Dünden Bugüne İslamî Hareket


Giriş
İslam içerisinden sosyalist bir söylem yükseliyor. Söylemin içeriği ve dili sosyalist cenahtan farklı olmakla beraber, gerekçelerinin hemen hemen aynı olduğu görülmektedir.
Özellikle AKP’nin hükümet olmasından sonra, sömürü, zulüm ve eşitsizliğin katlanarak devam etmesi Müslümanlar arasında çeşitli yarılmalara sebep oldu. Ancak, henüz oluşan çelişki ve yarılma biçimleri söylem bağlamından kurtulup politik varlığını dosta düşmana ilân etmiş ve açık bir çatışmaya dönüşmüş değildir. Fiilî bir gerçeklik olarak ortaya çıkmayan fakat kendi iç çelişkilerini bütün şiddetiyle yaşayan Devrimci İslam dinamiği şu ya da bu biçimde yüzünü zulme, sömürüye, haksızlığa maruz kalan mustazaflara dönmüş görünüyor.
Bu noktadan hareketle, “Devrimci İslam” mefhumunu anlamak için tarihsel olarak çeşitli izlekleri takip etmek zorunludur. Bu çaba, olayların kronolojik olarak sıralanmasından ziyade, tarihsel sürekliliklerin ortaya konulması ve gelecekte oluşabilecek alt üst oluşların doğru tahlil edilmesi için gereklidir.
Devrimci İslam, İslamî Hareket, İslamî Hareketin Tarihi gibi başlıklar incelenmeye başlandıkça görüldü ki ilgili başlıklar başı sonu neredeyse belli olmayan sayısız meseleleri içermektedir. Mevzunun derinliği, tarihselliği, çok farklı ve yaygın bir coğrafyada farklı tezahürlerinin bulunması ve sözkonusu coğrafyalardaki İslamî anlayışın yorum farklılıkları, çeşitli uyanış hareketlerinin farklı karakteristikleri, devletle, sermaye ve egemen ideolojilerle kurdukları ilişki biçimlerinin benzerlikleri ve ayrılıkları berrak bir analizi ve anlatıyı zorlaştırmaktadır. Kapsamlı ve bütünlüklü bir değerlendirme belki akademik düzlemde ve/ya düzeyde gerçekleştirildiğinde mümkün olacaktır. Politik bir ilgilenme, sözkonusu meseleyi darlaştırmayı/sivriltmeyi, belli alanlarını öne çıkarmayı zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla, malumun tekrar tekrar ilânından çok, kitleler nazarında gölgede bırakılmış/karartılmış meselelere, kısa da olsa, bir değini şarttır.
İslamî Hareket ve İslamî Uyanış hareketlerinin belli tarihsel, toplumsal dönemeçlerde, sol-sosyalist cenah ile ilişkisizliğini veya ilişkilenişini yalnızca Türkiye ölçeğinde ele almak her şartta hatalı ve eksik bir anlatı doğuracaktır. Belli ölçülerde çevre toplumların ve çeşitli tarihsel-toplumsal dönüşüm süreçlerinin etkilerine de değinmek gerekmektedir. Böylece, dış’la olan etkileşim, kaynaşma durumları ve olguları daha kolay anlaşılmış olur.
Cahiliye ve İbn-i Teymiyye
Anadolu toprakları 9-10 asırdan bu yana İslam ile iç içe durumdadır. Yazılı kaynaklardan edinilen bilgilerden, arkeolojik kalıntılardan, sözlü geleneklerden ve yaygın örf âdetlerden anlaşıldığı kadarıyla, Selçuklulardan bugüne Türkiye’de bütün alanları kuşatan bir İslam gerçeği bulunmaktadır. İslam, varlık bulduğu bütün topraklarda toplumsal yaşayışın biçimlenişini, ekonomik ve sosyal hayatın işleyişini belirleyen en temel üstyapı öğesi olmuştur.
İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an, devlet ve toplum yönetimine değişmez, kesin hükümler koymamıştır. Yorum/içtihat kapısını açık bırakmıştır. Kurumsal gelişim, çağın şartları ile uyum türünden ölçülere açık tutulan yorum kapısı 11.yüzyıl itibariyle kesin olarak kapatılmıştır. Büyük Selçuklu Devleti’nin Haçlı saldırılarına maruz kaldığı yıllarda Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından Nizamiye Medresesi’ne atanan Ebu Hamid Gazzali, İslam’ın değişime açık yönlerini kapatarak, tutucu, kaderci bağnaz inanışlar, despotik iktidar yapısına ilahi meşruiyet arayan ilkeler getirerek bugüne kadar süregelen kördüğümler silsilesinin ilk sebeplerinden biri olmuştur. Kaderci, tutucu bu anlayış, iktidarın “kul”u din adamları tarafından kitleler arasında yaygınlaştırılmıştır. Böylece sömürü düzeninin tesis edilmesi için Kur’an ve hadisler sınırsızca istismar edilmeye başlanmıştır.
‘Dünyevî arzular beni bulunduğum yerden kendilerine doğru kuvvetle çekerlerken, inancın habercisi haykırıyordu: Uzaklaş! Kalk ve uzaklaş!’ (Gazzali)
Sözü geçen dönemler, “yeni bir Cahiliye”nin gölgesinde sürmekteyken, İbn-i Teymiyye adında bir İslam âlimi, Gazzali’den yaklaşık 200 yıl sonra Memlûk Sultanlığı’nda yozlaşmış, katılaşmış din anlayışına ve iktidarın kulu durumundaki din adamlarına kılıç sallamaktadır. İbn-i Teymiyye, döneminin kelâmcıları, kadıları, sufi ve dervişleriyle kelâma ve amellere ilişkin tartışmalar başlatmıştır. Teymiyye’nin tüm çabası; İslam’ı bozulma dönemlerinde üzerine biriken kirlerden temizlemeye ve arıtmaya yöneliktir. Yürüttüğü tartışmalar sebebiyle sürekli Memlûk mahkeme divanlarında savunmalar vermek zorunda kalmış, ulema ve kadılar tarafından sevilmemiş, böylece ömrü, eserlerini kaleme aldığı Şam Kalesi’nin zindanlarında son bulmuştur. Teymiyye’nin eserleri 20.yüzyılda Ortadoğu’da yeniden dirilerek devrimci Müslümanların mücadele ışığı hâline gelmiştir.
Osmanlı
15. yüzyıldan sonra İslam’ın bayrağı Osmanlı’nın eline geçti. Halifeliği muhafaza eden Osmanlı “sürekli cihat” anlayışıyla kısa zamanda çok geniş bir coğrafyaya ulaştı. Asya Avrupa ve Afrika kıtalarında çok geniş topraklarda egemenlik kurdu. İktisadî ve teknolojik olarak gelişmişti. Çeşitli sınıfsal katmanlardan oluşmakla birlikte iç’te birliği sağlamış, dıştaki Dünya’ya ise savaş açmıştı.
Ancak, Osmanlı’nın ilerleyişi 17.yüzyıl itibariyle son buldu. Osmanlı’nın iktisadî, teknolojik ve kültürel olarak gerilemesi Batı’nın aynı alanlarda yükselişine denk geliyordu.
Osmanlı İmparatorluğu, çeşitli mezhepleri, tarikatları, cemaatleri ve değişik gayrimüslim unsurları aynı sosyal yapı altında yaşatabilmiştir. Ancak geçmişten devralınan çeşitli kültürel ve dinsel yapılar toplumun özgür gelişimine ket vurucu bir karakteri sürdürüyordu.
Hilafet’in Osmanlı elinde bulunması kurumsallaşmış, dünyevîleşmiş bir İslam anlayışını ortaya çıkardı. Bu anlayış, toplumda, bilimde, sanatta ve felsefede statikleşmeyi beraberinde getirdi. Ulema, her türlü ilerlemenin karşısında bir güç olarak, İslam’ın ve sosyal hayatın durağanlaşmasını sağladı ve böylelikle toplumsal çürümeye neden oldu.
Sözkonusu dibe vurma hâlinden kurtulmak isteyen yerli egemenlerin asırlar boyu yegâne gayreti Batı’nın teknik, teknolojik üstünlüğünü yakalamak yönünde gelişti. Özellikle, gerileme ve çöküş dönemlerinde, Osmanlı yöneticileri, siyasî, idarî ve askerî olarak bu sorunu aşmayı denediler. Ancak sorunun teşhisinde yapılan hata, bu ıslahatları başarısız kıldı. Taklitçi ve ezberci bir eğitim yaklaşımıyla yetiştirilen yönetici kadrolar, Batı modernliğine ve Batı’nın göreceli gelişmişliğine karşı, yeniden askerî ve iktisadî bir güç oluşturmak için Batı kaynaklı aktarmalar yapılmasına zemin oluşturdular. Böylece Batı modernizmi, Osmanlı’da askerî, teknik ve idarî unsurları ile kök salmaya başladı.
Osmanlı’nın Batı’dan ithal ettiği şeklî çözümlere muhafazakâr kesim dini koruma kaygısı ile karşı çıktı. Bu tepkileri bazı araştırmacılar “İslamî hareket”in ya da İslamî uyanışın ilk nüveleri olarak adlandırmaktadırlar. Bu adlandırma zorlama bir biçimde günümüz İslamî hareketine yerli bir dayanak bulma çabasından kaynaklanmaktadır. Sözkonusu tepkiler iktidara ve sistemin bütününe karşı bir muhalefet oluşturma amacında değildi. Ayrıca Osmanlı Sistemi’nin tıkanış nedenlerini görecek ve ona alternatif üretecek bir donanıma da sahip değildi.
Batı Medeniyeti olarak adlandırabileceğimiz Avrupa, aynı kurumsallaşmış, maddîleşmiş Hristiyanlığa karşı, Reform Hareketlerini ve Rönesans’ı gerçekleştirebildi. Osmanlı ve genel olarak Doğu toplumları, sözkonusu durgunluğu-hareketsizliği süreç içinde kalıcılaştırmışlardır. Durgunluk ve statüko her şartta içe kapanmayı ve çürümeyi beraberinde getirmektedir.
İslamî Uyanış Hareketlerinin İlk Sesleri
17., 18. ve 19. yüzyıllarda Batı’nın yükselişi İslam coğrafyasının sınırlarını zorlamaya başladı. Batı’nın bu akınları ve sömürgeleştirme hareketleri İslam toplumlarında hâlihazırda bulunan statükoları alt üst etti. Sömürge karşıtı direniş ve kurtuluş hareketleri farklı karakteristikleri ile ortaya çıktı.
Osmanlı’nın can çekiştiği tarihsel süreçlerde, eski Osmanlı bakiyesi topraklarda emperyalizmin at koşturması çeşitli yeni çatışma, uzlaşma ve direniş alanları oluşturdu. 1899 yılında, İngilizlerin 15 bin sterlin karşılığında Şeyh Mübarek Sabah ile anlaşarak Kuveyt’i kendi himayesi altına alması, ayrıca Irak, İran ve Mısır’da İngiliz işbirlikçisi yönetimlerin varlığı İslam içindeki uzlaşmacılığa örnek teşkil etmektedir.
Bunların yanında, çok yaygın olmasa da, Ortadoğu’da çeşitli direniş ve uyanış hareketlerinden örnekler vermek mümkün. Cemaleddin Afgani burada anılmayı hak ediyor. Afgani, İslamî uyanış hareketlerinin ateşini yakan öncü olarak, halklar tarihine adı kazılmış önemli bir İslam âlimi ve eylemcidir.
“Kaçar Krallığı içindeki Hemedan taraflarından bir Farisi olan Afgani’nin, eski Küfe yakınlarındaki büyük Şii Entelektüel merkezi olan Necef’te öğrenim gördüğü söylenir. İlk siyasi tecrübelerini Afganistan’da kazanmıştır. 1868’de sürgün edilen Afgani, Hindistan’daki Müslüman reform hareketine katıldı. Ancak burada batı egemenliğini kabul ederek bunun içerisinde ‘daha rahat bir yer ayarlama’ isteklerine karşı çıktı. Mısır’a, Osmanlı İmparatorluğu’na İran ve Rusya’ya seyahatler düzenleyerek Müslümanları birleşmeye davet etti.” [Suat Parlar, Ortadoğu, s. 90]
Afgani, 1870 yılında Dar’ül Fünun’da bir konferans vermek için İstanbul’da bulunmaktadır. Ancak, Şeyhülislam Hasan Fehmi, konferansı hakkında anti propaganda yaparak geleneksel kesimi saldırıya geçirir. Afgani İstanbul’dan Kahire’ye, Kahire’den İngilizlerin tehditleri sonucunda Hindistan’a gider. Orada İngiliz sömürge yönetimi tarafından tutuklanır ve uzun süre hapiste kalır.
Afgani, İslam ilkelerine bağlı kalarak geri kalmışlığın ortadan kaldırılabileceğini, dinî, kültürel ve sosyal çürümenin kaynağının da Batı emperyalizmi olduğunu işaret etmiştir. Antiemperyalist savaşı dinî bozulmayı ortadan kaldıracak bir zorunluluk olarak değerlendiren Cemalleddin Afgani, Ortadoğu’da direniş hareketlerinin öncü âlimi ve mücahidi olmuştur.
Kısaca anılan uzlaşma, işbirliği vakaları ve İslamî direniş/uyanış deneyimleri tek tek incelenmeye değerdir. Burada yalnızca kısa değiniler yaparak geçmek durumundayız.
Üç Tarz-ı Siyaset
Emperyalizmin İslam topraklarını işgalinden bu güne, İslam toplumlarında üç temel tarz-ı siyaset öne çıktı. Ülkeden ülkeye, toplumdan topluma değişen bu üç tarz-ı siyaset, vücut bulduğu tarihsel süreçlerde temel belirleyici bir rol oynadı.
Kapitalizmin tıkanan yapısı, Avrupa ülkelerini hammadde, ucuz işgücü ve pazar arayışlarına yöneltti. Petrolün Batı’nın gelişen ağır sanayisinde kullanılmaya başlanması, İkinci Haçlı Seferleri’nin artık Ortadoğu’ya kök salması anlamına geliyordu. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra “bağımsız” kalan çeşitli Arap devletleri tek tek İngiliz ve Fransız emperyalizminin, 2. Dünya Savaşı’ndan itibaren de Amerikan emperyalizminin üsleri durumuna geldi. Sömürgeci Batılı devletler, 19. yüzyılın son çeyreği ve 20.yüzyılın başlarında neredeyse tüm İslam coğrafyasını ve toplumlarını sömürgesi altına almıştı. Sömürgeleştirme, elbette yalnızca fizikî bir karakter taşımıyordu. Sömürgeci ülkeler kendi modernizmini, her türlü kültürel, felsefî ve politik anlayışlarını “uygarlaştırma” misyonu adı altında sömürülen halklara ulaştırdı. Sömürge ilişkilerini meşru kılmak adına bu toplumların tüm toplumsal, kültürel, politik ve ekonomik birikimleri paramparça edildi. Burjuva toplumsal işleyiş kurumlarının ve yapılarının, tahakküm altına alınan ülkelerin yerli egemenleri tarafından benimsenmesi, sömürgeciliğin en önemli güvencesi oldu. Böylece ekonomik istilayı kültürel istila hareketleri izledi. Batılı yaşam tarzı, ahlâk ve terbiye anlayışları Doğu toplumlarının gelmiş geçmiş tüm birikimlerine ve değerlerine sirayet etmeye başladı.
Özetle, Batı’nın İslam toplumlarını tahakküm altına almasına ve köleleştirme hareketlerine verilen tepkilerin farklılığı aşağıdaki üç eğilimi ortaya çıkardı.
1. Gelenekçi Akım (taklitçi, muhafazakâr)
2. Modernist Akım (akılcı, eklektik)
3. Islahatçı Akım (sorgulayıcı, üretici)
Bu akımlar birbirleriyle ortak taraflar taşımakla birlikte, İslam dünyasının sorunlarını değerlendirmede, İslam’ı algılamada, siyasî çözüm ve yöntem belirlemede çeşitli farklılıklar göstermektedirler. Bununla beraber her üç akımın birbirleriyle çeşitli düzlemlerde ve düzeylerde irtibatları da bulunmaktadır. Bu irtibatlaşmaların durumsal/dönemsel ve konjonktürel taktik ve stratejilerin uyarınca gerçekleştikleri de belirtilmelidir. Örneğin gelenekçi akım yerli egemenler ve sistemler hakkında suskun kalsa da Batı emperyalizmine karşı ıslahatçı akım ile ittifak kurabilmektedir. Ancak yerleşik din anlayışını sorgulamaktan yana değildir. Modernist akım ise İslam kültürünü değerlendirirken rasyonalist, ilerlemeci bir kayma gösterse de sorgulayıcı tavır açısından Islahatçı akıma yaklaşmakta ama bu noktada laik ve uzlaşmacı bir tavır sergilemektedir.
Tam anlamıyla karşılamıyor olsa da burada, yerleşik din anlayışına, çürümüş, kokuşmuş toplumsal oluşumlara ve emperyalizme karşı direniş oluşturmaları sebebiyle ıslahatçı akıma “Devrimci İslam” nitelemesinde bulunmak zorunludur. Bu akım çoğunlukla Türkiye dışı İslam toplumlarında hayat bulmuştur. Bu akım özellikle Ortadoğu’da, Batı emperyalizminin fiilî işgali sebebiyle yeşermiş, büyümüş ve İslam topraklarına derin bir biçimde kök salmıştır. Mısır’da, Filistin’de, Cezayir’de, Lübnan’da ve İran’da çok güçlü bir Devrimci İslam geleneğinin ve direnişinin varlığından söz etmek mümkündür.
Bununla birlikte, sömürge ülkelerinde, Batılı değerlerle harmanlanıp yozlaşmış bir politik varlık olarak ortaya çıkan modernist/laik bir akım da varlık alanı bulmuştur. Bu akımların genel karakteri, pozivitist, laik, ilerlemeci ve Batı hayranı olmasıdır.
Türkiye’nin kuruluşundan bu yana ve Osmanlı’nın son dönemleri ele alındığında, devlet ve toplum işleyişinde esas hükmü geçen, gelenekçi ve modernist akımlardır. Bu akımlar belli tarihsel momentlerde kendi içlerinde çeşitli girift ilişkiler kurmuş olsalar da, hiçbir zaman devrimci bir İslam’ın büyümesine izin vermemişlerdir.
Halk Zümresi/Yeşil Ordu
Anadolu tarihinde bağımsızlık, eşitlik, özgürlük ve kardeşliği şiar edinen güçlü bir İslamî gelenekten bahsedemiyoruz. Burada tarihsel olarak, saygı ile adından söz edebileceğimiz yalnızca Yeşil Ordu deneyimi vardır. Bu deneyim de dönemin işbirlikçi güçleri tarafından ezilmiştir.
Yeşil Ordu, Anadolu ve Türkiye tarihinde İslam’ın ve komünizm düşüncesinin pratik hayatta aynı vücutta buluştuğu, emperyalizme, işbirlikçilerine ve burjuvaziye karşı savaştığı tek deneyimdir. Yeşil Ordu, 1920 yılında, Birinci TBMM’de kendisini Halk Zümresi olarak ayrı bir politik kimlik olarak ifade ediyordu. Yaklaşık yüz tane mebus, bizzat Halk Zümresi’nin çizgisinde hareket ediyordu. Halk Zümresi, çok önemli ve kritik üç bakanlığı elinde bulunduruyordu. Rusya’da gerçekleşen Sosyalist Ekim Devrimi’nin ve Bakû’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı’nın yarattığı dalganın etkisiyle, bağımsızlıkçı ve sosyalizan bir politik güç hâline gelen Yeşil Ordu, Anadolu’nun işgalcilerden temizlenmesi için mücadele veriyordu.
“Yeşil Ordu anti-kapitalist, anti-emperyalist ve anti-militaristtir. Devletin iktisadî ve içtimaî sahada geniş müdahalelerine taraftar olur, bunların yanı sıra aile hayatına hürmetkârdır ve İslamiyet’in bütün içtimaî esaslarına istinat ederek asr-ı saadetin müşterek samimiyetini iadeye ve batıdan gelen kendini beğenmiş ihtirasları Asya'dan atmaya çalışmakla yolunu, Hak yolu, Allah yolu bilir. […] Yeşil Ordu'nun teşkilatına mensup olup da emperyalizm lehinde gayemize ihanet eden derhal idam olunur.” [Yeşil Ordu Nizamnamesi’nden]
10 Eylül 1920 yılında Bakû’de Mustafa Suphi önderliğinde kurulan Türkiye Komünist Fıkrası ve Çerkez Ethem’in öncülüğünde mücadele yürüten direniş örgütü Kuvayi Seyyare’sinin, Yeşil Ordu ile olan politik ilişkileri sebebiyle Mustafa Kemal kliği oldukça temkinli bir politika izlemekteydi. Anadolu’da ve Mezopotamya’da hâlihazırda bulunan yaygın bir sosyalizm ve Bolşeviklik sempatisi Mustafa Kemal’i ve İngilizleri hayli düşündürüyordu. Özellikle Anadolu direnişinin malî yükünü, zengin, servet sahipleri, toprak ağaları, eşraf ve tüccarlara fatura etmekte olduğu için Çerkez Ethem henüz yeni peyda olmaya başlayan “millî burjuvazi”ye büyük korku salmıştı. Mustafa Kemal, Londra Konferansı öncesi, Batı emperyalizminin güvenini kazanmak için millî mücadelenin “Bolşevik” olmadığını ve Anadolu’nun sosyalizme meylinin bulunmadığını kendince ispatlamak için yurtta çeşitli operasyonlar düzenledi.
Sovyet Devrimi’nin ateşinin bütün dünyayı yakmasından korkan İngiliz emperyalizmi Bolşeviklere ve komünizm heyulasına karşı tampon oluşturmak için, dönemin önemli siyasî aktörlerinden M. Kemal’e cevaz vererek Anadolu’da eşzamanlı olarak birçok devrimci dinamiği tasfiye etti. Kemalist Cumhuriyet, İngiliz emperyalizminin izni ve teşviki ile sosyalizmin önüne bir set oluşturmak için, Komünistlerin, Kürtlerin ve Müslümanların katli sonrasında kurulabildi. İstiklâl mahkemelerinde 'Kurtuluş'un gerçek neferleri komünistler, devrimci Müslümanlar ve Kürtler yargılanıp asıldılar. Bu meseleler ile ilgili Kemalistlerin İngilizlerle olan münasebetini anlatması bakımından, Ali Fuat Cebesoy’un İngiliz Ticaret Kurulu başkanı Hudson’a söyledikleri emsalsizdir.
“A. F. Cebesoy: Söyleyeceklerim hem pek çok hem de sizce malum olmayan şeyler değildir. Müsaade ederseniz, kısaca hülasa edeyim. Lloyd George ve Lord Curzon gözlükleriyle Türklere bakarak bizleri çok zayıf görmek İngiliz milletinden hakikati gizlemek demektir. Türklerin Orta Şark’ta asırlarca üzerlerine almış oldukları mühim vazifelerin Yunanlılar ve Ermeniler tarafından başarılacağını sanmak İngiliz siyasetinin kaydetmediği büyük bir gaflet olacaktır. Türkler, Osmanlı camiası içinde asırlarca hâkim olmuş bir unsurdur. Türkiye bütün İslam âleminin ümit kalesidir. Asırlardan beri bu kuvvet ve kudret olmasaydı, sıcak denizler ve okyanuslar şimal müstevlilerinin eline geçmeyecek miydi? O zaman İngiliz müstemlekelerinin hâli ne olacaktı? Şimdi bu tehlike eskisinden daha çok büyüyebilir. Bu tehlike karşısında Yunanlılar ve Ermeniler hangi kuvvetle karşı durabileceklerdir? Zannederim, karşı durmak şöyle dursun, evvela onlar, Şimal müstevlilerinin ilerlemesini kolaylaştıracaklardır. Bilmem arz edebiliyor muyum?
Hudson: Sizi dinliyorum generalim.
A. F. Cebesoy: İngiliz milletinin aklıselimi bir gün bunları muhakkak suretle idrak edeceğinden emin bulunuyorum. İşte bunun için İngilizlerle düşman olmayı hatırımızdan geçirmiyoruz.” [A. F. Cebesoy, Moskova Hatıraları, s.341-343]
Konuşmanın geçtiği esnada A. F. Cebesoy Ankara Hükümeti’nin Moskova Büyükelçisi konumundadır. A. F. Cebesoy, Mustafa Kemal’e kullukta İsmet İnönü’den önce gelmektedir ve cumhuriyeti kuran sınıfın ve zihniyetin en önde gelen şahsiyetlerinden birisidir. Dolayısıyla söylediklerini kişisel saymak saçma olacaktır.
Bu konuşma, vatan topraklarının İngiliz emperyalizminin tecavüzüne uğradığı, işgal edildiği ve yağmalandığı yıllardan birkaç sene sonra gerçekleşmektedir ve Bolşeviklerin kurtuluş savaşı yıllarında yaptığı yardımlar unutulmuştur. Yardımların yapıldığı yıllarda Sovyet topraklarında kıtlık sebebiyle yüz binlerce insanın öldüğü bilinmektedir. Burada, Kemalistlerin İngilizlerle olan münasebeti, Stockholm Sendromu’na benzemektedir.
Yeşil Ordu ve diğer devrimci dinamikler, Kemalistlerin “Tampon Devlet” olma sevdası ve politikası uyarınca tasfiye edildiler. Cumhuriyetin kuruluş ideolojisi, bütün bu onursuz, ahlâksız politikaları Mustafa Kemal’in “engin zekâsı ve ileri görüşlülüğü” ile açıklamaktadır. Ve burjuvazi, her dönem, resmî tarih eliyle, bütün olup bitenleri ve yaşananları çok maharetli bir şekilde karartmayı başarmıştır. Bu karartma ve manipülasyon işlevi, Kemalizmi, süreç içerisinde “halkın afyonu” hâline getirdi. Böylece, Kemalizm, Türkiye gerçeğinde faaliyet yürüten bütün politik unsurların ve öznelerin hücrelerine kadar sinen/sirayet eden bir hastalık olarak tıbbî bir vakıa durumuna geldi.
Genel olarak İslamî çevreler, Yeşil Ordu deneyimine karşı kördürler. Aynı çevreler, dönemin efendilerinin yanında sığıntı olarak yaşayan Mehmet Akif’i yere göğe sığdıramamaktadırlar. Bu körlük ya da bilinçsizlik hâli elbette sol/sosyalist unsurlarda da bulunmaktadır. İslam ve sosyalizmin, fikrî düzlemde dahi yan yana gelmesi bu unsurların saldırısına uğramaya yetmektedir.
Cumhuriyet Yılları
Cumhuriyetin ilânından hemen sonra, özellikle saltanatın ve hilafetin kademeli olarak kaldırılması ve laikliğin kabulü sonrasında çeşitli tarikat kökenli İslamî unsurların muhalefeti kanlı biçimde ezildi. Menemen olayı ve Şeyh Sait isyanları bu minvalde kalkışmalardı ve Kemalist cumhuriyet tarafından bastırıldı. Daha sonraki süreçlerde resmî ideolojinin tesisi ile birlikte, Kemalist devlet, kendi müslümanını imal etmeye girişti. Pratik hayatta bu girişim büyük oranda başarılı sonuçlar doğurdu. Örneğin, 2.Dünya Savaşı’nın bitiminde, kuşatmadan zaferle çıkan Sovyetlerin/Sosyalizmin ilerlemesi korkusuyla, engelleyici, dizginleyici faktör olarak İslam kullanıldı. CHP, ilkokul programına din derslerini koydu, İmam Hatip Kursları ve İlahiyat Fakültesi açıldı, Diyanet İşleri Reisliği’ne kısmî imkânlar sağlandı ve ilginçtir, 19 adet türbenin açılışı yapıldı. Bütün bu politikalar Anglo-Amerikan grubunun tavsiyeleri ve teşvikleri neticesinde gerçekleşti. İşte böyle bir dönemde, Selamet, Büyük Doğu, İslam Dünyası, İslam Nuru gibi dergiler yayınlanmaya başladı. Bu yıllarda yayınlanan İslamî dergilerin tamamının temel özelliği, uzlaşmacılık ve muhafazakârlıktı.
Said-i Nursi, bu dönemde ve sonraki dönemlerde Müslümanlar için çok önemli bir şahsiyettir. Mistik ve tasavvufî bir din anlayışını maddî dünyanın yararcılığı ile harmanlayan zihniyetin tesisinde önemli rol oynadı. Said-i Nursi, 1947’de Başta CHP genel sekreteri Hilmi Uran olmak üzere bazı devlet yetkililerine mektuplar yazarak, “komünizm tehlikesi” konusunda uyarılarda bulundu. Aynı Said-i Nursi, Emperyalist batının teşviki ile sosyalizmi boğmak için oluşturulan Bağdat Paktı imzalandıktan sonra, dönemin Cumhurbaşkanı’na ve Başbakan’a kutlama telgrafları çekerek efendilerine bağlılığını bir biçimde gösterdi.
Said-i Nursi’nin talebeleri 1950’li ve 1960’lı yıllarda aynı yolu izlediler. Necip Fazıl’ın öncülüğündeki Büyük Doğu Hareketi, muhafazakâr İslamcı aydınların düşünsel planda kendilerini ifade ettikleri bir zemin oldu. Bu aydın kuşağının da temel özelliği uzlaşmacılık olarak ortaya çıkmaktadır. Said-i Nursi, Necip Fazıl gibi şahsiyetlerin histerik komünizm düşmanlığı hiçbir dönemde sapma göstermeden bu güne kadar taşınabildi.
Soğuk savaşın sıcak savaşa evrildiği yıllarda Küba’da sosyalist bir devrim oldu. Amerika’nın hemen ensesinde bir sosyalizm adası çeşitli sıkıntılarıyla birlikte Sovyetler Birliği için nefes almakla eşdeğerdi. Bu durum Türkiye’nin egemenleri için Amerika’nın gözüne girme noktasında bulunamaz bir fırsattı. Böylelikle Küba’ya uygulanan ambargoları destekleyen ilk ülke Türkiye oldu. Amerika’nın Küba’ya saldırma olasılığına karşılık Sovyetler Birliği, Amerika’nın yaklaşık 150 km uzağına füzeler yerleştiriyordu. Amerika buna karşılık, Sovyetler’in komşusu ve ABD’nin müttefiki olan Türkiye’ye Jüpiter Füzeleri’ni yerleştireceğini açıkladı. Nükleer füzeler Sovyetler Birliği için büyük tehditti. Ancak, Kruşçev ve Kennedy arasında yapılan görüşmelerden sonra Kennedy füzelerin kaldırılması talimatını verdi. Türkiye füzelerin kalmasında diretiyordu. Bu direnç üzerine Kennedy ikinci sefer füzelerin kaldırılması talimatını vermek durumunda kaldı. Türkiye, tarihte kolay kolay rastlanmayacak bir bağlılık durumu içerisine düşürülmüştü. Bu onursuz politika, mevzu bahis olan komünizm olunca, İslamî, muhafazakâr, laik ve milliyetçi kesimler tarafından onaylandı. Bunun dışında emperyalizmin Kore’de yürüttüğü kirli savaşa gönderilen ve savaş esnasında ölen Türk askerleri için aynı kesimlerin şehit makamını uygun bulmaları onursuzluğun başka bir tezahürüydü.
“Devrimci İslam” Mefhumu
1970’li yıllarla birlikte Seyyid Kutub Türkiye’de tanınmaya başlıyor, ancak Türkiyeli Müslümanların kurulu düzen ile tamamen entegre olması, Seyyid Kutub’un, Ali Şeriati’nin, Müslüman Kardeşler’in devrimci fikirlerinin etkisinin çok zayıf kalmasına neden oluyordu. Aynı dönemlerde, Mısır’da, Filistin’de, İran’da, Lübnan’da ve Yemen’de Seyyid Kutub’un düşünceleri ciddî politik bir güç hâline geliyordu. Bu süreçlerde Ortadoğu’da emperyalizmin saldırısına karşı çeşitli direniş örgütleri savaşmaktadır ve dünyanın birçok yerinden direnişe iştirak etmek için binlerce devrimci bölgeye gelmektedir. İsrail’in kuruluşundan sonra, 60’lı ve 70’li yıllar boyunca Ortadoğu’da işgale karşı direniş gittikçe büyümektedir. Dış’ta cereyan eden bu olaylar Türkiye’ye neredeyse hiç etki etmemektedir.
Sezai Karakoç, altüst oluşların yaşandığı bu yıllarda, Müslümanlar arasında önemli bir isimdir. Ortadoğu’nun kıyamet yeri olduğu yıllarda Karakoç’un edebiyat çizgisi, İslam’ın daha estetize ve edebî bir yolla ifade edilmesi için çabalamaktadır. Ancak, Karakoç’un sözkonusu “edebiyat” çizgisi politik hayatta bir karşılık bulamamıştır.
Ortadoğu’da yaşanan bağımsızlıkçı, otorite karşıtı ve eşitlikçi hareketlerin bu topraklarda bir yansıması olmadı. Emperyalizmin ülkede cirit attığı yıllarda, Amerikan emperyalizmini lanetleyen öğrenci hareketlerine, ezilen işçi-emekçi yığınlarının örgütlendiği sendikalara, derneklere ve sosyalist unsurlara saldırıldı. Bu yıllarda kurulan İslam soslu çeşitli düzen partileri, (MNP, MSP) müslümanları düzen içinde tutma gayretinde oldular. Özellikle tasavvufî, mistik İslamî anlayışla aynı zamanlı gelişen bir süreçti bu.
Sözü geçen dönemde, Said-i Nursi’nin rahle-i tedrisinden geçen bir cami hocası sahneye çıktı. Nâm-ı diğer “Hocaefendi” Fethullah Gülen. Özellikle 80’li ve 90’lı yıllarla birlikte, Fethullah Gülen’in “Nurculuğu” zamanla Müslümanların içindeki bir Truva atına dönüştü.
Örneğin, “Hocaefendi” 1979’da Konya’daki Kudüs Mitingi'ni düzenleyen Müslümanlar için ünlü Kestanepazarı Vaazı'nda “kaldırın o çarşafları altından bıyıklı erkekler çıkacak!” demişti.
Kendisi, 12 Eylül darbesini selamlamaktan geri durmamış, Darbenin hemen ertesi ay çıkan Sızıntı Dergisi’nin başyazısında “Kahraman Türk Askerine selâm çakmıştı.”
Yıllar sonra başka bir Nur cemaati olan Yeni Asya grubu lideri Mehmet Kutlular Cuma Dergisi'ne verdiği röportaj’da MİT’in kendilerine işbirliği teklif ettiğini ama kabul etmediklerini ancak Fethullah Gülen ve Mehmet Kırkıncı hocaların bu teklifi kabul ettiklerini beyan edecekti [Furkan Günlerinde Bir “Hizmetli Hocaefendi”, Bülent Şahin Erdeğer, Haksöz]
Said-i Nursi’nin güncel karşılığı olan Fethullah Gülen, iktidarla ve maddî hayatla kurduğu ilişki itibariyle Said-i Nursi ile birebir benzerlik göstermektedir. Kapitalizmin ve emperyalizmin halklara uyguladığı zulüm ve sömürü karşısında zalimden yana duran, mazlumlardan ise iğrenen “dinci kanaat önderi” “abdestli kapitalizm” zihniyetini bütün dünyada pazarlamaktadır. Pensilvanya’da beş yıldızlı bir çiftlikte korunan Gülen Yahudi’nin aklı ve ahlâkı ile Müslüman’a itaati ve boyun eğmeyi tembihlemektedir.
Bundan sonra artık dünya pazarında ancak, samimi olanlar metalarını satabilecek ve müşteri bulabileceklerdir. Samimi olmayanların ise bu ilahi pazardan sürülüp çıkarılma vakti gelmiş demektir.” [İrşad Ekseni, Fethullah Gülen]
Türkiye’de gelişen İslamî hareket ve ona bağlı unsurlar her dönem devletçi, sağcı, mukaddesatçı ve milliyetçi bir bütünlüğe sahip oldular. Yerli burjuvazi, 1945’li yıllarda emre amade ve tövbekâr bir Said-i Nursi’yi kullanarak Müslüman kitleleri kendine bağladı. 1950’den sonra Ortadoğu’dan gelebilecek Devrimci İslam cereyanlarından Müslüman yığınları korumak için Necip Fazıl’ı ve talebelerini kullandı. 12 Eylül’den sonra ise, uluslararası emperyalizmin kulu durumundaki yerli egemenler “Ilımlı İslam” modeliyle ve söylemiyle İran İslam Devrimi’nin yarattığı dalganın olası tahribatını en aza indirmek için, Fethullah Gülen’i ve cemaatini büyütüp besleyip sömürü düzenlerine sigorta yaptılar. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze, içerilmiş, sistem dâhiline alınmış bir İslam, sınıflar mücadelesinde mazlumlara ve mustazaflara karşı çok yönlü bir savaş aracı olarak kullanıldı.
Devlet, özellikle 12 Eylül sonrasında önünü iyice açtığı İslamî Harekete dâhil unsurları belli bir ayarda tutmaya çalıştı. Bu ayarın kaçtığı, çeşitli kontrolsüzlüklerin ve sapmaların ortaya çıktığı durumlarda, burjuvazi, emperyalizmle işbirliği içerisinde, kaçan ayarı ve bozulan dengeyi yeniden sağlamayı bildi. Örneğin Refah Partisi’nin çığırından çıktığı durumda, liberal, AB’ci, Amerikancı bir AKP imal edildi.
Bununla ilgili daha güncel bir örnek ise Saadet Partisi’dir. Saadet içerisinden yükselmeye başlayan sol müslüman sesi ve nefesi kesmek için Parti iğdiş edilmektedir. Bugün yaşananlar ve gelecekte yaşanacaklar, Fethullah, İsrail/AB ve yerli egemenlerin, her halükarda işine gelen bir durumu ortaya çıkaracaktır. Devrimcileşme eğilimine giren müslüman unsurlar, Erbakan’a ya da Numan Kurtulmuş’a paslanmış oluyor böylelikle. Bütün sınıfsal çelişkileri ve adaletsizlikleri örten, kapitalizmin yarattığı yoksulluğa ve sömürüye karşı tampon görevi üstlenen cemaatlerin, çelik kabuğunu parçalayacak bir uyanışa mahal vermemek için, çeşitli operasyonel tertipler sahneye konulmaktadır.
Ezilen, aşağılanan, sömürülen, yoksul müslüman yığınların devrimcileşmesi ve zalimlere karşı devrimci sosyalistlerle birlikte savaş alanına girmesi yakın gelecekte zor görünüyor. Burjuvazi, cumhuriyetin başından beri bu buluşmaya izin vermemiştir. Zaten, batının aklı ve vicdanı ile düşünen, modernist, aydınlanmacı küçük-burjuva ve orta sınıf sol bir zihniyetin varlığı, burjuvazinin her dönem işini kolaylaştıran bir faktör olmuştur.
Bu durum bugün de böyledir. Ancak nesnel olarak devrimci sosyalist bir Müslümanlığın inşası için gerekli alt üst oluşlar ve depremler yaşanmaktadır. Bu süreçte devrimci bir “kopuş”un gerçekleşmesi için, “Allah rızası için sınıf bilinci” diyenlerin somut politik varlıklarını tek bir vücut hâlinde dosta düşmana ilân etmeleri gereklidir. Safların belli olması, sap ve samanın ayrışması için bu bir zorunluluktur. Aksi durumda, söylenen her söz, yazılan her satır ve verilen emek, Tayyip’in ve Numan’ın eksik bıraktığı alanları onlar adına dolduracak, onların söz ve eylemlerine estetik birer öğe olarak eklemlenecektir.
Arif Papak
Devamını oku ...

Dar-İslamcılık

İslam’ın Evrensel Mesajını Eriten Dar-İslamcılık
[…] Peygamberliğin ilk günlerinde Allah (cc) resulünü bizzat uyararak din üzerinden mal biriktirmekten men etmektedir. Bu uyarıyı dikkate alan peygamber kendisine verilmek istenen dünyalıklara tevessül etmemiş ve asla mal biriktirmemiş, vefat etiğinde birkaç kab ve Kuran’dan başka ardından kalan bir şey bırakmamıştı. Tabiî olarak bu uyarı peygamber şahsında Müslümanlara yapılmış olmaktadır. Ancak insanın tabiatını ve sosyal olayların değişim ve dönüşüm seyrini çok iyi bilen ve ortaya koyduğu bu örnekliğe rağmen peygamberin ümmeti hakkındaki endişesi ve öngörüsü gerçekleşti.
Ancak Müslümanlar, kendilerinden “önceki ümmetlerin yoluna karışı karışına, arşını arşınına uydular.” [Müslim, 4822]
Müslümanlar, imanın anlaşılması noktasında ciddi bir örneklik ortaya koyan peygambere karşı hayatta olduğu dönemde bile mal/mülk ile ilişkilerinde ciddi problemler ortaya koymuşlardır. İşte Medine’de başlayan ve sonuçları çok ağır olan toplumsal sorunların temeli, Müslümanların imanı anlama noktasında ortaya koydukları ciddiyetsizlik ve İslam değerleri üzerinden siyasal ekonomik ve iktidar rantı elde etmenin kavgasına dönüştürmenin sonuçlarında oluşan kavga ve sorunlar hâlen bir takım dar-İslamcılar tarafından çıkış yolu olarak insanlığa dayatılmaktadır.
Dar-İslamcılar, İslam’ın sosyal hayatı yaşama, onu adaletli, eşitçi, paylaşımcı ve özgürlükçü bir anlayışla ortaya koyabilme noktasında temel evrensel mesaj olan bu ayetler sanki Müslümanlara değil de uzaylılara inmiş gibi bir tavır ve yaşam anlayışı içindedirler.
Sanki peygamberin getirdiği evrensel Kur’anî mesajlar gitti de yerine bir takım oluşumların inanmak istediği kitabî mesajlar getirildi.
Böylece sanki:
1- “Kölelere özgürlük” [90/12-13] diyen kitap gitti, yerine “kırkta birini ver, dilediğin kadar kölen, villaların, şirketlerin, holdinglerin, jeeplerin, sekreterlerin olsun” diyen başka bir kitap geldi;
2- “İhtiyacından fazlasını ver” [2/219] diyen kitap gitti, yerine “gönlünden koptuğu kadarını ver” diyen başka bir kitap geldi;
3- “Başına gelen musibetler kendi ellerinle işlediklerinin sonucudur” [4/79] diyerek sorumluluğu insana yükleyen kitap gitti, yerine “madencinin kaderi” diyerek faturayı Allah’a kesen başka bir kitap geldi;
4- “İnsanlar arasında adaletle hükmedin” [4/58] diyen kitap gitti, yerine “İnsanlara gönlünüzce, çıkarlarınızca, rantınızca hükmedin” diyen başka bir kitap geldi;
5- “Eşit hâle gelirler diye vermiyorlar, Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar” [16/71)] diyen kitap gitti, yerine “İslam’da adalet vardır, eşitlik yoktur” diyen başka bir kitap geldi;
6- “İnsan için emeğinden başkası yoktur” [53/39] diyen kitap gitti, yerine “servet düşmanlığı yapmayın” diyen başka bir kitap geldi.
Hulâsa, Allah’ın, dolayısıyla açların, yoksulların ve kölelerin kitabı, sultanların, toprak ağalarının ve tefeci bezirgânların kitabına dönüştü. Gidiş o gidiş… [Atilla Fikri Ergun / “Allah, Lenin’e Dedi ki…”]
İşte bu dar-İslamcıların Kur’anî mesaj anlayışları! Onlar, Allah adına Allah’çılık yaparak aslında çıkarlarını ve düşünce yapılarını, siyasal, iktidar ve güç mekanizmalarına dönüştürerek, insanları Allah adına ellerinin altında bulundurarak, iktidarlarını ve güçlerini korumanın gayreti ve endişesi içindedirler. Bu yüzden itikadî olmayan birçok konuyu bile itikadî meseleler hâline getirerek onları, insanların düşünceleri ve sınıfsal yapıları üzerinde ciddi baskı unsuru hâline getirirler, istediklerini cennette istemediklerini cehenneme, yine Allah adına, gönderirler; onlara göre İslam, onların inandığı gibi inanmak ve yaşadıkları gibi yaşamaktır.
Hâlen gelenekçi algının oluşturduğu sorunlara çözüm üretmeyen klasik ilmihallerle insanlara ilmihal İslam’ı sunulmaktadır.
Bu sebeple dar-İslamcılığın beyin yapısı, tamamen statükoya dayalı bir oluşumdur. Her zaman mevcudu korumanın telaşı ve endişesi içindedir. Bu sebeple insanların uyanmasını ve doğrulara ulaşmasını istememektedirler. Bunun için de müntesiplerinin düşünce yapısı üzerinde sürekli bir takım teamüllerle baskı oluşturup mevcudu ellerinde eritmenin ve bu mevcudun üzerinden, saltanatlarını ve siyasal abdestli kapital sömürülerini meşrulaştırmak için mücadele ederler.
Kimileri Ehlisünnet kimileri de ehlibeyt/Şiilik üzerinden statükolarını kurup bir takım olmazsa olmazlarını din adına insanlara dayatmaktadırlar. Peygamberin ümmeti hakkındaki endişeleri bu kitleler tarafından haklı çıkarılmıştır. Gelinen süreçte İslamcı kesimlerin tükenişi kaçınılmaz olmuştur, çünkü İslam’ın temel argümanları bir takım sosyalist gruplar tarafından dile getirilince bunları dile getirmekten ve sahiplenip bu dinamikler üzerinden halkların dertleri ve mazlumiyetlerinin getirdiği sorumluluğu sahiplenmekten korktular ve sırtlarını döndüler.
İslam’ın adaletçi, eşitlikçi ve paylaşımcı söylemini “İslamî sol” olarak ve bunu “emperyal güçlerin dönüştürme projeleri” olarak görenler, İslamcılık üzerinden, hep bir takım siyasal ve ekonomik çıkar elde etmenin telaşında ve sevdasında olup hakikate sırtlarını dönenlerdir.
Şimdi AKP’li siyasetle ellerinden alınan klasik sloganlarının yerine inşa etmeye çalıştıkları söylem “emperyal değişim ve dönüşüm” naralarıdır, fakat işin ilginç tarafı, bunlar hiçbir zaman sosyal-siyasal anlamda batının emperyalist sömürülerine ayak uydurduklarını ve küresel kapitalizme alternatif olarak abdestli kapitalizmlerini ortaya çıkardıklarını kabullenmezler.
İslam kardeşliğinin, yardımlaşmanın ve dayanışmanın edebiyatını yaparlar ama çalıştırdıkları işçilerin bile düzenli bir şekilde maaşını vermez, sigortalarını yatırmazlar.
On yıllardır Türkiye de Kürt halkına yönelik yapılan ajitasyon ve her nev’i zulme rağmen ses çıkarmayanlar son zamanlarda sular durulmuşken “belki kendimize Kürtlerden de taban bulabiliriz” endişesi ve heyecanı ile Kürt sorununun asli muhatapları olduğunu dile getirmeye başladılar.
Ama acıdır ki doğu ve güneydoğu bölgesinde Kürt halkı zulüm görürken, bu İslamcıların hepsi de ortada yoklardı, zor günlerde acıları sahiplenmeyenler, sistemle uyumluluk içinde zulme sessiz kalırken, bugünlerde Kürt sorununu sahiplenmeleri oldukça aleni bir statükocu siyasal kimlik deşifresidir.
Şimdi birileri çıkıp diyebilir ki, bu adamlar Kürt sorunu diye yazdılar, çizdiler. Ancak şunu belirtelim. Türkiye de İslamcı camia olarak ilk sorunu dile getiren Özgür-Der oldu. Bu da 2000’li yıllardan sonra Hizbullah’ın tasfiyesi ve bölgede AKP’nin önemli bir miktarda oy almasından sonra gerçekleşti, yani tehlike geçtikten, PKK’nın bölgede sessizliğe bürünmesinden sonra ortamın Müslümanlar açısından Kürt sorununu dile getirmeye müsait olduğu görüldü. İşte belki de hesap, yarınlarda bu sorunla ilgili eleştirilerin önüne geçmekti, ancak bölge insanı zor süreçlerde İslamcılık yapanların kendilerine yapılanlara sessiz kalmasının hesabını soracaktır.
Filistin’le ilgili on yıllardır her ayrıntıyı yazıp çizenler, doğu ve güneydoğuda devlet eliyle yapılan zulmü, baskıları, dayatmaları, zorunlu göçleri ve tecavüzleri faili belli/meçhulleri neden zamanında yazmayıp sessiz kaldılar?
İslam anlayışı bu mudur? Sormak lâzım. İslam Gazze’yi, Bosna’yı, Çeçenya’yı, Kosova’yı görüp doğu ve güney doğuda her türlü zulme maruz kalan Kürt halkının acılarını görmemek midir?
İslamcılık, Yemen’de İslamcı çete devletlerinin ABD işbirliğinde yaptıkları katliamı görmemek midir? Birileri bir gün tüm bunların hesabını soracaktır. İşte o zaman yapmanız gerekirken maslahat gereği yapmadıklarınız sizlerin başına büyük dert olacaktır ve sizler asla topluma İslam’ı anlatamayacaksınız.
İslamcılar bu saydığım bölgelerdeki cihad meydanlarına her gün adam yetiştirip gönderirken, yardımlar toplayıp kanalize ederken ve meydanlarda bu bölgelerde yapılan soykırım ve zulümleri haykırıp kınarken, doğu ve güneydoğuda Kürt halkı devlet eliyle sessizce yok ediliyordu. Eğer İslamcı olmak bu ise ben tüm bunları reddediyorum, benim tanıdığım ve kendisinden ilahi mesajlar aldığım peygamber böyle bir örneklik sunmamıştı. O bir zulme karşı çıkarken diğerine iltimas geçmemişti.
O adaleti, özgürlüğü, paylaşmayı, bölüşmeyi, infakı, vermeyi en güzel bir örneklikle ortaya koyarak aslında Müslüman ilk örnekliği bizlere öğreten özgürlük öğretmenidir…
O bize Müslüman’ın nasıl olması gerektiğini öğretendir…
Müslüman dediğin: yeryüzünün neresinde zulüm olursa olsun, zalim kim olursa olsun, karşısına dikilmek, mazlum kim olursa olsun, onun yanında yer almaktır. Ama klasik söylem İslamcılığı her zaman olduğu gibi bugünde statükodan yana durmaktadır.
Müslüman dediğin: işsizlikten, aşsızlıktan dağılan ailelerin içinde bulunduğu duruma sessiz kalmayıp kapitalist sömürü odaklarının karşısına dikilip hakkını aramaktır.
Müslüman dediğin: toplumda açlar, yoksullar, işsizler, yetimler, dullar, sahipsizler varken yatağında huzurla rahat içinde uyumayıp tüm bunlara çözüm yolları arayandır.
Müslüman dediğin: kapitalist burjuvanın acımasız dişlileri arasında ezdirilmek istenen çağın köleleri olan asgari ücretlilerin safında onların haklarını savunmak için meydanlara dökülmektir.
Müslüman dediğin: işçisinin hakkını alınteri kurumadan veren, onunla oturup ona değer verdiğini, onunla eşit olduğunu ortaya koyandır.
Müslüman dediğin: ihtiyaç fazlasını mahrumların, mazlumların, yetimlerin, gariplerin, işsizlerin miskinlerin sofralarına ve ihtiyaçlarına servis yapandır.
Müslüman dediğin: adam gibi adam olmak, rüzgâr nereden gelirse gelsin savrulmamaktır.
Müslüman dediğin: her zaman ve şartlarda halka umut olandır.
Müslüman dediğin: klasik söylemden vazgeçip İslam’ın sosyal adalet anlayışını doğru okuyup toplumsal sorunlara çözüm bulmak için farklılıkları göz ardı edip hizmete koşmaktır.
Müslüman dediğin: Peygamber’in mücadele sürecindeki Mekke’de dinci-faşist sömürü odaklı zulüm çetelerine karşı verdiği mücadeleyi iyi anlayıp bugün de din üzerinden çeteleşenleri deşifre edip karşısına dikilip mücadele edendir.
Müslüman dediğin: Allah’ın verdiği akıl nimetini her açıdan insanlığın ortak iyiliği için ortaya koyup insanlar arasında ortak iyinin, adaletçi ve paylaşımcı söylemin ''eylemsel'' bir sonuca ulaşması ve bunun sonucunda insanların birarada farklı inanç, din, dil, ırk, coğrafî yapısına rağmen yaşamasını sağlamanın mücadelesini verendir.
Kısacası Müslüman dediğin, dinci sınıfı oluşturmayan, “hanginiz Muhammed?” sorusuna muhatap olan, sorun olan her yerde kendisini çözüm mercii hâline getiren, paraya pula değer vermeyip fakir sofrasında oturup sınıfsız bir iman ehli olandır.
Bunların dışındakilerin yaptığı ise İslamcılıktır!
Abdurrahman Almaz
Malazgirt
11.07.2010
Pazar
Yoksul Kul
Devamını oku ...

Küba Sosyalizminin Doğası

Havana, Ocak ayı.
“Gerçekten de bunun bir sosyalist devrim olduğunu yazmak mı istiyorsun? Pekâlâ, yaz o zaman. Bizler kelimelerden korkmayız. Ama burada komünizmin mevcut olduğunu söyleyen Amerikalılara öykünüp benzer şeyler de yazma, çünkü iktidarın alınmasından kırk yıl sonra, Rusya’da bile yok komünizm… Millî orta sınıflar mı? Unut gitsin onları evlat, orta sınıfların Latin Amerika’da hâlâ devrimci bir rol oynayabileceklerine ilişkin tüm lafları unut… Evet, ta 1953’te, Moncada Kışlası'na düzenlediğimiz saldırıdan bile önce Marx ve Lenin’in eserlerini okumuştum… Bir toplum sınıflara ayrışmıştır, sınıflar mücadelesi vakidir: bunlar, sorgulanamaz hakikatler… Hayır, Amerikalılar saldırmayacaklar bize. Öte yandan emperyalizm geberiyor. O ya intiharı seçecek ya da doğal ölümü. Eğer saldırırsa bu, onun hızlı ve kesin bir ölüm yaşayacağı anlamına gelecek. Saldırmaz ise bir süre daha varlığını sürdürebilir.”
Bunlar, dün gece, saat ikide başlayıp sabah beş buçukta biten Fidel Castro ile yaptığım muhabbette, onun tarafından bana söylenenler arasından seçtiğim en kilit cümleler. Küba başkanı, 3 Temmuz tarihli, başkanlık konutundaki resepsiyonda, benimle mülâkat yapacağına dair söz vermişti. Ancak politik, askerî ve diplomatik bir yığın işin yükü altında ezildiğinden, ayrıca her türden formaliteden ve ayrıntılı planlanmış toplantılardan hoşlanmadığından, bu sözünü yerine getirememiş ya da bu yönde belli bir karar verememişti. Geçen geceki muhabbet olabildiğine kapsamlı, açık fikirli ve içtendi. Nasıl gerçekleştiğini aktarayım bir miktar.
Gece birde Havana Libre Oteli’nin ikinci katındaki El Caribe gece kulübündeyim. On beş cazcı, altı şarkıcı ve on balerin, içlerinde benim de olduğum hepi topu sekiz kişiyi eğlendirmek için ellerinden geleni yapıyor. Garsonlar durmadan esniyorlar. Sıkıntı artık dibe vurmuş durumda. Saat bir buçukta gece kulübünün cam kapısı sonuna kadar açılıyor. Atletik vücutlu, üniformalı beş kişi, bellerindeki tabancaları ve omuzlarındaki hafif makineli tüfekleriyle, tam bir sükûnetle, içeri giriyor (yerdeki halı, botların yol açtığı sesi emiyor.) ve bir masaya oturup kola siparişi veriyor.
Karanlığa rağmen (tüm Küba gece kulüpleri ve barları neredeyse tümden karanlıktır), içlerinde, ağır ve hafifçe yuvarlak omuzları, uzun endamı ve siyah Rönesansvari sakalıyla Fidel Castro’yu hemen tanıyorum. Yanına yaklaşıyorum ve hiç de nazik olmayan bir hareketle, gözlerinin altında bir kibrit yakıyorum. “Benim” diyorum ona.
“Comandante, bana bir mülâkat sözünüz var. Şu mülâkatı burada bir tarihe bağlayalım artık.” diyorum.
“Hayır, çiko (“chico” oğul ya da evlat manasına geliyor, Fidel herkese, en azından dost bildiklerine bu şekilde sesleniyor.). Hayır lütfen, randevulardan nefret ederim. Gel otur, bırak da biraz dinleneyim. Yarın konuşuruz bu meseleyi.”
Korumalar (biri şişman, üzerinde sadece gömlek var, bir diğeri donuk Velasquez’vari İspanyol suratlı ve ince yapılı, ötekisi ise yüzüne kasvetli ama tatlı bir hava veren kıvırcık sakalları ile bir Zenci) sessizce sigara içiyorlar. Diğer bir asker ise kapıyı gözetliyor. Garsonlar ve balerinler kimseyi görmemiş gibi davranıyorlar. O sıkıcı performans, sürgit devam ediyor. Ara sıra Fidel Castro, kibarlık mahiyetinde, alkışlıyor gösteriyi. Saat iki civarı, Castro gitmek için ayağa kalktığında şarkıcılardan biri bağırıyor: “Viva el caballo!" El caballo, yani “at”, burada Fidel Castro oluyor. Bu, Castro’nun boyun eğmeyen kudretinden ötürü halkın ona dönük sevgi gösterisinde bulunurken kullandığı bir ifade. Başkan dışarı çıkıyor, gülümseyerek herkese teşekkür ediyor. Ben de peşinden gidiyorum.
“Komutan n’oldu bizim mülâkat?”
“Beni sürüyle gazeteci bekliyor evlat…”
“Ama komutan, ben bir aydır bekliyorum.”
“Öyle mi? A evet, sen şu Togliatti’ci İtalyan komünistsin” (İtalyan Komünist Partisi’nin lideri Togliatti’den bahsediyor.)
Fidel Castro gülümsüyor, kollarını açıyor, omuzlarını yukarı kaldırıyor (bu, onun genelde takındığı hafif mahcupluk ifadesi.)
“Peki, hadi gidelim.”
Büyükelçiler Salonu’na gidiyoruz, inanılmaz derecede berbat bir zevkin ürünü olan devasa avizenin altındaki konferans masasına oturuyoruz. Saniyesinde etrafımızda, on, otuz, kısa sürede kırk kişi beliriyor: gözlerine siyah ve mavi kalem çekmiş melez şarkıcı kızlar, garsonlar, krupiyeler, Latin Amerikalı delegeler dolaşıyorlar civarda.
Soru: Komutan, Küba devriminin genel niteliği nedir?
Bu soru karşısında Fidel Castro gülüyor, bir puro yakıyor, tırnakları kararmış, küçük, yanık tenli eliyle tutuyor purosunu.
Cevap: Siz gazeteciler tariflere ve muntazam şemalara deli oluyorsunuz… Sizler tahammülü zor düzeyde birer dogmatiksiniz. Bizlerse değiliz… Her halükarda sen yaşananın bir sosyalist devrim olduğunu yazmak istiyorsun değil mi? Pekâlâ, yaz o zaman… Evet, biz sadece bir tiranlık sistemini devirmedik. Biz ayrıca emperyalizm sevdalısı bir burjuva devlet aygıtını, bürokrasiyi, polisi ve paragöz bir orduyu imha ettik. Tüm imtiyazları ortadan kaldırdık, büyük toprak ağalarını yok ettik, yabancı tekelleri temelli kapı dışarı ettik, neredeyse tüm sanayi kollarını millîleştirdik ve toprağı ortaklaştırdık. Bugün ise insanın insanı sömürmesi gerçeğini nihaî olarak ortadan kaldırmak ve yeni bir sınıfsal içeriğe sahip, tümüyle yeni bir toplum inşa etmek için mücadele ediyoruz. Amerikalılar (Kübalılar “los americanos” tabirini, ABD’ye işaret etmek için kullanıyorlar -a.s.) ve rahipler, bunun komünizm olduğunu söylüyorlar. Biz ise böyle olmadığını çok iyi biliyoruz. Ne olursa olsun kelimeler korkutmaz bizleri. Diledikleri şeyi söyleyebilirler. Köylüler arasında popüler olan bir şarkı vardır, az çok şöyle bir şey: “Uğursuzluk kuşu – ihanet ve korkaklığın kuşu – kaçırıyorlar keyfimi – bir kelime: komünizm! – ben anlamam şu izm’lerden - Ama eğer kendi gözlerimle göreceksem o büyük zenginliğin fethini- bu komünizm olacak- Ve işte o vakit bana komünistsin bile diyebilirsiniz!
Soru: Komutan, Küba komünistlerinin partisi olan Halk Sosyalist Partisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Cevap: Halk Sosyalist Partisi, toplumsal yapıların ve ilişkilerin radikal manada değişmesi yönünde tutarlı bir biçimde çağrıda bulanan tek Küba partisidir. Şurası doğru ki, başlarda komünistler bana ve tüm isyancılara hiç güvenmiyorlardı. Güvensizlikleri ise gayet makuldü, hem ideolojik hem de politik düzlemde aldıkları konum kesinlikle doğruydu. Güvenmemekte haklıydılar, zira Sierra’da gerilla mücadelesi vermekte olan bizler, yaptığımız marksist okumalara rağmen, hâlâ kimi küçük burjuva önyargılarla ve arızalarla yüklüydük. Tüm gücümüzle tiranlığı ve sahip olduğu imtiyazları yok etmek arzusunda olmamıza rağmen fikirlerimiz açık değildi. Sonrasında birbirimizi tanıdık, anladık ve birlikte çalışmaya başladık. Komünistler, Küba davası için çokça kan döktüler ve kahramanlık yaptılar. Bugün de vefakâr ve kardeşçe bir üslupla birlikte çalışmaya devam ediyoruz.
Soru: Görüşünüze göre, Küba devriminin en son gelişme aşamasını müteakip, Latin Amerika’ya ilişkin tarihsel bakış açınız değişti mi? Başka bir ifade ile, Küba örneğinin kıtanın diğer halklarınca takip edilmesinin mümkün ve zorunlu olduğuna inanıyor musunuz?
Cevap: Evet, düşünüyorum.
Soru. Yani tüm diğer halkların, ister diktatörlük elinde olsun ister ABD’ye satılmış olsun, kendi hükümetlerini devirmek için silâhlanmalarının gerekli olduğunu mu söylüyorsunuz?
Cevap: Evet, tüm diğer halkların bizim örneğimizi takip edeceklerini umut ediyoruz. Sonuçta biz hepimiz tek bir halkız, Rio Grande’den Patagonya’ya hepimiz aynı dili konuşuyoruz, birkaç kelime ile özetlenebilecek ortak bir tarihi paylaşıyoruz: İlkin sömürge hâline getirilip İspanyollar, ardından da ABD tarafından sömürülen bir halkın ortak tarihi bu. Tüm bunlar bir gün son bulacak. Bugün kimi ülkeler var -ama dur, yazma bunları, uluslararası bir olaya sebebiyet vermek istemem- bu ülkelerdeki devrimci ruh, vatanseverlik ve emperyalizme yönelik nefret üç yıl öncesinin Küba’sına nazaran daha güçlü, daha canlı ve daha derinlikli. Latin Amerika ülkelerinde eşzamanlı patlak verecek bir devrim, tüm önyargıları, bölgeciliği ve taşralılığı imha edecektir. İşte o vakit Latin Amerika tek, büyük, hür, sivil ve bağımsız bir millet hâline gelecektir. Çinliler bizden daha fazla parçalanmış durumdaydılar, farklı lehçelere, hatta dillere sahiptiler, milliyet sayısı da oldukça fazla idi. Ama bugün Çin devrimi, parçalanması mümkün olmayan tek bir bütün.
Soru: İttifaklar hususunda kimi “millî yöntem”lerden dem vuruluyor. Milliyetçi orta sınıfların Latin Amerika devriminde olumlu bir rol oynayabileceklerine hâlâ inanıyor musunuz?
Cevap. Hayır, inanmıyorum ve hiçbir zaman da inanmadım. Rekabet nedeniyle, kimi zaman emperyalizme karşı olan sanayici burjuva grupların olduğu doğrudur. Ama aynı gruplar, sınıfsal sebeplerden ötürü işçilerden daha fazla nefret ediyorlar. ABD tekelleri ile millî burjuvalar arasında geçici kimi çelişkiler ve çarpışmalar vücut bulabilir ama hiçbir vakit tam bir mücadele cereyan etmez aralarında. Ortada tarihsel bir karşıtlık yoktur. Bizim millî burjuvazimiz, hâlinden gayet memnun ve alabildiğine korkak, hayatta kalmak için emperyalizme tavizde bulunuyor, ona yardım ediyor ve toplumsal devrimlere karşı kullanılması için silâh temin ediyor. Tam da uyumaya alışkın Küba burjuvazisi gibi millî burjuvazi de uyuyor. İmtiyazlı sınıflar, artık hakikî devrimlere iştirak edemezler, en azından, bizim ülkemizde olduğu gibi onlar sadece güdülür. İnan bana, hakikat bu.
Soru: O hâlde, kanaatinizce, Latin Amerika’daki devrimlerin örgütlenmesine ilişkin tarihsel görev hangi güçlerin elinde?
Cevap: Sanayi ve tarım proletaryası, köylüler, küçük burjuvazi ve hepsinden önemlisi aydınlar. Hizipçiliği teşvik etmek istemem. Millî burjuvazinin bazı katmanlarının kısmen ve geçici olarak kimi devrimci olayları destekleyebileceklerini inkâr etmiyorum. Burjuvazinin bazı evlatlarının halkın safına geçtiklerini, devrimci teori silâhını kuşanıp bilinçli fertler olarak devrimlere iştirak ettiklerini, hatta onları yönettiklerini kabul ediyorum. (Sonuçta ben de büyük bir toprak ağasının oğluyum!). Ama ben bu noktada sınıfsal bir bakış açısı üzerinden akıl yürütüyorum. Bir sınıf olarak millî burjuvaziden artık iyi bir şey bekleyemeyeceğimizi söylüyorum. Aynı şey millî ordular için de geçerli. Devrimci ve vatansever subaylar elbette bulunabilir ama profesyonel ve kastlaşmış ordular Latin Amerika’dan kökleri kazınması gereken bir tür kanser gibiler. Ordular imha edilmezse eğer, hakikî bir halk hükümetine ulaşamayız ve toplumsal reformları gerçekleştiremeyiz. Öncelikle mütevazı bir reformun kokusunu aldığı vakit ordu, müdahale edecek ve her şeyi etkisizleştirecektir. Yozlaşmış olan bir hükümet devre dışı bırakıldığında ve devrim ufukta belirdiğinde, ordu bir darbe ile tekrar gelir ve eskisinden daha kötü bir hükümet kurar. Tarihimizin bize verdiği ders budur.
Soru: Ancak bazı ülkelerde toprak ağalarını, generalleri, oligarşik klikleri ve amirleri yanına alan millî burjuvazi hayli güçlü.
Cevap: Küba’da da feodal-burjuvazi grubu hayli güçlüydü. Orduyu, basını, yargıyı, radyoyu, okulları, üniversiteleri, polis teşkilâtını, kısacası her şeyi kontrol ediyordu. Ama tüm bunlara rağmen kazanan gene de biz olduk. Silâhlanmış, oldukça iyi biçimde örgütlenmiş işçiler, köylüler ve öğrenciler: işte bunlardır kıtamızın yegâne devrimci gücü.
Soru: Komutan, sosyalist kampın Küba devrimine katkısı nedir?
Cevap: Evlat, Kruşçev biz petrol yollamayıp şekerimizi satın almasaydı ne olurdu? Ya da Çekler kendimizi müdafaa etmemiz için bize silâh yollamasaydı, makineler, yedek parçalar ve teknisyenler göndermeseydi, ne olurdu? Bugün ülkede iki yüz ila üç yüz arasında Sovyet teknisyeni var, bunlar cefakâr işçiler, hakikatli, düzgün ve yardımsever kardeşlerimiz onlar. SSCB kendi huzuru için kumar oynuyor, son savaşta yirmi milyon kayba rağmen oynuyor bu kumarı, bizim gibi küçük bir ada ülkesinin müdafaası için kendi huzurunu ve prestijini riske atıyor. Üstelik bunları arada hiçbir bağ olmamasına rağmen, hiçbir şey istemeksizin yapıyor. Sen de bana sosyalist kamp hakkında ne düşündüğümü soruyorsun. Onlar dostlarımız bizim.
Fidel'in sesi kısılıyor, ama o boyun eğmeyen at direniyor, şaka yapıyor, gülüyor, ara vermeden, hızla konuşuyor, konuşurken yerele ait kimi özlü ifadeler kullanıyor, bu ifadeler onun belagatini toprağa daha fazla yakınlaştırıyor ve resmî hitabetindeki ciddî ve ağır konuşma tarzından farklılaştırıyor.
Sıra diğerlerinde, onlar da birkaç soru soruyorlar. Genelde sorular kişisel konularla ilgili oluyor. Biri, kibirli bir üslupla, şu soruyu yöneltiyor: “Sabah uyandığınızda ve tüm Latin Amerika’nın büyük lideri olduğunuzu düşündüğünüzde neler hissediyorsunuz?”
Soru üzerine yüzü kızaran Fidel omzunu silkeliyor.
“Herkes gibi ben de insanım. Örneğin burada, (parmağı ile beni göstererek) şu evlat sabahları iyi bir makale yazamayacağı endişesi ile uyanıyordur. Doğru mu? Aynı şekilde ben de bir devrimci olarak işimi iyi yapamayacağım korkusu ile uyanıyorum… Ayrıca bu korkuya bir de insanları idam etmenin acısı ekleniyor… Öldürmekten hoşlandığımızı mı sanıyorsunuz? Buna mecburuz biz. Teröristler bombalar yerleştiriyorlar sağa sola ve askerlerimizi katlediyorlar. Fransız gemisini nasıl havaya uçurduklarını hatırlıyor musunuz? Patlama sonucu yüz kişi hayatını kaybetti. (4 Mart 1960’ta, Coubre isimli Belçika bandıralı, silâh ve cephanelik yüklü şilep, Havana Limanı’nda havaya uçuruldu.) Ama gene de insanları idam etmek korkunç bir şey (Fidel’in gözleri aniden doluyor, sesine hüzün çöküyor.) İnanın bana, bu mücadele ölüm-kalım mücadelesi. Ya biz kazanacağız ya onlar. Devrimi müdafaa etmek ve onu ileri götürmek zorundayız. Kimseye merhamet edemeyiz bu konuda. Aksi takdirde sonuç korkunç olur.”
Saat beş buçuk. Fidel ayağa kalkıyor, herkesin tek tek elini sıkıyor, sabırla ve tüm mütevazılığı ile kartpostalları, resimleri ve kitapları imzalıyor, yüzüne tekrar o güzel gülümseyişi konuveriyor. “Adios, companeros, muchas gracias!" (Hoşça kalın yoldaşlar, çok teşekkür ederim!)
Ardından bana dönüyor ve “kaptın mı mülâkatı İtalyan? Beni arayıp durmazsın artık.” diyor.
“Aksine Komutan, size soracağım daha çok soru var.”
“Tamam, tamam, bakarız…”
Ardından salonu terk ediyor, çimenlik bir yoldan yavaşça yürüyor, silâhlı eskortu eşlik ediyor ona, siyah arabası kuzeyden esen soğuk bir rüzgârın süpürdüğü sessiz ve ıssız Havana sokaklarında gözden kayboluyor.
Arminio Savioli
L'Unità[*]
1 Şubat 1961
[*] L'Unità 12 Şubat 1924’te Antonio Gramsci tarafından işçi ve köylü gazetesi olarak çıkartılan gazete. İtalyan Komünist Partisi’nin resmî yayın organı olan L’Unità, ilkin Milano’da basılır ve yirmi-otuz bin civarında bir tiraja ulaşır.
Devamını oku ...

İnsanı Allah'la Bombalamak

Hükmullahizm
İlk makale Allah’tan söz açmanın asıl hedefinin insana dair konuşmak olduğu gerçeği idi. İkinci makale, Kur'an'ı Kerim’den yola çıkıp Kur'an’cılık yaparak oyalanmanın tahlili üzerine, üçüncü makale ise eşitlik ve adalet söylemlerine komünistlik-solculuk suçlamaları ile yaklaşan ve kendi gerçeğinden kaçan Abdestli Kapitalist zihniyetin perdelediği ve gözümüzden kaçırdığı yaşamın gerçekleri üzerine idi.
Önceki üç makalenin sonuncusu olan bu makalede, insanın yakasını Allah’çılığın elinden kurtararak “İnsanın Rabbiyle birlikte yürümesi” üzerinde durmaya çalışacağım.
İnsana elinize geçirdiğiniz her şeyle savaş açabilirsiniz. Hatta bu savaşı farkında olmaksızın karşı cepheden değil, insana sağından, solundan, önünden ve arkasından yaklaşarak da verebilirsiniz. Hatta melekçe bir iş yaptığınızı sanarak.
Ama daha korkuncu, insanı Allah’la bombalamak, onu “din” ile kendisine yabancılaştırmak, insanı iman eden bir maymuna çevirip yeryüzüne karşı duyarsız hâle getirmek ve topluma dair suni duyarlılıklar üreterek bunun sektörünü oluşturmaktır.
Evet, yeni bir din pazarı, Allah’çılık pazarından bahsediyorum…
Konuya bir romandan alıntı ile başlamak istiyorum. Üzerinde konuşmak için seçtiğim metin bir Hıristiyan’ın romanından alınma. Kendi gözümüzdeki merteği eleştirmeye ise Hıristiyan dünyasının gözündeki çöpü eleştirerek başlayalım. Bakalım bizim gözümüzdeki mertek, Kazancakis'in işaret ettiği gözdeki çöpten ne kadar farklı?
Önce meraklısı için romana dair kısa bir açıklama yapmak istiyorum:
Bir köy rahibinin roman boyunca süren arayışı, iç savaşın kanlı çatışmaları içinde boğuşup duran yoksul insanların arayışıyla bütünleşir. Kül rengi, acılı bir köy: Akdeniz adalarının acımasız güneşi altında kavrulmuş kapkara evler; yoksullukla boğuşan, tutkularla kavrulan insanlar. Ve tutkuların en amansızı olan nefret; kardeşi kardeşe kırdırtan öldürücü bir nefret. Bu haksızlıklar selinin ortasında, çığlığı çölde yitip gittiği için umutsuz, umarsız kalmış, arayış içindeki köy papazı Yannaros'un gözünde bu kötülükler dizisi, kendi papazlığının da saçmalığını ortaya koymaktadır.
Papaz Yannaros, özgürlüğü arayan yeni bir düşünceye kapılmıştır. Marks'ın öğretisidir bu. Hıristiyanlığa büyük eleştiriler getiren, çağdaş bir İsa arayan, bu yüzden de Yunan kilisesinin aforoz ettiği birisidir.
Kazancakis, en çarpıcı eserlerinden biri olan Kardeş Kavgası adlı romanında sembolik bir betimleme üzerinden Peder Yannaros'u konuşturur Tanrıyla. "Beni yalnız bırakma, bana yardım et" diye İsa'nın ayaklarına kapanmak isterken varlığının derinliklerinden yükselen esrarlı bir ses, sert ve öfkeli bir şekilde der ki:
-Benden emir beklemeye utanmıyor musun Peder Yannaros? Özgürsün. Seni özgür yarattım. Neden bana bağlı kalmak istiyorsun? Ayağa kalk Peder Yannaros! Bırak diz çöküp durmayı, sorumluluğunu benimse, kimseden öğüt isteme, özgür değil misin? Seç...
-Özgürlük çok ağır Tanrım. Bu ağırlığı insanoğlu nasıl kaldırabilir?
Bu kez alçak ve hüzünlü bir ses duyuldu:
-Gerçekten ağırdır, ama cesaret!
Varlığının derinliklerinde yırtık perde kapandı, ses kesildi. Peder Yannaros, göğsüne eğdiği başını kaldırdı. Kilisenin taşlarından bir güç ağır ağır yükseldi, kubbedeki İsa'dan üstüne bir güç indi. Göğsünü kabarttı, dizlerini sağlamlaştırdı. Tanrısıyla konuşurken hiç böyle bir yüreklilik, böyle bir inanç duymamıştı.
Elini göğsüne bastırdı, yüksek sesle, ant içercesine:
-Köyümün sorumluluğunu üstüme alıyorum öyleyse, dedi. Mahvolması ya da kurtuluşuyla ilgili kararı ben vereceğim. Haklısın, özgürüm ben; şeref ya da utanç bana bağlı. Özgürüm. İnsanım ben!
Ve son kez haykırdı sorumluluğundaki köylülere:
-İnsan olun, diyor bizlere. Küçük çocuklar gibi paçalarıma yapışmaktan vazgeçin. Kalkın ayağa, tek başınıza yürümeyi öğrenin.
İşte Kazancakis'in sembolik betimlemesindeki diyalogda okuyucunun önüne serdiği Katolik Tanrı'cının gözündeki çöp, klasik dinciliğin radikal, gelenekçi, cihatçı versiyonlarında koca bir mertek olarak karşımıza çıkmaktadır:
-Önemli olan Halk değildir, Hakk’tır!
-Özgürlük de neymiş? Önemli olan kulluktur!
-Beşeri ideolojilere Lâ, Allah'ın hâkimiyetini kurmak lazım...
-Allah'ın hikmetinden sual olunmaz.
-Biz bilmeyiz Allah bilir.
-Yeryüzü kâfirin cenneti, Mü'min’in cehennemidir.
-İslam'da eşitlik yoktur, adalet vardır.
Tevhitçilik söylemleriyle topluma parçacı bir şekilde bakan zihin, Hakk'ı Halk'ın içinde görünür kılmanın çabasından uzaktır. Hakk’ı Halk’ın üzerinde temsili iktidarlarda görmek, “beşeri ideolojilere Lâ” demek olduğu yanılgısı ile halkın karşısına davetçilik adı altında hakk sopası ile çıkmayı doğuruyor…
Sormak lazım, yeryüzünde beşeri olmayan bir ideoloji, dava veya hedef kurmak/koşturmak mümkün müdür?
Bu kuru slogandan yola çıkarak Allah’ı ve kitabını beşerin karşısına rakip bir siyasi manifesto olarak çıkarmak, beraberinde bunu yapanları da insanlığın karşısına Allahçı jakobenler olarak çıkarmaktadır.
Bu durum, Aydınlanmacı Burjuva’nın “Laik, seküler jakobenler”inden kaçanların “Allahçı jakobenler”in kucağına düşmelerine neden oluyor. Bununla birlikte Allahçı jakobenlerden kaçanların da “Aydınlanmacı, materyalist, laik jakobenler”in ağına düşmelerini doğuruyor.
Kulluğu özgürlükle iç içe değil de özgürlüğün rakibi ve özgürlüğün üzerinde görmek biraz da özgürlüğü aydınlanmacı burjuvazinin zihinsel kodları üzerinden okumaktan kaynaklanıyor. Özgürlüğü istemeyi tehlikeli bulan bu bakış açısı, karşı tarafı her türlü cinsel sapkınlığa meyilli olmaktan yola çıkarak özgürlüğü onun eline kaptırmamak için kendi sınırlarını kullukçulukla belirginleştirip özgürlüğe de akidevi bir karşıtlık üzerinden yaklaşmakta…
Bu bakış açısının varlığı ve insanı okuyuşunun arkasında ise şu gerçek yatıyor. İnsan’ın beşeri ideolojilere kölelik yapmaktan kurtaracak olan sadece Allah’a kölelik/kulluk yapmasıdır!
İşte bu ifadenin pratiği karşımıza nasıl çıkar dersek o da şudur: Allah’ı insanların karşısında temsil eden dini otoritelere/liderlere köle ve kul olmak.
Allah'ın insana bahşettiği yanlışı doğrudan ayırabilme yetisi olan hikmetten bir "Hükmullahizm" icat edip iktidar mekanizmaları üretmeye çalışmak…
Hiyerarşik bir şekilde mülk-iktidar ve kontrol mekanizmalarını beşeri sistemlerin reddiyesi üzerinden ayrı bir kutsallık ve kulluk basamağı kılmak…
Sonuç: Allah’çılık!
Yoğun bir İlah-Rabb vurgusu ile insanı ve tabiatı ikinci plana düşürerek insanı kapitalizmin çarklarına kayıtsız bir hale getirdikten sonra modern aydınlanmacı ilahlara karşı dinci mahallelere/cemaatlere bölerek kendi içinde iktidarlar yaratmak ve bu mahalleleri romantik bir itkiyle ümmet/velayet dayanağı ile tekel bir iktidara bağlamak…
Peki bu bizi Sünni’yse Hilafet, Şii’yse İmamet diktatöryasına götürmez mi?
İşte bu Allah’çılık, tersinden Laikliği ve Allahsızlığı sadece ve sadece besler. Muhammed İkbal'in tabiri ile Allahçı Mollalar Kâfir üreten Mü'minlerdir!
Şimdi de Bonheffer’e bakalım.
Ünlü Alman İlahiyatçısı Bonhoeffer'i Batı Terörü isimli kitabına alan Roger Garaudy de aynı temaları ön plana çıkararak Bonhoeffer'den alıntıladığı şu pasajlarla bize kafamızı dine gömmek yerine İslam'dan ilham alarak, şuurlu bir baş kaldırışı telkin eder:
"Bize yardım etmesi gereken artık Tanrı değildir; Tarihin tüm yenilgileri döneminde Tanrı'ya yardım etmek bize düşer. İsa yangında boğulan bir insanın üzerine su sıkan bir itfaiyeci gibi bizi "kurtarmaya" gelmemiştir. Her zorlukta kendi güçsüzlüğümüzden bizi çıkartması için Tanrı'nın "gücüne" yalvaran bütün korkak ve sızlanıcı dinlerden bizi kurtarmaya gelmiştir. İsa bize yolunu gösterdiği ve örneğini sunduğu yeni ve büyük bir hayatın sorumluluğunu eksiksiz bilen insanlar olarak ayakta ve başı dik yaşamayı öğretmiştir. Hiçbir kilise bizlerin çocukmuşuz ya da sakatmışız gibi sorumluluğumuzu üstlenemez. Günahlarımızı bağışlayamaz ya da bizi cezalandıramaz."
Protestan peder Bonhoeffer'in Naziler tarafından infaz edilmeden önce söylediği şu sözleri de içten içe düşünmemiz gerekiyor:
"Hıristiyan olmak, dindar olmak anlamına gelmez; o, yalnızca insan olmaktır. İsa bizi yeni bir dine değil, hayata, baştan sona sorumluluk taşıyan bir hayata çağırmıştır."
Yukarıdaki alıntıda Bonhoeffer'in dile getirdiği Hıristiyanlığın gözündeki çöpten kıyasla kendi merteğimize baktığımızda göreceğimiz şey, Bonhoeffer'den çok da farklı olmayacaktır.
İslam dinlerden bir din olmadığı için cümleyi şu şekilde okuyabiliriz:
"Müslüman olmak, din(i)dar olmak anlamına gelmez; o yalnızca insan olmaktır. Muhammed bizi yeni bir dine değil baştan sona sorumluluk taşıyan bir hayata/tevhide çağırmıştır.
Peki, insan olmak ne demektir diye sorduğumuz zaman ise:
İnsan Homo-Sapiens olarak tanımlandı modern süreçte. Düşünebilmesine vurgu yapıldı. Bunlara Homo-Ludens (oynayan insan), Homo-Negans (hayır diyen insan) ve Homo-Esperans (umut eden insan) da eklenebilir.
İnsanın ne olduğu konusunda son sözü söyleme iddiasında olmamakla birlikte insana dair, insandan anladığımı “La İlahe İllallah” devrimci parolamız üzerinden “Hayır” diyen ve umut eden insan olarak gördüğümü belirtmeliyim.
“Din, insanlığı sırtına vurulmuş olan yüklerden ve boynuna dolanmış olan zincirlerinden kurtarmak için vardır. Nitekim peygamberin misyonu da budur (7/158). Dolayısıyla bu dinin tabiatında itaat değil, isyan vardır. “La ilahe illallah”la statükoyu yıkar, hiyerarşiye (ast-üst ilişkisi) son verir, hegemonik ilişki biçimlerini reddeder, hiç kimsenin bir diğeri üzerinde tahakküm kurmasına müsaade etmez. “La kuvvete illâ billah”la en-Nâs’ı, yani toplumu ön plana çıkarır.” (A. Fikri Ergun; Anarşist İslam: İtaat kültüründen isyan kültürüne)
İşte tevhidin bu çağrısı bizi Homo-Negans’a yani “Hayır” diyebilen ve kendi iradesini eline alabilen insana götürür.
Ya Umutluluk? Yani Homo-Esperans: Umud eden insan...
İşte burada Klasik din(i)darın insan üzerinden yağmaladığı ve insanı yani umudu yabancılaştırdığı noktaya geleceğiz.
Umudun yabancılaşması “Yarıncılık”tır.
İnsanın beklentilerini yarınlara ertelemenin her türlüsüdür. Yarınlara ertelemek ise sadece oturup beklemek değildir. Yarınları kurtarmak adına bugünün zulüm düzenlerinin başına geçmeyi hedeflemektir. Yani mülkü ve iktidarı ele geçirmektir.
Firavun’u “Firavun” yapan zorbalığın tabiatı ile hesaplaşmak yerine Ahlaklı Karun(!), takvalı Firavun(!) üretmek, sözde “rabbani mücadele”, “tevhidi uyanış”, “İslam’la yöneliş” “selefi cihadizm” ve tüm bunların pratikteki sonucu, Harun gibi gelirken Karun gibi malı götürmek, hatta bunu “Müslüman en iyisine layıktır” ve “Allah nimetlerini kulunun üzerinde görmek ister” gibi abdestli kapitalist fıkhı ile meşrulaştırmaktır.
Bu yarıncılığa dair vahşeti ancak bir zaman diliminde iktidarı ele geçirince ele geçireceklerinden dem vuranların:
İslam gelecek vahşet bitecek…
Hıristiyanlık gelecek vahşet bitecek…
Hilafet gelecek vahşet bitecek…
İmamet gelecek vahşet bitecek…
Komünizm gelecek vahşet bitecek…
Anarşizm gelecek vahşet bitecek…
DTP gelecek vahşet bitecek…
Saadet gelecek vahşet bitecek…
AKP gelecek vahşet bitecek…
CHP gelecek vahşet bitecek…
Bütün bunlar -başka versiyonları da dâhil olmak üzere- aslında aldatıcı birer slogandır. Hiçbir şey, din, ideoloji, proje, paket program vs.nin gelişi ADALET'in garantisi değildir. Adaletin garantisi şu andadır…
Şu an adil miyiz? Nerede mi? Tabii ki, o küçük iktidar alanlarında...
İşletmelerinizde, cemaatlerinizde, vakıflarınızda, dershanelerinizde, evlerinizde, ortaklıklarınızda, hani şu kentlerde, komşuluk ilişkilerinizde, trafikte, hani şu doğaya karşı, en basitinden serçelere karşı, sokak kedilerine karşı bile... Tinercilerin, dilencilerin, evsizlerin, kimsesizlerin arasında ve daha sayamadığım pek çok yerde!
Diğerkâm mıyız? Sömürü ve yoksulluk ana derdimiz mi? Yoksa bütün adalet vaatlerimiz elimize geçireceğimiz iktidarlarımıza mı bağlı?
İşte burası umudun yabancılaşmasıdır. Yani insanlığın ve doğanın yağmalanmasına rağmen iktidarlar uğruna akideleri ussallaştırma, gerekçelendirme, meşrulaştırma tam da burasıdır. Mazlumun zalime döndüğü kırılma noktası tam da burasıdır.
Ne yorgun reformculuk ne de sözüm ona köktenci serüvencilik. İkisi de gerçeği görmezden gelerek umudun üzerini örtmektedir. Yani umudun küfrüdür!
Umut ileriye dönük beklentilerle ayakta tutmak zanneden anlayışlarla, bizzat umut romantizminin ta kendisi olan bir sahtekârlığa kapı aralamaktadır. Umut, şu an insanı ayakta tutan ve ileriye yönelik vaatlerini şu andan itibaren hayata geçirerek toplumsallığını gerçekleştiren insanlardır.
İşte bu insanların yan yana gelişi serüvenciliğin, köktenciliğin ve mülkiyetçiliğin ve hâkimiyetçiliğin insanı sessizce ele geçirip kendisine yabancılaşmasından insanı korur...
İnsanın bu şekildeki yürüyüşüne Rabb'in eşlik etmesi demek, insanın zulme uğrayan ezilenlerin arasından adalete ve eşitliğe yürümesinden başka bir şey değildir...
Allah adına Allahçılığa yürüyenler ise iktidar ve mülkiyete kavuştuklarında karşınıza despot statükocular olarak çıkacaklardır... İşte bu yüzden tarih ne yazık ki, Rebeze’nin tekerrüründen ibaret olmuştur.
Kaleme aldığım bu son makaleyle birlikte ilk üç makalem ve diğer yazarların yazıları 1 Mayıs 2010’dan bu yana duruşumuza ve yürüyüşümüze şahitlik etmesi için adilmedya.com tarafından sizlere sunuldu.
Biz Rebeze’nin tekerrürüne de karşı çıkmak için çığlıklarımızı tutuşturduk. Yüreği ezilenlerden yana çarpan tüm erdemli ve devrimci şahsiyetlere yabancılaşmanın dindar mahallelerdeki yansımalarını kısmen elimden geldiğince açmaya ve tartışmaya çalıştım.
Selam olsun derdi insan-tabiat ve adalet olan tüm emektar insanlara…
Sözü değerli fikir adamı ve mücadele insanı Muhammed İkbal’e bırakarak çekiliyorum:
"Hür olan insana sıkıntı verir, başkalarınca kurulan bir dünyada yaşamak!
Ey hakikat adamı! Bir kılıç gibi keskin ol, kendi dünyanın kaderini yoğur." [Muhammed İkbal; Cavidname, s. 225]
Brahman mabedin eşiğinde uykuya dalmış, Müslüman camiinin kemerleri altında kaderine ağlamış.
Ne Doğu'ya dön yüzünü ne de Batı'ya, Yaratılışın seni, her geceyi gündüze çevirmeye çağırır.
Karanlıktan aydınlığa çıkmanda rehber yaratılışındır. [Muhammed İkbal; Darb-ı Kelim, s. 107]
"Doğu'nun ötesine geç ve Batı'ya diren
Yenisi ve eskisi, bunlar bir arpa tanesi etmez
Sen inciyi karanlığın insanlarıyla değiştin
Cebrail'e güvenmek daha mı değersiz?
Hayat kendini bilmek, yaratmak ve onun birliğini oluşturmaktır
Ey Kervanla yolculuk eden
Onunla birlikte ol
Ama bağımsız olmayı da başar
Sen ayın on dördünden daha parlaksın
Öyle yaşa ki, her zerren senin nurundan aydınlansın" [Muhammed İkbal; Cavidname s. 230]
Kadir Bal
Devamını oku ...