Bugün
egemenlerin, burjuvazinin ve emperyalist güçlerin yanında hizalanmayı politika
diye kitlelere tezgâh açıp sunanlar, Gazze saldırısı sırasında İsrail ordusuna yemek
veren zincir restoranların ülkemize yönelik ekonomik hamlesini “dev yatırım”
diye pazarlıyorlardı.
İhtiyarlara
Yer Yok filminde bir miktar paranın peşine düşen sabıkalı tiplerin
hesaplaşması merkeze yerleştirilir. Bu merkez etrafında suç üreterek
hesaplaşanlar, genç ve orta kuşaklardır. Başkarakter, yazı tura atarak gelen
sonuca göre bir esnafın canınını almaktan geri durmayacak kadar merhametsizdir.
Filmin sonunda geçirdiği trafik kazası sonucu, parayı elinde tutan Anton Sugar
karakteri, koluna askı yapmak için sokaktaki iki çocuktan birine para verip
onun gömleğini satın alır. Çocuk, iyilik motivasyonuyla hareket etse de parayı
kabul eder, sonrasında arkadaşıyla para için kavga etmeye başlar.
Değişen
dünya koşullarında artık ihtiyarlara yer yoktur, kolay yoldan köşeyi dönmek,
çağın geçerli yöntemidir, insan olmanın bin yıllar içinde inşa edilen erdemleri
çökmeye başlamıştır. Filmde Yeni Dünya Düzeni’nde ideal insan ve topluluk tipi resmedilmiştir.
Film
odağına yaklaşıldığında ihtiyarlar; bedeller ödeyen, mücadele yolundan tüm
taşlamalara rağmen çekilmeyen ve ideolojik savrulmaya yaşamayanlar, tali olanı
temel olanın ve taktik olanı stratejik olanın yerine geçirmeyenler, kitlelere
yön verme adı altında kitle kuyrukçuluğu yapmayanlar, güce göre şekil almayanlar,
ilkeyi eğip bükmeyenlerdir. Acımasızlaşan dünya düzeninde orta yaşı ve gençleri
temsil edenler geriye kalan soldur, çocuklar ise bu solun yaydığı propagandaya
maruz kalıp köksüzleşenlerdir.
Dinî
duyguları sömürüp rant elde edenlerle cinsel kimlikler üzerinden fon elde
edenler arasında bir fark yoktur. Biri dışarıdan, diğeri içeriden kazanç
sağlar. Ukrayna’daki emperyalizmin karagücü ile Suriye’deki karagücü arasında
fark yoktur. Her ikisi de efendisinin çıkarları için kendi yurdunda bekçilik
yapmayı kabul etmiştir. Ezilen ulus milliyetçiliğinin işlediği suçları temize
çekme gibi illüzyona uğratma, ülkemiz solunun eseridir.
Süreç
itibariyle gelinen noktada ezilen ulus adına siyaset yürüttüğünü iddia edenler,
burjuvazinin safında yer almaktadır. Artık Nurtepe için verilecek bir kavga da
yoktur. Aşama aşama tasfiye, çapraz koldan yürütülmüş olup, motosikletli suç
çetesi gençlere alan açılmıştır.
Bir
dönemin faturası, demokrasicilik adına ihtiyarlara kesiliyor, onlar mahkûm ediliyor.
Demokrasicilik, insan hakları ve bireyin özgürlüğü söylemleri adı altında
yürüyen mücadeleleri sekteye uğratmaya çalışan sol, emperyalizmin gönüllü
ajanıdır.
“Ekolojik
mücadele” der fakat bir saniyede katledilen İranlı 170 kız çocuğunu hiçe sayar,
çünkü bu çocukların başı örtülüdür. “Özgür” olmamakla “katledilmek” arasında
emperyalizmin uşağı solu için sınır çizgisi yoktur. Sınırı silen, varlığı yok
edendir. Tüm sözcükler çekildiğinde geriye tarihsel ihanet kalır.
İhtiyarların
kolektifi, eski dünyanın masalı olarak bozuma uğratıldı. Bir dönem, işkenceye
kimin ne kadar dayanacağı üzerinden birbirini teste çekmeyi salık verenler,
bugün o günleri gerilik kabul edip tarihini kir olarak görüp anmaktan geri
duranlardır.
Füruzan,
Parasız Yatılı’nın yazılma nedenine ve kimin için yazıldığına dair
soruya, “Zenginlerin havuzlarının dibine girip temizlik yapan çocuklar için”
yanıtını verir. Bugün, o çocuklar havuzlardan alınıp kuyuların dibine terk
edilmiştir. En dipteki yoksula değil, orta sınıf marjinal bireye örülen
politikanın geldiği yer; trans dansöz oynatmak, öpüşen lezbiyenlerin
fotoğraflarını gazete manşetine yerleştirmek, gezegenin kurtuluşunu nüfus
politikasına bağlamak, cinsel küfürlerle döviz yazanların ve emperyalizmin
büyükelçilerinin yer aldığı kortejde yürümek, egemenle yurt sevgisizliğini
eşitlemektir.
Gelinen
yer vahimdir, solun sunduğu tüm çıkış yolları çölde hayalî birer vahadır.
Stalin’in
oğlunun Nazilere esir düşmesi, Hasan Sabbah’ın ise oğlunu doğru yoldan sapması
nedeniyle cezalandırması geriliktir! Fahişeye, ihanete alkış tutanlara,
torbacıya tokat atmak, sekterliktir. Her koşulda birey, ideolojiden ve kurtuluş
mücadelesinden üstün tutulandır. Törpülenmesi gereken; yoksulun öfkesi, işçinin
emek mücadelesi, işsizin çaresizliğinin verdiği tepkidir.
Marksizm
adına politika diye üretilenler, karşı-devrimin söylemleridir: Yoksul ürediği
için krizlerin yaşandığı söylemi Maltusçu nüfus kuramıdır. Bireyin
kolektivizmin üzerine çıkarılması Erich Fromm’un itaatsizliğe övgüsünden güç
alır. Sosyalist yöneticiler dâhil tüm diktatörlerin özünde Hitler gibi eşit
olduğu Eric Hoffer ve William Reich’ın “demokratik” formülasyonudur.
Ötekileştiren kimliklerle devrime yürüyeceğini iddia eden Herbert Marcuse’dir.
Bireyin biricikliği Alman ideologlarından Max Stirner’in kolektivizm karşıtı
egoistler birliği teziyle ortaya atılmıştır. Bernstein’ın “Hareket her şeydir,
sonuç önemsizdir!” sloganı, kurucu olmayan protestliği inşa etti, sol, sadece
protesto ediyor ve ettiğinin yerine neyi koyacağının programını bile yazmıyor.
Niçecilik, Stirnercilik ve yoksul düşmanı Maltusçuluk, ülkemiz solunun
iliklerine kadar işleyip halk düşmanlığını Marksizm adına yeniden üretmektedir.
Bu sol, Tarihsel açıdan ihanet ettiğinden ve emperyalizmin değirmenine fon
karşılığı su taşıdığından, olası bir kolektif dinamizm cereyan ettiğinde,
kendinden hesap sorulacılığını iyi biliyor.
Fındık
toplamak için ailesiyle gittiği Karadeniz’de traktörden düşen çocuğa araba
çarparak can vermesi, mücadelenin dayanağı ve meşru gerekçesidir. Daire başı
aylık 250 liradan merdiven temizleyen kadınlar, merdiven altı tekstil
atölyelerinde güvencesiz çalışanlar, günde 250-300 liraya süt sağanlar,
milyonlarca kiracı ve evsiz, çatılarda çalışırken can veren 70 yaş üstü
emekçiler, haftalıkla ev geçindirenler, ülkemizin gerçeğidir. Bizim gerçeğimiz,
ne LGBT, ne trans dansöz, ne Filistin ve İran karşıtlığı, ne alkole gelen zam,
ne de beden ve cinsiyet politikasıdır. Anadolu’nun o “küçük” şehirlerinde
görünmez kılınan yoksulluk mücadelenin gerekçesidir. Nâzım'ın şiirinde geçtiği
gibi uyanık, cesur, korkak, toprakta karınca ve suda balık kadar çok
olanlardır. Tek tarihsel görev, sudaki balığa suyu ve balık olduğunun bilincini
verebilmektir.
Bir
değirmen misali insan öğüten Yeni Dünya Düzeni emperyalizmiyle mücadele etmek,
insan olmanın verdiği en meşru gerekçedir. Özgürlük diye tezgâha çıkarılanlar,
aşama aşama tükenmektir. Zor olan, direnmek; direnirken sömürü çarklarına çomak
sokmaktır.
Gelinen
aşamada teknik, ideolojik ve felsefi yeterlilik ihtiyacı dünün mücadelesinin
gereklerinden kat be kat acildir. Tarih nostaljiye çevrildiğinde, gerilemeye
yol açar. Nostalji yapanlar, masal anlatarak kitleleri uyutup vaadi dün
üzerinden verirler. Solun da yaptığı tam olarak budur. Yeni Çeltek aşılamadan
anlatılıyorsa, nostaljidir.
Rakımı
yüksek dağların yazın bile zirvesi karlıdır. Mücadeleyi verenlerin/verecek
olanların kolektivizmi, zirvedeki kardır. Baharın etkisiyle eteklerde eriyen
karların dağıtacağı çiçek de erittiği kar da geçicidir.
Dimitrov’un
dediği gibi, her zaman, her koşulda öğrenmemiz ve sürekli öğrenmemiz gerek.
Öğrenileni de yaşamın pratiğine çevirmeliyiz. Sömürünün insan öğüten
değirmeninin işleyiş mekanizmasını bilmeden yapılan tüm politikaların geleceği,
yer ya işçicilik ya da demokrasiciliktir.
Hangi
koşulda olursa olsun kolektif dışı bir savrulmaya kapılmadan, ülkemizin bir
bütün olarak özgün somut koşullarını dikkate alıp sağdan soldan gelen taşlara
aldırmadan, esas olan ideolojik mücadeleyi durağanlaştırmadan ve kesintiye
uğratmadan, yılgınlığa ve umutsuzluğa kapılmadan, bireysel çıkarlarımıza göre
hareket etmeden yolumuza devam etmeliyiz.
Sinan Akdeniz
11
Eylül 2026


0 Yorum:
Yorum Gönder