Ayşe Öğretmen

Bugün dışarıda insanlara, “İslam nedir?” diye soracak olursak, alacağımız yanıtlar hemen hemen aynı olacaktır. Anlamını bilmeden beş vakit boyunca okuduğu surelerle beraber kıldıkları namaz, nefs ve ruhtan ziyade karınlarını açlığa yatırmış oldukları oruç, gösteriş ve zenginlik göstergesi olarak sunacakları hac ve her gece bir kâbus gibi üzerlerine çöken, adını bile duymak istemedikleri, akıllarına dahi getirmek istemedikleri zekât, yani paylaşmak.
Ne de korkunç bir kelime günün Müslümanı için paylaşmak… Belki de “bu kadar da kötü müyüz?” diye kızıyorsunuzdur bana. Ama her gün tanıklık etmiş olduğum, insanî olmayan birçok olay beni bunları yazmaya teşvik ediyor.
Arap çölleri 6. yüzyılda cahiliye devrini yaşarken, kadını en alt tabaka olarak görmüş, horlamış ve onları diri diri toprağa gömmeyi âdet edinmişti. İşte bu kadar karanlık bir zamanda ortaya çıkan İslam, kadını diri diri toprağa gömülmekten kurtarıp onu onurlu kutsal bir varlık olarak görmüş (daha doğrusu kadınlık hakkını teslim etmiş), pazarlarda cariye olarak satılmaktan Hz. Hatice, Hz. Fatıma gibi tarihe ışık tutmuş kadınlar meydana getirmiştir. Çünkü İslam, toplum inşa eden, insan inşa eden bir misyona sahiptir. Bunun için de kadına büyük sorumluluklar yüklemiştir. Şimdi bir kısa film misali, kadının bu topraklardaki durumuna göz atalım.
Evet, cahiliye devrinde kadınlar diri diri gömülürdü, ama bu topraklarda ölü olan kadınlar dahi gömülmüyor. Ya sokaklarda günlerce bekletiliyor ya da şanslı olup gömülmüşse mezarına işkence ediliyor. (Taybet Ana, Ceylan Önkol, Küçük Cemile, Hatun Tuğluk ve niceleri) Bizlerin gökyüzünde dahi arayıp bulamadığı cenneti, ayağının altında taşıyan bu güzel kadınlar…
Aslında bütün bu olaylar, bir bakıma erkek egemen zihniyetinin güç ve iktidarını kaybetme tezahürünün bir yansımasıdır. Kadının yaşadığı dönem ve topluma karşı sorumlu olma bilincine sahip olması, onlar için büyük bir tehlike demektir. Bu yüzden kadını toplumdan dışlayarak, onu sadece güzel yemekler yapma kimliğine bürüme ve eve hapsetme yolunu seçerek anlamsızlaştırma ve içi boşalmış kadınlar oluşturmak istemişlerdir. İçleri boşaltılan kadın, içerisine ne doldurulursa onu alacak bir toplumu ifade eder. Çünkü kadın, toplumun sağlıklı olarak biçimlenmesinde en kilit role sahip olagelmiştir. Öte yandan içi boşaltılmış, içeriği sadece modaya ve elbiselere indirgenmiş kadınlar, onlar için büyük bir değer olmuştur.
Şimdi ise ne acıdır ki yine cennet kokan bir anne ve evladı işkenceye, tutsaklığa doğru sürükleniyor. Bu, öyle bir fotoğraf ki kucağında bebeği ile hapsedilmek istenen koca yürekli bir annenin fotoğrafı. Acaba bu kadının suçu neydi ki? Durun hemen söyleyeyim, “Çocuklar Ölmesin” demesi!
Televizyon ekranında söylendi bu söz. Düşünebiliyor musunuz, “savaş olmasın, çocuklar ölmesin” demenin suç olarak kabul edildiği bir ülke burası. Utanç verici böyle bir yerde yaşamak. Peki bu ülkede adı Aile Bakanlığı olan ve başında bir kadının olduğu kurum ne yapıyor? Hiçbir şey…
Peki hiç mi vicdanınız sızlamıyor, az da olsa utanç duymuyor musunuz bir anneyi bebeğiyle beraber tutsak etmeye, buna göz yummaya, sessiz kalmaya? Kadın hakkı, insan hakları, çocuk hakları diye bağırıp çağıranlar nerede peki? İsrail zulmüne direnen, mazlum Filistinli kızı saraylarında ağırlayanlar, ona cesaret ödülü vermiş insanlar nerede peki? Sahi unutmuş olmalıyım, Ayşe Öğretmen İslam Ümmeti’nin yetimi olan bir halkın evladıydı ve o, yetimler için ses çıkarmıştı.
Roni Bakır
28 Nisan 2018

İnsan

Dünya insana değil, insan dünyaya aittir” [Çizim: Hasan Mesudi]
Bütün kötü nitelemelerin yapılabileceği bir zamanda yaşamak ne kadar da acı. Oysa bu zaman, yani 2000’li yıllar milenyum çağıydı, bilgi çağıydı. Bilgi demenin, insanı kendisi ve çevresini tanıma gibi kutsal bir tanımı, bir kimliği var iken, yaşadığımız bu zaman diliminde tam anlamıyla çelişkisini yaşamakta maalesef. Belki de insan, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kendisine ve çevresine yabancılaşmış durumda. Gelişen teknolojik gelişmeler, beraberinde meydana getirdiği sosyolojik etkiler de bunun cabası. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan, daha doğrusu yaşadığını sanan (yaşamda nefes alıp verme ve üreme dışında etkisi olmayan) insanlar, ruhen ve düşünce olarak tam anlamıyla kaos içindedirler. Bugünün bütün medya organlarına göz attığınızda insanî olmayan birçok hadise, birçok mide bulandırıcı habere rast gelmek hiç de zor değil. Aslında o haberler, günümüz dünya insanı hakkında bize en kestirmeden fikir sunmaktadır. Gerçekten de en yakın çevremizden başlayıp uzağa doğru gittiğimizde biz insanların bu hâle gelmesini gözlemlemek çok acı…
Önceleri “kapitalizm nedir?” üzerine düşündüğümde veya bana bu soruyu sorduklarında vereceğim cevapta, sadece serbest ekonomiye dayanan bir sistem olduğu üzerinde dururdum. Fakat bu tanım, kapitalizmin sadece insanları uyuttuğu bir ninninden başka bir şey değilmiş. Hayatın içinde birçok olaya şahitlik ediyoruz ki kapitalizm, insanların hayatına ninni ile başlayıp kocaman dev bir canavara dönüştüğünü çok net bir biçimde görebilmekteyiz. Hayatın her alanında insana ait değerleri ayakaltına alan ve gasp ettiği ve bunun için de insanlarda geri alma umudunu ve mücadelesini söndürdüğü ve önüne insan ile alakalı gelen her bir şeyi yutan dev bir canavar. Din, dil, kültür, ekonomi, tarih, coğrafya, sosyoloji ve birçok yerde…
Dinler, felsefeler ve öğretiler, insanı düşünen, üreten, araştıran ve sorgulayan varlıklar olarak tanımlamıştır. Bu tanımlamaların doğruluk payları ise dünyamızın geçirmiş olduğu evreler, buluşlar, düşünceler ile kanıtlar niteliktedir. Ancak günümüz dünyası için bu tanımlama artık sadece bir tanımdan öteye gidememiştir. İnsan pasifize edilmiş, yaşadığı olayları sorgulayacak gücü elinden alınmış ve sadece daha çok para, daha çok şehvet peşine düşmüştür. Yani bugünün insan tarifi şu şekildedir; Daha çok para kazanmak uğruna her türlü insanî, dinî, ahlakî duygulardan arınmış, kurt gibi aç, fare gibi toplayıcı, biriktirici ve bir vampir gibi emek sömürücüsü, cinsel arzuların isteklerin iliklerine kadar hissettirdiği, kukla gibi sistem tarafından oynatılan, düşünmeyen, üretmeyen varlıklar… Ne de korkunç bir tanım. Bu tanımlamayı yaparken benim de insan olduğum ve bundan utanç duyduğumu söylemek isterim. İşte bu korkunç ve tiksindirici tanım, yaşadığımız dünyayı bizlere cehenneme çevirtmiştir. Kirli savaşlar, koltuk uğruna gencecik bedenlerin ölümleri, silâh baronlarının her bir ölüm sonrası koltuğuna yayılarak oturması, hesabına yatırılan paraların muhasebesini tutması ve bizlerin de film izler gibi yaşanan bu rezalete seyirci kalması. Şöyle kafamda ufak bir tarihi yolculuk yapıyorum da, bu zamanda olan bütün kötülükler, tarihin hiçbir döneminde bu kadar açık ve güçlü olmamıştı. Evet, tarih zulmeden Firavunların, Yezitlerin hikâyeleri ile dolu ancak, bu kadarı bize çok fazla.
Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Ve sizi milletler ve kabileler kıldık ki, birbirinizi tanıyasınız.” Kuran ı Kerim Hucurat Suresi’nde geçen ayetin mealini ilk kez Seyyid Kutup’tan okuyunca dünyanın yaratılış ve insanın yaratılış mantığını bir kez daha düşünmeye başlamıştım. Evet, İlah bizleri tanışmamız, tanımamız için yaratmıştı ama bizler daha birey olarak kendimizi bile tanıyamadık ki. Yani kısacası insan dahi olamadık.
Kendimize yabancılaştık ve bu bizi tam anlamıyla bir uçuruma doğru sürükledi. Peki ama neden böyle olduk? Hayatın bize bahşettiği sorumlulukları unutup neden sıradan pasif, edilgen hâle geldik? Bugün bu konuları tartışacak mekân dahi bulamıyoruz, bulunsa dahi 2-3 dakikalık konuşmalardan sonra “elimizden ne gelir, böyle gelmiş, böyle gider” cümlesiyle artık sohbette sıra, banka kredi faizlerine, kadınların topuklu ayakkabılarına, erkeklerin sportif vücutlarına ve yanında az şekerli kahve yudumlamalarına gelmektedir.
Ama insan, tarihin hiçbir devrinde bu hâle gelmemiştir. Roma’nın karanlık kolezyumlarında dahi savaşan gladyatörler insanî değerleri için tarihe meşale olmuşken, modern insan neden bu arenada sadece bir kukla hâline gelmiştir? Asimilasyon, yani yabancılaşmak, uzaklaşmak, kendinden uzaklaşmak.
Çölde yabanî bir hayvana yem olmaktan korkup kaçan bir av gibi kaçan bizler… Ancak Ali Şeriati nin dediği gibi, bu dönem de avcı, avın peşinde koşmuyor, av avcının peşinden koşuyor. Bu durumda insanı daha kolay yem hâline getiriyor.
Kendine yabancılaşan insan, tarihsel süreçte sadece bir nefes olurken, bunun yanında aynılaşarak da insanî ruha aykırı bir pozisyona evrilmiştir. Sayısı milyarlara yaklaşan insan nüfusu içinde renkleri, kokuları barındıracağı yerde, sadece renk ve koku olarak kalmıştır. Ekonomik sebeplerden dolayı yaşadığım ülke dışına çıkmadan böyle bir izlenimi iletiyor olmam ise insanların aslında geldiği noktayı göstermesi açısından trajikomik.
Evet karmaşık olan insan ruh ve tabiatı, belki de tarih boyunca felsefecilerin “İnsan nedir?” diye sorup günlerce düşünceye daldığı çeşitli fikirler ürettiği insan artık, günlerce düşünülmeyecek kadar basit bir dereceye evrilmiş. İşte bu durum, benim ülke dışına çıkmıyor olmamı bile etkilemiyor ve insanlar hakkında basit de olsa bir öngörüye ulaşmama neden oluyor.
Özellikle de sosyal medya denilen internet aracılığıyla insanların paylaşımlarından nasıl bir ruh hâline büründükleri konusunda açık bir fikre sahip olmamızı mümkün. Aynılaşan dediğimiz insan görüntüleri, sosyal medya alanında hiç olmadığı kadar çok belge sunuyor bizlere.
Örneğin Amerika kıtasının herhangi bir ülkesinde yaşayan bir insanın dert edindiği bir olay ile Avrupa insanın dert edindiği veya mutlu olduğu olay aynı olabiliyor. Sakın bunu okurken “iyi de üstad, bunlar insan, tabii ki ortak değerli olacak” demeyin! Evet haklısınız ama keşke sizin dediğiniz gibi durumlar olsa. Dert edinilen tek nokta baloda giyilecek kıyafet, tatilde gidilecek otel ve şatafatlı, yalan, sahte bir yaşam…
İşte durum böyleyken acaba Aristo Cudi Dağı’na çıkıp insanı nasıl tanımlar veya düşünürdü ki. Hatta hiç uzağı kıyaslamaya dahi gerek duymadan ülkemizdeki insanların tek tipleşmesine örnekler sunalım. Yine batıda herhangi bir şehirde yaşayan bir insan ile doğuda yaşayan herhangi bir insanın yaşayış tarzları, sohbet ettikleri konu, düşünce tarzları ve buna benzer birçok şey örnek verilebilir.
Bazen düşünüyorum da insan tahlillerini analiz edip eserler ortaya koyan Dostoyevski ye kızmıyor da değilim. Niye kızdığımı soracak olursanız da keşke eserlerindeki yarattığı kahramanların zerresi kadar bir insan ortaya çıksa da kötü bir şey dahi olsa, ama sistemin değil sadece insanî ruh ve hareketlerle bir olay ortaya koyup yapsa. (Dostoyevski’nin özelikle Karamazov Kardeşler ile Suç ve Ceza eserleri.)
İnsanın aynılaşması, yabancılaşması ve kendinden kopmasının yanında diğer bir çöküntüsü de menfaat, yani çıkarcılığıdır. Ben merkezli bir hayatın etrafında yaşayan insan, yaşadığı evrenin bütün güzelliklerinin ve zenginliğinin kendisine ait olmasını istemektedir. Yani sabah metrolarda işe giderken sessizce birbirlerinin yüzlerine boş ve soğuk bakan insanların tek şiarı “her şey benim olmalı”. “Telefonu almalıyım, ilk ben almalıyım, bu elbiseyi ilk ben giymeliyim, burada ilk ben yemek yemeliyim, burada ilk ben kahve içmeliyim, ilk ben bankadan kredi çekip araba almalıyım”, ben ile başlayıp ben ile biten hayatlar…
İnsanların ölümlerinin bile çıkara dayandığı bir yaşam. Ağır ekonomik şartların beraberinde getirdiği toplumsal bozukluklar, çöküntüler insanları menfaate çıkara sürüklediği bir gerçek, fakat İbrahim’i olan veya olmayan birçok dinin öğretisinde bencillik bir kenara atılıp, birlikte yaşam esas alınmışken ve insanlarda bu dinlerin, öğretilerin takipçisi olmuşken “Ben” nasıl olur da “Biz”e karşı üstün gelir, tam bir soru işareti.
Oysa İslam, insanı İsar aşamasına, yani kendini geçip başkası için fedakârlık yaptıkça daha değerli ve de iman sahibi olarak kabul etmektedir. Peki yaşadığımız toplumun büyük bir kesimi İslam’a mensupken durum biz de nasıl? Hiç de parlak değil!
Gerçi aydınlatmaya gelmiş, ışık ile ortaya çıkmış insanlar da mevcutken toplum olarak Karanlık Çağı yaşamaktayız. Evet, belki bilim çağında hiçbir şey karanlıkta kalmayacak diye düşünülebilir fakat yaşadığımız toplum, kendi gerçeklerinden kaçacak kadar karanlıklar içinde kalmış.
Evet, İslam çıkarcılığa karşı toplumsal anlamda çok büyük bir hazine ortaya koymuştur. O da zekât, yani paylaşmak, yani zenginliğini, elinde olan bir ekmeği bölmek, paylaşmak. Bu zamanın Müslümanlarının belki de en çok nefret ettiği ibadet.
Düşünsenize, yanı başımızda beraber namaz kıldığımız bir müteahhit, hemen yanı başındaki ihtiyaç sahibi din kardeşi ile yani biz ile zenginliğini paylaşacak. Özellikle de kapitalizmin köklerine baltayı vuracak kadar güçlü bir etkisi olan zekât, sadece İslam’ın beş şartından biri olarak kalmıştır toplumumuzda.
Çıkarcılık, Müslümanların hayatlarında yer edinmişken, “herkes kendine, sen kendi işini gör” zikriyle ruhları kirletmişken, zekât sadece cami hocalarının yazları çocuklara öğrettiği bir konu olarak kalmıştır.
“Hoca” demişken, onların içine düştüğü durum ise zekâtın düştüğü durumdan daha ağır. Allah’ın ayetlerini insanlara öğretmek ve aktarmak rolünü üstlenmiş bazı hocalar (bu bazıları büyük bir kesim ne yazık ki ) düzenli olarak aldıkları maaşları ve hutbedeki yerlerini kaybetme korkusu ile, baştaki insanların emirlerini yerine getirmekle yükümlü hâle gelmişler. Hatta o kadar ileri gitmişler ki barışın, kardeşliğin ayetlerini okuduktan sonra savaş nidaları ve her türlü lanetlemeleri yapacak kadar omurgasızlaşmışlar.
Hastalıklı bir toplum, kaos içinde yaşayan insanlar ve kendilerince yarattıkları sahte yaşam üzerinden sahte mutluluklar. İşte böyle bir toplumda aileler çok önemli görevler üstlenebilirdi ve yetiştirdikleri insanlar ile toplumu yeniden sağlıklı bir hâle getirebilirlerdi. Ama durum tam tersi oldu, çünkü ailenin gücünü bilen sistemin kan emici vampirleri çoktan ailelerimize el atmıştı bile. Önce ekonomi ile aileleri darboğaza sürükleyenler, onları mutsuzluğa ve beraberinde iletişimsizliğe ve sonunda da kopmaya götürmüştü. İşte parçalanan aileler de parçalanan bir toplum meydana getirdi.
Bugün birçok aile, hayatlarını mutsuzluk üzerine inşa etmişlerdir. Gülmeyen yüzler, birbirine tahammül edemeyen eşler ve çocuklar… Aileleri mutsuz hâle getiren hayatın ve ekonominin ağır şartları, ailelerin mutlu olabilmesini de sağlamıştır. Nasıl olur diye sormayın. Şimdi burada okuyacaklarınızı zaten siz yaşıyorsunuz. Kapitalizm, aileleri sahte mutluluklar üzerinden bir rekabete sokar. Bunu bir hipodromda yarışan atlar gibi düşünebilirsiniz. Borçlandırmaya dayalı sahte alım güçleri ve ailelerin yarışa hazırlanması. Önce aileler, krediler ile bankalara borçlandırılır ve sonrasında ev, araba, yaz tatili vs. gibi sahte mutluluklar üzerinden mücadeleye girilir. Hipodromda atlar nasıl padok alanına koyulma için hazırlanıyorsa, aileler de önce sanal, yani internet üzerinden yarışa başlarlar.
Bir fotoğraf, bir video, bir durum üzerinden mutlu olduklarını sandıkları anlar elâlem kıskansın diye paylaşılır ve sonraki ilk aile ziyaretinde saatlerce aldıkları mal, çocuklarının gittiği özel okular anlatılmaya başlanılır. Ve alın size mutlu aileler. “Atlar padok yerine girdi ve yarış başladı” diyen spikerin sözlerini kulağımda duyuyor gibiyim. Haydi aileler, değerlerinizi unutun gitsin, şimdi önde olma zamanı…
Yarışlardan bahsetmişken eğitimdeki yarışları da es geçmemek lazım. Bunu hem öğrenci olarak hem de öğretmen olarak gözlemleme şansı bulduğum için de çok şanslıyım. Öğrenci iken çok da çalışkan olduğum söylenemezdi ama yardımsever ve paylaşımcı olduğum aşikârdı. Paylaşımdan kastımı iyi anlamışsınızdır.
Şimdi bunları yazarken düşünüyorum da neden eğitmenlerimiz bize bilginin ve öğrenmenin paylaşarak daha da anlamlı hâle geleceğini öğretmediler. Neden bizlere, beraberce çok daha büyük kazançlar elde edeceğimiz öğretilmedi? Peki ya öğrenmek sadece sınıfta daha çok ezber yapan, ön sırada oturan öğrencilerin mi hakkı? Ön sıradakiler, şimdilerde ne yapıyor bilmem ama biz arka sıradakiler hâlâ beraberiz.
Bizlere önderlik eden öğretmenlerimiz o dönem bizi yarışa hazırlıyorlardı. Notlar ile sıkıştırıp, başkaları ile kıyaslama yapıyorlardı ama aslında hiçbiri bizi tanımıyordu. Ve tanımadan bizlere yol göstermeye çalışıyorlardı. Onların acısını yaşamaktayız maalesef. Sokaklar, sahte mutluluklar yaratan ailelerin ürünü ve bizleri tanımayan, sormayan öğretmenlerimizin sorumsuzluklarının birer neticesi olan gençlerle dolu.
Sokaklar bir neslin ölümü, bir toplumun mezarı. Kimi uyuşturucu bataklığında, kimi oyun salonları, cafe ve bar denilen hapishanelerde. Zihinler uyuşmuş, bedenler kirlenmiş, acınacak hâlde yüzlerce milyonlarca genç… Kapitalizm dininin zikriydi tüketim ve ne büyük tüketim de buymuş meğerse…
Zaman geçip, öğrencilerini tanımayan insanların yerine geçince eğitimimizin ne kadar da kötü olduğunu anladım. Hele ki bir anım var ki sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum.
8. sınıf tarih derslerine girdiğim bir derste öğrencilerime “kardeşlerim, dostlarım, yoldaşlarım” diye seslenip ders anlattıktan sonra kız öğrencim parmak kaldırıp söz istedikten sonra onu dinlemeye başladım. Bana ders ile alakalı soru soracağını düşünür iken bana “öğretmenim siz bize kardeşlerim diyorsunuz neden?” Aslında bu soruya önce şaşırmıştım. Ben de ona “siz benim kardeşlerimsiniz” dedim, o da ardından “kimse bize böyle hitap etmiyor öğretmenim” deyince ışıklar yanmıştı kafamda. Ve anlamıştım ki bizler, kardeşlerimize en büyük şeyi öğretememişiz, o da sevip sevilmek.
Tek derdimiz son ders zilin çalması ile eve gitmek olan, daha fazla ek ders ücreti ile kredi borçlarımız. Öğretme gibi bir derdi olan bizler, nasıl eğitimcileriz ki. Ama sonunda üretmiyorlar, mücadele etmiyorlar, zararlı alışkanlıklara sürükleniyorlar diye suçu kardeşlerimize atıyoruz. Ne de muhteşem bir analiz!
Eğitimden bahsetmişken adaleti de es geçmeden olmaz. Çünkü sayıları binleri bulan birçok eğitimci, yaşadığımız ülkede adaletsiz bir biçimde işinden olmuş, bununla beraber düşüncelerinden dolayı zindanlarda tutsak olmuştur. Evet, toplumların ilerlemesinde bayraktar olma rolü üstlenen, toplumlara yol gösterici pozisyonda duran eğitimli güzel insanlara sistem maalesef tahammül edememiştir. Çünkü onlar da biliyor ki sistemlerini yıkacak tek şey, düşünen, sorgulayan insanların var olmasıdır. İşte bu yüzden adalet üzerinden adaletsizlikler yaratarak insanlar üzerinde güç kurmaya çalışmaktadırlar. Yani gücün esiri olmuş iktidar sahipleri, topluma korku salmaya çalışmışlardır. Tarihte birçok iktidar sahibi bu yolu seçmiş ancak hepsinin sonu karanlık olmuştur. İktidarın tepesindeki insanların adaletsiz davranışları ve hükümleri doğrudan toplumu da etkilemiştir. Toplum, birbirinden kopmuş, ayrışmış ve korku dolu, yığınlar hâline gelmiştir. Özellikle de ekonomi üzerinden bilinçaltına yerleştirilen işten çıkarılma korkusu, emekçileri, kan emici vampirlerin önüne hazır lokma olarak sunmuştur. Çünkü sistem, o kadar güzel işlemektedir ki, emekçi banka kredisi almış ve bunu ödemek zorunda. Durumu fark eden vampirler de pusuda bekleyip emekçilerin birçok hakkını gasp etme yoluna gitmiştir. Anlayacağınız, bazı kavramlar sadece bir kavram olmaktan daha fazlasıdır.
Kavramlar, doğrudan doğruya toplumları etkileyen ve onları ya aydınlığa ya da karanlığa götüren kılavuzlar olmuşlardır. Bende çalıştığım birçok sektörde adaletsizliğe uğradım ve hâlâ daha uğramaktayım. İşin komik yanı ise kapitalizmin tapınakları olan kurumsal şirketlerden tutun da yine kapitalizmin mescitleri hâline gelmiş küçük işletmeler dahi hak ve hukuk kavramlarını çiğnemiş ve sömürmüştür. Bunlar var olan sorunlar. Peki bunlara çözüm nedir diye soracak olursanız da en büyük çözüm vicdandır. Vicdan her alanda ve her yerde adaleti sağlayıp terazinin eşit olmasını sağlar. Ne yüce insanî bir değerdir “vicdanlı olmak”.
Roni Bakır

1 Mayıs ve Birleşik Cephe

1 Mayıs, dünyanın her yerinde işçi sınıfının birlik günü ve uluslararası planda örgütlü işçileri birleştiren bir tarihtir. Bu tarihte Karl Marx’ın “tüm ülkelerin işçileri birleşin” şiarına uygun hareket edilir ve bu şiar herkes tarafından kabul görür. Bu tarihte çeşitli okullara ve gruplara mensup öncü işçileri birbirinden ayıran ve farklılaştıran engeller kendiliğinden yıkılır.
1 Mayıs, sadece Enternasyonal’in belirlediği bir tarih değil, tüm uluslararası gerçekliğe ait bir gündür. Sosyalistlerin, komünistlerin ve tüm kurtuluşçu güçlerin ruhları birbirlerine karışır ve nihai kavgaya doğru ilerleyen ordunun içinde cem olur.
Sonuçta bu tarih, işçi sınıfının birleşik cephesi iddiasının mümkün hâle geldiği ve hiçbir çıkarın birbiriyle çatışmadığı bugüne ait bir zorunluluğun pratiğe dönüştüğü bir gündür.
Bu uluslararası gün, birçok aracıyı davet eder. Bugün Perulu işçiler, birleşik cephenin zaruri olduğunu görmektedirler, ayrıca onlar, bu cephenin kurulması konusunda bir yığın imkâna sahiptirler. Son zamanlarda hizipçi girişimlerde bulunulmuş, bu gibi çalışmaların anlaşılmasına dönük adımlar atılmış, dahası, bu girişimlerin başarısızlıkla sonuçlanmasının zaruri olduğu görülmüştür. Peru’da öncü işçi hareketinin altının oyulmasına ve engellenmesine yönelik tehlike bu sayede savuşturulmuştur.
Bu öncülüğe katkım noktasında benim tavrım, her zaman bu türden bir birleşik cephenin propagandasını yapmak ve herkesi bunun için ikna etmek yönünde olagelmiştir. Bu noktada dünya krizinin tarihi ile ilgili olarak verdiğim dersler hatırlanabilir. Direnişin ilk emareleriyle ve kimi kadim dinî özgürlük hareketlerinin taşıdıkları endişelerle alakalı yorumlarımda, eylemin verimliliği ve etkililiği konusunda sahip olduğum kuşkuları iletmiş, Halk Üniversitesi’ndeki kürsüden şunu söylemiştim: “Bölünmek için henüz çok azız. Ne etiketleri ne de isimleri mesele yapmalıyız.”
Sonrasında bu ve buna benzer sözleri yineleyip durdum. Bıkıp usanmadan da yineleyeceğim. Bizde yeni yeni ortaya çıkan sınıf hareketi, hâlâ çok sınırlı ve ufak, bu sebeple onu bölüp parçalamayı düşünüyoruz. Oysa vaktimiz gelmeden önce bizim daha çok ortak iş yapmamız ve daha çok işte ortaklaşmamız gerekiyor. Daha çok günü birlikte kucaklamak zorundayız. Aynı şekilde bu, sosyalistlere, sendikacılara, komünistlere ve kurtuluşçu güçlere de ait bir görevdir. Yenilenmeye yönelik tohumlar ekmeli, sınıfsal fikirlerin gelişmesini sağlamalıyız. Tek yapmamız gereken, sarı sendikaları ve sahte “temsilî kurumlar”ı işçi sınıfından uzak tutmaktır. Gerici baskı yöntemlerine ve saldırılara karşı mücadele etmeliyiz. Kürsüyü, basını ve işçi sınıfının örgütünü korumalıyız. Kölelerin ve yerli halkın intikamını almalıyız. Nihai hedefimizse, bu türden tarihsel ve öncelikli görevlerin ifa edilmesi suretiyle herkesin bizim yolumuzda bir araya gelmesini sağlamaktır.
Birleşik cephe, kişiliği ve cepheyi oluşturan hiçbir bağlantı tarzını devre dışı bırakamaz. O, tüm öğretilerin tekil bir öğreti dâhilinde karışıp birleşmesini ifade etmez, bilâkis cephe, kendine has, pratiğe dönük bir birlik faaliyetidir. Birleşik cephe programı, tüm soyutlama ve ütopyaların dışında, önemli gerçekler üzerinde durur. Birliği methetmek, ideolojik kafa karışıklığını methetmek değildir. Birlik içinde herkes, kendi bağlantılarını ve planlarını muhafaza edebilmelidir. Herkes, kendi inancına göre çalışmalıdır. Fakat herkes, sınıfla dayanışma içerisinde, ortak düşmana karşı savaşmalı, aynı devrimci irade ve ortak tutkuyla hareket edebilmelidir. Birleşik bir cephe kurmak, somut bir sorun ve acil zorunluluk öncesinde ortak bir davranışı paylaşmaktır. Cephe, hizmet edilen öğretinin veya öncülük noktasında herkesin elde ettiği verili konumun terk edilmesi anlamına gelmez. “İşçi sınıfının birliği” denilen bu muazzam ortaklaşmada muhtelif eğilimler ve ideolojik farklılıklar kaçınılmazdır. Eğilimlerin ve grupların varlığı asla kötü bir şey değildir; bilâkis, devrimci sürecin gelişkin olduğuna dair bir işarettir. Önemli olan, bu grup ve eğilimlerin günün somut gerçekliğiyle ilgili bildikleridir. Bu birliktelik, tam anlamıyla steril olamaz. Devrimci, kitlelere yönelmedikçe, hatiplerin ezberci şikâyetlenmelerinden ve mızırdanmalarından asla kurtulamaz. Mevcut kuvvetler, birbirlerini incitmek suretiyle vakitlerini heba edeceklerine, düşmanın toplumsal düzenine ait kurumlarla, onun adaletsizliğiyle ve işlediği suçlarıyla savaşmalıdırlar.
Artık bizi birleştiren bu tarihsel zeminin önemini tüm öncülere ve yenilenme sürecinin tüm önderlerine hissettirmenin vaktidir. Gazete, bize sayısız önemli örnek sunmaktadır. Germaine Berthon, çok kısa bir zaman önce tanık olduğumuz, şaşırtıcı bir örnektir. Berthon, sosyalist Jean Jaurés’i katleden beyaz terörün bir örgütleyicisini ve failini vuran bir anarşistti. Devrimin içten, yüce ve asil ruhu, tüm teorik engelleri aşarak bu tip çabaları idrak etmekte, onları saygıyla anmaktadır. Hayatı katı bir formül içinde taşlaştırıp hareketsiz kılmak isteyenler, anlayış kıtlığı çeken övüngen sekterlerdir.
Bize göre, işçi sınıfının birleşik cephesi, sınıfın hasretle gerçekleşmesini beklediği en temel düşüncedir. Kitleler, birlik talep etmektedirler. Kitlelerin arzusu inançtır. Bu sebeple birliği oluşturacak müşterek ruh, yıpratıcı, çözücü ve kötümser sesleri redde tabi tutmaktadır; kitlelerse kendilerine hitap eden iyimser, sıcak ve genç bir ses duymak istemektedirler.
Jose Carlos Mariátegui
Lima
1 Mayıs 1924

1 Mayıs ve Hürriyet Mücadelesi

Yoldaşlar, bugün 1 Mayıs’ı tüm dünya genelinde sermaye iktidarının devrileceği günü hasretle bekleyen işçilerle birlikte kutluyoruz.
Bu platform [Lobnoye Mesto][1], yüzlerce yıl emekçi halkın zalimlerin boyunduruğu altında nasıl çile çektiğine dair bir andaç niteliğinde.
Zira biliyoruz ki sermaye iktidarı, elindeki güç ve geçmiş zamanlarda bile öfkeye sebebiyet veren zulüm olmazsa, varlığını asla sürdüremez.
Bu anıt, ayaklanan köylüleri temsil eden bir insan adına dikildi.[2] Burada o kişi, hürriyet için mücadele ederken canını verdi.
Rus devrimcileri de sermayeye karşı mücadelede birçok fedakârlıkta bulundular ve çok sayıda canını kurban verdiler.
İşçiler, köylüler ve hürriyet savaşçıları en iyilerini feda ettiler bu uğurda. Bu mücadele, sermayenin sunduğu hürriyet için verilmedi, o hürriyet, bankaların, özel mülkiyete ait fabrikaların ve vurgunculuğun hürriyetini ifade etmiyordu.
Böylesi hürriyet yerin dibine batsın!
Bize asıl lazım gelen, gerçek hürriyettir ve bu hürriyet de ancak toplum tümüyle emekçi insanlardan meydana geldiğinde mümkündür.
Böylesi bir hürriyete erişmek için daha fazla emeğe ve daha fazla fedakârlığa ihtiyaç vardır.
O büyük hedefe ulaşabilmek ve sosyalizmi inşa edebilmek için elimizden gelen her şeyi yapacağız.
V. I. Lenin
Dipnotlar
[1] Lobnoye Mesto, Kızıl Meydan’da bulunan yuvarlak, taştan platformdur. On altıncı ve on yedinci yüzyılda kralların fermanları ve idam cezaları buradan ilân edilirdi.
[2] Lenin’in bahsini ettiği, anıtı yapılan kişi, 1671’de bahsi geçen platformda idam edilen, 1667-71 arası dönemde gerçekleşmiş olan köylü ayaklanmasının lideri Stepan Razin’dir.

Rancière ve Demiryolu İşçileri

Paris’in kuzeyinde greve giden demiryolu işçileri, Jacques Rancière’e demiryolu reformuna karşı hâlihazırda süren mücadele ve dayanışmanın anlamı ile ilgili birkaç soru sordular. Eşitlikçi düşünür, felsefeci ve bir “cahil hoca” olarak Rancière şu cevapları verdi:
Anasse, Le Bourget’de makasçı: Bugün bir aydın, işçi greviyle nasıl dayanışma içine girmeli?
“Aydın” denilen o fikirden pek hazzettiğim söylenemez zira bu fikir, görüşler konusunda bir tür tekele veya işçi mücadelelerine sunduğu desteği afişe eden ve onun reklâmını yapan aydın duruşuna işaret ediyor. Bence başkalarından bekledikleri dayanışma eyleminin tam olarak neyi ifade ettiğini, bu dayanışmanın maddi bir yardıma mı yoksa destekleyici açıklamalarda bulunmaya mı denk düştüğünü mücadeleyi yürütenler söylemeliler. Gelgelelim bana kalırsa asıl önemli mesele, bugün farklı durumlar ve farklı mücadeleler arasındaki mesafenin giderek kapanıyor olmasıdır. Devlet demiryolları [SNCF] ve diğer faaliyet alanlarında olduğu gibi üniversitelerde de benzer bir saldırıya maruz kalıyoruz. Yani bugün dayanışmanın hükmettiği, herkesin eğitim, sağlık, ulaşım ve benzeri hizmet alanlarında, toplumsal mertebesinden bağımsız olarak, aynı imkânlardan istifade ettiği o dünya saldırı altında.
Kerim, Landy Bakım Merkezi’nde işçi: Sahip olduğumuz statünün bugün artık geride kalmış olan bir döneme ait bir imtiyaz olduğu söyleniyor. Sizce bugün hak ve imtiyaz nedir, neyi ifade eder?
Bir imtiyaz, tıpkı geçmişte varolan asalet unvanları gibi, belirli kimi toplumsal kategorilerin farklı ve üstün olduğunu söyleyen, ancak bu düzlemde sahip olunan bir avantaj. Buna karşılık, hak ise herkes gibi olduğunuz ölçüde yararlandığınız bir şey. Hak, aynı zamanda eşitliğin cari olması için verilen mücadele üzerinden kazanılıyor. Demiryolu işçileri, halk hareketi, herkese aynı hizmeti verme imkânını sunan kamu hizmetleri pratiğinin yürürlüğe sokulmasını sağladığı noktada bir statüye kavuştular. Bugün muktedirlerin saldırısı altında olan da herkesin eğitim, sağlık, ulaşım gibi başlıklarda eşit koşullara sahip olması gerektiği görüşü. Bu saldırıyı gerçekleştirenler, saldırılarını meşrulaştırmak adına, geçmişte verilmiş mücadeleler aracılığıyla kazanılmış toplumsal hakların basit birer “imtiyaz” olduklarını söylemek durumunda kalıyorlar. Oysa bu “imtiyazlar” ve “imtiyazlılar” konusunda gürültü kopartanların asıl derdi, mevcut düzeyi aşağı çekmek, herkesi o haklardan mahrum etmek.
Laura, Le Bourget’de makasçı: Zaman içerisinde bu grevin daha da sertleşmesi olası. İnsanları rehin alan kişilermiş gibi bahsediyorlar bizden. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
“İnsanları rehin alma” lafı üzerine kurulu olan bu söylem, esasen, sıradan insanların gerçek mağdurlar olduğunu dile getiren düşünce adına toplumsal mücadeleleri itibarsızlaştırmaya dönük çabanın bir parçası. Fakat burada sadece dilin kötüye kullanımından söz edilemez. Kelimelerin bu şekilde kullanılması, maddi gerçeklik açısından ele alınmalı. Yıllardır, mücadele dâhilinde, işçilerin bilhassa patronları ve müdürleri kaçırarak, kendi taleplerini kibarca dillendirmenin ötesine geçen eylem biçimleri ile her türden eylemin kriminalize edilmesine dönük yığınla girişime tanıklık ettik. Onların ufak adımlarla asıl kriminalize etmeye çalıştıkları şey, toplumsal mücadelenin ta kendisidir. Dolayısıyla grevin birçok insanın karşısına çıkarttığı güçlüğü dikkate almak, ama aynı zamanda da “insanları rehin alma” suçlaması üzerinden dile getirilen şantajlara karşı koymak gerekmektedir.

Herut’un Hayaleti

Herut’un Hayaleti: Einstein’ın 70 Yıl Önceki İsrail Değerlendirmesi
New York Times’ın 4 Aralık 1948 tarihli nüshasında Albert Einstein ve Hannah Arendt gibi Yahudi aydınların bir mektubu yayınlandı. Mektup, İsrail’in bağımsızlığını ilân edişinin üzerinden birkaç ay geçtikten, yüzlerce Filistinli köyü, köylüler topraklarından kovulması ardından, imha edildikten sonra yayınlanmıştı.
Mektup, esas olarak İsrail’de yeni kurulmuş olan Herut [Özgürlük] Partisi’ni ve genç lideri Menachem Begin’i eleştirmekteydi.
Herut denilen parti, İrgun isimli terörist çetenin içinden çıktı. Bu çete, Araplara yönelik birçok katliam gerçekleştirdi. Söz konusu katliamlar, 1947-48 arası dönemde Filistinlilere yönelik uygulanan etnik temizliği ifade eden Nekbe’nin zeminini meydana getirdi.
Mektupta Einstein ve diğer isimler, Herut’u “Nazilere ve faşist partilere örgüt, yöntem, siyaset felsefesi ve toplumsal çekicilik açısından çok benzeyen bir politik parti” olarak tarif etmekteydiler.
İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, holokostun yol açtığı yıkımın capcanlı olduğu bir dönemde kaleme alınmış olan bu mektup, esasen o dönemde Yahudi aydınlar arasında varolan bir yarığın nişanesi olarak görülmelidir: Özünde bu, İsrail’e ve onun kanlı doğum sürecine destek çıkan Siyonistlerle ahlâkî bir duruş sergileyip İsrail’e karşı çıkanlar arasında oluşmuş bir yarıktı.
Üzülerek belirtmem gerekir ki İsrail’e karşı çıkan grup, bugün hâlâ varlık gösterse de mücadeleyi kaybetmiştir.
Sonrasında bu Herut denilen parti, başka örgütlerle birleşerek Likud [İttihat] partisini meydana getirdi. Begin, Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Bugün İsrail’in tanıklık ettiği en sağcı koalisyonun başında Likud var. Herut’un Nazilerin ve faşistlerin felsefesine benzeyen felsefesi galip geldi. Tüm İsrail toplumunu ele geçirdi ve onu tanımlamaya başladı.
Bugün gençler arasında söz konusu sağcı eğilime eskiye nazaran daha fazla rastlanılıyor.
Başbakan Benjamin Netanyahu, Begin’in partisinin, yani Likud’un lideri. Başını çektiği koalisyonda Rusya doğumlu savunma bakanı Avigdor Lieberman da var. Lieberman, aşırı milliyetçi parti Yisrael Beiteinu’nun [İsrail Vatanımız] kurucusu.
Gazze’de kuşatma altındaki Filistinlilerin gerçekleştirdiği ve hâlen devam eden gösterilere cevap olarak ve İsrail ordusunun silâhsız göstericileri öldürmesini veya yaralamasını meşrulaştırma gayretiyle Lieberman şunu söylemişti: “Gazze’de masum insan yok.”
Bir savunma bakanı bu türden bir laf ettiğinde, İsrailli keskin nişancıların genç Filistinlileri vurduktan sonra kameralara sevinç pozları vermelerine şaşırmamak gerekiyor.
Bu, faşizme has bir söz ve İsrail toplumunda hâkim olan dilin bir ürünü.
Netanyahu’nun başını çektiği koalisyon hükümeti, bu türden, ahlâken itiraz edilmesi gereken kişilerle dolu.
Örneğin Ayelet Şakid isimli İsrailli siyasetçi, birçok kez Filistinlilere soykırım uygulanması çağrısında bulundu.
Şakid, 2015’te Facebook duvarına şunu yazıyordu: “Filistinlilerin hepsi düşman güce mensup birer savaşçı, dolayısıyla başlarından aşağıya kan akmalı. Bu savaşçılara bugün bir de o şehitlerin anneleri de eklendi. Yılanların besleyip büyütüldüğü birer yuva olduğu için onlar da ölmeli. Aksi takdirde oralarda çok daha fazla küçük yılan yetişecek.”
Bu cümlelerin kaleme alınmasından birkaç ay sonra, Aralık 2015’te Netanyahu Şakid’i adalet bakanı yaptı.
Şakid, Yahudi Yurdu Partisi üyesi. Partinin başında Naftali Bennett var. Bennett, benzer türde cümleler sarf eden bir isim, aynı zamanda eğitim bakanı. Gazze sınırında insan hakları ihlali ile suçlanan İsrail askerlerini savunmak için ilkin Bennett öne atılmış, diğer siyasetçiler de onun peşinden gitmişti.
19 Nisan’da İsrail bağımsızlığını kutladı. 1948’de Herut’u tanımlayan Nazi ve faşist zihniyet, bugün ülkedeki en güçlü yönetici sınıfı tanımlıyor. İsrailli liderler açıktan kıyımdan ve soykırımdan bahsediyorlar ama öte yandan da İsrail’i uygarlığa, demokrasiye ve insan haklarına dair bir ikona olarak takdim edip göklere çıkartıyorlar.
Eskinin kültürel Siyonistleri bile yetmiş yıl sonra o sevgili İsrail’lerinin ne kadar korkunç bir varlık hâline geldiğini görüp dehşete kapılıyorlar.
Ama her şeye rağmen şurası kesin: Filistin halkı, bugün hâlâ toprak, kimlik, haysiyet ve hürriyet için mücadele ediyor. Şunu da söylemek lazım ama: İsrail’in en büyük düşmanı, İsrail’in bizatihi kendisi. Ülke, son yıllarda tatbik edilen şiddet politikası ve ideoloji sebebiyle bölünmüş durumda. Buna karşın İsrail’de sürmekte olan ideolojik tartışmalarda şiddetin kesintisiz sürmesi, ırkçılık ve ırk ayrımcılığı lehine görüşler dile getiriliyor.
“Ortadoğu’daki yegâne demokrasi” olduğu söylense de bu ülkede eleştiri alanı gayet dar.
Bugün İsrail’i Netanyahu, Lieberman, Bennett ve Şakid gibiler temsil ediyor. Onların arkasında da sağcı dindar ve aşırı milliyetçi kitleler var ve bu insanlar, Filistinlilere, insan haklarına, barış ve adalet gibi beş para etmez değerlere zerre önem vermiyorlar.
1938’de Einstein, İsrail’in kurulmasına dönük girişimlerin ardındaki fikirle mücadele içerisindeydi ve bu bağlamda İsrail’in kuruluşunun “Yahudiliğin özüne aykırı” olduğunu söylüyordu.
Birkaç yıl sonra, 1946’da Einstein, Filistin meselesini ele alan İngiliz-Amerikan Soruşturma Komitesi’nin huzurunda yaptığı konuşmada şunu söylemekteydi: “İsrail’e ne gerek var, hâlâ daha anlamış değilim. […] Kuruluşunun kötü olacağı kanaatindeyim.”
Einstein bugün yaşasaydı, onun İsrail’in Filistinlilere yönelik uyguladığı şiddet ve yasadışı uygulamalar konusunda hesap vermesi için çalışan BDS hareketine iştirak edeceğine hiç şüphe yok.
Aynı şekilde Einstein bugün yaşasaydı, büyük olasılıkla İsrailli liderler ve destekçileri onu “antisemit” veya “kendinden nefret eden bir Yahudi” olarak damgalayacaktı. Günümüzün Siyonistlerinin fazla sıkıntısız olduğunu belirtmek lazım.
Gelgelelim bu insana acı veren bakış açısının terse çevrilmesi şart. Filistinli çocuklar terörist değiller, dolayısıyla onlara terörist olarak muamele edilemezler. Onlar “küçük birer yılan” da değildir. Filistinli anneler öldürülemez. Filistin halkı, kökü kurutulması gereken, “düşman güce mensup birer savaşçı” olarak görülemez. Soykırım kesinlikle normalleştirilemez.
İsrail’in bağımsız olduğu günden ve Einstein’ın mektubundan yetmiş yıl sonra ülke kan ve şiddet yüklü bir miras bıraktı geriye. Bugün Tel Aviv’de sürmekte olan partiye rağmen kutlama yapmak için bir sebep yok, asıl yas tutmak için yığınla sebep var.
Gene de umut hâlâ capcanlı, çünkü Filistin halkı direnmeye devam ediyor. Tek ihtiyaç duydukları şey, dünyanın kendileriyle dayanışma içerisine girmesi. Herut’un hayaletinden bizi ancak bu dayanışma kurtarır, Nazilerin ve faşistlerin felsefesi ancak bu sayede mağlup edilip toprağa gömülür.
Remzi Barud

Karl Marx’ın Doktrininin Tarihsel Yazgısı

Marx’ın doktrininde en önemli nokta, sosyalist toplumun yaratıcısı olarak proletaryanın evrensel tarihsel rolünü günışığına çıkarmış olmasıdır. Peki Marx’ın bu doktrini formüle ettiği günden beri dünya genelinde yaşanan olaylar onu doğrulamış mıdır?
Marx bu doktrini ilk olarak 1848’de geliştirmişti. Marx ve Engels’in 1848’de yayınlanan Komünist Parti Manifestosu, bu doktrinin bugüne dek yapılmış en tam ve en sistematik yansımasıdır. O zamandan bu yana dünya tarihi, belli başlı üç döneme ayrılır: a) 1848 Devrimi’nden Paris Komünü’ne (1871) dek uzanan dönem; b) Paris Komünü’nden Rus Devrimi’ne (1905) dek uzanan dönem; c) Rus Devrimi’nden günümüze dek uzanan dönem.
Şimdi bu dönemlerden her birinde Marx’ın doktrininin ne tür bir yazgıyla karşı karşıya kaldığına bir bakalım.
I.
Birinci dönemin başında Marx’ın doktrini, henüz döneme hâkim olmaktan uzaktır. O, sadece sosyalizme ait çok sayıda hizip ve akımdan bir tanesidir. Sosyalizmin hâkim biçimleri, temelde bizdeki halkçılığa [Narodnizme] benzeyen akımlardır: bunların ortak özelliği ise, tarihsel hareketin materyalist temelini anlayamamak, kapitalist toplumdaki sınıflardan her birinin rolünü ve önemini kavrayamamak ve demokratik reformların burjuva niteliğini “halk”, “adalet”, “hukuk” vb. üzerine söylenen sözde sosyalist laflarla gizlemektir.
1848 Devrimi, Marx-öncesi sosyalizmin bütün bu şamatalı, uyumsuz ve tutarsız biçimlerine kesin bir darbe indirir. Bütün ülkelerde devrim, toplumun çeşitli sınıflarını iş başında gözler önüne serer. Paris’te 1848 Haziran’ında işçilerin cumhuriyetçi burjuvazi tarafından katledilmesi, proletaryanın ve yalnızca proletaryanın sosyalist niteliğini kesin olarak ortaya koyar. Liberal burjuvazi, bu sınıfın bağımsızlığından öylesine korkar ki, en berbat gericiliği yüz kez mubah sayar. Liberalizm, korkusundan gerici güçlere yaltaklanır. Köylülük, feodalizme ait kalıntıların ortadan kaldırılmasıyla yetinir ve düzenden yana tavır alır; nadiren işçi demokrasisi ile burjuva liberalizmi arasında yalpalayıp durur. Sınıf dışı sosyalizm ve sınıf dışı politika üzerine kurulu tüm doktrinler gevezelikten başka bir şey olmadıklarını ispatlamışlardır.
Paris Komünü (1871) burjuva reformlarının bu evrimini sona erdirir. Sınıf ilişkilerinin en açık biçimde ortaya çıktığı politik örgütlenme biçimi olarak cumhuriyet, güçlenmesini salt proletaryanın kahramanlığına borçludur.
Avrupa’nın tüm diğer ülkelerinde daha karışık ve daha yavaş bir biçimde yaşanan evrim, hep aynı sonuca, kesin biçimini alan bir burjuva toplumuna ulaşır. Fırtınalarla ve devrimlerle geçen birinci dönemin (1844-1871) sonunda Marx-öncesi sosyalizm ölür. Bağımsız proletarya partileri doğar: Birinci Enternasyonal (1864-1872) ve Alman sosyal demokrasisi.
II.
İkinci dönemin (1872-1904) birincisinden farkı, “barışçıl” niteliği ve devrimlerin yokluğudur. Batı, burjuva devrimlerini bitirmiştir. Doğu ise henüz bu devrimlere hazır değildir.
Batı, gelecekteki dönüşümlerin “barışçıl” hazırlık dönemine girer. Her yanda, proleter bir temele dayalı sosyalist partiler kurulur, bunlar, burjuva parlamentarizminden yararlanmayı, gündelik basın organlarını, eğitim kurumlarını, sendikalarını ve kooperatiflerini kurmayı öğrenir. Marx’ın doktrini tam bir zafere ulaşır ve yayılmaya başlar. Proleter güçler, yavaş ama emin adımlarla toparlanırlar ve gelecekteki savaşa yönelik hazırlık yaparlar.
Tarihin diyalektiği gereği marksizmin teori alanındaki zaferi, düşmanlarını marksist kılığa bürünmeye zorlar. İçeriden çürümekte olan liberalizm, sosyalist oportünizm biçimi altında hortlamaya çalışır. Bunlar, eldeki güçlerin büyük savaşlara hazırlandığı dönemi bu savaşlardan vazgeçmek olarak yorumlar. Liberalizme göre, ücretli köleliğe karşı mücadele etmek amacıyla kölelerin durumlarını düzeltmeleri, özgürlük haklarını birkaç kuruş karşılığında satmalarıyla gerçekleştirilir. “Sosyal barış”ı (yani kölelikten yana olan barışı) ve sınıf mücadelesinden vazgeçilmesini alçakça savunurlar. Bunların sosyalist parlamenterler, işçi hareketinin çeşitli memurları ve “sempatizan” aydınlar arasında pek çok yandaşları vardır.
III.
Oportünistler, “sosyal barış”ı göklere çıkartıp “demokrasi” sayesinde fırtınaları önlemeye gayret ederlerken, Asya’da dünyayı sarsan yeni bir fırtına dönemi açılmıştır. Rus Devrimi’ni Türk, İran ve Çin devrimleri takip etmiştir. Bugün bu fırtınalar ve Avrupa’daki “yankılar”ına tanıklık ediyoruz. Hâlen çeşit çeşit “medenî” sırtlanın iştahını kabartan büyük Çin Cumhuriyeti’nin kaderi ne olursa olsun, Dünya’da hiçbir güç, ne Asya’daki feodal düzeni geri getirebilecek ne de Asya ve Orta Asya’daki ülkelerde yaşayan halk yığınlarının kahramanlıklarla inşa ettikleri demokrasiyi yeryüzünden silebilecektir.
Kitle mücadelesi için hazırlık yapılmasını ve onun geliştirilmesini zaruri kılan koşulları dikkate almayan kimi insanlar, Avrupa’da kapitalizme karşı kararlı bir biçimde verilen mücadelenin uzun süredir ertelenmiş olması sebebiyle, kitleleri ümitsizliğe ve anarşizme sürüklemektedir. İşte şimdi bu anarşist ümitsizliğin ne kadar dar görüşlü ve ödlekçe olduğunu görüyoruz.
Sekiz yüz milyon insanı barındıran Asya’nın Avrupalılarla aynı ülküler uğruna verdiği mücadeleye girmesi karşısında, ümitsizliğe düşmek şöyle dursun, aksine bizim cesaretlenmemiz gerekmektedir.
Asya’daki devrimler, bize liberalizmin aynı sünepeliğini ve alçaklığını, demokratik yığınların bağımsızlığının aynı olağanüstü rolünü, proletarya ile her türlü burjuvazi arasındaki aleni ayrımı ortaya koymuştur. Avrupa ve Asya’daki deneylerden sonra hâlâ sınıf dışı bir politikadan ve sınıf dışı sosyalizmden söz eden herkes, sadece kafese kapatılıp Avustralyalı bir kangurunun yanında teşhir edilmeye müstahaktır.
Asya’dan sonra, Avrupa da kıpırdamaya başlamaktadır. Ancak bu kıpırdanma, Asya’daki tarzdan farklı bir tarza sahiptir. 1872-1904 yıllarının “barışçıl” dönemi bir daha geri gelmemecesine kapanmıştır. Hayat pahalılığı ve tekellerin etkisi, ekonomik mücadelenin eşi benzeri görülmemiş biçimde şiddetlenmesine yol açmıştır. Liberalizmin en çok ayarttığı İngiliz işçileri bile silkelenmeye başlamışlardır. Almanya’da, iflah olmaz burjuva junkerlerin (aristokratların) ülkesinde, politik bir bunalım gözlerimizin önünde cereyan etmektedir. Silâhlanma çılgınlığı ve emperyalist politika, bugünkü Avrupa’yı bir barut fıçısına dönüştürmüştür. Diğer yandan da tüm burjuva partileri zayıflamakta, proletarya sürekli olarak olgunlaşıp gelişmektedir.
Marksizmin ortaya çıkmasından bu yana, o dünya tarihinin üç büyük döneminin her birinde doğrulanmış ve yeni zaferler kazanmıştır. Fakat önümüzdeki tarihsel dönem, proletaryanın doktrini olan marksizme daha da parlak zaferler kazandıracaktır.
V. I. Lenin
1 Mart 1913

Nefret mi Öfke mi?

“Evinizi işinizi çalan patronlardır. Savaş ve açlıktan kaçarken botlarda yaşamlarını yitirenler değil!” [İtalya]
Soru: Nefret, her gün bizim doğrudan veya dolaylı olarak yüzleştiğimiz bir olgudur. Kanaatimce kolektif nefret, politik düzlemde istismar ve maniple edilebilir. Yaptığımız bu sohbette ben, bilhassa ırksal nefret ve sınıfsal nefret meselelerini nasıl değerlendirdiğinizle ilgileniyorum. Motifler farklı. Fakat üzerinde durulduğunda görülüyor ki ortaya hep aynı sonuç çıkıyor ve halklar yok ediliyor.
Ernst Bloch: İlk planda nefret, hoş bir vasıf değil. İnsanı öfkelendirir ve kör eder. Doğru olduğunda bile insanın simasını kötüye doğru değiştirir. Ama gene de sınıfsal nefretle ırksal nefret arasında içerik ve muhatap noktasında net farklılıklar olduğunu belirtmek gerek. Irksal nefret ve yabancı düşmanlığı gibi nefretin bastırılmış biçimlerinde saldırganlık, aşırı ölçüde körüklenir ve insan, o saldırganlığın temellerini bile sorgulamaz. Sınıfsal nefret ise ta Spartaküs döneminden beri sömürü ve zulümden kaynak alır.
“Yahudilerdir başımızdaki belâ” ve “yabancı işçilerdir başımızdaki belâ” türünden sözlerle Marx’ın Kapital’de incelediği, insanların kapitalizme yönelik duydukları gerçek düşmanlık arasında net bir ayrım yapmak lazım. On sekizinci yüzyılda, Adam Smith’in döneminden, hatta onun öncesinden beri, yani on beşinci ve on altıncı yüzyılda müteşebbisler kendilerini loncalardan kurtardılar, böylelikle üretici güçler zincirlerini kırmış oldu. Fransız Devrimi, Aydınlanma ve Ansiklopedistler bu döneme ait. Tüm bunlar, hatta özgürlük denilen kategorinin kendisi bile, ekonomik sistemin prangalarından kurtulması sayesinde ortaya çıkabildi. Bu anlamda Marksizm, 1800 yılına dek yaşanan kapitalist gelişimi oldukça ilerici kabul eder (ki bu ilerleme, her daim muhafazakârların ve gericilerin kafasını karıştırmış bir husustur). Ancak kapitalizm, çelişkiler yurttaşların eski feodal yatağa yuvarlanmasına neden olacak ölçüde derinleşene dek ilericiliğini muhafaza etti.
Ortaya çıktığı noktada aşağıdakilerin nefreti, esasen yukarıdakilerden kaynaklanır. Bu noktada nefret edilenler, önemli bir rol oynarlar zira nefret yüklü olanlar bizatihi kendileridir: yukarıdakiler, küçük insandan, köylüden ve ezilenden nefret ederler, bilhassa isyan ettiklerinde. Beyaz terör, kızıl terörü aşan boyutlarda gerçekleşmese bile her daim ona denk düzeydedir. Buradaki aşırılık, yoksul odun hırsızlarına darağaçlarında verilen orantısız cezayla kıyaslanabilir ancak.
Irka ve yabancılara dönük nefret, muhafazakârların körlüğünden, gerçeklere mantıklı yaklaşmamasından kaynaklanır. Bu özellikleri yüzünden muhafazakâr, yukarıdakilerin beslediği nefrete veya sağdan kaynaklanan nefrete alkış tutar ve o nefrete ortak olur, sonuçta da nefret ettiği kişilere iftiralar atar ve onun yolu büyük bir aptallıkla anti-komünizme çıkar. Çoğunlukla sağdan kaynaklanan antisemitizm gibi bu anti-komünizm de “Rus”u, “Alman”ı, “Fransız”ı ve “Yahudi”yi genelleştirir. Anti-komünizm de genelleme çabasının en kötü biçimlerinden biridir ve her türden farklılığa karşı kördür. Genellemeci yaklaşım, aptallığın hüküm sürdüğü yerde gelişip serpilir.
Fakat bence asıl mesele, şu soruyu sormaktadır: somut devrimci durumlarda nefret, en azından bir süre, izin verilebilecek bir araç mıdır? Yukarıdakilerden yetkiyi aldığı noktada yozlaşan ve körlükle, saf hınçla suça bulaşan bu nefret gözden kaybolur. Bu nefret öfkeye dönüştürülmelidir. Öfke, nefretten çok farklıdır. İnsanların haklı nefretten değil de haklı öfkeden söz etmelerinin sebebi buradadır. Öfke, kitlelerin Bastille’e hücum edip yıkmasına, Zwing-Uri Kalesi’nin fethedilmesine ve William Tell’in Gessler’in şapkası önünde eğilmeyi reddetmesine neden olan ana unsurdur. Öfke, insan haysiyetine, dik duruşumuza yönelik saldırılara duyduğumuz kızgınlıktır. Nefretse soluktur, karamsardır, korkaktır, insanın içini yiyen kurttur, üzerindeki gaz kimi zaman patlar. Öte yandan öfke alenidir, soluk yüzü kıpkırmızı eder. Sefil küçük burjuva Nazi, kendi nefreti dâhilinde gayet ihtiyatlı hareket eder ama öfke o ihtiyatı yele savurur. Öfke asla fırsatçı değildir, birden kişinin çıkarları aleyhine dönebilir. Bu sebeple öfke, yüce vasıflara meyillidir.
Soru: O hâlde siz, sınıfsal nefreti nefret değil de daha çok öfke olarak değerlendiriyorsunuz?
Her devrimde öfke vardır. Öfkenin insanı her daim körleştirmesi gerekmez. O, aynı zamanda aktif ve geçici bir olgudur. Buna karşılık nefretse çürümeye devam eder. Öfke patlaması yaşandığında insan, hâlen daha düşünmek için vakit bulur. Aksi takdirde kişi, çürütmeye meyilli nefret duygusuyla kirlenir. Nefret, öfkedeki vuzuha, duruluğa dönüştürülmediği durumda yoz bir duygudur. Nefret, her şeyi tüm yalınlığı ile gören gözleri kör eder, dolayısıyla kesinlikle sınıf mücadelesine ait bir duygu değildir. O, doğru muhatabını asla bulamaz.
1967

Menşevizm: 1917’nin Jirondenleri

Aralarında ne türden farklılıklar bulunursa bulunsun, Lenin, Plehanov, Martov ve Trotsky, Rus Devrimi’ni 1789 Fransız Devrimi deneyimini takip eden bir devrim olarak görüyordu. Rus devrimciler, aynı zamanda kendilerini Fransız Devrimi’ndeki farklı partileri model aldılar ve eylem kılavuzu olarak bilinçli bir biçimde veya bilinçsizce o partileri kabul ettiler. Lenin ve Bolşevikler, kendilerinin o günün Jakobenleri olduklarına inandılar ve işçi sınıfını örgütleyecek, iktidarı alacak gözü pek birer devrimci olduklarını düşündüler. Buna karşılık Menşeviklerse, ılımlı Jirondenlerdi. Menşevizm, aşamacılığa bağlı olan, sosyalist devrimin “tarihsel planda sabırsızlıkla gerçekleştirilmesi gerektiği” fikrine karşı çıkan bir hareketti. Jirondenler gibi Menşevikler de onurlu insanlardı fakat öncellerinden farklı olarak, halkın devrimci yeteneklerine asla inanmıyorlardı. 1917’de başarısız olmalarının ana nedeni buydu.
I. Bölünme
Marksizm, 1880’lerden itibaren Çarlık Rusyası’nda varlık imkânı bulmuşsa da daha çok parçalı hâlde olan öğrenci ve işçi mahfilleriyle ve göçmenlerden oluşan marjinal gruplarla kısıtlı bir hareketti. 1890’lar, büyük bir grev dalgasına tanıklık etti. Bu grevleri yeni gelişmekte olan Marksist hareket örgütledi, liderliğini bu hareket üstlendi. Polisin örgütçüleri tutukladığı o günlerde, hem işçi hareketi hem de Rus Marksizmi gelişme kaydetti.
1898’de düzenlediği, akamete uğramış olan ilk kongresi ardından Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) ikinci kongresiyle gerçek mânâda kuruluşunu tamamladı. Kongre, 1903’te Brüksel ve Londra’da gerçekleştirildi. Kongreyi esas olarak Julius Martov, Georgi Plehanov, Pavel Akselrod, Vera Zasuliç, Alexander Potresov ve Vladimir Lenin örgütledi. Bu isimler, partinin yayın olan Iskra’nın [Kıvılcım] yayın kurulu üyeleriydiler. Iskra Grubu’nun hedefi, işçi sınıfının Çarlık’a karşı mücadelesinin politik liderliğini üstlenebilecek, tüm Rusya’yı kuşatan, merkezî bir sosyalist parti kurmaktı.
Kongrenin ilk oturumlarında Iskra, toplam 51 üyenin 33’üne sahip oldu ve kendi kararlarını kabul ettirmeyi bildi. Üyelik tanımıyla ilgili 22. oturum esnasında Iskra Grubu adına Lenin ve Martov farklı taslaklar önerince bölündü. Lenin, profesyonel devrimcilerden oluşan, sıkı bir örgütsel yapıya sahip bir parti talep ederken, Martov daha kapsamlı ve daha gevşek bir partiden yana idi. Martov’un taslağı, son oylamada zafer kazandı.
Sonrasında kongre, Lenin’in Iskra’nın yurtdışındaki parti kurullarının yegâne temsilcisi olması ve ideolojik liderliğin temel aracı olarak iş görmesi gerektiği ile ilgili önergesini onayladı. Mevcut yayın kurulunu muhafaza etmek yerine Lenin, üç kişiden oluşan, daha ufak bir kurul oluşturulmasını önerdi. Üç kişi, gazetedeki makalelerin önemli bir kısmını kaleme alan Martov, Plehanov ve Lenin’in bizatihi kendisiydi. Şiddetli tartışmaların ardından Lenin’in önerisi kabul edildi. Ancak Martov kurula girmek istemedi ve Iskra’dan ayrıldı. Yayın kurulu ile ilgili oylama, parti içerisinde yaşanan ilk bölünmeyle sonuçlandı. Böylelikle RSDİP Bolşevikler (Çoğunluk) ve Menşevikler (Azınlık) olarak iki hizbe ayrıştı.[1]
Rus Marksizminin kurucusu Plehanov, Iskra meselesi konusunda ilk başta Lenin’e destek çıktı. Ancak Plehanov, sonrasında eski dostlarının ve yoldaşlarının karşısında konumlandığı için bu tercihin kendisini üzdüğünü belirtti: “Kendi yoldaşlarıma ateş edemem. Bölünmek yerine kafama bir kurşun sıkarım daha iyi. […] Otokrasinin teslim olacağı bir gün elbet gelecek.”[2] Plehanov, fikrini değiştirdi ve Iskra’dan ayrılan isimleri yeniden yayın kuruluna katılmaya davet etti. Bunun üzerine Lenin büyük bir kızgınlıkla kuruldan ayrıldı.
Bu bölünme, Rusya’da faal olan RSDİP üyelerini şoke etti. O günlerde söz konusu tokadı yiyen işçilerden biri şunları yazmakta idi: “Şimdi benim asıl anlamadığım şey şu: çoğunlukla azınlık arasında sürmekte olan ve çoğumuza yanlış gelen bu kavgada asıl mesele nedir?”[3] Öyleki imparatorluk sınırları içerisinde faal olan birçok parti şubesi, bölünmeye karşı çıktı ve tek birleşik bir örgüt olarak çalışmayı sürdürdü.
Esasen ne Bolşevizm ne de Menşevizm, tam olarak İkinci Kongre’nin eseriydi. İki hizip de aynı devrimci programına bağlıydı ve bölünmeye mani olmayı umut ediyordu. Birçokları açısından aradaki ayrım çizgisi hâlen daha net değildi. Örneğin Trotsky, 1904’te kendisini Menşevik kampta buldu. Politik açıdan yaşanan bu kafa karışıklığının ana sebeplerinden biri, Çarlık Rusyası’nda ılımlı sosyalistlerin bile reformistmiş gibi görünüyor olmasıydı. Bu da temelde parlamenter demokrasi illüzyonuna siyasî hayat içerisinde yer verilmemesinin bir sonucuydu. Bu sayede de bölünmenin gerçek niteliği görülmemekteydi.[4]
II. 1905
1905’te Japonya ile yapılan ve kısa süren savaş, Rusya’nın onurunu kırdı. Bu gelişme, liberallerin ve işçilerin reform taleplerini daha da gür bir sesle dillendirmelerine neden oldu. 22 Ocak 1905’te işçilerin düzenlediği barışçıl bir gösteride Çar’a koşulların iyileştirilmesini talep eden bir dilekçe sunuldu. Askerler, işçilere ateş açtı ve yüzlercesini katletti. Bu olay, imparatorluk genelinde genel grevin ve köylüler eliyle gerçekleştirilecek toprak işgallerinin fitilini ateşledi. Tüm otokrasi, istikrarını yitirdi ve çökmenin eşiğine geldi. Artık Marksistler şu soruyu sormaktaydı: Otokrasinin yerini ne alacak?
Marksizme sadık güçler olarak Bolşevikler ve Menşevikler, Rusya’nın kendi 1789’unun eşiğine gelip dayandığına inanıyorlardı. Bu kitabî değerlendirmeye göre, Batı Avrupa, sosyalizm için yeterince olgunlaşmış bir hâldeydi ama Rusya hâlen daha Çarlık’ı yıkıp modern kapitalist toplumu inşa etmek adına feodal geriliği tasfiye etmek suretiyle burjuva devrimini gerçekleştirmek gibi yükümlülükle karşı karşıyaydı. Marksistlere göre, kapitalist üretim güçlerindeki ve işçi sınıfındaki artış sayesinde Rusya, sosyalizm için yeterli olgunluğa kavuşabilecekti.
Gelgelelim Bolşeviklerle Menşevikler arasında yaşanacak burjuva devriminin görevleri konusunda zarfta varılan anlaşma, mazrufta mevcut olan, o devrime hangi devrimin öncülük edeceği ile ilgili daha derinlerde ilerleyen anlaşmazlıkları gizlemekteydi. Lenin’in tespitine göre, burjuvazi zayıf olduğundan ve devrimci olmadığından, devrime köylülükle ittifak kurmuş işçi sınıfı öncülük edecekti:
“Demokrasi mücadelesini tutarlı bir biçimde ancak proletarya verebilir. O, ancak köylü kitleleri devrimi mücadeleye katıldıkları takdirde demokrasi mücadelesinde muzaffer olabilir. Eğer proletarya bunun için yeterince güçlü değilse, burjuvazi demokratik devrimin başına geçecek ve ona tutarsız ve çıkarcı bir muhteva kazandıracaktır. Buna ancak proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü mani olabilir.”[5]
Menşevikler, tıpkı Fransız muadilleri gibi, devrimin öncü gücünün burjuvazi olması gerektiğine inanıyorlardı. 1905’te Martov şunları söylüyordu: “Bizdeki burjuva demokrasisinin, Batı Avrupa’da devrimci romantizmin verdiği ilhamla somutluk kazanan burjuva demokrasisinin geçen yüzyılda hareket etme tarzına benzer biçimde harekete geçmesini ummaya hakkımız var.”[6] Bu anlayış doğrultusunda Menşevikler, RSDİP’in iktidar mücadelesi vermemesi ve muhalefette kalması gerektiğini söylediler. İşçi sınıfı bu devrimde öncü sınıf değildir, işçilerin tarihsel açıdan mümkün olanın ötesine geçmeden, aşırıya kaçmadan, burjuvaziyi korkutmadan, kendi taleplerini yumuşatmaları gerekmektedir. Menşevik A. S. Martinov’un tespiti şu yöndedir:
“Hâl böyleyken, proletarya devrim mücadelesini burjuva unsurların ekseriyetini korkutarak verirse, sonuçta mutlakıyetçiliğin ilk hâline geri dönmesini, restorasyona maruz kalmasını sağlayacaktır. […] Burjuva devrimi sürecine ve ortaya çıkartacağı sonuçlara tesir etmeye dönük mücadele, somut ifadesine ancak proletaryanın liberal ve radikal burjuvazinin iradesine devrimci bir baskı uygulaması, burjuva devrimini mantıksal sonuca ulaştırma konusunda toplumun üst katmanlarını nispeten daha alttaki katmanlarla anlaşmaya mecbur etmesi durumunda kavuşabilir.”[7]
Bunun dışında Menşevikler, köylülerin mücadelesine kayıtsızlıkla yaklaştılar. Onlara göre liberal burjuvazi, Rusya’da işçi sınıfının doğal müttefiki ve lideriydi, ama geri kalmışlığın pençesinde kıvranan köylülük, şiddet içeren aşırılıklara ve “kapitalizmin medenileştirme eğitimi”nden geçirilerek aşılması gereken “akıldışılığa” meyilliydi. Plehanov’un tespitiyle: Mutlakıyetçiliğin asıl kalesi, köylülükteki politik kayıtsızlık ve zihinsel gerilik”ti.[8]
Buna karşın burjuvazi, Menşeviklerin kendisine yükledikleri rolü yerine getirme konusunda hâlen daha istekli değildi. Aksine Menşevikler ve Bolşevikler yanında Çarlık’a karşı devrimci mücadeleye esas olarak işçiler öncülük etmekteydiler. Mayıs ayında Menşevikler, RSDİP’in iktidarı alma imkânının olup olmadığı üzerine kafa patlattılar ve böylesi bir imkânın bulunduğuna kanaat getirdiler: “Eğer bizler, sosyalizmin inşa süreci için ülkeye has koşulların henüz olgunlaşmadığı bir dönemde devrimin içsel diyalektiği üzerinden, iktidara yürümek zorunda kalırsak, o noktada geri adım atamayabiliriz.”[9]
O dönemde Menşevizmin sol kanadında yer alan, bağımsız sosyalist bir isim olarak Trotsky, Bolşeviklerin savunduğu çizgiye benzer bir çizginin tutturulmasını önerdi. Trotsky’ye göre, “eğer Rusya, gerçek mânâda demokratik bir devlet olarak yeniden bir doğuşa tanıklık edecekse, işçiler öncü sınıf hâline gelmeli”ydi, ayrıca “[…] tıpkı köylülük ve küçük burjuvazinin yardımıyla, kendi döneminde burjuvazinin yaptığı gibi, proletaryanın da görevini ifa etmek zorunda olduğunu söylemeye bile gerek yok”tu.[10] İlgili dönemde Menşevik işçilerin büyük bir kısmı, “Troçkist”ti ve burjuva devrimine inancını yitirmişti, sonuçta da Bolşevikler gibi, silâhlı ayaklanma için hazırlık yapmaya başlamıştı. Martov, Akselrod ve Plehanov gibi Menşevizmin önde gelen isimleri, bu gelişme karşısında dehşete kapıldılar ve herkesi itidale davet ettiler.[11]
Ekim 1905’te Menşevikler, kendi inisiyatifleriyle, St. Petersburg İşçi Delegeleri Sovyeti’ni kurmak için adım attılar. Trotsky, sovyetin başına getirildi. İşçilerin grevleri koordine etmek için kurduğu bu sovyet, aynı zamanda işçi sınıfının çıkarlarını temsil eden demokratik organ olarak iş görecekti. Kentteki Bolşevikler, sovyete karşı çıktılar ve onun parti kontrolünde olması gerektiğini söylediler. Lenin’se Bolşeviklerin sovyete yönelik bu sekter tutumlarına itiraz etti ve partinin sovyete girmesi gerektiği tespitinde bulundu. Lenin ve Trotsky açısından sovyet, gelecekte kurulacak devrimci devletin ilk hâli olarak görülmeliydi.
1905 Ekim’indeki grevin ardından Çar, Duma olarak bilinen temsilciler meclisi gibi alanlarda sınırlı bir dizi reformun yapılmasına izin verdi, bu da devrimin enerjisini süreç içerisinde yitirmesine sebep oldu. Sovyet, Aralık ayında tasfiye edildi. Bolşevikler, Moskova’da başarısız bir ayaklanma girişiminde bulundular. 1907’ye dek uzanan süreçte tek tük kalkışmalara ve eylemlere tanıklık edilse de devrimci hareketteki o eski kabarıştan artık eser kalmamıştı.
III. Kitle Tabanında Yaşanan Daralma
Devrim esnasında Menşevikler, özel bir eylemci grubunu saflarına katmıştı. Üye sayısı, Nisan 1906’da 18.000 iken Ekim ayında 43.000’e çıktı. 1907’de Rusya’da partinin toplam 150.000 üyesi varken bunun 38.000’i Menşevik, 46.000’i Bolşevik’ti.[12] Devrim her iki hizbi de boğdu. Anlaşıldığı kadarıyla, 1906’da Stockholm’da düzenlenen parti kongresinde birleşik bir sosyal demokrat parti kuruldu.
Gelgelelim 1905 yenilgisi, birçok Menşevik’in ilk konumlarına geri çekilmelerine neden oldu. Menşeviklerin kanaatince, aşırı solculuk ve maceracılık, devrim süresince haddini fazlasıyla aşmıştı. Plehanov, Moskova Ayaklanması’nı sert bir dille eleştirdi ve “ele silâh almamalılardı” dedi. Menşeviklere göre, bu radikaller tarihin yasalarına aykırı hareket etmiş ve burjuvaziyi korkutmuşlardı. Yeni Menşevik liderler, Theodor Dan, Martov ve Postresov, militanlığa sırtlarını döndü ve yasal çalışmaya, Duma’ya vekil sokmaya odaklandı. Lenin’in öfkeli eleştirilerinin tadına varan Menşevikler, bir yandan da partinin yeraltı örgütünü tasfiye etmek isteyenlere hoşgörü gösterdiler. “Sosyal demokrat” ismini birlikte kullanmalarına karşın Menşevikler ve Bolşevikler, teori ve pratikte, bu kavramın anlamı konusunda farklı ve asla uzlaşamayacak görüşlere sahiplerdi. 1912’de RSDİP, Bolşevik ve Menşevik olarak ikiye bölündü ki bu bölünme, özünde sosyal demokrasi hareketinin Jakoben ve Jironden kanatları arasında yaşanmıştı.
1914’te Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, birçok sosyalist partinin aksine Menşevikler ve Bolşevikler, savaş karşıtı bir tutum sergilediler. Savaşa destek veren Plehanov diğer sosyalistlerden koptu. Menşevikler, Bolşeviklerin meydana getirdiği savaş karşıtı platformu genişletmelerine ve savaş yanlısı sosyalistlerle ayrışılması ayrıca yeni bir devrimci enternasyonalin kurulması ve dünya savaşının bir iç savaşa dönüştürülmesi gerektiğine dönük tespitlerine itiraz ettiler. Martov’un grubu, barış çalışmasının zaruri olduğunu söyledi ama bir yandan da enternasyonalin bölünmemesini ayrıca iç savaşın savunulmamasını talep etti.
IV. 1917
Savaşla ve sefaletle geçen üç yılın ardından Rus işçiler açısından bıçak kemiğe dayanmıştı. Şubat 1917’de Petrograd’da ekmek için yapılan basit bir gösteri kontrolden çıktı ve Çar’ı devirdi. Rusya’nın geleceğini tayin etmek adına, burjuvazi öncülüğünde yeni bir geçici hükümet kuruldu. 27 Şubat’ta Menşevikler, başkentte yeni bir işçi sovyeti örgütlediler. Ülke genelinde ikili iktidar, tahammülü imkânsız fiilî bir duruma yol açtı. Sovyet içerisinde çalışan, Marksizme kitabî düzeyde sadık kalan Menşevik liderler, işçilerin burjuvazi öncülüğünde kurulmuş olan geçici hükümeti desteklemeleri gerektiğini söylediler ve Rusya’nın 1789’da Fransa’nın tanık olduğu türden bir devrim sürecinden geçtiğini iddia ettiler: “Politik otoritenin kalelerini yıktık fakat kapitalizmin temelleri oldukları yerde duruyor. Hem Çar’a hem de sermayeye karşı iki cephede yürütülen mücadele, proletaryanın gücünü aşan bir mücadeledir.”[13]
Ne var ki 1917’de Rusya’nın 1789’daki Fransa ile bir alakası yoktu. Fransa o dönemde modern burjuva toplumunun olgunlaştığı feodalizm şartları içerisinden çıkan bir toplumdu. Devrim, eski rejimin ölüsünü olduğu gibi gömmek ve kapitalizmin gelişimini kolaylaştırmak zorunda kalmıştı. Buna karşılık Rusya, hem feodal bir toplumdu hem de burjuva devrim eşiğinde durması mümkün olmayan, savaşçı bir işçi sınıfına sahip kapitalist bir toplumdu. Bunun dışında, her iki devrim de hedeflerine ulaşma noktasında kararlı adımlarla ilerleyen partilere ve liderlere sahipti: Jakobenler ve Bolşevikler. Jakobenler, kentlerde yaşayan kitlelerin destekledikleri radikal burjuvazinin partisiydi. Bu parti, eldeki tüm araçlarla Fransız Devrimi’nin kazanımlarını koruma arzusunda olan ve bu hususta kararlı adımlar atan bir güçtü. Bolşeviklerse, devrimci ecdadında görülen türden bir kararlılıkla hareket etmişti. O, beynelmilel sosyalist devrim için dövüşen işçilerin ve köylülerin partisiydi. Sosyalist devrim, artık tarihin gündemindeydi.
Süreç içerisinde Menşeviklerin düşünce dünyasındaki karışıklık varlığını sürdürdü ve örgüt, Rusya’ya hükmeden o muazzam toplumsal ve politik krize deva olacak net bir program ortaya koyamadan bölündü. Menşevikler, sosyalist devrimin alnında yenilginin ve kan gölünde boğulmanın yazılı olduğuna inanıyorlardı. Onlara göre, köylüler kurucu meclisi beklemeli, toprağa el koymamalıydı. Menşeviklerin bir kısmı barış çağrısı yaparken, bir kısmı da Çar’ın gidişi ardından savaşa dönük çalışmalara destek sunulması gerektiğine inanıyordu. Menşeviklerin aldığı konum, temelde belirli bir mantığa dayanıyordu ve bu mantık, onların savaşın sorumluluğunu üstlenmelerine, ayrıca liberallerle bir dizi koalisyon hükümeti kurmalarına neden oluyordu. 1905’te olduğu gibi burjuvazi, gene devrimci bir rol oynama niyetinde değildi. Ağustos 1917’de 200.000 gibi bir rakama ulaşmış olmalarına karşın Menşevikler, gerçek bir yapıdan, disiplinden ve birlikten mahrum olan grupların meydana getirdiği gevşek bir birliktelikten başka bir şey değildi.[14] Bu gruplar, Irakli Tsereteli ve Nikolay Chkheidze gibi geçici hükümeti savunanları içerdiği gibi, Martov türünden savaş karşıtı enternasyonalistlere karşı isimleri de barındırıyordu bünyesinde. O süreçte Martov, Menşeviklerin liberallerden kopması yönünde tutkulu bir ajitasyon çalışması yürüttü ama tüm çabası bir biçimde boşa gitti.
Menşevik tarihçi Nikolai Suhanov, 1917’deki devrimci momentte yoldaşlarının yaptığı en temel yanlışı şu şekilde izah ediyor:
“Bolşevikler, yaratıcılık konusunda olumlu bir dizi özelliğe sahip olduğundan, ayrıca bize nefret dolu insanlarmış gibi görünmelerine sebep olan o ajitasyon yöntemlerine başvurduklarından, bizler devrimci kitlelerle kaynaşma imkânı bulamadık. Bu yöntemler, kargaşaya kapı aralayan, dizginlenmesi mümkün olmayan, küçük burjuvanın doğasına has patlamalara dayanıyor gibiydi ve bu patlama, onun peşinden kitleler bir kez daha gelmez ise, ancak Bolşevizm eliyle dindirilebilecek nitelikteydi. Bizse, bu doğal ve ilkel patlama hâlinden çok korkuyorduk.”[15]
Devrimin o cicim aylarında Bolşevizmle Menşevizm arasındaki farklılıklar, bir kez daha görünmez oldu. Ülkenin belirli kesimlerinde Ekim Devrimi’ne dek RSDİP içerisinde herhangi bir ayrışmaya tanıklık edilmedi. Bolşevizm, bir yandan da kendi Jirondenlerini barındırıyordu kendi bünyesinde. Mart ayı içinde Petrograd’da faal olan Bolşevik grubunun liderleri Joseph Stalin ve Lev Kamenev, geçici hükümete destek açıklaması yaptı ve Menşeviklerle yeniden birleşmeye açık olduklarını söyledi.
Lenin’in Nisan’da Rusya’ya dönmesi ardından bu birlik girişimleri sona erdi. Lenin, sosyalist devrim çağrısında bulundu ve iktidarın sovyetlere teslim edilmesini istedi. Suhanov, temel ilkelerine sadık Menşeviklerin Lenin’in görüşlerine nasıl tepki geliştirdiklerini şu şekilde anlatıyor:
“Lenin, konuşmalarında her zaman Marksizmle bağ kurardı. Ama bu sefer onun görüşlerini dile getirdiği yazı ve konuşmaların tek bir hecesi bile Marksizmin temel görüşleriyle uyuşmuyordu. O güne dek bilimsel sosyalizm olarak anılmış olan birikime her temas ettiğinde Lenin, mevcut sosyal demokrat programın ve taktiklerin temellerini tümüyle imha ediyordu.”[16]
Menşeviklere göre, Lenin’in Nisan Tezleri Marksist değil Blankist veya anarşist idi. Süreç içerisinde Menşevikler, Lenin’in bu “sapık görüşler”den kopmasını bekleyip durdular. Lenin’se Bolşevikleri bu yeni konuma ikna etmeyi ve onları devrimci yola sokmayı bildi. Kısa bir zaman içerisinde halk, Bolşevikleri sovyet iktidarını savunan ana güç olarak tanımladı. “Ekmek, Barış ve Toprak” sloganı onlara aitti. Suhanov ortaya çıkan sonucu şu şekilde anlatıyor: “Evet Bolşevikler, inatla, hiç durmadan çalıştılar. Kitleler içinde, fabrika tezgâhlarında varolmayı bildiler, hiç durmadan her gün ter döktüler. Petersburg’da her gün fabrikalarda ve kışlalarda küçük büyük onlarca hoparlörden onların sesi duyuldu. Kitleler, onları kendi insanları olarak kabul ettiler, çünkü Bolşevikler her zaman kitlelerin içindeydi, fabrika veya kışladaki en önemli meseleleri ayrıca sürecin tüm ayrıntılarını dikkatle inceliyorlardı. […] Kitle artık Bolşeviklerle yaşıyor, onlarla birlikte nefes alıp veriyordu. Lenin ve Trotsky’nin partisi kitleyi artık avucuna almıştı.” [17] Buna karşılık Menşevikler, halk desteğinden yoksun olan geçici hükümeti kurtarmak için mücadele ediyor, bu da onların arkasındaki desteğin erimesine neden oluyordu.
Ekim ayında, Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesi ardından, Martov devrimi halkın iradesi hilâfına yapılmış bir darbe olarak görüp kıyasıya eleştirdi. Artık Bolşeviklerin lider isimlerinden biri hâline gelmiş olan Trotsky ise Martov’un bu suçlamasına şu cevabı veriyordu:
“Halk kitlelerinin gerçekleştirdiği bir ayaklanmanın haklılığının ispat edilmesine hiç gerek yok. Halk kitleleri, bayrağımızın ardından yürümüş, ayaklanmamız zaferle sonuçlanmıştır. Bugünse bize “zaferinizi çöpe atın, tavizlerde bulunun ve uzlaşın” diyorlar. İyi de kimlerle uzlaşacağız? Soruyorum: kimlerle uzlaşmamız gerekiyor? Bizi satan sefil örgütlerle mi yoksa bu öneriyi sunanlarla mı? […] Hayır, artık bu noktada uzlaşma kesinlikle mümkün değildir. Bizi satanlar ve neyi yapmamız gerektiğini söyleyenlere şunu söylüyoruz: siz zavallı birer müflissiniz, oynadığınız rolün bir hükmü kalmadı. Tarihin çöp sepetidir artık sizin yeriniz!”[18]
Martov’un grubu devrimden iyice uzaklaştı. Bunun üzerine genç bir Bolşevik şunu söyledi: “En azından Martov’un bizimle birlikte olacağını düşünmüştük.”[19] Martov’sa “ellerini devrimin tüm kirinden arındırmalarının” ve Bolşeviklerle burjuvaziye karşı konum almanın daha hayırlı olacağını düşündü. Yaptığı bu tercih, onun için kullanılan “demokratik sosyalizmin Hamlet’i” tabirinin yerinde olduğunu bir kez daha teyit ediyordu.
V. Yenilgi
1917 sonrası Menşevikler, halka hâkim olan ruh hâline aykırı faaliyetler içerisinde olmaya devam ettiler. En fazla, o da zayıf bir katılımla, 1918’de kurucu meclis seçimlerine katıldılar. Ancak iç savaş başladığında Menşevikler de saf tutmak zorunda kaldılar. Sağ Menşevikler, Bolşeviklerin karşısında konumlandılar ve çoğunlukla bürokratik manevralara başvurdular. Bu isimlerin bir kısmı, Özerk Sibirya Geçici Hükümeti türünden Bolşevik karşıtı hareketlerin veya Kaledin’in başını çektiği Beyaz Ordular’a katıldı. Martov’un öncülük ettiği Enternasyonalistler ise iç savaş esnasında Kızıl Ordu’ya eleştirel bir destek sundular ama öte yandan da sovyet hükümetine karşı olanların baskı altına alınmasını şiddetle eleştirdiler. Temmuz 1918’de Menşevikler, sovyetlerden atıldılar ama sonra tekrar alındılar, iç savaşın sona ermesiyle yeniden yasaklandılar. Menşevizmin destek gördüğü tek yer Gürcüstan’dı. Burada 1918-1921 arası dönemde emperyalizmin sunduğu destekle varolan kapitalist devleti idare ettiler, ancak sonrasında Kızıl Ordu bu devleti yıktı. Hayatta kalan Menşevikler sürgüne gönderildiler, birçoğu, bir zamanlar sırtlarını döndükleri devrimi yermeye devam ettiler. Kitaba inatla sadık olan ama sonuçta Marksizmin devrimci ruhuna ihanet eden Menşevikler, 1917’de ancak çakma Jirondenler olarak belirli bir rol oynayabildiler.
Doug Greene
Dipnotlar
[1] Bertram Wolfe, Three Who Made a Revolution: A Biographical History (New York: Dell Publishing Co., 1964), s. 240-8.
[2] Samuel H. Baron, Plekhanov: The Father of Russian Marxism (Stanford, CA: Stanford University Press, 1963), s. 246.
[3] Lenin Collected Works, Cilt. 7, “Postscript: Letter to a Comrade,” (Moskova: Progress Publishers, 1974), s. 138. (bundan sonra LCW olarak anılacak.)
[4] Isaac Deutscher, The Prophet Armed: Trotsky 1879-1921 (New York: Verso, 2003), s. 82.
[5] LCW, Cilt. 9, “The Two Tactics of Social-Democracy in the Democratic Revolution,” s. 60.
[6] Deutscher 2003, s. 119.
[7] Aktaran: LCW, Cilt. 8, “Social Democracy and the Provisional Revolutionary Government,” s. 283-4.
[8] Georgi Plekhanov, “Second Draft Programme of the Russian Social-Democrats,” Marxists Internet Archive.
[9] Aktaran: Esther Kingston-Mann, Lenin and the Problem of Russian Peasant Revolution (Oxford: Oxford University Press, 1983), s. 83.
[10] Leon Trotsky, “1905,” Marxists Internet Archive.
[11] Israel Getzler, Martov: A Political Biography of a Russian Social Democrat (Cambridge: Cambridge University Press, 1967), s. 110.
[12] Tony Cliff, “Lenin: Building the Party (1893-1914),” Marxists Internet Archive.
[13] Aktaran: David Mandel, The Petrograd Workers and the Fall of the Old Regime (New York: St. Martin’s Press, 1984), s. 86.
[14] Leopold Haimson, ed., The Mensheviks: From the Revolution of 1917 to the Second World War (Şikago: University of Chicago Press, 1974), s. 389.
[15] N. N. Sukhanov, The Russian Revolution 1917: A Personal Record (Princeton: Princeton University Press, 1984), s. 530.
[16] A.g.e., s. 284-5.
[17] Akt.: A.g.e., s. 529.
[18] Akt.: A.g.e., s. 639-640.
[19] Orlando Figes, A People’s Tragedy: The Russian Revolution, 1891-1924 (New York: Penguin Books, 1996), s. 491.