İki Liman Tek Siyaset

Aşdod, Mersin: İki Liman Tek Siyaset
Ey müminler, yolculuğa çıkan ya da savaşa katılan kardeşleri hakkında «Eğer onlar yanımızda olsalardı ölmezler ya da öldürülmezlerdi» diyen kâfirler gibi olmayınız.
[Ali İmran/156]
Abluka Altında Nefes: Mersin
İsrail’in kuruluşu ve genişlemesi, Filistin topraklarında giriştiği çetin bir terör faaliyeti kadar etrafındaki kuşatmayı yarması ile mümkün olmuştur. İsrail’in çevresindeki Arap devletlerince tanınması fiilen kurulmasından çok sonradır. Sırası ile 48 ve 67 savaşlarını kazanmasına, 70’lerde diplomatik açıdan Arap devletlerini dize getirmesine kadar Ortadoğu’da etkisi giderek azalan bir abluka altındadır.
Kuşatma altında gıda ve temel ihtiyaç malzemelerinin temini Mersin Limanı’ndan sağlanmıştır. Mersin Limanı, özellikle erken dönemde İsrail’in sıkıştığı yerde ona nefes olmuştur.
Mersin Limanı’nın yeniden imarı 1950’lerdedir. Bu yıllar Akdeniz’de başka bir limanın yeniden imarına tanıklık edilmektedir: Aşdod. İsrail kendisini güvende hissetmeye başladığında, Hayfa gibi ilk dönem limanlarına ek olarak daha geniş kapasiteli ve işlevli Aşdod Limanı’nın yapımına girişti.
Gazze’nin Ablukası: Aşdod
Aşdod, İsrail’in temel temin ve yabancı kabul noktalarından oldu. Gazze için gelen ithalat ürünleri de buraya indirilip, aranıp, uygun görülürse geçirilmeye başlandı. Aşdod günümüzde, İsrail için hâkimiyet ve güvenlik; Gazze için bağımlılık ve gelecek kaygısını sembolize ediyor. Bu hali ile Aşdod, Gazze ablukasının merkezi haline geliyor.
Ablukanın kırılması için hareket eden Mavi Marmara gemisi, 2010 Mayıs’ında Gazze’ye varamadan, İsrail terörüne maruz kaldı. İsrail, geminin Gazze’ye değil, Aşdod limanına yanaşması istiyordu. Müdahale sonrası, içindeki şehitler ve yardım malzemeleri ile birlikte gemiyi oraya çekti.
Gözümüzdeki Perdeye Kesik, Kesiğe Yama
2010 Mayıs’ına gelirken, 2010’dan geriye doğru beş yıla kabaca bakacak olursak: Ortadoğu’da emperyalist/siyonist sistemi zorlayacak gelişmeler yaşanıyor, İsrail, Hizbullah’a yeniliyor; Gazze İsrail’in var olmasını tanıyan El-Fetih’i reddediyor, ceremesine katlanıyor, artan ablukaya direniyor; İran bölgede giderek belirleyici oluyordu. Bölge halklarının gözünün önündeki perdenin yırtıldığı yıllardan söz ediyoruz.
Ortadoğu’da halk isyanları bu yıllarda mayalanmaktadır. İsyan’ın Tunus’ta patlaması 2010 yılı Aralık ayındadır. Emperyalist/siyonist sistem ise 2010’a gelirken önlem almakla meşguldür; yırtılan perde yamanmak istemektedir. “Siyah” Obama’nın başkanlığa gelişi; Türkiye’nin bölgede “imajının” parlatılması, Ortadoğu’nun besleme medya kanallarında Türkiye’nin yükseltilmesi, Müslüman Kardeşler’in isyan günlerinde öne çıkarılması bu önlemlerdendir. Halkların işbirlikçi “önderlerin” arkasına takılması, isyanın ve kurtuluşun panzeri olarak düşünülmüştür.
Türkiye’nin bu rolü, elbette geleneksel “tampon” olma rolünü zorlayan hareketler yapmasını zorunlu kılıyordu. “Tampon” Türkiye, 200 yıllık Devlet siyasetinin devamcısıydı: Ortadoğu’da rol alan güçlü devletlerin karşıtlıklarından faydalanarak ayakta duruyor, özellikle de Doğu’dan gelen sosyalizm tehdidini Batı’ya sızdırmamak karşılığında Batı’dan mali destek görüyor; ordusu modernize ediliyor, hukuk sistemi modern ve seküler tutuluyordu. Ortadoğu’da aktör olmaya falan da kalkışmıyordu. Yurtta sulh cihanda sulh budur. Sanki Türkiye için Ortadoğu yoktu, orada değildi.
2010’a doğru Türkiye, Ortadoğu’yu hatırladı. Sonra Davos’ta coştu, Filistin’in hamiliğine soyundu; Arap isyanlarına müdahale etti, taraf tuttu; Gazze ablukasını delmeye çalıştı; hâsılı yönetim kademelerindekilerin popülizmi kullanma tarzıyla da birleşince kendisine verilen rolü abarttı. Burada hatırlatmak isteriz ki halkımızın Filistin konusunda samimi gayret gösterenleri müstesnadır.
Rücu
2010 yılı sonrasında, Arap isyanlarının kimisi maniple edilip yenildi, kimisi bir denge/demokrasi durumuna evirildi, Yemen/Suriye örneğinde kimisi İran ve Rusya’nın etkinliğinin iyiden iyiye artmasına sebep oldu. Bu arada İran kendi üzerindeki ambargoyu kırdı. Neticede bu işler İsrail’in lehine olmadı; yıllar sonra yeniden çevrelendi, nefesi daraldı. İsrail’in kadim güvenlik kaygısı yıllar sonra yeniden realize oldu.
2010 sonrası işler Türkiye açısından da iyi gitmedi. Rusya’nın ve İran’ın bölge politikasında geldiği nokta, örneğin Rusya’nın ve ABD’nin Suriye’de aracısız fiziki teması; İran’ın dünya ticaret sistemine aracısız dahli, Türkiye’nin “tampon” olma özelliğini, yani temel varoluş biçimini anlamsızlaştırma tehlikesi doğurdu.
Tüm bunlardan dolayı, “tamponculuğa” ricat edildi. Tabiri caiz ise, hoplayıp zıplamaktan vazgeçildi. 200 yıllık Devlet politikası devreye sokuldu: Rusya ve İsrail ile aynı günde barışıldı. Rusya’ya karşı İsrail kozu ele alınmaya çalışıldı. Buna karşın Aşdod düzeni teyit edildi.
Tercih
Şimdi bir gemi “yeniden” Mersin Limanı’ndan Aşdod Limanı’na yol almak, İsrail’in kuruluşundaki olduğu gibi daralan nefesi açmak için hazırlanıyor.
Bu hazırlık halklarımıza Gazze’ye nefes olarak takdim ediliyor. Halkların gözünü kaplarken 2010 ve devamında Mavi Marmara, Arap isyanları ile yırtılan perdeler yamanmaya çalışılıyor.
Perdeye kesik atan şehitler sıfatları gibi her şeye şahit oluyor.
Geride kalanlara iki tercih kalıyor: 200 yıllık Devlet politikasına tâbi olup susmak ya da o perdeyi yırtıp atmak.
Tâbi olanlar, bugünlerde “ölmeselerdi” diyorlar.
Devletlerimizin haklı ve aslında bizim olmadıkları gerçeği çırılçıplak önümüze seriliyor.
O gemi, Mersin’den Aşdod’a gittikçe halklarımız üzerindeki zulüm ve sömürü sürecek. Halklarımız haksız/sömürgeci devletlerine başkaldırmadıkça Gazze ablukası da…
Onur Şahinkaya
30 Haziran 2016

Zerdüştleştiremediklerimizden misiniz!

Müslümanlığın inanç esaslarını kabul eden herhangi bir birey için, “İslâm, Allah tarafından tamamlanmış, son mükemmel dindir.”[1] Bu önkabul, İslâm’dan önce nazil olmuş dinlerin süreç içerisinde gelişerek olgunlaştığını ve en nihayetinde de İslâm’a zemin hazırlayan bir arkaplanı oluşturduğu düşüncesine dayanır. Zira peygamber[2] gönderilmeyen hiçbir kavim yoktur.
Allah’a, peygamberlere, meleklere, ahiret gününe ve kader-kazaya inanmak, yani dinin inanç boyutu akîdeyi oluşturur ve ilk insandan beri bu anlayış değişmeden günümüze gelmiştir. Şeriat ise, ibadet hükümleri ve toplumsal ilişkileri düzenlemesi açısından ibadat ve muamelat olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlar dönemlere göre farklılık gösterir. Örneğin, Hz. Nuh, şeriatında domuz yemek serbest iken bu, Hz. Musa şeriatında yasaklıdır.
Bu uzun girizgâhtan sonra şunu net olarak söyleyebiliriz ki, Allah tarafından yeryüzüne binlerce peygamber gönderilmiştir. Biz, insanoğlu olarak bunların bir kısmını Kur’an-ı Kerim’in bildirildiği üzere biliyor iken, diğer bir kısmını da ancak birtakım benzerlikler yoluyla tahmin edebiliyoruz. Dolayısıyla hak peygamber olduğunu düşündüğümüz kişilerden biri de, “Zerdüşt’tür”.
Zerdüştlük, diğer adıyla Parsisizm. Müslümanlara göre[3] Mecusilik. Desatir ve Zend Avesta olmak üzere ikiye ayrılan bu dinin dili, Kürd lehçeleri arasında Zazacayla büyük benzerlikler gösterir. Zerdüştlük, “misyoner bir din olmadığı için” kendi bölgesiyle sınırlı kalmıştır. En eski monoteist inançlardan biri olmasının yanında tanrısını da Ahura Mazda -bilge önder- olarak isimlendirir.
Zerdüşt doktrini Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim ile de benzerlikler gösterir. Örneğin, evrenin altı günde yaratılması, Ahura Mazda’nın ilk olarak gökleri, sonra suyu, yeri, bitkileri ve en son ise insanı yaratması… Bunun yanında bütün insanlığın Maşaya ve Maşayana adıyla bilinen bir çiftten dünyaya gelmesi gibi.
Öte yandan bizzat Zerdüşt tarafından dile getirilen ve Hz. Peygamber tarafından teyid edilen birtakım hususlar da söz konusudur. Sözgelimi, Allah’ın birliği, doğmaması ve doğurmaması, yaratılmışlara benzememesi, kadir-i mutlak olması, fiziksel olarak algılanamaması ve cehennem tasviri... Yinr Zerdüşt, kendisinden sonra birinin geleceğini söylemiştir. Onun adı, “Şoişgant”tır. Bu isim, “âlemlere rahmet” manasına gelir.
Tüm bunları yan yana koyduğumuzda Zerdüşt’ün geçmişteki ümmetlere yollanan hak peygamberlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Zira, birçok yönüyle tevhidî unsurları kendisinde barından bu din, daha sonra sapmaya uğramış ve tahrif edilmiştir. Dolayısıyla hükmü kaldırılmıştır.
Müslümanların üzerine düşen, İslâm’dan önceki dinin mübeşşir ve nezirlerine[4] saygı duymak ve onları sevmektir. Örneğin, kişi İsevî olduğu için aşağılanıp hor görülemez. Hz. İsa’nın ismi meydanlarda yuhalatılıp siyasi rant aracı olarak kullanılamaz. Bunu yapan kişi, dinen hoş karşılanmaz. Hatta o kişi ta’zir cezasına tabi tutulur.
İşte Zerdüşt de bu hükme tabidir. Dünyalarını ahiretine tercih edenler[5] tarafından neredeyse her geçen gün siyaset malzemesi yapılan, meydanlarda yuhalatılan, tahkir edilen Zerdüşt, Müslümanlar için ağızlarına aldıklarında, dillerinden çıkan her kelimede dikkat edecekleri biridir. Ancak, İslâm’ı kendi şahsi menfaat ve iktidarları için bir manivela yapanlar[6] bunu anlamaktan fersah fersah uzaklar. Mesele, kendi çıkarları olduğunda en uç kesimlere dahi kur yapmaktan çekinmeyenler, yine kendi menfaatleri söz konusu olduğunda dinî açıdan mukaddes bir şahsiyete dahi dil uzatmaktan beri durmuyorlar. Denilebilir ki, Zerdüşt’ün peygamberliği kesin olarak ortaya konulmamıştır. Ancak, İslâm’daki temel düsturlardan biri de hakkında temel bilgiden yoksun olduğunuz bir konuda yargıdan kaçınmaktır. Zira, bilmediğiniz bir şeyin üzerine bodoslama giderseniz, helak dahi olabilirsiniz.
Son olarak, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir hadisi şerifiyle şöyle buyurmuştur: “Benim hikâyem, bir ateşi tutuşturan adamın (Zerdüşt) hikâyesi gibidir.” -Buhari-
Behzat F. Çözer
24 Haziran 2016
Dipnotlar
[1] “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip beğendim.” [Kur’an-ı Kerim 5:3]
[2] “Andolsun, biz her ümmete: ‘Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik.” [Kur’an-ı Kerim 16:36]
[3] “Gerçekten iman edenler, Yahudiler, yıldıza tapanlar (Sabii), Hristiyanlar, ateşe tapanlar (Mecusi) ve şirk koşanlar; şüphesiz Allah, kıyamet günü aralarını ayıracaktır. Doğrusu Allah, her şeyin üzerinde şahid olandır.” [Kur’an-ı Kerim 22:17]
[4] “O'nun elçileri arasında hiç birini (diğerinden) ayırdetmeyiz. İşittik ve itaat ettik.” [Kur’an-ı Kerim 2:285]
[5] “Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır.” [Kur’an-ı Kerim 93:4]
[6] “Aldatıcılar da sizi Allah ile (affına güvendirerek) aldatmasınlar.” [Kur’an-ı Kerim 35:5]

İnsanlık Dersi

Avrupa devletleri kolluk kuvvetlerinin mülteciye dönük zulmünü gösterip sınırlarda ve Geri Gönderme Merkezleri’nde ölüm kusmak “insanlık dersi vermek” değildir.
“Kırmızı çizgimiz” diyerek, “kardeş” dediğine adet biçmek, kapıları kapatıp yüzlerce kilometre duvar örmek “insanlık dersi vermek” değildir.
Sınırlar dâhilinde can ve mal emniyetini yeterince sağlamamak, üçüncü sınıf insan muamelesi göstermek “insanlık dersi vermek” değildir.
Kamplara insanî yardım örgütlerinin ve bağımsız gözlemci heyetlerinin girişlerine müsaade etmemek, kampları gizlemek “insanlık dersi vermek” değildir.
Sebepsizce kişileri aylarca hapsetmek, keyfi gözaltı ve sınırdışı yasağına rağmen toplu halde deport etmek “insanlık dersi vermek” değildir.
“Koparılacak” az para için yürürlükteki çalışmaları askıya almak, insanları tehdit öznesi olarak kullanmak “insanlık dersi vermek” değildir.
“Daha ne kadar besleyeceğiz?”, “otobüslere doldurur göndeririz!”, “kapıları açar üzerlerine salarız” demek “insanlık dersi vermek” değildir.
Salih Çetin
23 Haziran 2016

Alnın Teri

İki gündür bir haber dolaşıyor TV’lerde.
Bir poliklinikte yaşlı bir adam öğle arasında doktorun odasında oturup gelmesini bekliyor. Doktor gelip hastasını görünce bağırmaya başlıyor “Sen ne hakla ben yokken odama girersin, bir şeyim çalındıysa gününü görürsün” vs, vs…
Adam kalakalıyor öyle, bu durumun sadece kılığından, kıyafetinden ötürü kabahat olduğunu biliyor, biliyor ki o her yerde potansiyel suçlu, her yerde hırsız, her yerde cahil. Boynunu büküyor “Bak çekmecelerine bi’şeyini çalmış mıyım?” diye.
Doktorlardan haz etmem, bilen bilir. Kendi adıma, en az yüzde altmışlık bir kesimi için “İyi ki doktor olmuş, yoksa hiçbir şey olamazmış” diyebilirim.
İçinde insan sevgisi olmayan, sınıf ayrımına meyilli biri neden doktor olur, bileniniz var mı?
Ya hastasını aşağılayan doktorun odasında gerçek bir hırsız olsaydı, mesela neler olurdu, şöyle afilli bir milletvekili, bir bakan çocuğu?
Sedye kirlenmesin diye botlarını çıkaran madenciler, doktorun odasına girerken çarıklarını çıkaran köylü kadınlar ve “yerlerini bildikleri için” onları ödüllendiren medya… Öyle çoklar ki. Öyle tiksiniyorum ki.
Onların yerle bir ettiği özgüvenlerini bu halka geri kazandırmak, sadece insan olmanın saygıya, sevgiye yeteceğini anlatmak öyle imkânsız ki…
Elinizin uzandığı herkese kalbinizi de verin. Terliyse de öpün insanları, kirliyse de sarılın. Başka türlü çekilecek gibi bir dert değil.
İmgesu Ünal
22 Haziran 2016

Etek ve Bıyık

9 Eylül 1993’te Arafat, İzak Rabin’e bir mektup yazar. Mektup şu cümleyi içermektedir: “FKÖ, İsrail devletinin barış ve güvenlik içerisinde varolma hakkını tanımaktadır.” Bu tanımaya karşın İsrail çöken dizleri görür ve “İsrail’in bir Yahudi devleti olarak varolma hakkını da tanıyacaksınız” der. Buna da “peki” denilir.
O vakit “nereden çıktı bu İslamcılar?” diye yakınıp duranların, devletler kadar mazlum kitlelerin de salt sınıfsal değil, milli ve dini tepkiler geliştirdiklerini görmeleri gerekiyor. Devlet, Filistin kurtuluş mücadelesinin sınıfsal ve milli düzlemde elde ettiği mevzii ezelden beri muhafaza ettiği din kozu ile dağıtmak isteyince, kitleler de bu yönde tepki geliştirmişlerdir. Filistinli analar evlatlarını bu rahim içinde büyütüp doğurmuşlardır. Anlaşılmayan budur.
Laik-modernist İsrail devletinin Yahudi devleti olmasını anlamayanlar, ne IŞİD’i ne de özelde AKP’li devleti anlayabilirler. Zira onlar, ne kitlelerin içindedir ne de önünde. Örgütleyen örgütlenmelidir. O rahimde gene doğulmalıdır. Mücadele o doğumun sancısında, kanındadır.
* * *
“Her eteğini savuran kendisini Rosa, her bıyığını buran kendisini Stalin zannediyor.” [Hikmet Kıvılcımlı] Doktor, bu sözü taklitçiliğe, kelimelerin büyüsüne itiraz etmek, öznel ideolojik kurguların beyhudeliğini vurgulamak, yerlici değil ama yerli bir mücadele perspektifi oluşturmak için sarfeder.
Bugün kadın eylemlerinde cadı şapkaları takılır. Bir-iki kitaptan edinilen malumatla, geçmişte cadıların kadın olduğu için idam edildiğine inanılır. O şapkaların sebebi budur. Politik bir dönemde, kapitalizm ve burjuvazi toprağı ve hayatı çitlemekte, sapkın, mülhid, zındık olanı tasfiye etmektedir. O cadılar, burjuva devrimi sonrası oluşan ideolojik iklimin “kadın” dediği şey değil, başka yola işaret ettiği için öldürülmüştür. Bağlamından çıkartıldığında, saf “kadın” olunduğunda, o politik olan da berhava olmaktadır. Ki zaten faşizm antipolitizm; liberalizm apolitizmdir.
Politik olanın dışında durmanın öğretildiği, devlet ve burjuvazinin politik olana saldırdığı koşullarda etek savurmanın, bıyık burmanın da bir anlamı yoktur. Doktor, Rosa ve Stalin’in politik bağlamını bilmekte, o bağlam zihinde tekrar canlandırıldığında politik olunulacağı sanrısını suyun yüzündeki köpük gibi dağıtmaya çalışmaktadır.
Hayaller eskiden Moskova, Tiran, Pekin, Havana iken bugün tümüyle Paris’tir. AKP’nin “asgari burjuva demokrasisi ilkeleri”ni bile çiğnediği söylenerek, burjuvazi ve sınıf dışı, uzaydan gelmiş bir istilacı güç olarak gösterilmesi durumunda en geniş kitlenin seferber edileceği düşünülmektedir. Oysa bugün AKP ne yapıyorsa burjuvaca, burjuva adına, burjuvayla yapmaktadır. “Asgari burjuva demokrasisi ilkeleri” diye beş vakit dua edenlerin sokağa çıkması, hayata karışması, sabahın beşinde işe giden bir işçi kadının koluna girmesi, madene inmesi, inşaat işçileriyle öğlen arası soğan kırması, Kürd ile yanık bir stran mırıldanması, Egeliyle artık hasret kaldığı tütünün kokusunu içine çekmesi, Artvinliyle seneye kesilecek derenin suyundan bir avuç içmesi gerekmektedir. Artık alamet-i farika hâline gelmiş eteğe ve bıyığa pek güvenilmemelidir.
* * *
Seyfi Öngider’in Kurtuluşçuları Sisifos’a benzetmesi, ama yazı sonunda “sosyalizm için mücadele hiç de Sisifos’un cezası gibi görülemez” demesi, bir tuhaf.[1] Belki de Öngider’de bir çelişki yok. O, muhtemelen Kurtuluşçuların harcanıp gittiğini, kayalar altında kaldığını, asıl sosyalizm mücadelesini kendisinin verdiğini iddia ediyor. Öngider’in lafına bakılacak olursa, Kurtuluş Kendini, Kurtuluş’u bitirmek, onun bittiğini ilân etmek için Anlatıyor. Ancak bitmiş bir şeyin edebiyatı olabiliyor. Devam eden süreç kendisine dair laflara asla vakit bulamıyor. O vakitle uğraşmayanlar zamanın kucağına atlıyorlar. “Bugün bizden yana değil, yarın bizimdir!” diyorlar.
Lenin, “Marksistler, olması gereken değil, olan üzerinden hareket ederler.” diyor. Bu açıdan Lenin’e küfür niteliğindeki siyaset algısı, olması gerekene kilitlendiği ölçüde bugündeki imkânları, çatlakları asla görmüyor. Bu algı zaten, zımni anlaşma gereği. Politik bağlamdan kaçmak, uzak durmak, başkalarını da bu günaha ortak etmek ya da o bağlamı çözmek, dağıtmak, asli yönelim bu. Gezi bağlamı bugün reklâmcıların uygulama alanına dönüşmüş “cephe” deneyimleriyle dağıtıldı. Ne bağ ne bağlam ne da bağlanmak, arzulanan bir şey.
Bağı kopartan, bir yere zaten bağlıdır ya da bağlanmaktadır. “Hayattaki mucizeler”e bağlanan ilahiyat, bize kültürel-ideolojik alandaki konumumuzla yetinmeyi öğütlemektedir. “Kayayı zirveye doğru yuvarla, hiçbir şey olmasa, spor yapmış olursun.” Geleceğe kalan sadece bu kişisel öğüttür.
Çünkü artık “bu ülkede devrim oldu, çırpınmana gerek yok, o devrimi ilerlet, yeter” diyenlerin koluna girildi. “Kemalist devrim”e mumlar yakıldı. Bu yaklaşımda olanların, “İslam, (Allah affetsin, bir kereliğine kullanalım) bir devrimdi, oldu bitti, temele şeklen bağlı kal, o devrimin bugündeki izlerini sürmek sana mı düştü?” diyenlerle atışmasından bir şey çıkması mümkün değil. “Muhammed’den önce en azından renkli bir pazar vardı, o pazarda birçok kabile tüm renkleriyle bir arada yaşıyordu, her biri bir puta sahipti, o putlar barış içinde bir arada yaşıyordu, ne gereği var hepsini kırmanın!” diyenlerin bugünün pazarına aykırı tek laf etmesi de mümkün değil. Politika, pazarda olmak için kaya yuvarlamak, etek savurmak, bıyık burmak mıdır? “Pratik sahada mücadele” dediğiniz bu mudur?
* * *
Barış Yıldırım: şöhretini “HDP’de sosyalistlerin işi ne?” çıkışına borçlu.[2] Fraksiyon olup solu “böldüğü” günlerin getirdikleriyle bugün tüm solu, hatta tüm muhalifleri birleştiği bir sabaha uyandı. O birlik, Halkbank ve kültür işlerini ya da rafa kaldırılıp çürümeye bırakılmış potansiyel rafçıları içerir mi bilinmez.
“Birlik çağrısı” popüler, trending topic olunca hemen devreye giriyor Barış. Kendisi söylüyor. Peki bu Barış kiminledir? “Anti-kemalizm solun çocukluk hastalığı, belki bağışıklık kazanmak için o hastalığa ihtiyacımız vardı. Şimdi anti-faşizme dönebiliriz.” lafları kimlerin kulağına fısıldanmaktadır? Gezitecilik bireyler buluşması mıdır, orada halk nerededir?
Seyfi Öngider gibi, Barış da aynı yazı içerisinde kendisine çelme takma becerisini haiz. “Faşizm tespiti yapmak için daha neyi bekliyorsunuz?” diyor, sonra da egemen bloğu “faşizm” olarak tanımlamanın şart olmadığını söylüyor. Kelimelerin, kavramların kitleleri toparladığını, örgütlediğini düşünüyor.
Gezi günlerinde mikro siyaset ve mikro yaşam alancılığı peşindeki bu yazarın bugün ucu bucağı belirsiz kitlelere göz dikmesi hayra alamet değil. Çünkü o huyundan vazgeçmiyor, Kemalizm deyince zihninde bir tek şahıs canlanıyor. Aynı şekilde “Erdoğan 5 ayda 734.483.000 lira harcamış. Günlük aşağı yukarı 5 milyon lira. İçkisi, kumarı da yok adamın. Ne yapıyor bu kadar parayı?” diyerek muhasebede başarılı olduğunu gösteriyor. Barış, karşısında kendisi gibi bir şahıs var zannediyor. Sadece, şahıs olarak, görülmek istiyor. Devleti görmezden geliyor.
Kemalizmse küçük burjuvanın küçük burjuva küfründen kurtulmak için diline doladığı bir şey onun zihninde. “Kemalizm küçük burjuva, ben nasıl olabilirim ki?” dedikten sonra, ona öykünüp muktedir olmanın yollarına bakıyor. Ölçüsü de, eşiği de, ölçeği de kemalizme ait. O nedenle “Kürtleri PKK’yle eşitlemeyin!” türü Ahaber menşeli laflar diziyor sayfasına. “PKK Kürtlerin CHP’si” diyor sonra. Burada olduğu gibi, teorisini sadece kendisi gibi bireyler üzerine kurabiliyor. Acemi tercümanın “chemical lab”i “kimyasal laboratuvar” diye çevirmesi gibi, o da bir tür zihinsel yönelimle, “demokratik cephe”den bahsediyor. Özünde demokrasiyi faşizme karşı değil, anti-faşist cephe içerisine yönelik olarak öneriyor. İçeriye siyaset yapıyor. “Böyle bir pazar kurmaz, benim putlarımı tanımazsanız, ben oynamam!” diyor özünde. Yazısında sıkça kullandığı “asgari” kelimesi, nereye çekildiğini de ele veriyor. “Asgari burjuva demokrasisi” temel ölçütü oluyor, ama nasıl oluyorsa, küçük burjuva olmadığını söyleyebiliyor. Esas derdi ve hedefi HDP. Bu tür yazıları o boşlukta kaleme alabiliyor.
Etekle, bıyıkla övünmenin vakti geçti. Devlete ve sömürücülere karşı ezilenlerin-sömürülenlerin sınıfsal, milli ve dinî tepkilerinin ortak kavşağına işaret ettiğimizde, “ama beni göstermiyorsun, bıyığımı görmüyor, eteğime nağme düzmüyorsun” diye mızmızlanıyorlar, sonra başlıyorlar “sola saldırıyorsun, onu dağıtıyorsun!” yaygarasına. Sınıfsal olana vurgu, etek-bıyık solculuğunun önüne alınmak isteniyor, hepsi bu. Düşmanın kendinden menkul bir solculuğu ezilenlerin-sömürülenlerin dışında ya da karşısında örgütlemesine itiraz ediliyor. İnatla ve ısrarla, o pazara değil, devrimci kavşağa bakılıyor.
* * *
Vaktinde ölemeyenler, öldürmek zorundalar. Pazarın kanunu bu. Hayat ve kurtuluş o pazarı dağıtmada. O cemin kanı ve terinde bir olmada.
Eren Balkır
22 Haziran 2016
Dipnotlar
[1] Seyfi Öngider, “Kurtuluş Kendini Anlatıyor”, 21 Haziran 2016, Bianet.
[2] Barış Yıldırım, “Bir Demokratik Cephe’ye İhtiyacımız Var”, 21 Haziran 2016, Sendika.

Meksikalı Öğretmenler

Meksikalı Öğretmenlerden Mücadele Dersleri
Direnişteki Öğretmenlere Yönelik Savaşa Dair Notlar
Hem kedi hem köpek olan birinin defterinden:
-Ülkenin geri kalanından haberimiz yok, ama Chiapas’ta yukarıda, yönetimde olanlar medya savaşını kaybediyorlar.
Hem köylerde hem de kentlerde tüm ailelerin öğretmenlere destek verdiğine şahit olduk. “Göğe yükselen yumruklarınızı görüyoruz” ya da “birleşen halk asla yenilmez” türünden cümlelerle destek vermekten bahsetmiyoruz. Takvimdeki ve coğrafyadaki mesafelere karşın, başka türden sloganlara başvurmuyoruz. Oysa dayanışma, aşağıda en temel ilke olarak varlığını sürdürüyor. Geçmişte isyan eden öğretmenler karşısında (eşitsizliği gizleyen bir terim olarak) “yurttaşlar” rahatsız olmuş, “yeter artık” demişlerdi, ama bu sefer her şey değişti.
Bugün öğretmenler daha fazla aileden yardım görüyor. Onların seyahatleri ve yürüyüşleri için daha fazla bağışta bulunuluyor. O aileler saldırıya uğradıklarında o öğretmenler için kaygılanıyorlar, onlara yemek ve su veriyorlar, onlara kapılarını açıyorlar. Seçimden başka bir şey bilmeyen o solun tasnifine göre, bu aileler televizyonun “aptallaştırdığı” insanlar, “sandviççiler”[1], “meczuplar”, “koyunlar, “bilinçsiz sürü” idi. Oysa direnişteki öğretmenlere yönelik yürütülen ağır medya kampanyası bugün itibarıyla çökmüş görünüyor.
Eğitim reformuna karşı yürütülen direniş hareketi (toplumsal ve politik örgütler değil, sıradan halk anlamında) halkı daha fazla yansılayan bir nitelik kazandı. Sanki kapıyı çalan felâket karşısında direniş kolektif düzeyde acele etmeye dair bir bilinci koşulladı. Polis copları her sallandığında, biber gazı fişekleri her fırlatıldığında, plastik mermiler her atıldığında, tutuklama emirleri her çıkartıldığında şu söz işitiliyordu sanki: “Bugün ona saldırıyorum, ama yarın sıra sana gelecek.” O öğretmenlerin davasına ve mücadelesine sempati duyan tüm o ailelerin öğretmenlerin arkasında durmalarının sebebi belki de buydu.
Neden? Her yönden yoğun saldırılara maruz kalan bir hareket neden hâlâ büyümeye devam ediyor? Eğer bunlar “vandalsa”, “aylaksa”, “teröristse”, “yozsa” ve “ilerlemeye karşılarsa” o vakit alttaki birçok insan, orta sınıfın az bir kesimi, hatta üst kesimlerden bir avuç kişi öğretmenlere selam duruyor, bazen sessizlik içinde olsa da, onların savunduklarına arka çıkıyor?
—“Gerçeklik bir yalandır.” Bu pekâlâ, Chiapas’ta çıkan, kötü bir isme sahip “Cuarto Poder” [Dördüncü Sınıf] gazetesinde yayınlanacak bir makalenin ismi olabilir (gazete, dirgen ve bıçak taşıyan büyük çiftlik sahipleri ve efendiler dönemini nostaljiyle anan bir yayın organı). Zira gazete, Chiapas’ın başkenti Tuxtla Gutiérrez’te 9 Haziran’da direnişteki öğretmenlere destek için yapılan sokak partisini “sahtekârlık” olarak değerlendirip “eleştirdi”. Paraçikolar[2], dansçılar, müzisyenler, geleneksel kıyafetler içindeki kimi insanlar, tekerlekli sandalyeli seyirciler, marimbalar, davullar, düdükler ve flütler, Zoque sanatının en iyi örnekleri ile binlerce insan, öğretmenlerin direnişine saygılarını sundu. Eğitim Emekçileri Ulusal Koordinasyon Komitesi’ne [CNTE] karşı yürütülen medya savaşının elde ettiği söylenen “başarı”yı en iyi özetleyen şey, üzerinde şu cümlenin bulunduğu afişti: “Bana nasıl mücadele edileceğini öğrettiğin için sana teşekkür ederim öğretmenim”. Bir başka afişte ise şu yazıyordu: “Öğretmen değilim ama Chiapaslıyım ve eğitim reformuna karşıyım.”
Ama “Cuarto Poder” gazetesi yöneticilerini şu cümle nedense rahatsız etmişti: “Güero Velasco’yu[3] çöle vali yapsalar orada kum biterdi.”
—Üç yılı aşkın bir süreyi sözde “eğitim reformu”nu tanıtmakla geçiren Bay Nuño[4] hâlâ eğitimle alakalı tek bir argüman öne süremiyor. Esasında o, önerdiği “maaş ayarlama programı”nın derdinde. Bugüne dek dile getirdiği argümanları, Porfirio Diaz[5] dönemi boyunca herhangi bir müfettişin ağzından çıkan argümanlardan farksız: histerik çığlıklar atıyorlar, yumruklar savuruyorlar, tehdit ediyorlar, insanların üzerine ateş açıyorlar, onları hapse tıkıyorlar. Postmodern polisin rolünü oynamayı arzulayan herhangi bir hayırsız, alelade adayın yapabileceği işler bunlar oysa.
—Öğretmenleri dövdüler, gazladılar, hapse attılar, onlara ateş açtılar ve Mexico City’yi fiilen askerî abluka altına aldılar. Peki sırada ne var? Yok mu edecekler öğretmenleri? Öldürecekler mi? Ciddi ciddi bunları mı düşünüyorlar? “Eğitim” reformu, öğretmenlerin kanı ve cesetleri üzerinden mi neşvünema bulacak? Öğretmenlerin kurdukları kampların yerini polisin ve askerin kampları mı alacak? Göstericilerin barikatları kaldırılıp yerine tanklar ve süngüler mi gelecek?
—Nuño’nun terörizm konusunda aldığı dersler şunlar: Öğretmenleri diyaloga ve müzakereye zorlamak için (devletin ve ona bağlı köktenci taklitleri eliyle gerçekleştirilen) her türden terörizm üzerinden, CNTE liderlerini rehin (yani gözaltına) almak. Yukarıdakiler farkındalar mı bilmiyoruz ama diyalog ve müzakere peşinde olanlar öğretmenler. Yoksa Eğitim Bakanlığı IŞİD’e mi bağlı da terör tohumları ekmek için insanları rehin almaya başladı?
—Büyük güçlere bağlı istihbarat servisleri arasında anlatılıp durulan bir anekdot var. Anlatıldığı kadarıyla, Vietnam Savaşı süresince medya savaşını kazanmak adına Kuzey Amerika’daki istihbarat servisleri zaferlerin elde edildiğine, düşmanın giderek daha da zayıfladığına, ABD askerlerinin moral ve maddi gücüne dair bir sahne kuruyorlar. İlk başta Vietnam’da tatbik edilmesi öngörülen bu “kalpleri ve zihinleri kazanma” stratejisi, ABD’deki kentlerin büyük caddelerinde devreye sokuluyor. Tıpkı 1961’in aynı ayında şerefli bir ülke olan Küba’da, Playa Girón’da [Domuzlar Körfezi] yaşadığı yenilgiye benzer bir yenilgi Nisan 1975’te yaşandıktan sonra bir Kuzey Amerikalı yetkili şunları söylüyor: “Asıl sorun, medya için ürettiğimiz onca yalana bir süre sonra bizim de inanmamızdır. Kurduğumuz o zafer sahnesi dönüp dolaşıp bizi vurmuştur. O kadar tiz perdeden bağırıp durduk ki çöküşümüzün yol açtığı gürültüyü hiç işitmedik. Yalan söylemek kötü değil; kötü olan, insanın kendi yalanına inanmasıdır.” Şurası açık ki biz Zapatistler medyayı pek bilmiyoruz, en yalın ifadeyle, polis olmak isteyen hayırsız, alelade bir müfettişle o utanmak nedir bilmez özelleştirme süreci adına yürütülen bir basın kampanyasının başına geçmek kesinlikle kötü bir durum.
—Öğretmenlerin [maestros, maestras, maestroas] asıl yaptığı iş, çocukların bilim ve sanat alanında o ilk adımlarını atmalarını sağlamaktır.
Bu gerçeğe şahitlik ediyorum.
Miyav-Hav!
Enlace Zapatista
Dipnotlar
[1] Bizdeki “makarnacılar”a benzer bir ifade. Politik partilere verilecek destek karşılığında mitinglerde dağıtılan sandviçleri, hediyeleri, sadakaları kabul edenlere atıfla kullanılan, küçültücü bir tabir –çn.
[2] Chiapa de Corzo, Chiapaslı geleneksel dansçılar.
[3]. Manuel Velasco Coello, Chiapas valisi, teninin beyaz olması sebebiyle el güero Velasco deniliyor. Güero, Meksika’da, Orta ve Güney Amerika’da açık tenliler, sarışın ve kızıl saçlılar için kullanılan bir tabir.
[4] Aurelio Nuño Mayer Eğitim Bakanı.
[5] Porfirio Diaz: 1876’da darbeyle iktidara geldi, yedi kez başkan oldu, ülkede kapitalizmi tesis eden kişi. 1911’deki Meksika Devrimi ile iktidarı yıkıldı.

Habâset

28 Şubat sürecinde genelkurmayın Eğitim-Sen’i arayıp “bu yobazlara karşı bize üç bin kişilik bir öğretmen kadrosu listesi gönderin” dediği söylenir. O listeyi gönderenler, bugün TSK’nın AKP denilen ahtapotun ağına yakalandığından, “saray-ordu ittifakından”[1] söz ediyorlar. Ordunun görevini bizatihi kendilerinin üstlendiğini söylüyorlar. Böylece TSK’yı sütten çıkmış ak kaşık olarak takdim ediyorlar.
Ortadoğu okuması da bu laisizm neferliği üzerinden yapılıyor. Sokakta bildiri dağıtan “yobazlar”ın üzerine yürüyerek, “izni var mı bunun?” türünden polis sorgusuna başvuruyorlar. Bölgeyi kendi özel saraylarından izliyorlar. O sarayları kutsamak için Saray’ı taşlıyorlar. Buradan da son yirmi yıldır Filistin direnişini kendi cephesinden omuzlamış Hamas’a küfrediyorlar. Doha’da yürütülen Fetih-Hamas müzakerelerinin çıkmaza girmesi üzerinden örgüte saldırıyorlar ve İslamcı siyasetin bitişini şampanyalarla kutluyorlar.
Mustafa Kemal Erdemol[2], isminin hakkını verip bu kutlama dâhilinde Hamas’a saldırıyor. Müzakereleri bitirenin Hamas olduğunu söylüyor. Hamas ise Gazze’deki memurların birleşik hükümet koşullarında ne olacağını soruyor. Erdemol solcu ya, o memurların işsiz kalmasıyla asla ilgilenmiyor. Ecdadı gibi kafatası ölçümü yapıp, o memurların kovulmasını isteyen Fetih’e destek veriyor. Hamas’ı köşeye sıkıştırma derdinde olan FKÖ’nün İsrail saldırıları öncesi örgütü dağıtma çabalarına buradan arka çıkıyor.
Erdemol laikse Elektronik İntifada yazarı Ali Ebunima da laik ve solcu. Ebunima, Erdemol’un arkasında durduğu, desteklediği Abbas ve Fetih için şunları söylüyor:
“Nelson Mandela anmasına katılan Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas Güney Afrika’da şunu söylüyor: ‘Hayır, İsrail’in boykot edilmesine dönük çabaları desteklemiyoruz.’ Ama milyonlarca insan, onunla asla aynı fikirde değil. Fiilî değişim, esasında tüm dünya genelinde, köylerinde, tarlalarında, balıkçı teknelerinde, mülteci kamplarında ve İsrail hapishanelerinde Filistinlilerin sergiledikleri direnişe ve kararlılığa yanıt veren insanların İsrail’i yaptıklarının hesabını vermeye zorlamak amacıyla örgütlenmesi sayesinde gerçekleşiyor.”[3]
Solcu sitelerde yazıları yayınlanan Tarık Dana da şunları ekliyor:
“Fetih’in sorumsuz politikası, FKÖ’yü sömürgecilik karşıtı misyonundan koparıp, onu Filistin Devleti seçkinlerinin dar çıkarlarına teslim etti. Örgüt, Filistin toplumunu birçok kuruma ve örgüte nüfuz etmiş olan bir patronaj ağı ile böldü; bugün bu ağ, hem potansiyel liderliği atayan hem de muhalefeti marjinalleştiren bir mekanizma olarak iş görüyor.”[4]
Joseph Massad ise şu tespiti yapıyor:
“FKÖ, yirmi yıl önce bu şartlarla kuşatılmış bir ortamda, Oslo Anlaşması olarak bildiğimiz sürecin ardından İsrail’e tamamen teslim oldu ve Filistin’in sömürgeleştirilmesini kabullendi.”[5]
En az Erdemol kadar “laik” olan FHKC ise Filistin Yönetimi’nin, Abbas’ın İsrail istihbaratı ile işbirliği içerisinde yürüttüğü faaliyetleri konusunda şunu söylüyor:
“FHKC, Filistin Yönetimi’nin halkımız için tam bir felâket olan işgalci devletle işbirliğinde hareket etmesine bir son vermesini, onurlu birçok eylemcinin serbest bırakılmasını talep etmektedir.”[6]
İşte Erdemol, o işgalci devletle işbirliği içerisinde çalışan örgüte yoldaştır. Massad’ın sözüne atıfla, Erdemol da İsrail’e ve sömürgeleşmeye teslimiyetin bir tezahürüdür. O, İslamî hareketler konusundaki cehaletini sosyal medya geyikleri ile örtbas etme derdindedir.
Bu teslimiyet, doğalında “Hamas’ı İsrail kurdu” türünden cümleler kurdurmaktadır. Ezilenlerin mücadelesinin bu denli büyümesine asla imkân vermeyen bu teslimiyet ideolojisi, tıpkı “PKK’yi MİT kurdu” diyenler gibi konuşmaktadır. FKÖ ve Fetih, baştan beri yürüttüğü İsrail’i tanımama-Filistin’in kurtuluşu çizgisini seksenlerin ortasından itibaren terk ettiği için kitleler yüzlerini Hamas gibi bir yapıya dönmüşlerdir.
Sonuçta Müslüman Kardeşler çizgisi Filistin’de kırılmıştır. Filistin dönüştürücüdür. Yazı yazdığı gazetenin şeflerinin Bekaa kamplarında "Ahu Tuğba’nın Türk halkı üzerindeki etkileri"ni tartışmaları bu dönüştürücü etkiden kaçmak içindir. Bugün Erdemol’a dükkân açmaları bu sayededir. O da ekmeğinin karşılığını o geçmişe küfrederek ödemektedir. O nedenle Hamas’ın dar anlamda o bildiği İslamcı yapılardan bir yapı olmadığını anlamamaktadır.
* * *
Sosyal medyada bir devrimci örgütün mensupları, Lübnan’da tertiplenen uluslararası toplantı için yaptıkları gezinin notlarını yayınlamışlardı. O solcu gençler de kaldığı otelin kirliliğinden bahsetmekte, gittiği toplantıda FHKC’lilere kibirli bir ifade ile “Hamas ile ne işiniz var?” diye sormaktadırlar.
Oysa Filistin’de hiçbir iş, küçük burjuvanın ideolojik gevezelikleri ile ilerlemiyor. O FHKC’liler, gerektiğinde o Hamas’la birlikte savaşıyorlar. Hatta Tarık Dana, “İslamî Cihad, FHKC, hatta Fetih’in kimi militan kolları, Hamas’ın Gazze’deki idaresinden memnunlar, zira örgüt burada askerî eğitim ve silâh temini konusunda herkese geniş bir serbestiyet tanıyor” diyor. İşte Erdemol gibi solculardaki kör laikçiliğin görmediği gerçek bu.
Öte yandan solun devletle konumlanışı açısından, yürüttüğü siyasetin “düşene bir tekme de ben vurayım” üzerine kurulu olduğunu görmek gerek. Kendisi teslim olduğu ölçüde İslamî hareketin teslimiyeti üzerinden bir tekme savurmayı iş edinmiş görünüyor. İslamî cenahın dişlerini sökme girişimine ortak olmak, bugünün ana yönelimi. Görülmeyense şu: bugün “o bildirinin izni var mı?” diye soranlar, yarın sokakta bildiri dağıttıklarında izin soran polisleri meşrulaştırmış oluyorlar. İslam’a yönelik saldırı, tüm ideolojilerin temelsiz kılınmasına dönük taarruz dâhilinde gerçekleştiriliyor. İdeoloji için ve içinde yaşayıp ölmek, egemenlerin hiç istemedikleri tehdit, işte bu.
* * *
Erdemol, yazısında açıktan yalan söylüyor. "Hamas’ın Fetih’in laik programından vazgeçmesini istediğini" söylüyor. Memurlar meselesinin önemini, FKÖ'nün Hamas’ın iradesini teslim almaya yönelik girişimlerini görmüyor, birleşme talebine karşın FKÖ’nün özel kurumlarını çalıştırmaya devam etmesinin ne anlama geldiğini idrak etmiyor. Gannuşi’nin İslamcılıktan vazgeçişine özel bir mim düşüyor, ama ilk fişeğin Erdoğan’ın Kahire’deki konuşması ile ateşlendiğine bakmıyor. Düşene tekme sallıyor. Ortadoğu malumatını iç siyaset malzemesi hâline getiriyor. Hamas ile Erdoğan ilişkisinin arka planını, onun bu kanaldan da nasıl tasfiye edilmeye çalışıldığını dikkate almıyor. Esasen bu gerçeğe sevinip el ovuşturuyor.
Erdemol’un “Mahmud”[7] diye bildiği Muhammed Dahlen, yeni yönelimin habercisi. Dahlen, laik cenahtan gelme bir ABD ajanı. Paralar onda toplanıyor. Arafat’ı tasfiye eden Abbas’ın yerine onun geçeceği söyleniyor.[8] Müzakerelerin tıkanmasının bir boyutu da Mısır-Katar gerilimi. Hamas, FKÖ’leştirilmek zorunda. Yani Filistin’i bitiren, sömürgeleşmeye ve İsrail’e teslimiyet.
İsrail’le anlaşıldığı noktada Erdemol gibi “yazarlar”, bu nedenle, İsrail’i aklayan, FKÖ’yü yaldızlayan yazılar yazmak zorundalar. BDS hareketi, bu yüzden Ayşe Düzkan’a teslim edilmeli, Düzkan her eylemde, ülkedeki Filistin sevdasını laikleştirmek için ideolojik hiçbir bağı bulunmadığı “FHKC” ile ilgili sloganlar atmaya mecbur.
BDS hareketi, dünya genelinde ciddi kazanımlar, mevziler elde ederken, onun burada basit bir aydın kulübüne indirgenmesinin sebebi burada. Erdemol ve Foti gibilerin “silâha ne gerek, diplomasi yürütmek lazım” diyen yazıları, bu zeminde tedavüle sokuluyorlar. Devlete fikren ve zımnen yaklaştıkları ölçüde İsrail’i tanıyorlar, onu tanımayan iradeye laiklik-ilericilik kisvesi altında, düşmanlık ediyorlar.
* * *
Filistin’de yüksek ideolojinin adı Filistin’in kurtuluşu, İsrail’in yıkılışıdır. Küçük burjuva bir yerden, kafasının içindeki özel ideolojik birikimi satmaya çalışanlar, o yüksek ideoloji karşısında her daim diz çökeceklerdir. Filistin, Hamas’tan, FHKC’den, İslamî Cihad’dan ya da Fetih’ten yücedir. Bu gerçeği görmeyen, helâk olacaktır. Filistin’in onurlu evlatlarına küçük burjuva kaprisleri üzerinden küfretmek, asli kötülüktür. Filistin’in küreselleştiği, kürenin Filistinleştiği momentte bu tür kaprisler kolektif mücadeleye zarar verecektir.
Eren Balkır
21 Haziran 2016
Dipnotlar
[1] “Saray-Ordu El Ele”, 21 Haziran 2016, Sendika.org.
[2] Mustafa K. Erdemol, Filistin’i İsrail’den Çok Hamas Bitirdi”, 21 Haziran 2016, Birgün.
[3] Ali Abunimah, The Battle For Justice in Palestine, Haymarket Books, s. 13.
[4] Tarık Dana, “Filistin Direnişi ve Düşmanlar”, İştirakî.
[5] Joseph Massad, “Barış Savaştır: Oslo Anlaşması’nın Ardından”, Çev. Büşra Helvacıoğlu, İştirakî.
[6] “FHKC Bildirisi”, İştirakî.
[7] Mustafa K. Erdemol, “Parçalanmış Filistinli Gruplar Bağımsız Filistin’e Engel”, 6 Mayıs 2016, Birgün.
[8] Alan Hart, “Abbas Yerine Dahlen”, İştirakî.

Yeni Bir Savaşın Eşiğinde

FHKC hapishane örgütünün üçüncü konferansını tamamlayıp yeni bir liderlik kadrosunu seçmesinden çok kısa bir süre sonra İsrail hapishane idaresi ve güvenlik servisleri Yoldaş Bilal Kayed’in idarî gözaltına alınmasını emretti. Yoldaş, hapishane kolunun lider kadrosundandı ve kuzey seksiyonunun lideriydi. Kayed, on dört buçuk yıldır hapiste, bunun sekiz ayı aşkın bölümü tecritte geçti. Cezasının bittiği, özgürlüğünü beklediği günlerde hukuka aykırı olan bu idarî gözaltı emrine maruz kaldı.
Yoldaş Bilal Kayed, Nablus’taki Ebu Ali Mustafa Tugayları içinde mücadele eden genç bir militandı. Yirmi yaşından küçüktü tutuklandığında. Hapiste büyüdü ve bir lider olarak kendisini geliştirdi. Birkaç yıl içinde FHKC’nin hapishanelerdeki liderlerinden biri hâline geldi. Örgüt liderliğine yükselmezden önce birçok alanda faaliyet yürüttü. Hapiste geçirdiği süre zarfında yoldaşlarını bedenen ve zihnen eğitmeye dönük ciddi çalışmalar yürüttü. Örgütün hapishane kolunu güçlendirmek için çok çalıştı.
Bilal Yoldaş kendisini de eğitti. Örgütsel, entelektüel ve politik kimi konu başlıklarında yazılar kaleme aldı. Mapus arkadaşlarına dersler verdi. Açlık grevlerine katılma konusunda asla tereddüt etmedi. Kendi döneminde gerçekleşen, 2004, 2011 ve 2012’de yaşananlar da dâhil tüm açlık grevlerine katıldı. İdarî gözaltına tabi tutulmuş tutsaklarla dayanışma için açlık grevine gitti.
Bilal Yoldaş’ın kendisi ile ilgili idarî gözaltı emrini protesto etmek ve koşulsuz serbest bırakılması talebini dile getirmek için açlık grevine başlayacağını beyan etmesi ile birlikte hapishane şubesi ve Bilal’in yoldaşı, dostu olan yüzlerce üyesi öfkeli yürekler olarak bu savaşa girdi. Hiçbirisi yoldaşlarının böylesi bir savaşı tek başına vermesine izin vermeyecek, hapishane idaresi ve hukuksuzlukları karşısında bir milim bile geri adım atmayacak.
FHKC hapishane örgütü, Siyonistlerin tutsaklara yönelik işledikleri suçlarla, bilhassa tecrit ve hücre cezası ile uğraşma konusunda büyük bir tecrübeye sahip. Bu örgütün öncülük ettiği mücadeleyi anımsamakta fayda var. 2011 tarihinde gerçekleştirilen grev sayesinde 2012’deki açlık grevinde diğer gruplar ve dost tutsaklar önemli kazanımlar elde ettiler ve hücrelerden çıkartıldılar. Bu mücadelenin öncüsü FHKC Genel Sekreteri Yoldaş Ahmed Sedat’tı. Ayrıca Gazzeli tutsaklar aileleri tarafından ziyaret edilme hakkına kavuştular ve diğer birçok talep yerine getirildi.
FHKC hapishane örgütü, 14 Haziran’da Bilal Yoldaş’ı desteklemek için bir mücadele başlattı. Mücadele Temmuz başına dek yoğunlaşarak sürecek. Sonrasında tutsak yoldaşların büyük bir kısmı açlık grevine girecek. Bu mücadele, Bilal Yoldaş’ın zincirleri kırılana, onun ailesine, sevdiklerine, köyüne ve halkın ordusuna kavuşmasına dek, tam bir kararlık ve devrimci azimle sürecek.
Bu bağlamda bizler, bu mücadelenin desteklenmesinde medya ve kitle örgütlerinin önemine vurgu yapıyoruz. Bilinmelidir ki yoldaşlarımız bu çabalara güveniyor ve emeğini ortaya koyan herkesi takdir ediyor, tüm o insanları bu mücadelenin hedeflerine ulaşana dek faaliyetlerini sürdürme konusunda yüreklendiriyor.
Yoldaşlarımız, bu mücadelenin yürütülmesi noktasında sahip oldukları deneyimlerinden de bildikleri üzere, zaferin vakti, bu özel ve acil mücadeleye halkın vereceği desteğe bağlıdır.
Kamil Ebu Haniş
Wael Jaghoub
Ramon Hapishanesi

Garson Masa İyi Manzarayı Değiştir

İmralı’da kurulan masa, yerli yerinde duruyor olabilir mi? Erdoğan’ın “izleme heyetinden haberim yok”[1] dediği tarih 20 Mart. İmralı Notları’nın son tarihi, 14 Mart. Notlar, Öcalan’ın “benim ruhum genç” sözüyle son buluyor.
Erdoğan, “bu iş istihbaratla yürümeli” diyor. Öcalan Notlar’da Erdoğan’ın Perinçek çizgisine yaklaştığından bahsediyor ama nasıl oluyorsa görüşmeler sürüyor. Bizim Erdoğan’a kilitlenmemizin istendiği manzarada başka ilişkiler gelişiyor. İstihbarat temsilcisi, Öcalan’ın “politika ustalığı”nı övüyor, ona “burası sizin toprağınız, ülkeniz, kimsenin haddine değil kovmak” diyor. Devletin bir “deli”nin kaprisi yüzünden belirli bir planını iptal edebileceğine inandırılmak isteniyoruz.
Peki masa dağılmamış olabilir mi?
Erdoğan, ikide bir, “PKK ile görüşen ben değilim” diyordu. Burada şizofrenik bir durum mu söz konusu? Erdoğan, esasında yeri geldiğinde kendi, bazen AKP kimi zaman da devlet adına konuşuyor. Mesajlar buna göre iletiliyor. Belirli mesajlar onun ağzından bu tip dolayımlarla aktarılıyor.
Şimdi de masanın İncirlik ve Kobanê’ye doğru uzatıldığından bahsediliyor. Notlar’da belirgin Esad-İran hattı düşmanlığı göze çarpıyor. Karşılıklı ilişkiler dâhilinde kimi hamleler yapılıyor. Demirel’den ve AKP hükümetinden bahseden Öcalan, “rodeocu” örneğini aktarıyor. Onun da devlet atına rodeocu misali bindiği anlaşılıyor. Erdoğan’daki siyaset bilgisi de “eline kırbaç niyetine yılan alıp aslanın sırtına binmek”ten bahseden eski siyasetnamelerden ibaret.
* * *
Notlar’daki ifadelere bakılacak olursa, IŞİD’in Kobanê saldırısına dair sosyal medyadaki hava, yalan üzerine kurulu. Türkiye’nin direnişe gizli ya da açık destek verdiği anlaşılıyor. Öcalan, “HDP Cemaat’le işbirliği kuramaz” diyor. 6-8 Ekim olaylarının “provokasyon” olduğunu söylüyor, darbeye zemin teşkil etme ihtimalinden dem vuruyor. Bu karışık manzaranın değiştirilmesi gerekiyor. Millet, ölümle korkutulup sıtmaya razı ediliyor.
Fukara insanlar ise bu noktada şunu merak ediyorlar: Kobanê için ülkeyi yakanlar Sûr, Cizre, Yüksekova için neden yakmıyorlar? Oralar daha az mı değerli? Değer ölçütü mü değişti, toki midir artık o ölçüt?
* * *
Sonra HDP Erdoğan’ın diplomasını temize çekiyor. Demirtaş, “MİT tırlarındaki silâhları Türkmenler PYD’ye satıyorlar” diyerek IŞİD iddialarını dinamitliyor.[2] Masa sallansa da yerinde duruyor. Sırrı Süreyya, Önder’in baştemsilcisi olması hasebiyle, ortalıkta görülmüyor. Devlet, o masada değiştiriyor manzarayı. Tüm mesele ise Suriye odaklı olarak ilerliyor.
Levent Gültekin[3] de TKP’liler[4] gibi muhayyel bir bürokratla konuşmasını aktarıyor. “Meczup” Erdoğan’ın iç savaşı göze aldığından bahsediyor. Devletin içeriyi konsolide etme girişimine bir “fail” olarak katkı sunuyor. Konsolidasyon, herkesin herkese karşı sivrilttiği dişlerinin söküldüğü, ortak “liberal-cumhuriyetçi” devlet kurgusu önünde diz çöküldüğü bir pratik olarak cereyan ediyor.
Her kabilenin putunun yan yana durduğu bir manzara, o kutsal pazar için kuruluyor masa. Her şeyin başı ve sonunun kendisi olduğunu düşünenler, herkesi kendilerine mecbur etmeye çalışıyorlar. “Fikrini dayatma!” ya da “eylemini dayatma!” diyorlar. Masa sallansa da hükmünü yürütüyor.
* * *
Öcalan, kendi varlığı ile müşahhas kılınmış olan halk hareketini devlet içi çatlaklardan ilerletmeye gayret ediyor. Meşru olan bu pratik, sol siyasetin kısırlaşması, tecrit edilmesi ile sonuçlanıyor. İlerleme için bedel ödenmesi gerekiyor. İlerleme tanrısına, o putlara kurbanlar verilmesi zaruri. Solun bu kurbanlardan biri olduğunu görmesi gerekiyor.
Bu kurban töreninin bir göstergesi, “hem aydınlanmacılık eleştirisi yaptık” deyip hem de “Ne Kemalizm bizim çıkış referansımızdır ne de tersinden Kemalizm, Ermeni ve Kürt karşıtlığına indirgenerek tanımlanıp, tarihsel anlamda oynadığı rol itibariyle, göz ardı edilecek bir çizgidir (Türk modernleşmesinde oynadığı rol ve Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi olması, Kemalizm’in bir 'burjuva ideolojisi' olduğu gerçeğini değiştirmez)” demektir.
Kemalizm, bu düzlemde “kitleleri özne kılmayan, yukarıdan aşağıya gerçekleşmiş bir modernizm” olarak eleştirilmektedir. Böylelikle ilgili siyasi özne, aşağıdan modernizm ve Kemalizm peşinde olduğunu ikrar etmektedir. Türk ilerlemeciliğinin kazanımlarına sonuna dek sahip çıktığını söyleyen bu sol özneler, lafız düzeyinde, ideolojik katmanda devletle fikrî-zihnî rabıta kurmayı politika zannetmektedirler. Osmanlı’dan bugüne özel kişilerin eylemleriyle rabıta kurmak sağcılara; laflarıyla rabıta kurmak solculara düşmüştür. Bu nedenle “Türk modernleşmesinin ve ilericiliğinin birikimlerini sahiplenmek ve ileriye taşımak gerek” denilmek zorundadır.
* * *
Notlar’da PKK’nin geçmişte AKP’ye iki yüz bin kişi gönderdiği de söylenmektedir. Modernleşme ve ilericilikle girilen flört ilişkisi de CHP’ye dairdir. Burjuva partilerle ve tabanlarıyla kurulan bu ilişkide bir sorun olduğu açıktır. Meseleler, gene yukarıda, yukarıdan, yukarıdaki rüzgârlarla çözülmek istenmektedir. “Kitleleri özne görmeyen Kemalizm” söylemi, bu solcular şahsında yeniden üretilmektedir.
Kemalizm, biraz da İran’a nispetle oluşmuş bir ideolojidir. “Hakan Fidan’ın meseleleri felsefî ele aldığını” söyleyerek onu öven Sırrı Süreyya, Kasım Süleymani için şu ifadeyi kullanmaktadır: “Kasım Süleymani’nin devreleri biraz karışmış. Kayışı kopmuş boşa dönen motor gibidir.” O “motor” bugün Bahreyn’de vatandaşlıktan[5] çıkartılan muhalefet lideri için o devleti tehdit etmektedir. Buradan da anlaşılıyor ki PKK, otuz yıl sonra İran devrimi ile sarsılan Türk müesses nizamına hâlâ kendisini işaret etmek zorunda.
* * *
Bülent ise parmaksız, işaret ettiği bir ufuk yok. Direkt Öcalan ile onun solculuğu üzerinden rabıta kurarak, burada “Türk PKK’si” kurabileceklerini zannediyorlar. O nedenle “Sosyalizmi Türk kültürünün içinden, bu kültürden beslenerek, bu kültüre yaslanarak kuracağız” diyorlar. “Yurtsever” olduklarını haykırıyorlar. Ardından da “Kürd’ü Türk’le birleştirenin sol olduğunu söylüyorlar. “Bize destek verin ki Kürdler ayrılmasın” diyorlar. Bu söylemin TKP’nin yirmi yıldır ürettiği ideolojinin bir karikatürüne yol açacağına şüphe yok.
İslam ile ilgili değerlendirme de aynı birlikçi düstur üzerine kurulu. Manzarayı dağıtan bir olgu olarak İslam, politik niteliğinden arındırılmak isteniyor. O kültürel, bireysel bir değere kapatılmaya çalışılıyor. Masa ve manzaranın ilişkisi, hep bu yaklaşım üzerine kurulu. İslam’ın hayatı örgütleyen bir güç olmaktan çıkartılması zorunlu. Bunun için İslam içinden o muhayyel sosyalizm siyaseti için seçki yapmak, onu gereksizleştirmek gerek. Bu, Müslümanlarla değil, liberallerle ilişki kurulacağının ikrar edilmesidir. “IŞİD’in esas nedeni dışsaldır” deyip “AKP-IŞİD faşizmi” söylemini programının başına yazmak, buradan tüm Müslümanlara savaş açmak, ama o dışsal olana zerre laf etmemek, bu liberalizmin tezahürüdür. “Çokluk birliğe aşkındır” denilen teoloji, bu ideolojinin bir parçasıdır. “Çemberler demokrasisi”, hayata efendilerin aritmetiği ve matematiği ile bakanların fikrî pratikleridir. Zira bu pratik “tek dünya tarihi vardır” demekte, sadece onunla ilgili malumatına odaklanmaktadır.
* * *
Evet, o masa bu tarihe içrektir, ona uygun bir manzara lazımdır.
İrade, o masaya layık görülmeyenlerin, oradan düşen kırıntılara razı edilmeye çalışılanlarındır. Manzarayı değiştirecekler onlardır.
Eren Balkır
20 Haziran 2016
Dipnotlar
[1] “Erdoğan’dan İzleme Heyeti Açıklaması”, 20 Mart 2015, Radikal.
[2] “Demirtaş’tan Çarpıcı İddia”, 19 Haziran 2016, Cumhuriyet.
[3] Levent Gültekin, “Erdoğan İç Savaşı Göze Almış”, 13 Haziran 2016, T24.
[4] Bir değerlendirme için bkz. Eren Balkır, “İşkil”, İştirakî.
[5] “Bahreyn’e Bir Uyarı da İran’dan”, Sputnik.