Paylaşmak İradeleşmektir

Kur’an’ın daha ilk girişinde meşhur bir ayet vardır “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler” diye. Burada “rızık veren” kimdir? Demek asıl infak eden yani “veren el”, bizzat Allah’tır. Allah’ın aracı yaptığı insandan da infak etmesi beklenmektedir. Paylaşmak, dayanışmak ve yardımlaşmak, bir anlamda “Allah’ın zekâtı olan kâinat”ın olmazsa olmaz özelliğidir. Nitekim yeryüzü ve tabiat ile beraber şu koca evren, birbiri içinde inanılmaz bir yardımlaşma örneğidir.
Bütün bu tabiatın sınırları içinde rüzgârı havaya katan, yağmuru toprak ile buluşturan, ateşi ışığa ve enerjiye dönüştüren, hep bu dayanışma ilkesidir. Kâinatı insanla buluşturan ve “Bismillah”ın sırlarını açığa çıkaran, işte bu muhteşem ilişkiler bütünüdür. Allah, en başta kendisi insanla paylaşıyor. Sonra da “vermeden alamazsın” diyor!
İrade odur ki; Allah’tan geleni halkla yine Hakk için paylaşmaktır. Hakk için halktan da, mülkten de vazgeçmektir. Allah ahlakıyla ahlaklanmanın yoludur infak.
İslam’ın vazgeçilmez şartlarından biri olan zekâtın da hikmeti burada yatıyor. Kendi malından vermeli ve verdiğinle minnet etmemelisin. Kesinlikle karşılıksız vermelisin. Hiçbir menfaat araya girmemeli. Çünkü bilmelisin ki mal ve mülk yalnızca Allah’ındır. Sende emanetçi olana seninmiş gibi bakma. Hakiki Malik’in kim olduğunu hatırla. Cümle âlemi senin için şenlendiren ve “Rezzak” ismi ile sana veren zat, bizden mallarımızı ve canlarımızı cennet karşılığında satın almıştır. Bu bilinçle infak et ki, nefsin ve kalbin razı olsun. Verdikçe senden azalacak zannetme. Fakirlik korkusuyla paylaşmaktan korkma. Asıl verdiklerin senindir. Güç ve kudret sahibi olan, kendi mülkünde istediği gibi tasarruf eder.
Hem paylaşmak, sadece mal ve mülkte olmaz. İlimde, fikirde ve fiilde de olur. Hem sadece maddi şeylerde değil, manevi olarak da paylaşabilmelidir insan. Şüphesiz Hz. Muhammed’in buyurduğu gibi, her makbul şey sadakadır. Selam vermekle esenlik dilemek sadakadır. Tebessüm etmek dahi sadakadır.
Yine Kur’an’da “Her neyi Allah yolunda infak ederseniz, onun yerine size başkasını verir” denilmiştir. Allah, içindekilerle beraber kâinatı insana infak edip paylaşmış ise, insan da kendini infak etmeli!
Bir başka ayette “Sevdiğiniz şeylerden karşılıksız olarak bağışlamadıkça hayra edemezsiniz” diyor. Sevdiğimiz şeyler, genelde dünyaya ait olanlar. Sahiplenmeye çalıştığımız her şey. Kalbimizi sürekli dünyevi sevgiler üzerine inşa ettiğimiz için benliğimizden vazgeçemiyoruz. Hz. İsa’nın bu konudaki söylemi oldukça önemlidir: “İnsanın kalbi, sahiplendiği şeylerledir. Öyle ise sahip olduklarınızı Allah için bağışlayınız ki, kalbiniz onlarla birlikte göklerin melekutunda yer alsın.
Zekât ve paylaşmak, kişinin benliğine açılan bu sırlarla beraber toplumsal adalete dair bir köprü vazifesi görür. Sosyal hayatın da en doğru yolu ve maddi hayatın rabıtasıdır.
İslam’ın paylaşmaya dair verdiği öneme karşılık israfa ve faize olan tutumu da bunu dengelemek içindir. Medeni insanlardan canavarlar doğuran bu kapitalist modernite, başkasının emeğinden çalarak büyük bir hırsla kendini var eder. Bunun yegâne çaresi infak, paylaşmak ve zekâttır. Servetin bencil ellerde toplanmasına karşılık bankalara sed çekmekle, sosyal adaletin ekonomik dengesini inşa etmek zorundayız.
Paylaşmayı iradeleşmeye çeviren özellik, bireysel olarak kişide kendi “varlığını” halka hizmet için Allah yolunda bağışlamaktır. Bu, daha çok manevi yönüdür. Kişisel cüzi iradenin ortaya çıkışı insanlararası toplumsal iradeye evrilmelidir. Şüphesiz dinimiz, kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayı değil, iyilik ve kardeşlik üzerine dayanışmayı emrediyor. İslam toplum ideali için bugün evleri ve şehirleri yıkılan kardeşlerimize uzattığımız ellerimizle, paylaşmayı toplumsal irade boyutuna çıkarabiliriz.
Zulme karşı adalet için dayanışmalı, savaş ve şiddet üzerine değil, barış ve huzur için el ele vermeliyiz. Acımızla beraber aşımızı da paylaşmalı, kalbimizle beraber sevgimizi çoğaltmalıyız. İşte aklımızı kalbimizle birleştirerek, paylaşarak ve verdikçe çoğalan infak etmenin sırrıyla şüphesiz toplumsal irade ortaya çıkacaktır.
Sefa Mehmetoğlu

İki Liman Tek Siyaset

Aşdod, Mersin
İki Liman Tek Siyaset
Ey müminler, yolculuğa çıkan ya da savaşa katılan kardeşleri hakkında «Eğer onlar yanımızda olsalardı ölmezler ya da öldürülmezlerdi» diyen kâfirler gibi olmayınız.”
[Ali İmran/156]
Abluka Altında Nefes: Mersin
İsrail’in kuruluşu ve genişlemesi, Filistin topraklarında giriştiği çetin bir terör faaliyeti kadar etrafındaki kuşatmayı yarması ile mümkün olmuştur. İsrail’in çevresindeki Arap devletlerince tanınması fiilen kurulmasından çok sonradır. Sırası ile 48 ve 67 savaşlarını kazanmasına, 70’lerde diplomatik açıdan Arap devletlerini dize getirmesine kadar Ortadoğu’da etkisi giderek azalan bir abluka altındadır.
Kuşatma altında gıda ve temel ihtiyaç malzemelerinin temini Mersin Limanı’ndan sağlanmıştır. Mersin Limanı, özellikle erken dönemde İsrail’in sıkıştığı yerde ona nefes olmuştur.
Mersin Limanı’nın yeniden imarı 1950’lerdedir. Bu yıllar Akdeniz’de başka bir limanın yeniden imarına tanıklık edilmektedir: Aşdod. İsrail kendisini güvende hissetmeye başladığında, Hayfa gibi ilk dönem limanlarına ek olarak daha geniş kapasiteli ve işlevli Aşdod Limanı’nın yapımına girişti.
Gazze’nin Ablukası: Aşdod
Aşdod, İsrail’in temel temin ve yabancı kabul noktalarından oldu. Gazze için gelen ithalat ürünleri de buraya indirilip, aranıp, uygun görülürse geçirilmeye başlandı. Aşdod günümüzde, İsrail için hâkimiyet ve güvenlik; Gazze için bağımlılık ve gelecek kaygısını sembolize ediyor. Bu hali ile Aşdod, Gazze ablukasının merkezi haline geliyor.
Ablukanın kırılması için hareket eden Mavi Marmara gemisi, 2010 Mayıs’ında Gazze’ye varamadan, İsrail terörüne maruz kaldı. İsrail, geminin Gazze’ye değil, Aşdod limanına yanaşması istiyordu. Müdahale sonrası, içindeki şehitler ve yardım malzemeleri ile birlikte gemiyi oraya çekti.
Gözümüzdeki Perdeye Kesik, Kesiğe Yama
2010 Mayıs’ına gelirken, 2010’dan geriye doğru beş yıla kabaca bakacak olursak: Ortadoğu’da emperyalist/siyonist sistemi zorlayacak gelişmeler yaşanıyor, İsrail, Hizbullah’a yeniliyor; Gazze İsrail’in var olmasını tanıyan El-Fetih’i reddediyor, ceremesine katlanıyor, artan ablukaya direniyor; İran bölgede giderek belirleyici oluyordu. Bölge halklarının gözünün önündeki perdenin yırtıldığı yıllardan söz ediyoruz.
Ortadoğu’da halk isyanları bu yıllarda mayalanmaktadır. İsyan’ın Tunus’ta patlaması 2010 yılı Aralık ayındadır. Emperyalist/siyonist sistem ise 2010’a gelirken önlem almakla meşguldür; yırtılan perde yamanmak istemektedir. “Siyah” Obama’nın başkanlığa gelişi; Türkiye’nin bölgede “imajının” parlatılması, Ortadoğu’nun besleme medya kanallarında Türkiye’nin yükseltilmesi, Müslüman Kardeşler’in isyan günlerinde öne çıkarılması bu önlemlerdendir. Halkların işbirlikçi “önderlerin” arkasına takılması, isyanın ve kurtuluşun panzeri olarak düşünülmüştür.
Türkiye’nin bu rolü, elbette geleneksel “tampon” olma rolünü zorlayan hareketler yapmasını zorunlu kılıyordu. “Tampon” Türkiye, 200 yıllık Devlet siyasetinin devamcısıydı: Ortadoğu’da rol alan güçlü devletlerin karşıtlıklarından faydalanarak ayakta duruyor, özellikle de Doğu’dan gelen sosyalizm tehdidini Batı’ya sızdırmamak karşılığında Batı’dan mali destek görüyor; ordusu modernize ediliyor, hukuk sistemi modern ve seküler tutuluyordu. Ortadoğu’da aktör olmaya falan da kalkışmıyordu. Yurtta sulh cihanda sulh budur. Sanki Türkiye için Ortadoğu yoktu, orada değildi.
2010’a doğru Türkiye, Ortadoğu’yu hatırladı. Sonra Davos’ta coştu, Filistin’in hamiliğine soyundu; Arap isyanlarına müdahale etti, taraf tuttu; Gazze ablukasını delmeye çalıştı; hâsılı yönetim kademelerindekilerin popülizmi kullanma tarzıyla da birleşince kendisine verilen rolü abarttı. Burada hatırlatmak isteriz ki halkımızın Filistin konusunda samimi gayret gösterenleri müstesnadır.
Rücu
2010 yılı sonrasında, Arap isyanlarının kimisi maniple edilip yenildi, kimisi bir denge/demokrasi durumuna evirildi, Yemen/Suriye örneğinde kimisi İran ve Rusya’nın etkinliğinin iyiden iyiye artmasına sebep oldu. Bu arada İran kendi üzerindeki ambargoyu kırdı. Neticede bu işler İsrail’in lehine olmadı; yıllar sonra yeniden çevrelendi, nefesi daraldı. İsrail’in kadim güvenlik kaygısı yıllar sonra yeniden realize oldu.
2010 sonrası işler Türkiye açısından da iyi gitmedi. Rusya’nın ve İran’ın bölge politikasında geldiği nokta, örneğin Rusya’nın ve ABD’nin Suriye’de aracısız fiziki teması; İran’ın dünya ticaret sistemine aracısız dahli, Türkiye’nin “tampon” olma özelliğini, yani temel varoluş biçimini anlamsızlaştırma tehlikesi doğurdu.
Tüm bunlardan dolayı, “tamponculuğa” ricat edildi. Tabiri caiz ise, hoplayıp zıplamaktan vazgeçildi. 200 yıllık Devlet politikası devreye sokuldu: Rusya ve İsrail ile aynı günde barışıldı. Rusya’ya karşı İsrail kozu ele alınmaya çalışıldı. Buna karşın Aşdod düzeni teyit edildi.
Tercih
Şimdi bir gemi “yeniden” Mersin Limanı’ndan Aşdod Limanı’na yol almak, İsrail’in kuruluşundaki olduğu gibi daralan nefesi açmak için hazırlanıyor.
Bu hazırlık halklarımıza Gazze’ye nefes olarak takdim ediliyor. Halkların gözünü kaplarken 2010 ve devamında Mavi Marmara, Arap isyanları ile yırtılan perdeler yamanmaya çalışılıyor.
Perdeye kesik atan şehitler sıfatları gibi her şeye şahit oluyor.
Geride kalanlara iki tercih kalıyor: 200 yıllık Devlet politikasına tâbi olup susmak ya da o perdeyi yırtıp atmak.
Tâbi olanlar, bugünlerde “ölmeselerdi” diyorlar.
Devletlerimizin haklı ve aslında bizim olmadıkları gerçeği çırılçıplak önümüze seriliyor.
O gemi, Mersin’den Aşdod’a gittikçe halklarımız üzerindeki zulüm ve sömürü sürecek. Halklarımız haksız/sömürgeci devletlerine başkaldırmadıkça Gazze ablukası da…
Onur Şahinkaya

Suriyeli Mülteciler

Suriyeli Mülteciler:
Büyüyen Sorunlar, Daralan Zaman
Göç İdaresi ve AFAD verilerine göre[1] Türkiye’de 3 milyona yakın Suriyeli sığınmacı var. Suriyeli mültecilerin 260 binden fazlası AFAD’ın 10 ilde kurduğu ve yönettiği 26 barınma merkezinde yaşıyor. Barınma merkezlerinde, yani kamplarda, 261 bin Suriye ve 8.200 Irak vatandaşı olmak üzere 269.200 mülteci kalıyor. Bu durumda, Türkiye’de yaşayan mültecilerin yaklaşık %10’u kamplarda, geri kalan %90’ı da, yani yaklaşık 2.700.000’i neredeyse tüm şehirlere dağılmış olarak yaşamaktalar.
Suriye’de yaşanan iç savaş ve çatışmalı süreç beş yılı geride bıraktı, bu süre boyunca yaklaşık 12 milyon Suriyeli evini terk etmek zorunda kaldı, 4,8 milyonu ise çevre ülkeler Türkiye, Lübnan, Ürdün, Irak ve Mısır’a sığındı. Avrupa ülkelerine sığınmış olan Suriyeli sayısı da 1 milyonu aşmış durumda.[2] Dünya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük göç olgusuyla karşı karşıya. Bu sorun, geçerli göç politikalarının da yeniden sorgulanmasını beraberinde getirdi. Suriye krizi, başta Avrupa olmak üzere, tüm dünyada göçmen meselesinin yeniden tartışılmasına, göç mevzuatının gözden geçirilmesine sebep oldu. Türkiye gibi, neredeyse mülteci ve göçmen mevzuatının olmadığı ülkelerde her şey yeniden yazıldı. Batı açısından, sınırların belirsizleştiği AB ülkeleri sınır politikalarını yeniden gözden geçirir duruma geldi. Toplumlar açısından, göçmen ve mülteciyle birlikte yaşamanın nasıl olacağı tartışmaları gündelik konular içerisinde en ön sırayı almaya başladı. Bir yandan çatışmalı ortamın doğurduğu şiddet, güçlenen radikalizm ve bu radikallerin dünyayı neredeyse savaş alanı hâline dönüştürmesi. Diğer yandan yaşadıkları ülkelerden, yaşayamaz duruma gelen, canlarını ve geleceklerini kurtarmaya çalışan insanların akın akın, güvenli gördükleri ülkelere sığınmaları ve bunun için ölümü de göze alacak yollara başvurmaları, durumu karmaşıklaştırıp kaotik bir hale getirdi.
Bugünlerde, pek çok ülke ve yönetimleri olabildiğince göçmenleri kendi ülkelerinde uzak tutmanın yollarını ararken, uluslararası anlaşmalar yeniden gözden geçirilmeye ve yeni anlaşma metinleri oluşturulmaya başlandı. Batılı ülkeler bu sorun karşısında olabildiğince sınırları ve kapıları sıkı tutmaya çalıştı ama bunu yapmak için, yaklaşık 1 milyon Suriyelinin sınırlardan geçmesini de bekledi. Yapılan araştırmalar bu kişilerin çoğunlukla eğitimli ve meslek sahibi kişiler olduğunu ortaya koyuyor. Ürdün ve Lübnan dışındaki körfez ülkeleri ta ilk günden beri sınırlarını sıkı sıkıya kapalı tuttu, ilk günden bu yana Suriye içerisinde kendi meşreplerine yakın olan isyancıları destekliyorlar. Türkiye, Suriye ve Lübnan’daki Suriyeli mültecilere çoğunlukla kendi siyasal düşüncelerine yakın sivil toplum örgütleri eliyle yardımda bulunuyorlar. Zengin körfez ülkelerinin ekonomileri uzun süredir “göçmen işçi emeğine” dayalı bir sömürü üzerine kurulu ve kurulan dengenin bozulmasının bu ülkeleri yöneten rejimlerin de sonunun getireceğini biliyorlar. Bu yüzden kapıları kapatıp Baas rejiminin olabildiğince çabuk yıkılması için Suriye içindeki muhalif, çoğunluğu İslâmcı örgütlere açıktan destek veriyorlar.
Göçün ana taşıyıcısı olan Türkiye’de ise durum gün geçtikçe, hem siyasi açıdan hem de mülteciler açısından zorlaşıyor. Türkiye hükümeti, iç savaşın başlamasından bu yana, Suriye politikasını iki ana ayak üzerinde kurdu. Savaşın ilk yıllarında, rejimin birkaç ayda devrileceği ve kendisine yakın düşüncede olan Müslüman Kardeşler gibi siyasal İslâmcıların iktidara geleceği üzerinden hesap yaptı. Aslında bu gerçekleşseydi, diğer ayak olan Kürt politikasını etkileyecek ve kontrol altında tutabilecekti. Çünkü ta ilk günden beri Suriye muhalefetine, gelecekte kurulacak Suriye’de Kürtlerin statü sahibi olmaması telkin ediliyordu. Aslında hesap basitti, rejim gidecek, yeni gelen muktedirler, Kürtleri ve taleplerini bir şekilde, Baasçılar gibi, kontrol altında tutacaktı. Ama bunun olmayacağı 2014 yılında, yani ayaklanmanın ikinci yılında anlaşıldı. Çünkü Suriye, birden dünyadaki güçlerin kapışma alanına dönmüştü. Rusya, İran, Irak, gibi ülkeler Baasçıların arkasında durmuş, Amerika ve Avrupa ülkeleri ise güçlenen radikalleri mi Esad’ı mı tercih edecekleri konusunda tereddütlere kapıldılar. Rejimin devrilmesindense IŞİD, Nusra ve diğer radikal örgütlerin yok edilmesi için koalisyon kurdular. Her geçen gün, Türkiye’nin Suriye politikasının gerçekleşmesini imkânsız kılıyordu. Kürtlerin statü talepleri ve oluşacak yeni durum, kadim Türk politikası ve devleti için bir beka sorununa dönüştü. İçeride Kürtlerle kurulan masanın ana dosyası her iki tarafça da artık “Rojava” ve geleceği olmuştu. Son bir yılda, Türkiye içinde yaşanan çatışma ve ölümlerin sebebi, Kürtlerin Sur, Cizre, gibi tarih mirası ve hafızasının yok edilmesi, ardından da “Rojava”nın geleceği meselesi idi.
Türkiye, Avrupa’nın mülteci krizine gösterdiği reflekse bakarak, bu süreç boyunca, çok önemli bir araca sahip olduğunu da fark etti. Suriyeli mülteciler, Avrupa’ya karşı bir koz olarak kullanılabilirdi. Son zamanlarda bu kozun içerideki Kürt ve Alevi muhalefete karşı da etkili olabileceği düşünülmüş olmalı ki, Osmanlı’dan devralınan ve Cumhuriyet döneminde de sık sık baş vurulan “iskan” politikaları yeniden masanın üzerine çıkarılmaya başlandı . Mültecilerin gelecekte Kürt ve Alevi nüfusun yoğun olarak yaşadığı illerde “iskan” edileceği fısıltısı, toplumun bu kesimleri içerisinde hızla yayılıyor. Pazarcık ve Sivas’ta yaşananlar, böyle bir niyet olduğunu da doğruluyor. Mültecilerin yapılacak böyle bir davete icabet edip etmeyeceği ise henüz bilinmiyor. Evleri yıkılan, topraklarından koparılan insanların gelip başka insanların evlerine ve topraklarına el koyup yerleşmeleri kuşaklar sürecek bir çatışmayı da beraberinde getirecektir. Hele ki, bu iki toplum da aşırı politikleşmişse, bu sürecin yeni çatışmalara everilebileceği şimdiden görülmelidir.
Yeniden mülteci meselesine dönersek. Türkiye için bu koz o kadar işlevseldi ki, bu koz elinde olduğu sürece, içeride ve dışarıda ne yaparsa yapsın Batı'nın buna ses çıkarmayacağını düşünüyorlardı. Doğrusu Batı mülteci meselesindeki ikiyüzlülüğünü beş yıldır sürdürüyordu. Türkiye’yle bunu pazarlık unsuruna dönüştürmüştü.
Ve antlaşma imzalandı, Türkiye’nin mültecileri kendi ülkesinde tutma karşılığında, 3 milyar euro, AB üyeliği için birtakım fasılların açılması ve vize muafiyeti gibi vaatlerde bulunuldu. Taraflar şu günlerde, antlaşmanın vaatlerinin gerçekleştirilip geçekleştirilmediği üzerinde birbirlerini suçlamakla meşgul. Tüm bu yaşananlar, kimilerince sayısı 3,5 milyona yaklaşan Suriyeli mültecilerin de gözünün önünde oluyor. Hepimizde şöyle bir algı var: Sanki bu insanlar hiç yoklar, bizim onlara dair düşüncelerimizi, onlar üzerinden yaptığımız pazarlıkları duymuyorlar, izlemiyorlar, görmüyorlar…
Oysa neredeyse 6 yıldır, bu insanlar bizimle birlikteler, yaşamaya çalışıyorlar. Belki statüleri yok, beş yıldır misafirler, bekleme odasına alınmış, “geçici” yaşam sürekli bir hal almış, hayata tutunmaya çalışıyorlar. Bu ülkenin sorunları onları da yoruyor, bu ülkenin bir ucunda, kadim Halep’le yaşıt Diyarbakır’ın yüreği Sur’un Halep gibi yerle bir edildiğini görüyorlar. Suriye’nin, doğdukları kentlerin ve sokakların yıkılışına tanık oluyorlar. Geleceklerinin ellerinin arasından kayıp gittiğini görüyorlar. Türkiye’nin dört bir yanında ucuz işgücü olarak kullanıldıklarını en iyi onlar biliyorlar. Çocukların ve kadınların başına gelenleri televizyonlarda her gördüklerinde, başlarını öne eğip gözlerini toprağa dikiyorlar. Eğitim, sağlık, barınma, insan hakları alanında yaşadıkları sorunları, birbirlerine ve konuştukları herkese bir nefeste anlatıyorlar. “Bizi neden kimse dinlemiyor. Bizimle ilgili kararlar alındığında, neden bizim de fikrimiz sorulmuyor?” diyorlar. “Sorunlarımız birikiyor, gençlerimiz, öleceğini bile bile denizlere, tekin olmayan yollarla, Batı’ya gitmeye çalışıyor,” diyorlar. “Umudumuz tükeniyor. Çocuklarımız beş yıldır eğitim almıyor,” diyorlar. “Savaşın ve göçün travmasıyla başa çıkamıyoruz; çocuklar, kadınlar, erkekler, psikolojik sorunlar yaşıyoruz,” diyorlar. “Muhacir diyen Ensar da, göçmen, mülteci, Arap diyen de bizi sömürüyor. Doktorumuz, mühendisimiz, öğretmenimiz, kadınlarımız, çocuklarımız da biz de köle gibi çalıştırılıyoruz ama ancak karnımızı doyurabiliyoruz,” diyorlar.
Türkiye’de yaşayan Suriyeli mülteciler açısından, beş yılı aşkın süredir yaşanan sorunlar, geleceğe dair belirsizlik ve statüsüzlük hali, bu toplum içerisinde umutsuzluğu da büyütüyor. Temel sorunlar olan eğitim, ucuz işçilik, işsizlik gibi alanlarda acil önlemler almayı gerekli kılıyor.
İşgücü Piyasasına Yedek Kaynak: “Göçmen Emeği”
Kitlesel göçlerin yaşandığı ülkelerde “göçmen işçiler” yoğun olarak işgücü piyasasına girerler ve işverenler tarafından yerli işgücüne karşı yedek işgücü olarak devreye sokulurlar. Bugün Türkiye’de tekstil, inşaat, tarım sektörü gibi kayıtdışı alanlarda yerli emeğe karşılık, ucuz işgücü olarak göçmen işçiler tercih ediliyor. Kitlesel göç dönemlerinde çocuk işçiliğine rağbet de artmaya başlar. Son beş yıldır Suriyeli çocuklar Türkiye’nin de içinde bulunduğu Suriye ile komşu ülkelerin iş piyasasında taze işgücü olarak görülüyor.[3]
Eğitim ve Çocuk İşçiliği
Türkiye’nin de taraf olduğu çocuk işçiliğiyle ilgili, Birleşmiş Miletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO); “Asgari Yaş” ve “Çocuk İşçiliğin En Kötü Biçimlerinin Bitirilmesine Yönelik” şartlara göre 6-17 yaş arası kişiler çocuk sayılmaktadır. Türkiye İş Kanunu’nun 71. maddesine göre 15 yaşını doldurmamış çocukların çalıştırılması yasaklanmıştır.
Bu sözleşme, şart ve kanunlar gereğince 18 yaşının altında çalışanlara; çalışan çocuk ve bu yaştakilerin çalışma biçimine de çocuk işçiliği denilmektedir.[4] 18 yaşını doldurmamış çocuk ve gençlerin çalıştırılması sıkı koşullara bağlanmıştır. Çocuk işçiliği, insani gelişim açısından çok ciddi sorunlar doğurmaktadır. Çalışan çocukların, büyük ölçüde eğitim, sağlıklı bir çevreden ve temel özgürlüklerden mahrum kaldıkları, küçük yaşta çalışmanın fiziksel, sosyal, kültürel, duygusal gelişimlerine zarar verdiği görülmüştür. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, bugün dünyada her beş çocuktan biri çalıştırılmaktadır.
Bu süreçte çocuk işçiler ücretsiz işçi ya da ucuz işgücü olarak en çok sömürülen kesimi oluşturmaya devam etmektedir. Dünyada çocuk işçiliğine karşı mücadele için her yıl binlerce toplantı ve proje yapılsa da, gün geçtikçe, güvencesiz ve esnek çalışmanın emek piyasasını baskı altına aldığı çalışma yaşamının direncini yitirdiği görülmektedir. Özellikle Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkelerde, taraf olunan anlaşmaların istisnai bölümlerinin esnetilmesi ya da uygulanmaması, çalışma yaşıyla ilgili sınırlamaların aşağı çekilmesi, kayıtdışı alanların oldukça geniş olması sebebiyle, çocuk işçiliğinin son yıllarda artış gösterdiği gözlemlenmektedir.
Çocuk işçiliği, istihdama katılan ve ev içinde çalıştırılan çocuklar olarak iki kategoriye ayrılıyor. Çocuğun emeği karşılığında eğer ücret, kâr ve aile işletmelerinde ya da aile ile birlikte ailenin kazancı için satılıyorsa buna “istihdama katılma” deniyor. Bu alandaki çocuk işçiliği tarım, ormancılık, hayvancılık, sanayi, madencilik, imalat, inşaat, atık, toptan perakende ticaret, sokak satıcılığı ve taşıt onarımı gibi iş kollarında yoğunlaşmaktadır.
Ev içinde çalıştırılan çocuklar ise, hane üyeleri tarafından ücretsiz olarak yapılan yemek yapmak, temizlik, çocuk ve hasta bakımı gibi işleri kapsıyor.
Türkiye’de Çocuk İşçiliği Yaygınlaşıyor
Türkiye’de, istihdamdaki çocuk işçi sayısı dönemsel olarak farklılık gösteriyor. Örneğin, 1999-2006 yılları arasında istihdam edilen çocuk sayısı, 15-17 yaşa arası, 2 milyon 270 binden, 890 bin düzeyine düştü; 2006-2012 yılları arasında ise çocuk işçiliğinde azalma eğiliminin durduğu ve özellikle tarım kesimindeki artış ile birlikte çocuk işçi sayısının tekrar arttığı bir döneme girildi. 2015 yılında ise bu sayı 1 milyonu aştı ve artmaya devam ediyor.[5]
İstihdam içinde değerlendirilmeyen ev işlerinde çalışan çocukların sayısı 8 milyonu aşmış durumda. Bu sayının 15-17 yaş arası çocuklar için olduğu unutulmamalıdır. 15 yaşın altında çocukların çalıştırılması kesinlikle yasak olduğundan, bu konuda net sayısal veri bulunmamaktadır. Bu alanda yapılan çalışmalar 15 yaş altı çocuk işçiliğin öteden beri oldukça yaygın olduğunu göstermektedir. Türkiye’de kayıtdışı ekonomi çok yaygın olduğundan bu enformel alanda ucuz işgücü olarak çocuk ve kadın emeğinin yaygınlaştığı görülmektedir. Çocuk işçiliğinin en yoğun olduğu sektörlerden olan tarım sektörü ve buna bağlı mevsimlik gezici tarım isçiliğinde son yıllarda, Suriyeli mültecilerin katılımıyla, çocuk emeği yoğunluğu artmaktadır.
UNICEF’in 4 Nisan 2016 verilerine göre, Türkiye’deki kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı 2.749.140, kamplarda kalan Suriyeli sayısı 270.380, kamp dışında yaşayan Suriyeli sayısı 2.478.760, Suriyeli çocuk sayısı (toplam Suriyeli nüfusun %54’ü) 1.490.033, okula kayıtlı Suriyeli çocuk sayısı 325.000. AFAD verilerine göre, haziran itibarıyla, 10 ilde ve 26 barınma merkezinde “yaklaşık 261 bin Suriyeli ve 8,2 bin Irak mülteci olmak üzere 269.200 mülteci” yaşamaktadır. Geçici Barınma Merkezlerinde (kamplarda) 83.443, devlet okullarında 75.600, Geçici Eğitim Merkezlerinde 175.000 çocuk olmak üzere Suriyeli öğrenci sayısı toplam 334.043’tür. Kamplarda okullaşma oranının yüksek olduğunu göz önüne alırsak, toplam Suriyeli mültecilerin % 31’ini okul yaşında olarak kabul edebiliriz, ki bu sayı yaklaşık olarak 850.000 çocuk olduğu anlamına geliyor. UNICEF’e göre bu çocukların yalınızca 325.000’i okula kayıt yaptı, ne kadarının okula devam ettiğini bilmiyoruz. Örneğin Başbakanlık Göç ve İnsani Yardımlardan Sorumlu Başmüşavirliği’nden Ercan Mutlu ise 22 Ocak 2016 itibarıyla 315 bin Suriyeli çocuğun karne aldığını, yaklaşık 200 okulun ikili eğitim ile Suriyelilerin kullanımına açıldığını belirterek, “2016 sonu itibarıyla 450 bin Suriyeli öğrencinin eğitim görmesini hedefliyoruz,” dedi.[6] Çocukların 15 bininin okula devam etmediği, gelecek yıl planında Suriyeli çocukların ancak yarısı kadarının okula gidebileceği düşünülüyor.
Tüm bu verileri doğru kabul edersek, 2015-2016 eğitim döneminde eğitim almayan yaklaşık 525.000 civarında çocuk bulunuyor. Bu yarım milyonu aşkın çocuğu ve geçen beş yıllık süre boyunca eğitim yaşının dışına çıkan diğer yüz binleri de katarsak, karşımızda devasa bir eğitim almamış, okuma yazma dahi bilmeyen çocuk ve gençler var. Peki bu insanlar nerede? Bu soruya yanıtı Suriye toplumu içerisinde aradığımızda karşımızda eğitimle ilgili biriken devasa sorunlar çıkıyor. Suriyeli mülteciler, işsizlik, düşük ücret, uzun çalışma saati, hayat pahalılığı, statü ve diğer yaşamsal sorunlar içerisinde en can yakıcı sorunu, “eğitimi” olarak tanımlıyor. Eğitimde şu sorunlar öne çıkıyor: mülteci çocuklara dair eğitim stratejisinin ve planlamanın olmaması, okulların çok başlılığı, müfredatın belirsizliği, eğitime dair kararların kendileri dışında alındığı, okulların denetlenmediği, yönetim sorunlarının olduğu belirtiliyor. Acil olarak “geçmiş 5 yılı nasıl telafi ederiz” üzerine çalışılması ve buna dair planlar yapılması isteniyor. Bu yapılmasa, bir neslin yitirileceği korkusu Suriye toplumunda hakim olmuş durumda. Okulların yetersizliği, bunun için Türkiye geneli Suriyeli mültecilerin yaşadığı kentlerde ve kent içlerinde bir haritalandırma yapılmaması ve okul dağılımının buna göre planlanmaması sonucu, okullara ulaşım aileler için büyük bir maddi yük getirmektedir. Okullarda eğitim kalitesinin çok düşük olduğu söyleniyor ve mevcut okullar sadece “abc okulları” olarak tanımlanıyor. Büyük ölçüde kitap sorunun olduğunu, öğretmenlerin pedagojik eğitim almamış insanlardan oluştuğunu, bu insanların ideolojik eğitim verdiklerini ve bunun da çocukların siyasallaşmasına, radikalleşmesine sebep olduğunu belirtiyorlar. Öğretmenlere verilen maaşın çok düşük olması (yaklaşık 900 TL), pedagojik eğitim alan, mesleği öğretmenlik olan insanların okulları tercih etmemesine sebep oluyor. Suriyeli eğitmenler, eğitim metodu ve yöntemi üzerine tartışırken, dil bariyeri üzerine de tartışmakta, çokdilli eğitimin, anadilde eğitimin, bununla birlikte, toplumsal entegrasyon için çocukların Türkçe öğrenmesi zorunluluğu üzerinde yoğunlaşıyorlar. Türkiye’nin kendi vatandaşları olan Kürtlerin çokdilli ve anadil eğitimine izin vermediği bir eğitim sisteminde bunun nasıl olacağı da ayrı bir tartışma konusu (Kanımca, ileriki dönemlerde Türkiye kamuoyunun tartışacağı konulardan biri de bu olacaktır. Suriyeli göçmen çocukların Arapça eğitim aldığı okulların yanına Kürtler, Çerkezler ve diğer halklar da kendi dillerinde eğitim veren okullar talep edeceklerdir).
Diğer yandan engelli çocuklar, Çingeneler, Filistinliler, Ermeniler, Asuriler gibi etnik ve dinsel azınlıkların çocuklarıyla ilgili eğitim konusunda neredeyse hiçbir şey yapılmıyor. Örneğin sayıları 50.000’i bulan Suriye’den gelen Dom ve Abdal,[7] Çingene çocuklarının neredeyse hiçbiri okula alınmıyor. Suriyeli aileler ve eğitimciler bu çocuklarla kendi çocuklarının aynı okul ve sınıfta olmasını istemiyor.
Suriyeli Çocuk İşçiler
Suriye’deki savaşın en büyük mağduru olan mülteci çocuklar, eğitim hakkından mahrum bırakıldıkları için ailelerinin yaşam mücadelesine ortak oluyor. Çocuklar kırsalda tarlalarda, bahçelerde, kentlerde ise atölyelerde ve sokakta çalıştırılıyor. Diğer yandan yetişkinlerin iş bulamaması çocukları çalışmaya zorluyor. Kayıtdışılığın en yüksek olduğu sektörlerde çocuk emeği hızla yaygınlaşıyor. Antep, Kilis, Urfa, Antakya gibi sınır illerde, Suriyeli çocuk işçiler, trikotaj atölyelerinde, tekstil fabrikalarında, kuru meyve fabrikalarında, ayakkabı imalat atölyelerinde ve araba tamirhanelerinde, tarım işçiliğinde, sokaklarda kâğıt mendil, su satıcılığı gibi işlerde çalıştırılıyor. Çocuklar yetişkinler için bile tehlikeli kabul edilen işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Suriye’deki iç savaş koşullarına bir de ağır işyükünün eklenmesi çocuklar üzerinde olumsuz fizikî ve psikolojik etkiler bırakıyor. Suriyeli göçmenler ve Suriyeli çocuklar, artık kayıtdışı ekonominin bir parçası olmuş ve bu alanın en ağır koşullarına mahkûm edilmiş durumda. Türkiye’de Suriyeli mültecilerin çalışma izinleri sorununun tam olarak çözülmemesi sonucu, Suriyeli işverenlerin üretim yaptıkları atölyelerin çoğunluğunda da çocuk işçiler yoğun olarak çalıştırılmaktadır. Özellikle plastik, ayakkabı, trikotaj gibi ağır işkollarında yoğun olarak çocuk işçiler çalıştırılmaktadır. Yetişkin işçilerle birlikte izbe atölyelerde, günde 12-14 saat çalışan çocuk işçiler, genellikle yarı yarıya ücret almaktadır. Erken yaştan itibaren kimyasallar ve ağır iş şartlarına maruz kalan çocukların bedenlerinde meslek hastalıkları daha çabuk görülüyor.
20 Haziran Dünya Mülteciler Günü ve geçen haftaki “Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü” sebebiyle, tüm dünyada bu günler, mülteci ve çocuk işçiliğinin tartışıldığı, karaların alındığı, toplantıların yapıldığı, bildiri ve raporların sunulduğu günler olma özelliği taşıyor.
Bugünün dünyası, 65 milyon yerinden edilmiş, 23 milyon mülteci ve 10 milyon vatansız insana ev sahipliği yapıyor.[8] Her beş çocuktan birinin çalıştığı gerçeği de karşımızda duruyor. Dünyada ve ülkemizde çatışma alanları genişledikçe, insanlar bu çatışma alanlarından uzaklaşmak ve güvenlikli alanlara çekilmek amacıyla göç etmek zorunda kalacaklardır. Bu savaş ve göç hali öncelikle savunmasız olan çocuklara zarar vermekte, onları eğitimlerinden uzaklaştırmaktadır. Bu durumdaki ailelerin yoksullaşması işsizlik, maddi yoksunluk, barınma, gibi sorunlarla yüz yüze kalan çocukları çalışmaya zorluyor.
12 Yaşında Bir Usta
Mahmut 12 yaşında, beş yıl önce gelmiş Halep’ten. Suriye’de iç savaş başladığında 6 yaşındaymış, okula başlamış ama çatışmaların şehre yayılmasından dolayı okula gidememiş. Okuma yazma öğrenememiş. Ailesi önce Kilis’e sığınmış, sonra da Antep’e göçmüşler. Suriyeliler için okullar çok az ve uzak olduğundan okula gidememiş, çeşitli işlerde çalışmış. “Babam, ‘Okul yok, bari meslek sahibi ol,’ dedi; zaten o babam iş bulamıyor, eve ben bakıyorum,” diyor. Beş yıldır trikotaj, plastik, araba tamiri gibi pek çok işte çalışmış. Antep’te, bir zamanlar halı fabrikalarının olduğu Ünaldı Sanayi bölgesinde çalışıyor. Yaklaşık 40 kişinin çalıştığı atölyede, çalışanlardan 6 işçi dışında hepsi 18 yaşının altında çocuklar. 8-9 yaşında çocuklar daha çok taşıma, iplik kesimi, dizme, sıralama gibi işler yapıyor. Çalıştığı atölye yerin iki kat altında eski bir halı fabrikasının bir bölümü; patronu Suriyeli, bu atölyede daha büyük bir ayakkabı fabrikasına fason dikim yapılıyor. O büyük fabrika da Suriyelilere ait, burada parça parça dikilen ayakkabılar ana fabrikada birleştirilip ayakkabı ve terlik haline getiriliyor. Daha çok Suriye içine satılıyor. Mahmut 6 aydır bu atölyede usta olarak, makinede ayakkabı tokalarını dikiyor. Diğer ustaların hepsi kendisinden 4-5 yaş büyük ama Suriyeli ustabaşı “Eli çok yatkın makinaya,” diyor. Gerçekten küçük elleri dikiş makinesine öyle uyum sağlamış, ustalaşmış ki hayretler içinde kalıyoruz. Konuşmayı da çok sevmiyor. Arkadaşları, “Usta olmadan önce çok konuşurdu, usta ağırlığı çöktü üstüne,” diyorlar. Diğer ustalar haftalık 300-350 TL alırken, Mahmut 150 TL alıyor. “Neden?” diye soruyorum ustabaşına. “O daha çocuk,” diyor…
Ne Yapılmalı?
Öncelikle Suriyeli mülteciler, kendilerine dair alınan karar mekanizmalarına dâhil edilmeli. Eğitim sorunu hızla çözülmeli ve çocuklar formel eğitime dâhil edilmeli ve tam okullaşma sağlanmalıdır. Geçmiş beş yılın kaybının telafi edilmesi için gerçekçi strateji belirlenmeli ve gerçekleşmesi için kamu ve sivil toplum birlikte çalışmalıdır. Çocukların ve ailelerinin barınma, beslenme, eğitim, sağlık gibi asgari yaşam koşulları sağlanmalı. Türkiye genelinde bir haritalandırma çalışması yapılarak Suriyeli çocukların yoğun yaşadığı alanlara okullar açılmalı, kitap, müfredat, öğretmen sorunları çözülmelidir. Çok başlı okul sistemi kaldırılmalı ve Mili Eğitim Bakanlığı’nın denetiminde eğitimin siyasallaşması ve çocukların ideolojik yönlendirmelerinin önüne geçilmelidir. Öğretmenlerin formasyon, ücret ve eğitim eksiklikleri giderilmelidir, savaştan çıkmış, derin travmalara maruz kalmış öğretmen ve öğrencilere psikolojik destek sunulmalıdır. 5-14 yaş arası okul çağındaki tüm çocukların tam okullaşmalarının sağlanması, 15-18 yaş arası okuldan kopmuş çocukların da en azından çıraklık okullarına yönlendirilmesi gerekiyor. Özellikle Suriyelilerin de sahip olduğu işyerlerinde çocuk işçilerin çalıştığı işyerlerinin denetimi sıklaştırılmalıdır.
Ve tabii Kürt, Arap, Çerkes ve diğer halklardan çocuklar arasında ayrım yapmadan anadilde eğitimin önü açılmalıdır.
Kemal Vural Tarlan
Dipnotlar
[2] “Syria Regional Refugee Response”, UNHCR.
[3] “Savaş, göç, sınıf: Emeğin göçü”, Birikim Dergisi.
[4] “Türkiyede Mevsimlik Tarımsal Üretimde Yabancı Göçmen İşçiler". Kalkınma Atölyesi tarafından hazırlanan bu çalışma Mevcut Durum, Politika Önerileri ve Dersler raporlarından oluşuyor. Şimdiye kadar bu alanda yapılmış en kapsamlı çalışmalardan biri... Emek Göçü, Göçmen İşçiliği, özellikle de Suriyeli Göçmen İşçiliği açısından, farklı ülkelerdeki deneyimler ve uygulamaların da yer aldığı oldukça detaylı bir çalışma. Göçün emek yönüne ışık tutuyor. Kalkınma Atölyesi.
[5] “DİSK-AR: Türkiye'de Çocuk İşçiliği Gerçeği Raporu, 2015”.
[6] Türkiye’deki Suriyeli Çocuklar Raporu, Nisan 2016.
[8] “Figures at a Glance”, UNHCR.

Zerdüştleştiremediklerimizden misiniz!

Müslümanlığın inanç esaslarını kabul eden herhangi bir birey için, “İslâm, Allah tarafından tamamlanmış, son mükemmel dindir.”[1] Bu önkabul, İslâm’dan önce nazil olmuş dinlerin süreç içerisinde gelişerek olgunlaştığını ve en nihayetinde de İslâm’a zemin hazırlayan bir arkaplanı oluşturduğu düşüncesine dayanır. Zira peygamber[2] gönderilmeyen hiçbir kavim yoktur.
Allah’a, peygamberlere, meleklere, ahiret gününe ve kader-kazaya inanmak, yani dinin inanç boyutu akîdeyi oluşturur ve ilk insandan beri bu anlayış değişmeden günümüze gelmiştir. Şeriat ise, ibadet hükümleri ve toplumsal ilişkileri düzenlemesi açısından ibadat ve muamelat olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlar dönemlere göre farklılık gösterir. Örneğin, Hz. Nuh, şeriatında domuz yemek serbest iken bu, Hz. Musa şeriatında yasaklıdır.
Bu uzun girizgâhtan sonra şunu net olarak söyleyebiliriz ki, Allah tarafından yeryüzüne binlerce peygamber gönderilmiştir. Biz, insanoğlu olarak bunların bir kısmını Kur’an-ı Kerim’in bildirildiği üzere biliyor iken, diğer bir kısmını da ancak birtakım benzerlikler yoluyla tahmin edebiliyoruz. Dolayısıyla hak peygamber olduğunu düşündüğümüz kişilerden biri de, “Zerdüşt’tür”.
Zerdüştlük, diğer adıyla Parsisizm. Müslümanlara göre[3] Mecusilik. Desatir ve Zend Avesta olmak üzere ikiye ayrılan bu dinin dili, Kürd lehçeleri arasında Zazacayla büyük benzerlikler gösterir. Zerdüştlük, “misyoner bir din olmadığı için” kendi bölgesiyle sınırlı kalmıştır. En eski monoteist inançlardan biri olmasının yanında tanrısını da Ahura Mazda -bilge önder- olarak isimlendirir.
Zerdüşt doktrini Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim ile de benzerlikler gösterir. Örneğin, evrenin altı günde yaratılması, Ahura Mazda’nın ilk olarak gökleri, sonra suyu, yeri, bitkileri ve en son ise insanı yaratması… Bunun yanında bütün insanlığın Maşaya ve Maşayana adıyla bilinen bir çiftten dünyaya gelmesi gibi.
Öte yandan bizzat Zerdüşt tarafından dile getirilen ve Hz. Peygamber tarafından teyid edilen birtakım hususlar da söz konusudur. Sözgelimi, Allah’ın birliği, doğmaması ve doğurmaması, yaratılmışlara benzememesi, kadir-i mutlak olması, fiziksel olarak algılanamaması ve cehennem tasviri... Yinr Zerdüşt, kendisinden sonra birinin geleceğini söylemiştir. Onun adı, “Şoişgant”tır. Bu isim, “âlemlere rahmet” manasına gelir.
Tüm bunları yan yana koyduğumuzda Zerdüşt’ün geçmişteki ümmetlere yollanan hak peygamberlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Zira, birçok yönüyle tevhidî unsurları kendisinde barından bu din, daha sonra sapmaya uğramış ve tahrif edilmiştir. Dolayısıyla hükmü kaldırılmıştır.
Müslümanların üzerine düşen, İslâm’dan önceki dinin mübeşşir ve nezirlerine[4] saygı duymak ve onları sevmektir. Örneğin, kişi İsevî olduğu için aşağılanıp hor görülemez. Hz. İsa’nın ismi meydanlarda yuhalatılıp siyasi rant aracı olarak kullanılamaz. Bunu yapan kişi, dinen hoş karşılanmaz. Hatta o kişi ta’zir cezasına tabi tutulur.
İşte Zerdüşt de bu hükme tabidir. Dünyalarını ahiretine tercih edenler[5] tarafından neredeyse her geçen gün siyaset malzemesi yapılan, meydanlarda yuhalatılan, tahkir edilen Zerdüşt, Müslümanlar için ağızlarına aldıklarında, dillerinden çıkan her kelimede dikkat edecekleri biridir. Ancak, İslâm’ı kendi şahsi menfaat ve iktidarları için bir manivela yapanlar[6] bunu anlamaktan fersah fersah uzaklar. Mesele, kendi çıkarları olduğunda en uç kesimlere dahi kur yapmaktan çekinmeyenler, yine kendi menfaatleri söz konusu olduğunda dinî açıdan mukaddes bir şahsiyete dahi dil uzatmaktan beri durmuyorlar. Denilebilir ki, Zerdüşt’ün peygamberliği kesin olarak ortaya konulmamıştır. Ancak, İslâm’daki temel düsturlardan biri de hakkında temel bilgiden yoksun olduğunuz bir konuda yargıdan kaçınmaktır. Zira, bilmediğiniz bir şeyin üzerine bodoslama giderseniz, helak dahi olabilirsiniz.
Son olarak, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir hadisi şerifiyle şöyle buyurmuştur: “Benim hikâyem, bir ateşi tutuşturan adamın (Zerdüşt) hikâyesi gibidir.” -Buhari-
Behzat F. Çözer
24 Haziran 2016
Dipnotlar
[1] “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip beğendim.” [Kur’an-ı Kerim 5:3]
[2] “Andolsun, biz her ümmete: ‘Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik.” [Kur’an-ı Kerim 16:36]
[3] “Gerçekten iman edenler, Yahudiler, yıldıza tapanlar (Sabii), Hristiyanlar, ateşe tapanlar (Mecusi) ve şirk koşanlar; şüphesiz Allah, kıyamet günü aralarını ayıracaktır. Doğrusu Allah, her şeyin üzerinde şahid olandır.” [Kur’an-ı Kerim 22:17]
[4] “O'nun elçileri arasında hiç birini (diğerinden) ayırdetmeyiz. İşittik ve itaat ettik.” [Kur’an-ı Kerim 2:285]
[5] “Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır.” [Kur’an-ı Kerim 93:4]
[6] “Aldatıcılar da sizi Allah ile (affına güvendirerek) aldatmasınlar.” [Kur’an-ı Kerim 35:5]

Özgürlükler Arttıkça Din de Özgürleşecek

İslam dini insanlara özgürleşmeyi mi yoksa köleleştirmeyi mi getirdi? Oysa İslam düşüncesinin en önemli özelliği, özgürlükçü olmasıdır. Hz. Muhammed’in mesajı insanları en başta ‘azad’ olmaya çağırır. Nitekim özgürlük, Allah’ın insanlara bir lütfudur. Çünkü o imanın bir özelliğidir. İman etmek, İslam inancının merkezini oluşturur. Öyle bir özgürlük ki doğrudan ‘iman’ ile ilişkilidir. Ne kadar mükemmel bir imanımız var ise o derece hürriyet parlar ve o da İslam’a inkılap eder. O iman ki, baskı ve zorbalığa karşı zillete düşmemeyi ve zalimlere diz çökmemeyi beraberinde getirir.
Özgür olmak, Allah’a karşı sorumluluk sahibi olmayı ve O’ndan başka hiçbir otoriteye boyun eğmemeyi gerektirir. Özgürlük başıboşluk değil, hiç kimsenin alanına müdahale etmemek demektir. Ayrıca sadece başkasına zarar vermek değil, kendine dahi zarar vermemeyi ifade eder.
Özgürlüğün bir de siyasal ve toplumsal karşılığı vardır. O da referansınıza göre şekillenir. Kur’an’ın hükümleri burada nitelik kazanıyor. Bugün dünyada insanların hak ve hürriyetlerini güvence altına almak için çeşitli evrensel beyannameler ve demokratik anayasalar vardır. Amaç keyfi ve cebri uygulamalar yerine adil ve ahlaki normları referans alarak sabit tutmaktır. Bugün memlekette yaşanan haksızlık ve hukuksuzluklar temelde neyi referans aldığımızla ilgili sorunu teşkil ediyor. Bu da özgürlük ve demokrasinin gerekliliğinin anlaşılmasına engel oluyor.
“Müslüman bir toplumda yaşıyorsak, referansımız Kur’an olsun” diyoruz, kabul eden yok, “evrensel hak ve hukuk ilkeleri olsun” diyoruz kabul eden yok, “mevcut anayasa” olsun diyoruz onu bile tanıyan yok. Hukuk tanımamak kendi içinde en büyük tutarsızlıktır. Bugün milletler ve devletler muharebesinde keyfi muamelelere engel olmak için ortak referansta buluşmak gerekmektedir. Ancak bunu kabul etmeyen bir taraf olunca işte orada adaletten, haktan ve özgürlükten bahsetmek mümkün değildir. Mesela basın özgürlüğünde son sıralarda ve AİHM’de en çok ifade özgürlüğü ihlali veren ülke olmamız halimizi özetliyor.
İslam’ın özgürlükçü yönü unutularak bu mukaddes din iktidarlar için bir ideoloji haline dönüşmüştür. İslam’ın hak, hukuk, adalet ve özgürlüğe dayalı mesajı yerine incir çekirdeğini doldurmayan lüzumsuz sorularla dini tahrif ediyorlar. Magazin ve şov nitelikli programlarda hocalara sorulan sorular topluma servis edilen dinin afyon yüzüdür. Oysa İslam’ın özü; özgürlükçü, adil, demokratiktir.
Bugün de "İyilikler Allah’tan, kötülükler ise kendinizdendir" ayetine muhalefet ederek iyiliklerle başa kalkmak, kötülüklerde ise Allah’ı günahlarımıza ortak etmekteyiz. İşte iktidarlar "Allah bizden yana" diyerek suçlarına Allah’ı da ortak etmek istiyorlar. Tüm bu kötülükler insanların özgürlük arayışına karşı tahakkümden kaynaklanıyor. Allah insanı hür yaratmış ise, hürriyetinde ısrar etmesi Sünnetullah’ın gereğidir.
İşte "ifade özgürlüğü" gibi evrensel normlarda bile bugün hukuksuzluk yaşanıyorsa, gelinen noktada İslam’ın da temel öğretileri ayaklar altına alınmıştır. Allah bizzat Şeytan’a ifade özgürlüğü vermiş ve Kur’an’da Firavun’a dahi söz hakkı ve yine Allah, insana kendisini inkâr etme özgürlüğü bile vermiştir. Bugün dünyamızda insan hakları ve ahlaki ilkelerin artık tartışılmaz bir hal aldığını tartışıyor olmak, İslam’ın özgürlükçü mesajı adına oldukça üzücüdür. Peygamber'in de kendi davasına düşman olanlarla geliştirdiği diyalog, onlara sınırsız ifade özgürlüğü tanıdığına delalet eder.
İşte iktidara ve devletçiliğe bulaşmış bir dinî algıya imanın özelliği olan özgürlüğü anlatmak zor. Dinde zorlama olmaması ve kimsenin inanç, düşünce ve yaşam biçimine müdahale etmemesi gerektiği ortadadır. Kimse başkası adına düşünemez. Referansımız ister Kur’an olsun ister evrensel ahlaki değerler olsun, durum değişmez. Bugün muktedirler savaş isteyebilir, ama dinimiz barışı emreder. Bugün muktedirler köleleştirebilir, ama dinimiz özgürlük dinidir.
İmam-ı Azam Hanife’nin zindanda dahi olsa davasından vazgeçmediği gibi, hakiki iman edenler, sonu zindan veya ölüm dahi olsa cesaretle özgürlükten vazgeçmeyeceklerdir. Özgürlük ve adalet herkes içindir. En büyük özgürlük mücadelesini de inançlarının gereği olarak dindarlar vermelidir. Önce dini özgürleştirmeli, sonra kendimizi!
Sefa Mehmetoğlu

İnsanlık Dersi

Avrupa devletleri kolluk kuvvetlerinin mülteciye dönük zulmünü gösterip sınırlarda ve Geri Gönderme Merkezleri’nde ölüm kusmak “insanlık dersi vermek” değildir.
“Kırmızı çizgimiz” diyerek, “kardeş” dediğine adet biçmek, kapıları kapatıp yüzlerce kilometre duvar örmek “insanlık dersi vermek” değildir.
Sınırlar dâhilinde can ve mal emniyetini yeterince sağlamamak, üçüncü sınıf insan muamelesi göstermek “insanlık dersi vermek” değildir.
Kamplara insanî yardım örgütlerinin ve bağımsız gözlemci heyetlerinin girişlerine müsaade etmemek, kampları gizlemek “insanlık dersi vermek” değildir.
Sebepsizce kişileri aylarca hapsetmek, keyfi gözaltı ve sınırdışı yasağına rağmen toplu halde deport etmek “insanlık dersi vermek” değildir.
“Koparılacak” az para için yürürlükteki çalışmaları askıya almak, insanları tehdit öznesi olarak kullanmak “insanlık dersi vermek” değildir.
“Daha ne kadar besleyeceğiz?”, “otobüslere doldurur göndeririz!”, “kapıları açar üzerlerine salarız” demek “insanlık dersi vermek” değildir.
Salih Çetin

Alnın Teri

İki gündür bir haber dolaşıyor TV’lerde.
Bir poliklinikte yaşlı bir adam öğle arasında doktorun odasında oturup gelmesini bekliyor. Doktor gelip hastasını görünce bağırmaya başlıyor “Sen ne hakla ben yokken odama girersin, bir şeyim çalındıysa gününü görürsün” vs, vs…
Adam kalakalıyor öyle, bu durumun sadece kılığından, kıyafetinden ötürü kabahat olduğunu biliyor, biliyor ki o her yerde potansiyel suçlu, her yerde hırsız, her yerde cahil. Boynunu büküyor “Bak çekmecelerine bi’şeyini çalmış mıyım?” diye.
Doktorlardan haz etmem, bilen bilir. Kendi adıma, en az yüzde altmışlık bir kesimi için “İyi ki doktor olmuş, yoksa hiçbir şey olamazmış” diyebilirim.
İçinde insan sevgisi olmayan, sınıf ayrımına meyilli biri neden doktor olur, bileniniz var mı?
Ya hastasını aşağılayan doktorun odasında gerçek bir hırsız olsaydı, mesela neler olurdu, şöyle afilli bir milletvekili, bir bakan çocuğu?
Sedye kirlenmesin diye botlarını çıkaran madenciler, doktorun odasına girerken çarıklarını çıkaran köylü kadınlar ve “yerlerini bildikleri için” onları ödüllendiren medya… Öyle çoklar ki. Öyle tiksiniyorum ki.
Onların yerle bir ettiği özgüvenlerini bu halka geri kazandırmak, sadece insan olmanın saygıya, sevgiye yeteceğini anlatmak öyle imkânsız ki…
Elinizin uzandığı herkese kalbinizi de verin. Terliyse de öpün insanları, kirliyse de sarılın. Başka türlü çekilecek gibi bir dert değil.
İmgesu Ünal

Etek ve Bıyık

9 Eylül 1993’te Arafat, İzak Rabin’e bir mektup yazar. Mektup şu cümleyi içermektedir: “FKÖ, İsrail devletinin barış ve güvenlik içerisinde varolma hakkını tanımaktadır.” Bu tanımaya karşın İsrail çöken dizleri görür ve “İsrail’in bir Yahudi devleti olarak varolma hakkını da tanıyacaksınız” der. Buna da “peki” denilir.
O vakit “nereden çıktı bu İslamcılar?” diye yakınıp duranların, devletler kadar mazlum kitlelerin de salt sınıfsal değil, milli ve dini tepkiler geliştirdiklerini görmeleri gerekiyor. Devlet, Filistin kurtuluş mücadelesinin sınıfsal ve milli düzlemde elde ettiği mevzii ezelden beri muhafaza ettiği din kozu ile dağıtmak isteyince, kitleler de bu yönde tepki geliştirmişlerdir. Filistinli analar evlatlarını bu rahim içinde büyütüp doğurmuşlardır. Anlaşılmayan budur.
Laik-modernist İsrail devletinin Yahudi devleti olmasını anlamayanlar, ne IŞİD’i ne de özelde AKP’li devleti anlayabilirler. Zira onlar, ne kitlelerin içindedir ne de önünde. Örgütleyen örgütlenmelidir. O rahimde gene doğulmalıdır. Mücadele o doğumun sancısında, kanındadır.
* * *
“Her eteğini savuran kendisini Rosa, her bıyığını buran kendisini Stalin zannediyor.” [Hikmet Kıvılcımlı] Doktor, bu sözü taklitçiliğe, kelimelerin büyüsüne itiraz etmek, öznel ideolojik kurguların beyhudeliğini vurgulamak, yerlici değil ama yerli bir mücadele perspektifi oluşturmak için sarfeder.
Bugün kadın eylemlerinde cadı şapkaları takılır. Bir-iki kitaptan edinilen malumatla, geçmişte cadıların kadın olduğu için idam edildiğine inanılır. O şapkaların sebebi budur. Politik bir dönemde, kapitalizm ve burjuvazi toprağı ve hayatı çitlemekte, sapkın, mülhid, zındık olanı tasfiye etmektedir. O cadılar, burjuva devrimi sonrası oluşan ideolojik iklimin “kadın” dediği şey değil, başka yola işaret ettiği için öldürülmüştür. Bağlamından çıkartıldığında, saf “kadın” olunduğunda, o politik olan da berhava olmaktadır. Ki zaten faşizm antipolitizm; liberalizm apolitizmdir.
Politik olanın dışında durmanın öğretildiği, devlet ve burjuvazinin politik olana saldırdığı koşullarda etek savurmanın, bıyık burmanın da bir anlamı yoktur. Doktor, Rosa ve Stalin’in politik bağlamını bilmekte, o bağlam zihinde tekrar canlandırıldığında politik olunulacağı sanrısını suyun yüzündeki köpük gibi dağıtmaya çalışmaktadır.
Hayaller eskiden Moskova, Tiran, Pekin, Havana iken bugün tümüyle Paris’tir. AKP’nin “asgari burjuva demokrasisi ilkeleri”ni bile çiğnediği söylenerek, burjuvazi ve sınıf dışı, uzaydan gelmiş bir istilacı güç olarak gösterilmesi durumunda en geniş kitlenin seferber edileceği düşünülmektedir. Oysa bugün AKP ne yapıyorsa burjuvaca, burjuva adına, burjuvayla yapmaktadır. “Asgari burjuva demokrasisi ilkeleri” diye beş vakit dua edenlerin sokağa çıkması, hayata karışması, sabahın beşinde işe giden bir işçi kadının koluna girmesi, madene inmesi, inşaat işçileriyle öğlen arası soğan kırması, Kürd ile yanık bir stran mırıldanması, Egeliyle artık hasret kaldığı tütünün kokusunu içine çekmesi, Artvinliyle seneye kesilecek derenin suyundan bir avuç içmesi gerekmektedir. Artık alamet-i farika hâline gelmiş eteğe ve bıyığa pek güvenilmemelidir.
* * *
Seyfi Öngider’in Kurtuluşçuları Sisifos’a benzetmesi, ama yazı sonunda “sosyalizm için mücadele hiç de Sisifos’un cezası gibi görülemez” demesi, bir tuhaf.[1] Belki de Öngider’de bir çelişki yok. O muhtemelen Kurtuluşçuların harcanıp gittiğini, kayalar altında kaldığını, asıl sosyalizm mücadelesini kendisinin verdiğini iddia ediyor. Öngider’in lafına bakılacak olursa, Kurtuluş Kendini Kurtuluş’u bitirmek, onun bittiğini ilân etmek için Anlatıyor. Ancak bitmiş bir şeyin edebiyatı olabiliyor. Devam eden süreç kendisine dair laflara asla vakit bulamıyor. O vakitle uğraşmayanlar zamanın kucağına atlıyorlar. “Bugün bizden yana değil, yarın bizimdir!” diyorlar.
Lenin, “Marksistler, olması gereken değil, olan üzerinden hareket ederler.” diyor. Bu açıdan Lenin’e küfür niteliğindeki siyaset algısı, olması gerekene kilitlendiği ölçüde bugündeki imkânları, çatlakları asla görmüyor. Bu algı zaten, zımni anlaşma gereği. Politik bağlamdan kaçmak, uzak durmak, başkalarını da bu günaha ortak etmek ya da o bağlamı çözmek, dağıtmak, asli yönelim bu. Gezi bağlamı bugün reklâmcıların uygulama alanına dönüşmüş “cephe” deneyimleriyle dağıtıldı. Ne bağ ne bağlam ne da bağlanmak, arzulanan bir şey.
Bağı kopartan, bir yere zaten bağlıdır ya da bağlanmaktadır. “Hayattaki mucizeler”e bağlanan ilahiyat, bize kültürel-ideolojik alandaki konumumuzla yetinmeyi öğütlemektedir. “Kayayı zirveye doğru yuvarla, hiçbir şey olmasa, spor yapmış olursun.” Geleceğe kalan sadece bu kişisel öğüttür.
Çünkü artık “bu ülkede devrim oldu, çırpınmana gerek yok, o devrimi ilerlet, yeter” diyenlerin koluna girildi. “Kemalist devrim”e mumlar yakıldı. Bu yaklaşımda olanların, “İslam, (Allah affetsin, bir kereliğine kullanalım) bir devrimdi, oldu bitti, temele şeklen bağlı kal, o devrimin bugündeki izlerini sürmek sana mı düştü?” diyenlerle atışmasından bir şey çıkması mümkün değil. “Muhammed’den önce en azından renkli bir pazar vardı, o pazarda birçok kabile tüm renkleriyle bir arada yaşıyordu, her biri bir puta sahipti, o putlar barış içinde bir arada yaşıyordu, ne gereği var hepsini kırmanın!” diyenlerin bugünün pazarına aykırı tek laf etmesi de mümkün değil. Politika, pazarda olmak için kaya yuvarlamak, etek savurmak, bıyık burmak mıdır? “Pratik sahada mücadele” dediğiniz bu mudur?
* * *
Barış Yıldırım: şöhretini “HDP’de sosyalistlerin işi ne?” çıkışına borçlu.[2] Fraksiyon olup solu “böldüğü” günlerin getirdikleriyle bugün tüm solu, hatta tüm muhalifleri birleştiği bir sabaha uyandı. O birlik, Halkbank ve kültür işlerini ya da rafa kaldırılıp çürümeye bırakılmış potansiyel rafçıları içerir mi bilinmez.
“Birlik çağrısı” popüler, trending topic olunca hemen devreye giriyor Barış. Kendisi söylüyor. Peki bu Barış kiminledir? “Anti-kemalizm solun çocukluk hastalığı, belki bağışıklık kazanmak için o hastalığa ihtiyacımız vardı. Şimdi anti-faşizme dönebiliriz.” lafları kimlerin kulağına fısıldanmaktadır? Gezitecilik bireyler buluşması mıdır, orada halk nerededir?
Seyfi Öngider gibi, Barış da aynı yazı içerisinde kendisine çelme takma becerisini haiz. “Faşizm tespiti yapmak için daha neyi bekliyorsunuz?” diyor, sonra da egemen bloğu “faşizm” olarak tanımlamanın şart olmadığını söylüyor. Kelimelerin, kavramların kitleleri toparladığını, örgütlediğini düşünüyor.
Gezi günlerinde mikro siyaset ve mikro yaşam alancılığı peşindeki bu yazarın bugün ucu bucağı belirsiz kitlelere göz dikmesi hayra alamet değil. Çünkü o huyundan vazgeçmiyor, Kemalizm deyince zihninde bir tek şahıs canlanıyor. Aynı şekilde “Erdoğan 5 ayda 734.483.000 lira harcamış. Günlük aşağı yukarı 5 milyon lira. İçkisi, kumarı da yok adamın. Ne yapıyor bu kadar parayı?” diyerek muhasebede başarılı olduğunu gösteriyor. Barış, karşısında kendisi gibi bir şahıs var zannediyor. Sadece, şahıs olarak, görülmek istiyor. Devleti görmezden geliyor.
Kemalizmse küçük burjuvanın küçük burjuva küfründen kurtulmak için diline doladığı bir şey onun zihninde. “Kemalizm küçük burjuva, ben nasıl olabilirim ki?” dedikten sonra, ona öykünüp muktedir olmanın yollarına bakıyor. Ölçüsü de, eşiği de, ölçeği de kemalizme ait. O nedenle “Kürtleri PKK’yle eşitlemeyin!” türü Ahaber menşeli laflar diziyor sayfasına. “PKK Kürtlerin CHP’si” diyor sonra. Burada olduğu gibi, teorisini sadece kendisi gibi bireyler üzerine kurabiliyor. Acemi tercümanın “chemical lab”i “kimyasal laboratuvar” diye çevirmesi gibi, o da bir tür zihinsel yönelimle, “demokratik cephe”den bahsediyor. Özünde demokrasiyi faşizme karşı değil, anti-faşist cephe içerisine yönelik olarak öneriyor. İçeriye siyaset yapıyor. “Böyle bir pazar kurmaz, benim putlarımı tanımazsanız, ben oynamam!” diyor özünde. Yazısında sıkça kullandığı “asgari” kelimesi, nereye çekildiğini de ele veriyor. “Asgari burjuva demokrasisi” temel ölçütü oluyor, ama nasıl oluyorsa, küçük burjuva olmadığını söyleyebiliyor. Esas derdi ve hedefi HDP. Bu tür yazıları o boşlukta kaleme alabiliyor.
Etekle, bıyıkla övünmenin vakti geçti. Devlete ve sömürücülere karşı ezilenlerin-sömürülenlerin sınıfsal, milli ve dinî tepkilerinin ortak kavşağına işaret ettiğimizde, “ama beni göstermiyorsun, bıyığımı görmüyor, eteğime nağme düzmüyorsun” diye mızmızlanıyorlar, sonra başlıyorlar “sola saldırıyorsun, onu dağıtıyorsun!” yaygarasına. Sınıfsal olana vurgu, etek-bıyık solculuğunun önüne alınmak isteniyor, hepsi bu. Düşmanın kendinden menkul bir solculuğu ezilenlerin-sömürülenlerin dışında ya da karşısında örgütlemesine itiraz ediliyor. İnatla ve ısrarla, o pazara değil, devrimci kavşağa bakılıyor.
* * *
Vaktinde ölemeyenler, öldürmek zorundalar. Pazarın kanunu bu. Hayat ve kurtuluş o pazarı dağıtmada. O cemin kanı ve terinde bir olmada.
Eren Balkır
22 Haziran 2016
Dipnotlar
[1] Seyfi Öngider, “Kurtuluş Kendini Anlatıyor”, 21 Haziran 2016, Bianet.
[2] Barış Yıldırım, “Bir Demokratik Cephe’ye İhtiyacımız Var”, 21 Haziran 2016, Sendika.