesör benim. Bu ülkeye gitmemin sebebi, Reagan döneminde ülkeyle bir dizi silâhlı çatışmanın yaşanmış olması, ağır seyahat yasaklarının getirilmesi ve ekonomik yaptırımların uygulanması idi. Libya’ya üç kez gittim ve orada toplamda dört hafta kaldım.

1985’te Libya devleti, bir hafta süreyle ülkeyi ziyaret etmem ve burada dersler vermem için beni davet etti. Trablus ve Bingazi’deki üniversitelerde dersler verdim. Hatta bazı derslerim, Trablus’taki devlet televizyonu stüdyosundan canlı olarak aktarıldı. Bazı derslerimse Libya televizyonunda yayınlandı.

İlk seyahatim esnasında bir günümü, İtalya’nın uyguladığı soykırımı belgelemek için inşa edilmiş müzeyi gezmeye ayırdım. 1911 yılında İtalya, bugün Libya olarak adlandırdığımız topraklara saldırıp buraları işgal etmiş, bu işgal süreci İkinci Dünya Savaşı’na dek sürmüştü. 1912-1943 arası dönemde İtalya, sekiz yüz bin ilâ bir milyon arası bir nüfusa sahip Libya halkının 250.000 ilâ 300.000’ini yani üçte birini katletti.[1] Bu, Nazilerin gerçekleştirdiği Yahudi soykırımının ulaştığı rakamlara yakın bir rakamdı. İtalya ayrıca Yahudileri ve Etiyopyalıları da katletti. Bu ölenler arasında Libya’nın ünlü ulusal kurtuluş kahramanı ve şehidi Ömer Muhtar da vardı.

Devlet yetkililerinin ricası üzerine, sonrasında Libyalılara yönelik soykırım ve sömürgecilik pratikleri ile ilgili olarak, İtalya’yı nasıl yargı önüne çıkartabilecekleri hususunda tavsiyelerde bulundum. Libya ve İtalya arasında uzun süre devam eden müzakereler sonucunda Albay Kaddafi ve Başbakan Sylvio Berlusconi 2008 yılında anlaşmaya vardı. Anlaşma uyarınca İtalya, yirmi yıl boyunca toplamda beş milyar dolar tutarında bir tazminat ödeyecekti. Bu rakam, İtalya’nın Libya’da yol açtığı fizikî yıkım ve sebep olduğu ölümlerle kıyaslandığında çok düşüktü. Buna karşın Berlusconi hainlik ederek, 2011’de Libya ile yapılan savaş esnasında bu anlaşmayı iptal etti. Bu gayrimeşru ve alçakça hamle üzerinden Libya’nın sömürgecilik süreci ve soykırım ile ilgili talepleri yeniden gündeme geldi.

İlk seyahatimde tüm ülke genelinde kadınların özgür oluşu ve diledikleri her şeyi yapabilme kudretinde olmaları, beni çok şaşırtmıştı. Çevirmene bu konuyu sordum. O da bana “Kaddafi kadınların erkeklerle eşit olduğunu söyledi. Yaşlılar bundan pek hoşlanmadılar. Ama bir şey de yapamıyorlar” dedi. Üç ziyaretimde de gördüm ki Kaddafi iktidarında göğün yarısı kadınların olmuştu. Dolayısıyla 2011’de ABD ve NATO’nun Libya’ya açtığı savaşın bu ülkede kadınların davasında bir ilerlemeye yol açacağı iddialarına hep şüpheyle yaklaştım. Sonuçta bu savaş üzerinden Libyalı kadınların durumu, Kaddafi dönemine kıyasla daha da kötüleşecekti, buna emindim. 2010 tarihli Birleşmiş Milletler İnsanî Kalkınma Endeksi’ndeki yeri konusunda Libya halkının zamanla daha da alt sıralara ineceği konusunda da hiç şüphem yoktu.[2]

1987’de Libya’ya gittiğimde bu sefer iki hafta kaldım. Reagan hükümeti, 1986’da Trablus ve Bingazi’yi bombalamış, gece evlerinde yatmakta olan tüm Kaddafi ailesini öldürmek istemişti. Trablus’ta bombalanan yerleri ziyaret ettim, Kaddafi’nin harap edilen evini gezdim. Sonra çadırında Albay Kaddafi ile görüştüm. Orada yaşananları ve ailesinin bombardıman esnasında yaşadıklarını konuştuk.

Çölde yaşamayı bilen bir bedevi olması sebebiyle Kaddafi misafirlerini bir çadırda karşılamayı, işlerini orada görmeyi severdi. Hatta kendisiyle alay edilmesine rağmen New York’taki BM toplantılarına bile bu çadırıyla giderdi. Oysa bu çadır, kültürel kimliğini koruma konusunda gösterdiği kararlılığı ifade ediyor, emperyalist batıya değil de halkına bağlı olduğunu ortaya koyuyordu.

O toplantının sonunda Kaddafi’yle, eski ABD Başsavcısı Ramsey Clark ile ABD’yi bu bombardıman konusunda dava etme konusunda anlaştık. Sanık kürsüsüne çıkartmak istediğimiz isimler arasında Başkan Reagan, Savunma Bakanı Weinberger, CIA Direktörü Casey, ABD Genelkurmay Başkanı, ABD’nin NATO Komutanı, Altıncı Filo Komutanı ve Reagan’a Libya’yı bombalayacak uçakların bulunduğu İngiliz üssünü kullanma izni veren Birleşik Krallık Başbakanı Margaret Thatcher gibi isimler vardı. Davayı kaybettik. İki imparatorluğa karşısında iki avukatın elinden hiçbir şey gelmedi.

Haziran 1988’de Büyük Barış ve İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kabulü ile ilgili olarak Beyda’da düzenlenen Halk Kongresi toplantısına katılmak üzere Libya’ya gittim. Herkesi şaşırtan bir öneri dâhilinde Kaddafi, Libya’da ölüm cezasının kaldırılması teklifinde bulundu. Ama bu insanî adımı halk kongresi reddetti. İşleyen bir demokrasiyle karşılaşmak gerçekten de ilginç bir deneyimdi! CBS kanalının akşam haberlerine çıkıp olan biteni anlattım ve insan hakları konusunda bu tür adımların öneminden bahsettim.

O günden sonra Batılı haber kuruluşlarına Libya konusunda mülâkatlar verdim, ABD’nin Kaddafi’yi devirme ihtimali ile ilgili değerlendirmelerde bulundum. Her daim ifade ettiğim biçimiyle ABD hükümeti, bu konuda niyetini iyice tartmak zorundaydı. Libya’nın başına bir CIA maşası geçiremeyebilir, Libya’daki petrol sahalarına köktenci bir dinî liderin çöreklenmesine sebep olabilir, Kuzey Afrika’daki bu stratejik bölgenin ve Akdeniz’in Mısır’a doğru uzanan güney hattının başka güçlerce işgal edilmesine göz yummak zorunda kalabilirdi.

Kaddafi’nin en önemli düşmanları arasında Müslüman köktenciler her zaman öne çıkmışlardı. Bu kesim Kaddafi’den nefret ediyordu, çünkü Nasır’ı kahraman ve rol model olarak gören Kaddafi, ülkede seküler-milliyetçi bir düzen tesis etmiş, Libyalı kadınlara özgürlük ve yetke vermiş, Yeşil Kitap isimli çalışması ile İslam’la uyuşan, kapitalizm-komünizm arasında duran üçüncü bir yol açılması için uğraşmıştı. Kitap, ilgili kesim için bir tür sapkınlıktı.

Halkın büyük bir kısmı, ılımlı Sünni nüfustan oluşuyordu. Ama 2011’de Kaddafi’yi devirmek için El-Kaide’ye ve selefi güçlere mensup yabancı savaşçılar ülkeye getirildiler. Amaç, burayı Akdeniz’in Somali’si hâline getirmekti.

Bush’un başa geçmesi sonrası 1991 sonlarında ABD, 1988’de İskoçya’nın Lockerbie kasabasında Pan American uçağının bombayla hava uçurulması eylemi sebebiyle Libya’yı suçlama fırsatına kavuştu. Sürecin başından itibaren Libya devletine tavsiyelerde bulundum. Tahminime göre ABD, Libya hükümetini Lockerbie konusunda, kimi temel jeopolitik gerekçeler üzerinden, bir tür günah keçisi olarak kullanacaktı.

İddialarını kamuoyunun gözüne sokmak adına 1992 başlarında Başkan Bush, Altıncı Filo’yu Libya sahiline gönderdi. Bu süreçte ABD, Reagan yönetiminin birkaç kez gerçekleştirdiği saldırılarda görüldüğü üzere, hava ve deniz destekli bir dizi askerî manevra gerçekleştirdi. Bu noktada Kaddafi’yi Lockerbie iddiaları ile ilgili olarak Lahey Uluslararası Adalet Divanı’nda ABD ve Birleşik Krallık aleyhine dava açmaya ve mahkemeden bu iki ülke için bir yasaklama emri çıkartmasını istemeye ikna ettim. Böylelikle ABD ve Birleşik Krallık, Libya’ya yeniden saldırma imkânı bulamayacaktı. Bu iki dava açıldıktan sonra Bush, Altıncı Filo’nun çekilmesi emrini verdi. ABD ve Libya arasında çatışma yaşanmadı. Savaş olmadı. Kimse ölmedi. Uluslararası hukuk, ihtilafları sulh ile çözme konusunda mahir olduğunu gösterdi.

Bu sürecin ardından, Şubat 1988’de Uluslararası Adalet Divanı, bu iki davada gündeme getirilen teknik, yargıyla alakalı ve usulle ilişkili konularda Libya lehine iki karar aldı. ABD ve Birleşik Krallık aleyhine olan bu kararlara bakıldığında, günün sonunda Lockerbie iddiaları konusunda kazanan Libya idi. Bu olumsuz gelişme üzerine ABD ve Birleşik Krallık, Libya’ya tavizde bulunup bir öneri sunmak zorunda kaldı. Buna göre Lockerbie saldırısını gerçekleştirdikleri iddia edilen iki Libyalı, Lahey’deki İskoç Mahkemesi’nde yargılanacaktı. Ama bir şekilde adalet hiçbir zaman tecelli etmedi.

Mart 2011’de ABD ve NATO Libya’ya savaş açınca Kaddafi yeraltına çekildi. Batı’nın bir kez daha kendisini ve ailesini öldürmeyi deneyeceğinden korkuyordu. Gelgelelim bu kaçınılmaz son yaşandı. Libya’ya atılan bombaları durdurmak için ABD ve NATO’yu Lahey’de yargılama yetkisi versin diye Kaddafi’yle temas kurmaya çalıştım ama bir sonuç alamadım. Çabalarımız hiçbir işe yaramadı.

Albay Kaddafi, tıpkı kahramanı Ömer Muhtar gibi, Batı’yla mücadele etti ve Libya için öldü. Tam da tahmin ettiğim gibi o, hayatını kurtarmak için ülkeden kaçmaya çalışmadı ve ölümüne savaştı. Hatta dünya tarihinin gördüğü en güçlü askerî ittifaka karşı beklentilerimin de ötesinde bir direniş sergiledi. Direnişi yedi ay sürdü. O bugünün Hanibal’i idi!

Albay Kaddafi, Libya’yı bedevi kabilesinin başındaki bir geleneksel Arap şeyhi gibi yönetti. Aslında Libya bir devlet olarak, Kaddafi’nin kurduğu cemahiriye sistemi içerisinde erimiş, birbirinden farklı Arap ve Tuareg kabilelerinin kaynaşmasından oluşan bir yapı idi. Şu an altüst olmuş, sağa sola savrulmuş kabilelerin ABD-NATO savaşı sonrası işleyen bir devlet inşa edip edemeyeceklerine tarih denen jüri karar verecek. Bugün Libya devleti, ABD ve NATO’nun en başından beri taşıdığı niyet uyarınca, dağılmanın eşiğinde.

Francis A. Boyle

[Kaynak: Destroying Libya and World Order: The Three-Decade U.S. Campaign to Terminate the Qaddafi Revolution, Clarity Press 2013, s. 11-15.]

Dipnotlar:
[1] Dirk Vanderwalle, A History of Modern Libya, İkinci Baskı, 2012.

[2] 2010 yılı itibarıyla Libya’nın İnsanî Kalkınma Endeksi 0,755’ti. Arap devletlerinin İKE’sinin ortalaması ise 0,593’tü. Bu rakam, aynı zamanda yüksek kalkınma endeksine sahip ülkelerin ortalaması olan 0,717’inin de üzerinde.

17 Eylül 2018

, ,

Çöl Aslanı


“Adaletsizlik mazlumları birer kahraman hâline getiriyor.” Libya, bu önemli sözü ve sahibini hiç unutmadı. Tarihte iz bırakan ve ülkesini işgal etmiş olan İtalya’ya karşı mücadeleye ömrünün yirmi yılını bahşeden direniş lideri Ömer Muhtar [1862-1931] hâlen daha hatırlanıyor.
Şehadetinin üzerinden seksen yedi yıl geçti ama hatırası hâlâ canlı. O, Libya’nın kolektif hafızasında silinmek bilmeyen bir çentik. Bunun sebebi, sadece direniş savaşçısı olarak oynadığı rol değil, ayrıca herkesi etkileyen şahsi vasıfları ve alamet-i farikası hâline gelmiş tel çerçeveli gözlüğü.
Teslimiyet şartlarını reddetmesi ardından Ömer Muhtar, 16 Eylül 1931 tarihinde İtalyanlar tarafından, 73 yaşında idam edildi. O günden beri Muhtar, Libyalı gençler tarafından, çözümü imkânsız koşullara karşı direnmenin sembolü olarak görüldü.
Hayatının İlk Dönemi
Doğu Libya’nın en önemli kabilelerinden Manfah’ın üyesi olan Muhtar 1862’de, Zaviyet Canzur köyünde doğdu.
Babasını Hac vazifesi esnasında kaybetti.
Babasının isteği üzerine Muhtar’ı din âlimi ve aile dostu Şeyh Hüseyin Garyani büyüttü.
Garyani’nin himayesinde genç Ömer tüm Kur’an’ı hıfzetti.
Ardından Ömer Muhtar, Cağbub Vahası’na gitti. Burası Şeyh Muhammed ibn Ali Senussi’nin kurduğu ıslahatçı İslami hareket Dava’nın merkeziydi.
Burada sekiz yıl kaldı, Şeyh Mehdi Senussi gibi ünlü âlimlerden fıkıh ve kelâm dersleri aldı.
1897’de Mehdi, onu doğuda bulunan Zaviyetü’l Kusur şehrinin valisi olarak atadı ve burada ilmiyle, irfanıyla, adilliğiyle ve meseleleri çözme kabiliyetiyle tanındı.
Bu dönemde Muhtar, “Seyyid Ömer” olarak anılmaya başlandı ki bu unvan, sadece en büyük şeyhlere ve âlimlere verilmekteydi.
Ardından Muhtar, Mehdi Senussi’nin vekili olarak hizmet vermek için Sudan’a gitti ve burada birkaç yıl kaldı.
Mehdi Senussi’nin ölümü ardından Muhtar, adil bir lider olarak edindiği itibarına bağlı olarak, o dönem Libya’ya hâkim olan Osmanlı’nın desteğiyle, bir kez daha Zaviyetü’l Kusur şeyhi olarak atandı.
Kalemden Tüfeğe
Ancak Muhtar, önce İngilizlere, sonra Fransızlara ardından da İtalyanlara karşı verilen sömürgecilik karşıtı mücadelede yer alarak, süreç içerisinde din âliminden bir direnişçiye evrildi.
Silâhı eline ilkin Mısır sınırına yerleştirilmiş olan İngiliz güçlerine karşı yürütülen mücadele dâhilinde aldı. 1900 yılında Güney Sudan ve Çad’ı işgal etmeye çalışan Fransız sömürgeci güçlerine karşı da savaştı.
1911’de, İtalya’nın Osmanlı’ya savaş ilân ettiği dönemde Muhtar zaten “Mücahidlerin Şeyhi” olarak anılmaktaydı. O günlerde bin kadar savaşçı Zaviyetü’l Kusur’dan gelip Doğu Bingazi’deki Osmanlı ordusuna katılmıştı.
1912’de Roma, Libya’yı kendisine ait bir sömürge ilân etti. Takip eden yirmi yıllık dönem zarfında Muhtar, İtalyan işgalcilere karşı yürütülen direnişe öncülük etti. İtalyanlar, eşi benzeri görülmemiş vur-kaç taktikleri sonucunda ağır kayıplar verdiler.
Bu çatışmaların büyük bir kısmı, Libya’nın kuzeydoğusunda bulunan Derna kentinde ve civarında gerçekleşti. Örneğin 1913’te iki gün süren muharebede yetmiş kadar İtalyan askeri öldü, yüzlercesi yaralandı.
Kendisine Has Gözlüğü
1930’da İtalyan güçleri mücahidlerle giriştiği bir çatışmada Muhtar’ın atını ve tel çerçeveli gözlüğünü ele geçirdi.
İtalyan Ordusu Komutanı Mareşal Rodolfo Graziani o gün şu sözü söyledi: “Bugün Muhtar’ın gözlüğünü aldık, yarın kellesini alacağız.”
11 Eylül 1931 günü İtalyan süvarilerle yaşanan çatışma esnasında Libyalıların tanıklığına göre, Muhtar’a ait iki at öldürüldü.
Savaşçılardan biri muharebenin orta yerinde “Seyyid Ömer” diye hitap edince, işgal güçleri onun kimliğini tespit edip tutukladı.
Üç gün sonra, 14 Eylül’de Graziani Bingazi’ye geldi ve Muhtar’ı yargılamakla görevli özel bir “mahkeme” kurdu.
Ertesi gün direnişin kahramanı, asılarak idam edildi.
“Yargılama” esnasında İtalyanlar, kendisine, mücahidlere silâhlı mücadeleyi terk etme çağrısı yapması durumunda ülkeyi terk etmesine izin vereceklerini söyleyince, Muhtar şunları söyledi:
“Her namazda Allah’tan başka ilâh olmadığını, Hz. Muhammed’in de O’nun elçisi olduğunu tasdik etmek için kullandığım işaret parmağım yanlış tek bir kelime bile yazamaz. Biz teslim olmayacağız. Ya muzaffer olacağız ya da öleceğiz!”
16 Eylül 1931 günü sabahı Bingazi’nin elli kilometre güneyinde bulunan Saluq’ta Muhtar, elleri zincirli olarak, idam sehpasına çıkartıldı.
Ömer Muhtar, bu büyük liderin ölümüne tanıklık etmek için toplanmış bulunan yirmi bin kişinin huzurunda Kelime-i Şehadet getirdi.
Muhtar’ın bu olağanüstü hayatı, en azından son aşaması, 1980 yılında çekilen “Çöl Aslanı” filminde Anthony Quinn’in oyunculuğu ile sahnelendi. Belirli politik hassasiyetlerin hâlen daha varlığını sürdürdüğünün kanıtı olarak İtalya’da bu filmin üzerindeki yasak ancak 2009 yılında kalkabildi.
Middle East Monitor
17 Eylül 2017

05 Nisan 2016

, ,

Paryalaştırılan Libya


ABD öncülüğünde gerçekleşen istikrarsızlaştırma faaliyeti ve Libya’da patlayan bombalardan beş yıl sonra bile emperyalistlerin neokolonyalizmin hâkim olduğu, istikrarlı bir rejim inşa etme çabaları somutluk kazanmış değil.

19 Mart 2011’de Pentagon ve diğer NATO güçleri eskiden müreffeh olan bu ulus-devleti havadan bombalamaya başladı. Yedi ay süren hava saldırıları ve emperyalistlerin vekil birer güç olarak hareket eden isyancı milisler eliyle sahada yürüttüğü operasyona dönük desteğin sonrasında binlerce insan öldü, milyonlarcası yüzlerce kalkınma projesi ve hükümet kurumlarının harabeleri arasında yersiz-yurtsuzlaştı.

Afrika ve Ortadoğu’daki müttefikleri ile işbirliği içerisinde, ABD, Britanya, Fransa, İtalya ve diğer Batılı ülkeler bölgenin yeniden teşkil edilmesi sürecinde Libya’yı bir başarı hikâyesi olarak takdim ettiler, onlara göre isyancı güçler uluslararası kapitalizmin kirli işlerini ifa ediyordu. O günlerde Obama’nın ilk kabinesinde dışişleri bakanı olan Hillary Clinton Kaddafi’nin linç edilmesi üzerine şunu söylemişti: “Geldik, gördük ve o öldü.”

Bugün Libya kıtadaki en yoksul devletlerden biri ve Afrika ile Ortadoğu’nun büyük bir kesiminde yaşanan istikrarsızlığın kaynağı. Bir zamanlar zengin petrol endüstrisine sahip olan, bu endüstri sayesinde bütçesi fazla veren ülke her şeyini kaybetti. Petrol sahaları ve rafineriler Batı’nın müttefiki Katar, Mısır ve Suudi Arabistan gibi devletlerin destekledikleri rakip gruplar arasındaki savaşta imha edildi.

Kaddafi döneminde Libya Afrika Birliği üyesi devletlerce tanınan ve saygı gören bir ülkeydi. 2002’de Afrika Birliği Örgütü’nden Afrika Birliği’ne geçilmesi 1999’da birliğin hazırladığı Sirte Deklarasyonu üzerinden gerçekleşmişti.

Deklarasyondaki ve birliğin kurucu belgelerindeki fikirlerin büyük kısmı genişletilmiş bir Afrika birliğinin ekonomik, politik, haberleşme, teknik ve askerî ihtiyaçlarını karşılamayla ilgiliydi. 1951-1966 arasında Gana’nın başında bulunan ve Afrika Birliği Örgütü’nün kurucularından olan Dr. Kwame Nkrumah, emperyalist hâkimiyetle mücadele etmek için en iyi yöntem olarak birleşik Afrika hükümeti çağrısında bulunmuştu.

Kaddafi işte bu fikri benimsedi ve kıta genelinde işbirliği ve koordinasyonun pekiştirilmesi yoluna gitti. Söz konusu politik faaliyetler Batı’yı telâşa düşürdü. Batı bunun üzerine Libya’yı istikrarsızlaştırma ve devletini yıkma yoluna gitti. Bunun sonucunda ülke harabeye dönüştü.

“Birlik” Rejimine Güven Olmaz

Son günlerde yeni bir “birlik hükümeti”nin kurulmasına dönük atılan adımlar Trablus merkezli yapının “olağanüstü hâl” ilân etmesine neden oldu. Bu grup bugün Tobruk’ta bulunan, uluslararası planda tanınan rakip grubu kapı dışarı etti.

25 Mart tarihli Medicafricatimes.com internet sitesinin haberine göre: “Deklarasyonun sebeplerini resmi ağızdan aktaran yok ama haberlere göre BM destekli Ulusal Uyum Hükümeti’nin kimi üyeleri Trablus’a gelip şehri provoke etti.”

Bir dizi analiste göre, Ulusal Uyum Hükümeti’nin yaptığı dayatma daha fazla kaosa ve istikrarsızlığa yol açacak. Örneğin BM Libya sefiri, Alman diplomat Martin Kobler’in uçağı 23 Mart’ta Trablus’a inemedi, bunun üzerine Kobler şu tviti attı: “BM’nin Trablus’a uçakla gitme hakkı olması lazım.”

Rakip rejimlerin hiçbirisi bu hükümeti tanımıyor. Hükümetse Mart başında Libya meclisi üyelerinin çoğu tarafından imzalanan bir dilekçe üzerinden kontrolün kendisinde olduğunu duyurdu.

Kurulması planlanan cunta koalisyonunun amacı, Kobler’in aracılık ettiği BM yönergesi üzerinden Pentagon/NATO öncülüğünde altı bin kişilik bir müdahale gücü için yolu temizlemek. Ülkede istikrarın sağlanması konusunda yereldeki milislere ve vekillerine inancını yitirmiş olan ABD ve diğer NATO devletleri neokolonyalizmin hâkim olduğu bir rejimi dayatacak bir askerî güç göndermeyi planlıyorlar. Buradaki dertse Washington, Londra, Paris ve Brüksel’in dış politika şartlarına uyumlu hareket edilmesini sağlamak.

Küresel haberalma şirketi Stratfor Enterprises 21 Mart’ta kendi internet sitesinden şunları söylüyor:

“Batılı güçler kısa süre içinde Libya’ya müdahale edebilir. […] İki hükümet kuruldu […] oysa ikisi de birbirinin meşruiyetini tanımıyor. Batı müdahalesi yaşama ihtimali bulunan, tek bir Libya hükümetinin varlığına bağlı olduğundan, bu durum özellikle sorunlu.”

Bu yazıda bir de BM’nin kurduğu Ulusal Uyum Hükümeti’nin sözde başarısının ancak Misrata milislerine bağlı olduğu söyleniyor. Bu milisler Trablus’u ele geçiren Genel Ulusal Kongre rejimini destekliyor. 2011’deki rejim değişikliği için verilen savaş esnasında itibar kazanmış olan bu milisler Kaddafi’nin Cemahiriye sisteminin yıkılması için şiddete dayalı, ırkçı bir faaliyet içinde olmuşlardı.

Stratfor bir de şu husus üzerinde duruyor:

“Son dönemde Misratalı milislerin üst düzey üyeleri birlik hükümetini açıktan desteklediklerini ifade ettiler ve Trablus merkezli hükümetin başkanının istifa edip Ulusal Uyum Hükümeti’nin başbakan olmasını önerdiği Faiz Serrac’ın iktidara gelmesini istediler.”

Söz konusu milisler Batı ile kurduğu işbirliğini derinleştirdiler. Bugünlerde ABD ve İngiltere’ye ait özel operasyon kuvvetlerince eğitiliyorlar. Stratfor devamında şunları söylüyor: “Milislerin yeni hükümete verdikleri destek Ulusal Uyum Hükümeti’nin başarısında önemli bir rol oynayacak. Batı Libya’daki diğer milislerse birlik hükümetinin desteklenmesi konusunda Misratalı milislerle aynı çizgiye geldi.”

İngiliz Kuvvetleri’nin İçinde Ürdün’ün Özel Kuvvetler’i de Var

İngiliz Guardian gazetesinin 25 Mart tarihli haberine göre, Ürdün Kralı Abdullah Ocak’ta ABD Senatosu’nda verilen bir brifinge katıldı. Kral 2016 başından beri İngiliz SAS komandolarının Libya’da faal olduğunu doğruladı. Ayrıca Ürdün’e ait özel kuvvetlerin de İngilizlerle birlikte hareket ettiğini söyledi.

Abdullah’ın ifadesine göre, “Ürdün’ün gözü El-Şebab’da. Bizim haritadaki tüm sıcak noktalara bakmamız lazım. İngilizlerle ve Kenya ile birlikte hareket edebilecek, gayet cevval bir intikal kuvvetimiz var, bu kuvvet sınırı aşıp Somali’ye girmeye hazır.”

Libya, aşırıcı, yıkıcı grupların beslenmesi, insan kaçakçılığının damgasını vurduğu hukuksuzluk, petrol endüstrisine verilen ciddi hasarın yol açtığı, süregiden ekonomik kriz ve sayıları giderek artan ABD ile İngiliz özel kuvvetlerinin, ayrıca istihbarat personelinin varlığı üzerinden Kuzey ve Batı Afrika bağlamında paryalaştırıldı.

Abayomi Azikiwe
31 Mart 2016
Kaynak

10 Mart 2016

, , ,

Kaosun Kraliçesi

Diana Johnstone Söyleşisi

Maidhc Ó Cathail

10 Mart 2016

 

Son çıkan kitabınızda Hillary Clinton’ın “Kaosun Kraliçesi” olduğunu söylüyorsunuz. Hillaryyi tarif etmek için neden bu tarz bir küçümseyici lakabı tercih ettiniz?

Bunun tek sebebi, Libya. Hillary Clinton, Libya’ya savaş açılmasında oynadığı önemli rolle çok gurur duyuyordu. O ve danışmanları, ilk başta bu savaşı Clinton doktrininin temeli olarak kullanmayı planlıyorlardı. Bu plan, ileride başkanlık kampanyasında kullanılacak bir slogan olarak zeki güç” kullanımı ile rejim değişikliği gerçekleştirme stratejisine dayanıyordu.

Bu kitabı yazmam konusunda gerekli ilhamı verense Libya’da yaşanan felakettir. Buna bir de Rusyayla savaşılmasına dair giderek yoğunlaşan tehlikeyi de eklemek gerekir.

Savaş kaosa sebep olur. Clinton, son yirmi beş yıldır ABDnin başlattığı her savaşın ateşli bir müdafisi olmuştur. Bu savaşlar, ülkeleri yıkıma sürüklemiş, yönetilmesi mümkün olmayan bir mülteci krizine yol açmıştır. Kaos, Hillarynin o yere göğe sığdırılamayan dış politika deneyiminin bir tezahürüdür.

Sırf kadın diye Hillary’yi başkan görmek isteyen kadınlara ne demek istersiniz? İddianıza göre, III. Dünya Savaşı’ndan kaçınmak ABDnin başına bir kadının geçmesinden daha acil bir meseledir. Hillarynin III. Dünya Savaşı’nı başlatacağını nereden çıkartıyorsunuz?

Burada iki ayrı soru var. İlkine cevabım şu: savaşı herhangi bir kişinin bilinçli bir şekilde başlatacağı kanaatinde değilim. Şimdiki durum, I. Dünya Savaşı arifesine benziyor. O günlerde büyük güçler silâhlanmıştı ve bir kıvılcım bekliyorlardı. Gorbaçev, nahif bir biçimde soğuk savaşa son verdiğinde bile tepeden tırnağa silâhlı ABD Rusyayı silâh sistemleri, saldırgan askerî tatbikatlar, NATOnun genişletilmesine dönük hamlelerle zaten kuşatmıştı. Bugün de Putinin şeytanlaştırılması savaş propagandası düzeyinde ilerliyor. Ruslar, ABD’nin kendilerine savaş açmaya hazırlandığına inanma konusunda çokça sebebe sahipler. Savunma amaçlı tedbirler almaları kaçınılmaz. Kötü düşmana karşı yürütülen bu aşırı askerî hazırlıklar ve propaganda, ileride önemsiz bir olayın kıvılcım görevi görmesini mümkün kılıyor.

Sorunuzun ilk kısmına gelince; “Hillary’ye sırf kadın diye oy vermek” benim için bir anlam ifade etmiyor. Evet, kadınlar genel manada kadınları etkileyen, eşit işe eşit ücret, becerilerin eşit ölçüde takdir edilmesi, doğum hakları, annelik izni ve çocuk bakımı gibi başlıklarda bir araya gelmeliler kuşkusuz. Ama Clinton bir birey ve tüm kadınları ifade etmiyor. Kadınlar, bir kadının başkan seçilmesi hakkı için mücadele edebilirler. İyi ama böyle bir hak zaten var. Bu hakkın belirli bir kadının başkan seçilmesine indirgenmemesi lazım.

ABD başkanlığı esasen sembolik bir konum. Karar alma süreçlerine dair önemli yetkileri haiz. Clinton, savaş ve barış konusunda yetersiz ve tehlikeli kimi hükümlerde bulunduğunu gösterdi. Bu özelliği sebebiyle onun başkan olmaması gerek.

Kitabınızdaki bir bölümün başlığı Libya: Clinton’ın Kendi Savaşı”. İsyancılar”ın desteklenmesi konusunda Fransayı ikna eden, İsrail yanlısı Bernard-Henri Lévynin oynadığı rolü göz önünde bulundurursak, Afrikanın eskiden en zengin ülkesi konumunda bulunan Libyanın NATO eliyle yıkıma uğratılması hususunda neden sadece Hillaryyi suçluyorsunuz?

Bernard-Henri Lévy, “bir Yahudi olarak Libya’ya askerî müdahaleyi desteklediğini birkaç kez söyledi. Muhtemelen o, Kaddafinin devrilmesinin İsrail için hayırlı olacağını düşünüyordu. Fransız hükümetini motive eden belki de Kaddafinin planına dönük korkusu idi. Bu plan, Fransanın eski Afrika sömürgelerinde (Fransa hazinesinin desteğiyle basılan, on dört ülkede kullanılan para birimi) CFA Frank’ın yerine altın destekli Afrika parasını basmayı içeriyordu. Ama gene de Libya direnişinin üstesinden gelecek operasyonu yürütme konusunda ne Fransa’nın ne de Britanya’nın belirli bir kapasitesi vardı. ABD liderliği bu konuda bölündü. Clinton, Obamada ve Savunma Bakanı Gateste mevcut olan savaşa girme konusundaki isteksizliğin üstesinden geldi. Libyanın yok edilmesi için gereken araçları ABD temin etti.

“Savaş Partisi başlıklı bölümde Savaş Partisi, iki partili sistemin her iki kanadına hâkim olduğundan beri eldeki geçmiş performans, Cumhuriyetçilerin Hillarynin iyi görünmesine yetecek ölçüde kötü bir aday göstereceklerini ortaya koyuyor diyorsunuz. Görünüşe göre, siz herkesin şaşkınlıkla izlediği Donald Trumptaki bu yükselişi önceden öngörmüşsünüz, öyle değil mi?

Aslına bakılırsa pek öngördüm diyemem. Esasen Trump’tan daha kötü olan Ted Cruz’un öne çıkmasını bekliyordum. Robert Reich’ın da işaret ettiği üzere, Cruz radikal sağcı bir fanatik. Gerici kanaatlere sahip biri. Yanlış yapmaya meyilli bir aday. Trump, onun ağzını her fırsatta kapamasını bildi, onun laflarını çalarak Cruza konuşma fırsatı vermedi. Cruz, en azından Rusyayla savaştan kaçınılması gerektiğini düşünen biriydi.

Bernie Sanders’ın da yükseleceğini beklemiyordum. Clinton karşısında düzgün bir seçenek buldukları için gençler arasında ciddi bir karşılık bulmuş görünüyor.

Her iki isim de Amerikalılar arasında ülkenin işlevsizleşmiş politik sistemi konusunda derin bir memnuniyetsizliğin olduğunu gösteriyor.

Queen of Chaos isimli çalışmanızda şu öngörüde bulunuyorsunuz: Bugünkü gerçeklerden baktığımızda, 2016daki başkanlık yarışı Haim Saban ve Sheldon Adelson arasında geçecekmiş gibi görünüyor. Her iki durumda da kazanan İsrail olacaktır. Saban’ın Clinton’ın başkan olması ihtimaline sadakatle bağlı olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz, bunun ABD dış politikası için anlamı nedir?

Eğer ABD politikasının şimdiye dek fazla İsrail yanlısı olduğunu düşünüyorsanız, bir de Hillary, Beyaz Saraya girdikten sonraki sürece bir bakın derim. Medya patronu Haim Saban, Clinton’ı başkan yapmak için gerekli her türlü harcamayı yapacağını söyledi. Bunun üzerine Hillary başkan olunca hemen Netanyahuyu Beyaz Saraya davet etme sözü verdi. Bunu da Amerika ile İsrail arasındaki kopması mümkün olmayan dostluk ve birliğe dair bağları yeniden kurmak ve BDS hareketini yok etmek için bir fırsat olarak kullanacağını” söyledi. Devamında İsrailin İran’ı terörist devlet olarak niteleyen değerlendirmelerini yineledi. Daha önce de İsrail politikalarını eleştirmenin antisemitizm olduğunu söylemiş, Gazze halkını o sefil topraklarından İsraile saldırılar düzenlediği için suçlamıştı.

Obama dâhil önceki başkanlar, İsrailin kontrol edilemez faaliyetlerinden bıktıklarını sıkça ifade etmişlerdi. Hillary ile birlikte İsrailin Gazzeyi yıkması, hatta İrana saldırması önünde hiçbir engel kalmayacak. Clinton, İsrailin Suriyeyi parçalama ve yok etmeye dair o gizli politikasıyla örtüşen bir isim.

Dünyada kendisine hangi kadınların “ilham verdiği sorulduğunda Hillary, Rus punk rock grubu Pussy Riot olduğunu söylüyor. Bu, bize onun hakkında neler söylüyor? ABD-Rusya ilişkileri konusunda ne tür anlamlara sahip?

Bir hayal etsenize, Hillary’nin Bill ile bir müzede grup seks yaptığını. Radikal anarşist Nadezhda Tolokonnikova sisteme karşı gerçekleştirdiği bir performans sanatı dâhilinde bunu yapmıştı. İlham alıyor mu? Aslında Hillary, tam olarak düşündüğünü söylemeyen biri. Bu soruyu da Putine ne kadar karşı olduğunu göstermek için fırsat olarak gördüğü kesin. Komik olan şu ki Tolokonnikova ABD seçimlerinde Bernie Sanders’ı tercih ettiğini söyledi.

Eğer Hillarynin dış politikasının ana örgütleyici ilkesi Koruma Sorumluluğu ya da KS ise bu ilkenin tüm dünyada insan hakları için ne kadar beter bir şey olduğunu nasıl izah edebiliriz?

Hillary anlamamış olsa da Libyada yaşanan felaket KSnin tehlikeli bir doktrin olduğunu ispatladı. Bingazideki belirli İslamcı isyancıları korumak için kolları sıvayan NATOnun KSye dayalı müdahalesi Sirte gibi modern bir kenti tümüyle yok etti, Libyadaki siyah nüfusun ırkçı linç kampanyalarına maruz kalması için gerekli kılıfı sağladı, binlerce sivilin ölümüne neden oldu, ülkenin yerlerde sürünmesine yol açtı.

KS doktrini, somut, herkesin gördüğü kanıtlar temelinde müdahale edecek, tarafsız, herkesin bildiği bir polis gücü mevcut olduğunda anlamlı olabilir. Oysa durum bu şekilde gelişmedi.

Libya’da “insanî acil durum”, rejimin içteki muhaliflerince imal edildi ve uysallaştırılmış ana akım medya eliyle servis edildi. Yaşananlara dair tespitler tümüyle hatalıydı, karşıt görüşler ifade eden kaynaklar hep göz ardı edildi (Bkz.: Maximilian Forte, Slouching Towards Sirte: NATO’s War on Libya and Africa [“Sirte’ye Yaslanmak: NATO’nun Libya ve Afrika Savaşı”])

Dünyadaki mevcut güç ilişkisi açısından KS doktrini, ancak büyük bir güç eliyle küçük bir güce tatbik edilebilir. Bu da büyük gücün olaylara dair kendi yorumu üzerinden gerçekleşir. Gerçekte ise KS, ABD eliyle beğenmediği rejimlere karşı kullanıldı.

Tespitinize göre, Nobel Ödüllü Obama, “faydası olmayan savaşlara girme konusundaki tereddüt açısından seleflerini bile geride bıraktı. Böylesi bir tereddüdü Hillaryden bekleyemeyiz. ABD ordusunu kullanma noktasında Clinton’ın Obamaya kıyasla daha az tereddüt yaşayacağını nereden çıkartıyorsunuz?

Basit: Obama ne vakit tereddüt ettiyse, Hillary’de böylesi bir tereddüde asla rastlanmadı. Libya’ya savaş açılmasını isteyen oydu. Suriyede uçuşa yasak bölgeyi isteyen gene oydu. Rusyaya karşı daha güçlü hamleler yapılmasını istedi. Eski sözcüsü Victoria Nuland Kievdeki Rusya karşıtı darbeye öncülük eden isimdi. Kaddafinin canice katledilmesi karşısında kıkır kıkır gülmesi bile onun düşmanlarına yönelik insanî herhangi bir duygu taşımadığının ispatı. Hillary onları insanlık dışı kabul ediyor zira. Merhametten yoksun bir kişi olarak ABDnin her türden silâhlı çatışmada galip geleceğine inanıyor. İşte en tehlikelisi de bu. O, her düşmanını mümkün olduğunca savaşa zorlamaya hazır. Görünen o ki kötü adamlar”ın nihayetinde yenileceğini düşünüyor, bu düşmanlara nükleer silâhları bulunan Rusya da dâhil.

Obama’da Hillary’deki özgüven yok. Obama’nın insan öldürüp duran insansız hava araçlarını savurgan bir biçimde kullanması, ABD’nin elindeki kara gücünün sınırını gösteriyor. Savaş Partisi, Obamaya sürekli baskı uyguluyor. Suriyede kimyasal silâhlar kullanılıp kullanılmadığının tartışıldığı günlerde olduğu gibi, Obama bazen bu baskıya direniyor. Bilindiği gibi, o dönemde savunma bakanı değişmiş, Clinton yerine Kerry gelmişti.

Kitabınızın “Savaş Partisi başlıklı son bölümünde Hillary Clinton’ın yükselişi karşısında Demokrat Partinin daha az kötü’ olarak gösterilmesinin tümüyle yanlış olduğunu söylüyorsunuz. Eğer demagojik Donald Trump Hillarynin karşısına çıkartılıyorsa, seçmenleri Hillarynin iki kötü içindeki daha az kötü olmadığı konusunda ikna etmek mümkün mü?

Görünüşe göre bu, imkânsızmış gibi görünüyor. Kim bilir, belki de savaş tehlikesini asli mesele hâline Trump getirecek. Ama bana kalırsa bugün Trump ile Clinton arasındaki seçim yarışının kararı mide düzeyinde verilecek, meselelere pek bakılmayacak. Belki ben yanlış değerlendiriyorumdur, ama dış politika asli meseleymiş gibi görünse de, bu seçimde belirleyici değil. Trump elitleri ürkütüyor, internet yorumlarında ise Hillaryye dönük husumet zirveye ulaşmış durumda. Eğer Sanders bir aldatma taktiği gereği aday olamazsa, bu husumet daha da güçlenecek. İşler böyle giderse, Kasım seçimi Amerikada en çok nefret edilen iki insan arasında geçecek.

Siz, iki partili sistemin her iki kanadına hâkim olan savaş partisinin karşısına barış partisini çıkartıyorsunuz. Bu noktada takdir gören iki kadının, Cynthia McKinney ve Coleen Rowleynin barış ekibinin parçası olarak bir barış adayının desteklenmesine hizmet edebileceğini söylüyorsunuz. Oysa bu iki isim, Hillarynin etrafındaki Madeleine Albright, Suzanne Nossel, Susan Rice ve Samantha Powerdan pek farklı değiller, öyle değil mi? Bir gün Amerikan halkının aradaki farkı bilince çıkartacağı konusunda iyimser misiniz?

“Barış partisi derken, politik bir partiyi aşan bir şeye işaret ediyorum. Ülkeyi ve dünyayı dünya hâkimiyeti denilen, delilik düzeyine ulaşmış, kibirli politikadan kurtarmaya niyetli, bilgili, ilkeli insanlar ağını kastediyorum. Asıl mesele, neokonların ve liberal müdahalecilerin dışişleri bakanlığını ele geçirmiş, Pentagona hücum etmiş olması. Barış partisi, diplomatlardan, akademisyenlerden, subaylardan, siyasetçilerden ve yayın yönetmenlerinden oluşabilir. Bence III. Dünya Savaşı’ndan kaçınmak isteyenler neokonları incelemeli. Bunlar, düşünce kuruluşları, editör sayfaları, finansal çıkarlar ve yönetim kurullarına yapılan sızmalar üzerinden siyaset aygıtını ele geçirmişler. Bu süreç terse çevrilebilir mi, çevrilebilirse nasıl çevrilebilir? Bu soruyu cevaplamak bana düşmez. Ama gene de bu sorunun sorulması gerek.

Halk düzeyinde barış partisi, ekonomik talepler üzerinden teşkil edilebilir: askerî bütçenin kesilmesi, böylelikle faydalı, üretken ülke içi faaliyetlerin finanse edilmesinin sağlanması, gereksiz askerî üslerin kapatılması, NATOnun dünyayı fethedecek denli genişlemesinin durdurulması, her yıl üç milyar dolarla İsrailin desteklenmesine son verilmesi gibi talepler dillendirilebilir. Amerikalı zenginler, Amerikan halkı ve Amerikanın geleceği yıkımlara yol açan savaşlar için israf ediliyor. Gerçek düşman, ABD’deki ordu-sanayi kompleksi. Bu yapı, hükümet finansal yatırımlar üzerinden kârlar sağladığı için ayakta ve genişlemeye devam ediyor. Eğer Amerikan halkı bu gerçeği bilince çıkartırsa, barış partisi de doğal olarak büyüyecektir.

Kaynak