Faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2026

, ,

Palantir’in Teknolojik Cumhuriyeti ve Faşizm



Palantir’in 22 maddelik manifestosu, bir itiraf gibi: herkese ne olduğunu, ne istediğini, ne yapmayı planladığını anlatıyor, şüphe duyan herkes için yol haritasını âleme aşikâr eyliyor.

Laurence Britt’in, otoriterliğin iktidarı pekiştirmeden önce tanınmasına yardımcı olmak için tasarladığı faşizmin on dört uyarı işaretini ele alalım. Bunları Palantir’in manifestosuna ve şirketin yükselişini çevreleyen maddi koşullara uyguladığımızda, bunun halihazırda önemli bir güç elde etmiş ve daha fazlasını ele geçirme niyetini açıktan ortaya koyan bir proje olduğu görülüyor.

Kahverengi gömlekliler sokaklarda değiller, henüz olmalarına da gerek yok, çünkü onlar, bugün bulut sunucularında. Propaganda, sadece radyoda değil, öngörülerde bulunma amacı güden, polise hizmet eden algoritmada işliyor. Devletin ve şirketin birleşmesini emreden, bir diktatör değil, bu birleşmeyi pratiğe bir yazılım lisans sözleşmesi döküyor. Amerikan toplumunun Nazileştirilmesi, bir balkondan ilan edilmiyor, çünkü zaten hükümeti ve insanların sosyal medya akışlarını yöneten koda yerleştirilmiş durumda.

Şirket, her şeyi itiraf etti. Soru şu: Bunu duyanlar, bir sonraki sözleşme imzalanmadan önce harekete geçecekler mi? On dört uyarı işareti, herkesin gözü önünde. Hastanın semptomları belli, teşhis konuldu, bu asalak organizma, içinde yuvalandığı konağı, yani bizi yemeden önce tedavi için gerekli işlemler devreye sokulmalı.

Ama önce...

Nisan 2026’da Pentagon; ICE, IRS ve Batı’daki birçok üstünlükçü ülkenin istihbarat servislerinde sözleşmeleri bulunan, devlete ait, 400 milyar dolarlık gözetleme ve savunma şirketi Palantir Technologies, “Teknolojik Cumhuriyet” başlıklı 22 maddelik manifestosunu yayınladı.

Bu manifesto, savaş sonrası Nazilerden arındırma sürecinin yürürlükten kaldırılmasını, Almanya ve Japonya’nın yeniden askerileştirilmesini, herkesin askerlik yapması şartının geri getirilmesini, sivil teknolojinin askeri zorunluluklara tabi kılınmasını, insana ait kültürlerin “hayati ilerlemeler” ile “işlevsiz ve gerici” halklar arasındaki hiyerarşik ilişkiye göre tasnif edilmesini savunuyor. Bu, alenen Nazizm.

Hitler’in, Mussolini’nin, Franco’nun, Salazar’ın, Yunan ve Şili cuntalarının iktidara geliş süreçlerini inceleyen siyaset bilimci Laurence W. Britt, 2003 yılında The Fourteen Early Warning Signs of Fascism [“Faşizmin On Dört Erken Uyarı İşareti”] isimli çalışmasını yayımladı. Metnin teorik çerçevesi, vatandaşların otoriter konsolidasyonun belirtilerini, hasta ölümcül hale gelmeden önce tanıyabilmeleri için bir teşhis aracı olarak tasarlanmıştı. Britt’in çerçevesi, Palantir’in 22 maddelik manifestosuna uygulandığında, aradaki yakınlığın soyut bir ideolojik yakınlığın ötesine uzandığı gerçeği, endişe verici bir biçimde görülüyor. Faşizmin temel özelliklerini içselleştirmiş, bunları algoritmik yönetişim çağına uyarlamış, ABD’nin 1945’ten itibaren kurduğu batılı, yani beyaz üstünlükçü ittifak ağı aracılığıyla bu temel özellikleri sağa sola ihraç eden, şirket-devlet birliğine ait aygıtı ifşa ediyor.

Günümüzde Ortaya Çıkan On Dört Uyarı İşareti

1. Güçlü ve Süregelen Milliyetçilik

Britt’in Kriteri: Ulus, kuşatma altında olmasına rağmen, kendini istisnai olarak gördüğü için her şeyin üstüne çıkarılmış, bu nedenle, mutlak sadakat talep etme ihtiyacı duymuş ve her türlü eleştiriyi ihanet olarak nitelendirmiştir.

Palantir Manifestosu (13. Madde): “Dünya tarihinde hiçbir ülke, ilerici değerlere bu ülke kadar mevzi kazandırmamıştır. ABD, mükemmel olmaktan çok uzaktır. Ancak bu ülkenin, aileden tevarüs eden bir vasıf olarak elit olmayanlara gezegendeki diğer herhangi bir ülkeye kıyasla çok daha fazla fırsat sunduğu gerçeği kolaylıkla unutulmaktadır.”

Gerçek: Bu, bir yandan mutlak manada üstün olduğunu iddia eden ama bir yandan da kusurları kabul eden klasik milliyetçi formüldür. Esasen vatanseverlik duygusuyla bir alakası bulunmayan bu milliyetçilik, Silikon Vadisi’nde çalışan mühendislik sınıfının sadakatine yönelik ahlaki bir talepte bulunmak gibi bir işleve sahiptir. Manifestonun 1. maddesi, Silikon Vadisi’nin “yükselişini mümkün kılan ülkeye ahlaki bir borcu” olduğunu, “ulusun savunmasına katılma konusunda olumlu bir yükümlülüğü" bulunduğunu söylemektedir. Bu milliyetçilik, vatanseverliği gözetim devleti için bir işe alım kanalı haline getirmeye çalışarak, araçsal bir işlev görmektedir.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümeti de aynı şekilde, projesini Versay Antlaşması’nın ülkeyi aşağılamasının ardından, Almanya’nın büyüklüğünün yeniden tesis edilmesi olarak anlamış ve sunmuştur. Alman sanayiinin ulusa olan “ahlaki borcu”, özel teşebbüsün devlet hedeflerine tabi kılınmasını haklı çıkarmak için kullanılmıştır. Palantir’in manifestosu da Amerika’ya ait teknoloji sektörü nezdinde aynı işlevi görüyor: “Bir borç var, yükümlülük vatanseverliktir, mühendisler hizmet etmelidir” deniliyor.

2. İnsan Haklarına Yönelik Nefret

Britt’in Kriteri: İnsan hakları, devlet iktidarına engel olarak görülüyor, hak temelli argümanlar, liberal elitlerin zayıflığı, saflığı veya yozlaşması olarak nitelendiriliyor.

Palantir Manifestosu (4. Madde): “Yumuşak gücün, yalnızca etkileyici söylemlerin sınırları ortaya çıktı. Özgür ve demokratik toplumların başarılı olabilmesi için ahlaki çağrıdan daha fazlasına ihtiyaç var. Sert güce ihtiyaç var, bu yüzyılda sert güç, yazılım üzerine kurulacaktır.”

Gerçek: Açık konuşalım, bu formülasyonda yumuşak güç, insan hakları savunuculuğunu, diplomatik girişimleri, uluslararası hukuku ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kurulan küresel enternasyonalizme ait tüm mimariyi içeriyor. Manifesto bunları, “salt abartılı laflar” olarak niteleyip reddediyor. Gereken şey, sert güçtür; bununla kastedilense askeri güç, gözetim ve her ikisini de mümkün kılan yazılımlardır. İnsan hakları, 22 maddede bahis dahi edilmiyor, çünkü önemsiz oldukları için göz ardı edilmeye bile değmiyorlar.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Palantir’in başkanı Peter Thiel’in etrafındaki entelektüel çevre eliyle çalışmaları yeniden gündeme taşınan Alman Nazi hukuk teorisyeni Carl Schmitt, liberal demokrasinin haklara ve usullere olan takıntısının ölümcül bir zayıflık olduğunu savunuyordu. Önemli olan, “dost/düşman ayrımı”ydı, yani, hegemonun kimin tehdit olduğunu belirleme ve buna göre hareket etme kapasitesiydi. Palantir’in manifestosu, özünde Şmitçidir. Haklar, ihtilaflara yol açar, dolayısıyla, ihtilaflar ortadan kaldırılmalıdır.

Britt’in Kriteri: Varlığı olağanüstü devlet önlemlerini haklı çıkaran ve demokratik müzakereyi engelleyen dış veya iç bir düşmanın yaratılması.

Palantir Manifestosu (5. Madde): “Soru, yapay zekâ temelli silahların üretilip üretilmeyeceği değil; kimin üreteceği ve hangi amaçla üretileceğidir. Rakiplerimiz, kritik askeri ve ulusal güvenlik uygulamalarına sahip teknolojilerin geliştirilmesinin faydaları hakkında teatral tartışmalara girmek için duraklamayacaklar. İlerleyecek, kendi işlerine ve yollarına bakacaklar.”

Gerçek: “Düşmanlar”, bilinçli olarak belirtilmemiş olsa da, burada Çin’i, Rusya’yı, ırkçı ve kitleleri yanlışa sürükleyen Batı’nın üstün olduğu fikrine karşı çıkan herhangi bir ulus veya örgütü kastettiklerini biliyoruz. Düşmanın varlığı tartışmayı engeller. Yapay zekâ temelli silahların üretilip üretilmemesi, uluslararası anlaşmaların bunları yasaklayıp yasaklamayacağı, otonom öldürme makinelerinin geliştirilmesinin insanlığın aşmayı reddetmesi gereken ahlaki bir eşik olup olmadığı gibi sorulara yer olmadığını görmek gerekiyor. Düşmanı paranoya yoluyla, sorgusuz sualsiz, çoktan belirlemiş durumdalar. Tek mesele, o makineleri düşmandan daha hızlı inşa etmemizdir. Dolayısıyla, tartışma tiyatraldir, riskleri anlamayan insanlar için bir gösteriden ibarettir.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi rejiminin tüm meşruiyeti belirlenmiş olan düşmanların varlığına dayanıyordu: Yahudiler, Bolşevikler, Versay Antlaşması, “arkadan hançerlenme”. Her düşman, olağan hukuki ve politik kısıtlamaların askıya alınmasını haklı çıkarıyordu. Palantir’in yarattığı düşmansa daha soyut, ancak işlevi aynı; çünkü acil durum anlayışları olağanüstü olanı haklı çıkarıyor. Demokratik müzakere, ulusun karşılayamayacağı bir lüks. Sorgulamaya gerek yok, Asker-Sanayi Kompleksi, vereceğiniz cevabı zaten çok önceden belirlemiş durumda.

4. Askeri Üstünlük

Britt’in Kriteri: Askeri değerler, personel ve öncelikler, sivil yönetimin üzerine çıkarılır. Silahlı kuvvetler, ulusal iradenin en yüksek ifadesi olarak yüceltilir.

Palantir Manifestosu (7. Madde): “Eğer bir ABD Deniz Piyadesi daha iyi bir tüfek isterse, onu üretmeliyiz; aynı şey, yazılım için de geçerlidir. Bir ülke olarak, yurtdışında askeri müdahalenin uygunluğu hakkındaki tartışmayı sürdürürken, tehlikeye atılmalarını istediğimiz kişilere olan bağlılığımızı da sarsılmaz bir biçimde koruyabilmeliyiz.”

Gerçek: Formülasyon, dengeli görünmeye, belirli bir dengeyi gözetiyormuş pozu kesmeye çalışıyor: “Askeri harekatı tartışırken, askeri birlikleri destekleyebiliriz”. Ancak manifesto pratikte, sivil teknolojinin askeri zorunluluklara tümüyle tabi kılınması sonucuna ulaşıyor. 1. Madde, Silikon Vadisi’nin mühendislik elitinin savunmaya katılmasını talep ediyor. 4. Madde, yazılıma dayalı sert gücün hayatta kalmanın tek yolu olduğunu ilan ediyor. 12. Madde ise yeni çağın “yapay zekâya dayalı caydırıcılık”la tanımlı olduğunu söylüyor. Askeriye, artık birçok öncelikten biri değil, teknolojik cumhuriyetin, gözlerinizin önünde doğan yeni ulus devletin düzenleyici ilkesidir. Palantir’in iş modeli, bu üstünlüğün yansıması. Şirketin orduyla imzaladığı sözleşmelerin toplam tutarı, yaklaşık 10 milyar dolar. Ürettiği yazılım, Siyonist işgal ordusunun hedefleme sistemlerini çalıştırıyor. Savunma işlerinin başında, Savunma Bakanı olmak isteyen eski bir Cumhuriyetçi kongre üyesi bulunuyor. Eski çalışanları, Pentagon’un üst kademelerinde yer alıyor. Bu, ABD rejiminde askeri personelle şirket personeli arasındaki ayrımın tümüyle ortadan kalktığı anlamına geliyor.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi devleti, özünde bir askeri projeydi. Ekonomi, eğitim sistemi, gençlik hareketleri, nihayetinde tüm toplum, askeri gücün gerekliliklerini merkeze alan bir çalışma dâhilinde yeniden düzenlendi. Palantir’in manifestosu da aynı yeniden yapılanmayı öneriyor. “Mühendisler, uygulama geliştirmemeli, bir sonraki savaşın sinir sistemini kurmalıdır” diyor.

5. Yaygın Cinsiyetçilik

Britt’in Kriteri: Katı cinsiyet hiyerarşileri uygulanmaktadır. Erkeklik, iktidar ve liderlikle, kadınlık ise zayıflık ve boyun eğmeyle ilişkilendirilmektedir.

Palantir Manifestosu: 22 maddede cinsiyete açıktan atıfta bulunulmuyor. Ancak...

Gerçek: Sessizlik aldatıcıdır. Palantir’in başkanı Peter Thiel, ataerkilliği savunan, kadınlara oy hakkı verilmesinin bir hata olduğunu söyleyen, demokratik eşitliğe yönelik kapsamlı reddiyenin parçası olarak, geleneksel cinsiyet hiyerarşilerinin yeniden tesis edilmesini savunan yeni gerici blog yazarı Curtis Yarvin’in başlıca finansal hamisidir. Yarvin’in “Karanlık Aydınlanma” olarak bilinen felsefesi, Thiel’in on yıldan fazla bir süredir finanse ettiği hareketin düşünsel mimarisini oluşturmaktadır. Yarvin, Trump’ın 2025’teki göreve başlama balosuna katıldı. Başkan Yardımcısı J. D. Vance, onu bir ilham kaynağı olarak takdim etti. Steve Bannon, Yarvin’i arkadaşı olarak nitelendiriyor. Cinsiyetçilik, manifestoda yer almıyor, çünkü zaten ideolojik altyapıda mevcut. “Doğal hiyerarşiler”e dair görüş, yani bazı insanların yönetmeye, diğerlerinin ise yönetilmeye uygun olduğu fikri, Yarvin’in yazılarında ırk, kültür ve sınıf için de geçerli. Bu görüş, cinsiyete de aynı şekilde uygulanıyor. Palantir’in yirmi birinci yüzyıla özel Nazileşme manifestosunda cinsiyetçiliğin açıkça belirtilmesine gerek de yok, çünkü bu, eşitlikçiliğin ortadan kaldırılmasına yönelik genel projenin temellerinde bir biçimde yer alıyor.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi ideolojisi, alenen ataerkildi. Kadınlar, kamusal hayata katılan bireyler değil, anne ve ev hanımı olarak yüceltiliyorlardı. Rejimin toplumsal düzene dair vizyonu her düzeyde hiyerarşikti. “Karanlık Aydınlanma”nın “akılsız ve içi boş çoğulculuk”la ilgili eleştirisi (22. Madde), aynı “doğal” hiyerarşinin yeniden kurulmasına işaret etmektedir. “Neye dâhil olacağız?” sorusu, cevabın eşitsizlik üzerine kurulu bir toplumsal düzen olduğu imasında bulunmaktadır.

6. Kontrollü Kitle İletişim Araçları

Britt’in Kriteri: Bilgi kanalları, devlet tarafından kontrol ediliyor veya ele geçiriliyor. Muhalif görüşler bastırılıyor veya gayrimeşru kılınıyorlar.

Palantir Manifestosu (18. Madde): “Kamusal figürlerin özel hayatlarının acımasızca ifşa edilmesi, çok fazla yeteneği devlet hizmetinden uzaklaştırıyor. Kamusal alan ve kendilerini zenginleştirmekten başka bir şey yapmaya cesaret edenlere karşı yapılan sığ ve küçük düşürücü saldırılar, o kadar affedilmez hale geldi ki, cumhuriyet, önemli sayıda etkisiz, içi boş insanla baş başa kaldı.”

Gerçek: Bu madde, araştırmacı gazeteciliğe doğrudan bir saldırıdır. Eleştirdiği “acımasız ifşa”, kamu görevlilerinin mali ilişkilerini, kişisel davranışlarını ve ideolojik bağlılıklarını inceleyen gazetecilerin işidir. Manifesto, bu çalışmayı “yetenekli” kişileri hükümetten uzaklaştıran “sığ ve küçük düşürücü saldırılar” olarak nitelendiriyor. Bağlam, bu noktayı suçlayıcı hale getiriyor. Thiel, 2015/2016 yıllarında Jeffrey Epstein’den 40 milyon dolarlık yatırım aldı. Bu, Epstein’in 2008’deki cinsel suç üzerinden yaşadığı mahkûmiyetten sonra gerçekleşti. Epstein, özel yazışmalarında “büyük dost”u olarak nitelendirdiği Thiel’i eski devlet başkanlarıyla anlaşmalar yapmak için bir iş rehberi olarak kullanıyordu. İlişki, Epstein’in 2019’da federal cinsel istismar suçlamalarıyla tutuklanmasından aylar öncesine kadar devam etti. 18. Madde, medya kültürü hakkında felsefi bir şikâyet değil. Gazetecilerin, iktidardaki sınıfı tehlikeye atan mali ilişkileri araştırmayı bırakmalarını sağlamak için hazırlanmış.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Almanya’da Nazi hükümeti, tüm gazeteleri hemen ele geçirmedi, önce basını taraflı, vatansever olmayan ve ulusun düşmanlarınca kontrol edilen bir kurum olarak gösterip itibarsızlaştırdı; halkın bağımsız gazeteciliğe yönelik güvenini zayıflatmak için “yalan basın” anlamına gelen Lügenpress terimini kullandı. Palantir’in manifestosu da aynı itibarsızlaştırma işlemini devreye sokuyor. Medya, cebren bastırılmıyor, önemsiz hale getiriliyor, ortaya koyduğu çalışmalar boş insanların sığ saldırıları olarak nitelendiriliyor.

7. Ulusal Güvenliğe Dair Takıntı

Britt’in Kriteri: Güvenlik kaygıları, diğer tüm değerlerin üzerinde tutulmaktadır. Güvenlik tehditleri, devlet iktidarının etki alanının genişletilmesini ve sivil özgürlüklerin kısıtlanmasını haklı çıkarmak için kullanılmaktadır.

Palantir Manifestosu (12. Madde): “Atom çağı sona eriyor. Caydırıcılığın bir çağı olan atom çağı sona eriyor, yapay zekâya dayalı yeni bir caydırıcılık çağı başlamak üzere.”

Gerçek: Manifesto, yeni bir silahlanma yarışının başladığını ilan ediyor. Palantir’i bunun temel altyapısı olarak konumlandırıyor. “Atom çağı” denilen süreç, anlaşmalar, tahkikat pratikleri ve karşılıklı imha mantığıyla yönetiliyordu. “Yapay zekâ üzerine kurulu yeni caydırıcılık çağı”nın böyle bir mimari yapısı yok. O hukukun işlemediği bir sınır bölgesi, Palantir de o bölgenin şerifi olmaya çalışıyor. Güvenliğe olan takıntı, gerçek tehditlere verilmiş bir cevap değil, bir iş modeli.

Palantir’in gelirleri, 2009’da 4,4 milyon dolardan 2025’te 970 milyon dolara çıktı. Bu artışın neredeyse tamamı, savunma, istihbarat, göçmenlik uygulamaları ve vergi gözetimiyle ilgili federal sözleşmelerden kaynaklanıyor. Her yeni güvenlik krizi, Palantir’in yazılım pazarını büyütüyor. Şirketin güvensizliğin devam etmesinde doğrudan bir mali çıkarı var.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümeti, 1933’teki Reichstag yangınını yurttaşın hak ve özgürlüklerinin askıya alınmasını, yürütme erkinin pekiştirilmesini haklı çıkarmak için kullandı. Uydurulan acil durum ve verilen cevap, krizden önce var olan siyasi hedeflere ulaşmak için ayarlanmıştı. Palantir’in manifestosu da aynı ayarlamayı yapıyor. Paranoyayı körükleyen bir tehdit yarattılar. Bu noktada verdikleri cevap, sivil teknolojinin askeri zorunluluklara tamamen tabi kılınmasından, yapay zekâ temelli silahlarla ilgili tartışmanın askıya alınmasından, Almanya ve Japonya’daki eski faşist güçlerin yeniden silahlandırılmasından ibaret. Bu haliyle Palantir, Amerikan faşizminin ve hegemonik totaliter iktidara tutunma arzusunun hem ticari hem de ideolojik çıkarlarına hizmet ediyor.

8. Din ve Devletin İç İçe Geçmişliği

Britt’in Kriteri: Dini otorite, devlet iktidarını meşrulaştırmak için kullanılır. Manevi ve siyasi bağlılık kaynaşır.

Palantir Manifestosu (20. Madde): “Belirli çevrelerde görülen, yaygın dini inanca yönelik hoşgörüsüzlüğe karşı koyulmalıdır. Elitlerin dini inançlara karşı hoşgörüsüzlüğü, siyasi projelerinin, içindekilerin çoğunun iddia ettiğinden daha az açık bir düşünce hareketi meydana getirdiğinin belki de en çarpıcı işaretlerinden biridir.”

Gerçek: Manifestonun din savunusu, çoğulcu inanca veya anayasal olarak din ve devletin ayrılmasına dair bir savunu değil, seküler, liberal elitlere karşı geleneksel hiyerarşiye dair bir savunudur. “Dini inanca hoşgörüsüzlük” gösteren “belirli çevreler”, üniversiteler, medya, kıyı bölgelerindeki profesyonel sınıflardır. Bunlar, manifestonun başka yerlerde “yozlaşmış” ve “boş” olarak tanımladığı gruplardır. Curtis Yarvin’in felsefesi, kişisel olarak dindar olmasa da, dini gerekli bir toplumsal kontrol mekanizması olarak savunur. Kitleler, hiyerarşideki yerlerini kabul etmek için inanca ihtiyaç duyarlar. Elitlerin dine karşı “hoşgörüsüzlüğü”, bu görüşe göre, toplumsal düzene yönelik bir tehdittir. Dolayısıyla, manifestonun din savunusu, araçsaldır; din, itaat üretme kapasitesi nedeniyle değerlidir.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümetinin Hristiyanlıkla ilişkisi, karmaşık ve çelişkiliydi, ancak halk desteğini harekete geçirmek ve otoriteyi meşrulaştırmak için dini duyguların faydasını anlamıştı. “Gott mit uns” (“Tanrı bizimle”) sloganı, Wehrmacht’a (Alman silahlı kuvvetlerine) mensup askerlerin kemer tokalarında yer alıyordu. Bu da manevi ve siyasi bağlılığın birleşmesinin kasıtlı bir proje olduğunu ortaya koyuyor. Palantir’in manifestosu, aynı birleşmenin seküler çağa uyarlanmış halini ifade ediyor.

9. Kurumsal Güç Koruma Altında

Britt’in Kriteri: Şirketlerin çıkarları, demokratik bir ilke olarak hesap verme ilkesi karşısında korunuyor, ekonomik ve politik iktidar iç içe geçiyor.

Palantir Manifestosu (16. Madde): “Piyasanın harekete geçemediği yerde onu inşa etmeye çalışanları alkışlamalıyız. Kültür, Musk’ın büyük anlatılara olan ilgisine neredeyse alaycı bir şekilde yaklaşıyor, sanki milyarderler, sadece kendilerini zenginleştirmekle yetinmeliymiş gibi. Yarattığı şeyin değerine dair herhangi bir merak veya gerçek ilgi, esasen göz ardı ediliyor.”

Gerçek: Bu, manifestonun sınıfsal bağlılığının en açık ifadesidir. “Milyarderler, toplumu kendi özel vizyonlarına göre yeniden şekillendirme girişimleri nedeniyle eleştirilmemeli, aksine alkışlanmalıdır” diyor. Metin alternatifin milyarderlerin “sadece kendilerini zenginleştirme yolunda kalmaları” olduğu imasında bulunuyor. Manifesto, bu kısıtlamayı reddediyor, çünkü “milyarderin alanı tüm toplumdur” diyor. Palantir’in şirket olarak sahip olduğu güç, federal hükümet içindeki yerleşik konumuyla muhafaza ediliyor. Şirket, 2025 yılında lobi faaliyetlerine 6,1 milyon dolar harcadı. Eski çalışanları, hükümette önemli görevlerde bulunuyorlr. Kaldırılması halinde ulusal güvenlik krizine yol açacak yazılımı devletin operasyonlarına derinlemesine entegre edilmiş halde. Şirket, kendini vazgeçilmez, bu nedenle, hesap verilemez kılmış.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Benito Mussolini, faşizmi devlet ve şirket birleşmesi olarak tanımladı. Nazi Almanyası, bu birleşmeyi Alman sanayiini devlet hedeflerine tabi kılarak gerçekleştirdi, ancak Fritz Thyssen ve Gustav Krupp gibi işbirliği yapan sanayiciler, büyük ödüller aldılar. Demokrasinin üretime engel olduğuna inandıkları için başarısız bir Avusturyalı ressama yol verdiler. Palantir’in manifestosu da benzer nedenlerle, kamuoyunun gözü önünde birilerine yol veren bir metin.

10. İş Gücünün Bastırılması

Britt’in Kriteri: Sendikalar ve toplu sözleşme hakkı yok ediliyor, işçiler, şirket ve devlet otoritesine tabi kılınıyor.

Palantir Manifestosu (6. Madde): “Ulusa hizmet, evrensel bir görev olmalıdır. Toplum olarak, tamamen gönüllülük esasına dayalı bir ordunun önünü açmayı, ancak herkes riski ve maliyeti paylaşırsa bir sonraki savaşa girmeyi ciddi olarak düşünmeliyiz.”

Gerçek: Herkese yapılan ulusa hizmet çağrısı, zorunlu askerlik ve beyin yıkama çağrısıdır. Metinde sınıf boyutu açıkça dile getirilmiştir: tamamen gönüllülük esasına dayalı ordu, savaşın “riskini ve maliyetini” başka seçeneği olmayanların omuzlarına yükler. Manifestoya göre herkesin askerlik yapması, yükü daha adil bir şekilde dağıtacaktır, ancak herkesin askerlik yapması durumunda emek askerileşecektir. Vatandaşlar, artık haklara ve toplu sözleşme yapma imkânına sahip işçiler değil, görevleri olan personel haline gelecektir. Devlet, onların hizmetini belirler, emeklerini kullanır; bu nedenle, iş gücünün bastırılması, yalnızca sendika karşıtı yasalarla değil, vatandaşın zorunlu asker olarak yeniden tanımlanmasıyla sağlanır.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümeti, 1933’te bağımsız sendikaları feshetti, yerlerine devlet kontrolündeki bir örgüt olan Alman İşçi Cephesi’ni kurdu; bu örgüt, toplu sözleşme hakkını ortadan kaldırdı, işçileri yeniden silahlanmanın gerekliliklerine tabi kıldı. Palantir’in manifestosunda önerilen “ulusa hizmet”, aynı tabi kılma işlemini farklı bir mekanizma aracılığıyla yürürlüğe koyuyor, işçinin artık bir sendika üyesi değil, teknolojik cumhuriyet için bir mayın eşeği, bir asker haline gelmesini öngörüyor.

11. Aydınlara ve Sanata Yönelik Nefret

Britt’in Kriteri: Eleştirel düşünme, sanatsal özgürlük ve düşünsel özerklik reddedilir, aydınlar, zayıf, sadakatsiz veya yozlaşmış olarak nitelendirilirler.

Palantir Manifestosu (2. Madde): “Uygulamaların istibdadına isyan etmeliyiz. iPhone, medeniyetimizin en büyük yaratıcı başarısı değilse bile, en büyük başarısı değil midir? Bu nesne, hayatlarımızı değiştirdi, ancak şimdi de olasılıklar algımızı sınırlayabilir ve kısıtlayabilir.”

Gerçek: Manifestonun “uygulamalar”la ilgili eleştirisi, tüketici teknolojisini kültürel bir açmaz olarak eleştiren bir yaklaşımdır ve belgenin tamamında daha kapsamlı bir küçümseyici yaklaşım göze çarpmaktadır: “salt abartılı laflar”ın reddedilmesi (4. Madde), “teatral tartışmalar”ın alaya alınması (5. Madde), “akılsız ve içi boş çoğulculuğa” yönelik aşağılayıcı tutum (22. Madde). Liberal demokrasinin düşünsel pratiği, tartışmaları, sanatları, çoğulculuğu, yozlaşma ve zayıflık olarak değerlendirilmişti. Küçümseme, söylemsel değil, yapısaldır. Manifesto, aydın sınıfının yerini mühendis sınıfının almasını, beşeri bilimlerin işe yaramaz, sanatların ise süsleme olduğunu öne sürmektedir. Önemli olan, yazılım üzerinde somut güç oluşturma kapasitesidir; mühendis, yeni rahip, kodu ise kutsal kitabıdır.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümeti, kitapları yaktı, yazarları sürgüne gönderdi, “yozlaşmış sanatı” mahkûm etti. Aydın sınıfı, üniversitelerden tasfiye edildi, yerlerine ideolojik olarak güvenilir memurlar getirildi. Palantir’in manifestosu, kitap yakmayı önermiyor. Daha incelikli bir şey öneriyor: aydının önemsizliği. Kod yazabiliyorken neden okuyasınız? İnşa edebiliyorken, neden tartışasınız? Beşeri bilimler toprağa gömülmüyor, sadece teknolojik gerekliliğin toplumu bütün kılacağına dair iddiaları üzerinden demode kılınıyor.

12. Suç ve Ceza Takıntısı

Britt’in Kriteri: Suç korkusu, genişletilmiş gözetim ve polislik faaliyetlerini haklı çıkarmak için kullanılır; suçlu olarak görülenler ise adil yargılanma hakkı olmaksızın, sert bir şekilde cezalandırılırlar.

Palantir Manifestosu (17. Madde): “Silikon Vadisi, şiddet araçlarının kullanılması sonucu işlenen suçlarla mücadelede rol oynamalıdır. ABD genelindeki birçok politikacı, bu türden suçlar söz konusu olduğunda âdeta omuz silkmiş, sorunu ele almak için ciddi her türden çabadan uzak durmuştur.”

Gerçek: Palantir’in yazılımı, Los Angeles Emniyet Müdürlüğü ile New York Emniyet Müdürlüğü’nün tahmine dayalı polislik sistemlerinin işletilmesinde zaten kullanılıyor. Şirketin Gotham platformu, “önemli örüntüler”i ve “harekete geçmeyi gerektiren hedefleri” belirlemek için kullanılıyor. Şirketin ImmigrationOS platformu, ICE’ın toplu sınır dışı etme mekanizmasını destekliyor, algoritmik belirlemelere dayanarak, sınır dışı edilecek kişileri takibe alıyor. “Suç” sorunu, Silikon Vadisi’nin, özellikle de Palantir’in, benzersiz bir şekilde çözebileceği bir sorun olarak takdim ediliyor. Çözüm, topluluklara yatırım yapılmasında, yoksulluğun azaltılmasında veya ceza hukuku alanının reforma tabi tutulmasında değil, daha iyi yazılım, daha fazla gözetim, daha fazla veri, kimin tehdit oluşturduğuna dair daha fazla algoritmik belirleme ve daha sert cezalarda aranıyor.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Nazilerin suça, özellikle Yahudilere, Romanlara ve diğer gruplara atfedilen suçlara yönelik takıntısı, polis yetkilerinin genişletildiği, toplama kamplarının kurulduğu sürece, en nihayetinde soykırıma zemin hazırlamıştır. Suçlu, belirli bir eylemi işlemiş bir kişi değil, biyolojik veya kültürel olarak suça yatkın, belirli bir insan tipiydi. Palantir’in tahmine dayalı polislik yazılımı da aynı mantıkla çalışır. Algoritma, bu “tip”i belirler, ardından devlet, bu belirlemeye göre hareket eder.

13. Yaygın Kayırmacılık ve Yolsuzluk

Britt’in Kriteri: Devlet kaynakları, siyasi müttefiklere dağıtılıyor, kamu hizmeti ile ferdi zenginleşme süreci arasındaki ayrım ortadan kalkıyor.

Palantir Manifestosu (8. Madde): “Kamu görevlilerinin rahiplerimiz olması gerekmiyor. Federal hükümetin kamu görevlilerine ödediği gibi çalışanlarına ödeme yapan herhangi bir işletme, ayakta kalmakta zorlanacaktır.”

Gerçek: Manifestonun kamu sektöründeki ücretlendirmeye yönelik eleştirisi, zaten gerçekleşmiş olan şeye yönelik bir hazırlıktır: devlet hizmetinde kariyer yapmış kişilerin yerini Palantir mezunları alacak. Palantir’in eski istihbarat ve soruşturma başkanı Gregory Barbaccia, şimdi federal Baş Bilgi İşlem Sorumlusu (CIO). Palantir’in Baş Teknoloji Müdürü’nün Pentagon’da üst düzey bir görev için düşünüldüğüne dair haberlere rastlanıyor. Eski Palantir çalışanları, IRS veri tabanı sözleşmesi için Palantir’i seçen kuruluş olan DOGE’da görev yapıyor. Sınır dışı etme programının mimarı Stephen Miller’ın Palantir’le kişisel çıkar ilişkisi mevcut. Bu düpedüz yolsuzluk, yapısal kayırmacılıktır. Palantir ile federal hükümet arasında dönen kapı tek yönlü bir vanaya dönüştü, kamu görevlilerinin yerini Palantir mezunları alıyor, sözleşmeler onlara akıyor.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Naziler, devlet kaynaklarını, sözleşmeleri, el konulan malları ve köle emeğini siyasi olarak güvenilir sanayicilere dağıttılar. Parti üyeliği ile şirketlerin yüzleştikleri fırsatlar arasındaki ayrım kasten ortadan kaldırıldı, çünkü rejime bağlılık, devletin gücüne erişimle ödüllendirildi. Palantir’in manifestosu da aynı düzenlemeyi öneriyor: teknolojik cumhuriyete bağlılık, sözleşmeler ve atamalarla ödüllendiriliyor. Mevcut kamu hizmetinin “etkisiz, boş araçlar”ının yerini mühendislik alanının elitleri alacak.

14. Hileli Seçimler

Britt’in Kriteri: Demokratik süreçler ortadan kaldırılıyor. Seçim sonuçları iktidarı korumak için manipüle ediliyor.

Palantir Manifestosu: 22 maddede seçimler meselesi doğrudan ele alınmıyor. Ancak...

Gerçek: Palantir’in gücü, seçimleri kimin kazandığına bağlı değil, çünkü şirketin sözleşmelerinin değeri, hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi Parti’nin iktidarda olduğu dönemde arttı. Şirketin ürettiği yazılım, devletin kalıcı altyapısına yerleşmiş durumda. Seçimler, en üstteki personeli değiştirebilir, ancak işletim sistemini değiştirmez. Thiel, 2009’da “özgürlük ve demokrasi artık uyumlu değil” diye yazmıştı. Bu ifade, bir tahmin değil, bu manifestonun üzerine kurulu olduğu önerme. Teknolojik cumhuriyet, hileli seçimlere ihtiyaç duymaz çünkü onun belirli bir anlam ve değere sahip seçimlere ihtiyacı kalmadı. Halk oy verebilir. Kararı algoritmalar verir. Darbe, daha siz onu görmeden tamama ermiştir.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Naziler, seçimleri hemen yürürlükten kaldırmadılar. Mart 1933 seçimleri, aşırı baskı altında yapıldı, ancak şeklen de olsa bir seçimdi. Ardından gelen Yetkilendirme Yasası, yasama yetkisini yürütmeye devretti, sonraki seçimler gerçek bir yarışmanın yerinin alkış ritüellerinin aldığı halk oylamaları haline geldi. Palantir’in manifestosu da aynı düzenlemeye işaret ediyor. “Demokrasi”nin biçimleri korunabilir, ancak özü ortadan kaldırılır. Zaten ortadan kaldırıldı, sadece çoğu insan, henüz fark etmiş değil.

İttifak Ağının Nazileşmesi

Britt’in çerçevesi, faşizmi tek bir ulus-devlet içinde teşhis etmek üzere tasarlanmıştı. Oysa Palantir manifestosu, doğası gereği, ulusötesidir. Amerika’da iktidarın Nazileştirilmesi, yalnızca ABD ile sınırlı değil, ittifak ağı aracılığıyla başka yerlere de ihraç ediliyor.

Manifestonun 15. Maddesi, bu projenin en yalın ifadesidir: “Savaş sonrası Almanya ve Japonya’nın etkisiz kılma çabası yürürlükten kaldırılmalıdır. Almanya etkisiz kılınmıştır, oysa bu, Avrupa’nın bugün ağır bir bedel ödemesine neden olan aşırı bir düzeltmeydi. Aynı, alabildiğine teatral olan, Japonya’nın pasifize edilmesi girişimine yönelik bağlılık da bugün muhafaza edilmesi durumunda Asya’daki güç dengesinin de değişmesine ilişkin tehdidi gündeme getirecektir.” Bu, bir dış politika önerisi değil, 1945 sonrası düzenin temel anlaşmalarından birini tersine çevirme niyetinin bir beyanıdır. Almanya’nın Nazilerden arındırılması ve Japonya’nın askerden arındırılması, savaşın tesadüfi sonuçları değildi. Bunlar, savaşın temel kazanımlarıydı. Savaşlar başlatan ve soykırım işleyen asker-sanayi komplekslerinin kalıcı olarak ortadan kaldırılmasıydı.

Palantir manifestosu, bu ülkelerin yeniden silahlandırılmasını savunuyor. Bir analistin de belirttiği gibi, yeniden silahlandırılmış Almanya ve Japonya, “devasa yeni savunma yazılımı pazarları”dır. Ancak ticari motivasyon, ideolojik motivasyondan ayrılamaz. Manifestonun genel projesi, medeniyetler çatışmasında üstünlük sağlayabilecek bir Batı medeniyet bloğunun konsolidasyonunu, barışçı üyelerin hizaya getirilmesini gerektirmektedir. Almanya ve Japonya yeniden silahlanmalıdır, çünkü teknolojik cumhuriyet, yaklaşan çatışmada onların katılımına ihtiyaç duymaktadır.

Manifestonun Nazilerden arındırma sürecini tersine çevirme çağrısı, Avrupa aşırı sağının programıyla tam olarak örtüşüyor. Almanya için Alternatif (AfD), onlarca yıldır Almanya’nın savaş sonrası oluşan “utanç kültürü”nün terk edilmesi gerektiğini söylüyor. Alman mahkemesinin hukuken faşist olarak nitelendirilebileceğine karar verdiği AfD lideri Björn Höcke, Berlin’deki Holokost Anıtı’nı “utanç anıtı” olarak adlandırmıştı. Nanking Katliamı’nı ders kitaplarından silmeye çalışan Japon revizyonistleri, Palantir’in manifestosunda eleştirdiği “teatral barışçılığa bağlılık” konusunda benzer argümanlar öne sürdüler. Palantir, şimdi onların lobicisi. Devletle yaklaşık bir milyar dolarlık sözleşme imzalamış olan bir Amerikan şirketi, faşist dönemdeki militarizmin yeniden ıslah edilip diriltilmesini bir iş fırsatı ve stratejik bir gereklilik olarak takdim edip pazarlıyor.

Son bir şey daha var:

Yirmi Birinci Yüzyıl Faşizminin Ayırt Edici Özellikleri

Britt’in kitabında sunduğu teorik çerçeve, faşizmin içeriğini dikkat çekici bir doğrulukla yakalarken, Palantir manifestosu da çerçeveyi yirmi birinci yüzyıla uygun kılmak için gereken muhtelif özellikleri ortaya koyuyor.

Algoritmik Yönetişim

En önemli değişiklik, bürokratik kontrolün yerini algoritmik kontrolün almasıyla gerçekleştiriliyor. Naziler, sürgün ve soykırımın lojistiğini yönetmek için binlerce memura ihtiyaç duyuyorlardı. IBM’in Almanya’daki yan kuruluşu, Yahudiler, Romanlar ve diğer gruplar içerisinde ölüm kamplarına gönderilecek trenlere bindirilecek kişilerin envanterini çıkartan Hollerith delikli kart makinelerini temin etti; bu makineler, bürokrasiyi daha verimli hale getirdi. Ancak bürokrasinin yerini almadı.

Palantir’in yazılımı ise bürokrasiyi tümüyle ortadan kaldırıyor. ImmigrationOS yazılımı, bir sınır dışı etme emri oluşturduğunda, karşımızda hesap soracağımız karar verici bir insan bulamıyoruz. Kararı veren algoritma. Bu, tescilli bir sistem ve sorgulanamaz. Algoritma, geride tarihçilerin daha sonra inceleyebilecekleri bir evrak da bırakmıyor. Algoritmik yönetimin ölçeği, hızı ve gayri şeffaflığı, yirminci yüzyılın faşistlerinin sahip oldukları her şeyin ötesinde.

Egemen Yazılım

Palantir, tarihte hiçbir şirketin başaramadığı bir şeyi başardı: egemen yazılım. Devlet, Palantir’in platformları olmadan yönetilemez. Vergi Dairesi, Foundry olmadan vergi verilerini işleyemez. Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilâtı (ICE), ImmigrationOS olmadan sınır dışı işlemlerini takip edemez. Pentagon, Gotham olmadan düşmanlarını hedef alamaz. Bu, devlet ve şirket arasındaki geleneksel ilişkiyi tersine çeviriyor. Yirminci yüzyıl faşizminde devlet, şirketi boyunduruk altına almıştı. Hitler’le işbirliği yapan sanayiciler, nihayetinde hükümetteki Nazilere hesap vermek zorundaydı. Yirmi birinci yüzyılın teknofaşizminde ise şirket, devleti şirketlerdeki faşistlere bağımlı kıldı. Yazılım, devletin bir aracı değil, devlet, yazılımın bir müşterisidir ve müşteri, kendi operasyonlarını çökertmeden satıcıyı kovamaz.

İdeolojik Aklama

Bu manifesto, ideolojik bir aklama belgesidir. Köleliği, ırksal hiyerarşiyi ve demokrasinin ortadan kaldırılmasını açıkça savunan Curtis Yarvin’in neo-monarşist felsefesi,” “medeniyetleri derecelendirme” (21. Madde) ve “boş çoğulculuğa yönelik direnç” (22. Madde) gibi kibar ifadelerle tercüme edilmiştir. Thiel’in 2009’da özgürlük ve demokrasinin bağdaşmadığına dair açıklaması, “yumuşak gücün sınırları” (4. Madde) olarak yorumlanmıştır. Nazilerden arındırma sürecini yürürlükten kaldırma, yeniden Nazileşme çağrısı, ideolojik bir bağlılıktan ziyade, stratejik bir gereklilik olarak teorize edilmiştir. Aklama süreci, ideolojiyi daha geniş bir kitle için kabul edilebilir kılarken, otoriter özünü de korumaktadır. Kibar dil, bir geçit, Palantir’in Faşist Manifesto’sunda özetlenen radikal programları ise varış noktasıdır.

Tehlike Altındaki Sermaye

Thiel, Epstein’den 40 milyon dolar aldı. Bu, dipnotta değinilecek basitlikte bir gerçeklik değil. Bu, Amerika’nın yirmi birinci yüzyıla has faşist mimarisini inşa eden şirketin sermaye yapısına dair bir hakikat. 400 milyar dolarlık bir gözetleme işinin üzerine kurulu olan imparatorluğun başkanı, seri çocuk tecavüzcüsünden para aldı ve bu tecavüzcüyü iş ortağı olarak kullandı. Manifestoda, “özel hayatların acımasızca ifşa edilmesini” durdurma çağrısı yapan 18. Madde, bu “tehlike altındaki sermaye”nin her türlü soruşturma karşısında korunması gerektiğini söylemektedir. Yirminci yüzyılın faşist hareketleri, demokrasiyi kâr elde etmenin önünde bir engel olarak gören sanayicilerce finanse edilmişlerdi. Yirmi birinci yüzyılın teknofaşist hareketi ise hüküm giymiş bir seks tacirince finanse ediliyor. Aradaki fark, tür değil, dereceyle ilgili.

Matt About Town
22 Nisan 2026
Kaynak

11 Nisan 2026

,

Bir Gün Hepimize “Terörist” Denilecek


“Terörizm” teriminin kullanımını ciddi olarak sorgulamaya ilk kez, “Terörizm ve Kitle İmha Silahları Tehdit Değerlendirmesi” dersinde küçük bir öğrenci grubu ile profesörümüz arasında geçen bir konuşma sırasında başladım. Dersin kendisi büyüleyiciydi. Lisans eğitimimin üçüncü yılında, farkında olmadan yüksek lisans öğrencilerinden oluşan bir derse kayıt yaptırmıştım ve bu durum, beni epey zorlamıştı.

Profesörümüz, nükleer tesislerle ilgili güvenlik konusunda geçmişi olan, yaşlıca ve sakin tavırlı bir Jamaikalı adamdı. ABD’deki muhtelif devlet kurumlarının “terörizm”e dair farklı tanımlarını inceliyordu. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu tanımlar birbirlerinden farklılık gösteriyor, çoğu zaman ilgili yetki alanları dâhilinde, kurumların kendilerine göre uyarlanıyordu. Bir tanımdan diğerine geçerken bunu fark eden hoca, terör eylemi olarak neyin kabul edileceğine dair kesin, her şeyi kapsayan bir ölçütün belirlenmesinin kimi vakit zor olduğunu söylemişti.

Sonra hoca, bu etiketin incelikleri ve eksiklikleri hakkında konuşurken, daha önce çalışmalarımda karşılaşmadığım bir konuya, ABD’nin, doğrudan eylemde bulunan grupların faaliyetlerini “terörizm” olarak etiketleyerek, çevre aktivizmini suç haline getirme çabalarına odaklandı. Bu noktada “Eko-terörizmin o zamana dek çevreye zarar veren uygulamaların altına imza atan endüstriler için bir rahatsızlık kaynağı olan eylemler için popüler bir etiket haline geldiğini” söyledi. FBI arşivlerinde denildiğine göre:

“1977’de, çevre koruma grubu Greenpeace’in memnuniyetsiz üyelerinin Sea Shepherd Koruma Derneği’ni kurup balık ağlarını keserek ticari balıkçılık faaliyetlerine saldırmasından bu yana, dünya çapında birçok ‘ekoterörizm’ eylemi gerçekleştirildi. FBI, ekoterörizmi, çevreci-politikası temelinde veya hedef kitlenin ötesindeki bir kitleye yönelik olarak, genellikle sembolik nitelikte, çevre odaklı bir grup tarafından masum kurbanlara veya mülke karşı suç niteliğinde şiddet kullanılması veya şiddet kullanma tehdidinde bulunulması olarak tanımlar.”

FBI’ın “ekoterörizm”e odaklanması, yalnızca Sea Shepherd ve balıkçılık endüstrisine yönelik eylemlerle sınırlı kalmadı. Aynı belgelerde, Hayvan Özgürlüğü Cephesi (ALF), Önce Dünya Hareketi (EF), Koruma Alanlarını Kurtarma Koalisyonu (CSP) ve Dünya Özgürlüğü Cephesi’nin (ELF) de adı geçiyor. Bu grupların “terör eylemleri” esas olarak, bu grupların çevreye zararlı olarak gördüğü şirketlerin ve işletmelerin endüstriyel ekipmanlarını veya diğer altyapılarını hedef alan sabotaj eylemleriyle ilgiliydi. Bu eylemler genellikle, organizatörlerin ağaç gövdelerine metal çubuk, çivi veya başka malzemeler çakarak ağaç kesme işlemlerini aksattığı “çivileme”, balık ağlarının kesilmesi, kundaklama, ağaç kesme ve inşaat ekipmanlarının tahrip edilmesi gibi eylemler biçiminde gerçekleşiyordu.

Bu eylemleri inceledikçe, bunların hiçbirinin çağdaş terörizm anlayışıma tam olarak uymadığını düşünmeden edemedim. Bu kelime, kalabalık caddelerde patlayan bombaları, binalara çarpan uçakları, toplu katliamları ve benzeri şiddet olaylarını çağrıştırıyordu. Öte yandan, bir çevreci grubun ağaç kesme ekipmanlarını sabote etmesi, oldukça anlaşılabilir, hatta savunulabilir bir doğrudan eylem örneği gibi görünüyordu. Sonuçta, bu protestocular, bu eylemlerden önce çoğu zaman başka yöntemler denemiş, çok önem verdikleri ormanların ve su yollarının sağlığına karşı şirket çıkarlarının galip geldiğini görmüşlerdi. FBI, neden hasarlı bir balık ağına odaklanıyordu ki?

FBI arşivlerini okumaya devam ettikçe, cevap biraz daha netleşti: bu arşivler, bu eylemlerin ekonomik zararlarını vurgulamak için büyük çaba sarf ediyordu. Profesörümüz de bu dinamiğe dikkat çekmiş, ekonomi üzerindeki etkileri sebebiyle, başta ormancılık ve balıkçılık endüstrileri olmak üzere, çeşitli alanlarda kârlara mani olan bu türden gruplara odaklanıldığını dile getirmişti. Görünüşe göre bu “terörist” etiketi, şirketlerin çıkarlarını onların yıkıcı çabalarına karşı durabilecek kişilere karşı koruma çabası neticesinde gündeme gelmişti.

Bu, sadece terörizm anlayışımı değil, bu etiketin neden var olduğunu da yeniden değerlendirmemi gerektiren bir dersti. Tohumlar ekildikten sonra, özellikle bazı gruplara “terörist” etiketi yapıştırırken diğerlerine yapıştırmamamız, bazı ulusların eylemlerini “terör eylemi” olarak adlandırırken, benzer eylemlerde bulunan diğer ulusların “kendini savunma” kapsamında hareket ettiklerini (ki bu sonuncular neredeyse evrensel olarak müttefiklerimizdi, eylemleri de ABD çıkarlarından yanaydı) yeniden değerlendirmeye başlamamız uzun sürmedi.

Bu zamana kadar, atalarından miras kalan topraklarda yaşıyorlar diye sömürgeci işgalcilerce sık sık terörist tehdit olarak etiketlenen birçok Filistinliyle tanışmıştım. İsrail ordusu, “çim biçme” adını verdiği operasyonlarla Gazze’yi düzenli olarak bombalıyor ama nedense kimse tarafından kınanmıyordu. Oysa silahlı direnişinde Filistinliler hemen terörist olarak etiketleniyor, bu da İsrail’e ait işgal güçlerinin daha fazla şiddet uygulamasını haklı çıkarıyordu. Batı Şeria’dan bir arkadaşım, İsrail ordusuyla yaşadığı çatışmaları, askerlerin kendisine ve yakınlarına verdikleri zararı anlatmıştı. Peki onlara karşı çıkarsa terörist mi sayılacaktı? Bu saçma ve çelişkili bir durum gibi görünüyordu.

Çelişki gibi görünen şey, aslında varsayımlarımı yeniden gözden geçirmememden kaynaklanıyordu. Yaşım ilerledikçe, ABD’deki protestocuların, silahlı isyancıların, devrimcilerin ve statükonun önünde duran herkesin terörist olarak etiketlendiğine dair birçok örnek gördüm. Kelimenin gerçekte işlevsel bir anlamı yok gibiydi, ancak kesinlikle siyaseten bir kullanım amacına sahipti. Bir hareketi veya taktiklerini gayrimeşrulaştırmak mı istiyorsunuz? Onlara “terörist” deyin. Egemen bir ülkede insansız hava aracı saldırısını haklı çıkarmak mı istiyorsunuz? Hedeflerinizin “terörist” olduğunu söyleyin. Filistin’de bir hastaneyi veya Sudan’da bir ilaç fabrikasını yok etmek mi istiyorsunuz? Buna “terörist altyapı” deyin.

Dahası, yıllar geçtikçe bu terimin kapsamının, ABD’de ve dünya genelinde giderek daha geniş ve belirsiz insan gruplarını kapsayacak şekilde genişletildiğine tanık oluyoruz. Donald Trump’ın Yurtiçi Terörizm ve Organize Siyasi Şiddetle Mücadele için imzaladığı yedinci Ulusal Güvenlikle İlgili Başkanlık Genelgesi, bu kriterlere uyan grupların ve bireylerin ülke çapında hedef alınması ve baskı altına alınması için gerekli zemini hazırladı:

* Amerikan karşıtlığı;

* Kapitalizm karşıtlığı;

* Hristiyanlık karşıtlığı;

* ABD hükümetinin devrilmesine destek;

* Göç konusunda müfrit yaklaşımlar;

* Irk konusunda ifrada varan yaklaşımlar;

* Cinsiyet konusunda ifrada varan yaklaşımlar;

* Amerika’nın aileye dair geleneksel görüşlerine sahip olanlara yönelik düşmanlık;

* Amerika’nın dine dair görüşlerine sahip olanlara yönelik düşmanlık;

* Amerika’nın ahlakla ilgili görüşlerine sahip olanlara yönelik düşmanlık.

Bu durumun, özellikle örgütlü “sol” kesimdeki bireyler başta olmak üzere, çok sayıda kişiye nasıl uygulanabileceğini görmek zor değil. Bu yedinci genelgede belirtilen muğlak, ucu açık ölçütler, devlet kurumlarına operasyonlarını haklı çıkarmak için hedef alınan kişilerin çeşitli konulardaki pozisyonlarını istedikleri kadar katı veya gevşek bir şekilde yorumlama imkânı sunuyor.

Ama bu durum, Trump ile başlamadı. Bush’tan Biden’a kadar ardı ardına gelen yönetimlerin hepsi, ABD kurumlarına “yıkıcı”, hatta “terörist tehdit” olarak gördükleri kişileri hedef alma konusunda geniş yetkiler verdi. Amaç açık: muhalefeti bastırmak ve statükoyu sorgulayan bireylere ve gruplara baskı uygulamak.

Bu muğlak ölçütler, bugün Filistin’i desteklemek amacıyla silah üretim tesislerine karşı doğrudan eylemlerde bulunanlar da dâhil olmak üzere, ülke genelindeki örgütçülere uygulanmaya devam ettikçe, örgütlerin ve bireylerin yaygın bir şekilde “terörist” olarak nitelendirilmesi ve bunların gayrimeşrulaştırılması için zemin hazırlanıyor. Filistin yanlısı bir tutsaklarla dayanışma örgütü olan Samidun gibi örgütler, tam da bu şekilde hedefe kondular. Samidun son hedef alınan örgüt olmayacak.

Şundan emin olabiliriz: Hareketlere yönelik baskılar devam edecek. “Terörist” kelimesinin silah olarak kullanılmasına bundan sonra da tanık olacağız. Açık faaliyet yürüten örgütler bu etiketten kaçınmaya çalışsa da bir şekilde o damgayı yiyecek. Bu durum, hareketleri örgütleyenlerin kendi ayaklarına pranga takmasıyla, böylelikle harekete zarar vermesiyle neticelenebilir.

James Ray
17 Aralık 2025
Kaynak

14 Mart 2026

, ,

Şahçılığın Ardındaki Akademik Irkçılık


Savaş, ABD’nin İran’ın dini liderini öldürmesi ve 168 kız öğrenciyi katletmesiyle başladı.

Suikastlar ve okul çocuklarına yönelik saldırılar, artık ABD ve İsrail’in dünyadaki davranış biçiminin olağan bir parçası haline geldi. Gene de Toronto ve Beverly Hills gibi yerlerde insanların bu cinayetleri kutladığını görmek hepimizi şoke etti. Geldikleri ülkelerdeki iktidarların yıkılmasını isteyen, kendi diasporasına dâhil olmuş yığınla insana rastladığımız Kuzey Amerika’da bile, İsrailli olmayanların soykırımcıların attıkları bombalara sevindiklerine nadiren şahit oluruz. Bu tür kişileri görsek, kafamız allak bullak olur, şaşırırız. İsrailli Yahudiler, ölümlere seviniyorlar ama ölenler, neticede Filistinli, Lübnanlı ve İranlı. Hiçbir şekilde başka Yahudi halklarının ölümüne sevinmiyorlar.

Peki o zaman bu dans eden şahçıları nasıl açıklayacağız? Memleketlerindeki insanlarla neden dayanışma ilişkisi kurmuyorlar?

Bu sorunun tek bir cevap var: Ölümler karşısında dans edenler, kendilerini bombalanan insanlardan ırksal olarak farklı görüyorlar. İran’a atılan bombaların kurbanlarıyla, İsrailli Yahudilerin Filistinlilerle olan bağından daha fazla bir bağa sahip değiller. Peki nasıl bu hale geldiler? Siyonistler nasıl imal edildilerse onlar da aynı şekilde imal edildiler: nesiller boyunca, ders kitapları ve medya bombardımanı ile zihinleri şekillendirildi. Meğer bu dans hareketlerinin kökeni beklenmedik bir yerdeymiş: bir buçuk asır öncesinden kalma tozlu akademik metinlerde.

Öjeni Derneği’nin ırkçı başkanı J. M. Keynes, bir asır önce şu önemli cümleyi sarf etmiş: “Havada dolaşan sesleri işiten muktedir deliler, çılgınlıklarını birkaç yıl öncesinin bir akademisyeninin yazılarından damıtıyorlar.” Bu şahçıların danslarıyla eşlik ettikleri akademik ezgi, Aryan ırk teorisinin ezgisidir.

1784’te Kalküta’da Asya Derneği’nin kurucusu olan Şarkiyatçı Sir William Jones, Aryan terimini ilk kullanan kişidir. Jones, 1786 civarında bu Aryanlar hakkında kalem oynatmış ilk isimlerdendir.[1]

“[...] Biz Avrupalılar, Persler ve Hindularla birlikte, aramızdaki görünür ve yüzeysel farklılıklar ne kadar büyük olursa olsun, gene de büyük uluslar ailesi içinde yakın ve ortak bir kardeşliğin parçasıyız. Aryanlar, önce batıya ve kuzeye, sonra doğuya ve güneye doğru Aryanlar yayıldılar.”

Jones’un çağdaşı olan Friedrich von Schlegel, 1819’da Almanya'yı ve Hint-İranlıları Aryan ırkı içinde bir araya getiren çalışmasında bu konuyu ele aldı: “Her şey, ama her şey, Hindistan kökenlidir” dedi. Yunanca ve Sanskritçe kelimelerden “Aryan” kelimesini türeten Schlegel’e göre, Hindistan’a, Mısır’a ve Avrupa’ya uygarlığı getiren de Aryan ırkıydı.[2]

Baştan beri bu Avrupalı ırk antropologları, Aryan yanlısı oldukları kadar Arap karşıtıydılar da. Fransız şarkiyatçı Ernest Renan[3], 1852’de şunları söylüyordu:

“Tüm Semitik halklar gibi liriklik ve peygamberlik denilen o dar çembere hapsolmuş olan Arap Yarımadası sakinleri, bilim veya rasyonalizm diye adlandırılabilecek şeylerden hiç nasiplenmemişlerdir. Yunan felsefesi, Abbasi hanedanının temsil ettiği Pers ruhu, Arap ruhunu alt ettiğinde İslam'a nüfuz edebilmiştir. Semitik bir dinin egemenliği altında olmasına rağmen, Pers, her zaman bir Hint-Avrupa ulusu olarak haklarını korumuştur.”

Ernest Renan, Arapların ve Aryanların “birbirinden tümüyle farklı, [...] düşünce ve duygu biçimleri bakımından hiçbir ortak noktası bulunmayan iki farklı tür” olduğuna inanıyordu.

Irkçılık, birçok zehirli fikirle beslenmiş, akademi kökenli bir teoridir, başlıca kurucu babalarından biri de Arthur de Gobineau’dur. 1855 tarihli İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Deneme’nin yazarı, ırkın tarihin motoru olduğunu, tüm iyi şeylerin saf beyaz ırktan geldiğini, ırk ve kandaki saflığın her şeyin anahtarı olduğunu öğretmiştir. Gobineau, Aryanların saf ve bozulmamış olduğunu, Yahudilerin seçilmiş ırk ve diğerlerinden üstün olduğunu, Arapların, Afrikalıların ve Asyalıların yozlaşmış ırklar olduğunu söylemiştir.[4] aslen İranlı olan, Kanada’da hocalık yapan Ali Rıza Asgarzade’nin Gobineau’yu tarifinde dile getirdiği biçimiyle:

“Irklar arası melezleşmeyi medeniyetlerin çöküşünün en önemli nedeni olarak gören Gobineau, medeniyet kurma yeteneğinden yoksun halklarla karışan medeniyetlerin sonunda mahvolacağını savunuyordu. Ona göre, insana ait tüm becerinin, gücün, zekânın, yaratıcılığının, hayal gücünün ve becerikliliğinin kaynağı ‘kan’dı. Bu vasıflar, bir bireyden diğerine, bir ırksal nesilden diğerine kan yoluyla aktarılıyordu. Bir ırkın kanı kirlenirse, tüm ırk ve medeniyeti de kirlenirdi. Gobineau, farklı ırkların yetenek, değer ve beceri bakımından doğuştan eşitsiz olduğunu, yalnızca ‘beyaz Aryan ırkları’nın kültür ve medeniyet yaratabileceğini ısrarla dile getirdi. Aryan olmayanlar ve ‘koyu tenli ırklar’, daha yüksek kültür ve medeniyet biçimleri üretemezlerdi, bunları ancak beyaz ırklardan ödünç alabilirlerdi.”[5]

Gobineau’nun kanla ilgili değerlendirmesi şu şekildeydi:

“Beyaz ırk, başlangıçta elinde güzellik, zekâ ve güçle ilgili tekeli bulunduruyordu. Diğer çeşitlerle birleşmesiyle, güçsüz güzel, zekâsız güçlü veya zeki olsalar bile hem zayıf hem de çirkin melezler ortaya çıktı. Dahası, beyaz kanın kalitesi, tek bir karışımla değil, ardışık aşılamalarla belirsiz bir miktara çıkartıldığında, artık doğal avantajlarını taşımıyordu, çoğu zaman zaten var olan ırksal unsurlardaki karışıklığı daha da artırıyordu.”[6]

Azerbaycanlı oyun yazarı Feth Ali Ahundzade’nin[7] geliştirdiği, Fars’a has Aryan ırk teorisi anlayışının ilham kaynağı, Gobineau’nun 1855 tarihli kitabıydı. Ahundzade, 1860 tarihli Mektûbat adlı kitabında, Arapların her şeyden sorumlu olduğunu savunuyordu. Fikrini desteklemek için yazar, Ortaçağ’dan kalma bir oyun olan Firdevsi’nin Şehnâme’sinden şu alıntıyı yapıyordu yapıyordu: “Deve sütü içip kertenkele yemekten / Arapların kaderi öyle bir noktaya geldi ki / Artık tek arzusu Fars tacıdır.”

Ahundzade, İslam’ın sadaka geleneğiyle alay ederek, İranlıların "hacca gitmek ve aç Arapları doyurmak için 100 veya 200 toman masraf yapmamaları” gerektiğini söylüyordu.

Ahundzade, Şiiliğin temel şehitlik hikâyesiyle alay ederek, onu şu şekilde özetliyordu: “Bin iki yüz küsur yıl önce, on ya da on beş Arap, Kûfe çölünde on ya da on beş başka Arap’ı öldürdü [burada, her yıl Şiilerin İmam Hüseyin ibn Ali’nin şehit edilişini anma törenine atıfta bulunuluyor. Aslında İmam Hüseyin ibn Ali, Kûfe’de değil, Kerbela’da katledildi].”

Ahundzade en çok da Araplardan nefret ediyordu: “Arap kabilesi, yalan uydurma ve masal yaratma kapasitesi bakımından dünyanın kabileleri arasında eşsizdir. İran halkı ise yalanlara ve masallara inanma temayülü açısından emsalsizdir.”

Ahundzade’nin gölgesinde gelişip serpilen Mirza Ağa Han Kirmani (ö. 1896), 1890’larda yazdığı iki kitapla bu çürük temeli besledi. İlk kitabın adı Se mahtub, ikincisinin adı Sad hatabe idi. Arapları “kıçı başı açık, yabani, aç, serseri” olarak nitelendiren Kirmani, devamında şunları söylüyordu:

“Bu anadan üryan haydutların, evsiz barksız fare yiyicilerinin, [...] en aşağılık insanların, en vahşi hayvanların, deveye binen hırsızların, siyah ve sarı cılız bir sürü hayvan gibi, hatta hayvanlardan bile beter olanların yüzlerine tükürüyorum.”

Kirmani, ayrıca “Avrupalı felsefecilerin Aryan ırkına mensup İranlılar ve Semitik Araplar kadar birbirine düşman ve zıt karakterde iki millet daha önce hiç görmediğimizi yazdıklarını” da söylüyor.

Araplara yönelik insanlık dışı yaklaşımı o kadar aşırı ki, onların yok edilmeyi bile hak ettikleri imasında bulunuyor.

“Eğer İran’ın acımasız uleması ve Araplara yönelik o bitmek bilmeyen methiyeleri olmasaydı, İranlılar, ecdadının kanının intikamını alır, yeryüzünde tek bir barbar Arap kabilesini bile bırakmazlardı.”

Yirminci yüzyıla kadar Aryan ırk teorisi için her şey yolundaydı, ta ki İngiliz ve Alman ırkçıları aslında Hintliler ve Perslerle aynı ırktan olmak istemediklerini fark edene kadar. Bu sebeple, İngilizler teorilerini değiştirdiler, zavallı Hint-İranlı ırkçılar geç kaldı. Asgarzade’nin de dile getirdiği biçimiyle (s. 92):

“Bu, özellikle İran ve Hindistan gibi yerlerde kendi Nazizm versiyonlarını hazırlayan, Hitler’in Aryan ırkıyla aynı ‘üstün ırk’a biyolojik olarak bağlı oldukları varsayımına dayanan aşırı heyecanlı Aryancı unsurlara büyük bir darbe indirdi.”

Asgarzade süreci şu şekilde özetliyor (sayfa 102):

“Tüm bu söylemsel/ideolojik karmaşa, uyumsuzluk ve Aryancı saçmalıklar bize, Aryan miti, üstün Aryan ırkı, saf kan ve üstün medeniyet gibi anlayışların, belirli grupların iktidar ve egemenlik arzularına, özlemlerine zemin hazırlamak için kullanılan güçlü ideolojik/söylemsel araçlardan başka bir şey olmadıklarını gösteriyor.”


Akademisyenlerin fikirlerini yaymak için altyapıya, ideal olarak devlet iktidarına ihtiyaç duydukları açık. Bunun dışında, dergilerden üniversite öğrencilerine ve öğretmenlerine, ders kitaplarından çocuk eğitimine (şimdilerde Batı destekli Farsça uydu televizyonuna, Batı tarafından işletilen Farsça sosyal medyaya) varana kadar birçok araca sahipler. Bu fikirler, 1921’de bir darbeyle iktidara gelen Kazak subayı Rıza Şah Pehlevi’de onlara ilgili bir hami buldu. Alman Naziler[8], otuzlarda Aryan ırk teorisini yaymak için bir dizi derginin çıkartılmasına destek oldular. İran-e Bestan, İranşehr, Mehr-e İran, Pertev-e İran, Anahita, Taht-e Cemşid, İran edebiyat sahnesinin en önemli dergileriydi. Asgarzade, konuyla ilgili şunları söylüyor (s. 111):

“Nazilerin elindeki propaganda mekanizması, ‘iki ulusun’ da Aryan ırkına mensubiyet açısından ortaklaştığını söylüyordu. Irkçı eğilimleri daha da körüklemek amacıyla, 1936’da Hitler Kabinesi, İranlıları ‘safkan Aryanlar’ oldukları gerekçesiyle Nürnberg Irk Yasaları’nın kısıtlamalarından muaf tutan özel bir kararname yayınladı (Lenczowski, 1944, s. 160). 1939’da Naziler, İranlılara Alman Bilim Kütüphanesi adını verdikleri bir kütüphane tahsis ettiler. Kütüphane, ‘İranlı okurları ‘Nasyonal Sosyalist rejimle İran’daki ‘Aryan kültürünün akraba olduğuna ikna etmek için’ özenle seçilmiş 7.500’den fazla kitap içeriyordu (Lenczowski, 1944, s. 161). Muhtelif Nazi yanlısı yayınlarda, konferanslarda, konuşmalarda ve törenlerde, bu liderler arasındaki benzerliklere vurgu yapmak amacıyla Rıza Şah, Hitler ve Mussolini arasında paralellikler kurulmuştur (Rezun, 1982, s. 29).”

1950’lerden 1979 yılına dek uzanan dönemde kaleme alınan çalışmaları incelemeden de ortadaki fikri anlayabilirsiniz (bu tarih için Asgarzade ve İbrahimi’ye bakılmalı). Şunu söylemek yeterli: Şahçılar, bu ırkçı külliyatın düşünsel varisleridir. Siyonizm, Herzl ve Jabotinski’nin kalemlerinden dökülmüşse, İranlı şahçıların Aryanizm anlayışı da Gobineau, Ahundzade ve Kirmani’nin kalemlerinden dökülmüştür. Şu anda dünya düzenini alt üst eden ABD/İsrail macerasının muhatapları, açıklayıcıları, bilgi kaynakları, bu eserlerin ve türevlerinin okurlarıdır. Dünyayı ırklara bölünmüş olarak görüyorlar, kendilerini Aryan kabul ediyorlar. İran’daki İranlıları Araplar tarafından kirletilmiş, saf olmayan varlık olarak değerlendiriyorlar.

Bu arada İran, 1979’da gerçekleşen bir devrimin ürünü olan bir devlet ve toplumla yoluna devam etti. Evlatlarını matematik olimpiyatları ve güreş gibi alanlarda kazansınlar diye müsabakalara gönderdi.

1979 devrimi, Aryancı aydınların hor gördükleri her şeye onay ve destek verdi. Şii İslam’ı öne çıkarttı, Filistin’deki ezilen Araplar adalete kavuşsun diye mücadele etti, Avrupalı efendilerle karşı karşıya geldi.

Bu okumalardan ve fikirlerden derinden etkilenen şahçılar, 168 kız öğrencinin ve 86 yaşındaki bir din adamının ölümünü kutlamak için dans ederken, kendilerini öldürülenlerden daha saf ve üstün varlıklar olarak görüyorlar.

Oysa seçilmiş halklar veya üstün ırk diye bir şey yok. Tıpkı Siyonist efendileri gibi, kendilerini Aryan sananlar da tıpkı bizim gibi sıradan fani.

Justin Podur
7 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Alireza Ashgharzadeh, Iran and the Challenge of Diversity: Islamic Fundamentalism, Aryanist Racism, and Democratic Struggles, s. 85. Farrar’ın 1878 (Farrar, 1878, s. 306–307) tarihli çalışmasına William Jones atıfta bulunuyor.

[2] Asgharzadeh: “Schlegel, Essay on the Language and Wisdom of the Indians [‘Hintlilerin Dili ve Bilgeliği Üzerine Deneme’ -1808/1849] adlı kitabında, Sanskritçe konuşan Aryan ırkının Himalayalar’daki anavatanlarından Hindistan, Mısır ve Avrupa’ya medeniyet taşıdığını iddia ediyordu. 1819’da Schlegel, dünyaya kültür ve medeniyet getirdiği varsayılan bu söylem düzeyinde ortaya çıkmış olan Hint-Avrupa ırkını tanımlamak için ‘Aryan’ terimini kullandı. ‘Aryan’ terimi, Herodot’un Arioi’sinden (Arya) ve Sanskritçe’nin Ariya’sından türetilmişti. Ari kökünü, Almancada ‘onur’ anlamına gelen ‘Ehre’ kelimesiyle ilişkilendiren Schlegel, dili ırksal ve ulusal meselelerle ilişkilendirerek, dilin artan önemine yeni bir boyut kazandırdı.”

[3] Renan’ın sözleri, Rıza Ziya İbrahimi’nin 2016 yılında yayımlanan The Emergence of Iranian Nationalism: Race and the Politics of Dislocation [“İran Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı: Irk ve Yer Değiştirme Politikası”] adlı kitabından alınmıştır.

[4] İbrahimi’nin 114. sayfasında alıntılanmıştır.

[5] Asgharzadeh, s. 69.

[6] Gobineau, 1915/1967, s. 209–210, aktaran: Asgarzade.

[7] İbrahimi’nin kitabının ana konuları Ahundzade ve Kirmani’dir. Sonraki paragraflarda bu ikisinden yapılan alıntıların tamamı İbrahimi’ye aittir.

[8] Asgharzadeh: “Naziler, 1933 gibi erken bir tarihte, İran-e Bestan [‘Eski İran’] adlı ırkçı bir dergi yayınlamaya başladılar. Dergi, Siemens-Schukkert tarafından finanse ediliyordu. Yayın yönetmenliğini, Berlin’deki NADFA Siyasi Dairesi'nden Binbaşı von Viban yürütmekteydi. Şeyh Abdurrahman Seyf adlı Nazi yanlısı bir İranlı aydın da derginin yayın yönetmeni yardımcılığı görevini üstlenmişti (Blucher, 1949, s. 137). [...] ‘İran-e Bestan, İranlı elitler ve aydınlar arasında Fars ırkçılığını savunmada çok önemli bir rol oynadı. Fars milliyetçilerinin, Aryan olarak görmedikleri herkese karşı şovenist saldırılar başlatmaları için gerekli fitili ateşledi. Nazi dergisinin ardından, İranşehr, Mehr-e İran [“İran Sevdası”], Pertev-e İran [“İran’ın Işığı”], Anahita, Taht-e Cemşid [Hayali Antik Pers Kralı Cemşid’in Tahtı] gibi her türlü şovenist dergi, gazete ve yayın Fars edebiyat sahnesine hâkim oldu. Bu yayınların tamamı, Fars ulusunun geçmişini ve İslam öncesi ihtişamını öne çıkarırken, İran’ın geri kalmışlığından “vahşi Arapları ve Türkleri” sorumlu tutuyordu. (s. 11)