09 Eylül 2026

, ,

Tahayyül Krizi


AfD’nin neyi temsil ettiğinden önce, artık neyin temsil edilemediğini sormak gerekiyor.

Çağımızın tuhaflığı, siyasetin ortadan kaybolması değil. Tam tersine, siyaset her yerde. Seçimler sertleşiyor, eski partiler çözülüyor, savaş, gündelik hayatın parçası oluyor, göç, hükümetleri sarsıyor, insanlar öfkeleniyor, kutuplaşıyor ve taraf oluyor. Aynı anda kapitalizmin çelişkileri de siyasal yüzeye çıkıyor.

Enerji fiyatının jeopolitikle, ücretlerin uluslararası rekabetle, sanayinin Çin’le, sosyal harcamaların silahlanmayla, göçün savaşlarla ilişkisi çocukların bile bildiği gerçekler. Devlet, şirketleri kurtarıyor, sanayi politikası yapıyor, orduları büyütüyor, sınırları tahkim ediyor.

Ekonominin teknik, piyasanın doğal, devletin tarafsız olduğu görüntüyü korumak zorlaşıyor. Ancak bir toplumsal bütünlük olarak kapitalizmin kendisinden çok, onun krizleri, bağımlılıkları ve açık siyasal müdahale gerektiren sonuçları görünürleşiyor. Tuhaf bir terslik ortaya çıkıyor: Kapitalizmin sonuçları siyasallaşıyor; kapitalist toplumsal ilişkinin kendisi ise hâlâ siyasal müdahalenin sınırı olarak kalıyor.

Kapitalizmi sorgulamak kolaylaşırken, onun ötesindeki bir toplumu gerçekleştirilebilir görmek zorlaşıyor. Çağımızın en temel çelişkilerinden biri budur: Kapitalizmin giderek daha fazla sorgulanması ile kapitalizm sonrasının giderek daha az tahayyül edilebilmesi arasındaki tarihsel mesafe.

AfD’yi bu mesafenin içinde düşünmek gerekiyor. Bu mesafeyi yalnız ideolojiyle açıklayamayız. İnsanlar, başka bir toplum yeterince iyi anlatılmadığı için geleceği tahayyül edemiyor değiller. Daha maddi bir şey zayıfladı.

Yirminci yüzyılda sendikalar, kitle partileri, işçi basını, kooperatifler ve karşı-kültürler yalnız mevcut çıkarları temsil etmiyordu. İnsanların birlikte hareket ederek toplumsal ilişkileri değiştirebileceklerini gündelik hayat içinde gösteriyordu. Başka bir toplumun mümkün olduğunu düşünmek için onun ayrıntılı planını bilmek gerekmiyordu. Birlikte grev yapabildiğini, patrona geri adım attırabildiğini, örgüt kurabildiğini, hükümetleri zorlayabildiğini görmek yeterliydi. Başka bir dünyanın mümkünlüğü önce teorik değil, pratik bir deneyimdi.

Neoliberalizm işçi sınıfını ortadan kaldırmadı; sermaye ile emek arasındaki ilişki de ortadan kalkmadı. Aşınan, işçinin üretimdeki konumunu bağımsız siyasal kapasiteye çevirebilecek toplumsal dünyaydı. Sonuç, yalnız örgütsel değildi. Örgütlü toplumsal güç zayıflarken, geleceğin maddi kanıtı da zayıfladı. Çünkü gelecek tahayyülü, zihinsel bir resim değildir. Siyasal olarak tahayyül edilebilir olan, aynı zamanda gerçekleştirilebilir olduğuna ilişkin bugünde maddi kanıtlara sahip olduğumuz şeydir.

Bir sınıf, bugün kendi çalışma koşullarını, ücretini veya devletin kararlarını kolektif biçimde değiştirebildiğini deneyimlemiyorsa, yarın toplumsal ilişkilerin bütününü değiştirebileceği düşüncesi soyutlaşır. Geleceğin krizi, hayal gücünün yoksullaşmasından önce bugünün dönüştürülebilir olduğuna ilişkin deneyimin yoksullaşmasıdır.

Tahayyül krizi, en derinde bir siyasal kapasite krizidir. Kapitalizmin çelişkilerinin görünürleşmesi, kendiliğinden antikapitalist bilinç üretmez. Bir toplumsal ilişkinin sonuçlarını görmek ile onu değiştirebileceğini deneyimlemek, aynı şey değildir.

Kolektif kapasitenin zayıfladığı koşullarda görünürlük ters bir sonuç bile üretebilir. İnsan, şirketlerin yatırım kararlarını, küresel rekabeti, enerji bağımlılığını, savaşın maliyetini, sanayinin başka ülkelere kaydığını görür; ama bunları değiştirebilecek toplumsal kuvveti göremez. Kapitalizmin görünürlüğü, böylece kapitalist gerçekçiliği parçalamak yerine onu yeni bir biçimde yeniden üretebilir.

Postpolitika “sistem çalışıyor ve alternatifi yok” diyordu. Yirmi birinci yüzyılda ise belirgin bir şekilde “sistem çalışmıyor ama yine de alternatifi yok” dedi. İkincisi çok daha istikrarsızdır. Alternatifsizliği korur ama hoşnutsuzluğu bastıramaz, bilakis, siyasallaştırır. Çağımızın hiperpolitik zemini burada açılıyor. Postpolitika, siyasal çatışmayı bastırırken, alternatifsizlik ufkunu yerleştirmişti. Şimdi düzenin krizleri çatışmayı yeniden yüzeye çıkarıyor.

Eski partiler çözülüyor; savaş, göç, enerji ve ulusal egemenlik yoğun biçimde siyasallaşıyor. Ancak alternatifsizlik ufku aynı ölçüde çözülmüyor. Siyaset geri dönüyor; tarihsel yön geri dönmüyor. Çağın siyasal karakteri postpolitikanın basit bir karşıtı değildir.

Çağımız, postpolitikanın alternatifsizlik ufkunu siyasal yoğunluk koşullarında devam ettiriyor. Postpolitika, alternatifsizlik ile düşük siyasal yoğunluğu birleştirmişti. Bugün ise, alternatifsizlik ile yüksek siyasal yoğunluğu bir araya getiriyor.

Hükümetler değişsin, sınırlar kapatılsın, elitler tasfiye edilsin, AB’yle ilişkiler yeniden kurulsun, dış politika tersine çevrilsin. Neredeyse her şey değiştirilebilir. Ama üretim ilişkilerinin kendisi değiştirilebilir görünmeyebilir. Siyasal seçenekler birbirinden uzaklaşırken, tarihsel seçenekler birbirine yaklaşabilir. Günümüzün paradoksu: siyasal çatışma sertleşirken toplumsal ufuk daralabilir. Yirmi birinci yüzyıl, yalnız örgütsüz siyasal yoğunluk değil, tarihsel yönünü kaybetmiş siyasal yoğunluktur. Böyle bir dünyada restorasyon, radikal bir seçenek gibi görünmeye başlar.

AfD’nin sunduğu gelecek, bu zeminde anlam kazanıyor. Daha güvenli sınırlar, ucuz enerji, güçlü Alman sanayisi, daha az göç, ulusal egemenlik, farklı bir dış politika, toplumsal düzen. Bunların hiçbiri, yeni bir üretim biçimi gerektirmiyor. Sermaye, ücretli emek, özel mülkiyet, piyasa ve dünya pazarı kalıyor. Değişmesi vaat edilen toplumsal ilişkinin kendisi değil, onun siyasal düzenlenişi.

AfD’nin avantajlarından biri budur: İnsanlardan bilinmeyen bir gelecek düşünmelerini istemiyor. Bildikleri dünyanın yeniden çalışabileceğini söylüyor. Başka bir toplum değil, kaybedilmiş bir normalite vaat ediyor. Bu normalitenin geçmişte gerçekten var olup olmadığı tali önemdedir.

Geri çağrılan, tarihsel geçmiş değil; güçlü sanayi, güvenli iş, ucuz enerji, kontrol edilen sınırlar ve ulusal egemenlikten kurulmuş seçici bir geçmiş imgesidir. Restorasyon, geçmişe dönüş değildir. Geleceği, kaybedildiği varsayılan bir normalitenin yeniden kuruluşu olarak tahayyül etmektir.

Burada “tarihsel tahayyül maliyeti” önem kazanıyor: bir siyasal projenin gerçekleşebilmesi için mevcut toplumsal ilişkilerin ne kadarının değişebilir kabul edilmesini gerektirdiği. AfD’nin tarihsel tahayyül maliyeti düşüktür. Başka bir üretim biçiminin mümkün olduğuna değil, mevcut devletin mevcut toplumsal ilişkileri başka türlü düzenleyebileceğine inanmayı gerektirir. Fark yalnız düşünsel değil.

Restorasyon, gerçekleştirme aracını da mevcut dünyanın içinde, yani devlette hazır buluyor. Sınırları denetleyebilecek, göç ve enerji politikasını değiştirebilecek, sanayiye müdahale edebilecek bir aygıt zaten vardır. Başka bir toplumsal düzeni kurabilecek bağımsız sınıfsal kapasite ise aynı ölçüde görünür değildir.

Devrimin olanaksız göründüğü bir çağda restorasyon, radikalizm kılığına girebilir. AfD’nin siyasal söylemi kapitalizmin görünür hale gelen sonuçlarını inkâr etmek zorunda değil. Tersine, gücünün bir bölümü “Haklısınız. Bir şeyler gerçekten bozuldu” diyebilmesinden geliyor.

Sanayi, baskı altında olabilir. Enerji pahalıdır. Konut sıkıntısı gerçektir. Ücretler yetersiz olabilir. Gelecek daha güvencesiz hale gelebilir. İdeolojik işlem bunları inkâr etmekte değil, aralarındaki nedenselliği yeniden kurmakta gerçekleşir.

Sorun, kapitalist toplumsal ilişki değil, Almanya’nın kendi çıkarlarını yeterince koruyamamasıdır. Sorun, dünya pazarı değil, Almanya’nın oradaki konumudur. Sorun sınıf ilişkisi değil, ulusal egemenliğin kaybıdır. Sorun, kaynakların sınıfsal dağılımı değil, kaynaklardan kimlerin yararlandığıdır. AfD’nin siyasal söylemi kapitalizmin görünür hale gelen sonuçlarını bastırmak zorunda değildir; onları kapitalizmin sınırları içinde çözülebilecek sorunlara tercüme edebilir. Böylece sistem karşıtı görünürken, kapitalist toplumsal ilişkinin sınırlarını aşmak zorunda kalmaz. Her şeyi değiştirmeyi vaat edebilir, yeter ki değişimin sınırı kapitalizmin kendisi olsun.

Bu tercümenin temel siyasal biçimlerinden biri millettir. Millet, sınıf ortadan kalktığı için ortaya çıkmaz. Ancak sınıfın siyasal olarak kurulamadığı yerde sınıfsal malzeme ulusal bir siyasal öznenin kuruluşunda kullanılabilir. İşçinin gündelik deneyimi parçalı görünür: ücret, konut, enerji, emeklilik, göç, savaş, kamu hizmetleri. Sınıf siyaseti, bunları ortak bir toplumsal ilişki içinde birbirine bağlar: Senin yaşadığın benim de yaşadığım şeydir, çünkü ikimiz de aynı toplumsal ilişkinin içerisindeyiz.

Milliyetçi siyaset, başka bir bütünlük kurar: Senin yaşadığın benim de yaşadığım şeydir, çünkü ikimiz de aynı milletin üyeleriyiz. Sınıfsal deneyim ortadan kalkmaz. Siyasal tercümesi değişir. Üstelik iki kuruluş arasında maddi bir asimetri vardır. Sınıfın bağımsız siyasal kapasitesinin yeniden kurulması gerekirken, millet, kendisini devlet biçiminde zaten mevcut bir siyasal özne olarak sunabilir. Milliyetçilik, kapitalizmin yarattığı parçalanmayı ortadan kaldırmadan, ona kapitalizmi aşmayan bir bütünlük ve bu bütünlük adına hareket edebilecek görünür bir kapasite sunar.

AfD’nin gücü, gerçek maddi deneyimleri başka bir nedensel bütünlük içinde örgütleyebilmesinden gelir. Sınıf çelişkisini inkâr etmek zorunda değildir. Onun siyasal tercümesini ele geçirmesi yeterlidir.

Faşizm meselesi de şimdi başka türlü sorulabilir. Klasik faşizmin karşısında yalnız örgütlü bir işçi hareketi değil, o hareketin taşıdığı rakip bir gelecek ihtimali vardı. Sosyalist ve komünist partiler, sendikalar, grevler ve devrimler kapitalizm sonrasını soyut bir düşünce olmaktan çıkarıyordu. Faşist karşı-devrimin yenmek zorunda olduğu şeylerden biri, başka bir geleceğin maddi ihtimaliydi. Bugünün faşist sağı farklı bir zeminde yükseliyor. Klasik faşizmin parçalamak zorunda olduğu örgütsel dünyanın önemli bir bölümü neoliberal dönüşüm boyunca zaten aşındı; onun taşıdığı tarihsel ufuk da zayıfladı. Klasik faşizm, atomizasyonun büyük ölçüde failiydi; yeni faşist sağ, neoliberal atomizasyonun siyasal mirasçısıdır. Dahası, klasik faşizm, rakip bir geleceği ezmek zorundaydı; yeni faşist sağ, geleceğin zaten zayıfladığı bir dünyada yükseliyor.

Bu, AfD’nin faşist olup olmadığı sorusunu tek başına cevaplamaz. Ama daha önemli bir soru açar. Alternatif geleceğin siyasal yenilgisi, çağdaş faşist siyasetin üretmek zorunda olduğu bir sonuç olmaktan çıkıp devraldığı başlangıç koşullarından biri haline mi geliyor?

Geleceğin yokluğunu örgütlemek, AfD karşısındaki asıl güçlük de burada beliriyor. Bir tarafta: Bu düzeni korumalıyız. Diğer tarafta: Bu düzenin kaybettiğimiz halini geri getirmeliyiz. Eksik olan üçüncü ihtimaldir: Bu düzenin ötesine geçebiliriz. Ama üçüncü cümlenin bir programa yazılması geleceği geri getirmez.

Eğer tahayyül krizi bir kapasite kriziyse, başka bir geleceğin gerçek bir ihtimal haline gelebilmesi için onu kurabilecek kolektif kuvvetin bugünün içinde deneyimlenebilmesi gerekir.

Sınıf siyasetinin meselesi, bu yüzden, yalnız ekonomik çıkarları temsil etmek değildir. İnsanların kendi kolektif eylemleri içinde tarihin hâlâ açık olduğunu deneyimleyebilmeleridir. Geleceğe ilişkin siyasal tahayyül, bugünü değiştirebilme deneyiminin geleceğe uzatılmasıdır.

İzaha muhtaç olan, yalnız insanların neden sağa yöneldiği değildir: İnsanlar, mevcut düzenin çalışmadığını giderek daha açık görürken, neden onun ötesindeki bir geleceği giderek daha az mümkün görüyorlar? Kapitalizmin sonuçları daha açık biçimde siyasallaşıyor; ama kapitalist toplumsal ilişkinin kendisi hâlâ siyasal müdahalenin sınırı olarak kalıyor. Onu aşabilecek toplumsal kuvvet de aynı ölçüde görünür hale gelmiyor.

Günümüzün tarihsel alanı bu iki görünürlük arasındaki terslikte açılıyor. Postpolitika, siyaseti bastırırken geleceği kapatmıştı. Bugün ise, siyaseti geri getiriyor, ama geleceği geri getirmiyor. Siyasal seçenekler birbirinden uzaklaşırken, tarihsel seçenekler birbirine yaklaşabiliyor. Neoliberalizmin en derin siyasal mirası, yalnızca örgütlü sınıf gücünü zayıflatması değildir. O güçle birlikte geleceğin maddi olarak tahayyül edilebileceği toplumsal zemini de zayıflatmış olabilir.

Eğer tahayyül krizi bir kapasite kriziyse, geleceğin geri dönüşü daha güzel gelecek tasvirlerinden değil, onu mümkün kılabilecek toplumsal kuvvetlerin bugünün içinde yeniden oluşmasından geçecektir.

Gelecek, önce anlatılarak değil, yapılabilir kılarak geri döner. AfD’nin tarihsel avantajı burada yatıyor: Kapitalizmin sonuçları yeniden siyasallaşırken, kapitalizm sonrası, tarihsel bir seçenek olarak geri dönmüyor; AfD’nin radikal restorasyonu, dolayısıyla, geleceğin yokluğunda gerçekleştirilebilir bir değişim gibi görünebiliyor. Onun geleceğin yokluğunu örgütlemesi yetiyor.

Minima Politika
9 Eylül 2026
Kaynak

0 Yorum: