12 Eylül 2026

,

İdeolojik Kriz



Bugün egemenlerin, burjuvazinin ve emperyalist güçlerin yanında hizalanmayı politika diye kitlelere tezgâh açıp sunanlar, Gazze saldırısı sırasında İsrail ordusuna yemek veren zincir restoranların ülkemize yönelik ekonomik hamlesini “dev yatırım” diye pazarlıyorlardı.

İhtiyarlara Yer Yok filminde bir miktar paranın peşine düşen sabıkalı tiplerin hesaplaşması merkeze yerleştirilir. Bu merkez etrafında suç üreterek hesaplaşanlar, genç ve orta kuşaklardır. Başkarakter, yazı tura atarak gelen sonuca göre bir esnafın canınını almaktan geri durmayacak kadar merhametsizdir. Filmin sonunda geçirdiği trafik kazası sonucu, parayı elinde tutan Anton Sugar karakteri, koluna askı yapmak için sokaktaki iki çocuktan birine para verip onun gömleğini satın alır. Çocuk, iyilik motivasyonuyla hareket etse de parayı kabul eder, sonrasında arkadaşıyla para için kavga etmeye başlar.

Değişen dünya koşullarında artık ihtiyarlara yer yoktur, kolay yoldan köşeyi dönmek, çağın geçerli yöntemidir, insan olmanın bin yıllar içinde inşa edilen erdemleri çökmeye başlamıştır. Filmde Yeni Dünya Düzeni’nde ideal insan ve topluluk tipi resmedilmiştir.

Film odağına yaklaşıldığında ihtiyarlar; bedeller ödeyen, mücadele yolundan tüm taşlamalara rağmen çekilmeyen ve ideolojik savrulmaya yaşamayanlar, tali olanı temel olanın ve taktik olanı stratejik olanın yerine geçirmeyenler, kitlelere yön verme adı altında kitle kuyrukçuluğu yapmayanlar, güce göre şekil almayanlar, ilkeyi eğip bükmeyenlerdir. Acımasızlaşan dünya düzeninde orta yaşı ve gençleri temsil edenler geriye kalan soldur, çocuklar ise bu solun yaydığı propagandaya maruz kalıp köksüzleşenlerdir.

Dinî duyguları sömürüp rant elde edenlerle cinsel kimlikler üzerinden fon elde edenler arasında bir fark yoktur. Biri dışarıdan, diğeri içeriden kazanç sağlar. Ukrayna’daki emperyalizmin karagücü ile Suriye’deki karagücü arasında fark yoktur. Her ikisi de efendisinin çıkarları için kendi yurdunda bekçilik yapmayı kabul etmiştir. Ezilen ulus milliyetçiliğinin işlediği suçları temize çekme gibi illüzyona uğratma, ülkemiz solunun eseridir.

Süreç itibariyle gelinen noktada ezilen ulus adına siyaset yürüttüğünü iddia edenler, burjuvazinin safında yer almaktadır. Artık Nurtepe için verilecek bir kavga da yoktur. Aşama aşama tasfiye, çapraz koldan yürütülmüş olup, motosikletli suç çetesi gençlere alan açılmıştır.

Bir dönemin faturası, demokrasicilik adına ihtiyarlara kesiliyor, onlar mahkûm ediliyor. Demokrasicilik, insan hakları ve bireyin özgürlüğü söylemleri adı altında yürüyen mücadeleleri sekteye uğratmaya çalışan sol, emperyalizmin gönüllü ajanıdır.

“Ekolojik mücadele” der fakat bir saniyede katledilen İranlı 170 kız çocuğunu hiçe sayar, çünkü bu çocukların başı örtülüdür. “Özgür” olmamakla “katledilmek” arasında emperyalizmin uşağı solu için sınır çizgisi yoktur. Sınırı silen, varlığı yok edendir. Tüm sözcükler çekildiğinde geriye tarihsel ihanet kalır.

İhtiyarların kolektifi, eski dünyanın masalı olarak bozuma uğratıldı. Bir dönem, işkenceye kimin ne kadar dayanacağı üzerinden birbirini teste çekmeyi salık verenler, bugün o günleri gerilik kabul edip tarihini kir olarak görüp anmaktan geri duranlardır.

Füruzan, Parasız Yatılı’nın yazılma nedenine ve kimin için yazıldığına dair soruya, “Zenginlerin havuzlarının dibine girip temizlik yapan çocuklar için” yanıtını verir. Bugün, o çocuklar havuzlardan alınıp kuyuların dibine terk edilmiştir. En dipteki yoksula değil, orta sınıf marjinal bireye örülen politikanın geldiği yer; trans dansöz oynatmak, öpüşen lezbiyenlerin fotoğraflarını gazete manşetine yerleştirmek, gezegenin kurtuluşunu nüfus politikasına bağlamak, cinsel küfürlerle döviz yazanların ve emperyalizmin büyükelçilerinin yer aldığı kortejde yürümek, egemenle yurt sevgisizliğini eşitlemektir.

Gelinen yer vahimdir, solun sunduğu tüm çıkış yolları çölde hayalî birer vahadır.

Stalin’in oğlunun Nazilere esir düşmesi, Hasan Sabbah’ın ise oğlunu doğru yoldan sapması nedeniyle cezalandırması geriliktir! Fahişeye, ihanete alkış tutanlara, torbacıya tokat atmak, sekterliktir. Her koşulda birey, ideolojiden ve kurtuluş mücadelesinden üstün tutulandır. Törpülenmesi gereken; yoksulun öfkesi, işçinin emek mücadelesi, işsizin çaresizliğinin verdiği tepkidir.

Marksizm adına politika diye üretilenler, karşı-devrimin söylemleridir: Yoksul ürediği için krizlerin yaşandığı söylemi Maltusçu nüfus kuramıdır. Bireyin kolektivizmin üzerine çıkarılması Erich Fromm’un itaatsizliğe övgüsünden güç alır. Sosyalist yöneticiler dâhil tüm diktatörlerin özünde Hitler gibi eşit olduğu Eric Hoffer ve William Reich’ın “demokratik” formülasyonudur. Ötekileştiren kimliklerle devrime yürüyeceğini iddia eden Herbert Marcuse’dir. Bireyin biricikliği Alman ideologlarından Max Stirner’in kolektivizm karşıtı egoistler birliği teziyle ortaya atılmıştır. Bernstein’ın “Hareket her şeydir, sonuç önemsizdir!” sloganı, kurucu olmayan protestliği inşa etti, sol, sadece protesto ediyor ve ettiğinin yerine neyi koyacağının programını bile yazmıyor. Niçecilik, Stirnercilik ve yoksul düşmanı Maltusçuluk, ülkemiz solunun iliklerine kadar işleyip halk düşmanlığını Marksizm adına yeniden üretmektedir. Bu sol, Tarihsel açıdan ihanet ettiğinden ve emperyalizmin değirmenine fon karşılığı su taşıdığından, olası bir kolektif dinamizm cereyan ettiğinde, kendinden hesap sorulacılığını iyi biliyor.

Fındık toplamak için ailesiyle gittiği Karadeniz’de traktörden düşen çocuğa araba çarparak can vermesi, mücadelenin dayanağı ve meşru gerekçesidir. Daire başı aylık 250 liradan merdiven temizleyen kadınlar, merdiven altı tekstil atölyelerinde güvencesiz çalışanlar, günde 250-300 liraya süt sağanlar, milyonlarca kiracı ve evsiz, çatılarda çalışırken can veren 70 yaş üstü emekçiler, haftalıkla ev geçindirenler, ülkemizin gerçeğidir. Bizim gerçeğimiz, ne LGBT, ne trans dansöz, ne Filistin ve İran karşıtlığı, ne alkole gelen zam, ne de beden ve cinsiyet politikasıdır. Anadolu’nun o “küçük” şehirlerinde görünmez kılınan yoksulluk mücadelenin gerekçesidir. Nâzım'ın şiirinde geçtiği gibi uyanık, cesur, korkak, toprakta karınca ve suda balık kadar çok olanlardır. Tek tarihsel görev, sudaki balığa suyu ve balık olduğunun bilincini verebilmektir.

Bir değirmen misali insan öğüten Yeni Dünya Düzeni emperyalizmiyle mücadele etmek, insan olmanın verdiği en meşru gerekçedir. Özgürlük diye tezgâha çıkarılanlar, aşama aşama tükenmektir. Zor olan, direnmek; direnirken sömürü çarklarına çomak sokmaktır.

Gelinen aşamada teknik, ideolojik ve felsefi yeterlilik ihtiyacı dünün mücadelesinin gereklerinden kat be kat acildir. Tarih nostaljiye çevrildiğinde, gerilemeye yol açar. Nostalji yapanlar, masal anlatarak kitleleri uyutup vaadi dün üzerinden verirler. Solun da yaptığı tam olarak budur. Yeni Çeltek aşılamadan anlatılıyorsa, nostaljidir.

Rakımı yüksek dağların yazın bile zirvesi karlıdır. Mücadeleyi verenlerin/verecek olanların kolektivizmi, zirvedeki kardır. Baharın etkisiyle eteklerde eriyen karların dağıtacağı çiçek de erittiği kar da geçicidir.

Dimitrov’un dediği gibi, her zaman, her koşulda öğrenmemiz ve sürekli öğrenmemiz gerek. Öğrenileni de yaşamın pratiğine çevirmeliyiz. Sömürünün insan öğüten değirmeninin işleyiş mekanizmasını bilmeden yapılan tüm politikaların geleceği, yer ya işçicilik ya da demokrasiciliktir.

Hangi koşulda olursa olsun kolektif dışı bir savrulmaya kapılmadan, ülkemizin bir bütün olarak özgün somut koşullarını dikkate alıp sağdan soldan gelen taşlara aldırmadan, esas olan ideolojik mücadeleyi durağanlaştırmadan ve kesintiye uğratmadan, yılgınlığa ve umutsuzluğa kapılmadan, bireysel çıkarlarımıza göre hareket etmeden yolumuza devam etmeliyiz.

Sinan Akdeniz
11 Eylül 2026

0 Yorum: