1940
sonbaharında Fransız Ulusal Meclisi, Üçüncü Cumhuriyet’i feshedip, Verdun
kahramanı ve ulusal bir simge olan Mareşal Philippe Pétain’e Fransız devleti
üzerinde tam yetki verme kararı aldı. Kaplıca kenti Vichy’de karargâh kuran
yeni rejim, Fransızların vicdanını bugün bile rahatsız eden bir şey yaptı: Polis,
mahkemeler ve bürokrasi dâhil tüm devlet mekanizmasını kullanarak, Alman
işgaline direnmeye cüret edenler de dâhil olmak üzere kendi vatandaşlarını
avladı, hapse attı, idam etti. Vichy hükümeti, direnenleri terörist olarak
nitelendirdi. Tarih, o direnenleri Fransız Direnişi olarak biliyor.
Bugün
Lübnan, kendi Vichy momentiyle karşı karşıya.
İsrail
güçleri, Güney Lübnan’ın bazı bölgelerinde kontrolü iyice tesis edip, güvenlik amaçlı
tampon bölgeler oluştururken, mezarların bile dümdüz edildiği, enkaz yığınına
dönüşmüş olan kendi köyüm Hanin gibi birçok köyü yerle bir ederken ve Lübnan
topraklarının iç kesimlerine yönelik askeri saldırılar düzenlerken, Lübnan
hükümeti, olağanüstü bir baskıyla yüzleşti. Bu baskının kaynağı, sadece işgalci
güç değildi. ABD, Avrupa Birliği, hatta birçok Arap devleti, Lübnan devletini
işgalci güce karşı aktif olarak direnen tek örgütlü güç olan Hizbullah’ı
dağıtmaya ve yasaklamaya çağırıyor. Hükümet, gerçekten de direnişi yasaklayan
bir karar almıştı (yasaklanması düşünülen, parlamentoda ve hükümette hâlihazırda
bulunan siyasi parti Hizbullah değil, silahlı direniş kanadı). Bu, önemli bir
soruyu gündeme getiriyor: Kendi vatandaşlarının yabancı işgaline direnme
hakkını suç sayan bir hükümet, bu vatandaşları temsil etme konusunda meşru bir
iddiaya sahip olabilir mi?
Vazgeçilemeyecek
Hak
Ortada
işgale direnme hakkının, parlamento çoğunluğunca verilen siyasi bir ayrıcalık
veya yasama organının basit bir oylamasıyla geri alınabilecek bir taviz olduğuna
ilişkin tehlikeli bir yanlış anlama var. Bu anlayış, egemenliğin ve insan
haklarının doğasını anlamada temel bir hataya tekabül ediyor. Yabancı
egemenliğine direnme hakkı, iktidar koridorlarında alınıp satılan bir toplu
pazarlık kozu değil. Bu hak, mezhebi, parti üyeliği veya siyasi eğilimi ne
olursa olsun, her vatandaşa ait, doğuştan gelen, bireysel bir hak. Bu hak, devletten
de anayasadan da önce var olan bir hak. Ondan çoğunluk da azınlık da vazgeçemez.
Lübnan’daki her vatandaş, yarın silahsızlanma ve işgale boyun eğme yönünde oy
kullansa bile, bu oy, hukuken geçersiz olur, çünkü hiçbir halk, öz savunma hakkından
ve kendi kaderini tayin hakkından vazgeçemez.
1945’ten
sonra, yeni hukuk düzenini tasarlayanlar, sadece işlenmiş suçları
cezalandırmaya çalışmıyorlardı. Belki de biraz umutsuzca, bu suçların başka bir
biçimde tekrarını önlemeye çalışıyorlardı. Korku, artık sadece yabancı
işgalciden değil, aynı zamanda boyun eğen, uyum sağlayan ve işbirliği yapan Lübnan
devletinden de kaynaklanıyordu.
Dolayısıyla,
savaş sonrası hukuk mimarisi, tehlikeli bir soru etrafında şekillenmeye
başladı: Devlet, bir kalkan olmaktan çıkıp boyun eğmenin ilk aracı haline
geldiğinde ne olur? İşte bu yüzden, daha sonraki uluslararası hukuk, özellikle
sömürgecilik karşıtı hareketlerin baskısı altında, direnişi suç haline getirmek
yerine korumaya yöneldi.
1973’te,
yeni bağımsızlığını kazanmış ülkeler, Birleşmiş Milletler’de bir araya
gelerek, Vichy rejiminin istismar ettiği kuralları yeniden kaleme aldılar. 3103
sayılı Karar, “sömürgeci ve yabancı egemenliğine” karşı mücadelenin “meşru ve
uluslararası hukuk ilkelerine tamamen uygun” olduğunu söylüyordu. Bu, işbirliği
mantığına doğrudan bir eleştiriydi: işgalciye karşı savaşanların yargılanacak
suçlular değil, Cenevre Sözleşmeleri’nin korumasına hak kazanan savaşçılar
olduğu dile getiriliyordu.
Dört
yıl sonra dünya, bu kararı bağlayıcı hale getirdi. I. Ek Protokol (1977),
hukuki savaşı sadece devletlerin yürütebilecekleri yönündeki sömürgeciliğe ait
varsayımı paramparça etti. Madde 1(4), silahlı çatışmayı “yabancı işgali”ne
karşı savaşları da içerecek şekilde yeniden tanımlarken, Madde 96(3), ulusal
kurtuluş hareketlerini uluslararası hukukun tam korumasını talep etme hakkını
bahşetti. Bu hükümler, bilhassa Filistin Kurtuluş Örgütü, Afrika Ulusal
Kongresi ve Cezayir Kurtuluş Ordusu gibi hareketler yanında, o dönem mücadele
yürüten Lübnanlı direniş hareketleri için de kaleme alınmıştı. 37/43 (1982)
sayılı Karar’daki “mevcut tüm araçlarla” ifadesi tesadüf değildi. Madde, tam
olarak ne anlama geldiğini anlayan eski sömürgeci güçlerin şiddetli
itirazlarına rağmen eklenmişti.
Lübnan
tarafından onaylanan Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Uluslararası
Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin birlikte içerdiği 1. Madde’de
“tüm halkların kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olduğunu”, “bu hak
sayesinde siyasi statülerini özgürce belirleyebileceklerini ve ekonomik, sosyal
ve kültürel gelişimlerini özgürce sürdürebileceklerini” söyler. Kendi kaderini
tayin etme hakkı, devletler tarafından verilen bir ayrıcalık değil, uluslararası
hukukun emrettiği, hiçbir sapmaya izin verilmeyen bir buyruk kuraldır.
Lübnan
topraklarında İsrail güçlerine karşı silahlanan Hizbullah savaşçıları, en yalın
ve hukuki anlamıyla, uluslararası hukukun temel, devredilemez ve ihlal edilemez
olarak tanıdığı bir hakkı kullanan Lübnan vatandaşlarıydılar. Şii Müslüman
kimlikleri, İran İslam Cumhuriyeti ile ideolojik yakınlıkları, Lübnan içindeki
siyasi emelleri gibi örgütün hayat hikâyesine ait ayrıntıların hiçbiri hukuki
ve ahlaki gerçeği ortadan kaldırmaz: Onlar, işgalci bir güce karşı direnen
işgal altındaki bir halktır, uluslararası hukuk onların yanındadır, onları
susturmak isteyen hükümetin değil.
İşbirliğinin
Anatomisi
Vichy
rejimi, idamlarla ve toplu sürgünlerle başlamadı. Mareşal Pétain ve bakanları,
Fransız devletini korumak için Almanya ile ateşkes imzalanması gerektiğini,
işbirliğinin tek rasyonel yol olduğunu, Direniş’in masum sivillere karşı Alman
misillemesini kışkırtan tehlikeli bir marjinal unsur olduğunu ısrarla söylediler.
Vichy basını, direnişçi Makileri “terörist” olarak adlandırdı. Vichy
mahkemeleri, onları ölüm cezasına çarptırdı. Vichy polisi, direnişçileri
Gestapo’ya teslim etti.
Cezbediciliği
pragmatikliğinden kaynaklanan mantık, özünde şunu söylüyordu: “Almanya’yı
yenemeyiz, bu yüzden direniş, sadece daha fazla acı getirir. Düzen korunmalı.
Devlet varlığını sürdürmeli.”
Ancak
kendi halkının öz savunma hakkını ortadan kaldırarak varlığını sürdüren devlet,
aslında hiç de varlığını sürdürmemiştir. İçi boşaltılmıştır. Sadece isim olarak
varlığını sürdürmekte, işgalci güç için idari bir kolaylık sağlamaktadır. Savaş
sonrasında Fransız cumhuriyeti de aynı kavrayıştaydı. Cumhuriyet, Vichy’nin
eylemlerini kurtuluş anından itibaren değil, geriye dönük olarak, en başından
itibaren geçersiz ilan etti. Vichy’nin meşruiyetinin hukuki kurgusu, tam da bir
kurgu olarak ortaya konmuştu.
Şimdi
de Lübnan hükümetini ele alalım. Ülkenin güneyinde yabancı birliklerin
kontrolünde olan topraklar var. Ordu, bu işgale karşı çıkmıyor, muhtemelen çıkamıyor.
Şimdi hükümetten, İsrail'in askeri baskısı, Amerikan diplomatik nüfuzu ve
Avrupa'nın mali teşviklerinin birleşimiyle, bu işgali sona erdirmek için
gerçekten savaşan tek gücü yasadışı ilan etmesi isteniyor.
Eğer
bu şartlara uyarsa, meşruiyetinden geriye ne kalır?
“Terörist”
Kelimesinin Sömürgeci Soykütüğü
“Terörist”
kelimesinin direnişi gayrimeşrulaştırmak için bir silah olarak kullanılması ne
yeni ne de tesadüfidir. Aslında bu uğraş, sömürgeci gücün en eski ve en etkili
araçlarından biridir. Sömürgecilik koşullarında bireyin teslimiyete yönelik
reddiyesini ve itirazını politik bir eylemden ziyade bir hastalığa, maraza
dönüştürmek için geliştirilmiş dilbilimsel bir tekniktir. Bu teknik, emperyalizme
aittir.
İngilizler,
Kenya’daki Mau Mau isyancılarını, yüz binlerce Kikuyu’yu toplama kamplarına
toplayıp, medeniyet adına işkenceden geçirdikleri ve hadım ettikleri için “terörist"
olarak adlandırdılar. Fransızlar, Cezayir köylerini yerle bir edip mahkûmları
Seine nehrinde boğan Cezayir Kurtuluş Ordusu’nu (FLN) “terörist” olarak nitelendirdiler.
Güney Afrika’daki ırk ayrımcısı rejim, geçiş yasaları, zorla yerinden etmeler
ve devlet destekli cinayetler yoluyla ırkçı zulmü uygulayan Afrika Ulusal
Kongresi’ni (ANC) “terörist” olarak adlandırdı. ABD, İkinci Dünya Savaşı’nda
tüm savaşan tarafların toplamından daha fazla tonajda bombayı Güneydoğu Asya’ya
atan Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni “terörist” olarak yaftaladı.
İsrailliler, bugün tartışma konusu olan Batı Şeria, Gazze ve Güney Lübnan’ı
işgal eden FKÖ’ye “terörist” dediler.
Her
bir örnekte tarih, hükmü tersine çevirdi. Mau Mau hareketi, özgürlük
savaşçıları olarak tanındı. FLN, bir ulus kurdu. ANC, bağrından Nobel Barış
Ödülü alan bir başkan çıkardı. Vietnamlılar ülkelerini özgürleştirdiler. FKÖ,
Birleşmiş Milletler’deki yerini aldı. “Terörist” etiketi, kalıcı bir damga
değil, muktedirlerin rahatsız edici bulduklarına uyguladıkları, güç dengesi
değiştiğinde geçici süre işe yarayan bir kolaycılık.
Bu
örneklerin ait olduğu dizge, gayet tutarlı ve öğretici: “terörist” tanımlaması hukuki
bir tasnif değil, siyasi bir eylemdir. Sömürgecinin, sömürgeleştirilenlere
siyasi bir muhalif olma onurunu reddetmek için kullandığı dildir. Bir direniş
savaşçısına “terörist” demek, “hakları olan bir savaşçı değil, hakları
olmayan bir suçlusun. Vatanını savunmuyorsun, medeniyetin kendisine
saldırıyorsun” demektir. Bu, hukuk değildir. Bu, propagandadır, Cezayir’den
Soweto'ya, Hue’den Tyre’ye kadar her yerde ve her vakit propaganda denilen tabancanın
namlusuna sürülmüş bir mermidir.
ABD,
Avrupa Birliği ve İsrail, Hizbullah’ı terör örgütü olarak tanımladığında, hukuki
bir belirlemede bulunmamakta, aslında jeopolitik bir açıklama yapmaktadır.
Uluslararası insani yardım hukuku uyarınca, işgalci bir askeri güce karşı
düşmanca eylemlerde bulunan savaşçılar terörist değildir. Savaş hukukunun
korumasına hak kazanan savaşçılardır. I. Ek Protokol, bunu söylüyor. BM Genel
Kurulu’nun 3103 Sayılı Kararı bunu söylüyor. Sömürgecilik sonrası uluslararası
hukukun tüm yapısı da bunu söylüyor. Direnişin terörizmle kasıtlı olarak
eşleştirilmesi, belirli bir amaca hizmet ediyor: işgal altındaki halklara
uluslararası hukukun sağladığı hukuki ve ahlaki kalkanı ortadan kaldırarak,
gerekli her türlü yolla, uygun müdahaleyle, kendi hükümetleri de dâhil olmak
üzere o halkların ezilmelerinin yolunu açıyor.
Lübnan
hükümeti, bu tanımı benimseyip iç hukukuna dâhil ederse, sadece uluslararası
uzlaşmayı takip etmekle kalmayacak. Batı başkentlerinde üretilmiş bir sömürgeci
silahı ithal edip, kendi vatandaşlarına doğrultacak. Oysa bu vatandaşlar,
uluslararası hukukun dürüst bir yorumuna göre, tanınmış ve korunan bir hakkı
kullanıyorlar. Bu, içselleştirilmiş sömürgeciliğin en uç noktasını fiiliyata
dökmektir: Efendinin dilini kullanan, ayaklanmaya cüret eden köleyi kınıyor.
O
Tekel Hiç Senin Olmadı
En
yaygın dillendirilen itiraz şunu söylüyor: "Devlet, meşru güç kullanımında tekel
sahibi olmalıdır. Hizbullah’ın bağımsız askeri kapasitesi, Lübnan egemenliğinin
ihlalidir. Onu silahsızlandırmak, işbirliği değil, devletin yeniden
kurulmasıdır."
Bu
argüman, yakışıklı ve zarifmiş gibi görünse de temelden yoksundur. Egemenliğin alabildiğine
tarih dışı bir yorumuna dayanmaktadır. Devleti halkın iradesinin bir aracı değil,
kendi başına bir amaç olarak ele alan bir yorumdur. Güç tekeli, ilahi bir hak
değildir. Devletin onları koruma yeteneğine ve isteğine bağlı olarak, halktan
devlete verilen şartlı bir yetkidir. Devlet, ulusun topraklarını savunmada
başarısız olduğunda, yabancı askerlerin topraklarında tampon bölgeler
oluşturmasını engelleyemediğinde, şehirlerine yapılan hava saldırılarını
durduramadığında, kendi sınırlarını güvence altına alamadığında, tekel, halka
geri döner. Toplumsal sözleşme, bir intihar anlaşması değildir. Halk,
yönetilmeyi kabul etti diye öz savunma hakkından vazgeçmedi. Devletin onları
korumak için kullanacağı şartıyla, bu hakkı devlete emanet etti. Bu şart bugün ihlal
edilmiştir.
Lübnan
devleti, iddia ettiği tekel konumunu hak etmemiştir. Güney Lübnan’ı
savunmamıştır. İşgali püskürtmemiştir. Yerinden edilmiş insanları korumamıştır.
Devlet korumasının yokluğunda, vatandaşlar kendilerini örgütlemişlerdir. Kaynak
bulmuşlar, kapasite geliştirmişler ve silahlanmışlardır. Şimdi dönüp de bu
vatandaşları, Lübnanlı kardeşlerine zarar verdiklerinden değil, sırf yabancı
bir orduya direndiler diye “kanun kaçağı” ilan etmek, egemenliğin mantığını
tamamen tersine çevirmektir.
Hükümet,
bugün “devletin şiddet üzerindeki tekel hakkı, halkın işgalden uzak özgür yaşama
hakkından daha kutsaldır” demektedir.
Bu,
Vichy hükümetinin mantığının özüdür. Bu, özünde sömürgeci bir mantıktır. Devlet
denilen kurum onu yüzüstü bırakmış olsa bile, yerli halkın her zaman o kuruma
boyun eğmesi gerektiğini, hukukun
yönetilenleri disipline etmek için var olduğunu, asla
güçlendirmek için olmadığını, en yüce değerin özgürlük değil, düzen ya da adalet değil, itaat olduğunu söyleyen bir mantıktır.
Nereye
Bağlı Olduğunun Konuyla Bir Alakası Yok
Bu
argümana yönelik en ısrarlı itiraz, İran’la ilgili. Bize söylenene göre
Hizbullah, gerçek bir direniş değil, İran’ın vekili olup, İsrail’e karşı Lübnan’ın
değil, Tahran’ın iyiliği için savaşıyor. Bu nedenle, onu silahsızlandırmak,
direnişi bastırmak değil, Lübnan’ı aynı anda iki yabancı güçten kurtarmak
anlamına geliyor. Esasında bu, en ufak bir inceleme karşısında çökecek bir
argüman.
1.
Argüman sahipleri, motivasyonu eylemle karıştırıyorlar. İsrail güçlerini
köyünden çıkarmak için silahlanan bir Lübnan vatandaşı, onu buna neyin teşvik
ettiğine bakmaksızın, bir direniş eylemi gerçekleştiriyor. Direnme hakkı,
ideolojik bir saflık testiyle birlikte gelmez. Fransız Direnişi, Moskova’dan
emir alan komünistleri de içeriyordu. Hiçbir ciddi tarihçi, bunun Gestapo’ya
karşı savaşma haklarını geçersiz kıldığını söylemez. Sovyet işgaline karşı
savaşan Afgan mücahitleri, CIA ve Pakistan istihbaratından fon, eğitim ve talimat
almalarına rağmen, Washington’da özgürlük savaşçıları olarak göklere
çıkartıldılar. Yabancı gücün desteği, direniş hakkını ortadan kaldırmadı,
bilâkis, bu hakkın kullanıldığı mekanizmaydı. Viet Kong, askeri kapasitesinin
tamamını Sovyetler Birliği ve Çin’den aldı. Hiç kimse, hatta onları bombalayan
Amerikalılar bile, bunun ulusal kurtuluş savaşını gayrimeşru bir şeye
dönüştürdüğünü söylemedi. Direnme hakkı, direnişçinin biyografisine değil,
işgal gerçeğine bağlıdır.
2. Argüman, var olmayan bir simetriyi varsayıyor. İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzu gerçek
ve önemli. Ancak İran, Lübnan topraklarını işgal etmiyor. Lübnan köylerini
bombalayan, İran değil. İran, Lübnan topraklarında askeri tampon bölgeler
kurmuyor. Hizbullah’ın Tahran ile ilişkisi ne olursa olsun, Güney Lübnan’da havada
uçan kurşunlar İran’a değil, İsrail’e ait. Sahadaki askerler, İsrail’e ait.
İnşa edilen duvarlar, İsrail'e ait.
Direnme
hakkı, direnişçilerin jeopolitika alanındaki beğenileri ve sevdaları değil, sahadaki
gerçeklerle ilgilidir. İran’ın siyasi nüfuzunu İsrail’in askeri işgaliyle
eşitlemek, ahlaken rezilliktir. Bir diplomatın fısıltısını bir askerin botuyla
aynı kefeye koyar, bunları egemenliği aynı ölçüde ihlal eden unsurlar olarak takdim
eder. İki kefedekiler asla aynı değil.
Yasaklama
Kararını Mümkün Kılan Uluslararası Güçler
Hiçbir
hükümet, kendi direnişini yasaklama kararını bir boşlukta almaz. Lübnan
üzerindeki baskı gizli değil. Bu baskıyı; yardım, yeniden yapılanma ve
uluslararası meşruiyet dili örtbas ediyor. Washington ve Brüksel’den gelen
mesaj açık: “Hizbullah’ı silahsızlandırın, işte o zaman fonlar akacak.
Reddederseniz, parasız pulsuz, harap olmuş halde yaşamaya devam edeceksiniz.”
Bu
diplomasi değil, şantaj. Sallanan parmak ve sopa, uluslararası düzenin
derinlerine işlemiş, yapısal bir gerçeği, eski sömürgecilerin Bandung’dan beri
anladığı bir gerçeği ortaya koyuyor.
Hizbullah’ın
silahsızlandırılmasını talep etmek için uluslararası hukuku öne süren aynı Batılı
hükümetler, Hizbullah’ın varlığını zorunlu kılan işgal konusunda dikkat çekici
bir şekilde sessiz kalıyorlar. Halkların yabancı egemenliğine direnme hakkını
savunan aynı Birleşmiş Milletler, bu hakkı kullananların silahsızlandırılmasını
talep eden kararlar alıyor. Hizbullah’ı “terör örgütü” olarak tanımlayan aynı
Avrupa Birliği, kuruluş belgelerinde kendi kaderini tayin hakkını ve zorla
toprak edinmenin gayrimeşruluğunu tanıyor. İsrail’i alabildiğine silahlandıran
aynı ABD, Lübnan’a silahlı devlet harici aktörlerin tehlikeleri konusunda dersler
veriyor.
Bu
yoruma göre, uluslararası toplum tarafsız bir hakem değil, Vichy dinamiğinin
destekleyicisi. Bir hükümetin kendi halkının direnişini, onlara ihanet
ediyormuş gibi görünmeden bastırmasına imkân sağlayan diplomatik örtüyü, mali
teşvikleri ve yasal çerçeveleri temin ediyor.
Uyumluluğun
Maliyeti
Şimdi,
Lübnan hükümetinin bu talebe uyması durumunda gerçekte neler olacağını bir an
için düşünelim. Silahsızlanma mantığını sonuna kadar takip edelim. Diplomatların
konferans salonlarında hayal ettikleri gibi değil, güneydeki köylerde ve
vadilerde nasıl gelişeceğini ele alalım.
Diyelim,
Hizbullah, kanun dışı ilan edildi. Siyasi kanadı yasaklandı. Devletin terk
ettiği yüz binlerce Lübnan vatandaşını destekleyen hastaneler, okullar, altyapı
ağları gibi sosyal hizmetleri ortadan kaldırıldı veya el konuldu. Savaşçılarına
silahlarını teslim etmeleri veya tutuklanmaları emredildi.
Peki,
itaat ederler mi? Bazıları edebilir. Çoğu etmeyecektir. Güneydeki savaşçılar,
bir siyasi parti onlara emrettiği için silahlanmadılar. Evleri bombalandığı ve
tarlaları işgal edildiği için silahlandılar. Devlet yokken ve bombalar varken
silahlandılar. Örgütü yasaklamak, şikâyeti ortadan kaldırmaz. Onu yeraltına
iter ve yeraltında şikâyetler yitip gitmez. Her yana yayılır. Zihinleri ele
geçirir.
Ortaya
herkesin öngörebileceği bir sonuç çıkar: Parçalanmış, lidersiz ve yerini aldığı
örgütlü direnişten çok daha tehlikeli yeni bir isyan hareketi. Güneyde düzeni
sağlayabilecek tek örgütlü gücü suçlu ilan eden devlet, dolduramayacağı bir
güvenlik boşluğu devralıyor. Örgütlü direnişin kısıtlamalarından kurtulan
İsrail işgali alanını genişletiyor. Yerinden edilmişler, yerinden edilmiş olarak
kalıyorlar. Ölenler, dirilmiyorlar. Şiddet döngüsü, şimdi içteki ihanetin de
eklenmesiyle yoğunlaşıyor.
Bu,
her sömürgeci gücün acı bir şekilde öğrendiği derstir: Bir halkın özgür olma
iradesini yasalarla ortadan kaldıramazsınız. İngilizler, Kenya’da bunu
yapamadı. Fransızlar, Cezayir’de o iradeyi yok edemedi. Amerikalılar, Vietnam’da
yok edemedi. İsrailliler, Gazze’de yok edemedi. Lübnan hükümeti de güneyde yok
edemeyecek. Bunun nedeni, Hizbullah’ın herkesten daha dirençli olması değil,
işgale direnme dürtüsünün evrensel, bastırılamaz ve herhangi bir devletten daha
eski olmasıdır.
Beyrut
hükümeti, halkının direniş hakkını uluslararası arenada yer almak karşılığında
takas ettikten sonra, masanın başkasının ziyafeti için kurulduğunu öğreniyor.
Meşruiyetin
Anlamı
Meşruiyet,
Birleşmiş Milletler’in sağa sola dağıttığı bir sertifika değil. Genel Kurul’da
bir koltuk veya diplomatik bir binanın önündeki bayrak da değil. Meşruiyet, bir
hükümet ile halkı arasındaki bağdır; bu bağ şöyle der: “Sizi koruyacağız ve
karşılığında siz de yasalarımıza uyacaksınız.”
Bir
hükümet bu bağı kopardığında, koruma görevini yerine getirmediğinde, ardından,
kendini koruyanları suçlu ilan ettiğinde, sadece meşruiyetini yitirmez.
Gayrimeşru olmaktan da öte bir şeye dönüşür. Suç ortağı olur. İşgalin daha
ucuz, daha kolay ve daha kalıcı hale gelmesinin aracı haline gelir. Çünkü
işgalci bir gücün en kıymetli varlığı, kendi adına direnişi denetlemeye istekli
yerel bir hükümet değilse nedir?
Vichy tam da bu işlevi yerine getirdi. Fransa’yla aynı muharebe sahalarında dövüşmek yerine,
savaşın parçası olmak isteyen Fransızları ezdi. Almanları kovmak yerine,
başkalarının onları kovmasına mani oldu. Vichy devleti, nihayetinde Alman
ordusu için iş gücünden tasarruf sağlayan bir araçtı, Alman ordusu da bu
verimlilikten memnundu.
Eğer
Lübnan hükümeti Hizbullah’ı yasaklarsa ve İsrail güçleri Lübnan topraklarında
kalmaya devam ederlerse, aynı görevi üstlenmiş olacak. Bunu ideolojisi
üzerinden yapmayacak, neticede Lübnan’daki devlet, faşist bir devlet değil. Bu
devletin tercihi de değil, nihayetinde bugün hiçbir Lübnanlı yetkili, işgali
istemiyor. Hükmü tarih verecek. İşbirliğine giden yol, her zaman inançla
döşenmez. Bazen yorgunlukla, korkuyla, dış baskının ağırlığı altında ilkelerin
yavaş yavaş aşınmasıyla döşenir. Ama varış noktası hep aynıdır.
Yarının
Vereceği Hüküm
1944’te
Müttefik Kuvvetler ve Fransız Direnişi Paris’i kurtardığında, geçici hükümetin
ilk icraatı, Vichy rejimini geçersiz ilan etmek oldu, bu karar, kurtuluş
tarihinden değil, başlangıcından itibaren geçerli kılındı. Mesaj açıktı:
halkının işgale direnme hakkını ortadan kaldıran bir hükümet asla meşru olamaz.
Bu hükümet, ilk günden itibaren hukuki bir kurguydu.
Tarih,
toprakları işgal altındayken direnişi yasaklayan her hükümet hakkında aynı
hükmü verecektir. İsimler, bayraklar ve anayasaya yönelik atıflar farklı olabilir.
Ancak ilke değişmeyecektir.
Tarih,
o hakkın ortadan kaldırılmasını mümkün kılanlar, zulmü uygulayan diplomatlar, onu
örtbas eden kurumlar, işgali silahlandırırken teslimiyeti finanse eden
hükümetler konusunda daha sert bir hüküm verecek.
Halkını
koruyamayan bir devletin, halkının kendini korumasını yasaklama hakkı yoktur.
Bu, radikal bir önerme değil. Meşruiyetin asgari koşuludur. Cezayir’den Hanoi’ye,
Soweto’dan Bint Jibil’e kadar modern tarihteki her kurtuluş hareketinin
dayandığı ilkedir. Bunun dışındaki her şey, diplomatik tanıma girişimleri, BM
üyelikleri, anayasal süreçler, temeli çoktan çökmüş bir yapının üzerindeki
süslerden ibarettir.
Lübnan
hükümeti, şu anda bir uçurumun eşiğinde. Ya halkının yanında durup,
topraklarını savunma konusundaki vazgeçilmez haklarına hürmet edecek ya da
kendisini halk ile bu hak arasına yerleştirecek. İkisini birden yapamaz. Vichy
rejimi hakkında zaten hükmünü vermiş olan tarih, bu momenti de aynı acımasız
netlikle yargılamaktan çekinmeyecektir.
Diyab Ebu Cehcah
26 Nisan 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder