21 Eylül 2026

,

Berlin Zaferi



Berlin sonucunda beni sevindiren şey, yalnız Die Linke’nin birinci olması değil. Daha önemlisi, siyaseten sabit sandığımız seçmen bloklarının hiç de sabit olmadığının görülmesi. “Muhafazakâr” diye tarif edilen CDU seçmeninden bile Linke’ye oy geçebiliyor.

Buradan “halk aslında solcuymuş” sonucu çıkmaz. Daha önemli bir sonuç çıkar: maddi deneyimin kendiliğinden bir siyaseti yoktur. İnsan, kirayı ödeyemediği için kendiliğinden sosyalist olmadığı gibi kendiliğinden faşist de olmaz. Maddi deneyim ile siyasal sonuç arasındaki bağı siyaset kurar. Berlin bunun küçük bir laboratuvarı oldu.

Aynı barınma krizine AfD göçmeni, Die Linke kira ve mülkiyet ilişkisini gösterdi. Aynı maddi sıkışma, iki ayrı siyasal nedensellik içinde örgütlenmeye çalışıldı. Die Linke’nin sonucu bu yüzden önemli.

Geçim ve barınmayı merkeze alan, insanlarla doğrudan temas kuran bir kampanya yürütürken, yalnız SPD ve Yeşillerden değil, CDU’dan ve daha önce sandığa gitmeyenlerden de oy alabildi.

Seçmen kimliği kader değildir. Bu, AfD seçmeninin sola geçtiğini kanıtlamıyor. Ama AfD seçmenini değişmez bir insan tipi olarak siyasetin dışına atmanın da hiçbir gerekçesi olmadığını gösteriyor.

Bugünkü siyasal konum insanın özü değildir; belirli maddi ilişkiler içinde siyasal olarak kurulmuştur, dolayısıyla yeniden kurulabilir. Brandmauer (güvenlik duvarı), tam burada kendi sınırına geliyor.

AfD ile koalisyon yapmamak parlamenter bir sınır olabilir. Ama hegemonya stratejisi değildir. Brandmauer, AfD ile diğer partiler arasındaki sınırı çizebilir. AfD ile onun seçmeni arasındaki bağı koparamaz. Bunun için siyaset gerekir.

Üstelik Berlin’in önemli tarafı, bunun için sağa yaklaşmanın gerekmediğini göstermesi. AfD’nin göçmen karşıtlığını ödünç almadan da geçim derdine gidilebilir. Brandmauer’in ötesine geçmek için sağa yaklaşmak gerekmiyor. İnsanlara yaklaşmak gerekiyor. Burada yirmi birinci yüzyıl solunun daha büyük problemini konuşmak zorundayız.

Neoliberalizm, örgütlenme ihtiyacını ortadan kaldırmadı; örgütlenmenin maddi koşullarını tahrip etti. Parçalanmış işyerleri, güvencesizlik, vardiyalar, dağılmış mahalleler ve bireyselleşmiş gündelik hayat, birlikte hareket etmeyi çok daha zor hale getirdi. Solun bir bölümü ise bu tarihsel yenilgiyi çözülmesi gereken politik bir problem olmaktan çıkarıp neredeyse siyasal erdeme dönüştürdü. Örgütlenmenin yerine doğru tutumu, temasın yerine ahlaki mesafeyi koydu. Siyasetin sorusu “Neyi değiştirebildik?” olmaktan çıkıp “Doğru tarafta mıyız?” haline geldi.

Bunun Almanya solunda oldukça tutarlı bir biçimi var; her ne kadar tutarlılığı mide bulandırsa da. “Demokrasiyi faşizmden koruma” adına Alman devletini savunulacak mevzi haline getiren, İsrail’i Alman Staatsräson’u (Devletin Çıkarı) sayan devlet çizgisini soldan tahkim edebilen anlayışlar, yıllardır solun içinde kendilerine yer bulabiliyor. Alman karşıtı gelenek, bunun en tutarlı örneklerinden biri. Antifaşizm, böylece sınıfsal bağımsızlığın gerekçesi olmaktan çıkıp mevcut devletle özdeşleşmenin gerekçesine dönüşebiliyor.

Filistin bu nedenle Die Linke açısından tali bir dış politika meselesi değil. Konut meselesiyle birlikte önündeki iki ciddi siyasal sınavdan biri. Biri Alman devletinin dışarıdaki Staatsräson’una, diğeri içerideki mülkiyet düzenine dokunuyor. Sol siyasal bağımsızlığın sınırı, tam da bu iki yerde sınanacak.

Şimdiden bir kenara not edebiliriz, “Hükümet edebilirlik” adına Filistin’de devlet aklına, konutta mülkiyet düzenine doğru geri çekilirse, Die Linke, seçimde kazandığı siyasal farkı hükümette kaybeder. Çünkü kapitalist devlet, solu etkisizleştirmek için her zaman yasaklamak ya da bastırmak zorunda değildir. Bilakis, ne tür sınıfsal güç dengelerine yaslandığını çok iyi bildiği sola oldukça zarif davranır, hükümete davet etmekten imtina etmez. Büyük mesele, bu yüzden, yalnız kimin hükümete gireceği değil, girebilmek için hangi çatışmaları kapıda bırakacağıdır.

Berlin zaferini yalnız “demokrasi faşizme cevap verdi” diye kutlayan anlayışın sınırını da böylelikle gösterebiliriz. AfD yükselince felâket ilan ediyor, Linke yükselince zafer. İki durumda da siyaseti başkaları yapıyor; onlara yalnız doğru duyguyu hissetmek kalıyor.

Oysa Berlin’de politik olarak ilginç olan, insanların nihayet “doğruyu seçmesi” değil, insanlara gidildiğinde siyasal konumlarının değişebilmesi. Ahlaki tasnifin yerine temas, seçmen sosyolojisinin yerine siyasal mücadele konulduğunda, aşılmaz görünen sınırlar hareket edebiliyor.

Ama seçim zaferi, henüz örgütlenme zaferi değildir. Temsil kapasitesi ile toplumsal kapasite başka şeyler. Bir milyon insan, aynı partiye oy verip ertesi sabah patronuyla, ev sahibiyle ve bankayla yine tek başına karşılaşmaya devam edecekler. Parti güçlenebilir, ama işçi sınıfının kendi sorunları etrafında örgütlenmesi, tam ters yönde pekala gidebilir. Die Linke’nin gerçek sınavı şimdi başlıyor. Seçim sırasında kurulan temas, seçimden sonra kiracıların, ücretlilerin ve mahallelerin bağımsız kolektif kapasitesine dönüşecek mi? Yoksa sandıkta kazanılan toplumsal enerji, hükümet yönetiminin içine mi çekilecek? Çünkü mesele, tek başına solun devlete girip girmemesi değil. Devlete girerken toplumu yanında götürüp götürememesidir.

Bugün siyasetin karşıtı, artık apolitiklik değildir. Siyasetin karşıtı, siyaseti yalnızca seyretmektir. Neoliberalizmin büyük siyasal başarısı, insanları apolitikleştirmek değil, hiçbir şeyi birlikte yapmadan son derece politik yaşayabilecekleri bir özne biçimine dönüştürmek oldu.

Sürekli siyasallaşmış, sürekli pozisyon alan, sürekli öfkelenen ya da sevinen, ama kendi hayatının maddi koşullarını başkalarıyla birlikte değiştirme kapasitesi giderek küçülen insanlar.

Berlin sonucuna bu yüzden seviniyorum. Solun geri döndüğünü kanıtladığı için değil. İnsanların değişmez olmadığını, siyasetin hâlâ insanlara giderek başlayabildiğini hatırlattığı için. Yirmi birinci yüzyıl solunun asıl sorusu, bu yüzden, “doğru tarafta nasıl duracağız?” değil, “Yeniden nasıl birlikte hareket edebilecek ve işçi sınıfından yana bir taraf olacağız?”

Minima Politika
21 Eylül 2026
Kaynak

0 Yorum: