Derlenip Dürülmesin Bayraklar

Sanırım Fuko’ydu. Bir kitap yazıp yayınevine götürüyor. Editör, “bu kitap gayet anlaşılır olmuş, basmam” diyor. Genel manada, özellikle Fransa’da, anlaşılmaz metinlerin rağbet gördüğü iddia ediliyor. Bu metinleri, gerekli ve yeterli felsefî birikimi olmayan genç tercümanlar dile ve metne hâkim olmaksızın Türkçeye çeviriyorlar. O anlaşılmaması için yazılmış kitaplar, daha da anlaşılmaz bir hâl alıyorlar. Bazı siyasetten ve devrimcilikten düşmüş isimler de o kitapları anladıklarını satmak, anladıklarına dair poz kesmek için bol alıntılı yazılar yazıyorlar bugünlerde.
O yaldızlı cümleler, alıntılar silkelendiğinde geriye sadece şu cümle kalıyor: “sınıflar mücadelesi devri bitti, devrim olacaksa onu da orta sınıflar yapacak.” Tuhaf olan, bu kesimlerin, ezilen bir milletin önderi olmuş bir kişinin onca yazdığı içerisinden delöz, spinoza, fuko, negri, bukşin vb.’ye benzeyen cümleler bulmaya çalışmaları. Anladıklarından değil, kafalarının içinde kurdukları özel dünyaya özel bir kitle bulduklarını sandıkları için bu gayret.
Bugün sandıkları, sandığa kilitli. Özel orta sınıf âlemlerinden bu coğrafyanın çileli, dertli, öfkeli halklarını anlayabileceklerini sanıyorlar. Kendi hocaları, Avrupa’da mültecilere küfrediyor, fukaradan kaçıyor. Buradakiler de mazlumdan ve onun şiddetinden nasıl kurtuluruz hesabı yapanlara bağlanıyor. Kürd sevdası, ondan, o beladan kurtulmak için. Yoksa Ayşe Erdem niye başkan olsun?
Bildirgeleri, seçim konuşmalarını, reklâmları, tanıtım filmlerini onlar hazırlıyorlar. Gezi günlerinde Samanyolu’na çıkan Ömer Laçiner, Mehmet Altan ekibi, “Bu Tayyip nobran, kaba. O gitsin, bu kurgu kalsın, demokratik burjuva devrimi devam etsin” diyor. Muhsin Kızılkaya, “beni AKP’ye Birikimciler örgütledi” itirafında bulunuyor. Bugün Gezi ile ilgili çekilmiş Cennetin Düşüşü belgeseli nedense Ahmet İnsel ile açılış yapıyor. Oysa bu isimler, o günlerde AKP’yi korumaya alıp Tayyip’i çöpe atıyorlardı. Tüm meseleleri şahsîleştiriyorlardı. Bu dönem etlenmiş orta sınıf, kendisine yakışmayan gömleği seçti ve onu yırtıp atmak istedi.
Söz konusu kesimin HDP adına yazdıkları metinlerde de hedef salt Tayyip olarak gösteriliyor. Tayyip’siz AKP içerisinde oluşacak çatlaklara göz kırpılıyor. Esasında herkes Fethullahçılaşıyor. Gezi’nin tek bakiyesi bu.
Tayyip şahıs olarak hedef alınınca tüm meseleler şahsîleştiriliyor, bu da belirli şahısların yıldızının parlatılması adına yapılıyor. Ama o meseleler ortalık yerde duruyorlar. HDP seçim bildirgesi, öz itibarıyla, Tayyip’in altını oymak için kaleme alınıyor. Başka bir politik-ideolojik anlamı bulunmuyor.
Dolayısıyla Birikimci siyaset algısı, Fethullahçı taarruzla ortaklaşa, sol-sosyalist âlemi işgal ediyor. Eskiden MİT’e karşı hasbelkader devrimci istihbarat teşkilatı kurmuş koca koca örgütler, gıdasını fuat avni ve fethullah basınından alır hâle geliyorlar.
Tüm bunlar, şu veya bu biçimde burjuvazinin düşürdüğü bayrağı kaldırdığını düşündükleri proletarya, halk ya da ezilenler adına yapılıyor. Yaşananların gerisinde burjuvazi ve devletin müdahaleleri, seyri asla görülmüyor. Meselelerin tek bir şahsa kapatılmasını ve o şahsa saldırılmasını emredenler, geride, altta olası tüm imkânları ve bağları yok etmek istiyorlar.
Temel ayrışma, çatışma, aidiyetle mülkiyet arasında. Orta sınıflar aidiyet meselesine yönelik her türden saldırıya nefer oluyorlar. Mülk kavgasında aidiyet ve ortaklık meselesini tasfiye etmek istiyorlar. Tekillikten, tek tek bireylerin tek bir etkinin nedeni olmasından bu sebeple bahsediyorlar. Ancak bireylere seslenebiliyorlar. Onca bireyin nasıl olup da bir araya geldiğini anlamaya çalışmak için uğraşıyorlar. Burjuvazinin ideolojik âlemde kurguladığı bireye bakıyorlar. Bireyse ancak mülk sahibi insan olarak tarif ediliyor. O imkân ve ehliyet de sadece burjuvazide ve burjuvaziyle mümkün. Hâsılı, birey olmak, burjuvazinin eşiğine yüz sürmeden mümkün değil.
Her şeyi Tayyip’e kapatmak, onu günah keçisi yapıp uçurumdan aşağı atmayı istemek, eşiğe yüz sürmek, başka bir şey değil. “Ben öyle olmayacağım” sözünü vermek, en azından Birikimcilere ve onların efendilerine.
Tarihi burjuvaziyle başlatanların bu eşikte boncuk misali dizilmelerinin, bunlara bir imame bulunup tespih yapılmasının manası yok. Süphan olana iman yoksa bu yan yanalık değersiz.
Kürdistan var diyedir birilerinin ellerini ovuşturarak baktığı kitle. Engels’in bir ifadesini yorumlarsak, “Avrupa gerçeğinde, ayakta, devlete karşı, mücadele içerisinde bir sınıf var diye var proletarya.” En alttaki, mazlum, o olduğu için biz proletarya dedik” diyor Engels. Bugün Kürd de böyle.
Demek ki seçimde oy kullanılacaksa, sadece o Kürd’e oy verilebilir, onun eşiğine yüz sürülebilir. Gerisi süs püs, al puldur. Liberal yağ çıkartma teşebbüsüdür. Kürd’ü bağlamından çıkartmaktır. Mazlumları Kürd denilen ortak bağlamdan uzak tutmaktır.
Sağ siyasetin meselesi, din, millet gibi ortak olan birikimi efendilerin hizmetine sunmaktır. Sol siyasetse, kendisini ortak olana düşmanlıkta kurar. En fazla, ortak olandaki kırılma, sıçrama ve dönüşüm momentine oturuyorsa, başarılı olur. Ortak olan, efendilerin dünyasına açılmak istiyorsa, sol vardır.
Bugün tüm aczini, zafiyetini, çerini çöpünü gizlemek için bu Kürd denilen halıyı kullanmaktadır sol. Bugünse New York Times’ın “ABD ve Türkiye'nin diğer NATO müttefikleri, onu [Türkiye’yi] bu yıkıcı yoldan geri döndürmeye çalışmalı.” diyen yazısından medet umar hâlde. “NATO’yu da AKP’yi de yıkacağız” diyen yok!
Çünkü sadece kişisel olana, bireysele bakılıyor. Bakılması isteniyor. Kolektif, ortak olanın hükmü ortadan kalkıyor. Geçmişte proletaryayı burjuva batının sunağında kurban edenler, bugün Kürd’ü ortaklığa dair bir im, imge olması sebebiyle, katletmek derdindeler.
Kürd’ü taklid ederek yol alabileceklerini zannedenler, Afro-Amerikanların blues müziğini birey ölçüsünde deforme ederek rock müziğini icad eden İngiliz gençlerine benziyorlar. Pazar bunu emrediyor. Pazar, parmakları, yüreği, derisi kara, nasırlı zenciyi görmeden o mavi notaları satmak istiyor.
Dolayısıyla bugün geçmişin Sünni bir fakihini gerçeğinden ayırıp sözlerini yaldızlamanın bir manası yok. Şeyh Bedreddin’deki komünizmi, örgütlerin ortasına pimi çekilmiş bir bomba gibi bırakmak gerekiyor. Meslekî ideolojilerinin ağırlığına, sakinliğine kapılmış, küçük burjuva dükkânlarını beklemekten başka bir şey yapmayan yapılar, ortaklığı ondan öğrenmeye mecburlar. “Yapraksız bir dalda sallanan şeyhin çırılçıplak eti” bayrak olmalıdır. Saraylara danışmanlık yapmış Konfüçyüs’ü kendi pratiğinde güncelleyen Mao’nun Çin’indeki ortak olana bakmamak, buranın ortak olanını da görmemeye, sadece kendi öznelliğine bakılmasına mecbur eder. Bedreddin bu nedenle bayrak değildir. O, sadece geri bir döneme, geri bir halka, geri ideolojiye yakıştırılmayan cümleleri kazara sarfetmiş, o cümleleri gasp edilmek zorunda olan bir gafildir.
Bedreddin, 1730’da İstanbul’u ve sarayı bir süreliğine ele geçirmiş Patrona’nın kızıl bayrağıyla birleştirilmeyi bekliyor. Şeyh, hançerini doğuya sallayan Osmanlı’ya karşı, Timur, Selçuklu, tarikatlar vs.’nin ortaklığına örgütleniyorsa, Patrona da Nevşehirli İbrahim Paşa liderliğinde sarayın doğuya saldırmasına, lalelerin gölgesinde süren zulme karşı tüm mazlumların ortak çığlığına dâhil oluyor. Patrona, iktidarı döneminde, isyan esnasında kendisine yardımcı olmuş bir kasabı Boğdan’a voyvoda (vali) tayin ediyor. Adamlarından birkaçı halktan haraç kesmeye kalkınca, halka “sizden haraç alanı öldürün” emri veriyor. Birilerinin ortak olana, aidiyete olan öfkesini ve nefretini buralarda, solun uzaklaştığı, kaçtığı yerlerde aramak gerekiyor.
Eren Balkır
30 Mayıs 2015

Sisi: Hamas'a Düşman, İsrail'e Dost

Mısır’da bir söz vardır: Hukukun verdiği karar hakikatin en yüce biçimidir ama bugün ülkedeki yalın hakikat, Abdulfettah Sisi liderliğindeki Mısır’ın Filistin’den çok İsrail’e yakın olduğu.
Salı günü Duruşmasız Yargılama Mahkemesi, İsrail’i terörizmle suçlayan bir davayı inceleyecek bir hukukî karar vermediğine hükmetti.
Çelişkili Resmî Kararlar
Bu karar, Hamas’ı kısa süre önce terörist bir örgüt ilân eden kararın ardından verildi. Ama görünüşte yargı, İsrail’i terörist bir devlet olarak görmeyi reddetti. Burada tek şaşırtıcı olan husus, bazılarının bu kararın alınmasını şaşırtıcı bulması.
İsrail, Mısır’daki Sisi iktidarının bir dostu. Darbeden hemen sonra İsrail, ABD’den Mısır’a vereceği 1,3 milyar dolarlık yıllık askerî yardımı dondurmamasını talep etmişti.
Kısa bir süre sonra İsrail Gazze’de Filistin halkına, Sisi’nin yeni rejimi de Sina halkına saldırdı.
Bu gelişme, Mısır siyaseti ile İsrail arasındaki sıkı ittifakın altını çizdi. Örneğin İsrail gazetesi Maariv, Hamas ile yapılan savaşın en önemli sonucunun bu savaşın Mısır’la İsrail’in stratejik ortaklığını pekiştirdiğini iddia etti.
Washington Yakın Doğu Siyaseti Enstitüsü’nden Eric Trager bu noktada “Sisi, Washington ve İsrail’in Hamas’ın terörist bir örgüt ve stratejik bir tehdit olduğuna ilişkin görüşünü paylaşıyor. Washington Hamas’ın tecrit edilmesi için Sisi’ye bir ortak olarak güvenebilir.” dedi.
Stratejik Yeniden Hizalanma
Mısır’daki darbe rejiminin Hamas’a yönelik nefretinin bir taktik olduğuna inananların baskı uygulama ve pazarlık amacıyla geliştirildiği düşüncesi tümüyle hatalı. Bu, esasında, Kahire ve Tel Aviv arasındaki stratejik ittifak üzerinden teyit edilen, yerleşik ve mutlak bir strateji.
Mısır rejimi, hayatta kalmasının tümüyle ABD ve İsrail’in verdiği onaya bağlı olduğunun farkında. Özellikle rejim, Arap-İsrail ilişkilerini yoluna koymaya ve bu ilişkileri İsrail’in güvenliği ile ilgili sınırlar dâhilinde tutmaya mecbur.
Mahkemenin son kararı rejimin doktriniyle tam anlamıyla uyumlu. Ancak esasında burada tuhaf olan, bilhassa gösterişe bayılan sahte solcularla bugüne dek değersizliklerini gizlemeyi bilmiş sahte milliyetçiler gibi seçkinlerin ortaya koydukları tepkiler ve bunların İsrail’i kınama noktasında despotik ve yozlaşmış rejimler lehine belirli önyargılara sahip olması.
Wael Kandil

Mursi’ye İdam Cezası

Tarihin Geri Dönüşü
“Sadece muhalefete karşı uygulanan baskı politikasının yoğunlaştığından söz edilebilir, yargı erki bu baskı politikasında ön plandaki güçtür.”
[Şadi Hamid, Brookings Ortadoğu Siyaseti Merkezi, YNet, 23 Mayıs 2015]
İdam cezası, sadece Arap Baharı için verilmiş sade bir ölüm ilânı değil ayrıca onun için kesilmiş daha kapsamlı bir ölüm cezasının ifadesidir. Burada esasa ilişkin bir mesaj verilmektedir: Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki otoriter rejimlere karşı o coşkulu gösterilerin sonrasında oy kullanan herkes, korkunç bir saldırıyla karşılaşacaktır. Tüm muhalifler, köktenci artıklar ve gasıplar ya da liberal uşaklar olarak saldırıya uğrayacak, öte yandan eski muhafız desteklenip alkışlanacaktır.
16 Mayıs’ta Mursi ve 105 destekçisi, devrik lider Hüsnü Mübarek rejiminde meydana gelen kitlesel firar eyleminde rol oynadıkları sebebiyle, idam cezasına çarptırıldı. Baharda açan her tomurcuğu vuracak bir don yaşanacağına dair bir işaretti bu.
Bu sonuçtan memnun olmayanlar, Mursi’yi yargıçlara hakaret ettiği gerekçesiyle yeniden sanık sandalyesine oturttular. İntikam almak için yanıp tutuşan devlet yetkilileri Mısır’da çok şey yaptığından, Mursi suçlanma konusunda yalnız değil. Alâ Abdulfettah, her tür tanım veya renk belirlenimi üzerinden kendisini köktenci olarak adlandırmaya hevesli bir isim. Bir de insan hakları avukatı Emir Selim var. Bu isimlere bir de siyaset bilimci Amr Hamzavî’yi eklemek gerek.
Aralarında belli belirsiz de olsa ortak bir bağ var. Bunlar Mübarek rejimine muhalif isimler, tüm suçlamalar bununla ilgili. Ama meselenin kökleri daha da derine uzanıyor. Sisi, tarihe geçip kendisini temize çıkartmak istiyor. Düşman hiçbir anlatıya göz yumulmuyor.
Mursi’ye verilen ölüm cezasında belirgin bir ikiyüzlülük var. ABD hemen alarm verdi ve Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, alınan kararın “Mısır’ın uluslararası hukuka dair yükümlülükleri”ne uygun düşmediğini söyledi. “Eski cumhurbaşkanı Mursi dâhil 100’den fazla destekçisine kitlesel idam cezası verilmiş olması bizi derin bir endişeye sürüklüyor.”
Ancak Mursi’nin seçimle iktidara gelişi Washington tarafından hiç bu şekilde yorumlanmamıştı. Haziran 2012’de Mursi iktidara geldiğinde Obama yönetimi 1,3 milyar dolarlık yıllık askerî yardımı dondurarak Mursi’nin iktidara gelişini hiç onaylamadığını ifade etmiş oldu. Mısır halkı görüşünü ortaya koymuş olabilirdi ama bu görüş kötü yönlendirilmiş bir görüştü. General Mübarek belli ölçüde bir canavardı ama gene de iş yapılabilecek birisiydi. Bu köktenci cinin tekrar şişeye sokulması, Müslüman Kardeşler’in çanına ot tıkanması şarttı.
Hukukî görgü kuralları denilen o büyük maske, verilen mahkeme kararına tatbik edildi. Yargıçlar, tam da devletin istediğini söylediler ve yaptılar. Bu noktada Mısır’daki insan hakları savunucuları ikiye bölündü. Tartışmada insan denilen unsur gerilere düştü, onun yerini hukukun nasıl tatbik edileceğine dair taktiksel ve stratejik değerlendirmeler aldı.
Ulusal İnsan Hakları Konseyi başkanı Abdulgaffar Şükür’ün de bulunduğu kimi isimler, idam cezasının her şey soğuduğu vakit gerçekleştirileceğinden korkuyorlar ve Mursi’nin bugün öldürülmesinin mevcut iktidarı kasıp kavuracak ateşe odun atacağını, devrime açık bir davet niteliği taşıyacağını söylüyorlar. (Middle East Eye, 24 Mayıs). Tarihi kendi önünüzde diz çöktürmeniz mümkün değil. O er ya da geç sizi boğmak için geri döner.
Mahmud Kubbeyş gibi başka isimlerse bu tespite şiddetle karşı çıkıyorlar. “Bu türden ifadeler”e yer olmadığını söylüyorlar. Buna göre, “bizim hukuk dairesi içerisinde çalışma yürütmemiz gerek. Yargının işlemesine mani olan bir şey yok.” Hukuka yüklenen bu hayalî itibara totem misali teslim olmak, hiç de olağan bir durum değil.
İdam cezasının ilânı birkaç ülkede gösteriler yapılmasına neden oldu. İslamî Hareket’in kuzey kolunun binlerce Arap takipçisi Kafr Sana Köyü’nde Cumartesi günü gösteri düzenledi. Şeyh Raid Salah, Mısır cumhurbaşkanını “Gazze Şeridi’ne karşı kuşatmayı güçlendirme noktasında, İsrail ve Amerikan işgal güçleri gibi hareket etmek”le suçladı. (Jerusalem Post, 23 Mayıs).
Muhtelif STK’lar Türkiye’de gösteriler düzenlediler. Türk Hizbullah’ının uzantısı kabul edilen İslamcı Hüda-Par üyeleri ve diğer gösterilerin sonunda yirmi kişi gözaltına alındı (AFP, 23 Mayıs). On birinin Kürdlerin çoğunluğu teşkil ettiği güneydoğu şehri Diyarbakır’daki çatışmalarda yaralandığı ifade edildi. Türk Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bile “Mısır’ın gerisin geri antik Mısır’a dönüştüğünü” söyledi.
Paris’te Place de la Republique’te yapılan gösteride kitle “Adalet İstiyoruz” ve “Sessizlik Öldürür” gibi sloganlar attı. Sudan’ın başkenti Hartum’da yapılan gösteride de benzer duygular hâkimdi.
Tüm bunların Mursi’ye faydası yok. O hâlâ Baş Müftü’nün elinde olan idam cezasının onaylanmasını bekliyor. Her ne kadar ufak bir ihtimal olsa da hâlâ temyiz imkânı mevcut.
İdam cezası, kanlı egemenliğin bir ifadesi olarak her şeyden daha caydırıcı bir silâh. Bu cezayı alanlar, iktidarda olsalar cezanın kullanılmasını isteyecek destekçilerinden uzaklaşacak. Her ilmiğin ucunda “önemli olan tek şey, intikam duygusunun hâkim olduğu orman kanunudur” yazan bir kâğıt asılı.
Binoy Kampmark

Serdengeçtiler Kıyamı

Patrona Halil Ağa önderliğindeki Serdengeçtiler Kıyamı, ideolojik anlamda “İslâmî” bir kıyam değildir. O tarihte böyle bir şeyin olması da beklenemez. Ancak, konunun ilk kaynaklarına ve otoritelere dayanarak verdiğimiz bilgiler göz önünde tutulursa, bu kıyamın klasik “sol” ve “sağ” söylemlerle yazılan tarihlerdeki gibi “çapulcu ayaklanması” olmadığı da bir gerçek. Patrona Halil Ağa ve diğer kıyam kadrosu için, “bî-din ü bî-îman”, “tellak-ı nâ pâk”, “sergerde”, “baldırı çıplak”, “mürteci”, “gerici”, “karafikirli” vs. gibi Türk lügatinde kullanılan tüm hakaret ifadelerini cömertçe kullananlar tarihi bir bilim alanı değil, duygusal bir alan olarak görseler gerektir.
Bu kıyam, o çağın kendine özgü sosyal ve siyasal şartları içerisinde adil ve mutedil bir yaklaşımla değerlendirilmelidir. Eğer böyle yapacak olursak, kıyam hakkında söylenmesi gerekenleri maddeler hâlinde şöyle özetleyebiliriz:
1. Kıyam, Osmanlı’da sık görülen ‘yeniçeri, celali’ vs. gibi sıradan, başıbozuk, amaçsız ya da salt şahsi ve zümrevi çıkarlara ayarlı bir başkaldırı değildir. Onlardan tamamen farklı özelliklere sahiptir. Hareketin lider kadrosuna, bu kadronun eylemlerine, düşüncelerine ve ideallerine bakıldığında bu gerçek açık bir biçimde görülür.
2. Kıyam, Batıcıların ilk adım saydıkları ‘Lale Devri’ ve bu devrin arkasındaki yabancılaşma eğilimine karşı Müslüman halkın rahatsızlığının bir ifadesidir. Bu kıyam aynı zamanda, Batıcılığın daha ilk günden itibaren halkla, halkın değerleriyle ters düştüğünün ve halka karşı, halka rağmen yerleştirilmeye çalışıldığının bir göstergesidir.
3. Bu kıyam, Osmanlı sarayının ve onu destekleyen bürokrat ve aydınların ideolojik tercihlerine karşı, halk-ulema-asker üçlüsünün koordineli bir tepkisidir ve aynı zamanda yerli güçleri temsil eden ‘ulema’ sınıfının, yerlileştirilmiş yabancıları temsil eden ‘devşirme/kul’ bürokrasisine başkaldırısıdır.
4. Bu kıyam dinamikleri, yönelişleri ve hedefleri açısından şer’î, yani meşrudur. Kıyama karşı çıkanlar ülkenin maddi ve manevi değerlerini talan eden ‘mutlu azınlık’, kıyama katılanlar maddi ve manevi değerlere sahip çıkan ezilmiş ve bastırılmış kitledir. Osmanlı’da kitlelerin sahip olduğu tüm manevi değerlerin tek dinamiği ise dindir. Bu din İslâm’dan başkası olmadığı için, bu kıyam, temelde İslâmî kaygılardan yola çıkan kitlenin mensup oldukları dine dayalı manevi değerlerini, o değerleri aşağılayan bir avuç azınlığa karşı korumayı amaçladıkları bir harekettir.
Mustafa İslâmoğlu
-İslâmî Hareketler ve Kıyamlar Tarihi, Düşün Yay., Şubat 2007, s. 147.

Dindar Bir İnsan Komünist Partiye İştirak Edebilir mi?

Bu soruya şöyle yeri göğü inletecek bir “hayır” ile cevap verilmesi beklenir. Marksizm, dinin mistifiye edici etkilerine ya da esasında gerici dinî kurumlara asla zerre zaman ayırmayan, materyalist bir felsefe ve politik bir hareket değil miydi? Tuhaf olan şu ki, dünya genelinde komünist partiler, bugün fiiliyatta dindar insanların partiye iştirak etmelerine ve üye olmalarına izin veriyorlar.
Geri dönüp Birinci Enternasyonal’e bir bakalım. Enternasyonal gerici sağ, hatta eski yoldaşlarınca, üyelerinin ateist olmasını gerekli kılan bir yapı olmakla suçlandı. Diğer yandan anarşistler, Enternasyonal’in kendisinin ateist olduğunu deklare etmesini, inançları ortadan kaldırmasını ve imanın yerine bilimi koymasını talep ettiler. Peki, Marx ve Engels’in bu taleplere cevabı ne oldu? Her ne kadar kendisini ateist olarak ifade etse de[1] Marx Enternasyonal’in ateizmi üyelik önkoşulu hâline getirmemesi gerektiğini söyledi: “Sanki bir fermanla inancı ilga edebileceklerini zannediyorlar.”[2] Engels de Enternasyonal’in “ateizmi mecburi kılmasını” tavsiye edenlerin yalan türünden bir suç işlediklerini söylüyordu.[3]
Marx ve Engels neden böylesi bir konum aldı? Bunun ilk nedeni, ikilinin dini yabancılaşmış sosyo-ekonomik koşullardan doğan ikincil bir olgu olarak görmesiydi. Dine doğrudan yapılacak her türden saldırı, hareketi ana görevinden saptıracaktı. İkinci neden ise ateizmin “sadece dine atıfta bulunup salt onun inkârı olmakla onsuz yapamayacak olması, bu sebeple ateizmin de başka bir din olması idi.”[4] Üçüncü neden de Marx ve Engels’in ateizmin burjuvazinin din karşıtı programını kopyaladığını düşünmesi, dördüncü neden olarak da söz konusu kopyalamanın sosyo-ekonomik zulmün alt edilmesi denilen o asli görevden işçileri kopartacak olması idi.
İkinci Enternasyonal, bu noktada görece daha açık bir konum aldı. O, Alman Sosyal Demokratların 1891 tarihli Erfurt Programı’nı takip etti: “Dinin özel bir mesele olduğuna dair beyanat [Erklärung der Religion zur Privatsache]”.[5] O dönemde tartışılan kilit soru şu idi: Bir rahip ya da papaz partiye iştirak edebilir mi edemez mi? Bu soruya “evet” cevabı verildi ama eğer papaz parti programını kendi aldığı konumlarla çatışmalı bulursa, o vakit ayrışıp ayrışmama meselesi kendisine kalmış bir meseleydi.
Almanya’daki aşırı sol olarak bilinen Spartaküs Grubu bile bu konumu aldı. Örneğin Rosa Luxemburg 1905’te “Sosyalizm ve Kiliseler” isimli makalesinde şunları ifade etti:
“Dünyada da ülkemizde de Sosyal Demokratlar din ve vicdan özgürlüğünü kutsal sayarlar. Herkes kendisine mutluluk vereceğini düşündüğü inancı ve görüşü benimseyebilir. Kimsenin başkasının dini görüşünü yargılamak veya inancına saldırmak gibi bir hakkı yoktur. Sosyal Demokratlar böyle söyler.”[6]
Lenin ve Bolşevikler bize parti üyelerinden ateizm talep etme noktasında net bir örnek sunmaktadırlar. Burada, bizi hayal kırıklığına uğratacak biçimde Lenin, iyi bir Erfurtçu olarak, Erfurt Programı’ndaki konumu alır.[7] Şüphesiz Lenin, kilise ve devletin ayrışması üzerinde durmakta, partinin de dini kendi konumunu genişletmek için yalnız bırakmaması gerektiğini düşünmektedir. Dolayısıyla din alabildiğine bir kamusal meseledir. Ama gene de Lenin, buradan yola çıkarak parti üyeliği başvurularının din ve ateizmle ilgili bir soru içermesi gerektiğine ilişkin bir teklifte bulunmaz. Bir sosyalist, dini Ortaçağ’a ait bir küf olarak gören bir materyalist dünya görüşünü benimsese de, parti, kiliseye karşı engel mengel tanımayan, kamusal bir eğitim programı yürütse de ve genel manada tarihsel materyalist konum, tüm hakikatinin peşinde koşsa da, parti, gene de ateizmi üyelik için gerekli bir önkoşul olarak belirlemez. Dahası dinî inancı var diye bir insan parti üyeliğinden çıkartılmaz. Lenin’in güçlü bir ifadeyle dillendirdiği üzere, RSDİP’e ait örgütler, üyelerini dine göre ayırmamış, asla onlara dinleri ile ilgili bir şey sormamıştır, bundan sonra da asla sormayacaktır.”[8]
Küba Komünist Partisi’nin üyelerine dini yasakladığı bilinen bir şeydir. Parti ilk günlerinde bu kararı alır ama birçok üyesi ateizmi savunurken evde dinî kurallara uymayı sürdürür. Bu nedenle 1991’deki dördüncü kongresinde parti, üye olma noktasında kişilerin karşısına çıkartılan, dinî inançlarla ilgili “engel”i kaldırır. Esasında 2011’deki altıncı kongreye sunulan Merkez Komite Raporu da şu tespiti yapmaktadır: “Devrimci öğreti ile dinî inanç arasındaki uyumun kökleri ulusun temellerinde yatmaktadır.” Bu tespiti desteklemek amacıyla Fidel Castro’nun 1971 tarihli cümlesine bakılır: “Hıristiyanlıkla komünizm arasında, Hıristiyanlıkla kapitalizm arasında bulunan çakışmadan on bin kat daha fazla çakışma bulunduğunu söyleyebilirim sizlere.”[9]
Çin Komünist Partisi’ne gelinceye dek, üyelik koşulu olarak ateizmi öne süren parti bulmak güçtür. Nihayet artık partiye üye olmak isteyenler arasında dinî inançların mevcudiyetini resmen yasaklayan bir parti mevcuttur. Esasında üye olma sürecinde adaya dinî inancı olup olmadığı sorulmaktadır. Olduğunu söyleyenlerden bu inançlardan kurtulması istenmektedir. ÇKP Merkez Komitesi Parti Okulu’ndan Profesör Li Yunlong’a göre, “parti üyelerinin herhangi bir dine girmeleri yasaklanmıştır. Parti üyesi olmak için temel şart, komünizme ve ateizme inanmaktır.”[10] Nihayet bir dine girme arzusunda olmayı yasaklayan ve kendisini alenen ateist ilân eden bir komünist partimiz var artık.
Oysa gene de ortada Çin’e has bir sapma yaşanmaktadır. Bir insan partiye girerken ateist olmak zorundadır ama çok azı sonradan dindarlaşmaktadır, en azından bu inançlarını mütevazı ölçülerde muhafaza etmekte, resmen kabul edilmiş kimi yollardan uygulama imkânı bulmaktadır.
Roland Boer
Dipnotlar
[1] ‘Record of Marx’s Interview with The World Correspondent’, 1871, MECW 22, s. 605.
[2] Marx, ‘Remarks on the Programme and Rules of the International Alliance of Socialist Democracy’, 1868, MECW 21, s. 208.
[3] Engels, ‘Account of Engels’s Speech on Mazzini’s Attitude Towards the International’, 1871, MECW, s. 608.
[4] Engels, ‘Engels to Eduard Bernstein in Zurich’, Londra, Temmuz 1884. 1884, MECW 47, s. 173.
[5] Sozialdemokratische Partei Deutschlands, Erfurt Program. In German History in Documents and Images: Wilhelmine Germany and the First World War, 1890–1918. PDF
[6] Rosa Luxemburg, Rosa Luxemburg Speaks, ed. Mary-Alice Walters, New York: Pathfinder, 1970, p. 132. [Türkçe Çevirisi: İştirakî Dergisi, Sayı: 5-6, s. 53, Çev.: Fatma Büşra Helvacıoğlu.]
[7] Lenin, ‘The Attitude of the Workers’ Party towards Religion’, Collected Works 15, s. 404.
[8] Lenin, ‘Does the Jewish Proletariat Need an “Independent Political Party”?’ 1993, Collected Works 6, s. 331.
[9] Bkz.: cuba.dk.
[10] en.people.cn.

İran'da Buzlar Çözülüyor mu?

Devrimden sonra 444 gün boyunca kuşatma altında kalmış toplu yerleşim alanı bugün bir müze. Nükleer anlaşması üzerinden Amerikalıların bu binaya dönmesi mümkün olacak mı?
Tahran’daki ABD büyükelçiliğinin ele geçirilişinin 34. yıldönümünde eski elçilik binasında duran İranlılar, Kasım 2013 (AFP)
“Amerikalılar bu binaya geri gelemeyecekler. Bu bina onların uyguladığı zulmün bir simgesi.” Bu cümleler orta Tahran’daki eski ABD büyükelçiliğini ziyaret edenlere rehberlik yapan Muhammed Rıza Şaki’ye ait.
Şaki, P5+1 devletleri ile İran arasında müzakere edilen nükleer anlaşmasını takip etmesi beklenen diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilme ihtimali üzerine şunu söylüyor: “İşimi kaybetmek gibi bir endişem yok.”
Şaki 4 Kasım 1979’da radikal öğrenciler tarafından ele geçirildikten sonra ABD’li diplomatların 444 gün boyunca alıkonduğu bu iki katlı tuğladan yapılmış binanın Amerikalılarca yeniden kullanmak istenmeyeceğini söylerken belki de haklı.
Elçinin malikânesini de içeren oldukça büyük bir yerleşim alanı olmasına karşın bugün kolayca gözlenebilen uzak alanlarda elçilik binası kurma eğiliminde olan ABD’liler için gerekli güvenlik imkânlıklarından yoksun. Orta refüjünde ağaçların uzandığı caddede göstericilerin toplanması imkânı bulması hiç de olumlu bir durum değil.
Bina uzun zamandır Devrim Muhafızları’nın kontrolünde. ABD emperyalizmine saldıran bir sergi merkezine dönüştürülmüş. Taleqani Bulvarı’na bakan dış duvar devrimci sloganlarla surat yerine kafatası çizilmiş Özgürlük Heykeli gibi kimi grafitilerle kaplı.
Şaki’nin ifadesine göre, yabancıların neredeyse tamamı elçilik turu için para ödemiş insanlar. Bu turun ederi kişi başı 33 dolar. İranlılar daha az para ödüyor ama zaten çok az İranlı geliyor. Okul turu olmadıkça uğrayan pek kimse yok.
Bina içerisinde, koridor boyunca Ortadoğu ile Vietnam’daki savaşlarda çekilmiş, çocuk cesetlerini ve diğer zulümleri gösteren fotoğraflarla karşılaşıyorsunuz.
Böcekle dinlemeye karşı güvenli, cam duvarlı bir odada, son ABD büyükelçisi William Sullivan’ın balmumundan heykeli de var. Ayrıca Washington’a şifreli mesajlar gönderen ve İran hükümetinin telefonlarını dinlemek için kullanılan eski tipte cihazlar da mevcut.
Amerikalı diplomatlara ait ekipmanlar ve fotoğraflar Tahran’daki müzeye dönüştürülmüş eski ABD büyükelçiliğinde sergileniyor, 2 Kasım 2013 (AFP)
Elçiliğin içerisine muazzam büyüklükte yeni bir ilan panosu konmuş. Nükleer müzakerelerine ithaf edilmiş ve üzerinde Dinî Lider Ayetullah Ali Hameney’in resmi ve şu sözü var: “Amerika’ya güvenmiyoruz.” Amerikan bayrağındaki şeritlerin ve yıldızların oluşturduğu dairesel şeklin etrafında İsrail’in Davud Yıldızı’nı gösteren altı daire var.
Şaki Tahran’daki mevcut resmî aklı onaylıyor ve anlaşmanın imza edilebileceğini söylüyor ama öte yandan da panoda yazan cümleyi de tekrarlıyor: “Batı’ya güvenmiyoruz. Tarih bize Amerika ile Britanya’nın bize üstün olmak istediğini öğretiyor. Onlar dünyanın değiştiğini anlamak istemiyorlar. İnsanlar uyandı artık.”
Psikoloji bölümü son sınıf öğrencisi genç bir kadın olan Elham kitap fuarından gelip eski ABD büyükelçiliğine uğramış. Başörtüsü biraz sağa kaymış, siyah bir güneşliği var. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin 2013’te seçimi kazanmasından veri ahlak polisinin daha az faal olduğu görülüyor.
Elham şunu söylüyor: “Amerikalıların yakın zamanda geleceklerini sanmam. Umarım barışçıl ve dostane amaçlarla gelirler, Irak ve Afganistan’a geldikleri gibi gelmesinler. Cumhurbaşkanı Ruhani’nin de ifade ettiği üzere, bir kazan-kazan durumunun oluşmasını istiyoruz.”
“Yaptırımlar gerçekten fazla can sıkıcı. Her şeyi etkiliyor. Tüketim mamullerinin fiyatları uçtu, orta düzeyde seyreden gelirlerimiz bu enflasyonu karşılamıyor, ilâç bile alamıyoruz. Ekonominin daha iyi olması gerek.”
Nisan’da Lozan’da nükleer anlaşması için ön hazırlık çerçeve metninin imzalandığı gün orta sınıf kesimin yaşadığı kuzey Tahran’da kalabalıklar sokaklara dökülüp otomobillerinin kornalarını çalarak sevinç gösterileri yaptılar. O akşamki coşkunluk sona ermiş. Devlet yetkilileri yaptırımların kaldırıldığı noktada olası değişikliklere yönelik beklentileri yatıştırmayı bildiler.
İranlılar için en son cazip şey ise Tahran’daki ana otobanlardan birini kesen ve ayrı olan iki parkı birleştiren yeni yaya köprüsü. Köprünün her iki ucunda restoranlar ve kafeler var. Hafta sonları bebek arabalarını sıcak bahar güneşi altında gezdiren aileler ve Elbruz dağ sırasını kaplamış karı kendisine fon yapıp selfi çeken çiftlerle dolu.
26 yaşındaki, eski bir mimar olan, eşiyle birlikte manzaranın keyfini çıkartan Ali Rıza, “yaptırımlar kalkarsa büyük bir değişim yaşanır.” diyor: “Yaptırımların kalkması istihdamı, turizmi geliştirecek, diğer ülkelerle ilişkileri iyileştirecektir. Malların fiyatları düşecek, riyalin değeri gene normalleşecektir. İran’da çok sayıda kalifiye insan mevcuttur. Bize sadece yatırım ve sanayi gerekmektedir.”
Anlaşmanın imzalanacağı konusunda herkesin emin olduğu söylenemez. Birçok Tahranlı gibi gayrıresmi taksi şoförlüğü yaparak geçimini sağlayan genç bir bilgisayar mühendisi olan Hüseyin anlaşmanın imzalanması hususuna şüpheyle yaklaşıyor. “Büyük güçler İran’dan çok şey almak istiyor, İran da bu noktada direnmek zorunda kalacaktır.” Bu noktada Hüseyin, 940 yılında gözden kaybolan ve Şiilerin gelecekte, bir noktada geri döneceğine inandıkları On İkinci İmam’ı anıyor ve “Hayat giderek daha da güçleşecektir ama Irak savaşında olduğu gibi Mehdi bizi gene koruyacaktır.” diyor.
İranlı bir adam ABD karşıtı grafitinin yanında yürüyor. 2 Kasım 2013 (AFP).
Jonathan Steele

Fransız Emperyalizmi ve Haiti

12 Mayıs tarihinde Haiti halkı, Fransız Cumhurbaşkanı François Hollande’ı “Yaşasın Dessalines! Kahrolsun Hollande!” sloganları ile karşıladı. Jean-Jacques Dessalines, Fransız köle sahiplerine karşı muzaffer olan Haiti Devrimi’ne uzanan nihai mücadeleye önderlik eden ve 1 Ocak 1804’te Haiti’nin bağımsızlığını ilân eden radikal Haitili generaldir.
Başında Cumhurbaşkanı Michel Martelly ve Başbakan Evans Paul’un bulunduğu mevcut hükümet, başkent Port-au-Prince’teki havalimanında Hollande ile bir araya geldi.
300 kişilik bir heyetle Haiti’ye gelmezden önce Hollande, eskiden Fransızların elinde bulunan Karayip sömürgeleri, Martinik ve Guadeloupe’u da ziyaret etti. Fransız şirketleri için iş fırsatları peşinde koşmak için kısa bir süre Küba’ya gitti. Burada Başkan Raúl Castro ve eski başkan Fidel Castro’yu ziyaret etti.
10 Mayıs’ta Guadeloupe’ta yaptığı konuşmada Hollande, silâhın gücüyle köleliğe son veren ilk ulusun bir temsilcisi olarak Martelly’yi selamladı. 1825’te Fransa’nın Haiti’ye dayattığı ve ülkenin “yitirilen” malların tazminatı olarak 150 milyon altın frankı ödemeye mecbur eden anlaşmayı kınadı. Bu noktada 1804 öncesi sömürgeci ülke eliyle zorbalıkla köleleştirilmiş Haiti halkına atıfta bulundu.
Bu parayı “bağımsızlık fidyesi” olarak adlandıran Hollande, aldığı alkış karşısında “Haiti’ye geldiğimde ülkeye olan borcumuzu ödeyeceğim” dedi. (Haïti Liberté, Mayıs 13-19)
Bu meblağ hiç de az değil. 2003’te eski Haiti Cumhurbaşkanı Jean-Bertrand Aristide’in hükümeti Fransa’dan bu meblağı faiziyle geri ödemesini istedi. Bu da toplam 21,6 milyar dolar tutuyor. Elbette emperyalist Fransız hükümeti bu isteği geri çevirdi. Bugün söz konusu meblağ faiziyle birlikte yaklaşık 26,7 milyar dolar.
Ancak daha Haiti’ye gelmeden Hollande sözünden döndü. Sadece ülkesinin kölelikle ilgili “ahlakî” borcu olduğunu, Haiti halkından “fidye” alındığını kabul etti. 11 Mayıs’ta David McFadden’ın yazdığı üzere, “Fransız devlet yetkilileri, Hollande’ın finansal değil, ‘ahlakî bir borç’tan bahsettiği üzerinde durdular.” (Associated Press)
İlerici bir Haitili yazar olan Norluck Dorange da bu noktada bir insanın “ahlakî bir borcu” nasıl ödeyeceği sorusunu sordu.
Başkentin Champ de Mars Meydanı’ndaki resmi konuşmalar için kurulan kürsünün önünde binlerce öfkeli gösterici toplandı. Bu insanlar, Hollande’ın gerçek borcu “ahlakî bir borca” çevirmesine çok kızmışlardı. Bedelini halkının kanı ve teriyle ödeyen Haiti, finansal yükümlülüğünü ancak 1947’de tam manasıyla yerine getirebildi.
Göstericilerin öfkeli olmasının bir diğer nedeni de Martelly ve Hollande’ın Nisan 1803’te bir Fransız hapishanesinde ölen Haitili lider Toussaint Louverture’ün anıtına çelenk koyması ama Fransızları yenip Haiti’nin bağımsızlığını ilân etmiş olan Dessalines’in anıtını atlamış olmasıydı.
Bazı üniversite öğrencileri, köleleştirilmiş Haitilerin Fransız sömürge idaresi altında yaşadıkları dönemde olduğu gibi giyinip birbirlerini zincirlediler. Bir kişi tıpkı Dessalines gibi giyinmiş, aynı o büyük lider gibi at binmişti.
Kalabalık, “yaşasın tazminat! Yaşasın istirdat! Kahrolsun işgal!” diye bağırdı. Halk, 2004’ten beri Haiti’nin Birleşmiş Milletler Minustah askerî gücü eliyle işgal altında oluşuna da itiraz etti.
Çekilen videoların da gösterdiği üzere, göstericiler militan kişilerdi, polis tomalar ve göz yaşartıcı gazla saldırana dek asla geri çekilmediler. Polis, göstericileri Hollande gelmeden evvel kürsüden uzaklaştırdı.
Martelly’nin umudu, yaklaşan seçimler için mevcut sicilini temize çıkartmaktı ama umutları halkın direnişi ile suya düştü.
G. Dunkel

Tereyağı

Evde tereyağı yapmak mümkün. Sütün ya da yoğurdun kaymağı kullanılıyor. Burada kullanılan yöntem, solun kitleyle ilişkisini andırmıyor değil. Sol, kitleyle ilişkisinde kaymak tabakasına sesleniyor. Kaymağı topluyor. Tereyağını yapıyor, ekmeğine sürüp yiyor.
Bugün özellikle belirli örgütler, bu tereyağı yapımı konusunda ciddi bir rekabet içerisindeler. Biriken kaymağı kim kapacak yarışını siyaset zannediyorlar. Kitlenin nereden geldiği, nereye gittiği, ne hâlde olduğu, ne yaptığı, kimsenin umurunda değil. Tereyağı tezgâhlarının sahipleri, tereyağı tüccarları başka yerlere bakıyorlar. Dertsiz ve öfkesiz olanlar, dertten ve öfkeden kaçıyorlar.
Teori-ideoloji, kaymak tabakasının belirlenmesi için önemli sadece. Kitleler sokaklara dökülüyor, hemen dişe dokunur olanlar bir heybeye dolduruluyor. Kaymak tabakasını ayıran ölçüler, şeflerin ihtiyaçlarına göre belirleniyor. Tabaka buna göre toplanıyor. Sonra kadroları özel olduklarına dair yalana inandırmak için türlü taklalar atılıyor. Devrimcilik, gerisin geri Fransız Devrimi’ne, burjuva siyasetine, onun öznelliğine kapanıyor.
Dükkân kafası, esnaf-zanaatkâr ideolojisi, sol örgütlerin pratiğini ve zihnini belirliyor. Örneğin geçmişte DSİP çizgisine aleni küfreden yapılar, birer-ikişer bu çizgiye örgütleniyorlar. Daha düne kadar DSİP’in yazdıklarına ve yaptıklarına alaycı bir tavırla yaklaşanlar, bugün onun sözlerini tekrarlıyorlar, yaptıklarını yapıyorlar. Kaymak tabakasına bakıldıkça, DSİP güçleniyor. Zira DSİP, kaymak tabakasını ideolojik olarak örgütlemeyi, ona örgütlenmeyi ifade ediyor. Şeytan ön kapıdan kovuluyor, arka kapıdan içeri alınıyor.
Bu yönelimi eldeki silâh da gizleyemiyor. Silâh, internet köşelerinde kesilen pozun bir aksesuarına dönüşüyor. “İşçilere elli yıllık, sabırlı bir mücadeleyi öğütlemek lazım” diyen Marx, “Terör kitlelerle devrimci örgütlerin bağını kopartır. Oysa bizim başarımızın biricik teminatı bu bağdır” diyen Lenin, “Savaş başlamadan bütün mücadele ve örgüt biçimleri savaşı başlatmak içindir; savaş başladıktan sonra ise bütün mücadele ve örgüt biçimleri savaşın geliştirilip güçlendirilmesi içindir” diyen Mao, kendinden menkul, özel bir kurgu adına bir bir kurban ediliyor. Bu isimler, sadece kaymak tabakasını toplamak için birer kepçeden ibarettir artık.
Bugün anlı şanlı iki örgüt, salt kendi başlattıklarını tanıyor, bu başlama anı konusunda kendi aralarında rekabet yürütüyor. Batı’dan kurgulanmış ve bu topraklara yedirilmeye çalışılan teori ve ideoloji de rekabetin konusudur. Ortada kalmış bir örgüt vardır, ideolojik-politik bir ayrışma yaşamıştır. Rekabet hâlindeki iki büyük örgüt bugün, bu küçük örgütü kaymak tabakası olarak gördüğünden, bir parçasını kendisine almaya çalışıyor. Ama burada içeri alınan örgütün tarihi, birikimi, yanlışları ve doğruları önemsizdir. Mesele, sadece kortejlerin ve başka alanlardaki faaliyetin iri görünmesidir. Dert, vitrini zengin göstermektir.
Bu iki örgütün elinde sihirli değnek olsa ve bugün tüm solcuları kendi örgüt mekanizmasına katsa, değişen bir şey olmayacaktır. Ne iki örgüt dönüşmektedir ne de tüm o solcular fikrî ve pratik bir dönüşüme tabidirler. Mesele, sadece kaymakların torbada toplanıp tereyağı yapılmasıdır.
İyi bir tereyağı için sütün saf olması gerekir. Örgütten ayrılanlar, sırf bu saflığı bozdukları için kötüdürler ve bu sebeple cezalandırılmalıdırlar. Bugün kendisinden ayrılanları sokak köşelerinde cezalandıranlar, başına kurşun sıkanlar, bu anlayışlarından vazgeçmiş değillerdir. Her şeyi kendisinde başlatıp kendisinde bitiren örgüt, ayrışanı tehlikeli görür. Adsız-adressiz, uçsuz-bucaksız bir mücadeleye ait olamadıkları sürece bu türden gerilimler varlığını sürdürecektir. Ülkede zaten bir avuç olan faal solcunun kendisinde toplanması için çalışmak, aslında hiçbir şey yapmamaktır. Faal solcunun gelip dayandığı sınırlar aşılmadan, düşmana karşı yeni ortak sınırlar çekilmeden, bu toplama işleminin bir getirisi olmayacaktır.
Zımnen bahis konusu edilen iki örgüt, solun duvarları ötesine geçmeye çalışan mütevazı çalışmaları bozmak, ele geçirmek, mülk edinmek veya boşa düşürmek için çalışmaktan başka bir şey yapmamaktadır. İşin kötüsü, Kürd’ü de böyle okumaktadır. Kürd’ün bunlara bırakacağı pabucu olmadığı açıktır. Kürd’ün de kaymağını toplayacağını zannedenler, fena yanılmaktadırlar.
Dolayısıyla kitlelerin mücadelesinden korkan, sadece kendisi gibi özel insanlara açık olan örgütlerin öncülükten, mücadeleden ve devrimden anladığı da sorunludur. Sokağa sadece kendisi gibi olanları toplamak için çıkan örgütlerin örgütlenmeden ne anladığı sorgulanmalıdır.
Yukarıdaki Marx’ın tespitine atfen: özellikle bu iki örgüt, kısa vadeli, tüketici, geçici bir yönelim içerisindedir. Proletaryayı “gerici” görmelerinin sebebi de buradadır. Günlük kazanımlara kilitlenmek, ana karakteri vermektedir. Bu, uzun soluklu bir kavganın militanlarını bir bir tüketmektedir. Lenin’in sözüne atfen: “devrimci şiddet” diye allayıp pulladıkları pratiğin hiçbir yerinde kitleler ve kitle bağları yoktur. Sadece kendilerini tanımaktadırlar. Kendileri dışındaki dünya gerçek dışıdır. Kitlelerin yönelimleri, gerilimleri onlar için önemsizdir. Mao’nun sözüne atfen: sadece kendi başlattıklarını düşündükleri savaşı savaş kabul etmektedirler. Dolayısıyla Mao veya başka devrimci isimlerin pratikleri, ancak bu kendince başlattıkları “savaş olmayan savaş”ın aksesuarı olabilmektedir.
Küçük burjuvalık, kişilerin gündelik hayatları değil, politik-ideolojik-teorik ağırlığı ile ilgili bir meseledir. Söz konusu ağırlık, meslek odaları, sendikalar gibi mevkiler üzerinden hissedilmektedir. Kitleler içerisinden gerekli kaymak tabakası, bu mevkiler merkeze alınarak görülmekte, değerlendirilmektedir. Dolayısıyla dün devrimcilik konusunda burnundan kıl aldırmayanlar, çizgiyi, hattı değiştirmekte, devrimciliği kendi varlığına indirgediğinden, oralarda olmakla mevkilerin kıymetli olduğunu düşünmektedirler. Oysa ki bu mevkiler, devrimci hareketin kitleyle arasındaki bağların kurulduğu değil, koptuğu yerlerdir. Çünkü ilgili mevkiler, hâkim burjuva siyasetin merdivenlerinden başka bir şey değildir.
Genel algı ve bilgiye göre, silâh ve savaş, başlangıç noktasıdır. Esas olarak da son varılacak olan noktaya işaret etmektedir. Birçok sorunun sadeleştiği, geri plana itildiği ânı anlatmaktadır. Dolayısıyla silâhı tutan, başlangıca ve sona ipotek koyarak rakiplerini geçmek derdindedir. Bunun dışında bir anlamı yoktur. Kürd’ün sola yönelik eleştirisi, başı ve sonu tutan özne tarafından böylelikle savuşturulmuş olur. İşgal altında, sömürge bir ülkeye dair tespit, oradaki bütün tartışmaları sona erdirmiştir. Kürd’den öğrenilen sadece bu şeklî tespittir: tartışmaların bitirilmesi, suyun başının tutulması, rakiplerin bertaraf edilmesi ve tüm imkânların bir bir istismar edilmesi. Sonuçta bugün öğrenilenlerin, hele ki Gezi’den sonra, hiçbir anlamı ve karşılığı olmadığı görülmüştür.
HDP, barajı geçsin ya da geçmesin, geçmişte ÖDP’de görüldüğü türden, mevcut bağların da kopması yönünde ciddi bir risk barındırmaktadır. Geçmişte DSİP çizgisinin yapamadığını yapmak, bu suretle irileştiğini zannetmek, ciddi bir yanılgıdır. Kitleyle şeklî bir bağ kurmuş olmak, hakiki bağların erimesine neden olacaktır.
Küçük burjuva, başı-sonu kendisiyle tanımlamakta, herkesi kendisine mecbur etmeye çalışmaktadır. HDP’ye ondan önce/sonra veya sandıktan önce/sonra ne tür politik-ideolojik-teorik anlamlar yüklenirse yüklenilsin, önemli olan, bu anlamların ardındaki akıl ve pratiktir. Herkesin ağzındaki DSİP düdüğü ve Kürd’ün şekle, maskeye indirgenmiş hâli kimseyi aldatmamalıdır.
Eren Balkır
23 Mayıs 2015

Türkiye'de İşçi Hareketi

Hayranlığı hak edecek bir cüret ve ruh ile Türkler, o iğrenç Sevr Anlaşması’nı paramparça edip bağımsızlığını yeniden elde ettiler. Türkler, emperyalizmin fesadını mağlup edip Sultanların tahtını devirdiler. Yorgun, dağınık, ayaklar altında ezilen milleti birleşik ve güçlü bir cumhuriyete dönüştürdüler. Artık kendi devrimine sahipler. Ama tıpkı diğer tüm burjuva devrimleri gibi Türk devrimi de sadece tek bir sınıfa, zengin sınıfa yarar sağladı.
Milli bağımsızlık mücadelesine muazzam bir katkı sunmuş olan Türk proletaryası, bugün başka bir mücadeleyi, sınıf mücadelesini benimsemeye mecburdur.
Bu mücadelede Türk işçi sınıfı birçok engelle karşılaşmaktadır. Türkiye’de Batı’da varolana benzer sendikalar bulunmamaktadır. Orada sadece dernekler ya da arkadaş gruplarına dayalı, aynı kasabada aynı işi yapan işçi çevreleri mevcuttur. Aynı kasabada yaşayan farklı iş kollarına mensup işçiler ya da farklı kasabalarda yaşayıp aynı iş kollarında çalışan işçiler arasında herhangi bir bağ mevcut değildir. Bu da etkili bir ortak eyleme mani olmaktadır.
Bu durumdan bağımsız olarak, yeni sona eren yıl içerisinde işçilerin yol açtığı birçok huzursuzluğa tanık olunmuştur. Konstantinopol, Haliç, Aydın gibi birçok yerde bir dizi grev gerçekleştirilmiştir. Matbaacılar, demiryolu işçileri, gemi işçileri ve bira fabrikalarında çalışan işçiler greve gitmişlerdir. On bin işçi harekete katılmıştır. Bu deneyimi müteakip Türk işçiler, örgütün ve disiplinin zafer kazanmak için gerekli olduğunu anlamışlardır.
Konstantinopol Kongresi Birlik Kuruyor
Son günlerde Konstantinopol’de [İstanbul’da] İşçi Kongresi toplandı. Kongrede iki yüz elli delege vardı. Bu delegeler 19.000 Konstantinopol işçisini, 15.000 Zonguldak kömür madeni işçisini ve [Balıkesir’in Balya İlçesindeki, 1908’de ilk işçi grevine tanık olan] Balya-Karaaydın’daki kurşun madeninden 10.000 işçiyi temsil ediyordu.
Kongrede mevcut 34 derneğin birlik ya da federasyon çatısı altında birleştirilmesine karar verildi. Bu cüretkâr karar, birliği tanımayı reddeden hükümetin gözünü korkuttu. Burada şu hususu not etmek gerek: Hükümetin işçilere yönelik tavrı, savaşın sona ermesinden beri önemli ölçüde değişti. Hükümet, yabancıların ülkeden kovulması meselesi söz konusu olduğunda işçilerin yanındaydı ama işçilerin örgütlenmesi bir mesele hâlini alınca o, tüm diğer kapitalist hükümetler gibi, gerici olduğunu gösterdi. Dolayısıyla hükümetin işçilerin birliğine karşı çıkışı kimseyi şaşırtmıyor. Ayrıca herkes Lozan vak’asından beri Türk kapitalizminin yabancı sermaye ile flört ettiğini, Türkiye’nin sömürgeleştirilmesi noktasında herhangi bir başarı kazanmaksızın binlerce fukara Rum’un ve Türk’ün ölümüne sebep olan bu yabancı sermayenin bugün Hilâl Ülkesi’ne barışçıl yollardan nüfuz ettiğini biliyor. Hükümetin birliği tanımayı reddetmesi, beşte üçü Fransız olan, ülkedeki yabancı sermayeye atılmış zarif bir gülücükten farksız.
Ama Türk proletaryası ilk adımını attı artık. Bu yola devam edecektir.
Ho Chi Minh
l'Humanité, 1 Ocak 1924

Kobâni Nire, Türkiye Nire?‏‎

7 Haziran tarihi yaklaştıkça, seçim meydanları da kızışıyor. Dolayısıyla söylenen yalanlar, atılan iftiralar, yapılan kara propagandalar; insanların, grupların ve partilerin dinî-mezhebî ve millî kimliğinin bir problematik hâline getirilerek miting alanlarında yuhalatılması da sıradan bir ritüel hâline geliyor. Hâl böyleyken, Kobâni çeteler tarafından kuşatıldığı dakikalarda, ”Düştü düşecek diyenler!” ”IŞİD öldürüyor ama işkence yapmıyor!” mottosuyla arz-ı endam edenler, ”Kobâni neresi, Türkiye neresi, oradan bize ne!” demek suretiyle Suriye’nin, Irak’ın bütün politik manevralarına müdâhil olanlar, ”Düşerse düşsün kardeşim, orası zaten bizim için tehlikedir!” deyip, niyetlerini açıkça ortaya koyanlar, bu söylemlerinin ve bu söylemlerinin neticesi olarak hayata geçirdikleri amellerinin kendi üzerlerine yapışık kalmasının cerimesini ödüyorlar.
Her gittikleri yerde Kürdler tarafından kendilerine bir ahîret sorusu kabilinden sorulan, ”Kobâni’yi neden yaraladınız? Kobâni Kürdlerin kalbidir. Kalbin aşağısına da vursanız, sağına da vursanız, üstüne de vursanız, en nihayetinde, kalb bir bütün olarak yaralanır!” sual biçimindeki tepkisiyle karşılaşıyorlar. Buna karşılık geliştirdikleri cevap ise hem gülünç hem de çok trajik olan, ”Biz olmasaydık Kobâni çoktan düşmüştü!” hikâyesi…
İşte, bu yazının amacı da bu iddianın hiçbir gerçeklikle bağdaşmadığını ortaya koymaktır.
Öncelikle bir soru sorarak başlamak daha uygun olacaktır.
AKP olmasaydı, Kobâni kuşatılır mıydı? Suriye, hesapsızca desteklenen çeteler sonucunda bu duruma gelir miydi? IŞİD, bu denli büyüyüp devletleşebilir miydi?
Şunu belirtmek gerekiyor ki, Türk dış politikasının enerji kanallarını tekeline almak isteyip bölgeyi İhvan tarzı yönetimlerle donatıp onları yönetme arzusu, önüne gelen selefi-cihadist yapıya kapılarını açmasına ve onları silahlandırıp Suriye’ye göndermesine neden oldu. Bu ihtiras ve emperyal anlayış yalnızca halklarının katline neden olmakla kalmadı; milyonlarca Suriyelinin kendi ülkelerini bırakmaları sonucunda insan haysiyetinin kaldıramayacağı durumlara düşmesine sebebiyet verdi.
Bu noktada Başkan Barzanî’nin “Türkiye kapılarını açmasaydı, Kobanî düşerdi” söylemine de katılmıyorum. Zira, kapıların açıldığı tarihle, çetelerin Kobâni merkezine bütün gücüyle dayandığı tarih arasında bir paralellik söz konusu değil. Sözgelimi, çeteler yaklaşık 3.5 ay boyunca Kobâni’yi muasaraya aldılar. Bu kuşatmanın en yıkıcı olduğu dönemler ilk bir 1.5 aylık zamana tekabül eder. O 1.5 ay boyunca Türk dış politikasına bakarsanız, şu an Cumhurbaşkanı olan zâtın açıklamalarını iyi okursanız, her şeyi daha iyi anlarsınız. Türk dış politikası, IŞİD’in 1.5 ay, bütün gücüyle Kobâni’ye saldırmasına rağmen bölgeyi düşürememesi üzerine çok sıkışmış; içeride 6-7 Ekim olaylarıyla sarsılmış; uluslararası politik arenada Kobâni’ye saldıran çetelere destek vermekle suçlanmış, bunun neticesinde ciddi bir itibar kaybı yaşamış; Kobâni’nin düşmeyeceğini fark edip, durumun kendi aleyhine döndüğünü müşahade edince ve en son olarak da dünya kamuoyunun baskısıyla Kobâni’ye yardımlar ulaştığı vakit, mevcut politik tavrını esnetmeye başlamıştır. Fakat, bu esneme tam anlamıyla bir siyaset değişikliğine işaret etmemiş, onlarca YPG-YPJ’li şervan, sınır kapısında bekletildiği için hayatını kaybetmiştir. Bu iklimde, Kobâni’nin Kürdlerin canları pahasına bırakmayacakları bir yer olduğu anlaşılıp, IŞİD’in sahada manevra kabiliyetinin zayıflayıp gerilemeye başladığı görülünce de Peşmerge’nin geçişine izin verilmiştir. Yani, Peşmerge Kobâni’ye girdiğinde zaten Kobâni’nin IŞİD’e bırakılmayacağı kesinleşmiştir.
Özetle, Kobâni’deki çetelerle ortak bir stratejik çıkarı olduğundan Kobâni’nin düşmesi için elinden geleni yapan ancak kendi Kürd tabanını kaybettiğini fark ettikten sonra bir de uluslararası baskıya maruz kalan, bilahare, Kobâni’nin düşmeyeceği belli olunca da sınırı ”sınırlı” bir şekilde açıp daha sonra 150 Peşmerge’nin geçişine izin veren, akabinde başka Peşmerge’nin Kobâni’ye gelmesine müsaade etmeyenler, bugün Kobâni’nin IŞİD’ten kurtulmasının kendi başarıları olduğunu söylüyorlar. Orada kanlarıyla canlarıyla savaşan Kürd civanlarının başına, kendi açgözlü dış politikalarından dolayı çetelerin bela olduğunu ifade edemiyorlar.
Bu gün, Suud, Katar ve Türkiye desteğiyle kurulmuş ve kurgulanmış olan Fetih Ordusu denilen çete, ileride Afrin’e saldırıp Kürdleri katletmeye başlarsa -Allah korusun-, o zaman Türk politikacılarının nazariyatını ve amelini bilmek istiyorsanız, Kobâni için söylediklerine ve yaptıklarına iyi bakın. Çünkü, bu politika, bir eliyle vurup diğer eliyle sevmek gibi abes bir mantığı içerisinde saklı tutuyor.
Behzat Fikrî Çözer
22 Mayıs 2015

Eskiyen Ne Varsa Atalım

A- GİRİŞ
Uluslararası komünist hareketin ülkemizdeki temsilcisi komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın katledilişinin 42. yılına giriyoruz. Kaypakkaya’nın Amed işkencehanelerindeki direnişi, devrimci-demokrat kitlelerde büyük bir saygı uyandırarak, onu işkencede direnişin sembolü haline getirmiştir. Kaypakkaya’yı anarken onun bu direnişçi yönünü anlatmak, genç devrimci kuşaklara aktarmak devrimci bir görevdir. Fakat Kaypakkaya’yı salt direnişçi kimliğiyle anlatmak eksik ve yetersiz olacaktır. Sembolleşen direnişçi kimliğini yaratan esas yön, yaşadığı döneme ait ortaya koyduğu tezlerdir.
Onun 40 yılı aşkın bir süre önce öne sürdüğü tezlerinin günümüz açısından önemi ve güncelliği üzerine bir tartışma yürütmek gerekmektedir. Bu tartışmayı yürütürken elbette ki Kaypakkaya’nın kurduğu partinin hâlihazırdaki ana grubuna da yer yer değinmek zorunda kalacağız. Kaypakkaya’nın ardılı olma iddiasındaki partinin Kaypakkaya’ya yaklaşımlarındaki dogmatik tarza değinmemek “haksızlık” olur. 43 yıllık bir tarihsel sürecin ardından içinden geçtiğimiz sürecin özgünlükleri, değişimlerin yarattığı yeni koşullar, bu koşullara göre şekillenmek esas görev olmalıdır. Bu görev, geçmişe dogmatik tarzda tutunarak yapılamaz. Sübjektivizm ve dogmatizmden malul bir yapıyla ne gerçekten Kaypakkayacı olunabilir ne de günün kavranabilmesi mümkündür. Her şey bir kenara, daha yeni gözlerimizin önünde cereyan eden Haziran/Gezi ayaklanması atılması gereken adımlar için önemli veriler sunmaktadır.
Bu çalışmanın amacı, Kaypakkaya’yı bir daha bir daha anlatmak değildir. Onun 71 devrimci kopuşunun diğer önderleriyle bir karşılaştırmasını yapmak hiç değildir. “Kaypakkaya’nın ardılları” bu önemli tartışmaları yeterince yapmaktadır. Yapmaya da devam etmelidir.
Bugün “isyan edilen”, “üzüntü duyulan” bir durum söz konusuysa “olmamız gereken yerde değiliz” diyen, ‘mütevazı’ ama oldukça “ezik” bir ruh haliyle hesaplaşmak, mevcut durumu değerlendirmeye tabi tutmak zorunluluktur.
Eğer Kaypakkaya saklanmaya çalışılan bir meşale ve genel olarak Türkiye Solu açısından unutulmak istenen, gizlenen bir komünist önder durumundaysa bunun sorumlusu da elbette ki Kaypakkayacıların kendisidir. Bırakın revizyonistler, reformistler saklamak için çaba harcamaya devam etsin. Bunda şaşılacak, hayıflanacak bir durum yoktur.
Bizler günü, günceli yakalayamadığımız, büyük sıçramalar yapmamız önündeki engellerden/yüklerden kurtulamadığımız sürece Kaypakkaya saklanmaya devam edilecektir. Kaypakkayacılar büyük atılımlar/sıçramalar yaratamadığı durumunda ise bunu beklemek ahmaklık olacaktır.
İstediğimiz noktada olamayışımızın kökenlerine, yani esas kaynağına inerek yenilenmediğimizde Kaypakkaya hep saklı kalacaktır. Bu vesileyle şunu açıkça belirtmeliyiz. Bu makale/araştırma, Kaypakkayacı hareketin gelişimine, günü, anı yakalamasına hizmet etmek isteyen mütevazı bir çalışmadır. Mümkündür ki içerisinde birçok eksiği ve hatayı da barındırabilir. Veriler ve değişim hatalı olarak da değerlendirilmiş olabilir. Histeriye kapılmadan aşağıdan-yukarıya ilgili tüm kişilerin, örgütlerin, grupların eleştirisine açıktır. Hedeflediğimiz, hâlihazırda devam eden tartışmalara katkıda bulunmak, mücadeleye hizmet etmektir.
B-SOSYO-EKONOMİK YAPININ ÖNEMİ VE BİRKAÇ NOT
Bilindiği gibi Kaypakkaya, yaşadığı dönemdeki verili devletin sosyo-ekonomik yapısını yarı-feodal yarı-sömürge olarak değerlendirmekteydi. Bu tespitini Çorum İlinde Sınıfların Tahlili ve Kürecik Bölge Raporları’yla ortaya koydu. Kaypakkaya’nın katıldığı her eyleme ve mitinge dair değerlendirmeler yaptığı, faaliyet yürüttüğü alanlara dair kapsamlı araştırmalar yaptığı bilinmektedir. Yola çıkarken ülkenin sosyo-ekonomik yapı tespiti ile başlamıştır. ‘Ardıllarının’ Kaypakkaya’ya göre daha avantajlı bir durumda olmasına rağmen 40 yılı aşkın bir süredir yeni bir araştırmaya girişmemesi oldukça geri bir yaklaşımdır. Kaypakkayacıların, 40 yıl önce ortaya konulan tezleri yeniden değerlendirmek, günümüz koşullarıyla karşılaştırmasını yaparak, derli-toplu bir çalışmayla kitlelere sunmak gibi önemli bir görevi bulunmaktadır. Bu görevin mutlak şekilde yerine getirilmesi devrimci bir ihtiyaçtır. Bu yapıldığında elbette ki tüm sorunlar çözülmüş olmayacaktır. Sosyo-ekonomik yapı tespitiyle beraber bir programın oluşturulması, parti tarihinin bütünlüklü olarak ele alınması, yeni tipte kadrolarla kitlelerin karşısına çıkılması gerekmektedir.
Devrimin niteliği ve yolu açısından verili devletin sosyo-ekonomik yapısı belirleyici bir noktada durmaktadır. Bilimsel bir araştırma ve yoğunlaşma ile ülkenin sosyo-ekonomik yapısının yeniden değerlendirilmesini yapmak (DHF bu noktada ileri bir noktadadır) Kaypakkaya’nın ardılları için esas görevlerden biridir. Derli-toplu, verilere dayalı bilimsel araştırma ve inceleme yapılmadığı sürece günü anlamak ve ona göre konumlanmak mümkün değildir.
Eski tarzda ısrar edilerek sürekli yenilgiler almanın önüne geçilemez. Önüne geçilemediği gibi, yenilgilerin nedeni yanlış yerlerde aranmaya devam edilir. İlerleyememenin, varlık-yokluk derecesinde faaliyet yürütmenin önüne geçilebilmesi için sorunun nedenlerinin kaynağına inmek gerekmektedir. Bu yapılmadığı sürece yenilgilerin, ilerleyememenin nedenleri şimdiye kadar olduğu gibi önderliklerde ya da o önderliğin aldığı kararları hayata uygulayamayan/uygulayan kadrolarda hatta sempatizan ve taraftarlarda aramanın yolu seçilir.
Kaypakkayacı gelenek daralmanın ve geriye düşüşlerin sorumlusunu hep bir önceki önderliklerde aranmıştır. İki dönem üst üste önderlik yapılıyorsa o zaman kadrolarda, sempatizanlarda aranır duruma düşülmüştür. Çok geriye gitmeye gerek yok Partizan’ın 2002 den bu yana durumu budur. Geriye dönük yapılan dönemsel değerlendirmelerde hep bir şikâyet, hep bir sızlanma vardır. DHF açısından aymazca hatalarından menkul yediği düşman darbeleri vardır. Fakat Partizan için DHF kadar düşman saldırısı -en azından merkezi olarak- yaşamadığı son 10 yıllık süreçte bilinmektedir. Bu anlamıyla örgütsel olarak daha bütünlüklü olmasına, değişimi ve günü yakalamanın emarelerini en fazla Partizan vermesine rağmen bir türlü bunu başaramamıştır.
“Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak” sloganıyla sokakları, meydanları işgal eden kitlelerin karşısına eski olan ne varsa bohçamıza koyarak çıkamayız. Eski olanla yola devam etmek bir zorunluluk değil, bir tercihtir. Eskide kalmayı tercih ederek kitlelerin haykırışına kulaklarını tıkayanların gelişme göstermesi mümkün değildir. Partizan eski tarzda ısrar etmeyi sürdürdükçe ileri kitlelerin zihninde, varlığı-yokluğu hissedilmeyen nostaljik bir hareket olarak kalır/kalmaktadır.
Kaypakkaya geleneğinde sosyo-ekonomik yapı tartışmaları yeni tartışmalar değildir. Hemen hemen her dönemde tartışmaları yapılmış bazı dönemlerde ayrılıklara da neden olmuştur. Bu tartışmalar mevcut siyasal geriliğin etkisiyle uçlaşarak “Kaypakkaya’ya ihanet” olarak da damgalanmıştır.
Yarı-feodal iktisadi yapı, kapitalist ilişkilerle feodal ilişkilerin iç içe geçtiği birinin bir üzerinde hâkimiyetinin olmadığı bir yapı olarak tarif edilir. Burada şu soruyu sormak gerekmez mi? Eskiyle yeni daha ne kadar bir arada yaşayabilir? Bu denge, içiçe geçmişlik yüzyıllar boyunca sürecek midir? Kaypakkaya’nın ardılı olma iddiasındaki siyasal yapı, feodalizmin tasfiyesinin ancak burjuva devrimlerle olabileceğini, emperyalizm çağında ise burjuvazinin devrimci barutunu yitirmesi vesilesiyle artık bu görevin proletaryanın omuzlarında olduğunu söylemekle yetinmektedir. Bu yaklaşım ülkemizde her iki tipte bir devrimin olmaması nedeniyle değişimi anlayamamakta ve açıklayamamaktadır.
Emperyalizm’in yarı-sömürge ülkelerde komprador kapitalistler ve toprak ağalarıyla ittifak kurduğu bir gerçektir. Çünkü emperyalizmin yarı sömürge ülkelerde ittifak kurabileceği başka sınıflar yoktur. İşçi sınıfıyla ya da diğer emekçi katmanlarla ittifak kuracağını düşünmek gülünç olur. Toprak-ağaları ve komprador burjuvaziyle kurduğu ittifak verili durum açısından olması gerekendir.
Emperyalizmin yarı-sömürgelerde kösteklediği kapitalizm, o ülkenin kendi iç dinamikleriyle gelişen kapitalizmdir. Kendine bağımlı kapitalizmin gelişmesini neden istemediğinin cevabı ihtiyaçları ve yaşadığı krizlerle alakalıdır. Emperyalist-kapitalist sistem yarı sömürge ülkelerde doğası ve ihtiyaçları gereği kendine bağımlı kapitalizmin gelişmesini sağlamıştır. Fakat buradan emperyalizmin ilerici olduğu sonucu çıkartılamaz. Emperyalizmin kendi ihtiyaçları doğrultusunda yarı-sömürge ülkelerde uygulamaya koyduğu neo-liberal politikaların sonucudur.
Köylülüğün ülke nüfusuna oranının bu derece gerilemesi ve hâlâ geriliyor oluşunun nedeni de emperyalist politikalardır. Tarımın tasfiyesini ne ile açıklıyoruz? Emperyalizm doğası gereği daha fazla kâr etmek için kendine bağımlı bir kapitalizmin gelişmesini neden istemesin ki? Belki tekrar olacak ama tekrar tekrar söylemekte fayda olduğunu düşünüyoruz. Emperyalizmin istemediği, kösteklediği kapitalist gelişme kendi dinamikleri üzerinde gelişen kapitalizmdir. Yoksa kendisine bağımlı kapitalizmin gelişmesini kösteklemez. Ucuz işgücünü kullandığı, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini talan ettiği ülkelerde işbirlikçileri aracılığıyla daha fazla kâr elde etmek istemesinin önündeki engel ne olabilir ki?
Köylerden büyükşehirlere göçün bu kadar yoğunlaşmasını sadece Kürdistan’daki savaşla açıklamak ne kadar gerçekçidir? Ülkemizin en büyükşehri durumdaki İstanbul’daki Sivaslıların sayısal durumunun Kürdistan’daki savaşla nasıl bir bağlantısını kuracağız? Peki savaşın etkisiyle de olsa büyükşehirlere göç eden Kürtler artık işçi değil midir? Elbette işçi/işsiz olarak büyükşehirlerde yaşayarak işçi sınıfının en güvencesiz katmanlarıdır. Ayrıca kırsal nüfus içerisinde tarım işçilerinin sayısının bu derece artmasını nasıl açıklayacağız?
Değinmekte fayda olduğunu düşündüğümüz diğer önemli bir nokta ise montaj sanayisidir. Ülkemizde montaj sanayinin varlığı ve ağırlığı da yarı-feodal iktisadi yapı için bir dayanak yapılmaya çalışılıyor. Montaj sanayinin ağırlığı bir ülkede kapitalist üretim ilişkilerinin varlığını inkâr etmez. Bu ancak ülkemiz burjuvazisinin emperyalizme bağımlılığının değerlendirilmesi açısından bir veri olabilir. En nihayetinde montajda olsa bunun bir sanayi olduğu tartışma götürmez bir gerçekliktir. Marmara Bölgesi’nde yoğunlaşan otomotiv üretimi montaj sanayisine önemi bir örnektir. Marmara Bölgesi’nde Tekirdağ’da bir, İstanbul’da bir, Kocaeli’de dört, Sakarya’da üç ve Bursa üç olmak üzere toplam 12 ana sanayi kuruluşu faaliyet göstermektedir. Yine bu illerde otomotiv üretimine bağlı çok sayıda yan sanayi işletmeleri mevcuttur. Montaj sanayisinin hâkim olduğu bu sektörde ana ve yan sanayide toplam 250.000 kişi istihdam edilmektedir. Emperyalist sermaye ve komprador burjuvazinin sermaye ortaklığıyla kurulan bu sanayi kolunda montajda olsa kapitalist üretim ilişkileri yok mudur diyeceğiz? Ana ve yan sanayi işletmelerinde çalışan 250.000 işçinin yanı sıra bu sektöre bağlı dağıtım, pazarlama ve satış ağlarında çalışanları ile birlikte bu sayı en az 400.000 kişidir.
2014 nüfus verilerine göre, ülkemizin toplam nüfusu 77.695.904’dür. İl ve ilçe merkezi nüfusu 71.286.182 kişiyken belde ve köylerin nüfusu ise 6.409.722 kişidir. Toplam nüfusun %91,8 il ve ilçe merkezlerinde yaşarken, %8,2 ise belde ve köylerde yaşamaktadır.
Yine 2014 verilerine göre; toplam nüfusun yaklaşık % 20 si İstanbul’da yaşamaktadır. Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Bursa, Antalya, Kayseri, Manisa, Kocaeli, Antep, Konya gibi sanayinin geliştiği büyükşehirlerin nüfusunu hesaba kattığımızda “şehirlerin önemi artmıştır” demek yetmiyor yoldaşlar…
İstihdamın sektörlere dağılımı; Hizmet %53,3-İnşaat %6,7- Sanayi % 21-Tarım %19’dur. Tarım sektöründeki %19 istihdama rağmen, Gayrı Safi Yurtiçi Hâsıla’daki payı %6 civarında kalmıştır. Tarım dışında istihdam %80’ni aşmıştır.
Küçük işletmelerde parçalı ve dağınık üretimin ağırlığı bulunsa da SGK 2014 yılı Aralık ayı verilerine göre 50-1000(+) işçi çalıştıran işyeri sayısı 33.704’dür. Bu işyerlerinde toplam çalışan sayısı 5.207.024 kişidir.
Partizan dergisini takip eden herkes değişimin sinyallerini almış olsa da bunun hayata geçmesi bir türlü gerçekleşmiyor. 2002 yılından beri önemli ama yetersiz gördüğümüz “şehirlerin önemi artmıştır” ve “dipten gelen dalga ve dalgalarda köpük olma” tespit ve önermelerine rağmen Gezi/Haziran ayaklanmasını seyretmenin ötesine geçmeyen pratiğin nedenleri üzerinde durulması gerekmektedir. Dememiz o ki mesele Lenin’in Ne Yapmalı eserini okumak/okutmak yetmiyor ve yetmediği görülmüştür. Açıkça ifade etmek gerekir. Kırsal alana “yoğunlaşılarak”, şehirlerden kırsal alana militan ve savaşçılar göndererek enerji atıl bir alana taşınmıştır/taşınmaktadır. Böyle olunca da büyükşehirlerde artık bürokratlaşmış kadrolarla iş tutmanın yolları aranmaya çalışılmaktadır. Boşuna aramayın yoldaşlar, bulamazsınız. Yoldaşlar bilmelidir ki “bulamayan” bir tek onlar değildir. Çevreniz, bütün bir ayaklanma boyunca partisini arayıp da bulamayan sempatizanlarla “doludur.” Ağırlığı emekçi semtlerde bulunan sempatizan ve taraftarların çabalarıyla süreci karşılayanların şapkasını önüne koyması onlar için başlangıç olacaktır. “Şapka çıkarılmalı, kel görülmelidir.”
Çalışmamızın esasını Ovacık ilçesi oluşturduğundan ülkemizin sosyo-ekonomik yapısına ilişkin değerlendirmelerimiz ve Haziran/Gezi ayaklanmasına dair örgütsel kimi değerlendirmelerimizin önemli gördüğümüz bazı bölümlerini aktararak kısaca değinmeyi yeterli görüyoruz.
C- OVACIK
Kaypakkayacılar açısından Dersim’in önemi bilinmektedir. Yıllardır bu alanda büyük bedeller ödenmiş ve değerler yaratılmıştır. Fakat ne kızıl siyasi iktidarlar ne de kurtarılmış bölgeler yaratılmıştır. Çünkü dün için tartışmalı olsa da günümüz açısından bunun koşulları yoktur. Yani dün için anlaşılır kabul edilebilir bir noktadayken bugün itibariyle bunu tartışmak bile abestir. Fakat yine de Ovacık ilçesine dair kimi istatistikî bilgileri ve değerlendirmeleri paylaşmakta yarar vardır. Çünkü bu ilçe hâlâ bu geleneğin önemle üzerinde durduğu, kurtarılmış bölgeler yaratma savaşını sürdüğü en önemli alandır. ‘Köylü’ gerilla savaşını yoğunlaştırdığı bölge olarak iyi anlaşılması açısından önemli bir ilçedir.
Bu ilçenin önemi; sınıf mücadelesinin esas alanı olduğundan, çelişkilerinin yoğunlaşmasından, kendiliğinden hareketlerin yaşanmasından değildir. Oldukça zor doğa koşullarına, kitlelerden uzak, adına ‘köylü gerilla savaşı’ denilen fakat özünde öncü savaşına denk düşen yönelimin anlaşılması açısından Ovacık önemlidir ve muhataplarının ilgisini çekecektir.
Elbette ki buradaki bazı veriler ve değerlendirmeler, ülkemizin sosyo-ekonomik yapısının tespiti için oldukça yetersiz bir noktada durmaktadır. Sömürünün ve çelişkilerin yoğunlaştığı büyükşehirler tüm gerçekliğiyle ortada dururken, adeta okyanusta bir damla gibi duran Ovacık’ın belirleyiciliği kendi büyüklüğü kadardır. Bugün ülkemizi ekonomik ve politik olarak etkileyerek damgasını vuran buna paralel çelişkilerin ve direnişlerin yoğunlaştığı esas yerler büyükşehirlerdir.
Sonuçlandırdığımız bu çalışmada, nüfustaki dönemsel değişiklikleri ve nedenlerini, 2014 yılı nüfus verilerini, bu nüfusun yaş oranlarını, buradan doğru çalışabilecek durumdaki nüfusu ve ortaya çıkan çalışabilir nüfusun hangi ekonomik faaliyetler içerisinde olduğuna ve bunun ne anlama geldiğini değerlendireceğiz. Bununla birlikte bölge halkının siyasi eğilimlerini, devrimci mücadeleye yaklaşımlarını, halk güçlerinin ve devletin durumu ve yönelimini değerlendireceğiz. Ayrıca Kızıl Siyasi İktidarların bu bölgede hayat bulup bulamayacağı üzerine fikir yürüterek, çalışmamızı özetleyerek sonuçlandıracağız.
C-1-Göçün Nedenleri ve Sonuçları
Tablo 1
Yıllara Göre Nüfus
YIL
MERKEZ
KÖY
TOPLAM
1980
2.793
17078
19871
1990
3.647
11.669
15.316
2000
5.909
2.613
8.522
2007
4.603
2.597
7.200
2008
3.871
2.773
6.644
2013
3.316
3.234
6.550
2014
3.230
3.105
6.335
Yukarıdaki tablodan da görüleceği gibi, Ovacık ilçesinde iki ayrı dönemde göç dalgası yaşamıştır. İki ayrı dönemde yaşanan bu nüfus değişimi dışında uzun süredir gözle görülür bir değişiklik yaşanmamaktadır. Bu iki dönemden; birincisi 1980-1990 yılları, ikinci dönem ise 1990-2000 yıllarıdır. 2000 yılından 2008 yılına kadar ise nüfustaki azalma kısmen devam etmiştir. 2008 yılından günümüze kadar olan süreçte ise ciddi bir nüfus hareketi yaşanmamıştır. Adeta nüfus ne artmakta ne de azalmaktadır. Yukarıdaki verilere göre nüfustaki hareketliliği üç ayrı döneme ayırabiliriz.
C-1-1) 1.Dönem (1980-1990)
1. dönemde göç büyükşehirlere ve Avrupa ülkelerine yaşanmıştır. Tablo dikkatli incelenirse, toplam nüfusta 4.500 kişilik bir erime yaşanmış fakat köylerdeki bu erime 5.400 kişi civarındadır. Yaşadığımız coğrafyanın hemen hemen tüm kırsal alanlarında yaşanan bu göç dalgası Ovacık ilçesinde de karşılığını bulmuştur.
Avrupa’ya göç eden ve göçmen işçi durumundaki kesim oraya yerleşmiş fakat büyük çoğunluğu Ovacık’la bağlarını koparmamıştır. Yaz aylarında Ovacık’a gelen göçmen işçilerin köylerinde tatil süreçlerinde kalmak için kendilerine evler yaptığı gözlenmektedir. 1980’li ve öncesi yıllarda Avrupa’ya yerleşen ve artık işçi durumda bulunanların büyük kısmı Avrupa’da emekli olmuştur. Emeklilik dönemlerini köyde geçirmeyi yaşamları açısından (hem maddi-hem sağlık) değerlendirmekteler.
Büyükşehirlere göç eden kesimde uzun bir dönem çeşitli sektörlerde işçi olarak çalışıp, artık şehirlere yerleşmiş durumdadır. Yaklaşık 30 yıllık bir zamanı büyükşehirlerde yaşayan bu kitle, yaşamlarını buralarda idame ettirmektedir. Ovacık’la bağlantıları Avrupa’daki göçmen işçiler kadardır.
C-1-2) 2.Dönem (1990-2000)
Bu dönemde yaşanan göçün esas nedeni devletin zorbalığıdır. Ulusal ve sosyal kurtuluş hareketlerinin bölgede geliştirdiği silahlı mücadelenin etkisini kırmak için bölge insansızlaştırılmaya çalışılmıştır. 1994 yılında hayata geçirilen köy boşaltmalar-yakmalar sonucu büyük bir acı yaşanmıştır. Köylüler bunu “ikinci 38” olarak ifade etmektedir. Çok sayıda köy yakılmış ve boşaltılmıştır. Bu uygulama esas olarak gerilla ile köylülerin iletişiminin daha güçlü olduğu dağ ve orman köylerinde uygulanmıştır.
Devletin zorbalığı sonucu köylerdeki nüfus 11.600 kişi den 2.600 kişiye düşmüştür. 9.000 kişilik bir zorunlu göç yaşanmıştır. Bunların 2.000 kadarı ilçe merkezine sığınmıştır. Geriye kalan 7.000 kişi ise büyükşehirlere göç etmiştir. Büyükşehirlere göç edenler yaşadıkları travmayla birlikte buradaki yakınlarının yanına sığınmıştır. Zorunlu göçün yaşandığı ilk dönemlerde şimdiki DEDEF ve çeşitli kitle örgütlülükleri aracılığıyla köylere geri dönüş kampanyaları örgütlenmiştir. Fakat başarılı olunamamıştır. Zorunlu göçe tabi tutulan köylüler büyükşehir yaşamına ayak uydurmuştur. Şuan başta İstanbul olmak üzere büyükşehirlerde işçi konumundadırlar.
Ovacık’la bağlantıları 1. dönemde göç eden kesimle aynıdır. Yaz tatillerinde, cenaze ve düğünlerde Ovacık’a gelmekteler.
C-1-3) 3.Dönem (2000-2014)
Bu dönemde nüfusta ciddi bir hareketlilik yaşanmamıştır. Toplam nüfusta 2.000 kişilik bir erime yaşanmıştır. Veriler incelendiğinde ilçe merkezinden göç edenler olduğu anlaşılmaktadır. Bu dönemde Kürt Ulusal Hareketi’nin içine girmiş olduğu süreçle birlikte kısmi bir rahatlama yaşandığından köylere az da olsa dönüş sağlanmıştır. Fakat dönenlerin büyük bir bölümü büyükşehirlerdeki işçi emeklileridir. Bunlarda Avrupalı göçmen işçiler gibi köylerine ev yapıp tatil amaçlı geliyorlar. Neredeyse tamamı sadece yaz aylarında burada yaşıyorlar.
İlçe merkezindeki nüfusta ciddi bir değişikliğin olmamasının nedeni, buranın hâlâ resmi olarak ilçe olmasıyla alakalıdır. Bir yerleşim alanının ilçe olmasından kaynaklı, devletin kimi kurumlarının burada mevcudiyetini devam ettirmesini beraberinde getirmektedir. İlçe statüsünde olmasından kaynaklı çeşitli kurum ve kuruluşların zorunlu olarak bulunmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla asker, polis, memur ve öğrencilerin varlığı, esnafın ve devlet kuruluşlarında taşeron temizlik işçilerinin varlığını koşullanmaktadır. Bu durum ilçe merkezinde nüfus açısından ciddi bir değişikliğin olmasının önüne geçmektedir.
Sonuç olarak; bu üç dönem bütünlüklü olarak değerlendirildiğinde, köy nüfusu 17.000 kişiden 3.100 kişiye gerilemiştir. Yaklaşık 14.000 kişi göç etmiştir. Bu oransal olarak köy nüfusunun %80’nine tekabül etmektedir. Göç eden nüfusun büyük bir çoğunluğu büyükşehirlere, bir bölümü ise Avrupa’ya yerleşmiştir. Köylü olarak değerlendirdiğimiz bu %80’e tekabül edenlerin ezici çoğunluğu artık işçidir. Yani tarımsal üretimden koparak, özellikle hizmet sektöründe çalışan, kentlerin yoksul mahallerinde yaşayan emekçilerdir. Göç eden Ovacıklıların hangi şehirlere yerleştikleri, buralardaki toplam nüfus sayıları bilinmemektedir. Fakat Dersim geneli için böyle bir bilgi vardır. Dersim’den göç ederek farklı şehirlere yerleşen insanların sayısını aşağıdaki tablodan bakabilirsiniz.
Tablo 2
İl
Nüfus
İstanbul
85.516
Ankara
10.241
İzmir
20.726
Bursa
7.739
Adana
4.708
Mersin
5.928
Kocaeli
5.853
Elazığ
21.385
Antalya
4.235
Aydın-Manisa-Muğla
4.570
Diğer
20.930
Toplam
191.831
Tabloda yer alan rakamlar Dersim nüfusuna kayıtlı olup diğer şehirlerde yaşayan nüfusu göstermektedir. Bu nüfusun toplam sayısı 191.831 kişidir. Ezici çoğunluğu büyükşehirlerde yaşayan Dersimlilerin sayısı, Dersim’de yaşayan Dersimlilerden 3 kat daha fazladır. Dersim’de yaşayan ve Dersim nüfusuna kayıtlı olan nüfus ise 61.321’dir.
C-2-) 2014 Verileri ve Ovacık
Tablo3
2014 Yılı İlçe merkezi ve Köy nüfusu
Merkez
3.230
%51
Köy
3.105
%49
Toplam
6.335
Not: Tablo 23’te yer alan oranlar yuvarlanarak verilmiştir.
TUİK’in 2014 yılı verilerine göre, Ovacık ilçesinde toplam nüfus 6.335’tir. Burada bir karşılaştırma yapmak istiyoruz. Eğer “kitleler neredeyse orada olmalıyız” “devrim kitlelerin eseridir” diyorsak bu karşılaştırma yapılmalıdır. Ovacık ilçesiyle Gülsuyu-Gülensu mahallesinin nüfus açısından karşılaştırmasını yapmayı uygun bulduk. Bu karşılaştırmaları yapıyor oluşumuzun nedeni, her iki yerleşim alanın ilgililerince bilinmesi ve tanınmasıdır. İlgimizi yoğunlaştırmamız gereken büyükşehirlerden İstanbul’un, birlikte anılan Gülsuyu ve Gülensu mahallerindeki toplam nüfus 31.101’dir. 937 mahalleden oluşan İstanbul’un bu Mahallesi’ndeki nüfus toplam Dersim nüfusunun neredeyse yarısı, Ovacık ilçesinin ise 5 katı kadardır. Daha çarpıcı olması için Dersim merkez ve 7 ilçesine bağlı 360 köy bulunmaktadır ve bu 360 köyün toplam nüfusu Gülsuyu/Gülensu Mahallesi kadar yoktur. Gülsuyu/Gülensu Mahallesi’nde 203 sokak ve cadde bulunmaktadır. Yani bu mahallenin her bir sokağında yaşayan işçi ve emekçilerin sayısı Dersim’in bir köyünde yaşayan insan sayısından daha fazladır. Kör gözün bile gördüğü bir durumu “şehirlerin önemi artmıştır” diyerek, adeta 10 yıldır papağan gibi tekrarlayarak geçiştirmek mümkün değildir. Her iki bölgedeki çelişkileri, kitlelerin hareketliliğini karşılaştırmaya ve değerlendirmeye gerek bile yoktur. Gerek kitlelerin hareketliliği, gerekse de sistemle yaşanan çelişki ve çatışmaların yakinen bilinmesinden dolayı buna gerek yok diyoruz. Çünkü Partizan bu her iki bölgeyi yakından tanımakta ve faaliyetlerini sürdürmektedir.
C–2-1) Çalışabilir Nüfus
Tablo4
Yaş Grubuna Göre Nüfus
Yaş
Nüfus
Oran
0-19
1.120
%18
20-60
3.953
%62
60-(+)
1.262
%20
TOPLAM
6.335
Tablo 3’te yer alan verilere göre, çalışabilir nüfus için 20-60 yaş grubundaki 3.953 kişiyi veri alacağız. Toplam nüfus içerisinde çalışabilir nüfus yaklaşık %62’dir. Elimizde köyler ve ilçe merkezine ait ayrı ayrı yaş grubuna göre nüfusu belirleyecek bir veri bulunmamaktadır. İlçe merkezi ve köylerdeki nüfusun %62’si alınarak çalışabilir nüfusun köylerdeki ve ilçe merkezindeki yaklaşık sayısını bulacağız.
Tablo5
Çalışabilir Nüfus
Köy
1.925
İlçe Merkezi
2.028
C-2-2) Köyler
Toplam köy nüfusunun %62’sini veri aldığımızda çalışabilir köy nüfusunu 1.925 olduğunu görüyoruz. Önemli bir ayrıntı olarak çalışabilir köy nüfusu içerisinde Ovacık köylerindeki 7 jandarma karakolu, ilçe merkezinde ise emniyet müdürlüğü ve jandarma komutanlığı da vardır. Bazı verilerden anlaşıldığı üzere, köy karakollarında bulunan askeri gücün bir kısmı -ortalama 40 kişi- bağlı bulundukları köy nüfusuna yazılmıştır. Örnek verecek olursak, TÜİK verilerine göre Kuşluca Köyü’nün nüfusu 52 kişidir. Bu 52 kişinin 49’u erkek 3 ise kadındır. Verilerden anlaşıldığı üzere, yaklaşık 300 kişi köy karakollarında bulunan devletin kimi unsurlarıdır. Burada bir noktaya daha değinmek gerekir. Karakollardan nüfusa dâhil olan ortalama 40-50 kişi olsa da bu karakollardaki askeri personelin sayısı 100-150 civarındadır. Bunu belirtmemizin nedeni, ileriki bölümlerde inceleyeceğimiz orman köyleri ve yasak mıntıka olarak bilinen bölge açısından önemidir.
Yine ikametgâh adresi Ovacık köylerinde bulunan fakat burada yaşamayan ya da tatil amaçlı gelen önemli bir kesim vardır. Bu kişilerin bir kısmı büyükşehirlerde veya ilçe merkezinde oturmasına rağmen köylerinin tüzel kişiliğinin düşmemesi için kayıtlarını bu köylerde tutmaktalar. Ayrıca muhtar maaşlarına yapılan zamlarla beraber ortaya çıkan rekabetten kaynaklı ikametini köye alanlar da vardır. Gerek tüzel kişilikten gerekse de seçim rekabetlerinden dolayı köyde yaşamamalarına rağmen köyde kaydı bulunanların toplam sayısı hakkında net bilgi bulunmamaktadır. Fakat kalıcı herhangi bir yerleşim olmadığı halde tüzel kişilik sıkıntısından dolayı köy durumunda değerlendirilen yerler olduğu bilinmektedir. En iyimser değerlendirmeyle bu sayının 100 olduğu varsayılırsa karakollardaki nüfusa dâhil edilen asker sayısını da düşündüğümüzde çalışabilir köy nüfusu 1500 kişi olarak değerlendirilebilir. İlçeye bağlı 60 köy bulunmaktadır.
Ovacık köyleri arazi yapısı, sosyal ilişkileri, üretime katılım faaliyetleri açısından dört ayrı bölgeye ayrılabilir.
C-2-2-a) Ova Köyleri
Doğuda Güneykonak Köyü’nden Batıda Eğripınar Köyü dâhil olmak üzere ovada yer alan, karayolu boyunca kuzeyde Munzur dağlarının eteklerindeki ve güneyde Munzur çayının öteki yakasındaki ormanlık alanın başladığı kısımlarda yer alan ve ilçe merkeziyle ulaşımın diğer bölgelere göre daha rahat olduğu alanda bulunan köylerdir. Toplamda 16 köy ova köyleri olarak bilinmektedir. Bu köylerde yaşayanların sayısı diğer kısımlara göre daha fazladır. 1.750 kişi, yani toplam köy nüfusunun yarısından fazlası bu köylerde yaşamaktadır. Çalışabilir nüfus ise 1.085 kişidir. Bu bölgede daha önce Yeşilyazı’da bulunan daha sonra Eğrıpınar’a taşınan bir karakol vardır. Bu 1.085 kişiden 85 kişiyi devletin askeri gücü ve ikametgâhı burada olmasına rağmen burada yaşamayan kişiler olduğunu varsayarak çalışabilir nüfus için 1.000 kişiyi veri alacağız.
-Ova Köylerinde Tarım
Ova köylerinin arazisi tarıma elverişli ve sulaktır. İklimsel özelliklerinin de etkisiyle tarımsal faaliyetin gerçekleştiği bir alandır. Bölgede en önemli tarımsal ürün fasulyedir. Bu köylerde yaşayanların hemen hemen tamamı fasulye üretiminde bulunmaktadır. Topraksız köylü yok denecek kadar azdır. Toprağı olmayanlar da büyükşehirlerde yaşayan yakınlarının arazisini kullanmaktadır. Yaşlı nüfusunda fazla olduğu bölgede bu kişilere ait arazilerde yevmiye hesabıyla çalışan köylüler vardır. Günlük 70 TL’ye iş yapamayacak durumdaki yaşlıların arazinde çalışılan köylüler bunu ek iş olarak yapmaktadır.
Yaptığımız araştırmalar sonucu yaklaşık 300 ailenin fasulye üretimine dâhil olduğu bilgisine ulaştık. Bu sayı daha fazla olabilir. 2014 verilerine göre, 1.119 ton fasulye hasadı söz konusudur. 1.119 ton fasulye ortalama 60.000 teneke yapmaktadır. 2014 yılında fasulyenin tenekesi 50 TL’den satılmıştır. Bu toplamda 3.000.000 TL anlamına gelirken aile başına ise ortalama 10.000 TL demek oluyor.
Fasulyenin pazara dâhil olması ise değişik tarzlarda olmaktadır. Bir bölümü tüccar aracılığıyla önemli bir kısmı ise çeşitli yöntemlerle başta İstanbul olmak üzere büyükşehirlere gönderilmektedir. Göç sonucu büyükşehirlere yerleşen tanıdıklar aracılığıyla çeşitli marketlerde, organik tarım ürünlerinin satışını yapan yerlerde pazara sürülmektedir.
2015 yılında ise il merkezinde yapımı biten Organize sanayi bölgesinde kurulacak olan Organik Bakliyat Paketleme Tesisi’nin açılmasıyla Ovacık fasulyesi paketlenerek pazara açılacaktır. Yani fasulye hasadıyla beraber belirlenen fiyat ile paketleme tesisine taşınacak ve bir marka ile pazara sürülecektir.
-Su Fabrikası
Çalışmaları 1999 yılında başlamıştır. 240 ortaktan oluşan Munzur A.Ş tarafından kurulan fabrika, 2005 yılında faaliyete geçmiştir. Böylesi bir tesisin, belki de daha kapsamlı olanının kurulma çalışması ilk olarak Sabancı Holding tarafından yapılmıştır. Fakat bu süreçte İstanbul’da bir araya gelen Dersimli işadamları ve girişimcileri tarafından başlatılan çalışma daha etkili olmuş ve hayata geçirilmiştir. Aynı dönemde İsrail’in de Munzur Suyu üzerinde hesapları olduğu söylenmektedir. Bu duruma dair somut bir bilgiye ulaşılamamıştır. Fakat Sabancıların çalışmaları herkes tarafından bilinmektedir. Nihayetinde yerel olmanın, “sosyal sorumluluk projesi” olarak ortaya çıkmanın, istihdam alanı yaratma söylemlerinin avantajıyla, kimi ekolojik ve kültürel değerlere karşın başarılı olunmuştur.
Şirketin hâlihazırda 22 şehirde, bu şehirlere bağlı bazı ilçelerde, ayrıca Hollanda ve Almanya’da bayilikleri bulunmaktadır. Bu bayiliklerin dışında Irak ve İran’a da ihracat yapmaktadır. Pazar alanı suyun kalitesinden ve kimi sosyo-kültürel nedenlerden dolayı büyük bir gelişme göstermiştir. Önümüzdeki dönemde şirketin bazı yatırımlarla üretim kapasitesini arttıracak çalışmalar yürüttüğü bilinmektedir.
Bu fabrika ’da toplam 45 işçi çalışmaktadır. İşçiler DİSK’e bağlı Gıda-İş’te örgütlüdür. İşçilerin çoğu asgari ücretle çalışmaktadır. İşçiler şimdiye kadar 2 defa eylem örgütlemiştir. En son 22 Ağustos 2014 tarihinde bir grev örgütlenmiştir. Greve çıkarak üretimi durduran işçiler DİSK’e bağlı Gıda-İş sendikasında örgütlendikleri için şirket yöneticilerinin baskılarına uğradıklarını, daha iyi koşullarda çalışmak istediklerini belirterek, şirketin örgütlü oldukları sendikayla TİS görüşmelerine oturmasını talep etmiştir. Şirketin türlü oyunlarına ve kurnazlıklarına rağmen dört gün süren grev kazanımla sonuçlanmıştır.
-Süt İşleme ve Paketleme Tesisi
Ova köyleri içinde ye alan Kedek (Koyungölü) köyü yakınlarında Munzur A.Ş’ye benzer bir serüveni olan Dersim A.Ş tarafından süt ve süt ürünleri işleme tesisi kurulmuştur. Tesis süt sıkıntısı çektiğinden sadece bir defa üretim yapabilmiştir. Çevre köylerde köylülerin sütlerini işletmeye satması için çeşitli toplantılar yapılmıştır. Fakat istenen çapta süte ulaşılamamıştır. Bu sorunun çözülebilmesi için Dersim A.Ş’nin çabaları sürmektedir. Fakat küçük üretici durumundaki köylülerden toplanacak sütle birlikte bu sorunun aşılması zordur. Büyük bir mandıranın kurulması, sürekli bir süt akışı sağlanarak sorunun çözülmesi mümkündür. Yaşanan sıkıntıyı çözmeye dönük Tatuşağı ve Kızık köyleri yakınlarında 300 hayvanın barınabileceği ahır projesi bulunmaktadır. Bu projenin ihalesi yapılmış durumdadır. Bununla beraber Dersim A.Ş’nin süt sorunu da çözülmüş olacak. Süt sorunun çözülmesiyle birlikte kısa sürede süt ve süt ürünleri işleme ve paketleme tesisi yeniden üretime başlayacaktır.
-Kayak Tesisi
Yaklaşık 1.300 metre uzunluğunda olan kayak pisti, Ovacık merkeze yakın bir bölgede Çakmaklı Köyü yakınlarında açılmıştır. Uzun ve sert geçen kış boyunca ilçe adeta ölü bir yerleşim alanına dönmektedir. Çeşitli hibe ve yardımlarla kayak tesisinin yakınında büyük oranda tamamlanan bir otel vardır. 80 odalı olduğu bilinen otelle birlikte oldukça durgun geçen kış aylarının hareketlenmesi hedeflenmektedir. Otelin açılmasıyla birlikte çok sayıda kişide otelde çalışmaya başlayacak. Otelin 2016 kış sezonunda faaliyete geçecek.
C-2-2-b)Ovacık-Hozat Arasındaki Orman Köyleri
Bu bölge arazi yapısı ve diğer ilçelere açılması bakımından önemli bir yerdir. 2014 verilerine göre burada bulunan 15 köyün toplam nüfusu 446 kişidir. 15 köyün dışında halen boş olan köylerde mevcuttur. Çok büyük bir alanı kapsayan bu bölge orman köyleri olarak adlandırılmaktadır. 1994 yılındaki zorunlu göçten etkilenerek adeta insansızlaştırılmıştır. Çalışabilir nüfusu bulmak için %62 oranı kullanacağız. Bu şekilde yaptığımız hesaplamaya göre çalışabilir nüfus 276 kişi çıkmaktadır. Fakat bu rakam doğru bir rakamı vermemektedir. Çünkü bu bölgedeki köylerde kalan 0-19 yaş grubuna dâhil insan sayısı yok denecek kadardır. Fakat çalışamayacak durumda olan yaşlılar vardır. Elimizde köyleri ilişkin yaş grubunu gösteren bir veri olmadığı için tam rakamı bulmak oldukça zordur. Biz burada iyimser davranarak 350 kişiyi veri alacağız.
Bu bölgenin arazisinin gerilla için taşıdığı avantajlar ve geçiş hatları olması vesilesiyle devletin de önemle üzerinde durduğu bir alandır. Bölgede Karaoğlan, Kuşluca ve Cevizlidere/Hanuşağı olmak üzere 3 jandarma karakolu bulunmaktadır.
Tablo 6
Jandarma Karakollarının Olduğu Köy Nüfusları
Köy Adı
Kadın
Erkek
Toplam
Karaoğlan
7
56
63
Kuşluca
3
49
52
Cevizlidere
3
49
52
Tablo6’daki veriler göstermektedir ki bu köylerin nüfuslarına ortalama 50 askeri personel sayılmıştır. İyimser bir davranışla çalışabilir nüfusu 350 kişi olarak veri alacağımızı belirtmiştik. Anlaşılacağı gibi bu 350 kişinin 150 kişisi devletin asker gücüdür. Geriye yaklaşık olarak 200 kişi kalmaktadır. Bunların bir kısmı da burada yaşamayan fakat ikametgâhlarını burada bulunduran kişilerdir.
Askeri personelin tamamının nüfusa dâhil edilmediğini, her bir karakolda 100-150 civarında askerin bulunduğu söylenmektedir. Bu bölgede asker sayısının köylü sayısından daha fazla olduğunu söyleyebiliriz.
Madencilik Çalışmaları
Bu bölgede özellikle altın ve bakır maden yatakları olduğu bilinmektedir. Son yıllarda sık sık gündeme geldiği gibi madencilik çalışmaları yapılmaktadır. Bu çalışma bu bölgenin büyük bir bölümünü kapsamaktadır. Sondaj çalışmaları tamamlanma aşamasındadır. Projeye ait teknik raporlar ise hazırlanmıştır. Ovacık-Hozat yol çalışmalarının sürdürülmesi, bunun yanı sıra Ovacık-İliç yol projesi bu maden çalışmalarından kaynaklıdır.
Maden çalışmasını yürütün şirket Tunçpınar Madencilik’tir. Şirket, Lidya Madencilik (Çalık Grubu) ve uluslararası bir şirket olan AnaGold (Alecer Gold) tarafından ortak kurulmuştur. Tunçpınar Madencilik iştirak bir ortaklık olup %50 Lidya Madencilik’in %50 AnaGold’un payı vardır.
Uluslararası sermaye, ülkemiz komprador kapitalistlerinin vasıtasıyla, asker ve köylü sayısının eşitlendiği bu bölgeye yerleşmek istemektedir. Zengin altın ve bakır madenlerinin bulunduğu bu bölgeyi o kadar çok istemektedir ki İliç’te %20 pay verdiği Çalık grubuna, Ovacık’ta %50 ortaklık verebilmiştir.
Tunçpınar madencilik yetkilileri, maden sahasına 1 milyar Dolar yatırım yapılacağını, işletmeye geçtiği durumda 500-1000 kişi istihdam edileceğini söylemektedir. Ulaştığımız bilgilere göre Erzincan İliç’teki maden sahasında yaklaşık 1000 kişi istihdam edilmiş ve bunun %90’nı bölgede yaşayan insanlardır.
C-2-2-c) Ovacık-Pülümür Sınırında Yer Alan Bölge (Yasak Mıntıka)
Bu bölgeyi Munzur vadisinin sağ ve sol kollarında yer alan bölge olarak değerlendireceğiz. Aslında yasak mıntıka denilen yer, Aşağıtorunoba köyünün doğusunda, Pülümür köylerine sınır olan bölgedir. Fakat biz bu bölgeye Vadiye yakın bulunan ve Munzur suyunun diğer yakasında yer alan köyleri de dâhil ettik.
Bu bölgedeki köy sayısı 18’dir. Toplam Nüfusu 525’dir. Çalışabilir nüfus ise yaklaşık 325 kişidir. Bölgede iki karakol bulunmaktadır ve bu karakol personelinin nüfusa dâhil olan kısmını hesaba kattığımız durumda bölge yaşayan çalışabilir nüfus 250 kişidir. Orman köyleri olarak adlandırdığımız bölgede olduğu gibi burada da devletin askeri güçleriyle üretime katılan köylülerin sayısı birbirine yakındır. Bölgede küçükbaş hayvancılık ve arıcılık yapılmaktadır. Kışın bu bölgede kalan insan sayısı oldukça azdır.
Krom Madeni
Pülümür köylerine yakın bir bölgede krom madeni sahası olduğu bilgisine ulaşmakla beraber, ayrıntılı bilgi edinme şansımız olmamıştır.
C-2-2-d) Mercan Bölgesinde Bulunan Dağ Köyleri
Mercan bölgesi olarak bilinen Mercan Deresi ve çevresindeki 6 köyden oluşan bölgedir. Köylerin toplam nüfusu 200 kişidir. Çalışabilir nüfus 125 kişidir. Mercan’da bölgesinde de nüfus hareketleri diğer bölgelerle hemen hemen aynıdır. Nüfus hareketinde ekonomik sıkıntılardan büyükşehirlere ve Avrupa’ya yaşanan göçlerin yanı sıra 1994 yılında gerçekleşen zorunlu göç politikaları etkili olmuştur. Ekonomik ve sosyal sorunların yanı sıra devletin siyasi baskılardan dolayı göç edenlerin işçi olarak büyükşehirlerde yaşamaktadır.
Bölgede bir karakol bulunmaktadır. Karakoldaki asker sayısıyla köylülerin sayısı hemen hemen aynıdır.
Mercan, HES işletmesi faaliyetlerini sürdürmekte ve burada 10 kadar işçi çalışmaktadır.
C-3) İlçe Merkezi
Tablo7
İşçi
Memur
Esnaf
SSK-Emekli Sandığı-Bağ-Kur Emeklileri
Toplam
350
110
200
200
860
Ovacık ilçe merkezinde çalışabilecek durumda olan nüfus yaklaşık 2.030 kişidir. İlçe merkezinde çalışan işçilerin sayısı 260 kişidir. Bu işçilerin tamamı SSK’lı olarak çalışmaktadır. İşçilerin nerdeyse tamamı hizmet sektöründe asgari ücretle çalışmaktadır. Devletin çeşitli kurum ve kuruluşlarında temizlik ihalelerini alan taşeron firmalarda çalışan bu işçilerden sendika üyesi olan yoktur. Sendikalaşmaya dönük herhangi bir çalışmada söz konusu değildir. Bu yönlü bir çalışma yürütmekte oldukça zordur. Çünkü çalışanlar farklı taşeron firmalarda ve oldukça dağınık yerlerde çalışmaktadır. Daha da önemlisi hazırda bekleyen işsizler, yedek kuvvet olarak beklemektedir. Herhangi bir sosyal güvencesi olmadan çalışanların sayısı tespit edilememiştir. Kahvehane, kafe, lokanta, kuaför gibi çeşitli esnafların yanında çalışan fakat sosyal güvencesi olmayan işçilerin toplam sayısı hakkında net bilgiye ulaşamadık. İlçe nüfusunun mevcut durumu düşünüldüğünde sosyal güvencesi olmadan çalışan işçilerin sayısı küçümsenecek bir sayı değildir. Bu sayıyı 40 kişi civarında olduğunu düşünüyoruz.
Ovacık belediyesinde çalışan kadrolu 9 işçi ise DİSK bağlı Genel-İş üyesidir. İlçe merkezinde işçilerin ekonomik hakları için gerçekleştirdiği bir eylem/etkinlik olmamıştır. Belediyede çalışan kadrolu 9 işçiyi saymazsak, çalışanların büyük bir bölümü zor şartlarda ve asgari ücretle çalışmaktadır.
İşsiz kategorisindekilerin büyük çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktadır. Çalışma hayatına kadınların katılımı oldukça sınırlıdır. İşsiz kategorisinde yer alan insanlardan son 3 yılda ortalama 50 kişi İş-Kur kapsamında düzenlenen projelerle 6 ve 9 aylık sürelerle çeşitli devlet kurumlarında temizlik ve alt yapı işlerinde asgari ücretle çalışmaktadır. İş-kur aracılığıyla çalışanlar, taşeron sisteminden daha berbat koşullarda çalışmaktadır.
SSK’lılar, İş-Kur projelerinde ve esnafların yanında çalışan işçilerin toplam sayısı 350 kişi civarındadır.
Memurların ağırlıklı bölümü eğitim ve sağlık alanında, geriye kalan memurlar ise hükümet konağında bulunan maliye, adliye, nüfus, KHGB gibi kurumlarda çalışmaktadır.
Eğitim alanında Eğitim-Sen, Sağlıkta SES, diğer büro iş kolunda ise BES olmak üzere memurların büyük bir çoğunluğu KESK’e bağlı sendikalarda örgütlüdür. Bazı dönemlerde basın açıklamaları ve KESK tarafından örgütlenen iş bırakma eylemleri gerçekleşmektedir. İlçe üzerinde özellikle öğretmen ve sağlık personelinin önemli bir etkisi olduğu söylenebilir. Bunun nedeni ise ekonomik ve sosyal ilişkilerdir.
İlçede çok sayıda küçük esnaf bulunmaktadır. Özellikle yaz aylarında turizm ilçe esnafına nefes aldırmaktadır. Binlerce insan Munzur Gözelerini ziyaret etmekte ve ilçe esnafına önemli katkıda bulunmaktadır. Yaklaşık bir rakam olan 200 esnafın içerisine ticari araç sahiplerinin de (minibüs- taksi) dâhil olduğunu belirtmek gerekiyor.
İşçi, memur, esnaf ve emeklilerin yaklaşık sayısı 860 kişi civarındadır. Her ailede çalışabilir nüfusa dâhil olan en az 2 kişi olduğu düşünülürse toplam da yine yaklaşık olarak 1.720 kişi yapmaktadır.
Çalışabilir nüfus geriye kalan 300 kişi ise ilçede açılan MYO öğrencileri, asker ve polislerle bunların aileleridir.
İlçe komutanlığında kaç askerin nüfus sayımına dâhil edildiğini tespit etmek mümkün değildir. Fakat köy karakollarında 40 ila 50 kişinin nüfusa dâhil edildiği hesaba katılırsa bu sayının 100 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Yine İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde görevli polis memurları ve eşleri hesaba katıldığında toplam da 200 kişi civarında devletin kolluk gücü ve yüksek okul öğrencisi 100 kişi ilçe merkezi nüfusuna dâhil edilmiştir.
C-4) Tarım
Tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerin ekilen alanı (dekar)
Tablo 8
Ürün
1993 Ekilen alan (dekar)
1993 Üretim
(Ton)
2014 ekilen alan
(dekar)
2014 Üretim
(Ton)
Buğday
7.160
822
6.234
1.062
Arpa
500
70
723
134
Soğan
50
88
60
80
Nohut
370
48
375
90
Fasulye
4.300
644
10.993
1.119
TOPLAM
12.380
1.672
18.385
2.485
Tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerin 1993 ve 2014 yılları verileri incelendiğinde, ekilen alanın büyüdüğü ve üretimin arttığı görülecektir. Köy nüfusunun %80’ini göç etmiş durumdayken ekilen alanda ve üretimdeki artış ilk bakışta bir çelişki gibi görülebilir. Fakat Tablo 9-10 ve 11 ile birlikte değerlendirildiğinde bu “çelişki” anlaşılabilir.
Traktör
Tablo 9
1993 Yılı
Traktör – Dört Teker (35-50 Bg)
9
Traktör – Dört Teker (50 Bg’den Fazla)
36
Toplam
45
Traktör
Tablo 10
2014 Yılı
Traktör Tek Akslı (5 Bg’den Fazla)
11
Traktör İki Akslı (35-50 Bg)
11
Traktör İki Akslı ( 51-70 Bg)
45
Traktör İki Akslı (70 Bg’den fazla)
26
Toplam
93
Diğer Alet ve Makineler
Tablo 11
1993 YILI
2014 YILI
Karasaban
405
3
Hayvan Pulluğu
59
5
Kulaklı Traktör Pulluğu
45
81
Üniversal Mibzer
1
0
Orak Makinası
3
25
Harman Makinası
13
0
Döven
520
0
Sap Döver
8
51
Traktörle Çekilen Çayır Biçme Makinası
2
35
Sırt Pulverizatörü
6
9
Sedyeli, Motorlu PulverizatörTozlayıcı Kombine Atomizör
4
0
Atomizör
1
5
Elektropomp
3
0
Motopomp (Termik)
2
0
Römork (Tarım Arabası)
45
81
Ark Açma Pulluğu
0
1
Biçer Bağlar Makinası
0
7
Hayvanla ve Traktörle Çekilen Ara Çapa Makinası
0
2
Kombine Hububat Ekim Makinası
0
9
Kültivatör
0
81
Mısır Silaj Makinası
0
6
Ot Tırmığı
0
8
Patates Dikim Makinası
0
1
Pnömatik Ekim Makinası
0
10
Sap toplamalı Saman Yapma Makinası
0
8
Selektör (sabit veya seyyar)
0
2
Seyyar Süt Sağma Makinası
0
39
Taş Toplama Makinası
0
2
Toprak Burgusu
0
5
Toprak Tesviye Makinası
0
5
Yayık
0
109
Tarımda kullanılan traktör, diğer alet ve makineler dikkatlice incelendiğinde, teknik olarak gelişim sağlandığı, ilkel aletlerin büyük oranda sıfırlandığı görülecektir. Ama çıkıp “delinin” biri “bak hâlâ 5 tane karasaban var” diyerek feodalizmin angaryasını ispat etmek isteyebilir. Açıkçası geriye kalan karasaban gibi ilkel aletler, nostaljiden öte bir şey ifade etmemektedir. Günümüzde sağ-salim varlığını koruyan 5 adet karasaban, yaşlılarımızın gençlere, “önceden biz işimizi bunlarla görüyorduk, çok zor dönemlerdi” demekten başka bir işe yaramamaktadır. O yüzden “delileri” bir kenara bırakmak gerekir.
Fiyatı 4.000 TL ile 10.000 TL arasında değişen Kültivatör ve yine aynı fiyatlarda Pnömatik Ekim makinası gibi teknik aletler tarımsal faaliyette büyük oranda kullanılmaktadır.
1993 yılında ortalama 250 kişiye bir traktör düşerken, günümüzde 35 kişiye bir traktör düşmektedir. Nüfus büyük bir erime yaşamasına rağmen modern makinelerin kullanımı artmıştır. Köy nüfusu %80 azalırken traktör sayısı %100 artmıştır.
Nüfusun eriyip dip noktasına varmasına rağmen tarım aletleri ve makinelerindeki teknik-teknolojik gelişim nedeniyle ekilen alan ve üretim artmıştır.
Ülkemiz genelinde tarımda makineleşmenin artmasıyla beraber özellikle traktör üretimindeki sanayide gelişme sağlanmıştır. Ülkemizde uluslararası firmaların ortağı olduğu çok sayıda traktör üretim tesisleri vardır.
C-5) Arıcılık
Tablo 12
İşletme Sayısı
Kovan Sayısı
Bal Üretimi (Ton)
485
57.548
640
İlçede arıcılık çalışmaları önemli bir yer kaplamaktadır.2014 yılı resmi istatistiklere göre 485 işletme ve 640 ton bal üretimi yapıldığı görülmektedir. Üretilen balın bir bölümü il merkezindeki Organize Sanayi Bölgesi’nde yer alan bal sağım ve paketleme tesisine, bir bölümü ise Elazığ ilindeki tesislere satılmaktadır. Bir kısım işletmeci ise ürettiği balı kendi olanaklarıyla büyükşehirlere götürerek pazara sunmaktadır. Balın kilosu ortalama 35 TL ye satılmaktadır. 640 ton bal üretildiği düşünüldüğünde toplamda 22.400.000 TL değerine ulaşılabilir.
Kovan sayısı fazla olan ve daha büyük üretim yapan işletmecilerin arıların bakımı vb. tüm üretim sürecinde ücret karşılığında işçi çalıştırdığı da bilinmektedir. Fakat bunların sayısı şu aşamada oldukça sınırlıdır.
C-6) Halkın Durumu, Talepleri ve Mücadelesi
Dönemsel olarak yapılan kitle çalışmalarından gazete sayfalarına yansıyanlar incelendiğinde sürekli olarak dile getirilen halkın politik olduğudur. İlçeyle olan muhabbetimizden de bildiğimiz bu değerlendirme bu ilçenin gerçeğidir. Bu gerçeğin nedenleri; uzun yıllardır süren sosyal ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin etkisi, ulus ve inanç kimliğinden kaynaklanan ezilme hali, devletin katliamlarının ve vahşetinin sürekli olarak muhatabı olma, işsizlik ve yoksulluk kıskacında boğulma gibi nedenler halkın politikleşmesini sağlamıştır.
Devrimci, yurtsever, demokratik çevrelerce yürütülen mücadele ve halkın katılım sağladığı eylemliklerin nerdeyse tamamı ilçe merkezinde gerçekleşmektedir. Genel politik süreçlere dair yürüyüş ve basın açıklamaları, konser, piknik gibi etkinlikler yapılmaktadır. Halkın kitlesel olarak katıldığı eylemler ise doğanın tahribatına karşıdır. Maden ve baraj çalışmaları bunların en önemlisidir. Bu eylemler toprak ağalarına karşı gerçekleştirilen köylü ayaklanmaları değildir. (İlçede toprak ağası yoktur) Aksine uluslararası şirketler ve ülkemiz komprador kapitalistlerinin bölgedeki yeraltı ve yerüstü zenginliklerini yağmalayıp, doğaya vereceği tahribattan kaynaklıdır.
Halk arasında tehlikeli boyutlara ulaşan büyük bir güvensizlik vardır. Neredeyse herkes herkesten şüphelenmektedir. 90’lı yıllarda devletin baskı ve korkusu nedeniyle işbirlikçilik yoğunken günümüzde halkın yoksulluğu kullanılmakta, kimi ekonomik olanaklar sağlanarak işbirlikçi yapılmaktadır. Karakollardan ihale kapma, maaşa bağlama gibi ekonomik ilişkiler üzerinden işbirlikçilik yaygınlaştırılmaktadır. Dersim’de gerilla faaliyeti yürüten örgütler son yıllardaki kayıplarının neredeyse tümünü bu ilçede vermiştir.
Uyuşturucu kullanımı çok yaygın olmasa da bazı kişilerin esrar ektiği ve satışını yaptığı bilinmektedir. Fuhuş yaygınlaştırılmak istenmektedir.
İlçe halkı kendini inanç kimliğiyle ifade etmektedir. Kürt özgürlük hareketinin geliştirdiği mücadelenin geldiği aşamayla birlikte ulus kimliği kendini hissettirse de inanç kimliğinin önüne geçememiştir. Halkın büyük bir çoğunluğu kendini Alevi olarak ifade etmektedir. 90’lı yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi’nin bölgedeki uygulamalarından kaynaklı mesafeli bir duruş gösterilmektedir. Bu durum son yıllarda önemli oranda kırılmış olmasına rağmen bu gerçeklik hali hazırda devam etmektedir.
C-7) Ovacık ve Kaypakkayacılar
İlçede Kürt Özgürlük Hareketi, DHF, Partizan, Halk Cephesi ve EMEP’in faaliyetleri bulunmaktadır. Köy boşaltmaların yaşandığı 1994 yılına kadar Partizan bölgede en etkili hareket konumundaydı. Bu durum aynı düzeyde olmasa da günümüzde de devam etmektedir.
Zorunlu göç dönemine denk düşen Partizan’daki ayrılık Kaypakkayacıların güçten düşmesini sağlamış, başta kendi kitlesi olmak üzere halk kitlelerinde müthiş bir güvensizliğin yaşanmasını sağlamıştır. Ayrılıkla, köy boşaltmaların aynı döneme denk düşmesinin tesadüf olmadığı bir gerçekliktir. Bu dönemde bölgedeki taraftarlarının önemli bir bölümünü büyükşehirlere göçe zorlamıştır.
Göç edenlerin Kaypakkayacılarla ilişkileri aynı düzeyde olmasa da büyükşehirlerde de sürmüştür/sürmektedir. Bu dönemde çocuk yaşta olan ve daha sonra büyükşehirlerde doğan Dersimli gençler ise günümüzde Kaypakkayacıların en aktif taraftarlarını oluşturmaktadır. Bu tespitimiz öylesine dile getirdiğimiz bir şey değildir. Kaypakkayacıların kitlesel destek bulduğu, önemli bir etkisinin olduğu İstanbul-Sarıgazi incelendiğinde bu anlaşılacaktır. Sarıgazi, Gezi ayaklanması günlerinde Kaypakkayacıların kendini en fazla hissettirdiği birkaç semtin başında gelmektedir. Devrimci hareketin faaliyetlerinin sınırlı olduğu bazı mahallerde kentsel dönüşüm hayata geçirildiğinde buralarda yaşayanların da Sarıgazi ve çevresine yerleşeceği gerçeğiyle birlikte, bu semtin önemi daha fazla artmaktadır.
An itibariyle gerek Partizan’ın gerekse de DHF’nin ilçedeki faaliyetleri legal ve gerilla alanlarında devam etmektedir. Son belediye seçimlerini BDP, Partizan ve EMEP ittifakına rağmen DHF kazanmıştır. Bu sonuç ilçede Kaypakkayacıların etkisinin, gücünün yansımasıdır. “Karagöl Faciasının” hemen sonrasında bu sonucun ortaya çıkmış olması bazı kesimlerce anlaşılamamıştır. Bugün açısından anlaşılmasını beklemek ise hayaldir. Köylülerin silahlı mücadele ateşiyle yanıp tutuştuğunu, silahlı mücadelenin bir an önce başlatılması gerektiği tespiti savunulduğunda şaşkınlıkla karşılanması/anlaşılamaması normaldir. Ovacıklılar “Karagöl Faciasından” sonra silahlı mücadele için yanıp tutuşmadığını gerek yerel seçimlerdeki tavrıyla gerekse de soruna dair yaklaşımlarıyla ortaya koymuştur.
Partizan’ın her iki alanda (legal-gerilla) sürdürdüğü faaliyetler, toprak ağalarına karşı köylü kitlelerin gerçekleştirdiği kendiliğinden eylemlere yön vermek, toprak işgalleri örgütlemek, kurtarılmış bölgeler ve kızıl siyasi iktidarlar için gerilla savaşına akın akın köylüleri katmaktır. Elbette ki bu söylediklerimiz gerçek değil, sadece şakadır. Çünkü böyle bir Ovacık gerçekliği yoktur. Aksine, faaliyetler kapitalizmin doğaya tahribatına (HES, Baraj, Maden) ve işbirlikçilere yöneliktir. Gerilla toprak ağalarına karşı değil, kapitalizmin doğaya düşman, talan ve yok etme politikalarına karşı mücadele etmektedir. Gerçek budur dostlar. Son yıllardaki her iki alanda gerçekleşen eylemler incelendiğinde neyin, kimlerin hedef alındığı çok net görülecektir. Gerek gerillanın gerekse de Ovacık halkının mücadelesi HES-Baraj-Maden, işbirlikçilik ve yozlaşma karşıtıdır.
Partizan’ın, yozlaşma parantezi içerisinde değerlendirilen fuhuş meselesine yaklaşımı ise tutarsızdır. Halk Cephesi adlı grup tarafından İstanbul-Sarıgazi’de fuhuş yapan ve yaptıran biri erkek diğeri kadın iki kişinin dövülerek cezalandırılması, Partizan’nın kadın çevresi tarafından yapılan bir açıklamayla kınanmıştır. Fakat Partizan’ın Ovacık ve Dersim genelinde fuhşa karşı sürekli olarak bildiriler yayınlayarak tehditlerde bulunduğu, kadın çalıştıran birahanelere yönelik eylemler gerçekleştirdiği bilinmektedir. Hatta 2005-2006 yıllarında kent merkezinde gerçekleşen bombalı eylemde birahanede çalışan bir kadın yaralanmıştır. Sarıgazi’de Halk Cephesi’nin mantığıyla Ovacık’taki Partizan’ın soruna yaklaşımları esasta aynıdır. Buralar bizim faaliyet yürüttüğümüz ve “otorite olduğumuz” alanlardır. Bizim bulunduğumuz bu alanlarda devletin özel bir yönelimiyle fuhuş yaygınlaştırılmak istenmektedir. Otorite olunduğu iddiası bir yana bu söylenenlerin doğru olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Fakat Sarıgazi’de kınama yayınlayarak, “seks işçiliğini” adeta meşrulaştırmak, Ovacık’ta ise cezalandırma uyarıyla dolu bildiriler dağıtmanın büyük bir çelişki olduğunu düşünüyoruz.
C-8) KSİ ve OVACIK
Kaypakkaya KSİ için; “(1) sağlam bir kitle temeli; (2) sağlam bir parti örgütü; (3) oldukça güçlü bir Kızıl Ordu; (4) askeri harekâta uygun arazi; (5) beslenme için yeterli ekonomik kaynaklar şartlarının mevcut olduğu alanlarda uzun süre yaşayabilecek kızıl iktidarlar kurulabilir ve buralardan şehirleri ele geçirmek için uzun süreli savaşlara girişilebilir ve giderek ülke çapında zafer kazanılabilir.” diyor. Şimdi bu şartların Ovacık açısından bir gerçekliği var mı yok mu ona bakacağız.
Burada üzerinde duracağımız sağlam bir kitle temeli olacaktır. Çünkü sağlam bir kitle temeli yoksa diğer şartlardan bazıları var olsa bile sağlam bir parti örgütü ve oldukça güçlü bir kızıl ordu oluşturmanın koşulları yok demektir. Kitle yoksa partinin sağlamlığından, güçlü bir kızıl ordudan bahsetmek mümkün değildir. Parti, kitlelerin mücadelesine önderlik eden bir araçtır. Kızıl ordu ise parti önderliğinde savaşır.
Kaypakkaya, sağlam bir kitle temeli için yaşadığı döneme ilişkin şu tespiti yapmaktadır. “Ülkemizin bazı bölgelerinde kitle temeli daha kuvvetli, bazı bölgelerinde daha zayıftır. Bu, başka etkenlerin yanı sıra, dengesiz iktisadi gelişmenin tezahürüdür ve tabiidir. Fakat ülkemizin birçok bölgesinde sağlam bir kitle temeli mevcuttur. Bu bölgelerde Kızıl siyasi iktidarlar, diğer şartların da mevcut olmasıyla gerçekleştirilebilir ve gelişebilir.”
Ayrıca sağlam bir kitle temelini üzerine “BAŞKAN MAO’NUN KIZIL SİYASİ İKTİDAR ÖĞRETİSİNİ DOĞRU KAVRAYALIM” başlıklı yazısında tartışırken yakın tarihteki köylü ayaklanmalarının ele alınmasını ve bunun bugün açısından sağlam bir kitle temelinin olup olmadığının önemi üzerinde durmuştur. Kısacası sağlam bir kitle temelinin olup olmadığı günümüz açısından 1938, Osmanlı dönemi veya daha önceki dönemlerde yaşanan tarihsel olayların Ovacık açısından sağlam bir kitle temelinin olduğunu açıklamak için yetersizdir. Günümüzle bağlantısı kurulmadan son yıllarda yaşanan köylü ayaklanmalarıyla bağlantısı kurulmadan sağlam bir kitle temelinin var olduğu söylenemez. Zaten bu bölgede bir köylü ayaklanması da olmamıştır. 1938’de yaşananlar ayaklanmadan ziyade soykırımı andırmaktadır. Bugün kamuoyunda bu tartışmalar yoğun bir şekilde yapılmaktadır. Dönemin belgeleri incelendiğinde bir ayaklanmadan, isyandan bahsetmek mümkün değildir. 1938’de yaşananlar bölge halkı açısından devlet karşıtlığına dönüşmüştür. Tekçi devlet, halkın ulusal ve inançsal kimliğinden dolayı böyle bir uygulamayı hayata geçirmiştir. Burada şunu belirtmek gerekir. Bölge halkı 1938 zulmünü Kızılbaş/Alevi inancına sahip oldukları için yaşadıklarını düşünmektedir. Aslında yaşadığı tüm haksızlıkları ve katliamları inanç kimliğinden kaynaklandığını düşünmektedir. Hâlihazırda ulusal kimliğiyle kendini ifade eden bir kesim varsa da bu KÖH’ün 1990’lı yıllarda uyguladığı politikaları terk etmesi, bölge halkıyla ilişkilerini belirli düzeylerde ilerletmesi, etkili olmuştur. Kuşaktan kuşağa aktarılan devlet karşıtlığı, güç meselesi, Bölge halkını KÖH’e yakınlaştırmıştır.
Kaypakkaya’nın önemle belirttiği, son yıllarda köylü ayaklanmalarının Ovacık açısından bir gerçekliği olmadığını belirtmek isteriz. Halkın devlete olan kininin ve öfkesinin sebebi, tarihsel olarak yaşadığı zulümdür. Toprak talebiyle, toprak-ağalarına karşı giriştikleri bir ayaklanma yoktur.
Bu soruna dair tarihsel olarak devletin uyguladığı vahşetin sonucu olarak halkın devrimcilere olan desteğini görmek gerekiyor. Yaşadıklarından kaynaklı devlet karşıtı ne varsa desteklemektedir. Fakat bu destek, duygusal bir bağdan, kültürel bir değer haline gelmesinden söz edebiliriz. Bir ayaklanmadan ya da silahlı mücadeleye büyük bir özlem ve istek duyduklarından söz etmek mümkün değildir. 2012 yılında Karagöl’de yaşanan “facia” sonrası halkın meseleye yaklaşımı önemli ve incelenmesi gereken bir durumdur. Halkın gerilla savaşına bakışının destekten öteye gitmeyen, onaylanmayan bir noktada olduğu görülmelidir.
Tüm tarihsel süreçler, ayaklanma olup olmadığı bir yana, burada bir büyük bir köylü kitlesinden bahsetmek mümkün değildir. Bugün itibariyle bütün Ovacık halkı savaşa katılsa sayısı devlet güçleriyle hemen hemen aynıdır. Kaypakkaya sağlam bir kitle temelinden bahsederken, onun yakın süreçteki kendiliğinden hareketlerini değerlendirmiştir. Köylerde yaşan kitlelerin bu derece eridiği, çelişkilerin ve kendiliğinden hareketlerin boy verdiği özellikle büyükşehirlerde nüfusun bu kadar arttığı bir ülke gerçeği Kaypakkaya döneminde yoktu. Bu olmadığından sadece oradaki ayaklanmaların ve kendiliğinden hareketlerin önemini belirtmiştir. Çünkü onun dönemde kırsal alan nüfusu şehirlerden oldukça fazlaydı.
Sağlam bir kitle temelinin olmadığı, köylü kitlelerle asker sayısının hemen hemen aynı olduğu bir bölgede Kızıl Siyasi İktidar kurma mücadelesi yürütmek, maceracılıktır. Güçlerin esas konumlanması gereken yerlerden başkaca yerlere yoğunlaştırmak yenilgi üzerine yenilgi almaktan başka bir şey değildir.
Son 10 yıldır bölgede yürütülen gerilla savaşına bölge halkının katılımı yok denecek kadardır. Bu bile gerilla savaşına olan özlemlerini ve isteklerini göstermeye yeterlidir. Başka yerlerden, büyükşehirlerden belirli kadro ve militanları buraya getirerek Kızıl Siyasi İktidarlar kurmak için gerilla savaşı yürütmek, verili durumda yanlış yerlere yumruk sallamaktır. İçinde köylünün olmadığı son 10 yıldır süren mücadeleye “köylü gerilla savaşı” diyebilmek mümkün müdür? Gerillaya katılımın ezici çoğunluğunun şehirlerden köylü olmayan sınıf ve tabakalardan olması bize şehirlerin önemini gösterdiğini belirtmek yetersizdir, esas alanlar olduğunu göstermektedir.
Sağlam bir kitle temelinin olmadığı bir yaşam alanında KSİ için diğer şartları tartışmak gereksizdir. Devrim kitlelerin eseridir. Kitle yoksa sağlam bir partide oldukça güçlü bir kızıl ordu yaratmak da mümkün değildir. Çok uzağa gitmeye gerek yok: son 10 yıllık süreç bunu yeterince öğretmektedir.
C-9) SONUÇ
Araştırma yazımız ve bu çalışmada paylaştığımız veriler incelendiğinde, Ovacık ilçesinin 2014 nüfusunun 3 katı kadar göç verdiği görülecektir. Göçün ezici çoğunluğu büyükşehirlere olmuştur. Göç edenlerin Ovacık’la ilişkileri sosyal ilişkiler (düğün-cenaze) ve tatil amaçlı yapılan ziyaretlerle sınırlıdır. Göç edenlerin büyük bir çoğunluğu büyükşehirlerde sanayi ve “hizmet” sektöründe işçi olarak çalışmaktadır. Yaşadıkları kentlerin yoksul mahallerinde yaşamlarını sürdürmektedir. Ovacık’ta yaşanan göçün bir bölümünün devletin zorbalığıyla gerçekleşmiş olması, göç edenlerin kapitalist ilişkiler içerisinde yaşadığı, artık birer işçi olduğu ve büyükşehirlere yığıldığı gerçeğini değiştirmemektedir.
Ova köyleri olarak belirttiğimiz bölgenin dışında yer alan diğer 3 bölge insansızlaştırılmıştır. Üretim faaliyeti yok denecek kadar azdır. Devletin askeri güçleri ile köylülerin sayısı bu 3 bölgede eşitlenmiştir. Bu bölgelerde askeri harekâta uygun arazi dışında elverişli hiçbir durum yoktur. Kitlelerin olmadığı bir yerde, arazi koşullarının uygunluğu tek başına bir şey ifade etmemektedir. Ovacık’ta Kızıl Siyasi İktidar kurmanın koşulları yoktur. Ekonomik ilişkiler, nüfusun durumu, kitlelerin beklentileri ve durumu, gerilla savaşına yaklaşımları bu koşulların olmadığını göstermektedir. Köylü nüfusuyla devletin askeri gücünün hemen hemen eşitlendiği bir alanda sağlam bir parti ve oldukça güçlü bir kızılordu yaratmak mümkün değildir.
Kaypakkaya “Köylüler, sadece kendi kuvvetleri ile Kızıl siyasi iktidarı kurabilir ve yaşatabilirler. “Başlıca sanayi şehirlerinin” hepsinde gericiler kesin hâkimiyet kursalar ve işçi sınıfı hareketini uzun bir süre tamamıyla bastırsalar dahi, köylüler yine de Kızıl siyasi iktidarı kurup yaşatabilirler ve bu, imkânsız bir şey değildir.” demektedir. Bu çalışmada ortaya koyduğumuz veriler incelendiğinde ve günümüz açısından değerlendirilmesi yapıldığında bunun imkânsız olduğu anlaşılmaktadır. Kaypakkaya’dan alıntıyla devam edelim. “Marksist-Leninistlerin köylüler arasında örgütlenme politikası açıktır. Her köyde, köy parti komiteleri örgütlemek. Yine her köyde, partili ve partisiz devrimci yoksul köylülerden, üretime bağlı silahlı mücadele müfrezeleri yani köylü milisleri örgütlemek. Köy parti komitesine bağlı partili ve partisiz unsurlardan, silahlı mücadeleye hizmet edecek, çeşitli görev grup ve hücreleri örgütlemek. Ayrıca, köy esasına bağlı olmayan, bölgedeki parti komitesine bağlı profesyonel gerilla birlikleri örgütlemek. Bütün bu örgütleme faaliyetinin amacı yoksul köylüler ve tarım işçileri arasında partiyi ve halk silahlı kuvvetlerini inşa etmektir. Bu inşa barış içinde değil, silahlı mücadele içinde olacaktır. Ve parti örgütünün köylüleri örgütlemede kavrayacağı halka, gerilla birliklerini ve köy milislerini örgütlemektir.” Önemle üzerinde durduğumuz nüfusa dair veriler düşünüldüğünde, her köye komite, milis örgütlenmesi, çeşitli grup ve hücreler, köy esasından bağımsız profesyonel gerilla grupları oluşturmak mümkün müdür? Son 10 yıldır sürdürülen pratik bunun mümkün olmadığını göstermedi mi? Bunca örgütlenme oluşturacak kadar insanın yaşamadığı bir alanda bu örgütlenmeleri oluşturma düşüncesi bir hayaldir.
Bölgede toprak ağası yoktur. Topraksız köylü ise yok denecek kadar azken köylülerin toprak talebi de yoktur. Birçok tarım alanı boş olmasına rağmen ekilmemektedir. Toprak talebinin olmadığı bir alanda toprak devrimi mücadelesi yürütmek abestir. Halkın toprak talebi değil, iş talebi vardır. Munzur A.Ş ve Dersim A.Ş gibi kimi yerel girişimcilerin istihdam yaratma çabalarının halk tarafından destek bulmasının nedeni mevcut iş talebidir. Halk içerisinde kimi kesimlerin iş alanı açılacağından baraj ve maden çalışmalarını içten içe desteklediği bilinen bir gerçektir. Maden şirketinin çeşitli taşeronlar aracılığıyla bölgede istihdam propagandaları yapmasının altında yatan gerçek, halkın yoksulluk içerisinde battığını görmelerindendir. Tarım alanında kendini geçindirmek için yeterli ekonomik kazanç sağlayamayanlar ve ilçe merkezinde hiçbir sosyal güvenliği olmayan işsizler, özellikle kış aylarında çevre illerde ve diğer şehirlerde baraj ve yol yapımları ile inşaat sektöründe çalışmaktadır.
Üretimde kullanılan makine ve araçlarda ciddi bir ilerleme vardır. Nüfus azalmasına karşın tarımda kullanılan ilkel aletlerin yerini modern makine ve aletler almıştır. Bunların sayısı her yıl artmaktadır. Tarımsal üretimde bazı ürünlerde yoğunlaşma sağlanmış ve pazar için üretim yapılmaktadır. Fiyatların belirlenmesinde içe kapanık bir durum söz konusu değildir. Fiyatların belirlenmesinde ülkemizin bir başka ucunda yer alan şehirde üretilen fasulyeden bağımsız belirlenmemektedir. Hatta uluslararası tekellerin fiyatların belirlenmesinde etkisi olmaktadır. Aynı durum üretiminde yoğunlaşılan bal içinde geçerlidir. Bölgede tonlarca fasulye ve bal üretilmektedir. Üretilen balın önemli bir bölümü şehir merkezinde ve Elazığ’da bulunan bal sağım ve paketleme fabrikalarına satılarak çok sayıda şehirde marketlerde satılmaktadır. Önümüzdeki yıl fasulyede aynı şekilde şehir merkezinde bulunan organize sanayi bölgesinde, fabrikada paketlenip bir marka ile pazara sunulacaktır.
Fabrikada paketlenen Munzur suyu ülke sınırlarını aşarak pazarda yerini almıştır. Birkaç yıl içerisinde büyük bir ahır yapılarak mandıracılık çalışmaları başlatılıp büyütülecektir. Bununla beraber Dersim A.Ş tarafından süt ve süt ürünleri de pazardaki yerini alacaktır.
Bölgede yapımı devam eden Ovacık-Hozat yolu ve proje aşamasında olan Ovacık-İliç yolu ilçenin pazara daha hızlı açılmasını sağlayacaktır. Bu yolların tamamlanması durumunda bölgede paketlenen su, fasulye, bal, süt ve süt ürünlerinin büyükşehirlere daha hızlı ve düşük maliyetle nakledilmesi açısından oldukça önemlidir.
Küçük üreticilerin basit meta üretimine dayalı ekonomik faaliyetleri görülmektedir. Buradan doğru feodal ilişkilerin kalıntılarından söz edilebilir. Fakat bunun ülkemiz sosyo-ekonomik yapısı için belirleyiciliği yoktur. Üretimde kapalı ekonomi yoktur ve üretim iç pazara bağlıdır. Bu bağlanma hali tüm hızıyla sürmektedir. Tarımsal alanda dayatılan tasfiye ve daha büyük üretimin yapıldığı bölgelerdeki gelişmeler, Ovacık’taki küçük üreticiyi işçi olmaya zorlamaktadır. Mevsimsel olarak başka şehirlere giderek çalışanlar koşulları oluştuğu anda ilçeyi terk edecekleri görülmektedir. Köylerde ve ilçe merkezinde yaşayan emekçiler, uzun geçen kış aylarında mevsimlik işçi olarak çeşitli şehirlerde çalışmaktadır.
İlçe halkının ve Kaypakkayacıların mücadelesi, kapitalizmin doğayı tahrip ve talan etme politikalarına karşıdır. Halkın silahlı mücadele ateşiyle yanıp tutuştuğu bir durum söz konusu değildir. İlçedeki eylem ve etkinliklerin ana gündemi Maden-HES-Barajlardır. Bu üçlüyle yozlaşma başlığı altında toplanan işbirlikçilik, uyuşturucu ve fuhuş da gündemler arasındadır. İşbirlikçilik, devletin kimi ekonomik yaklaşımlarıyla sağlanmaktadır. Uyuşturucu ekimi ve fuhuş, devletin özel bir politikası olarak yaygınlaştırılmaktadır.
Ovacık halkının devrimcileri sevmesi, onlara destek vermesi önemlidir. Ödenen bedellerin, yaratılan değerlerin halkın üzerindeki olumlu etkisini, sınıf mücadelesi açısından en uygun biçimle bütünleştirmek gerekmektedir. Dersim gibi devrimci hareketin destek bulduğu bazı illerde ve ilçelerde yeni kadrolar yetiştirilmek ve bu kadroları sınıf mücadelesinin esas alanları olan büyükşehirlerin kadro ihtiyacının giderilmesi için değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Umut Munzur
21 Mayıs 2015