“Terörizm”
teriminin kullanımını ciddi olarak sorgulamaya ilk kez, “Terörizm ve Kitle İmha
Silahları Tehdit Değerlendirmesi” dersinde küçük bir öğrenci grubu ile
profesörümüz arasında geçen bir konuşma sırasında başladım. Dersin kendisi
büyüleyiciydi. Lisans eğitimimin üçüncü yılında, farkında olmadan yüksek lisans
öğrencilerinden oluşan bir derse kayıt yaptırmıştım ve bu durum, beni epey
zorlamıştı.
Profesörümüz,
nükleer tesislerle ilgili güvenlik konusunda geçmişi olan, yaşlıca ve sakin
tavırlı bir Jamaikalı adamdı. ABD’deki muhtelif devlet kurumlarının “terörizm”e
dair farklı tanımlarını inceliyordu. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu tanımlar
birbirlerinden farklılık gösteriyor, çoğu zaman ilgili yetki alanları
dâhilinde, kurumların kendilerine göre uyarlanıyordu. Bir tanımdan diğerine
geçerken bunu fark eden hoca, terör eylemi olarak neyin kabul edileceğine dair
kesin, her şeyi kapsayan bir ölçütün belirlenmesinin kimi vakit zor olduğunu
söylemişti.
Sonra
hoca, bu etiketin incelikleri ve eksiklikleri hakkında konuşurken, daha önce
çalışmalarımda karşılaşmadığım bir konuya, ABD’nin, doğrudan eylemde bulunan
grupların faaliyetlerini “terörizm” olarak etiketleyerek, çevre aktivizmini suç
haline getirme çabalarına odaklandı. Bu noktada “Eko-terörizmin o zamana dek çevreye
zarar veren uygulamaların altına imza atan endüstriler için bir rahatsızlık
kaynağı olan eylemler için popüler bir etiket haline geldiğini” söyledi. FBI
arşivlerinde denildiğine göre:
“1977’de, çevre koruma
grubu Greenpeace’in memnuniyetsiz üyelerinin Sea Shepherd Koruma Derneği’ni
kurup balık ağlarını keserek ticari balıkçılık faaliyetlerine saldırmasından bu
yana, dünya çapında birçok ‘ekoterörizm’ eylemi gerçekleştirildi. FBI,
ekoterörizmi, çevreci-politikası temelinde veya hedef kitlenin ötesindeki bir
kitleye yönelik olarak, genellikle sembolik nitelikte, çevre odaklı bir grup
tarafından masum kurbanlara veya mülke karşı suç niteliğinde şiddet
kullanılması veya şiddet kullanma tehdidinde bulunulması olarak tanımlar.”
FBI’ın
“ekoterörizm”e odaklanması, yalnızca Sea Shepherd ve balıkçılık endüstrisine
yönelik eylemlerle sınırlı kalmadı. Aynı belgelerde, Hayvan Özgürlüğü Cephesi
(ALF), Önce Dünya Hareketi (EF), Koruma Alanlarını Kurtarma Koalisyonu (CSP) ve
Dünya Özgürlüğü Cephesi’nin (ELF) de adı geçiyor. Bu grupların “terör eylemleri”
esas olarak, bu grupların çevreye zararlı olarak gördüğü şirketlerin ve
işletmelerin endüstriyel ekipmanlarını veya diğer altyapılarını hedef alan
sabotaj eylemleriyle ilgiliydi. Bu eylemler genellikle, organizatörlerin ağaç
gövdelerine metal çubuk, çivi veya başka malzemeler çakarak ağaç kesme
işlemlerini aksattığı “çivileme”, balık ağlarının kesilmesi, kundaklama, ağaç
kesme ve inşaat ekipmanlarının tahrip edilmesi gibi eylemler biçiminde
gerçekleşiyordu.
Bu
eylemleri inceledikçe, bunların hiçbirinin çağdaş terörizm anlayışıma tam
olarak uymadığını düşünmeden edemedim. Bu kelime, kalabalık caddelerde patlayan
bombaları, binalara çarpan uçakları, toplu katliamları ve benzeri şiddet
olaylarını çağrıştırıyordu. Öte yandan, bir çevreci grubun ağaç kesme
ekipmanlarını sabote etmesi, oldukça anlaşılabilir, hatta savunulabilir bir
doğrudan eylem örneği gibi görünüyordu. Sonuçta, bu protestocular, bu
eylemlerden önce çoğu zaman başka yöntemler denemiş, çok önem verdikleri
ormanların ve su yollarının sağlığına karşı şirket çıkarlarının galip geldiğini
görmüşlerdi. FBI, neden hasarlı bir balık ağına odaklanıyordu ki?
FBI
arşivlerini okumaya devam ettikçe, cevap biraz daha netleşti: bu arşivler, bu
eylemlerin ekonomik zararlarını vurgulamak için büyük çaba sarf ediyordu.
Profesörümüz de bu dinamiğe dikkat çekmiş, ekonomi üzerindeki etkileri
sebebiyle, başta ormancılık ve balıkçılık endüstrileri olmak üzere, çeşitli
alanlarda kârlara mani olan bu türden gruplara odaklanıldığını dile getirmişti.
Görünüşe göre bu “terörist” etiketi, şirketlerin çıkarlarını onların yıkıcı
çabalarına karşı durabilecek kişilere karşı koruma çabası neticesinde gündeme
gelmişti.
Bu,
sadece terörizm anlayışımı değil, bu etiketin neden var olduğunu da yeniden
değerlendirmemi gerektiren bir dersti. Tohumlar ekildikten sonra, özellikle
bazı gruplara “terörist” etiketi yapıştırırken diğerlerine yapıştırmamamız,
bazı ulusların eylemlerini “terör eylemi” olarak adlandırırken, benzer
eylemlerde bulunan diğer ulusların “kendini savunma” kapsamında hareket
ettiklerini (ki bu sonuncular neredeyse evrensel olarak müttefiklerimizdi,
eylemleri de ABD çıkarlarından yanaydı) yeniden değerlendirmeye başlamamız uzun
sürmedi.
Bu
zamana kadar, atalarından miras kalan topraklarda yaşıyorlar diye sömürgeci
işgalcilerce sık sık terörist tehdit olarak etiketlenen birçok Filistinliyle
tanışmıştım. İsrail ordusu, “çim biçme” adını verdiği operasyonlarla Gazze’yi
düzenli olarak bombalıyor ama nedense kimse tarafından kınanmıyordu. Oysa
silahlı direnişinde Filistinliler hemen terörist olarak etiketleniyor, bu da
İsrail’e ait işgal güçlerinin daha fazla şiddet uygulamasını haklı çıkarıyordu.
Batı Şeria’dan bir arkadaşım, İsrail ordusuyla yaşadığı çatışmaları, askerlerin
kendisine ve yakınlarına verdikleri zararı anlatmıştı. Peki onlara karşı
çıkarsa terörist mi sayılacaktı? Bu saçma ve çelişkili bir durum gibi
görünüyordu.
Çelişki
gibi görünen şey, aslında varsayımlarımı yeniden gözden geçirmememden
kaynaklanıyordu. Yaşım ilerledikçe, ABD’deki protestocuların, silahlı
isyancıların, devrimcilerin ve statükonun önünde duran herkesin terörist olarak
etiketlendiğine dair birçok örnek gördüm. Kelimenin gerçekte işlevsel bir
anlamı yok gibiydi, ancak kesinlikle siyaseten bir kullanım amacına sahipti.
Bir hareketi veya taktiklerini gayrimeşrulaştırmak mı istiyorsunuz? Onlara “terörist”
deyin. Egemen bir ülkede insansız hava aracı saldırısını haklı çıkarmak mı
istiyorsunuz? Hedeflerinizin “terörist” olduğunu söyleyin. Filistin’de bir
hastaneyi veya Sudan’da bir ilaç fabrikasını yok etmek mi istiyorsunuz? Buna “terörist
altyapı” deyin.
Dahası,
yıllar geçtikçe bu terimin kapsamının, ABD’de ve dünya genelinde giderek daha
geniş ve belirsiz insan gruplarını kapsayacak şekilde genişletildiğine tanık
oluyoruz. Donald Trump’ın Yurtiçi Terörizm ve Organize Siyasi Şiddetle Mücadele
için imzaladığı yedinci Ulusal Güvenlikle İlgili Başkanlık Genelgesi, bu
kriterlere uyan grupların ve bireylerin ülke çapında hedef alınması ve baskı
altına alınması için gerekli zemini hazırladı:
*
Amerikan karşıtlığı;
*
Kapitalizm karşıtlığı;
*
Hristiyanlık karşıtlığı;
* ABD hükümetinin devrilmesine destek;
*
Göç konusunda müfrit yaklaşımlar;
*
Irk konusunda ifrada varan yaklaşımlar;
*
Cinsiyet konusunda ifrada varan yaklaşımlar;
*
Amerika’nın aileye dair geleneksel görüşlerine sahip olanlara yönelik
düşmanlık;
*
Amerika’nın dine dair görüşlerine sahip olanlara yönelik düşmanlık;
* Amerika’nın ahlakla ilgili görüşlerine sahip olanlara yönelik düşmanlık.
Bu
durumun, özellikle örgütlü “sol” kesimdeki bireyler başta olmak üzere, çok
sayıda kişiye nasıl uygulanabileceğini görmek zor değil. Bu yedinci genelgede
belirtilen muğlak, ucu açık ölçütler, devlet kurumlarına operasyonlarını haklı
çıkarmak için hedef alınan kişilerin çeşitli konulardaki pozisyonlarını
istedikleri kadar katı veya gevşek bir şekilde yorumlama imkânı sunuyor.
Ama
bu durum, Trump ile başlamadı. Bush’tan Biden’a kadar ardı ardına gelen
yönetimlerin hepsi, ABD kurumlarına “yıkıcı”, hatta “terörist tehdit” olarak
gördükleri kişileri hedef alma konusunda geniş yetkiler verdi. Amaç açık:
muhalefeti bastırmak ve statükoyu sorgulayan bireylere ve gruplara baskı
uygulamak.
Bu
muğlak ölçütler, bugün Filistin’i desteklemek amacıyla silah üretim tesislerine
karşı doğrudan eylemlerde bulunanlar da dâhil olmak üzere, ülke genelindeki
örgütçülere uygulanmaya devam ettikçe, örgütlerin ve bireylerin yaygın bir
şekilde “terörist” olarak nitelendirilmesi ve bunların gayrimeşrulaştırılması
için zemin hazırlanıyor. Filistin yanlısı bir tutsaklarla dayanışma örgütü olan
Samidun gibi örgütler, tam da bu şekilde hedefe kondular. Samidun son hedef
alınan örgüt olmayacak.
Şundan
emin olabiliriz: Hareketlere yönelik baskılar devam edecek. “Terörist”
kelimesinin silah olarak kullanılmasına bundan sonra da tanık olacağız. Açık
faaliyet yürüten örgütler bu etiketten kaçınmaya çalışsa da bir şekilde o
damgayı yiyecek. Bu durum, hareketleri örgütleyenlerin kendi ayaklarına pranga
takmasıyla, böylelikle harekete zarar vermesiyle neticelenebilir.
James Ray
17
Aralık 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder