02 Nisan 2026

, ,

Kahrolsun Lemanizm


HKP’yi MKP ve TKP-ML ile Ekrem maskesi ardında bir araya getiren nedir?

Toplamda Kaypakkaya geleneği, patron-ağa devletinden Netflix’teki Sex Education dizisinden seks dersleri alan, o dersler üzerinden sevişmeyi öğrenen örgüte evrildi. Fazla liberal özgürlük merakı sebebiyle, “TİKKO”daki gerici “Türkiye” kelimesinin yerini “Serbest” kelimesi aldı. Dersim dağlarında LGBT marşları bestelendi. Son elli yılda ürettikleri tek anlamlı şeyse Kaypakkaya Marşı. Onu da üretenlerin hatırası önünde trans dansöz oynatarak tükettiler. Geçmişi inkâr ve reddettiler. Artık yumrukları havada olan köy çocuklarına kompradorlar için liberallik öğretmekle meşguller.

Bu tasfiye işleminin ardında Avrupa emperyalizmiyle kurulan bağlar ve ilişkiler var. Sonradan görme liberaller, her şeyi dümdüz edince özgürleşeceklerini sanıyorlar. ABD ve İsrail’in dümdüz eden pratiğini özgürleştirici buldukları için savunuyorlar. Onları piyasada kıymetli kılan güçler, yok edilmeli.

Bunlar, Maoist de değiller. En fazla, sonradan görme turuncu liberaller. Bu tür örgütler, sürekli “ah turuncu devrim süreci başlasa da iki barikatta poz versek” deyip duruyorlar. Küçük burjuvazi, her suyun başı olmak istiyor, hep sırtının sıvazlanmasını talep ediyor. Poz vermek dışında başka bir teorileri ve pratikleri yok. Tüm patikaları, Dersim’i av sahasına dönüştürmüş burjuvazinin kucağına çıkıyor. O kucağın siyasetini yürütüyor.

Ekrem’e seçimde destek oluyorlar. Destek karşılığı, Ekrem’in yağmaya açtığı 1 Mayıs mahallesinde bunlara küçük bir çay ocağının olduğu park veriliyor. O park, zamanla kumar merkezi haline geliyor. Öte yandan, mahalle, Finans Mahallesi’ne dönüştürülüyor. Nedenini kimse sorgulamıyor. Ekrem’in “yerel burjuvalığını” nedense kimse tartışmıyor. Ama İran söz konusu olunca efendiler adına “Marksizm-Leninizm”e dair gevezeliklere başvuruyorlar. Onu bir kılıf olarak kullanıyorlar. Sosyalist hareket içre liberal tasfiye işleminde üzerlerine kuzu postu geçiriyorlar.

O kendilerine çay ocağı verilen mahalle, Dersim’deki soylulaştırmaya, ehlileştirmeye tabi. Maçoğlu, zenginler için nohut yetiştiriyor. Piyasacı bir yerden dönüşüme onay veriyor. En fazla, TKP’li Arif yoldaşlarına birkaç ihale hediye edebiliyor. İrtikabın anlamını onlarla birlikte pratikte öğreniyor. Maçoğlu ve Kaypakkaya geleneğini TKP, Kadıköy asfaltına gömüyor. O, Çayancılık gibi Kaypakkayacılığı da tasfiye ederek ilerliyor. Her şeyi Kadıköy putu önünde diz çöktürüyor. O put sergilensin diye, Ermenilere ait bir okul, TKP’ye veriliyor. Verenler ve verilme gerekçesi, hiç sorgulanmıyor.

Çünkü herkes, Avrupa kavşağında buluştu. Avrupa’ya iltica edildi, sığınıldı. Mülteciler ve sığınmacılar, geçmişin hatırasını sömürerek yol aldılar. Kuraldı: Avrupa’ya gelen, önce bir istihbarat masasına oturuyor, orada devlete “tek taş atmayacağım” sözünü veriyor. O söz, buraya yönelik ideolojiyi ve pratiği tayin ediyor. Orada kuzu olan, burada kurt olduğunu ispatlamak için taklalar atıyor. Ama bu taklaların buranın halkıyla ve gerçeğiyle bir alakası yok.

Geçmişte, Fransa’daki bir Sarı Yelekliler eylemini bir “Kürt devrimcisi”, “Bunlar faşist, desteklememek gerek” sözüyle yorumluyordu. Sınıfsal gerçekliği sorgulamayı gericilik bilen bu akıl, Türkiye ve Ortadoğu’ya ancak şarkiyatçı, sömürgeci bir liberal olarak bakabiliyor. Buranın sorumluluğunu almak istemeyenler, buradaki yüklerden kendilerini kurtardıklarını düşündükleri efendilerinin elini ayağını öpüyorlar. İrfan Aktan, bir AB toplantısında “Sizin için o kadar İslam’la, Müslümanla mücadele ettik, bize bu mücadelenin karşılığını vermediniz, olmaz” diye sitem ediyor. Bu işgalci, sömürgeci dil, buraya, bugüne dayatılıyor.

Zaten TKP de “gerici” gördüğü Küba ile ancak Avrupa üzerinden ilişki kurabiliyor. Trump’ın parmak salladığı ülkeye ancak resim çizerek, sağdan soldan resim toplayarak destek çıkabiliyor. Oysa yıllardır TKP, Küba’yı satarak kazandığı paranın zekâtını verse Havana’da bir iki mahalle aydınlanırdı. Küba da yarın “yetersizdi, eksikti, yanlıştı zaten” denilerek kenara atılacak.

İki sosyalist, Çekya’da fabrika ateşe veriyor. Burada bu eylem yapılmıyorsa, yapması gerekenler, ABD-İsrail’e yaranmak için uğraşıyorlarsa, bu ülkede sosyalist yok demektir.

Ekrem’in burjuvalığını kafaya takmayanlar, İran devletinin burjuvalığına küfürnameler döşeniyorlar, o devletin ardındaki halk devrimine küfreden liberal, Şahçı koroya dâhil oluyorlar. Gürcüstan’da AB’ci, liberal turuncu devrime destek verenler, İran halkının kolektif iradesine küfrediyorlar.

Maoistlerin belirli beynelmilel kanalları, bağları vardı. Bu ağlar içerisinde Peru, Filipinler, Hindistan hatta Afganistan Maoistleri belirli bir ağırlığı sahipti. Kimi tartışmalar üzerinden ayrışma yaşandı. CIA elemanı Bob Avakyan, 11 Eylül sonrası öne çıkartıldı, yelkeni şişirildi, o gazla, Maoizmi din gibi gösterip tasfiye etmeye çalıştı, peygamberliğini ilan etmeye kalktı. Pek sonuç alamadı.

Bizdeki Maoistler, anlaşılan o ki Maoist de değiller. En azından Filipinler Komünist Partisi, İran konusunda net bir pozisyon alıyor. Bizdeki “Maoistler”, “hayır, İsrail’den ve ABD’den yana olmalıyız” diye bağırıyor. Bir yerlere işmar ediyor.

Filipinler Komünist Partisi, “Ortak askeri saldırının amacı, İran halkını ABD’nin emperyalist taleplerine boyun eğmeye, egemenliklerinden ve petrol ile diğer maden kaynakları üzerindeki ulusal kontrollerinden vazgeçmeye zorlamaktır. İran, ulusal egemenliğini savunduğu ve Amerikan emperyalizmine direnen diğer güçleri desteklediği için, ABD, uzun zamandır Ortadoğu’da kimsenin itiraz etmeyeceğini düşündüğü hegemonyayı kurmak amacıyla bu ülkeyi boyun eğdirmeyi hedeflemiştir”[1] derken, bizim “Maoistler”imiz, “vursun bana ne, ben gerici molla savunacak değilim ya. Varsın ABD-İsrail kazansın” diyor. Emperyalizm adına ulus ve egemenlik gibi terimleri gerici gördüğü için, altı ve içi boş “proletarya” gibi kavramlar ardına saklanıyor. Bunlar, proleter görse topuklarını mabatlarına vura vura kaçar!

Özünde, HKP iç emperyalizmin; MKP ve TKP-ML, dış emperyalizmin açtığı yoldan ilerleyerek, Ekrem kavşağında buluşuyor. Zira HKP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, kent-devletçiliği, piyasacılığı, ülkenin şirket gibi yönetilmesini savunuyor. Finans-kapitalin elemanı olarak, onların projelerinin yerel sorumlusu olacağına dair söz veriyor. Üretim sermayesine karşı mali sermayenin geliştirdiği ideolojik saldırıya itiraz ediyorlar ama bunu buranın ağa-paşaları için yapıyorlar. İki örgütün de derdi, buranın işçisinin rençberinin derdini yüklenmek, öfkesiyle bileylenmek değil.

İki örgüt, tarihsel olarak 1931’de Türkiye’de Türk olmayanların ellerinden işlerinin alınmasını öngören yasadan kök alıyor. Bir taraf Rumcu, Ermenici bir yerden, onların sermayesine, diğer taraf Rum’dan Ermeni’den gasp edilen sermayeye bekçilik ve kâhyalık yapmanın derdinde. İki tarafın da ezilen, sömürülen, işçi ve rençber, umurlarında değil. Dertleri burjuva demokrasisi ve burjuva cumhuriyeti.

Elin Avrupa’sında efendilere etmedikleri, edemedikleri lafları buralara boca ediyorlar. Oranın kibriyle bakıyorlar buraya, buranın halklarına, gerçeğine. Sömürgeci dil üzerinden İran’a dair ahkam kesebiliyorlar. Burada iki fiske yiyip Avrupa’da soluk alanlar, tepelerine son teknoloji ürünü bombalar yağarken ülkeden kaçmayan İranlılara laf söyleyebiliyorlar.

“[...] devrimci önderlerin halka doğru hareketi ya yataydır -bu takdirde önderler ve halk ezenlerle çelişki içinde bir birlik oluştururlar- veya bir üçgendir, devrimci önderler bu üçgenin tepe noktasında yer alırlar ve ezenlerle olduğu kadar ezilenlerle de çelişki içindedirler.”[2]

Üçgenin tepesine yerleşen solcular, halka ahkam kesiyorlar. Avrupa’lardan gelip elindeki radyoyla köylüsüne hava atan, onu ezen Alamancılar gibi davranıyorlar.

“Herhangi bir gerici devleti sırf emperyalizmin bir kanadıyla çelişkisi var diye desteklemek, Marksist politika açısından sağ sapmadır” diyen Anton Ekmekçi, Lenin’e, Enver Hoca’ya ve Mao’ya “sağ sapma” diyor. Üçgenin tepesinde durup liberal ahkam kesebileceğini düşünüyor. Liberalliğini komünistlik zanneden bu Anton, ikrar ettiği haliyle, “Leman”ist. Dil sürçmesi, doğruyu söylüyor: Anton, Leninizme küfrediyor.


“Örneğin, yarın Fas Fransa’ya, Hindistan İngiltere’ye, İran veya Çin Rusya’ya savaş ilan ederse, ilk saldıranın kim olduğuna bakılmaksızın bunlar ‘haklı’, ‘savunma’ savaşları olacaktır. Her sosyalist, ezilen, bağımlı, eşitsiz devletlerin, baskıcı, köle sahibi, yağmacı ‘büyük’ güçlere karşı zaferine sempati duyar.”[3]

Üstelik bu satırları Lenin, ait olduğu emperyalist ülke üzerinden, emperyalist arası kapışmaya sahne olan bir dünya savaşı bağlamında yazıyor. Türkiye’yi Rusya, kendini Lenin zannedenlerin İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarını anlamaları mümkün değil.

Anton da liberal AKP’liler ve liberal troçkistler gibi “İran da emperyalist canım!” korosuna dâhil olduğu için, “iki emperyalist arasında tercih yapmam ben” diyor. 47 yıldır ambargo ve ablukayla boğuşan, buna rağmen halkın ve milletin iradesini güçlü tutan bir yapı görünce aklına kendi hizmet ettiği emperyalistler geliyor. Avrupa’nın, İngiltere’nin, Almanya’nın, Fransa’nın emperyalizmine tek laf edemeyenler, mazlum İran’a saldırıyorlar. Bölgeyi yeniden, kendi çıkarları uyarınca kurmak isteyen Siyonistlere ve emperyalistlere uşaklık ediyorlar.

Anton gibiler, mülke ve mülk sahiplerine ortak oluyor. Pentagon ve Tel Aviv’deki efendilerinin yanına oturup onlar gibi İran’ı analiz ediyor. Gazzeli çocukların, Irak’ın, Suriye’nin, Yemen’in, Venezuela’nın, Küba’nın zulüm görmüş halklarının yanına oturmayı kendisine yük ve zûl kabul ediyor. Özünde, onun gibilerin Lenin ve Marx’la bir alakası yok. Sadece liberal fikirlere meşruiyet kazandırmaya çalışarak, Avrupa’da yer yurt bulmaya çalışıyorlar. Bu Siyonizmin ve emperyalizmin dünyasında yer açmaya çalıştıkları şey ne Marksizm-Leninizm, ne de Maoizm, sonradan görmelerin liberalizmi.

Anton gibiler, “Bozgunculuk” fikrini önce Almanya, Hollanda gibi yerlerde eyleme dökebiliyorsa konuşmalı. TİP gibi, oralarda Siyonizme destek veren partilere oy toplamamalı. “Kaypakkaya yaşasaydı İsrail’i desteklerdi” diyen Oruçoğlu’na kürsü vermemeli.

Bu tür liberaller, bağlı oldukları güç odaklarının emirlerini yerine getiriyorlar. “Rejim” ve “mollalar” kelimelere başvuruyorlar, esas olarak emperyalizmin-Siyonizmin dilini kullanıyorlar. Halkların direnişini görmüyorlar. O direnişin, emperyalizm ve Siyonizm karşısında yenilmesini istiyorlar. Onların propaganda mekanizmasının uzantısı haline geliyorlar. Bu “Lemanizm”, belki de İran halkını hor ve küçük gören bu şarli ebdoculuk, bu halk ve ezilen düşmanlığı, yerden yere vurulmalı. Tek layık olduğu şey bu.

Eren Balkır
1 Nisan 2026

Dipnotlar:
[1] Marco Valbuena, “FKP Bildirisi”, Filipinler Komünist Partisi Baş Enformasyon Bürosu, 1 Mart 2026, İştiraki.

[2] Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, Çev.: Dilek Hattatoğlu ve Erol Özbek, Ayrıntı Yayınları, Nisan 1995, s. 141-142.

[3] V. I. Lenin, Socialism and War, 1915, MIA.

0 Yorum: