11 Nisan 2026

,

Bir Gün Hepimize “Terörist” Denilecek


“Terörizm” teriminin kullanımını ciddi olarak sorgulamaya ilk kez, “Terörizm ve Kitle İmha Silahları Tehdit Değerlendirmesi” dersinde küçük bir öğrenci grubu ile profesörümüz arasında geçen bir konuşma sırasında başladım. Dersin kendisi büyüleyiciydi. Lisans eğitimimin üçüncü yılında, farkında olmadan yüksek lisans öğrencilerinden oluşan bir derse kayıt yaptırmıştım ve bu durum, beni epey zorlamıştı.

Profesörümüz, nükleer tesislerle ilgili güvenlik konusunda geçmişi olan, yaşlıca ve sakin tavırlı bir Jamaikalı adamdı. ABD’deki muhtelif devlet kurumlarının “terörizm”e dair farklı tanımlarını inceliyordu. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu tanımlar birbirlerinden farklılık gösteriyor, çoğu zaman ilgili yetki alanları dâhilinde, kurumların kendilerine göre uyarlanıyordu. Bir tanımdan diğerine geçerken bunu fark eden hoca, terör eylemi olarak neyin kabul edileceğine dair kesin, her şeyi kapsayan bir ölçütün belirlenmesinin kimi vakit zor olduğunu söylemişti.

Sonra hoca, bu etiketin incelikleri ve eksiklikleri hakkında konuşurken, daha önce çalışmalarımda karşılaşmadığım bir konuya, ABD’nin, doğrudan eylemde bulunan grupların faaliyetlerini “terörizm” olarak etiketleyerek, çevre aktivizmini suç haline getirme çabalarına odaklandı. Bu noktada “Eko-terörizmin o zamana dek çevreye zarar veren uygulamaların altına imza atan endüstriler için bir rahatsızlık kaynağı olan eylemler için popüler bir etiket haline geldiğini” söyledi. FBI arşivlerinde denildiğine göre:

“1977’de, çevre koruma grubu Greenpeace’in memnuniyetsiz üyelerinin Sea Shepherd Koruma Derneği’ni kurup balık ağlarını keserek ticari balıkçılık faaliyetlerine saldırmasından bu yana, dünya çapında birçok ‘ekoterörizm’ eylemi gerçekleştirildi. FBI, ekoterörizmi, çevreci-politikası temelinde veya hedef kitlenin ötesindeki bir kitleye yönelik olarak, genellikle sembolik nitelikte, çevre odaklı bir grup tarafından masum kurbanlara veya mülke karşı suç niteliğinde şiddet kullanılması veya şiddet kullanma tehdidinde bulunulması olarak tanımlar.”

FBI’ın “ekoterörizm”e odaklanması, yalnızca Sea Shepherd ve balıkçılık endüstrisine yönelik eylemlerle sınırlı kalmadı. Aynı belgelerde, Hayvan Özgürlüğü Cephesi (ALF), Önce Dünya Hareketi (EF), Koruma Alanlarını Kurtarma Koalisyonu (CSP) ve Dünya Özgürlüğü Cephesi’nin (ELF) de adı geçiyor. Bu grupların “terör eylemleri” esas olarak, bu grupların çevreye zararlı olarak gördüğü şirketlerin ve işletmelerin endüstriyel ekipmanlarını veya diğer altyapılarını hedef alan sabotaj eylemleriyle ilgiliydi. Bu eylemler genellikle, organizatörlerin ağaç gövdelerine metal çubuk, çivi veya başka malzemeler çakarak ağaç kesme işlemlerini aksattığı “çivileme”, balık ağlarının kesilmesi, kundaklama, ağaç kesme ve inşaat ekipmanlarının tahrip edilmesi gibi eylemler biçiminde gerçekleşiyordu.

Bu eylemleri inceledikçe, bunların hiçbirinin çağdaş terörizm anlayışıma tam olarak uymadığını düşünmeden edemedim. Bu kelime, kalabalık caddelerde patlayan bombaları, binalara çarpan uçakları, toplu katliamları ve benzeri şiddet olaylarını çağrıştırıyordu. Öte yandan, bir çevreci grubun ağaç kesme ekipmanlarını sabote etmesi, oldukça anlaşılabilir, hatta savunulabilir bir doğrudan eylem örneği gibi görünüyordu. Sonuçta, bu protestocular, bu eylemlerden önce çoğu zaman başka yöntemler denemiş, çok önem verdikleri ormanların ve su yollarının sağlığına karşı şirket çıkarlarının galip geldiğini görmüşlerdi. FBI, neden hasarlı bir balık ağına odaklanıyordu ki?

FBI arşivlerini okumaya devam ettikçe, cevap biraz daha netleşti: bu arşivler, bu eylemlerin ekonomik zararlarını vurgulamak için büyük çaba sarf ediyordu. Profesörümüz de bu dinamiğe dikkat çekmiş, ekonomi üzerindeki etkileri sebebiyle, başta ormancılık ve balıkçılık endüstrileri olmak üzere, çeşitli alanlarda kârlara mani olan bu türden gruplara odaklanıldığını dile getirmişti. Görünüşe göre bu “terörist” etiketi, şirketlerin çıkarlarını onların yıkıcı çabalarına karşı durabilecek kişilere karşı koruma çabası neticesinde gündeme gelmişti.

Bu, sadece terörizm anlayışımı değil, bu etiketin neden var olduğunu da yeniden değerlendirmemi gerektiren bir dersti. Tohumlar ekildikten sonra, özellikle bazı gruplara “terörist” etiketi yapıştırırken diğerlerine yapıştırmamamız, bazı ulusların eylemlerini “terör eylemi” olarak adlandırırken, benzer eylemlerde bulunan diğer ulusların “kendini savunma” kapsamında hareket ettiklerini (ki bu sonuncular neredeyse evrensel olarak müttefiklerimizdi, eylemleri de ABD çıkarlarından yanaydı) yeniden değerlendirmeye başlamamız uzun sürmedi.

Bu zamana kadar, atalarından miras kalan topraklarda yaşıyorlar diye sömürgeci işgalcilerce sık sık terörist tehdit olarak etiketlenen birçok Filistinliyle tanışmıştım. İsrail ordusu, “çim biçme” adını verdiği operasyonlarla Gazze’yi düzenli olarak bombalıyor ama nedense kimse tarafından kınanmıyordu. Oysa silahlı direnişinde Filistinliler hemen terörist olarak etiketleniyor, bu da İsrail’e ait işgal güçlerinin daha fazla şiddet uygulamasını haklı çıkarıyordu. Batı Şeria’dan bir arkadaşım, İsrail ordusuyla yaşadığı çatışmaları, askerlerin kendisine ve yakınlarına verdikleri zararı anlatmıştı. Peki onlara karşı çıkarsa terörist mi sayılacaktı? Bu saçma ve çelişkili bir durum gibi görünüyordu.

Çelişki gibi görünen şey, aslında varsayımlarımı yeniden gözden geçirmememden kaynaklanıyordu. Yaşım ilerledikçe, ABD’deki protestocuların, silahlı isyancıların, devrimcilerin ve statükonun önünde duran herkesin terörist olarak etiketlendiğine dair birçok örnek gördüm. Kelimenin gerçekte işlevsel bir anlamı yok gibiydi, ancak kesinlikle siyaseten bir kullanım amacına sahipti. Bir hareketi veya taktiklerini gayrimeşrulaştırmak mı istiyorsunuz? Onlara “terörist” deyin. Egemen bir ülkede insansız hava aracı saldırısını haklı çıkarmak mı istiyorsunuz? Hedeflerinizin “terörist” olduğunu söyleyin. Filistin’de bir hastaneyi veya Sudan’da bir ilaç fabrikasını yok etmek mi istiyorsunuz? Buna “terörist altyapı” deyin.

Dahası, yıllar geçtikçe bu terimin kapsamının, ABD’de ve dünya genelinde giderek daha geniş ve belirsiz insan gruplarını kapsayacak şekilde genişletildiğine tanık oluyoruz. Donald Trump’ın Yurtiçi Terörizm ve Organize Siyasi Şiddetle Mücadele için imzaladığı yedinci Ulusal Güvenlikle İlgili Başkanlık Genelgesi, bu kriterlere uyan grupların ve bireylerin ülke çapında hedef alınması ve baskı altına alınması için gerekli zemini hazırladı:

* Amerikan karşıtlığı;

* Kapitalizm karşıtlığı;

* Hristiyanlık karşıtlığı;

* ABD hükümetinin devrilmesine destek;

* Göç konusunda müfrit yaklaşımlar;

* Irk konusunda ifrada varan yaklaşımlar;

* Cinsiyet konusunda ifrada varan yaklaşımlar;

* Amerika’nın aileye dair geleneksel görüşlerine sahip olanlara yönelik düşmanlık;

* Amerika’nın dine dair görüşlerine sahip olanlara yönelik düşmanlık;

* Amerika’nın ahlakla ilgili görüşlerine sahip olanlara yönelik düşmanlık.

Bu durumun, özellikle örgütlü “sol” kesimdeki bireyler başta olmak üzere, çok sayıda kişiye nasıl uygulanabileceğini görmek zor değil. Bu yedinci genelgede belirtilen muğlak, ucu açık ölçütler, devlet kurumlarına operasyonlarını haklı çıkarmak için hedef alınan kişilerin çeşitli konulardaki pozisyonlarını istedikleri kadar katı veya gevşek bir şekilde yorumlama imkânı sunuyor.

Ama bu durum, Trump ile başlamadı. Bush’tan Biden’a kadar ardı ardına gelen yönetimlerin hepsi, ABD kurumlarına “yıkıcı”, hatta “terörist tehdit” olarak gördükleri kişileri hedef alma konusunda geniş yetkiler verdi. Amaç açık: muhalefeti bastırmak ve statükoyu sorgulayan bireylere ve gruplara baskı uygulamak.

Bu muğlak ölçütler, bugün Filistin’i desteklemek amacıyla silah üretim tesislerine karşı doğrudan eylemlerde bulunanlar da dâhil olmak üzere, ülke genelindeki örgütçülere uygulanmaya devam ettikçe, örgütlerin ve bireylerin yaygın bir şekilde “terörist” olarak nitelendirilmesi ve bunların gayrimeşrulaştırılması için zemin hazırlanıyor. Filistin yanlısı bir tutsaklarla dayanışma örgütü olan Samidun gibi örgütler, tam da bu şekilde hedefe kondular. Samidun son hedef alınan örgüt olmayacak.

Şundan emin olabiliriz: Hareketlere yönelik baskılar devam edecek. “Terörist” kelimesinin silah olarak kullanılmasına bundan sonra da tanık olacağız. Açık faaliyet yürüten örgütler bu etiketten kaçınmaya çalışsa da bir şekilde o damgayı yiyecek. Bu durum, hareketleri örgütleyenlerin kendi ayaklarına pranga takmasıyla, böylelikle harekete zarar vermesiyle neticelenebilir.

James Ray
17 Aralık 2025
Kaynak

0 Yorum: