Tevfik Ziyad: Halkının Sesi

Bir keresinde İngiliz yazar Oscar Wilde, tarihi yapanın karakterler olduğunu söylemişti. Bu söz her ne kadar doğru olsa da tarihle karakter arasında diyalektik bir ilişki olduğu söylenebilir, zira biri diğerini üretmektedir. Dünya tarihi, insanlığın kültüründe silinmez izler bırakmış çok sayıda isim doğurmuştur. Tarihin bilinip anımsanmasını sağlayan da bu isimlerdir.
Tüm Filistin tarihi boyunca çok sayıda karizmatik ve unutulmaz karakter ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında Gâssan Kenefani, Mahmud Derviş, Muin Bseyso ve Emil Tuma gibi şairleri ve tarihçileri, Yaser Arafat gibi politik isimleri saymak mümkündür. Bu isimlerin her biri geride gelecek nesillerce her daim hürmetle anılacak olan ebedî bir miras bırakmış ve Filistin tarihinin yapılmasına katkı sunmuştur.
Tevfik Ziyad [7 Mayıs 1929-5 Temmuz 1994] da Filistin tarihi denilen anıta ölümsüz ismini kazımış devrimci bir şair olarak, ayrıksı bir kişidir. O, 1929’da Nasıriye’de doğmuş, çocukluğundan beri ebeveynleriyle sıkı ve güçlü bir ilişki içerisinde olmuştur. Ziyad’ın da söylediği biçimiyle o, “iyi yürekliliği ve alçak gönüllüğü” annesinden, “cesareti” ise babasından öğrenmiştir.
Ziyad, cüretkâr ve azimli bir kişidir. Bu iki vasfı Temmuz 1994’te ölene dek onda varlığını muhafaza etmiştir. Ariha’daki Arafat’ı ilk kez ziyaret ettikten sonra, Kudüs’teki İsrail Parlamentosu’na giderken hayatına son verecek trajik bir otomobil kazası geçirmiştir.
Okuldaki öğretmenlerinin Ziyad üzerinde önemli bir etkisi vardır. Gençken şiir yazma ve liderlik konusunda yetenekli olduğunu gösterir. 1946’da öğrencilerin gerçekleştirdiği Filistin’deki İngiliz sömürgeciliğine karşı yapılan protestoya katılır ve Filistin’in bağımsızlığı yönünde çağrıda bulunur. 1948’deki Nekbe’nin ve İsrail’in kurulması ardından Ziyad ve ailesi anavatanlarında kalır ve Nasıriye’ye gönderilmelerine dönük gayretlere direnir. O dönemde ana vaadi, Filistinli sivillerin transferine karşı koymak olan Komünist Parti’ye katılır. Sonuçta İsrailli devlet makamlarının hedefi hâline gelir ve Filistinli sivillerin özel izin olmaksızın başka bir yere gitmesini yasaklayan katı askerî emirlere tabi tutulur. Haziran 1967 Savaşı’ndan birkaç yıl sonra İsrail Parlamentosu’na seçilir ve ardından da üzerindeki tüm kısıtlamalar bir miktar gevşer.
Ziyad birçok kez hapse atılır ve işkence görür ama hapisteyken takındığı tutum efsanevîdir. Kuzeydeki bir Filistin köyünde yapılan miting sonrası kışkırtıcılık suçlamasıyla tutuklanır ve Tiberyas Tevkif Kampı’na götürülür. Burada dayak yer, işkence görür, aşağılanır ama asla teslim olmaz. Hapiste olmasına karşın kuş gibi hürdür ruhu.
Ziyad en iyi şiirlerini hapisteyken kaleme alır. Kendisi ya da çektiği çileler hakkında tek kelime yazmaz, yazdıkları hep İsrail hapishanelerinde bulunan halkının çektiği çilelerle ilgilidir. Hapisten çıktığında daha serttir ve aktif bir ulusal direniş çağrısında bulunur.
1973’te İsrail Parlamentosu’na girer, birkaç ay sonra ise İsrail Ekim Savaşı’nı başlatır. O vakit Ziyad “Geçiş” isimli şiirini yazar. Bu şiirde Ziyad, Mısır ordusunun Süveyş Kanalı’nı geçişine atıfta bulunmaktadır. Sonuçta Parlamento’nun tüm İsrailli üyeleri öldürmek için üzerine yürürler ama o meydan okurcasına ayağa kalkar, İsrailli liderlerden kibirlerine ve ölümlere yol açan askerî politikalarına son vermelerini talep eder.
Ziyad oldukça popüler bir şairdir, elde ettiği şöhreti başka bir Filistinli şairde yoktur. O, yaptığı devrim çağrısında alçakgönüllü ve samimidir. Şair, yüzeysel ve maddî yaşamsal lükslerden beridir. O, kendisine hayran halkının ve çocukların arasında yaşayan bir politikacıdır. Çocuklarla ilgili olarak şunları yazar: “Hayatımın yarısını verdim/Ağlayan bir çocuğu güldürene/Ve diğer yarısını ise gülün solmaması için zırh olmaya.
1975’te Nasıriye halkı onu belediye başkanı seçer ve o şehrin tarihsel prestijini yeniden tesis etmek için elinden geleni yapar. Ziyad, Nasıriye şehrindeki altyapıyı geliştirmek için hep birlikte çalışan yerel ve uluslararası gönüllüleri cezbeden “Gönüllü Çalışma Kampı” adını verdiği bir kalkınma ve insanî yardım projesi geliştirir.
Aynı zamanda o dönemde İsrail hükümeti 1948’de işgal ettiği binlerce dönümlük Filistin toprağını kamulaştırma kararı alır. Bunun üzerine Filistinliler, bu kararı protesto etmek için greve giderler. Ayrıca Filistinli sivillerle İsrail ordu güçleri arasında çatışmalar yaşanır. Bu çatışmalarda altı Filistinli ölür, otuzdan fazla insan yaralanır. Dahası İsrail ordu güçleri Ziyad’a suikast tertiplerler ama başarısız olurlar.
Mahmud Derviş ve Semih Kasım gibi birçok şair ondan etkilenir. Derviş, Ziyad’ın arkasından ağıt yakarak şunları söyler: “O, şiirden gösteriye, hücreye, dilin mekânına doğru hareket etmiş bir isimdir. Ziyad olağanüstü bir kişidir, şevki ve zevkiyle insanlara ilham vermiştir. O yaşama arzusu, sevinç dolu bir yaşama aşkıdır.”
Ziyad, politik direniş konusunda coşkulu bir isim, hayata ve insanlığa âşık bir şairdir:
Sana Sesleniyorum
Tutuyorum ellerini
Ayağının altındaki toprağı öpüyorum
Ve sana
Senin hayatın için
Kendi hayatımı teklif ettiğimi söylüyorum.
Gözlerimin ferini hediye ediyorum sana
Yüreğimin sıcaklığını.
Yaşadığım dert senin felâketinin bir parçası.
Bu kelimeler, insan ve şair olarak Tevfik Zeyyad’ın tüm hayatını ve hikâyesini özetlemektedir.
Riad Masarwi
Bir Zeytin Ağacının Gövdesine
Yün dokumadığım için[*],
ha bugün ha yarın
tutuklanma buyruğunu beklediğim için
-evim her an hazır
baskınına polisin-,
kâğıt bile satın alamadığım için,
kazacağım
bütün başıma gelenleri,
ve tüm sırlarımı
zeytin ağacının gövdesine,
evimin bahçesine dikili.
Kazacağım tüm
hayatımın öyküsünü,
kanlı günlerimi dilim dilim,
naralarımı, çığlıklarımı,
portakal ağacının gövdesine
ve mezar taşlarına ölülerimin.
Damla damla emdiğim
bütün acıları
silmeye yetecek
onda biri bile
gelecek tatlı günlerin.
Kazacağım bir bir
topraklarımızdan çalınan
her parçanın numarasını,
sınırını ve yerini köyümün,
köyümde eğleşenlerin yıkılmış evlerini,
kökünden sökülmüş ağaçları.
çiğnenmiş kır çiçeklerini.

Kazacağım bir bir
sinirlerimi büke büke parçalayan,
uzmanlaşmış bir sürü adamın adlarını,
ve bütün hapishanelerin adlarını,
ve ellerimi kenetlemiş
her çeşit kelepçeyi,
ve tüm dosyalarını
gardiyanlarımın,
ve üstüme boşalttıkları her küfrü.

Ve kazacağım:
«Küfr Kasım, seni unutmadım.»
Ve:
«Doruğuna çıktık kanlı dağların.»
Kazacağım sonra,
anlattıklarını
bana güneşin,
ve ayın fısıldadıklarını,
ve kumrunun dediklerini bana,
âşıkların terk ettiği
kuyunun başında.

Hatırlamam için iyicene,
kazacağım
ayakta, dimdik,
bütün acı günlerimi,
ve her sayfasını bozgunun,
tohumdan
dağa kadar,
kazacağım hepsini
zeytin ağacının gövdesine,
evimin avlusunda dikili.
Tevfik Ziyad
Çeviri : A. Kadir - S. Salom
[*] Fransız Devrimi esnasında hainlerin isimlerini dokuyup Fransız devrimcilere gönderen Madame Lafarge’a atıf.
Mahmud Derviş, Tevfik Ziyad ve Semih Kasım

Münir Şefik’in Kurtuluş Teolojisi

İslamî Kurtuluş Teolojileri
Milliyetçi sol düşünce geleneği içerisinde sayılabilecek Filistinli düşünür Münir Şefik, yeni devrimci politik eleştirinin temellerini İslamî teolojide bulan bir isimdir. Haddizatında Şefik’in toplam eseri, Arap ve Müslüman ülkelerdeki ulusal ve toplumsal kurtuluş meselesini bir medeniyet meselesi olarak tespit etmektedir.
Bu amaçla o, meseleye gerileme/bağımlılık/Rönesans üzerinden bakmaz, Nasırizm ve Baasizm gibi milliyetçi ve sosyalist yaklaşımlar üzerinden Arap kurtuluş hareketinin deneyimlerini öğrenmeye çalışır. Şefik’in Arap milliyetçiliğine ve Marksizme ait konu başlıklarına aşina olması, şüphesiz ki onun eserini hayli tartışılır kılmaktadır.
Şurası kesin ki Şefik’in eseri en genel manada teolojik bir nitelik arz etmez. Devrimci milliyetçilik ve Marksizmle yüklü hayatı, analiz ve tarzında hâkim unsurdur. Ama bugün ulusal ve toplumsal kurtuluş sürecini İslamî ideolojik çerçeve içerisine oturtan yazar, Nahda’nın reformist teologlarının bugün başvurduğu temel politik argümanları güncelleyen ve geliştiren kişidir.
Emperyalizm lehine işleyen güçler ilişkisinin ve onun yereldeki faaliyetlerinin bilincinde olan Şefik, süreç içerisinde kitlelerin toplumsal ve politik açıdan seferber edilmesi noktasında merkezî unsur olan iman meselesine yönelir. Kapitalizmin ve emperyalizmin elindeki kudret, öncelikle maddîdir (bu kudret ekonomi ve ordu ile ilgilidir.). Emperyalizmin hâkimiyeti altındaki halklar, emperyalizme ancak eylem birliği için gerekli zemini sağlayacak olan manevî kudretlerini yeniden keşfedip, onu seferber etmek suretiyle direnebilirler.
Kapitalizm eleştirisinin odak noktası, sadece zararlı olan ekonomik, toplumsal ve politik sonuçları değildir. Bu yaklaşım, kaba Marksistlerin veya modern akımlar dâhilindeki milliyetçi yaklaşımların üzerinde durduğu husustur. Bu kesimler, sadece burjuva medeniyetinin gelişmekte olan ülkeler nezdinde genelleştirilmesi sayesinde gelişmenin olacağını iddia ederler. Şefik’in getirdiği eleştiri ise esas olarak kapitalist sistemin “materyalist” boyutunu ele alır ve ondaki genel üretken maddî etmenin (sermayenin) insanı ve doğayı sefalete sürükleyeceği üzerinde durur. Şefik’in geliştirdiği politik analizin reformist teoloji ile buluştuğu nokta da burasıdır.
İslamî Rasyonalite
Yöntemsel açıdan Şefik, analizine soyut akıl ve imana itiraz eden modernist akımlara karşı Islah (İslamî reformizm) âlimlerinin verdiği kavgayla başlar. Modernist akımlardaki Avrupa merkezci yaklaşım, mekanik biçimde Avrupa’daki sekülerleşme deneyimini tarihsel açıdan farklı bir bağlama sahip olan Arap-Müslüman dünyaya aktarmıştır.[1]
Bu noktada Şefik, aklın nesnelliğini inkâr etmez ama doğduğu yer olan Avrupa’da kendi sınırlarına ulaşan tarihsel bir modelin tüm yükünü ithal etmenin de rasyonel bir yaklaşım olmayacağını söyler.
Rasyonalizmle ilgili bir anlayış, bunun yerine her toplumun kendi gerçeklerini dikkate alan özgün bir araştırmayla işe koyulmalıdır. Bu bağlamda Şefik şu sonuca ulaşır: ortadaki savaş, aklın destekçileriyle “irrasyonalite”nin destekçileri arasında değil, iki farklı rasyonalitenin takipçileri arasında yaşanmaktadır. Bu açıdan İslamî inanca dayalı akıl, Aydınlanma felsefesine dayanan akıldan daha az akla yatkın olmayacaktır.
Dolayısıyla dinin dünyayla ilgili toplumsal kavrayışlarına karşı çıkmak yerine, rasyonel ve toplumsal bir yaklaşımla işe başlamak ve ister dinî olsun ister olmasın, toplumsal tepkileri dikkate almak daha uygun olacaktır. Kendiyle ihtilafa düşen Şefik, bu aşamada abartılı bir rasyonalizme feda edilmiş bir inanç anlayışını savunmakta tereddüt etmez. Ona göre vahyi terk edenler, bu işlemin aklın en üst düzeyi olduğunu düşünmektedirler: “İnanç, sadece akılda ve onun aracılığıyla meydana gelir ve bir mümin inanca, aklı kabul ettiği takdirde ulaşır.”[2]
Aşırı rasyonalleştirme, mantıksal açıdan Şefik’i İslam’a yabancı başka öğretileri, yöntemsel düzlemde sınırlı bir biçimde, gayrimeşru kılmaya iter. Ona göre, bizim tüm Marksist sistemi kabul etmeksizin, Marx’ın diyalektik-materyalist yöntemini benimsememiz mümkündür.[3]
Ancak Arap toplumlarını dünya kapitalizminin merkezine yerleştiren bağımlılık anlayışlarına dönük analizine dikkatlice baktığımızda, Şefik’in kendisine ait bu söze pek saygı duymadığı görülecektir. Marx’ın ifade ettiği biçimiyle, bir insan hakkındaki hüküm, onun bilinci değil, içinde fiilî olarak var olduğu toplumsal ilişkiler üzerinden verilebilir.
Şefik’in İslamî kurtuluş teolojisine yaptığı en önemli katkı, onun Marksist geçmişinden miras aldığı tarih boyutuna çok şey borçludur. İslam’ın yüzleştiği mevcut sorunları ele alan Şefik soyut bir teolojik cevap vermez, aksine mevcut Müslüman toplumların içinde yaşadığı İslam dâhilinde işleyen ölçütlerin tarihsel bağlamını her seferinde hatırlatır.
Şefik, kolaycı çözüme tevessül etmeksizin, keyfî bir seçim yaparak, özellikle fıkıh alanıyla ilgili Müslüman öğretiyi parçalama yoluna gitmez ve sistematik İslamî referansın meşruiyetini ve tutarlılığını muhafaza etmek için tarihe başvurarak mevcut dogmatizmle yüzleşme yoluna gider. Belki de bu, Şefik’in ortaya koyduğu eserin en çok sorgulanan yanıdır. Ama gene de o, geleneğe dönük yeni bir okuma önermiş, mevcut okumalara karşı koyma cüretini göstermiştir.
İslamî Üçüncü Dünya’nın Özeti
Politik açıdan Şefik’te hem İslamî hem de devrimci bir perspektif mevcuttur. Bu hâliyle o, İslam’ın doğuşu itibarıyla bir devrim olduğuna, bu sebeple O’nun bugün de anti-kapitalist ve anti-emperyalist devrim için gerekli ideolojik-politik çerçeveyi verebileceğine inanır.[4] Müslüman toplumların ve bağımlı ülkelerin bulunduğu bir coğrafî alanın parçası olmak, İslamcı Şefik’i günümüze ait “Üçüncü Dünyacı” okumaları birleştirmeye iter.
Şefik Avrupamerkezciliği Bu sentez gayreti dâhilinde eleştirir. Bu yaklaşıma göre, kapitalizm genel manada, sadece iç kaynaklı bir gelişmeye atıfta bulunarak izah edilebilir. Bu bağlamda söz konusu gelişme, Avrupa toplumlarını feodalizmden kapitalizme taşımıştır. Ancak Şefik’e göre bu yaklaşım, kapitalist sistemin ta başından beri etkin olan fetih ve dışarıda yürütülen yağmanın önemini ihmal etmektedir.
Söz konusu analiz, Şefik’e göre, tarihsel bir önemi haiz değildir, zira soruya verilen cevap üzerinden söylenebilir ki anti-kapitalist devrimin güçleri ve doğası ile ilgili olarak, oldukça farklı cevaplar verilebilir.[5]
Devrimci görevlerin tanımını yaparken Şefik, ilerici Arap mahfillerindeki hâkim evrimci kurguyu reddeder.
Mutlak ilerleme ve gericiliğe karşı çıkmazdan önce gerekli olan, yapılanın gerçek manada ileriye doğru atılmış bir adım olduğunu söylemek için gerekli ölçütü belirlemektir. Güney’de “ilerici” olarak adlandırılan güçlerin birçoğu, toplumsal, psikolojik ve manevî olanı dikkate almaksızın, teknik ve ekonomik ilerlemenin idealleştirilmesine dayalı hâkim değerler sisteminden ödünç alınan bir ilerleme tanımına sahiptir.[6]
Politik Dolayımlar
Küresel bir sistem karşıtı perspektif ortaya koyan Şefik, bunu “bütünsel savaşa karşı bütünsel savaş”[7] sözüyle ifadelendirir. Söz konusu yaklaşım, onu gerekli politik ve toplumsal dolayımların üzerinde durmaktan alıkoymaz. Bu bağlamda Şefik, ulusötesi İslam ümmetinin üstünlüğünü ortaya koyar ve İslam’ın ulusal birliği tanıdığını, baskı rejimini dağıtıp alt ettiğini söyler.
Milliyetçiliğin aksine İslam, Şefik’in geçmişte olduğu gibi bugün de toplumsal ve tarihsel bir örgütlenme biçimi olarak gördüğü milleti asla idealize etmez. Aynı tespit, kimi bölgeler için kabile konusunda da geçerlidir.
Bu bağlamda Şefik, İslamî evrenselciliğin yegâne somut evrenselcilik olduğuna vurgu yapar ve onun mutlak olmamakla birlikte, aile, kabile, bölge, millet, sınıf vb. tekil olguları bütünleştirdiğini söyler. Bu konum, doğrudan kimi toplumsal içerimlere sahiptir: geleneksel yapıları (aile, kabile, komşuluk) çözmek suretiyle daha iyi bir toplumsal dayanışma örgütüne ulaşamayız. Toplumsal ilişkinin kendinde-devlete veya tekil bir birliğe indirgenmesi kapitalist sisteme karşı alınan ihtiyatlı konum dâhilinde grupların direncini ve muhafazasını zayıflatır.[8]
Radikal değişim perspektifindeki politik sorunu gündeme getiren Şefik demokrasi meselesini atlamaz, ama onu temel medeniyet meselesine bağlar. Ona göre bağımlı toplumlarda yönetici seçkinlerin batılılaşması, sadece otoriteryanizmle veya despotizmle sonuçlanır. Burada toplumsal-kültürel kökler kaybolur ve bu, seçkinleri toplumun dışına savurarak onları halkın çoğunluğuyla çatışmaya sürükler. Diğer yandan demokratik talepler öne sürüp bu taleplerin kültürel boyutunu es geçen politik güçlerse kitlelerle sağlıklı bir iletişim kursa bile, toplum onları asla işitmeyecektir.[9]
Muhammed Tahir Bensaada
Dipnotlar
[1] Munir Shafiq, Islam in battle of civilization, Dar al-Barak, Tunis, 1991, s. 136.
[2] A.g.e., s. 138.
[3] A.g.e., s. 159.
[4] A.g.e., s. 75.
[5] A.g.e., s. 44.
[6] A.g.e., s. 134.
[7] A.g.e., s. 147.
[8] A.g.e., s. 100.
[9] A.g.e., s. 116.

Mücadele Kitabının Ferguson Baskısı

24 Ağustos 1964’te, 22 Cadde ile Columbia Bulvarı’nın köşesinde iki polisle Odessa Bradford arasında bir tartışma yaşandı. O günlerde süregiden polis şiddetine ilişkin iddialardan ötürü ağırlıklı olarak Siyahların oturduğu mahallede gerilim üst seviyedeydi. Bradford ile iki polis arasındaki tartışma bardağı taşıran son damla oldu, takip eden iki gün boyunca Kuzey Filedelfiya’daki bu şehirde adalet talebiyle, ırkçılık karşıtı bir isyan gerçekleşti.
50 yıl sonra bile değişen bir şey yok. Geçen gece, 24 Kasım tarihinde, Ağustos’ta üzerinde silâh bulunmayan Michael Brown isimli Siyahî genci vurup öldüren polis memuru Darren Wilson, çıkartıldığı mahkemede suçlu bulunmayıp serbest bırakıldı. Bunda şaşıracak bir şey yok. Siyahların ve melezlerin köleleştirilmesi ve soykırıma tabi tutulması üzerine kurulu bir ulus, bir Siyah’ı katlettiği için beyaz olan polisini suçlamadı. O günden beri Missouri’nin Ferguson kasabasında adalet talebiyle, ırkçılık karşıtı bir isyan gerçekleşiyor.
Doğru olduğunu ne çok arzulamamızın bir önemi yok, zira gerçek şu: bu beyaz üstünlükçü kapitalist toplumda Siyahların hayatları önemsiz. Polisin toplumsal rolü statükoyu muhafaza etmektir. Günümüzde “emniyet” denilen kurum, köleleri yakalama, kordon altına alma ve denetleme kurumuna dönüşmüştür. Kölelik karşıtı hareketler ve insan hakları örgütlerinin onlarca yıl süren çalışmaları sonucu Siyahlar, daha önce kendilerine bahşedilmeyen belirli haklara ve imtiyazlara kavuşmuşlardır ama insanlığımızın kabul görmesi sadece zalimlerimizden, yani ABD’deki kapitalist sistemin bize uyguladığı sistematik ve barbarca şiddetin tiplerini yeniden inşa etmiştir. Şahsî planda bir polis iyi bir insan da olabilir. Arkadaşımın kocası bir polistir ve iyi bir adamdır örneğin. Hatta iyi lazanya yapar. Ama kurum olarak polis teşkilâtı, Siyah karşıtıdır. Daha önce ifade edildiği biçimiyle, “Bu sistem korumak zorunda olduğu insanları korumaz, dolayısıyla onları asla yüzüstü bırakıyor değildir.” Polisler, sessiz kaldığımızda bize ateş ediyorlar, bu yüzden bizim biraz gürültü çıkartmamıza neden oluyorlar. Tarih bu şekilde tekerrür ediyor. Onların bizi işitmelerini sağlayacağız.
Biraz da Ferguson hakkında neler diyorlar, ona bakalım: “Ah hayır, insanlar her yeri yağmalıyor. İş yerleri yakılıyor. Küçük Sezar’ları kurtarın.” Bu laflara artık karnım tok. Eğer derdin kırılan camlar, kapitalist kurumlardan çalınan mallarsa, yanlış yoldasın. Özel mülkiyetin zarar görmesi benim umurumda değil. Toplumun sahibi Ferguson halkı değil. Onun sahibi kapitalist zalimler. Onlar, işçileri ve emeklerini, bizim ülkemizde emperyalizme bağlı olarak tüm dünya genelinde sömürüyorlar, sonra fiyatları artırarak işçilere oldukça düşük ücret ödeyip yüksek miktarlarda kârlar elde ediyorlar. Alın sizin olsun. Bunu hak ediyorsunuz. İşçi sınıfı, emeğiyle yarattığı özel mülkiyeti özgürleştiriyor. Burada ahlâkî mesele, bu milyon dolarlık işletmelerden gelen malzemeler üzerinde hak iddia etmek değil, silâhsız bir gencin canice katledilmesi ve adaletsizliğin her daim hüküm sürmesi.
Tüm insanlar, “isyanlar” konusunda endişelenmeye devam ettikçe, şiddete başvurmamak imtiyazlı bir konum olarak varlığını sürdürecektir. Pasiflik, şiddete başvurmama, devlete yardım eder. “Hukuk”un uygulanması konusunda ona katkı sunar. Statükonun muhafaza edilmesi sürecini besler. Peter Gelderloos’un ifade ettiği biçimiyle, “Şiddete başvurmama, modern dönem bağlamında doğası gereği imtiyazlı bir konumdur. Ayrıca tipik bir pasifist, alabildiğine beyaz ve orta sınıftır, pasifizmse bir ideoloji olarak imtiyazlılıktan türer. O, şiddetin hâlihazırda burada olduğunu görmezden gelir; şiddetse kaçınılmaz bir olgudur, mevcut toplumsal hiyerarşinin yapısal açıdan mütemmim cüzüdür; dolayısıyla beyaz olmayan insanlar şiddete daha çok maruz kalırlar. Pasifizm, varoşlarda yetişen ve tüm ihtiyaçları karşılanan beyazların, Büyük Beyaz Baba hareketin talepleri tarafından yönlendirilene ya da efsanevî bir nitelik arz eden o ‘kritik kitle’ pasifistlerin kontrolüne girene dek, önemli bir bölümü siyah ve melez olan mazlum insanlara sabırla acı çekmeyi [vurgu bana ait] öğütleyebileceklerini varsayar. […] Şiddete başvurmama yöntemini benimseyenler, Amerikan Yerlilerinin Kolomb, George Washington ve tüm diğer soykırımcı kasaplarla oturma eylemleriyle dövüşebileceklerini, 1877’de katledilen Siu lideri Çılgın At’ın şiddete başvurarak mevcut şiddet döngüsünün parçası olduğunu, onun aynı yıllarda Kızılderililere karşı katliamlar gerçekleştiren subay George Armstrong Custer kadar ‘kötü’ görülmesi gerektiğini söylerler. Bu insanlara göre Afrikalılar köle ticaretini açlık grevleri ve dilekçelerle durdurabilirlerdi, dolayısıyla başkaldıranlar esir alanlar kadar kötüydü. Şiddetin bir biçimi olarak başkaldırı, daha fazla şiddete yol açmıştır, bu nedenle direniş de köleleşmeye sebebiyet vermiştir. Şiddete başvurmama yöntemini benimseyenler, bu yöntemin şiddetin hiyerarşisinden faydalananlar ve bu hiyerarşi dâhilinde suç işleyenler olarak, şiddetin koruduğu bir statüye sahip imtiyazlı kişilerin işine yarayacağı gerçeğini reddederler.” [vurgu bana ait]
Şiddete başvurmama safsatasına inanmak, oyun sahasının herkese eşit olduğuna ve bu adaletsizlik üzerinden sadece yürüdüğümüz yol konusunda müzakere yürütebileceğimize ilişkin alabildiğine yanlış bir varsayımda bulunmak demektir. Değişim talep etme devrim yapma aracı olarak şiddetli gösterilere karşı çıkmak, reformist ajandalardan sapmalara karşı aktif kendini denetleme ve politik normların takviyesi aracılığıyla, zalimle ilişki dâhilinde var olan özgül yolları normalleştiren, müzakere edilemez ve esnek olmayan küresel ölçütler meydana getirir. Şiddet, devletin uyguladığı şiddete yönelik meşru bir cevap olarak kabul edilmez çünkü alacağımız intikama bu olumsuz yan anlamı kazandıran, devletin ta kendisidir. Peki, bunu neden yapar? Statüko için. Cevabım yetersiz, biliyorum.
Michael Brown ırkçı köpeklerin ellerinde ölen ilk Siyah değildir, sonuncusu da olmayacaktır. Belirli bedenler temelde bireylik için uygunsuzdur, zira bireylik, canlılar olarak sahip olduğumuz statüler, değil imtiyazlı Batı’yla kurduğumuz ilişkiler üzerinden tanımlanmaktadır. Michael Brown Siyah’tı yani beyaz değildi. Siyahî bedenler suçun gösterenleridir. Silâhsız bile olsa o bir tehdit olarak algılanmıştır. Ölümünden sonra bile adalet ona çok görülmüştür. Sistem asla onu içine alacak bir yapıda olmamıştır.
Baskı direnişi besler. Bizler bugün savaşıyoruz, o büyük adaletse bizi büyük mücadeleye alıp götürecek.
Womancipation

Ferguson

Ferguson: Sistemi Suçla, Öfkeyi Örgütle
Sistem kendi hükmünü verdi. Şimdi ve bundan sonra bizim hükmümüzü halk verecek.
Halkın ABD hükümetinin Siyahî gençliğe gösterdiği saygısızlığı ve uyguladığı zulmü görüp ona hazırlanması için çok uzun bir zaman geçmesi gerekiyordu. Bu yılın Ağustos ayında Michael Brownun Missourinin batısındaki Ferguson kasabasında polis tarafından katledilmesi, Siyahî gençlerle zulme karşı mücadelelerinde onlara destek olan herkesi yürüyüşe ve eyleme çağıran bir çığlık işlevi gördü. Brownun katili aleyhine dava açılıp açılmayacağına dair kararı, hem ırkçı devlet makamları hem de sokaklardaki insanlar beklediler ve nihayet hüküm verildi. Ulusal güvenlik güçleri göreve çağrıldılar. Olağanüstü hal ilân edildi. Ve sokaklardaki halk, bugün adalet denilen komedinin kılına zarar gelmeyecek, itiraza açık olmayan bir gerçeklik olmadığını ispatlamak için daha sıkı kenetleniyor.
Ama tahmin edilebileceği gibi, başka bir Siyahın hayatı gene gözden çıkartılabilir kabul edilecek. Büyük jürinin kararı üzerinden polise Siyahî topluluklara yönelik terör uygulama hakkı verilmiş olacak.
Genç Fergusonlıların safında duran bizlerin bugün hakikati dile dökmemiz gerek: adaletin sağlanması, zulme son verilmesi için halkın birlik olup ayaklanması şart. Lütufkâr kurtarıcılar gelmeyecek hiçbir zaman. Görevimizin ne olduğuna karar verip onu lâyıkıyla ifa etmemiz zorunlu.
Toplumda “halk”ın devrimci güçlerin önünde gittiği zamanlar vardır tarihte. Şurası açık: Fergusonda halkla bağlarını güçlendirmiş birçok komünist, anarşist ve diğer devrimci fikirli insanlar var ve bugün büyük jürinin kararına gereken cevabı veriyorlar. Şu da doğru: verilen karar, muhtemelen yeni zuhur eden devrimci bir ekosistem olarak bizlerin henüz tesir etmeye hazır olmadığımız olayları tetikleyecek. Evet, devrimciler Fergusondakine benzer hareketlere iştirak etmenin yollarını bulup bu tür hareketleri devrimci yöne sevk etme konusunda müdahil olmalıdırlar.
O hâlde Ferguson halkına ve onun müttefiklerine devrimciler neler sunabilirler?
Fay Hattındaki Çatlak
Ferguson’daki isyan ve sonrasında yaşananlar, hükümetin yüzleştiği sorunun (ulusal ve yerel düzeylerde) kolaylıkla çözebileceği veya üstesinden gelebileceği basit bir sorun olmadığını göstermektedir. Polis şiddetinin Siyahî topluluklarda bu türden isyanlara kaç kez yol açtığına bir bakalım: Watss dâhil, 1960lardaki kent isyanlarının, 1990lardaki Rodney Kingin, 2001deki Cincinnati isyanının, geçen yıl Kimani Grayin katli sonrası East Flatbushtaki isyanın ve bugün yaşanan Ferguson ayaklanmasının ana nedeni polis şiddetiydi.
Peki, bunun nedeni ne? Hükümet ve Al Sharpton türünden uşakları, Siyahî halkın, özellikle gençliğin öfkesini neden zapturapt altına alamıyor, onların taleplerini karşılayamıyor? Bu polisi tutuklamak, kelepçelemek ve hapse atmak hükümet için bu kadar mı zor? Ama bunlar olmadı, zira yapı bu şekilde çatılmıştı.
Bu sorunun cevabı, Siyahî halkla polisin oynadığı rol arasındaki ilişkide aranmalı.
Siyahî halk toplumun kıyısına atılmıştır. ABDdeki yöneticiler, endüstrileşmedeki yıkıma dönük bir sapma yaşanana dek, Siyahî halkı ekonomiye entegre edebilecekleri bir yol bulamamışlardır. Giderek artan sayıda Siyah, ömürlerinin önemli bir bölümünü işsiz geçirmiş, hapis ve etnik temizlik kaderleri olmuştur. Siyahlar tecrit edilmiş, etrafı polis güçlerince kuşatılmış ve işgal edilmiş olan fakir bölgelere itilmişlerdir.
Ellerinde onca askerî ekipman olan bu polisleri, söz konusu silâhları bugün neden Fergusonda kullanırken görüyoruz? Tüm bu olup bitenler ne için?
Bu polislerin işi, Siyahları terörize etmek. Bunun için eğitim alıyorlar. Eğitimleri süresince, medyanın bize dikte ettiği biçimiyle, siyahî gençlerin çalışmadıklarını, suçlu olduklarını ve kontrol edilmeleri gerektiğini öğreniyorlar. Yani mesele, ortalıkta bazı kötü polislerin olduğu ya da devriye attıkları topluluklardan bazı polislerin kiralanıyor oluşu değil. Köpek köpektir. Onların rolü, Siyahları terörize etmek ve bu basit gerçeğin reforme edilecek bir yanı yoktur.
Ferguson’daki kasaba polisinin Michael Brown’u katletmede bir sorun görmemesinin nedeni budur. Tam da bu yüzden hükümete bağlı hiçbir birim, onun katilini tutuklamayacaktır. Katilin tutuklanması, polise, bu baskı sisteminin temeline ne türden bir mesaj verecektir? Eğer polis, Siyahlara gaddarca davranma ve onları katletme suçu üzerinden kovuşturulsa, o vakit polis işini yapamaz, polisle Siyahlara zulmeden politik liderler ve sistem arasındaki güven ilişkisi sarsılır.
Öncelikle anlaşılması gereken husus şudur: Fergusondaki olaylar, en geniş manada toplumda oluşan bir fay hattını temsil etmektedirler. Yani bu yaşananlar, yönetici sınıfların kolaylıkla çözüme kavuşturamayacakları veya üstesinden gelemeyecekleri, doğrudan kapitalist zulüm sistemine ait bir sorunun somut ifadeleridir.
İsyan Hak Olsa da O Devrim Değildir
Ferguson’daki isyan, insanın kurtuluşunu önemseyen herkese ilham vermiştir. İsyan etmek ve isyan ruhunu her yana yaymak, bir haktır. Ülke genelinde Siyahların hayatlarına yönelik saygısızlığa karşı öfkelerini ifade etmek için çok sayıda dayanışma eylemi gerçekleştirilmiştir. İnsanların devlet tarafından onaylı şiddete başvurmayan gösterilere itiraz geliştiriyor olmaları, cesaret vericidir.
İsyan ateşinin başka şehirlere sıçramasının halkın bilincinde ve savaşkan ruhu üzerinde olumlu bir etkisi olsa da bu tarz isyanlar tek başlarına kurtuluşa götürmezler. Bizce toplum içerisinde gerçek bir temele sahip kent isyanları dâhil tüm dayanışma eylemleri hayırlıdır. Ama mücadeleyi bir sonraki aşamaya taşıma noktasında isyanlar kâfi midir?
Sokak savaşı, tek başına devrim yapmakla aynı şey değildir. Önce işe Siyahî gençliğin ve bu toplumda kendisini Ferguson isyanının ruhuyla tanımlayan herkesin haklı öfkesini politik açıdan ciddi ve disiplinli bir biçimde yapılandırılmış, bu sistemi yıkıp onun yerine daha iyisini getirecek bir örgütlenmeye yönlendirmekle başlamalıyız.
Sorumluluklarımız
Ferguson’ın ifşa ettiği acil ihtiyaç, komünist bir örgüttür.
Bizim Ferguson tipi olaylara cevap üretebilecek halk şebekeleri oluşturmamız ve bu olayların Ferguson tipi olaylar sönümlendiğinde toplum genelinde süren tartışmalara gerçek bir etkide bulunmasını sağlamamız gerekmektedir. Bu türden şebekeler hâlihazırda oluşmuş gibi yapmak işe yaramayacaktır.
Açık olmak gerekirse, devrimciler arasında ortaya çıkan yeni şebekeler mevcuttur ki bu, oldukça olumlu bir gelişmedir. Ancak söz konusu şebekeler, bugünkü hâliyle ilkel durumda olan, halkla devrimciler arasında oluşan şebekelerin yerini almamalıdır. Eğer halk sokak savaşına giriyorsa, o vakit onun desteklenmesi ve ona iştirak edilmesi zorunluluktur. Ama bu iş, katıksız bir irade gücü ile bu türden isyanları ateşlemek için ülke geneline dağılan küçük devrimci şebekelerle ikame edilmemelidir.
Halkın gerçekleştirdiği taarruz devrimci bir örgütlenmeye dönüştürülmeli, bu örgütlenme sadece cesur olmakla kalmamalı, aynı zamanda örgütlü bir savaşçılığa sahip olmalıdır. Fergusondaki halk, bu türden bir örgütlenmenin ihtiyaç olduğunu görmekte ve onu inşa etmektedir. Ama burada temel ihtiyaç devrimci bir örgütlenmedir. Bu tarz bir örgütlenme her düzeyde örgütü içerebilir: sokağı örgütleme projeleri, karşılıklı yardımlaşma projeleri, güçlü medya projeleri, devrimci sanat, müzik, 21. yüzyıl politik ekonomisine dönük titiz bir inceleme ve daha fazlası.
Tüm bunlar, farklı arka planlara ve tecrübelere sahip insanlarla komünist fikirleri kaynaştırmayı içerir. Bizim belirli bir yön anlayışına sahip olmamız gerekir. Bu yön, mevcut düzene meydan okuyacak ve Siyahlarla kapitalizmin sefaleti, eşitsizlik ve yabancılaşmadan mustarip olan herkesi gerçek manada kurtarmaya başlayacak bir strateji ve program geliştirmeye dönük olmalıdır.
Fay Hatları Komünist Örgütün Kök Salacağı Yerlerdir
Komünist fikirlerin halkın belirli bir kesimiyle buluşmasını sağlayacak yarıkların tüm toplum geneline eşit ölçüde yayılması mümkün değildir. Yönetici sınıfların çözmeleri zor olan toplumsal sorunlar, halkın geniş kesimleriyle bağlantı kurulması noktasında, komünistlere orantısız bir potansiyel sunarlar. Siyah halkın polis zulmüne maruz kalması ve katledilmesi birçok kez militan bir direnişi tetiklemiştir, dolayısıyla söz konusu fay hattında örgütlenmek doğru bir yoldur.
Ferguson’da halk, polisin namlusunu alt etmiş ve davasından asla vazgeçmemiştir. Bugün ABDde devrimci bir değişimin herhangi bir ihtimale sahip olup olmadığını tartışan insanlara tanık olunmaktadır. Bu insanlar, toplumun çoğunluğunun üç kuruş rüşvete kendisini sattığını söylemekte, kurtuluş mücadelesi vermek yerine insanların daha yeni bir iPhone ya da Nikea sahibi olmakla ilgilendiklerini iddia etmektedirler.
Peki, bu beyler, küçük kasabalarında bir genç, polis tarafından katledilmesi sonrası, halkın o genç için adalet talep etmek adına, tutuklanma riski ve fiziksel zarara rağmen ortaya koyduğu irade konusunda ne kelâm edecekler? Şurası açık: Ferguson, mücadele için gerçek bir potansiyelin derinlerde mevcut olduğunu ifşa etmiştir. Ancak şimdiki en önemli husus, bu mücadelenin doğasının ne denli temelli bir nitelik arz ettiğidir.
Biz komünistler, Ferguson halkının ve dünya halklarının kurtuluşa muhtaç olduğu anlayışı üzerinden faaliyet yürütüyoruz. Bizim sorumluluklarımız, sadece isyanın kendiliğindenliğinin kuyruğuna takılmak değildir. Bizim polise Siyahları katlettiren yöneticilere ve bu topluma meydan okuyabilecek gelişkin şebekeler geliştirmemiz ve örgütlenme tarzları inşa etmemiz gerekmektedir. En iyi haliyle biz, birçok insanın etrafında birleşeceği, bir kurtuluş stratejisi ve programı önerebiliriz.
Kapitalist ABD’de adaletin muhtemel olduğuna dair yanılsamalar Ferguson gibi yerlerde yırtılıp atılmıştır. Bu moment, mazlum halkın bize günbegün dünyanın savaşı sürdürme ve zafere kadar götürme yolları üzerinden faaliyet yürüttüğünü öğrettiği, bu bilginin kristalize edildiği bir momenttir.
Nat Winn