28 Nisan 2026

, ,

Vichy Beyrut’ta



1940 sonbaharında Fransız Ulusal Meclisi, Üçüncü Cumhuriyet’i feshedip, Verdun kahramanı ve ulusal bir simge olan Mareşal Philippe Pétain’e Fransız devleti üzerinde tam yetki verme kararı aldı. Kaplıca kenti Vichy’de karargâh kuran yeni rejim, Fransızların vicdanını bugün bile rahatsız eden bir şey yaptı: Polis, mahkemeler ve bürokrasi dâhil tüm devlet mekanizmasını kullanarak, Alman işgaline direnmeye cüret edenler de dâhil olmak üzere kendi vatandaşlarını avladı, hapse attı, idam etti. Vichy hükümeti, direnenleri terörist olarak nitelendirdi. Tarih, o direnenleri Fransız Direnişi olarak biliyor.

Bugün Lübnan, kendi Vichy momentiyle karşı karşıya.

İsrail güçleri, Güney Lübnan’ın bazı bölgelerinde kontrolü iyice tesis edip, güvenlik amaçlı tampon bölgeler oluştururken, mezarların bile dümdüz edildiği, enkaz yığınına dönüşmüş olan kendi köyüm Hanin gibi birçok köyü yerle bir ederken ve Lübnan topraklarının iç kesimlerine yönelik askeri saldırılar düzenlerken, Lübnan hükümeti, olağanüstü bir baskıyla yüzleşti. Bu baskının kaynağı, sadece işgalci güç değildi. ABD, Avrupa Birliği, hatta birçok Arap devleti, Lübnan devletini işgalci güce karşı aktif olarak direnen tek örgütlü güç olan Hizbullah’ı dağıtmaya ve yasaklamaya çağırıyor. Hükümet, gerçekten de direnişi yasaklayan bir karar almıştı (yasaklanması düşünülen, parlamentoda ve hükümette hâlihazırda bulunan siyasi parti Hizbullah değil, silahlı direniş kanadı). Bu, önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Kendi vatandaşlarının yabancı işgaline direnme hakkını suç sayan bir hükümet, bu vatandaşları temsil etme konusunda meşru bir iddiaya sahip olabilir mi?

Vazgeçilemeyecek Hak

Ortada işgale direnme hakkının, parlamento çoğunluğunca verilen siyasi bir ayrıcalık veya yasama organının basit bir oylamasıyla geri alınabilecek bir taviz olduğuna ilişkin tehlikeli bir yanlış anlama var. Bu anlayış, egemenliğin ve insan haklarının doğasını anlamada temel bir hataya tekabül ediyor. Yabancı egemenliğine direnme hakkı, iktidar koridorlarında alınıp satılan bir toplu pazarlık kozu değil. Bu hak, mezhebi, parti üyeliği veya siyasi eğilimi ne olursa olsun, her vatandaşa ait, doğuştan gelen, bireysel bir hak. Bu hak, devletten de anayasadan da önce var olan bir hak. Ondan çoğunluk da azınlık da vazgeçemez. Lübnan’daki her vatandaş, yarın silahsızlanma ve işgale boyun eğme yönünde oy kullansa bile, bu oy, hukuken geçersiz olur, çünkü hiçbir halk, öz savunma hakkından ve kendi kaderini tayin hakkından vazgeçemez.

1945’ten sonra, yeni hukuk düzenini tasarlayanlar, sadece işlenmiş suçları cezalandırmaya çalışmıyorlardı. Belki de biraz umutsuzca, bu suçların başka bir biçimde tekrarını önlemeye çalışıyorlardı. Korku, artık sadece yabancı işgalciden değil, aynı zamanda boyun eğen, uyum sağlayan ve işbirliği yapan Lübnan devletinden de kaynaklanıyordu.

Dolayısıyla, savaş sonrası hukuk mimarisi, tehlikeli bir soru etrafında şekillenmeye başladı: Devlet, bir kalkan olmaktan çıkıp boyun eğmenin ilk aracı haline geldiğinde ne olur? İşte bu yüzden, daha sonraki uluslararası hukuk, özellikle sömürgecilik karşıtı hareketlerin baskısı altında, direnişi suç haline getirmek yerine korumaya yöneldi.

1973’te, yeni bağımsızlığını kazanmış ülkeler, Birleşmiş Milletler’de bir araya gelerek, Vichy rejiminin istismar ettiği kuralları yeniden kaleme aldılar. 3103 sayılı Karar, “sömürgeci ve yabancı egemenliğine” karşı mücadelenin “meşru ve uluslararası hukuk ilkelerine tamamen uygun” olduğunu söylüyordu. Bu, işbirliği mantığına doğrudan bir eleştiriydi: işgalciye karşı savaşanların yargılanacak suçlular değil, Cenevre Sözleşmeleri’nin korumasına hak kazanan savaşçılar olduğu dile getiriliyordu.

Dört yıl sonra dünya, bu kararı bağlayıcı hale getirdi. I. Ek Protokol (1977), hukuki savaşı sadece devletlerin yürütebilecekleri yönündeki sömürgeciliğe ait varsayımı paramparça etti. Madde 1(4), silahlı çatışmayı “yabancı işgali”ne karşı savaşları da içerecek şekilde yeniden tanımlarken, Madde 96(3), ulusal kurtuluş hareketlerini uluslararası hukukun tam korumasını talep etme hakkını bahşetti. Bu hükümler, bilhassa Filistin Kurtuluş Örgütü, Afrika Ulusal Kongresi ve Cezayir Kurtuluş Ordusu gibi hareketler yanında, o dönem mücadele yürüten Lübnanlı direniş hareketleri için de kaleme alınmıştı. 37/43 (1982) sayılı Karar’daki “mevcut tüm araçlarla” ifadesi tesadüf değildi. Madde, tam olarak ne anlama geldiğini anlayan eski sömürgeci güçlerin şiddetli itirazlarına rağmen eklenmişti.

Lübnan tarafından onaylanan Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Uluslararası Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin birlikte içerdiği 1. Madde’de “tüm halkların kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olduğunu”, “bu hak sayesinde siyasi statülerini özgürce belirleyebileceklerini ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimlerini özgürce sürdürebileceklerini” söyler. Kendi kaderini tayin etme hakkı, devletler tarafından verilen bir ayrıcalık değil, uluslararası hukukun emrettiği, hiçbir sapmaya izin verilmeyen bir buyruk kuraldır.

Lübnan topraklarında İsrail güçlerine karşı silahlanan Hizbullah savaşçıları, en yalın ve hukuki anlamıyla, uluslararası hukukun temel, devredilemez ve ihlal edilemez olarak tanıdığı bir hakkı kullanan Lübnan vatandaşlarıydılar. Şii Müslüman kimlikleri, İran İslam Cumhuriyeti ile ideolojik yakınlıkları, Lübnan içindeki siyasi emelleri gibi örgütün hayat hikâyesine ait ayrıntıların hiçbiri hukuki ve ahlaki gerçeği ortadan kaldırmaz: Onlar, işgalci bir güce karşı direnen işgal altındaki bir halktır, uluslararası hukuk onların yanındadır, onları susturmak isteyen hükümetin değil.

İşbirliğinin Anatomisi

Vichy rejimi, idamlarla ve toplu sürgünlerle başlamadı. Mareşal Pétain ve bakanları, Fransız devletini korumak için Almanya ile ateşkes imzalanması gerektiğini, işbirliğinin tek rasyonel yol olduğunu, Direniş’in masum sivillere karşı Alman misillemesini kışkırtan tehlikeli bir marjinal unsur olduğunu ısrarla söylediler. Vichy basını, direnişçi Makileri “terörist” olarak adlandırdı. Vichy mahkemeleri, onları ölüm cezasına çarptırdı. Vichy polisi, direnişçileri Gestapo’ya teslim etti.

Cezbediciliği pragmatikliğinden kaynaklanan mantık, özünde şunu söylüyordu: “Almanya’yı yenemeyiz, bu yüzden direniş, sadece daha fazla acı getirir. Düzen korunmalı. Devlet varlığını sürdürmeli.”

Ancak kendi halkının öz savunma hakkını ortadan kaldırarak varlığını sürdüren devlet, aslında hiç de varlığını sürdürmemiştir. İçi boşaltılmıştır. Sadece isim olarak varlığını sürdürmekte, işgalci güç için idari bir kolaylık sağlamaktadır. Savaş sonrasında Fransız cumhuriyeti de aynı kavrayıştaydı. Cumhuriyet, Vichy’nin eylemlerini kurtuluş anından itibaren değil, geriye dönük olarak, en başından itibaren geçersiz ilan etti. Vichy’nin meşruiyetinin hukuki kurgusu, tam da bir kurgu olarak ortaya konmuştu.

Şimdi de Lübnan hükümetini ele alalım. Ülkenin güneyinde yabancı birliklerin kontrolünde olan topraklar var. Ordu, bu işgale karşı çıkmıyor, muhtemelen çıkamıyor. Şimdi hükümetten, İsrail'in askeri baskısı, Amerikan diplomatik nüfuzu ve Avrupa'nın mali teşviklerinin birleşimiyle, bu işgali sona erdirmek için gerçekten savaşan tek gücü yasadışı ilan etmesi isteniyor.

Eğer bu şartlara uyarsa, meşruiyetinden geriye ne kalır?

“Terörist” Kelimesinin Sömürgeci Soykütüğü

“Terörist” kelimesinin direnişi gayrimeşrulaştırmak için bir silah olarak kullanılması ne yeni ne de tesadüfidir. Aslında bu uğraş, sömürgeci gücün en eski ve en etkili araçlarından biridir. Sömürgecilik koşullarında bireyin teslimiyete yönelik reddiyesini ve itirazını politik bir eylemden ziyade bir hastalığa, maraza dönüştürmek için geliştirilmiş dilbilimsel bir tekniktir. Bu teknik, emperyalizme aittir.

İngilizler, Kenya’daki Mau Mau isyancılarını, yüz binlerce Kikuyu’yu toplama kamplarına toplayıp, medeniyet adına işkenceden geçirdikleri ve hadım ettikleri için “terörist" olarak adlandırdılar. Fransızlar, Cezayir köylerini yerle bir edip mahkûmları Seine nehrinde boğan Cezayir Kurtuluş Ordusu’nu (FLN) “terörist” olarak nitelendirdiler. Güney Afrika’daki ırk ayrımcısı rejim, geçiş yasaları, zorla yerinden etmeler ve devlet destekli cinayetler yoluyla ırkçı zulmü uygulayan Afrika Ulusal Kongresi’ni (ANC) “terörist” olarak adlandırdı. ABD, İkinci Dünya Savaşı’nda tüm savaşan tarafların toplamından daha fazla tonajda bombayı Güneydoğu Asya’ya atan Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni “terörist” olarak yaftaladı. İsrailliler, bugün tartışma konusu olan Batı Şeria, Gazze ve Güney Lübnan’ı işgal eden FKÖ’ye “terörist” dediler.

Her bir örnekte tarih, hükmü tersine çevirdi. Mau Mau hareketi, özgürlük savaşçıları olarak tanındı. FLN, bir ulus kurdu. ANC, bağrından Nobel Barış Ödülü alan bir başkan çıkardı. Vietnamlılar ülkelerini özgürleştirdiler. FKÖ, Birleşmiş Milletler’deki yerini aldı. “Terörist” etiketi, kalıcı bir damga değil, muktedirlerin rahatsız edici bulduklarına uyguladıkları, güç dengesi değiştiğinde geçici süre işe yarayan bir kolaycılık.

Bu örneklerin ait olduğu dizge, gayet tutarlı ve öğretici: “terörist” tanımlaması hukuki bir tasnif değil, siyasi bir eylemdir. Sömürgecinin, sömürgeleştirilenlere siyasi bir muhalif olma onurunu reddetmek için kullandığı dildir. Bir direniş savaşçısına “terörist” demek, “hakları olan bir savaşçı değil, hakları olmayan bir suçlusun. Vatanını savunmuyorsun, medeniyetin kendisine saldırıyorsun” demektir. Bu, hukuk değildir. Bu, propagandadır, Cezayir’den Soweto'ya, Hue’den Tyre’ye kadar her yerde ve her vakit propaganda denilen tabancanın namlusuna sürülmüş bir mermidir.

ABD, Avrupa Birliği ve İsrail, Hizbullah’ı terör örgütü olarak tanımladığında, hukuki bir belirlemede bulunmamakta, aslında jeopolitik bir açıklama yapmaktadır. Uluslararası insani yardım hukuku uyarınca, işgalci bir askeri güce karşı düşmanca eylemlerde bulunan savaşçılar terörist değildir. Savaş hukukunun korumasına hak kazanan savaşçılardır. I. Ek Protokol, bunu söylüyor. BM Genel Kurulu’nun 3103 Sayılı Kararı bunu söylüyor. Sömürgecilik sonrası uluslararası hukukun tüm yapısı da bunu söylüyor. Direnişin terörizmle kasıtlı olarak eşleştirilmesi, belirli bir amaca hizmet ediyor: işgal altındaki halklara uluslararası hukukun sağladığı hukuki ve ahlaki kalkanı ortadan kaldırarak, gerekli her türlü yolla, uygun müdahaleyle, kendi hükümetleri de dâhil olmak üzere o halkların ezilmelerinin yolunu açıyor.

Lübnan hükümeti, bu tanımı benimseyip iç hukukuna dâhil ederse, sadece uluslararası uzlaşmayı takip etmekle kalmayacak. Batı başkentlerinde üretilmiş bir sömürgeci silahı ithal edip, kendi vatandaşlarına doğrultacak. Oysa bu vatandaşlar, uluslararası hukukun dürüst bir yorumuna göre, tanınmış ve korunan bir hakkı kullanıyorlar. Bu, içselleştirilmiş sömürgeciliğin en uç noktasını fiiliyata dökmektir: Efendinin dilini kullanan, ayaklanmaya cüret eden köleyi kınıyor.

O Tekel Hiç Senin Olmadı

En yaygın dillendirilen itiraz şunu söylüyor: "Devlet, meşru güç kullanımında tekel sahibi olmalıdır. Hizbullah’ın bağımsız askeri kapasitesi, Lübnan egemenliğinin ihlalidir. Onu silahsızlandırmak, işbirliği değil, devletin yeniden kurulmasıdır."

Bu argüman, yakışıklı ve zarifmiş gibi görünse de temelden yoksundur. Egemenliğin alabildiğine tarih dışı bir yorumuna dayanmaktadır. Devleti halkın iradesinin bir aracı değil, kendi başına bir amaç olarak ele alan bir yorumdur. Güç tekeli, ilahi bir hak değildir. Devletin onları koruma yeteneğine ve isteğine bağlı olarak, halktan devlete verilen şartlı bir yetkidir. Devlet, ulusun topraklarını savunmada başarısız olduğunda, yabancı askerlerin topraklarında tampon bölgeler oluşturmasını engelleyemediğinde, şehirlerine yapılan hava saldırılarını durduramadığında, kendi sınırlarını güvence altına alamadığında, tekel, halka geri döner. Toplumsal sözleşme, bir intihar anlaşması değildir. Halk, yönetilmeyi kabul etti diye öz savunma hakkından vazgeçmedi. Devletin onları korumak için kullanacağı şartıyla, bu hakkı devlete emanet etti. Bu şart bugün ihlal edilmiştir.

Lübnan devleti, iddia ettiği tekel konumunu hak etmemiştir. Güney Lübnan’ı savunmamıştır. İşgali püskürtmemiştir. Yerinden edilmiş insanları korumamıştır. Devlet korumasının yokluğunda, vatandaşlar kendilerini örgütlemişlerdir. Kaynak bulmuşlar, kapasite geliştirmişler ve silahlanmışlardır. Şimdi dönüp de bu vatandaşları, Lübnanlı kardeşlerine zarar verdiklerinden değil, sırf yabancı bir orduya direndiler diye “kanun kaçağı” ilan etmek, egemenliğin mantığını tamamen tersine çevirmektir.

Hükümet, bugün “devletin şiddet üzerindeki tekel hakkı, halkın işgalden uzak özgür yaşama hakkından daha kutsaldır” demektedir.

Bu, Vichy hükümetinin mantığının özüdür. Bu, özünde sömürgeci bir mantıktır. Devlet denilen kurum onu yüzüstü bırakmış olsa bile, yerli halkın her zaman o kuruma boyun eğmesi gerektiğini, hukukun yönetilenleri disipline etmek için var olduğunu, asla güçlendirmek için olmadığını, en yüce değerin özgürlük değil, düzen ya da adalet değil, itaat olduğunu söyleyen bir mantıktır.

Nereye Bağlı Olduğunun Konuyla Bir Alakası Yok

Bu argümana yönelik en ısrarlı itiraz, İran’la ilgili. Bize söylenene göre Hizbullah, gerçek bir direniş değil, İran’ın vekili olup, İsrail’e karşı Lübnan’ın değil, Tahran’ın iyiliği için savaşıyor. Bu nedenle, onu silahsızlandırmak, direnişi bastırmak değil, Lübnan’ı aynı anda iki yabancı güçten kurtarmak anlamına geliyor. Esasında bu, en ufak bir inceleme karşısında çökecek bir argüman.

1. Argüman sahipleri, motivasyonu eylemle karıştırıyorlar. İsrail güçlerini köyünden çıkarmak için silahlanan bir Lübnan vatandaşı, onu buna neyin teşvik ettiğine bakmaksızın, bir direniş eylemi gerçekleştiriyor. Direnme hakkı, ideolojik bir saflık testiyle birlikte gelmez. Fransız Direnişi, Moskova’dan emir alan komünistleri de içeriyordu. Hiçbir ciddi tarihçi, bunun Gestapo’ya karşı savaşma haklarını geçersiz kıldığını söylemez. Sovyet işgaline karşı savaşan Afgan mücahitleri, CIA ve Pakistan istihbaratından fon, eğitim ve talimat almalarına rağmen, Washington’da özgürlük savaşçıları olarak göklere çıkartıldılar. Yabancı gücün desteği, direniş hakkını ortadan kaldırmadı, bilâkis, bu hakkın kullanıldığı mekanizmaydı. Viet Kong, askeri kapasitesinin tamamını Sovyetler Birliği ve Çin’den aldı. Hiç kimse, hatta onları bombalayan Amerikalılar bile, bunun ulusal kurtuluş savaşını gayrimeşru bir şeye dönüştürdüğünü söylemedi. Direnme hakkı, direnişçinin biyografisine değil, işgal gerçeğine bağlıdır.

2. Argüman, var olmayan bir simetriyi varsayıyor. İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzu gerçek ve önemli. Ancak İran, Lübnan topraklarını işgal etmiyor. Lübnan köylerini bombalayan, İran değil. İran, Lübnan topraklarında askeri tampon bölgeler kurmuyor. Hizbullah’ın Tahran ile ilişkisi ne olursa olsun, Güney Lübnan’da havada uçan kurşunlar İran’a değil, İsrail’e ait. Sahadaki askerler, İsrail’e ait. İnşa edilen duvarlar, İsrail'e ait.

Direnme hakkı, direnişçilerin jeopolitika alanındaki beğenileri ve sevdaları değil, sahadaki gerçeklerle ilgilidir. İran’ın siyasi nüfuzunu İsrail’in askeri işgaliyle eşitlemek, ahlaken rezilliktir. Bir diplomatın fısıltısını bir askerin botuyla aynı kefeye koyar, bunları egemenliği aynı ölçüde ihlal eden unsurlar olarak takdim eder. İki kefedekiler asla aynı değil.

Yasaklama Kararını Mümkün Kılan Uluslararası Güçler

Hiçbir hükümet, kendi direnişini yasaklama kararını bir boşlukta almaz. Lübnan üzerindeki baskı gizli değil. Bu baskıyı; yardım, yeniden yapılanma ve uluslararası meşruiyet dili örtbas ediyor. Washington ve Brüksel’den gelen mesaj açık: “Hizbullah’ı silahsızlandırın, işte o zaman fonlar akacak. Reddederseniz, parasız pulsuz, harap olmuş halde yaşamaya devam edeceksiniz.”

Bu diplomasi değil, şantaj. Sallanan parmak ve sopa, uluslararası düzenin derinlerine işlemiş, yapısal bir gerçeği, eski sömürgecilerin Bandung’dan beri anladığı bir gerçeği ortaya koyuyor.

Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını talep etmek için uluslararası hukuku öne süren aynı Batılı hükümetler, Hizbullah’ın varlığını zorunlu kılan işgal konusunda dikkat çekici bir şekilde sessiz kalıyorlar. Halkların yabancı egemenliğine direnme hakkını savunan aynı Birleşmiş Milletler, bu hakkı kullananların silahsızlandırılmasını talep eden kararlar alıyor. Hizbullah’ı “terör örgütü” olarak tanımlayan aynı Avrupa Birliği, kuruluş belgelerinde kendi kaderini tayin hakkını ve zorla toprak edinmenin gayrimeşruluğunu tanıyor. İsrail’i alabildiğine silahlandıran aynı ABD, Lübnan’a silahlı devlet harici aktörlerin tehlikeleri konusunda dersler veriyor.

Bu yoruma göre, uluslararası toplum tarafsız bir hakem değil, Vichy dinamiğinin destekleyicisi. Bir hükümetin kendi halkının direnişini, onlara ihanet ediyormuş gibi görünmeden bastırmasına imkân sağlayan diplomatik örtüyü, mali teşvikleri ve yasal çerçeveleri temin ediyor.

Uyumluluğun Maliyeti

Şimdi, Lübnan hükümetinin bu talebe uyması durumunda gerçekte neler olacağını bir an için düşünelim. Silahsızlanma mantığını sonuna kadar takip edelim. Diplomatların konferans salonlarında hayal ettikleri gibi değil, güneydeki köylerde ve vadilerde nasıl gelişeceğini ele alalım.

Diyelim, Hizbullah, kanun dışı ilan edildi. Siyasi kanadı yasaklandı. Devletin terk ettiği yüz binlerce Lübnan vatandaşını destekleyen hastaneler, okullar, altyapı ağları gibi sosyal hizmetleri ortadan kaldırıldı veya el konuldu. Savaşçılarına silahlarını teslim etmeleri veya tutuklanmaları emredildi.

Peki, itaat ederler mi? Bazıları edebilir. Çoğu etmeyecektir. Güneydeki savaşçılar, bir siyasi parti onlara emrettiği için silahlanmadılar. Evleri bombalandığı ve tarlaları işgal edildiği için silahlandılar. Devlet yokken ve bombalar varken silahlandılar. Örgütü yasaklamak, şikâyeti ortadan kaldırmaz. Onu yeraltına iter ve yeraltında şikâyetler yitip gitmez. Her yana yayılır. Zihinleri ele geçirir.

Ortaya herkesin öngörebileceği bir sonuç çıkar: Parçalanmış, lidersiz ve yerini aldığı örgütlü direnişten çok daha tehlikeli yeni bir isyan hareketi. Güneyde düzeni sağlayabilecek tek örgütlü gücü suçlu ilan eden devlet, dolduramayacağı bir güvenlik boşluğu devralıyor. Örgütlü direnişin kısıtlamalarından kurtulan İsrail işgali alanını genişletiyor. Yerinden edilmişler, yerinden edilmiş olarak kalıyorlar. Ölenler, dirilmiyorlar. Şiddet döngüsü, şimdi içteki ihanetin de eklenmesiyle yoğunlaşıyor.

Bu, her sömürgeci gücün acı bir şekilde öğrendiği derstir: Bir halkın özgür olma iradesini yasalarla ortadan kaldıramazsınız. İngilizler, Kenya’da bunu yapamadı. Fransızlar, Cezayir’de o iradeyi yok edemedi. Amerikalılar, Vietnam’da yok edemedi. İsrailliler, Gazze’de yok edemedi. Lübnan hükümeti de güneyde yok edemeyecek. Bunun nedeni, Hizbullah’ın herkesten daha dirençli olması değil, işgale direnme dürtüsünün evrensel, bastırılamaz ve herhangi bir devletten daha eski olmasıdır.

Beyrut hükümeti, halkının direniş hakkını uluslararası arenada yer almak karşılığında takas ettikten sonra, masanın başkasının ziyafeti için kurulduğunu öğreniyor.

Meşruiyetin Anlamı

Meşruiyet, Birleşmiş Milletler’in sağa sola dağıttığı bir sertifika değil. Genel Kurul’da bir koltuk veya diplomatik bir binanın önündeki bayrak da değil. Meşruiyet, bir hükümet ile halkı arasındaki bağdır; bu bağ şöyle der: “Sizi koruyacağız ve karşılığında siz de yasalarımıza uyacaksınız.”

Bir hükümet bu bağı kopardığında, koruma görevini yerine getirmediğinde, ardından, kendini koruyanları suçlu ilan ettiğinde, sadece meşruiyetini yitirmez. Gayrimeşru olmaktan da öte bir şeye dönüşür. Suç ortağı olur. İşgalin daha ucuz, daha kolay ve daha kalıcı hale gelmesinin aracı haline gelir. Çünkü işgalci bir gücün en kıymetli varlığı, kendi adına direnişi denetlemeye istekli yerel bir hükümet değilse nedir?

Vichy tam da bu işlevi yerine getirdi. Fransa’yla aynı muharebe sahalarında dövüşmek yerine, savaşın parçası olmak isteyen Fransızları ezdi. Almanları kovmak yerine, başkalarının onları kovmasına mani oldu. Vichy devleti, nihayetinde Alman ordusu için iş gücünden tasarruf sağlayan bir araçtı, Alman ordusu da bu verimlilikten memnundu.

Eğer Lübnan hükümeti Hizbullah’ı yasaklarsa ve İsrail güçleri Lübnan topraklarında kalmaya devam ederlerse, aynı görevi üstlenmiş olacak. Bunu ideolojisi üzerinden yapmayacak, neticede Lübnan’daki devlet, faşist bir devlet değil. Bu devletin tercihi de değil, nihayetinde bugün hiçbir Lübnanlı yetkili, işgali istemiyor. Hükmü tarih verecek. İşbirliğine giden yol, her zaman inançla döşenmez. Bazen yorgunlukla, korkuyla, dış baskının ağırlığı altında ilkelerin yavaş yavaş aşınmasıyla döşenir. Ama varış noktası hep aynıdır.

Yarının Vereceği Hüküm

1944’te Müttefik Kuvvetler ve Fransız Direnişi Paris’i kurtardığında, geçici hükümetin ilk icraatı, Vichy rejimini geçersiz ilan etmek oldu, bu karar, kurtuluş tarihinden değil, başlangıcından itibaren geçerli kılındı. Mesaj açıktı: halkının işgale direnme hakkını ortadan kaldıran bir hükümet asla meşru olamaz. Bu hükümet, ilk günden itibaren hukuki bir kurguydu.

Tarih, toprakları işgal altındayken direnişi yasaklayan her hükümet hakkında aynı hükmü verecektir. İsimler, bayraklar ve anayasaya yönelik atıflar farklı olabilir. Ancak ilke değişmeyecektir.

Tarih, o hakkın ortadan kaldırılmasını mümkün kılanlar, zulmü uygulayan diplomatlar, onu örtbas eden kurumlar, işgali silahlandırırken teslimiyeti finanse eden hükümetler konusunda daha sert bir hüküm verecek.

Halkını koruyamayan bir devletin, halkının kendini korumasını yasaklama hakkı yoktur. Bu, radikal bir önerme değil. Meşruiyetin asgari koşuludur. Cezayir’den Hanoi’ye, Soweto’dan Bint Jibil’e kadar modern tarihteki her kurtuluş hareketinin dayandığı ilkedir. Bunun dışındaki her şey, diplomatik tanıma girişimleri, BM üyelikleri, anayasal süreçler, temeli çoktan çökmüş bir yapının üzerindeki süslerden ibarettir.

Lübnan hükümeti, şu anda bir uçurumun eşiğinde. Ya halkının yanında durup, topraklarını savunma konusundaki vazgeçilmez haklarına hürmet edecek ya da kendisini halk ile bu hak arasına yerleştirecek. İkisini birden yapamaz. Vichy rejimi hakkında zaten hükmünü vermiş olan tarih, bu momenti de aynı acımasız netlikle yargılamaktan çekinmeyecektir.

Diyab Ebu Cehcah
26 Nisan 2026
Kaynak

0 Yorum: