Berlin
sonucunda beni sevindiren şey, yalnız Die Linke’nin birinci olması değil. Daha
önemlisi, siyaseten sabit sandığımız seçmen bloklarının hiç de sabit
olmadığının görülmesi. “Muhafazakâr” diye tarif edilen CDU seçmeninden bile
Linke’ye oy geçebiliyor.
Buradan
“halk aslında solcuymuş” sonucu çıkmaz. Daha önemli bir sonuç çıkar: maddi
deneyimin kendiliğinden bir siyaseti yoktur. İnsan, kirayı ödeyemediği için
kendiliğinden sosyalist olmadığı gibi kendiliğinden faşist de olmaz. Maddi
deneyim ile siyasal sonuç arasındaki bağı siyaset kurar. Berlin bunun küçük bir
laboratuvarı oldu.
Aynı
barınma krizine AfD göçmeni, Die Linke kira ve mülkiyet ilişkisini gösterdi.
Aynı maddi sıkışma, iki ayrı siyasal nedensellik içinde örgütlenmeye çalışıldı.
Die Linke’nin sonucu bu yüzden önemli.
Geçim
ve barınmayı merkeze alan, insanlarla doğrudan temas kuran bir kampanya
yürütürken, yalnız SPD ve Yeşillerden değil, CDU’dan ve daha önce sandığa
gitmeyenlerden de oy alabildi.
Seçmen
kimliği kader değildir. Bu, AfD seçmeninin sola geçtiğini kanıtlamıyor. Ama AfD
seçmenini değişmez bir insan tipi olarak siyasetin dışına atmanın da hiçbir
gerekçesi olmadığını gösteriyor.
Bugünkü
siyasal konum insanın özü değildir; belirli maddi ilişkiler içinde siyasal
olarak kurulmuştur, dolayısıyla yeniden kurulabilir. Brandmauer
(güvenlik duvarı), tam burada kendi sınırına geliyor.
AfD
ile koalisyon yapmamak parlamenter bir sınır olabilir. Ama hegemonya stratejisi
değildir. Brandmauer, AfD ile diğer partiler arasındaki sınırı çizebilir.
AfD ile onun seçmeni arasındaki bağı koparamaz. Bunun için siyaset gerekir.
Üstelik
Berlin’in önemli tarafı, bunun için sağa yaklaşmanın gerekmediğini göstermesi.
AfD’nin göçmen karşıtlığını ödünç almadan da geçim derdine gidilebilir. Brandmauer’in
ötesine geçmek için sağa yaklaşmak gerekmiyor. İnsanlara yaklaşmak gerekiyor.
Burada yirmi birinci yüzyıl solunun daha büyük problemini konuşmak zorundayız.
Neoliberalizm,
örgütlenme ihtiyacını ortadan kaldırmadı; örgütlenmenin maddi koşullarını
tahrip etti. Parçalanmış işyerleri, güvencesizlik, vardiyalar, dağılmış
mahalleler ve bireyselleşmiş gündelik hayat, birlikte hareket etmeyi çok daha
zor hale getirdi. Solun bir bölümü ise bu tarihsel yenilgiyi çözülmesi gereken
politik bir problem olmaktan çıkarıp neredeyse siyasal erdeme dönüştürdü. Örgütlenmenin
yerine doğru tutumu, temasın yerine ahlaki mesafeyi koydu. Siyasetin sorusu
“Neyi değiştirebildik?” olmaktan çıkıp “Doğru tarafta mıyız?” haline geldi.
Bunun
Almanya solunda oldukça tutarlı bir biçimi var; her ne kadar tutarlılığı mide
bulandırsa da. “Demokrasiyi faşizmden koruma” adına Alman devletini savunulacak
mevzi haline getiren, İsrail’i Alman Staatsräson’u (Devletin Çıkarı)
sayan devlet çizgisini soldan tahkim edebilen anlayışlar, yıllardır solun
içinde kendilerine yer bulabiliyor. Alman karşıtı gelenek, bunun en tutarlı
örneklerinden biri. Antifaşizm, böylece sınıfsal bağımsızlığın gerekçesi
olmaktan çıkıp mevcut devletle özdeşleşmenin gerekçesine dönüşebiliyor.
Filistin
bu nedenle Die Linke açısından tali bir dış politika meselesi değil. Konut
meselesiyle birlikte önündeki iki ciddi siyasal sınavdan biri. Biri Alman
devletinin dışarıdaki Staatsräson’una, diğeri içerideki mülkiyet
düzenine dokunuyor. Sol siyasal bağımsızlığın sınırı, tam da bu iki yerde
sınanacak.
Şimdiden
bir kenara not edebiliriz, “Hükümet edebilirlik” adına Filistin’de devlet
aklına, konutta mülkiyet düzenine doğru geri çekilirse, Die Linke, seçimde
kazandığı siyasal farkı hükümette kaybeder. Çünkü kapitalist devlet, solu
etkisizleştirmek için her zaman yasaklamak ya da bastırmak zorunda değildir.
Bilakis, ne tür sınıfsal güç dengelerine yaslandığını çok iyi bildiği sola
oldukça zarif davranır, hükümete davet etmekten imtina etmez. Büyük mesele, bu
yüzden, yalnız kimin hükümete gireceği değil, girebilmek için hangi çatışmaları
kapıda bırakacağıdır.
Berlin
zaferini yalnız “demokrasi faşizme cevap verdi” diye kutlayan anlayışın
sınırını da böylelikle gösterebiliriz. AfD yükselince felâket ilan ediyor,
Linke yükselince zafer. İki durumda da siyaseti başkaları yapıyor; onlara
yalnız doğru duyguyu hissetmek kalıyor.
Oysa
Berlin’de politik olarak ilginç olan, insanların nihayet “doğruyu seçmesi”
değil, insanlara gidildiğinde siyasal konumlarının değişebilmesi. Ahlaki
tasnifin yerine temas, seçmen sosyolojisinin yerine siyasal mücadele
konulduğunda, aşılmaz görünen sınırlar hareket edebiliyor.
Ama
seçim zaferi, henüz örgütlenme zaferi değildir. Temsil kapasitesi ile toplumsal
kapasite başka şeyler. Bir milyon insan, aynı partiye oy verip ertesi sabah
patronuyla, ev sahibiyle ve bankayla yine tek başına karşılaşmaya devam
edecekler. Parti güçlenebilir, ama işçi sınıfının kendi sorunları etrafında
örgütlenmesi, tam ters yönde pekala gidebilir. Die Linke’nin gerçek sınavı
şimdi başlıyor. Seçim sırasında kurulan temas, seçimden sonra kiracıların,
ücretlilerin ve mahallelerin bağımsız kolektif kapasitesine dönüşecek mi? Yoksa
sandıkta kazanılan toplumsal enerji, hükümet yönetiminin içine mi çekilecek?
Çünkü mesele, tek başına solun devlete girip girmemesi değil. Devlete girerken
toplumu yanında götürüp götürememesidir.
Bugün
siyasetin karşıtı, artık apolitiklik değildir. Siyasetin karşıtı, siyaseti
yalnızca seyretmektir. Neoliberalizmin büyük siyasal başarısı, insanları
apolitikleştirmek değil, hiçbir şeyi birlikte yapmadan son derece politik
yaşayabilecekleri bir özne biçimine dönüştürmek oldu.
Sürekli
siyasallaşmış, sürekli pozisyon alan, sürekli öfkelenen ya da sevinen, ama
kendi hayatının maddi koşullarını başkalarıyla birlikte değiştirme kapasitesi
giderek küçülen insanlar.
Berlin
sonucuna bu yüzden seviniyorum. Solun geri döndüğünü kanıtladığı için değil. İnsanların
değişmez olmadığını, siyasetin hâlâ insanlara giderek başlayabildiğini
hatırlattığı için. Yirmi birinci yüzyıl solunun asıl sorusu, bu yüzden, “doğru
tarafta nasıl duracağız?” değil, “Yeniden nasıl birlikte hareket edebilecek ve
işçi sınıfından yana bir taraf olacağız?”
Minima Politika
21
Eylül 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder