HKP’yi
MKP ve TKP-ML ile Ekrem maskesi ardında bir araya getiren nedir?
Toplamda
Kaypakkaya geleneği, patron-ağa devletinden Netflix’teki Sex
Education dizisinden seks dersleri alan, o dersler üzerinden sevişmeyi
öğrenen örgüte evrildi. Fazla liberal özgürlük merakı sebebiyle, “TİKKO”daki
gerici “Türkiye” kelimesinin yerini “Serbest” kelimesi aldı. Dersim dağlarında
LGBT marşları bestelendi. Son elli yılda ürettikleri tek anlamlı şeyse
Kaypakkaya Marşı. Onu da üretenlerin hatırası önünde trans dansöz oynatarak
tükettiler. Geçmişi inkâr ve reddettiler. Artık yumrukları havada olan köy
çocuklarına kompradorlar için liberallik öğretmekle meşguller.
Bu
tasfiye işleminin ardında Avrupa emperyalizmiyle kurulan bağlar ve ilişkiler
var. Sonradan görme liberaller, her şeyi dümdüz edince özgürleşeceklerini
sanıyorlar. ABD ve İsrail’in dümdüz eden pratiğini özgürleştirici buldukları
için savunuyorlar. Onları piyasada kıymetli kılan güçler, yok edilmeli.
Bunlar,
Maoist de değiller. En fazla, sonradan görme turuncu liberaller. Bu tür
örgütler, sürekli “ah turuncu devrim süreci başlasa da iki barikatta poz
versek” deyip duruyorlar. Küçük burjuvazi, her suyun başı olmak istiyor, hep
sırtının sıvazlanmasını talep ediyor. Poz vermek dışında başka bir teorileri ve
pratikleri yok. Tüm patikaları, Dersim’i av sahasına dönüştürmüş burjuvazinin
kucağına çıkıyor. O kucağın siyasetini yürütüyor.
Ekrem’e
seçimde destek oluyorlar. Destek karşılığı, Ekrem’in yağmaya açtığı 1 Mayıs
mahallesinde bunlara küçük bir çay ocağının olduğu park veriliyor. O park,
zamanla kumar merkezi haline geliyor. Öte yandan, mahalle, Finans Mahallesi’ne
dönüştürülüyor. Nedenini kimse sorgulamıyor. Ekrem’in “yerel burjuvalığını”
nedense kimse tartışmıyor. Ama İran söz konusu olunca efendiler adına
“Marksizm-Leninizm”e dair gevezeliklere başvuruyorlar. Onu bir kılıf olarak
kullanıyorlar. Sosyalist hareket içre liberal tasfiye işleminde üzerlerine kuzu
postu geçiriyorlar.
O
kendilerine çay ocağı verilen mahalle, Dersim’deki soylulaştırmaya,
ehlileştirmeye tabi. Maçoğlu, zenginler için nohut yetiştiriyor. Piyasacı bir
yerden dönüşüme onay veriyor. En fazla, TKP’li Arif yoldaşlarına birkaç ihale
hediye edebiliyor. İrtikabın anlamını onlarla birlikte pratikte öğreniyor.
Maçoğlu ve Kaypakkaya geleneğini TKP, Kadıköy asfaltına gömüyor. O, Çayancılık
gibi Kaypakkayacılığı da tasfiye ederek ilerliyor. Her şeyi Kadıköy putu önünde
diz çöktürüyor. O put sergilensin diye, Ermenilere ait bir okul, TKP’ye
veriliyor. Verenler ve verilme gerekçesi, hiç sorgulanmıyor.
Çünkü
herkes, Avrupa kavşağında buluştu. Avrupa’ya iltica edildi, sığınıldı.
Mülteciler ve sığınmacılar, geçmişin hatırasını sömürerek yol aldılar. Kuraldı:
Avrupa’ya gelen, önce bir istihbarat masasına oturuyor, orada devlete “tek taş
atmayacağım” sözünü veriyor. O söz, buraya yönelik ideolojiyi ve pratiği tayin
ediyor. Orada kuzu olan, burada kurt olduğunu ispatlamak için taklalar atıyor.
Ama bu taklaların buranın halkıyla ve gerçeğiyle bir alakası yok.
Geçmişte,
Fransa’daki bir Sarı Yelekliler eylemini bir “Kürt devrimcisi”, “Bunlar faşist,
desteklememek gerek” sözüyle yorumluyordu. Sınıfsal gerçekliği sorgulamayı
gericilik bilen bu akıl, Türkiye ve Ortadoğu’ya ancak şarkiyatçı, sömürgeci bir
liberal olarak bakabiliyor. Buranın sorumluluğunu almak istemeyenler, buradaki
yüklerden kendilerini kurtardıklarını düşündükleri efendilerinin elini ayağını
öpüyorlar. İrfan Aktan, bir AB toplantısında “Sizin için o kadar İslam’la, Müslümanla
mücadele ettik, bize bu mücadelenin karşılığını vermediniz, olmaz” diye sitem
ediyor. Bu işgalci, sömürgeci dil, buraya, bugüne dayatılıyor.
Zaten
TKP de “gerici” gördüğü Küba ile ancak Avrupa üzerinden ilişki kurabiliyor.
Trump’ın parmak salladığı ülkeye ancak resim çizerek, sağdan soldan resim
toplayarak destek çıkabiliyor. Oysa yıllardır TKP, Küba’yı satarak kazandığı
paranın zekâtını verse Havana’da bir iki mahalle aydınlanırdı. Küba da yarın
“yetersizdi, eksikti, yanlıştı zaten” denilerek kenara atılacak.
İki
sosyalist, Çekya’da fabrika ateşe veriyor. Burada bu eylem yapılmıyorsa,
yapması gerekenler, ABD-İsrail’e yaranmak için uğraşıyorlarsa, bu ülkede
sosyalist yok demektir.
Ekrem’in
burjuvalığını kafaya takmayanlar, İran devletinin burjuvalığına küfürnameler
döşeniyorlar, o devletin ardındaki halk devrimine küfreden liberal, Şahçı
koroya dâhil oluyorlar. Gürcüstan’da AB’ci, liberal turuncu devrime destek
verenler, İran halkının kolektif iradesine küfrediyorlar.
Maoistlerin
belirli beynelmilel kanalları, bağları vardı. Bu ağlar içerisinde Peru,
Filipinler, Hindistan hatta Afganistan Maoistleri belirli bir ağırlığı sahipti.
Kimi tartışmalar üzerinden ayrışma yaşandı. CIA elemanı Bob Avakyan, 11 Eylül
sonrası öne çıkartıldı, yelkeni şişirildi, o gazla, Maoizmi din gibi gösterip tasfiye
etmeye çalıştı, peygamberliğini ilan etmeye kalktı. Pek sonuç alamadı.
Bizdeki
Maoistler, anlaşılan o ki Maoist de değiller. En azından Filipinler Komünist
Partisi, İran konusunda net bir pozisyon alıyor. Bizdeki “Maoistler”, “hayır,
İsrail’den ve ABD’den yana olmalıyız” diye bağırıyor. Bir yerlere işmar ediyor.
Filipinler
Komünist Partisi, “Ortak askeri saldırının amacı, İran halkını ABD’nin
emperyalist taleplerine boyun eğmeye, egemenliklerinden ve petrol ile diğer
maden kaynakları üzerindeki ulusal kontrollerinden vazgeçmeye zorlamaktır.
İran, ulusal egemenliğini savunduğu ve Amerikan emperyalizmine direnen diğer
güçleri desteklediği için, ABD, uzun zamandır Ortadoğu’da kimsenin itiraz
etmeyeceğini düşündüğü hegemonyayı kurmak amacıyla bu ülkeyi boyun eğdirmeyi
hedeflemiştir”[1] derken, bizim “Maoistler”imiz, “vursun bana ne, ben gerici
molla savunacak değilim ya. Varsın ABD-İsrail kazansın” diyor. Emperyalizm
adına ulus ve egemenlik gibi terimleri gerici gördüğü için, altı ve içi boş
“proletarya” gibi kavramlar ardına saklanıyor. Bunlar, proleter görse
topuklarını mabatlarına vura vura kaçar!
Özünde,
HKP iç emperyalizmin; MKP ve TKP-ML, dış emperyalizmin açtığı yoldan
ilerleyerek, Ekrem kavşağında buluşuyor. Zira HKP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem
İmamoğlu, kent-devletçiliği, piyasacılığı, ülkenin şirket gibi yönetilmesini
savunuyor. Finans-kapitalin elemanı olarak, onların projelerinin yerel
sorumlusu olacağına dair söz veriyor. Üretim sermayesine karşı mali sermayenin
geliştirdiği ideolojik saldırıya itiraz ediyorlar ama bunu buranın ağa-paşaları
için yapıyorlar. İki örgütün de derdi, buranın işçisinin rençberinin derdini
yüklenmek, öfkesiyle bileylenmek değil.
İki
örgüt, tarihsel olarak 1931’de Türkiye’de Türk olmayanların ellerinden
işlerinin alınmasını öngören yasadan kök alıyor. Bir taraf Rumcu, Ermenici bir
yerden, onların sermayesine, diğer taraf Rum’dan Ermeni’den gasp edilen
sermayeye bekçilik ve kâhyalık yapmanın derdinde. İki tarafın da ezilen,
sömürülen, işçi ve rençber, umurlarında değil. Dertleri burjuva demokrasisi ve
burjuva cumhuriyeti.
Elin
Avrupa’sında efendilere etmedikleri, edemedikleri lafları buralara boca
ediyorlar. Oranın kibriyle bakıyorlar buraya, buranın halklarına, gerçeğine.
Sömürgeci dil üzerinden İran’a dair ahkam kesebiliyorlar. Burada iki fiske
yiyip Avrupa’da soluk alanlar, tepelerine son teknoloji ürünü bombalar yağarken
ülkeden kaçmayan İranlılara laf söyleyebiliyorlar.
“[...] devrimci önderlerin
halka doğru hareketi ya yataydır -bu takdirde önderler ve halk ezenlerle
çelişki içinde bir birlik oluştururlar- veya bir üçgendir, devrimci önderler bu
üçgenin tepe noktasında yer alırlar ve ezenlerle olduğu kadar ezilenlerle de
çelişki içindedirler.”[2]
Üçgenin
tepesine yerleşen solcular, halka ahkam kesiyorlar. Avrupa’lardan gelip
elindeki radyoyla köylüsüne hava atan, onu ezen Alamancılar gibi davranıyorlar.
“Herhangi
bir gerici devleti sırf emperyalizmin bir kanadıyla çelişkisi var diye
desteklemek, Marksist politika açısından sağ sapmadır” diyen Anton Ekmekçi,
Lenin’e, Enver Hoca’ya ve Mao’ya “sağ sapma” diyor. Üçgenin tepesinde durup
liberal ahkam kesebileceğini düşünüyor. Liberalliğini komünistlik zanneden bu Anton, ikrar ettiği haliyle, “Leman”ist. Dil sürçmesi, doğruyu söylüyor: Anton, Leninizme küfrediyor.
“Örneğin, yarın Fas
Fransa’ya, Hindistan İngiltere’ye, İran veya Çin Rusya’ya savaş ilan ederse,
ilk saldıranın kim olduğuna bakılmaksızın bunlar ‘haklı’, ‘savunma’
savaşları olacaktır. Her sosyalist, ezilen, bağımlı, eşitsiz devletlerin,
baskıcı, köle sahibi, yağmacı ‘büyük’ güçlere karşı zaferine sempati duyar.”[3]
Üstelik
bu satırları Lenin, ait olduğu emperyalist ülke üzerinden, emperyalist arası
kapışmaya sahne olan bir dünya savaşı bağlamında yazıyor. Türkiye’yi Rusya,
kendini Lenin zannedenlerin İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarını anlamaları
mümkün değil.
Anton
da liberal AKP’liler ve liberal troçkistler gibi “İran da emperyalist canım!”
korosuna dâhil olduğu için, “iki emperyalist arasında tercih yapmam ben” diyor.
47 yıldır ambargo ve ablukayla boğuşan, buna rağmen halkın ve milletin
iradesini güçlü tutan bir yapı görünce aklına kendi hizmet ettiği
emperyalistler geliyor. Avrupa’nın, İngiltere’nin, Almanya’nın, Fransa’nın
emperyalizmine tek laf edemeyenler, mazlum İran’a saldırıyorlar. Bölgeyi
yeniden, kendi çıkarları uyarınca kurmak isteyen Siyonistlere ve emperyalistlere
uşaklık ediyorlar.
Anton
gibiler, mülke ve mülk sahiplerine ortak oluyor. Pentagon ve Tel Aviv’deki
efendilerinin yanına oturup onlar gibi İran’ı analiz ediyor. Gazzeli
çocukların, Irak’ın, Suriye’nin, Yemen’in, Venezuela’nın, Küba’nın zulüm görmüş
halklarının yanına oturmayı kendisine yük ve zûl kabul ediyor. Özünde, onun
gibilerin Lenin ve Marx’la bir alakası yok. Sadece liberal fikirlere meşruiyet
kazandırmaya çalışarak, Avrupa’da yer yurt bulmaya çalışıyorlar. Bu Siyonizmin
ve emperyalizmin dünyasında yer açmaya çalıştıkları şey ne Marksizm-Leninizm,
ne de Maoizm, sonradan görmelerin liberalizmi.
Anton
gibiler, “Bozgunculuk” fikrini önce Almanya, Hollanda gibi yerlerde eyleme
dökebiliyorsa konuşmalı. TİP gibi, oralarda Siyonizme destek veren partilere oy
toplamamalı. “Kaypakkaya yaşasaydı İsrail’i desteklerdi” diyen Oruçoğlu’na
kürsü vermemeli.
Bu
tür liberaller, bağlı oldukları güç odaklarının emirlerini yerine getiriyorlar.
“Rejim” ve “mollalar” kelimelere başvuruyorlar, esas olarak
emperyalizmin-Siyonizmin dilini kullanıyorlar. Halkların direnişini
görmüyorlar. O direnişin, emperyalizm ve Siyonizm karşısında yenilmesini
istiyorlar. Onların propaganda mekanizmasının uzantısı haline geliyorlar. Bu
“Lemanizm”, belki de İran halkını hor ve küçük gören bu şarli ebdoculuk, bu
halk ve ezilen düşmanlığı, yerden yere vurulmalı. Tek layık olduğu şey bu.
Eren Balkır
1 Nisan 2026
Dipnotlar:
[1] Marco Valbuena, “FKP Bildirisi”, Filipinler Komünist Partisi Baş
Enformasyon Bürosu, 1 Mart 2026, İştiraki.
[2]
Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, Çev.: Dilek Hattatoğlu ve Erol Özbek,
Ayrıntı Yayınları, Nisan 1995, s. 141-142.
[3] V. I. Lenin, Socialism and War, 1915, MIA.



0 Yorum:
Yorum Gönder