AfD’nin
neyi temsil ettiğinden önce, artık neyin temsil edilemediğini sormak gerekiyor.
Çağımızın
tuhaflığı, siyasetin ortadan kaybolması değil. Tam tersine, siyaset her yerde.
Seçimler sertleşiyor, eski partiler çözülüyor, savaş, gündelik hayatın parçası
oluyor, göç, hükümetleri sarsıyor, insanlar öfkeleniyor, kutuplaşıyor ve taraf
oluyor. Aynı anda kapitalizmin çelişkileri de siyasal yüzeye çıkıyor.
Enerji
fiyatının jeopolitikle, ücretlerin uluslararası rekabetle, sanayinin Çin’le,
sosyal harcamaların silahlanmayla, göçün savaşlarla ilişkisi çocukların bile
bildiği gerçekler. Devlet, şirketleri kurtarıyor, sanayi politikası yapıyor,
orduları büyütüyor, sınırları tahkim ediyor.
Ekonominin
teknik, piyasanın doğal, devletin tarafsız olduğu görüntüyü korumak zorlaşıyor.
Ancak bir toplumsal bütünlük olarak kapitalizmin kendisinden çok, onun
krizleri, bağımlılıkları ve açık siyasal müdahale gerektiren sonuçları
görünürleşiyor. Tuhaf bir terslik ortaya çıkıyor: Kapitalizmin sonuçları
siyasallaşıyor; kapitalist toplumsal ilişkinin kendisi ise hâlâ siyasal
müdahalenin sınırı olarak kalıyor.
Kapitalizmi
sorgulamak kolaylaşırken, onun ötesindeki bir toplumu gerçekleştirilebilir
görmek zorlaşıyor. Çağımızın en temel çelişkilerinden biri budur: Kapitalizmin
giderek daha fazla sorgulanması ile kapitalizm sonrasının giderek daha az
tahayyül edilebilmesi arasındaki tarihsel mesafe.
AfD’yi
bu mesafenin içinde düşünmek gerekiyor. Bu mesafeyi yalnız ideolojiyle
açıklayamayız. İnsanlar, başka bir toplum yeterince iyi anlatılmadığı için
geleceği tahayyül edemiyor değiller. Daha maddi bir şey zayıfladı.
Yirminci
yüzyılda sendikalar, kitle partileri, işçi basını, kooperatifler ve
karşı-kültürler yalnız mevcut çıkarları temsil etmiyordu. İnsanların birlikte
hareket ederek toplumsal ilişkileri değiştirebileceklerini gündelik hayat
içinde gösteriyordu. Başka bir toplumun mümkün olduğunu düşünmek için onun
ayrıntılı planını bilmek gerekmiyordu. Birlikte grev yapabildiğini, patrona
geri adım attırabildiğini, örgüt kurabildiğini, hükümetleri zorlayabildiğini
görmek yeterliydi. Başka bir dünyanın mümkünlüğü önce teorik değil, pratik bir
deneyimdi.
Neoliberalizm
işçi sınıfını ortadan kaldırmadı; sermaye ile emek arasındaki ilişki de ortadan
kalkmadı. Aşınan, işçinin üretimdeki konumunu bağımsız siyasal kapasiteye
çevirebilecek toplumsal dünyaydı. Sonuç, yalnız örgütsel değildi. Örgütlü
toplumsal güç zayıflarken, geleceğin maddi kanıtı da zayıfladı. Çünkü gelecek
tahayyülü, zihinsel bir resim değildir. Siyasal olarak tahayyül edilebilir
olan, aynı zamanda gerçekleştirilebilir olduğuna ilişkin bugünde maddi
kanıtlara sahip olduğumuz şeydir.
Bir
sınıf, bugün kendi çalışma koşullarını, ücretini veya devletin kararlarını kolektif
biçimde değiştirebildiğini deneyimlemiyorsa, yarın toplumsal ilişkilerin
bütününü değiştirebileceği düşüncesi soyutlaşır. Geleceğin krizi, hayal gücünün
yoksullaşmasından önce bugünün dönüştürülebilir olduğuna ilişkin deneyimin
yoksullaşmasıdır.
Tahayyül
krizi, en derinde bir siyasal kapasite krizidir. Kapitalizmin çelişkilerinin
görünürleşmesi, kendiliğinden antikapitalist bilinç üretmez. Bir toplumsal
ilişkinin sonuçlarını görmek ile onu değiştirebileceğini deneyimlemek, aynı şey
değildir.
Kolektif
kapasitenin zayıfladığı koşullarda görünürlük ters bir sonuç bile üretebilir.
İnsan, şirketlerin yatırım kararlarını, küresel rekabeti, enerji bağımlılığını,
savaşın maliyetini, sanayinin başka ülkelere kaydığını görür; ama bunları
değiştirebilecek toplumsal kuvveti göremez. Kapitalizmin görünürlüğü, böylece kapitalist
gerçekçiliği parçalamak yerine onu yeni bir biçimde yeniden üretebilir.
Postpolitika
“sistem çalışıyor ve alternatifi yok” diyordu. Yirmi birinci yüzyılda ise
belirgin bir şekilde “sistem çalışmıyor ama yine de alternatifi yok” dedi.
İkincisi çok daha istikrarsızdır. Alternatifsizliği korur ama hoşnutsuzluğu
bastıramaz, bilakis, siyasallaştırır. Çağımızın hiperpolitik zemini burada
açılıyor. Postpolitika, siyasal çatışmayı bastırırken, alternatifsizlik ufkunu
yerleştirmişti. Şimdi düzenin krizleri çatışmayı yeniden yüzeye çıkarıyor.
Eski
partiler çözülüyor; savaş, göç, enerji ve ulusal egemenlik yoğun biçimde
siyasallaşıyor. Ancak alternatifsizlik ufku aynı ölçüde çözülmüyor. Siyaset
geri dönüyor; tarihsel yön geri dönmüyor. Çağın siyasal karakteri
postpolitikanın basit bir karşıtı değildir.
Çağımız,
postpolitikanın alternatifsizlik ufkunu siyasal yoğunluk koşullarında devam
ettiriyor. Postpolitika, alternatifsizlik ile düşük siyasal yoğunluğu
birleştirmişti. Bugün ise, alternatifsizlik ile yüksek siyasal yoğunluğu bir
araya getiriyor.
Hükümetler
değişsin, sınırlar kapatılsın, elitler tasfiye edilsin, AB’yle ilişkiler
yeniden kurulsun, dış politika tersine çevrilsin. Neredeyse her şey
değiştirilebilir. Ama üretim ilişkilerinin kendisi değiştirilebilir
görünmeyebilir. Siyasal seçenekler birbirinden uzaklaşırken, tarihsel
seçenekler birbirine yaklaşabilir. Günümüzün paradoksu: siyasal çatışma
sertleşirken toplumsal ufuk daralabilir. Yirmi birinci yüzyıl, yalnız örgütsüz
siyasal yoğunluk değil, tarihsel yönünü kaybetmiş siyasal yoğunluktur. Böyle
bir dünyada restorasyon, radikal bir seçenek gibi görünmeye başlar.
AfD’nin
sunduğu gelecek, bu zeminde anlam kazanıyor. Daha güvenli sınırlar, ucuz
enerji, güçlü Alman sanayisi, daha az göç, ulusal egemenlik, farklı bir dış
politika, toplumsal düzen. Bunların hiçbiri, yeni bir üretim biçimi
gerektirmiyor. Sermaye, ücretli emek, özel mülkiyet, piyasa ve dünya pazarı
kalıyor. Değişmesi vaat edilen toplumsal ilişkinin kendisi değil, onun siyasal
düzenlenişi.
AfD’nin
avantajlarından biri budur: İnsanlardan bilinmeyen bir gelecek düşünmelerini
istemiyor. Bildikleri dünyanın yeniden çalışabileceğini söylüyor. Başka bir
toplum değil, kaybedilmiş bir normalite vaat ediyor. Bu normalitenin geçmişte
gerçekten var olup olmadığı tali önemdedir.
Geri
çağrılan, tarihsel geçmiş değil; güçlü sanayi, güvenli iş, ucuz enerji, kontrol
edilen sınırlar ve ulusal egemenlikten kurulmuş seçici bir geçmiş imgesidir.
Restorasyon, geçmişe dönüş değildir. Geleceği, kaybedildiği varsayılan bir
normalitenin yeniden kuruluşu olarak tahayyül etmektir.
Burada
“tarihsel tahayyül maliyeti” önem kazanıyor: bir siyasal projenin
gerçekleşebilmesi için mevcut toplumsal ilişkilerin ne kadarının değişebilir
kabul edilmesini gerektirdiği. AfD’nin tarihsel tahayyül maliyeti düşüktür.
Başka bir üretim biçiminin mümkün olduğuna değil, mevcut devletin mevcut
toplumsal ilişkileri başka türlü düzenleyebileceğine inanmayı gerektirir. Fark
yalnız düşünsel değil.
Restorasyon,
gerçekleştirme aracını da mevcut dünyanın içinde, yani devlette hazır buluyor.
Sınırları denetleyebilecek, göç ve enerji politikasını değiştirebilecek,
sanayiye müdahale edebilecek bir aygıt zaten vardır. Başka bir toplumsal düzeni
kurabilecek bağımsız sınıfsal kapasite ise aynı ölçüde görünür değildir.
Devrimin
olanaksız göründüğü bir çağda restorasyon, radikalizm kılığına girebilir.
AfD’nin siyasal söylemi kapitalizmin görünür hale gelen sonuçlarını inkâr etmek
zorunda değil. Tersine, gücünün bir bölümü “Haklısınız. Bir şeyler gerçekten
bozuldu” diyebilmesinden geliyor.
Sanayi,
baskı altında olabilir. Enerji pahalıdır. Konut sıkıntısı gerçektir. Ücretler
yetersiz olabilir. Gelecek daha güvencesiz hale gelebilir. İdeolojik işlem
bunları inkâr etmekte değil, aralarındaki nedenselliği yeniden kurmakta gerçekleşir.
Sorun,
kapitalist toplumsal ilişki değil, Almanya’nın kendi çıkarlarını yeterince
koruyamamasıdır. Sorun, dünya pazarı değil, Almanya’nın oradaki konumudur.
Sorun sınıf ilişkisi değil, ulusal egemenliğin kaybıdır. Sorun, kaynakların
sınıfsal dağılımı değil, kaynaklardan kimlerin yararlandığıdır. AfD’nin siyasal
söylemi kapitalizmin görünür hale gelen sonuçlarını bastırmak zorunda değildir;
onları kapitalizmin sınırları içinde çözülebilecek sorunlara tercüme edebilir.
Böylece sistem karşıtı görünürken, kapitalist toplumsal ilişkinin sınırlarını
aşmak zorunda kalmaz. Her şeyi değiştirmeyi vaat edebilir, yeter ki değişimin
sınırı kapitalizmin kendisi olsun.
Bu
tercümenin temel siyasal biçimlerinden biri millettir. Millet, sınıf ortadan
kalktığı için ortaya çıkmaz. Ancak sınıfın siyasal olarak kurulamadığı yerde
sınıfsal malzeme ulusal bir siyasal öznenin kuruluşunda kullanılabilir. İşçinin
gündelik deneyimi parçalı görünür: ücret, konut, enerji, emeklilik, göç, savaş,
kamu hizmetleri. Sınıf siyaseti, bunları ortak bir toplumsal ilişki içinde
birbirine bağlar: Senin yaşadığın benim de yaşadığım şeydir, çünkü ikimiz de
aynı toplumsal ilişkinin içerisindeyiz.
Milliyetçi
siyaset, başka bir bütünlük kurar: Senin yaşadığın benim de yaşadığım şeydir,
çünkü ikimiz de aynı milletin üyeleriyiz. Sınıfsal deneyim ortadan kalkmaz.
Siyasal tercümesi değişir. Üstelik iki kuruluş arasında maddi bir asimetri
vardır. Sınıfın bağımsız siyasal kapasitesinin yeniden kurulması gerekirken,
millet, kendisini devlet biçiminde zaten mevcut bir siyasal özne olarak
sunabilir. Milliyetçilik, kapitalizmin yarattığı parçalanmayı ortadan
kaldırmadan, ona kapitalizmi aşmayan bir bütünlük ve bu bütünlük adına hareket
edebilecek görünür bir kapasite sunar.
AfD’nin
gücü, gerçek maddi deneyimleri başka bir nedensel bütünlük içinde
örgütleyebilmesinden gelir. Sınıf çelişkisini inkâr etmek zorunda değildir.
Onun siyasal tercümesini ele geçirmesi yeterlidir.
Faşizm
meselesi de şimdi başka türlü sorulabilir. Klasik faşizmin karşısında yalnız
örgütlü bir işçi hareketi değil, o hareketin taşıdığı rakip bir gelecek
ihtimali vardı. Sosyalist ve komünist partiler, sendikalar, grevler ve
devrimler kapitalizm sonrasını soyut bir düşünce olmaktan çıkarıyordu. Faşist
karşı-devrimin yenmek zorunda olduğu şeylerden biri, başka bir geleceğin maddi
ihtimaliydi. Bugünün faşist sağı farklı bir zeminde yükseliyor. Klasik faşizmin
parçalamak zorunda olduğu örgütsel dünyanın önemli bir bölümü neoliberal
dönüşüm boyunca zaten aşındı; onun taşıdığı tarihsel ufuk da zayıfladı. Klasik
faşizm, atomizasyonun büyük ölçüde failiydi; yeni faşist sağ, neoliberal
atomizasyonun siyasal mirasçısıdır. Dahası, klasik faşizm, rakip bir geleceği
ezmek zorundaydı; yeni faşist sağ, geleceğin zaten zayıfladığı bir dünyada
yükseliyor.
Bu,
AfD’nin faşist olup olmadığı sorusunu tek başına cevaplamaz. Ama daha önemli
bir soru açar. Alternatif geleceğin siyasal yenilgisi, çağdaş faşist siyasetin
üretmek zorunda olduğu bir sonuç olmaktan çıkıp devraldığı başlangıç
koşullarından biri haline mi geliyor?
Geleceğin
yokluğunu örgütlemek, AfD karşısındaki asıl güçlük de burada beliriyor. Bir
tarafta: Bu düzeni korumalıyız. Diğer tarafta: Bu düzenin kaybettiğimiz halini
geri getirmeliyiz. Eksik olan üçüncü ihtimaldir: Bu düzenin ötesine
geçebiliriz. Ama üçüncü cümlenin bir programa yazılması geleceği geri getirmez.
Eğer
tahayyül krizi bir kapasite kriziyse, başka bir geleceğin gerçek bir ihtimal
haline gelebilmesi için onu kurabilecek kolektif kuvvetin bugünün içinde
deneyimlenebilmesi gerekir.
Sınıf
siyasetinin meselesi, bu yüzden, yalnız ekonomik çıkarları temsil etmek
değildir. İnsanların kendi kolektif eylemleri içinde tarihin hâlâ açık olduğunu
deneyimleyebilmeleridir. Geleceğe ilişkin siyasal tahayyül, bugünü
değiştirebilme deneyiminin geleceğe uzatılmasıdır.
İzaha
muhtaç olan, yalnız insanların neden sağa yöneldiği değildir: İnsanlar, mevcut
düzenin çalışmadığını giderek daha açık görürken, neden onun ötesindeki bir
geleceği giderek daha az mümkün görüyorlar? Kapitalizmin sonuçları daha açık
biçimde siyasallaşıyor; ama kapitalist toplumsal ilişkinin kendisi hâlâ siyasal
müdahalenin sınırı olarak kalıyor. Onu aşabilecek toplumsal kuvvet de aynı
ölçüde görünür hale gelmiyor.
Günümüzün
tarihsel alanı bu iki görünürlük arasındaki terslikte açılıyor. Postpolitika,
siyaseti bastırırken geleceği kapatmıştı. Bugün ise, siyaseti geri getiriyor,
ama geleceği geri getirmiyor. Siyasal seçenekler birbirinden uzaklaşırken,
tarihsel seçenekler birbirine yaklaşabiliyor. Neoliberalizmin en derin siyasal
mirası, yalnızca örgütlü sınıf gücünü zayıflatması değildir. O güçle birlikte
geleceğin maddi olarak tahayyül edilebileceği toplumsal zemini de zayıflatmış
olabilir.
Eğer
tahayyül krizi bir kapasite kriziyse, geleceğin geri dönüşü daha güzel gelecek
tasvirlerinden değil, onu mümkün kılabilecek toplumsal kuvvetlerin bugünün
içinde yeniden oluşmasından geçecektir.
Gelecek,
önce anlatılarak değil, yapılabilir kılarak geri döner. AfD’nin tarihsel
avantajı burada yatıyor: Kapitalizmin sonuçları yeniden siyasallaşırken,
kapitalizm sonrası, tarihsel bir seçenek olarak geri dönmüyor; AfD’nin radikal
restorasyonu, dolayısıyla, geleceğin yokluğunda gerçekleştirilebilir bir
değişim gibi görünebiliyor. Onun geleceğin yokluğunu örgütlemesi yetiyor.
Minima Politika
9
Eylül 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder