Hacı Misbah

Kur’an’daki “cihat” ayetlerini -Endonezya koşullarında- emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı savaş olarak anlamıştı ve çevresine de böyle vaaz ediyordu. Ülkede ilk sendikal hareketi o başlatmıştı.
Onunla aynı fikirde olmayan ve Komünist-Müslüman birlikteliğinden de hoşlanmayan Hollanda sömürge idaresi tarafından 1919-22 yılları arasında cezaevinde tutuldu.
Hapisten çıktıktan sonra da aynı fikirleri savunmaya devam edince Papua’ya sürgün edildi. 20 gün süren bir deniz yolculuğundan sonra eşi ve üç çocuğuyla birlikte Papua’ya vardılar.
Burada da gazetelere yazılar göndermeyi sürdürdü. "Halkın Birliği” şubelerini örgütledi. Bunun üzerine sömürge idaresi yazışmalarını kısıtladı. Durumu protesto eden Hollanda Komünist Partisi dayanışma amacıyla 1925 seçimlerinde kendisini aday gösterdi.
Ağır iklim şartlarından dolayı karısı vereme, kendisi ve çocukları sıtmaya yakalandı. Hollanda’da tedavi olmak için izin istedi. Uzun süren beklemeden sonra Temmuz 1925’te izin çıktığında karısı ve çocuklarından biri ölmüştü.
Hollanda’ya gidecek parası yoktu. Endonezya Komünist Partisi (PKI -Partai Komunis Indonesia) bir yardım kampanyası başlattıysa da yeterli para toplanamadı. 24 Mayıs 1926 günü hayatını kaybetti. Manokwari'de eşinin ve çocuğunun yanına defnedildi.
Size devlete tapan bir İslamcının hikâyesini değil, zengin bir tüccar iken servetini halkını uyandırma ve eyleme geçirme yolunda harcayan “Kızıl Hacı” lakaplı Hacı Muhammed Misbah’ın (1876-1926) hikâyesini özetledim. Bugün ölüm yıldönümü; bir Fatiha bekler...
Muhsin Altun
24 Mayıs 2019

Hilâl ve Yıldız

Türkmen Kızıl Muhafız Savaşçısı [Ruvim Mazel -1923]
Hilâl ve Yıldız: Bolşevizm ve İslam
Sovyetler Birliği, ilk yıllarında iktidarı halklara teslim eden radikal kimi tedbirler aldı. Bu halkların arasında Orta Asya’nın Müslüman halkları da bulunmaktaydı.
Kasım 1917’de yeni Sovyet Cumhuriyeti, eski Çar imparatorluğuna ait o uçsuz bucaksız toprakların üzerine kurulmuştu. Nüfusun yüzde onunu Müslümanlar teşkil ediyordu. 16 milyonu bulan nüfusuyla Müslümanlar, sadece Orta Asya’da yaşamıyorlardı.
Çarlık döneminde toprakları fethedilmiş olan Müslüman halkların dilleri ve kültürleri ezilmiş, bu halklar yönetimden her daim uzak tutulmuşlardı. Afrika ve Asya’da batılı güçlerin başvurdukları aynı yöntemler üzerinden sömürgeleştirilmiş, benzer bir zulme maruz kalmışlardı.
Gelgelelim zorunlu askerlik kanununun yürürlüğe girmesiyle bölgede halk ayaklanmalarına tanıklık edildi. 1916 yazında başlayan bu ayaklanmalarla Çarlık rejimi dağılmaya başladı. Ayaklanma esnasında bölgeye yerleştirilmiş 2.500 kadar Rus öldürüldü, Rus askerleri, seksen binden fazla insanı kıyımdan geçirdiler.
İsyan
1917 Şubat Devrimi ile Çar tahttan indirildi. Bu gelişmeye dair haberler Müslüman halklar arasında sevinçle karşılandı.
Devamında Müslümanlar, kendi taleplerini bilhassa dini özgürlükler ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı ile ilgili taleplerini dillendirmeye başladılar.
Kazan ve Moskova’da Müslümanlar kongreler düzenlediler. Aralarında iki yüz kadar kadının bulunduğu yaklaşık bin kişilik delege, toprakta özel mülkiyetin kaldırılması, büyük arazilerin müsadere edilmesi, sekiz saatlik işgünü ve kadınlara politik haklar verilmesi yönünde oy kullandı.
Bu gelişmelerin altında esas olarak on dokuzuncu yüzyıl sonlarında ortaya çıkan Cedidîlerin imzası vardı. Bu İslamî akım, eğitimin merkezî rolüne vurgu yapmakta ve saf İslam’a geri dönülmesi fikrini savunmaktaydı.
Yani aslında bu akımın mensuplarının üzerinde durduğu mesele, teknolojik ve bilimsel gelişmeydi. Sömürgecilik karşıtı bir akım olarak Cedidîlik, Britanya’nın Hindistan’dan kovulmasını ve Avrupa hâkimiyetinin son bulmasını istiyordu.
Çarlık Rusyası’nın Birinci Dünya Savaşı ile bölgede yarattığı, karışıklığın hâkim olduğu koşullarda bu hareket gelişip serpildi ve iyice radikalleşti. Hareketin tamamı değilse bile belirli bir kısmı Ekim Devrimi’ni ve din ile millet konusunda vaat ettiği özgürlükleri sevinçle karşıladı.
Kendi Kaderini Tayin Hakkı
Esasen bu hak, Bolşeviklerin eskiden beri dillendirdikleri bir vaatti. 1903’te düzenlenen, Bolşevizmin ayrı bir hizip olarak ortaya çıktığı Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) kongresinde Rus İmparatorluğu bünyesinde yer alan tüm milletlere kendi kaderini tayin hakkının verilmesi yönünde oy kullanıldı.
Buna göre halkların büyük bölümünün ülkeyi yönetme ve kendi dillerinde eğitim görme hakkı vardı. Kendi kaderini tayin hakkı soyut bir fikirden ibaret değildi.
Takip eden dönemde bu konum Lenin tarafından desteklenip geliştirildi.
Bu konuma uygun olarak, St. Petersburg’daki ayaklanmadan bir hafta sonra yeni Sovyet idaresi, Rusya halklarına eşitlik ve egemenlik vaat eden, bağımsızlık dâhil kendi kaderini tayin hakkını veren bir kararnameyi yürürlüğe koydu.
Batıda Baltık devletleri, Polonya ve Finlandiya bağımsızlığını ilân etti, yeni kurulan devletler, Bolşeviklere düşmanlık etmesine ve devrimci güçleri ezmesine karşın Bolşevikler bu devletleri tanıdı.
Federasyon
Eski Çarlık İmparatorluğu’nda yer alan milletlerin ekseriyeti, Sovyetler Birliği adını alan yeni federasyona katılma kararı aldı. Zira Bolşevikler açısından kendi kaderini tayin hakkı soyut bir mesele değildi, onlara göre bu bölgeler kendi işlerini yönetebilir, kendi dillerini kullanabilir, kendi okullarını açıp kendi mahkemelerini kurabilirdi.
Şeriat, Sovyetler’de yeni hukuk sisteminin bir parçası kabul edildi.
Sovyetler’in ilk yıllarında Müslüman işçilere ve köylülere şu çağrı yapılıyordu:
“İnanç, örf ve âdetleriniz, millî ve kültürel kurumlarınız şuandan itibaren serbest ve dokunulmazdır. Kendi millî hayatınızı tam bir özgürlük içinde düzenleyin.”[1]
Bu türden ifadeler, ilk kurulan sovyetlere hükmeden, çoğunluğu Rus yerleşimci olan yerelliklerdeki Bolşevikler için sorunluydu. Buna karşın Moskova’daki yeni hükümet, bu yöneticilere karşı çıkarak yerli halkların haklarını savunmaya devam etti. Bu haklar arasında Çarlık hükümeti yetkililerince yerleşimcilere verilmiş toprakları geri alma hakkı da bulunuyordu.
Türkistan’da ilk başta sovyetler Müslümanları içine almadı ve onlara ikinci sınıf vatandaş muamelesi yaptı. Hükümet bu uygulamaya müdahale etti ve nüfus içerisindeki oranlarına göre her bir milliyete hükümette ve idarede temsiliyet hakkı verilmesini ifade eden “Korenizatsiia” siyasetini yürürlüğe koydu.
1918’in sonlarında, Türkistan Komünist Partisi üyelerinin yüzde 45’i Müslümandı.
Emperyalizmle Mücadele
Emperyalist güçlerin yeni sovyet cumhuriyetlerini işgal ettiği bir dönemde tüm bu adımlar hayati önemdeydi. Bu güçlerin iç savaşı körüklediği koşullarda emekleme aşamasında bulunan Sovyetler Müslüman savaşçıları kendi safına çekmeye mecburdu.
1920’de Orta Asya’da Kızıl Ordu askerlerine yapılan bir çağrıda askerlerden köylüleri, zanaatkârları ve tüccarları düşman değil müttefik olarak görmeleri, onları vurguncu değil de birer emekçi olarak değerlendirmeleri isteniyordu. Bildiriye göre bu insanlar arasında:
“henüz yaşanmamış, ama tüm çıplaklığıyla mevcut olan sınıfsal bir ayrışma söz konusu. Üreticiler üretim araçlarından henüz kopartılmamışlar. Küçük esnaf aynı zamanda tüccar. Ticareti elinde sadece üç kuruşluk mal bulunan milyonlarca küçük tüccar yürütüyor. Komünizmin hızla uygulamaya sokulması, esnafların yürüttüğü ticaretin millileştirilmesi imkânsız.”[2]
Bolşevikler açısından asıl gerekli olan, milletlerin eksiksiz bir kültürel gelişim göstermeleri, böylelikle sömürgeci idarenin ve zulmün hüküm sürdüğü onca yılın ardından bu milletlerin eşit seviyeye gelebilmeleridir.
Bu amaçla farklı lehçeler arasından milli bir dil belirlendi, yeni alfabeler hazırlandı, dilbilgisi çalışmaları yayınlandı. 1927’de Rus olmayan milletlere mensup öğrencilerin yüzde doksanı kendi dillerinde eğitim görmekteydi.
Dinî Özgürlük: Sömürge Halklar İçin Bir Fener
Dinî özgürlük de Bolşevikler için soyut bir mesele değildi. Orta Asya genelinde Cuma günü resmi gün ilân edildi.
İç savaşın bitmeye yüz tuttuğu dönemde sovyet mahkemeleri yanında resmi şeriat mahkemeleri üzerine kurulu bir sistem devredeydi. Kimi güçlükle yaşansa da Orta Asya genelinde davaların neredeyse yarısı şeriat mahkemelerinde görülüyordu, bu oran Çeçenya’da yüzde seksene ulaşmaktaydı. Yasal düzlemde tanınan medreseler hızla yayıldı. Örneğin Dağıstan’daki toplam 183 devlet okulundan daha fazla sayıda öğrenci medreselere gidiyordu. Bu bölgedeki medrese sayısı bin beş yüzü, öğrenci sayısı kırk beş bini bulmaktaydı.
Lenin’e göre Rus devrimi, sadece batıda gerçekleşecek sosyalist devrimle kurtulmayacaktı, onun hayatta kalmasını sağlayacak diğer bir unsur da doğuda gerçekleşecek sömürgecilik karşıtı devrimdi. Dolayısıyla Sovyetler’in kendi azınlıklarına yönelik muamelesi, sömürge dünyasında kendisinin nasıl göründüğü ve algılandığı konusunda bir turnusol görevi görecekti.
Doğu Halkları Kurultayı
Sömürgelerle ilgili meseleler konusunda söylenen hiçbir söz kâğıt üstünde kalmadı. 1920’de Komünist Enternasyonal Sovyet Azerbaycanı’nda, Bakû’de Doğu Halkları Kurultayı düzenledi.
Kurultayın üzerinde durduğu asıl mesele, Batı emperyalizmine yönelik, giderek büyüyen direnişi desteklemekti. Bu direniş, Kemal Atatürk’ün Türkiye’de liderliğini üstlendiği milliyetçi hareket gibi Bolşevizme düşman güçleri de kapsıyordu, fakat bu türden hareketlerin temsilcileri de Britanya emperyalizmine ve onun maşası olarak iş gören Yunan devletine karşı savaş yürüttükleri gerekçesiyle Bakû’ye davet edildiler.
Delegelerin Sovyet Rusya topraklarına geçişini önlemek için Karadeniz sahilinde İngiliz gemileri devriye attı fakat fırtına kopunca gemiler dağıldı, böylelikle delegeler Bakû’ye gidebildiler.
Hintli Müslümanlar Kabil’e ulaşmayı başardılar. Burada 150 Müslüman, Sovyet yanlısı Hintli Devrimci Birliği’ni kurdu. Yirmi beşi dağları aşıp Bakû’ye vardı ve burada Irak’taki Hint ordusundan firar etmiş olan askerlerle bir araya geldi.
Komintern başkanı Zinovyev Komünist Manifesto’daki o ünlü şiarı değiştirerek dillendirdi:
“Tüm ülkelerin işçileri ve tüm dünyanın ezilen hakları, birleşin.”[3]
Delegelerin yarısı komünistti, yüzde yirmisi destekçi konumundaydı, yüzde yirmi beşi ise partili değil olarak sınıflandırılmaktaydı.
Kurultaya elli beş kadın katıldı. Başlattıkları tartışma sonrası üç kadın konferans yürütme komitesine dâhil oldu. Bu karar üzerine kurultay salonunda alkış tufanı koptu. Kürsüye gelen iki kadın Doğulu kadınların kurtuluşu ile ilgili konuşmalar yaptı.
Delegelerden biri olan, Azerbaycanlı Müslüman Babayev’in sonradan aktardığı biçimiyle:
“Namaz vakti geldiğinde doğal olarak ibadet esnasında silâhımı çıkartıp kenara koyuyordum, zira kurultayı ve devrimi kanımızla savunmak için hemen geri dönmemiz gerekiyordu. Kurultayın devrimin düşmanlarına karşı ilân ettiği cihaddan ilham alan ve Bolşevik olmakla ve Müslüman olmak arasında bir çelişkinin bulunmadığına kanaat getirmiş olan binlerce insan, Bolşeviklerin safına katıldı.”[4]
Ama gene de kimi güçlüklerle karşılaşılıyor, Müslüman delegeler Sovyet yetkililerinde Büyük Rus Şovenizmine dair emarelerin görüldüğüne dair şikâyetlerini dile getiriyorlardı. Zinovyev bu konuda harekete geçileceği vaadinde bulundu. 27 kişilik bir heyet Moskova’ya gitti ve burada gelen heyetle birlikte Lenin, Sovyet yetkililerinin milletlerin ve dinlerin haklarına saygı göstermelerini talep eden bir kararname kaleme aldı. Süreç içerisinde ayrıca Doğu Halkları Üniversitesi kuruldu.
1922’de Lenin şu uyarıyı yaptı:
“Tıpkı bir Rus bürokrat gibi özünde zorba ve alçak olan Büyük Rus şovenisti Rusların saldırıları karşısında Rus olmayanları savunamıyorsak eğer, birliğin sunduğu, bize gerekli meşruiyeti veren o özgürlük, buruşturulup atılmış bir kâğıt parçasına döner.”[6]
Chris Bambery
Dipnotlar
[1] Lenin ve Stalin, “Rusya ve Doğu Müslümanlarına Çağrı”, 7 Aralık 1917, İştirakî.
[2] John Riddell, editör, To See the Dawn: Baku, 1920 - First Congress of the Peoples of the East, Pathfinder Press, 1983, s. 307.
[3] John Riddell, A.g.e., s. 219.
[4] John Riddell, A.g.e., s. 29-30.
[5] John Riddell, A.g.e., s. 26.
Ek Okuma
John Riddell, The Russian Revolution and National Freedom, John Riddell: Marxist Essays and Commentary, 2006.
John Riddell, editör, To See the Dawn: Baku, 1920 - First Congress of the Peoples of the East, Pathfinder Press, 1983.
Ben Fowkes & Bülent Gökay (2009), Unholy Alliance: Muslims and Communists – An Introduction, Journal of Communist Studies and Transition Politics, 25:1, 1-31. Türkçesi: İştirakî.
Dave Crouch, “The Bolsheviks and Islam”, International Socialism Journal, Sayı: 110, 2006. Türkçesi: İştirakî.

Parsa

Bugün sosyalist hareketin Doğu ve İslam’a dair kurduğu cümlelerin tamamı, ABD ve İsrail’e ait. ABD’nin İran’a yönelik tehditlerini yoğunlaştırdığı bir dönemde sol örgütlerin Pentagon’un akıncı birlikleri hâline getirilmesi süreci, neredeyse tamamlandı. ABD ve İsrail elçilikleri önüne gitmeyi gericilik olarak gören bu örgütler, İran büyükelçiliği önünü eylem alanı olarak belirlemişler. Hep bir ağızdan “emperyalizmi ortaçağ gericiliğine tercih ederim” diyorlar.
Bugünlerde sosyal medyalarında Ferruhru Parsa isimli bir kadının sözlerini paylaşıp duruyorlar. O sözlerin bugün neden “viral” olduğunu, neden sabah akşam gözümüze sokulduğunu sorana hiç rastlanmıyor. Bu sosyalist paylaşımda[1] Parsa, bir hekim ve kadın olarak takdim ediliyor, böylelikle sanki hekim ve kadın olduğu için idam edildiğine dair bir izlenim yaratılıyor. (Yakında birileri illaki “Kürt” olduğunu söyleyecektir!)
Oysa Parsa, Şah’ın siyasetinin sürdürücülerinden. Yolsuzluk, bakanlık imkânlarını Amerika ve İsrail için kullanma ve bu yönde uyguladığı baskılar sebebiyle idam ediliyor. Savunmasında Şah’ın istihbarat örgütü SAVAK adına öğretmenler arasında bir ağ kurma fikrine pratiğe zarar vereceği, herkes soruşturma altındaymış izlenimi yaratacağı düşüncesiyle karşı çıktığını, ama anti-komünist kampanyaya destek verdiğini, bu yönde bir proje sunduğunu, projenin Şah’tan destek gördüğünü, anti-komünist kitap ve broşürler yayınlatıp öğretmenlere dağıttığını söylüyor.[2] İşte bizim sosyalistlerimiz, bu anti-komünisti baş tacı ediyorlar. Bugün İran konusunda sol, ABD’ye kaçmış Şah artıklarının ağzıyla konuşmaktan başka bir şey yapmıyor.
Sol, kadın ve başörtüsü meselesini öne almasını kimlerin emrettiğini tabii ki gizliyor. Ama bu emri yerine getirirken 1936’daki modernleşme süreciyle bağlantılı olarak Şah’ın kadınların örtülerini zorla çıkarttığını, bunun isyana sebebiyet verdiğini bilmiyor. Halkın bilinçaltında kayıtlı olan bu zulüm, 1979 devrimiyle birlikte kendince, doğru ya da yanlış, belirli bir tepkiyi doğuruyor. 1935-1936 momentinde çıkartılan kanun, aynı zamanda Avrupa’ya özenme anlamında, erkeklere de melon şapka giymeyi şart koşuyor. Kanunu protesto için Meşhed’de düzenlenen gösteri kanla bastırılıyor, İmam Rıza türbesi yöneticisi idam ediliyor.[3] Sosyalist hareketi bu zulüm ve baskı hiç ilgilendirmiyor. Onun tek ilgilendiği, kapitalizm gelişsin ki kendilerine gün doğsun! Armut pişsin ağza düşsün! Armut kimin, hangi sınıfın, sorgulayana rastlanmıyor.
Ayrıca sol, Şah’ın feyz aldığı Kemalist rejimle kurduğu bağdan da gayet memnun. O bağı sorgulayan nadir isimlerden biri olan İbrahim Kaypakkaya bile bugün Hasanoğlan Öğretmen Okulu üzerinden o kemalizme bağlanıyor.
Muzaffer Oruçoğlu, utanma nedir bilmeden, Kaypakkaya’nın ölümü için yazdığı ama aslolarak kendi abuk sabuk resimlerinin reklâmını yaptığı yazıda[4] savcının İbrahim’i cumhuriyetin kurucusuna çamur atmakla itham ettiğinden bahsediyor. Çeşitli ortamlarda İbrahim’i aştığını söyleyen Oruçoğlu, bugünkü konjonktürde elindeki fırçayla o savcının yanı başına kuruluyor. Aşma pratiği bu şekilde son buluyor. Yakın dönemde çıktığı bir TV kanalında, kendilerini ve 68’i cumhuriyet aydınlanmasının yetiştirdiğinden bahsediyor.
Çünkü bugün o aydınlanma ve modernizmi AKP rejimine karşı korumak gerekiyor. Hatta onları tekellerin pompaladığı feminizmle birlikte yoğurmak ve sosyalizmin yerine koymak icap ediyor. Kaypakkaya da estetize edilip piyasaya uygun hâle getirilecek isimler listesine ekleniyor. Bulunulan coğrafi konum ve buraya yönelik planlar bunu emrediyor.
O nedenle İsrail’de yapılan şarkı yarışmasına katılacak Madonna için övgüler kaleme alınmak zorunda. “Yaşçılık ve cinsiyetçilik” meselesi, Filistin’in gördüğü zulümden elbette ki daha önemli.[5] O yüzden Oruçoğlu, Kaypakkaya’nın İsrail’i tanıdığını söylüyor.[6]
Solda gördüğümüz feminizmse, bugün Avrupa’da ırkçıların, faşistlerin bayrağı. Yani, Türkiye’deki kentlerde orta sınıf kadınlara yönelik propaganda bile buraya ait değil. Avrupa’dan ithal. Avrupa ülkelerinde göçmenlere ve Müslümanlara yönelik düşmanlığın bayrağına feminist bir renk çalınıyor. Buna “femonasyonalizm” deniliyor.[7] Liberaller, sekülerler ve sağcılar, dindarlara, göçmenlere saldırmak için feminizmi kullanıyorlar. O feminizm, Türkiye’de “bu ülkenin tapusu ona ait” cümlesiyle birlikte anlam kazanıyor.
Herkes, tapuya göre hizaya çekiliyor. AKP kitlesi, aslolarak köylü, dışarlıklı, yağmacı, sapık olmak üzerinden eleştiriliyor. Bunların tamamı da orta sınıfın tepkileri. Avrupa’daki şefler, o femonasyonalizmi buraya sosyalist siyaset diye yutturuyorlar, çıkarları bunu emrediyor.
İlgili tepkileri örgütleme üzerine kurulu olan siyaset, İran’a saldırının gündemde olduğu koşullarda Türkiye’de de güncelleniyor. Burada LGBT, feminizm ve veganizm, bir yanıyla, Pentagon ürünü kontrgerilla talimnamelerinin bir gereği olarak propaganda ediliyor. Oysa mücadele ettikleri AKP de aynı şekilde düşünüyor.[8] Onlar da Ferruhru Parsa’dan dem vuruyorlar.
Parsa, “tiyatro, müzik gösterisi sonrası seyircilerden toplanan para”yı ifade ediyor. Mücadeleyi bir tür gösteri, temaşa olarak gören sol hareket, eşeğini boyayıp “baba”sına satmaya çalışıyor. Babasının değerlerini ve fikirlerini ona kabul ettirmek için uğraşıyor. Bu aşamada kendisini o babaya hoş gösterecek renkleri ve kıyafetleri tercih ediyor. O nedenle birileri subaşlarına oturtuluyor.[9] Milyonlar siyasetten geri tutuluyor.
Bir iki işçi direnişine gazeteci olarak gidip o işçilere “CHP’ye oy verin” diyene “işçi önderi” elbisesi giydiriliyor. Sosyal medyasında gerici avına çıkana “halk önderi” olarak muamele ediliyor. Yapılan gösteri sonrası toplanan parayı işin sahibi geri toplayacak, işte bu gerçek her daim gözlerden ırak tutuluyor.
Eren Balkır
17 Mayıs 2019
Dipnotlar
[1] “Günün Sözleri: Ferruhru Parsa’dan”, 17 Aralık 2018, Ekmek ve Gül.
[2] Human Rights & Democracy for Iran, “Farrokhru Parsa”, Iranrights.
[3] Homa Katouzian, “State and Society under Rez Shah”, Men of Order: Authoritarian Modernization Under Atatürk and Reza Shah içinde, Ed. Touraj Atabaki ve Erik J. Zürcher, I.B. Tauris, 2004, s. 33.
[4] Muzaffer Oruçoğlu, “İbo’nun Katledilmesine Giden Yol”, 15 Mayıs 2019, Wordpress.
[5] Mustafa Şahin Karaçam, “Edebiyle Yaşlan(a)mayan Kadın: Madonna”, 4 Mayıs 2019, Bianet.
[6] Muzaffer Oruçoğlu, “Yahudi Sorunu”, 28 Aralık 2017, Patika.
[7] Edna Bonhomme, “The Disturbing Rise of Femonationalism”, 7 Mayıs 2019, Nation.
[8] Bilge Eser, “Kadının Fendi Ahmedinecad’ı Yendi”, 24 Ağustos 2009, Sabah.
[9] Alper Taş, parti manifestosunda yazan “özgürlükçüyüz ama enayi de değiliz” düsturu gereği, “AKP bizi sokağa çekmeye çalışıyor, darbe demek için bizi oyuna getirmek istiyor” diyor. Taş, kitlelerin sokaktan çekilmesi emrini o adaylığının bir gereği olarak veriyor. O adaylığın zeminini eleştirdiğimizde bize kızanların şimdi kitleleri sokaktan çekişine tek laf etmeye hakları yok. Eren Balkır, “110”, 13 Mart 2019, İştirakî.

Anbar

Halkın öfkesi devrimin ruhudur.
Sosyalist hareket, önümüzdeki süreçte muhtemelen şu tarz makaleler kaleme alacaktır:
“Ekmek, Toprak, Barış” mı “Hak Hukuk Adalet” mi?
Bolşevikler İktidara Yürürken: İmamoğlu’nda İktidar Stratejisi
Bir Proleterleşme Süreci ve Öncü Olarak Koç Ailesi
Kurtarılmış Bölgeler Teorisinde Diyalektik Sıçrama: Kadıköy
Bu örnekler daha da çoğaltılabilir elbette. Mevcut dimağ ve teorik birikimle sosyalist hareket, bu tür makaleleri yazmayı her daim görev bilecektir kendisine. Bunların neden yazıldığını sorgulamayan bir sosyalist kitle vardır nasılsa. O, başkalarına “koyun sürüsü” derken kendisinin nereye sürüldüğünün farkında değildir.
* * *
Misal:
Hiç adım atmadığı ülkesine Gezi zamanı “kurtarıcı önder” olarak gelir. İsmi Taylan Kulaçoğlu’dur. Popülerliği silindiği vakit bir bar çıkışı faşistlerin saldırısına uğradığı yalanını sosyal medyaya yayar. Çünkü daha önce isimlerini hiç işitmediğimiz bu tür kişiler, onları piyasaya sürenler, milyonlarca insanın işinde gücünde olduğunu, memleket meseleleriyle aktif olarak, her an uğraşamayacağını bilirler. Bu nedenle suyun başının tutulması, o milyonların yönlendirilmesi gerekir. O milyonlar, sosyal medyada Kulaçoğlu’nu takip eyler. Bu zat, özel şoför tutar, memleketi gezer, bir iki gaz cümle yazar twitter’ına. Kimse sorgulamaz, değirmenin suyunun nereden geldiğini. İşten atılan, parasız kalmış bir kişinin nasıl kafe açtığını sorgulayacak vakti de yoktur o kitlenin. Suyun başı tutulmuştur, tutulmaya mecburdur. Manipülasyon, devletin asli işidir.
* * *
Bugünlerde CHP kitlesinin önüne yeniden Fuat Avni haberleri servis ediliyorsa demek ki (işimiz kehanet değil ama) Haziran’daki seçimde “AKP” kazanacaktır. O kitlenin bu sonuca şimdiden alıştırılması gerekir. Her seferinde bu olmuştur. Birileri Fuat Avni ismiyle yalanların yayılmasını sağlamış, zihinler bu şekilde kontrol altına alınmıştır.
Savaş taktiğidir: sıkıştırılan, kuşatılan bir kitleye kaçacak bir yer bırakılmalıdır. Bırakılmadığı vakit, o, köşeye sıkışmış yavru kedi gibi, tehlikeli olabilir. Devletler bunu göze alamazlar. CHP, kaçış yolumuzdur.
Demek ki o CHP, İstanbul konusunda “valla istemem” demiş, YSK’daki üyelerini geri çekmiş, yedek üyelerle operasyon yapılmış, sonuçta seçim yenilenmiştir.[1] Beşiktaş, Kadıköy sokaklarını inleten sosyalist örgütlerin şefleri de bunu iyi bilmektedirler. Kendilerinin nasıl bir oyunun parçası olduklarının bilincindedirler. Değirmenin suyu, bu sayede akmaktadır. Sorgulanacak bir şey değildir bireyin nasıl geçindiği, zevkleri, fikirleri. Yeni tanrı Birey’dir çünkü.
* * *
Peki Fuat Avni, Ahmet Nesin olabilir mi? Her kritik momentte Ahmet Nesin, çıkıp “Tayyip gidici” türküsünü mırıldanmaktadır.[2] Her seferinde babasının anlattığı hikâyelerdeki tiplere dönüşmektedir. Babasının mirasını layıkıyla muhafaza etmektedir.
Babası da derinlerle bağlantılı bir isimdir. Ajanlık misyonunu Tan Matbaası saldırısı sonrası mı üstlendi, bilinmemektedir.
O matbaaya saldırı sonrası Aziz Nesin şunları yazmaktadır:
“Ey faşist yumurcakları! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi bütün bu yapılanları kâfi görmeden, vazifen matbaaları yıkmak, makineleri ısırmak, namuslu vatanperverleri parçalamaktır. Muhtaç olduğun kazma, balta, Halk Partisi’nin anbarlarında mevcuttur.”
Aziz Nesin ve oğulları da bu anbardan hiç çıkmamıştır. Atatürk’ün ağzından yazdığı “anti-faşist” bildiri, bunun delilidir. Perinçek ile yürüttüğü operasyon, otel dolusu insanın ateşe verilmesiyle neticelenmiştir ve bu, hiç komik değildir!
* * *
Suyun başı tutulmalıdır. Alevi derneklerinin kurulmasını devlet emretmiş, örneğin Hacı Bektaş derneklerinin kurulmasını Demirel istemiş, bunların başına Perinçek ekibi çöreklenmiş, otel yanmış, sonrasında Perinçek “Alevicilik yanlıştır” deyip kenara çekilmiştir.
Perinçek açısından sömürgecilik döve döve, Yalçın Küçük ve TKP açısından söve söve, İrfan Aktan, Veli Saçılık gibi isimler açısından seve seve yürütülmesi gereken bir pratiktir. Bu devlet, üç yönteme de muhtaçtır. Üç K gibi bu üç yöntem de devletin bilincinde ve bilinçaltında kazılıdır.
“Ben bir liraya aldığım makarnayla karnımı doyuruyorum, bu adamlar o parayı nereden buluyor” sorusunu bile soramayacak durumda olan kitleler için birilerinin siyaset denilen işle ilgileniyor olması, hayırlı bir durumdur. Karşılıklı bir anlaşma söz konusudur. Müslüman kesimde “zaten münafık, kâfir gibi yaşıyoruz, bu imamın, âlimin veya şeyhin elini öpeyim de Müslüman görüneyim” düşüncesi baskındır. Aynı durum sol kitle için de geçerlidir.
Suyun başına oturanlar, egemenlerin cümlelerini üç farklı şekilde dillendirecek, kitleler de “her şey yolunda” veya “her şey güzel olacak” diye düşünecektir. Ak troller varsa al troller de vardır ve hepsi paralıdır.
* * *
Erol Mütercimler’in anlattığına göre 1999’da bir toplantı olmuş, Edirne’deki toplantıda önemli isimlerden oluşan bir topluluk, “başbakan Erdoğan olacak” demiştir. Hatta kendisine danışmanlık teklif edilmiş, etrafı Fethullahçılar tarafından sarıldığı için bu mümkün olamamıştır. İşte sol, o toplantının El-Kaide, İran İslam Devleti, Hizbullah ve Hamas tarafından, birlikte tertiplendiğini düşünmektedir. O toplantıdaki isimlere bakıp İslam’a küfredenler, kimlere mesaj ve selam verdiklerini iyi bilmektedirler.
Fethullah bir röportajında, “demokrasi, insan hakları, özgürlük ve NATO” demektedir. Kendisinin bunlara bağlı olduğunu söylemektedir. Esasen ilk üç kavram dördüncüsüne bağlıdır.
Sosyalist hareket de aynı şekilde, bağlıdır. O nedenle Veli Saçılık, “İran’a NATO müdahale etsin” diyen saha görevlisi Nevşin Mengü’nün önerisine destek sunmaktadır. Bu isimlerin hepsi yan yanadır. Her yol Roma’ya çıkmalıdır. Herkes, kitlelerin olmadığı devrimlere, emperyalizmin ve üretim güçlerinin ilerleyişine iman ettirilmiştir.
* * *
Mütercimler, konuşmasında “ben sol kemalistim” demekte ama bir yandan da ikinci adamlık yapabileceğini, Erdoğan’a danışman olabileceğini imalı olarak ifade etmektedir. Yani sanki Erdoğan nötr, her kabın şeklini alan bir şeymiş gibi tasavvur edilmektedir.
Bu önfikir HDP’de de vardır: Onun tek siyaseti, “MHP’yle değil benimle anlaş”tan ibarettir. Bir başka açıdan Taner Timur da “MHP iyidir, en azından dinci değil” demektedir. Veysi Sarısözen de “ver Apo’yu al Rojava’yı” önerisini dillendirmektedir. Ufuk Uras, onun piyasaya sunduğu bir isimdir. Suyun başı, boş kalmamalıdır.
* * *
Yüksek siyaset koridorlarındaki gezintilerin sosyalist harekete ne tür zararlar verdiği üzerinde düşünene hiç rastlanmamaktadır. Vaktiyle bu devletin çıkarlarına uygun, dişleri sökülmüş, bir köşeye oturtulmuş olan sosyalist siyasetten herkes memnundur. O siyasette AB ve ABD’nin izi bulunmak zorundadır, çünkü o siyaset, o koltuğa onların izniyle ve önerisiyle oturtulmuştur. Burada sosyalist hareket, AB ve ABD’deki sosyalist hareket kadar sosyalist olabilir. Başkasına, fazlasına asla izin verilmez. O anbardan asla çıkamaz. Çünkü işçiden nefret etmeyi, köylüden tiksinmeyi iyice öğrenmiştir.
Erol Mütercimler konuşmasında, “ben ikinci adam olarak yetiştirildim” demektedir. İşte sol, bu eğitimi ve hâli sevmektedir. Demek ki başkaları da ikinci adam olarak yetiştirilmiştir, yetiştirilmektedir. Siyaset, özel insanlara has, özel insanların yapabileceği, özel insanlara bahşedilmiş bir haktır. Burjuva terbiyesi ve devlet disiplini, solun belkemiğidir.
Eğer baştaki söz doğruysa, halkın öfkesi devrimin ruhu ise demek ki bugün İmamoğlu gibi özel isimlerle ruhsuz devrimlere yelken açılmaktadır. Sol eskiden de böyleydi, şimdi bu vasfını açık etme imkânına kavuşmuştur: o, kitleden nefret etmenin, ruhsuz devrimlere bağlanmanın adıdır. Özel isimlere o öfkeden kaçmak için sarılmaktadır.
Eren Balkır
14 Mayıs 2019
Dipnotlar
[1] İnci Hekimoğlu, “CHP Yönetimi ile Her Şey Güzel Olamaz”, 9 Mayıs 2019, Artı Gerçek.
[2] Ahmet Nesin, “Erdoğan Askerler Gibi Yargılanmama Garantisi İstiyor”, 13 Mayıs 2019, Artı Gerçek.

Zelve

Erol Mütercimler, “AKP’yi iktidara getiren adamın adı Çevik Bir’dir” diyor.[1] Orgeneral Bir, 28 Şubat’ın mimarı olarak kabul ediliyor. Öte yandan Kadir Mısıroğlu öldüğü vakit tozlu raflardan Uğur Mumcu’nun kitabındaki bölüm paylaşıma sokuluyor. Orada “Piyade Er” Mumcu, Kadir Mısıroğlu ile 12 Mart darbesi sıkıyönetim komutanı Faik Türün’ün ilişkisinden bahsediyor.[2]
İşte sosyalist hareket mensubu bazı alıklar, bu gerçeklik üzerinden, hâlen daha “Siyasal İslam”dan ve “İslamî Faşizm”den bahsediyorlar. Nafile yumruklar savurduklarını onlar da biliyorlar. Hepsi de sosyal medya başından kimse ayrılmasın diye viral hâle getirilen, dolaşıma sokulan robot, hayvan, zanaatkâr vs. videoları türünden bir iş görüyor. Herkesi iş yapıyormuş hissine boğuyorlar, ekran başından ayrılmamaya ikna ediyorlar. Asıl, bu emri kimin verdiğini sorgulamak gerekiyor.
* * *
Zelve, kağnıda öküzün başı boyunduruktan çıkmasın diye boynun iki yanından boyunduruğa geçirilen çubuğu ifade ediyor.[3] Ona “sami” diyen de var “sambağı” da.
Uğur Mumcu ve birçok sosyalist açısından, 12 Mart sonrası Ecevit’in çıkarttığı genel af, bu türden bir zelve.[4] Hâlen daha teorik planda o zelveye bağlı olarak düşünülüyor. Sosyalist örgütlerin şefleri, hâlen daha o diyeti ödüyorlar. Bunlara Rahşan affını da eklemek gerekiyor.
O sosyalistler, bir tür zelve işlevi görüyorlar, bu işlevi yerine getirmeyi içlerine sindirebiliyorlar. O yüzden, üç kuruşluk çıkar için, düne kadar üniversitede devrimcileri copla kovalayanla yan yana gelebiliyorlar.
Bu düzlemde sosyalistler, CHP’nin mevcut zemini üzerinden hareket ediyorlar, saha elemanı olarak faaliyet yürütüyorlar, bu partiye kitle devşiriyorlar. Devletin Canan Kaftancıoğlu’nu yaldızlamasına o yüzden seviniyorlar. Onda kendi başarılarını, küçük burjuva kariyerlerini görüyorlar.
Ama ekrana kilitlenme, onun başından ayrılmama hâli, doğası gereği, iradeyi ve inisiyatifi bu tür imajlara terk etmeye sebebiyet veriyor. Seçimin iptali konusunda gösterilen reflekste dile dökülebilen tek bir sosyalist taktiğe ve stratejiye rastlanmıyor.
Çünkü teori ve pratik, taktik-strateji dolayımı olmaksızın, özneden, öznenin çıkarlarından gerçeğe doğru teşkil ediliyor. Öznenin ne ve kim tarafından kurulduğuna hiç bakılmıyor. Onu varedenler ve sahip olduğu çıkarlar, asıl kabul ediliyor.
Bu noktada taktik ve strateji, egemenlere layık ve has bir teoriyi ve pratiği bozacağı düşüncesiyle çöpe atılıyor, değersizleştiriliyor. Saf bir teori, dolayımsız, kırılmadan saf pratiğe yol veriyor, o yol da egemenlerin dünyasına örgütleniyor. Ezilenlerin, yoksulların kirlettiği teori; devrimin ve devrimci mücadelenin kirlettiği pratik, arıtılıyor.
Evet, birileri kongre tertipliyor ama bu kongreler, yeni döneme uyum sağlamanın kılıfını örmek ve arınmak için teşkil ediliyorlar. Çünkü, teori de pratik de efendilerle kurulmuş olan kölelik ilişkileri üzerinden biçimleniyor. Kongre, teorinin ve pratiğin saflaştırıldığı, arıtıldığı yer olarak tahayyül ediliyor ve bu teori ile pratiğin satıldığı stand hâline getiriliyor.
* * *
28 Şubat’ı yapmış paşanın AKP ile ilişkisine bakmadan “Siyasal İslam” diyenler, sıkıyönetim komutanıyla Kadir Mısıroğlu’nun ilişkisini görmeden “İslamî Faşiiizm” diye bağıranlar, bilinsin ki, devletin ajanıdırlar, devlet adına konuşmaktadırlar.
Bugün ol devlete “onu alma beni al” diye işmar etmenin, yalvarmanın anlamı yoktur. 9 Mart geleneğinin, Uğur Mumcu’nun bundan başka bir şey söylemesi mümkün değildir. O gelenek, 12 Mart’ın bir parçasıdır. Darbe süreci, o çok solcularca meşru bir zemin kazanmıştır.
Attila İlhan’ın ağzından döküldüğü biçimiyle bu sol, “ulan Ankara ben senin oğlun değil miyim?”[5] diye serzenişte bulunup durur, arada mızmızlanıp sosyalistmiş gibi yapar, bu, babasını kızdırmak, bir yanıyla, ilgi, şefkat görmek isteyen çocuğa has bir tavırdır. O “hergele”nin adamdan sayılma arzusu, devrimci bir anlama sahip değil.
Batı’daki İslam düşmanı liberallerin uydurduğu “İslamî faşizm” terimini buraya tercüme etmelerinin sebebi burada. Hatta “AKP mafyadır” lafı bile Bill Maher çevirisinden alınmış gibi. Maher, “İslam mafya gibi hareket eden tek dindir” diyor.[6]
Böylelikle orta sınıflara yönelik korkuların kaynatıldığı kazana kepçe sallayabileceklerini düşünüyorlar. Ama döne dolaşa devletin ve iktidarın yeniden tesis ve teşkil edildiği momente figüran oluyorlar. O süreci perçinliyorlar. İngiliz tüccarın yanına ilişiyorlar, onun korkularına tercüman oluyorlar, İngiliz tüccarın “yaş tahtaya basmayacağını" kendi ticari faaliyetlerinden biliyorlar, bu faaliyetleri devrimcilik olarak yutturmaya çalışıyorlar.
O kazan ve içindekinin devrimci anlamda kırılması, bölünmesi, dönüşmesi, başka bir düzleme geçmesi, en son istedikleri şey. Devlet içi sandalye kapma oyununda kendilerine yer bulabileceklerini zannediyorlar. Onlar, devrimdeki kitleyi ve kitledeki devrimi oyalamak için var.
* * *
Seçimin yenilenmesi de Öcalan’ın açıklamasına izin verilmesi de Kuzey Suriye ile ilgili tartışmalar da ne İslam’la ne liberal bir faşizm edebiyatıyla alakalıdır, doğrudan sıkıyönetimin ve komutanlığın bir sonucudur. Sıkıyönetim ve komutanlık, sosyal medyada milleti oyalasınlar diye sanatçıları, onların önüne takılan sosyalistleri görevlendirmiştir. Youtuber’larla sosyalistleri yan yana düşüren, içtima alanına toplayan, aynı komuttur. Komut, bir yanıyla, rengârenk saçlı genç kızla başörtülü kızı yan yana aynı sofraya oturtan içecek firmasına aittir. Seçim artık meşrudur.
O firmalar, uzun zamandır bürokratik örgütlenme modelinin katılım ve demokrasi ile birlikte anakronik bir hâl aldığını söylemektedirler. Dolayısıyla o bürokrasinin yerini, herkesin kendisini kontrol ettiği, herkesin eşit sorumluluk üstlendiği (collegial control) profesyonel modelin alması gerekmektedir. Bu model, farklı bir siyaset önermekte, solcular da bu siyaseti devrimci ve ilerici diye yutturmaya çalışmaktadır.
“Ulan Ankara”nın oğlu olmak, artık başka bir yola ve seçeneğe sahiptir. Sonuçta bu liberal ve özgürlükçü dönüşümün sosyalistleri de türemelidir. Gerici, muhafazakâr, yobaza karşı “beni seç” diye yalvaran küçük burjuva, bir süre, “bak sosyalist olurum ha!” tehdidinde bulunur, öyleymiş gibi görünür de. Egemenler, suyun başını tutacak birilerine her zaman ihtiyaç duyarlar.
Ankara’ya beğendirilecek bir siyasi çizginin yoksullarla, emekçilerle bir alakası olamaz. Devletteki dönüşüme bürokrat değil de profesyonel olarak dâhil olma arzusu, siyaseti tayin edemez. “Nasıl olsa profesyonel devrimciydik” deyip bu “devrimcilik”, şirket yöneticiliğine, şirket danışmanlığına ve yuppie’liğe bağlanamaz.
* * *
Kadıköy, Kızılay gibi yerlerde mekân açmanın, açabilmenin devletle rabıtası sorgulanmalıdır. “Ankara” denilen mecaza yaranmanın, bunun için ödenen diyetin ardı arkasına bakılmalıdır. Sonuçta sosyalist hareketin Kadıköy ve Çankaya hassasiyetlerine doğru kapanması, devlet için fazlasıyla hayırlıdır. O, artık Türkiye’nin hassasiyetlerini her daim gözetmek zorundadır. O hassasiyetler, her yaşananı “işte AKP’nin sonu geldi, sonun başlangıcı bu” diye karşılayacak, milleti bu şekilde oyalayacaktır.
Türkiye’nin hassasiyetlerinin emekçiyle, yoksulla bir alakası yoktur. Asıl tuzak burasıdır. “Her şey”, devlet ve sermaye için “çok güzel olacak”tır. Kendisini devletle ve/veya sermayeyle tanımlı ve var kılan bir sosyalist hareketin kimseye hayrı olmayacaktır.
Başka bir şairin ağzından çıktığı biçimiyle, sol “köylüleri öldürelim”dir[7], o sol bugün “işçileri öldürelim” demektedir. “Ne adına?” ve “kim için?” soruları, dün olduğu gibi bugün de yakıcıdır. İşçi ve köylü düşmanı bu şairler, zengin semtlerdeki mekânlarda akşama dek tavla oynayıp geceleri rakılarını yudumlarlar. İşçi ve köylü, işte tam da bunun için öldürülmelidir. Zaten teorik olarak ölmüştür. Çünkü artık “Yaşasın İmamoğlu ve temsil ettiği değerler!” diye haykırmanın vaktidir.
Eren Balkır
7 Mayıs 2019
Dipnotlar
[1] Erol Mütercimler, Youtube.
[2] “Uğur Mumcu’nun Kaleminden”, 6 Mayıs 2019, Cumhuriyet.
[3] “Kağnı”, Burhan Oğuz.
[4] “Eren Balkır, “Sadak ve Eldiven”, 11 Şubat 2017, İştirakî.
[5] Attila İlhan, “İlk Kelepçe”, Behramoğlu.
[6] Luke Savage, “Yeni Ateizm, Yeni İmparatorluk”, İştirakî. Savage, yeni ateizm konusunda şu tespiti yapmaktadır: “Yeni Ateizm, imparatorluğun fikrî savunusundan ve küresel kapitalizmin adaletsizliklerini örtbas eden bir duman perdesinden başka bir şey değildir.”
[7] Şükrü Erbaş, “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz”, Nihayet.

Çifte Deri

Önder Babat. 2004’te katledildi. Sonra başka bir örgüt, bir MİT görevlisini sorgulayıp onun katilini ortaya çıkardığını söyledi. Babat’ın örgütü, buna karşı çıktı.
Aradan geçen onca zamanın ardından, bu yıl içerisinde, anma etkinlikleri için Babat’ın bir resmini çizdiler. (Aynı el, aynı şekilde Deniz Gezmiş de çizmişti.) Karakteristik bir burnu vardı Babat’ın ama o resimde burun yoktu. Sadece sürmeli bir çift gözdü gördüğümüz.
Ölümü estetize etmek, onun ağırlığını ve sancısını hafifletmiyor maalesef. Yalnız o resimdeki sürmeyi, solda giderek moda hâlini alan LGBT merakıyla ilişkilendirmek gerekiyor. Oradaki mesaj, görülmeli.
Aynı durum, türkülerin Cem Adrian’a söylettirilmesinde de söz konusu. Çünkü artık translar, üstlerini çıkartıp, sokak ortasında polise karşı salladıkları maket bıçaklarını ve jiletleri etlerine vurmuyorlar. Onlar da çeşitli kurumlar, dernekler, örgütler aracılığıyla rehabilite ve estetize edildiler, topluma kazandırıldılar.
Avrupa Birliği menşeli çalışmalarla bu şiddet eylemi, yerini daha estetize görüntülere, çıplak Nişantaşı danslarına, disko şovlarına ve Kerimcan'a bıraktı. AKP döneminde sol, estetize edildi, Batı’nın dişine uygun bir içerik ve biçim kazandı. Asıl sorun, bunu kendisinin talep etmiş olmasıydı.
Hindistan için üretilen projelerin daha mikro ölçekli hâlleri, Ortadoğu’ya pazarlanıyor. Sol, bu standların sahibi olmak istiyor. Hindistan, teni beyazlaştıran kremlerin en fazla satıldığı ülke. "Burada evlilik siteleri ve Bollywood yıldızları, açık tenli olmanın daha hayırlı olduğunu söyleyip bu yönde propaganda faaliyeti yürütüyorlar."[1]
Fanon, bu ezilenin ezene benzeme tavrını çifte deri metaforu ile anlatıyor. Bir yanık sonrası vücut, derinin üzerini ince bir deriyle kapatıyor. Siyah, beyazlayarak efendisine yaranabileceğini düşünüyor. “Epidermalizasyon” kavramına başvuran Fanon, bu kavramı “Sosyo-ekonomik adaletsizlikler üzerinden aşağılık kompleksinin içselleştirilip ırkı beyazlaştırma arzusu” olarak tanımlıyor.[2]
Dolayısıyla mücadelenin kolektif salahiyeti için bugün en fazla sola vurmak gerekiyor. Çünkü o çifte deri, en çok, onun eliyle oluşuyor. Boyna mor fularlar bağlayan “tersane işçisi”, böyle yaranacağını düşünüyor. Bir vakitler "Ostim’in fakir işçisi", özde sosyolog, bakanlıktaki işini kaybedince, bu sayede şehrin göbeğinde kendisine kafe açabileceğini biliyor. Sol, deri değiştiriyor.
Çifte deriyi Erol Katırcıoğlu’yu önder belirlemiş örgütler teşkil ediyorlar.
Onlar, işçinin eylem günü olarak 1 Mayıs’a bile tahammül edemiyorlar. Bu nedenle Katırcıoğlu’nun yönettiği örgütler, sosyal medyalarında en fazla kampüs cadıları resimleri paylaşıyorlar. Hiçbir resimde tek bir işçiye yer verilmiyor. Çünkü işçi çirkin, gözleri sürmesiz, burnu iğreti, elleri nasırlıdır. O, eşikten içeri alınmamalıdır.
Kürt de öyledir. Sol, Amerika Kürtleri bölgede kendisine “yoldaş” belirlediği noktada onların yanına ilişebilmiştir. AB ve ABD’nin Kürt merakı ile solun merakı, bağlaşıktır. Ona bir zamanlar “küçük burjuva milliyetçiliği” diyenler, bugün “devriminin yolundayız, bize başka yol yok, devrim senden sorulur” demektedirler.
Aksu Bora’nın Heinrich Böll Vakfı ile Amed’de kadın emeğinin görünürlüğü üzerine konferans vermesi, sömürgeci projenin bir gereğidir. Kagider’in ve devletin görünür kılmak istediği kadın emeği ile Bora’nın bahsini ettiği emek, aynıdır. Bora, bir devlet projesi dâhilinde bölgeye çıkartma yapmaktadır. Tanıl Bora da aynı bağlamda “Kürt kimliğini tanıyan bir resmi görüş” inşası derdinde olan devletin uzantısıdır.[3]
Eskiden Semra Özal’ın Papatyaları, Türkan Saylan’ın kızları, Koç menşeli doğum kontrol kampanyaları, “Kürtler fazla ürüyor” diyen komutanlar vardı. Bugün bunların yerini Kürt hareketinin yetiştirdiği isimler almıştır. Devlet, eski işlerini yeni şahıslara yaptırmaktadır. Çocuk evliliği, kızların okula gönderilmesi, nüfus kontrolü gibi konular, artık Kürtlere taşere edilmektedir. Bunlar, hep çift derili oluşun bir sonucudur. AKP ise en önemli kitle tabanı olan Müslüman Kürtleri kaybedecek adımlar atmakta, bu bağlamda önemli medreseleri birer kültür derneğine dönüştürüp batıya yollamaktadır.
Bu zemine uygun hareket eden, ona göre kendisini formatlayan sol, derinin oluşumuna katkı sunduğu ölçüde varolabileceğini görmüştür. O, önderi Erol Katırcıoğlu’nun kapitalizme karşı olduğu yanılsaması içerisindedir. Onun asıl karşı olduğu, sosyalist harekettir. Varlık sebebi, bu karşıtlıktır. Çünkü Katırcıoğlu’nun kasti önermesinin aksine, işçi sınıfı “mağdur” değil, “mezar kazıcı”dır. Bu tür isimler, işçiyi mağdur derekesine düşürmek, ondaki devrimci imkânı silmek için vardırlar. Sol örgütler, basit birer think-tank kuruluşuna, sıradan birer derneğe bu bağlamda dönüştürülmüşlerdir. Hepsi HDP-CHP projesinin alt bileşeni, sahada faal derneğidir.
Solun elini attığı her iş, bu tür bir içeriğe sahiptir. Sol, translardaki veya kadınlardaki şiddeti silmek için bir süre AB fonları üzerinden kimlikçi siyaset yaparak varolabileceğini düşünmektedir.
Sol, bu sene 1 Mayıs’ı, Erol başkanlarının emriyle, “mağdur kimliklerin bayramı” hâline getirmeyi bilmiştir. O, artık sevgililer günü ve her türden resmi tüketim bayramı derekesindedir. Liberal iyi niyetli taşlar, faşizmin cehennemi için döşenmektedir.
O yol dâhilinde, adını bir işçi direnişinden alan, türedi “yazarlar”dan Kavel Alpaslan, İmamoğlu’nun 1 Mayıs mitinginde kısa konuşmasına üzülmektedir.[4] Göze çekilen sürmenin farkında olması mümkün değildir. Çünkü o, bir yerlerden tırtıkladığı cümleleri, başka yazılardan çevirip alt alta dizdiği paragrafları yazı diye satmakla meşguldür.
Mesele Kavel veya bir şahıs değildir. Solun teorik faaliyeti bu düzeydedir. Herkes, CHP-HDP bağlamında devrimin değil, ekmeğinin peşindedir. Her mesele buradan karşılanmaktadır.
Avrupa’daki örgütlerin pratiklerine bakılacak olursa, Mahir’in ve İbrahim’in de burunları yakında silinecek, gözlere sürme çekilecektir. Bu mağdur edebiyatı, “çok eziliyorum, lütfen iltica başvurumu kabul edin” yalvarışının bir sonucudur. Dik duran bir devrimcilik, bugün fazla erildir, derhal törpülenmelidir.
Geçmişte Gaffar Okkan’ın ölümüyle ilgili olarak Diyarbekir’de bir futbol maçı düzenlenir. Bir takımın hocası Reha Muhtar, diğeri Mehmet Ali Birand’dır. Teröre karşı mücadelenin parçası olarak gerçekleştirilen maçta karşımıza daha çok müzik şirketi Prestij ailesinin üyeleri çıkmaktadır. Şöhretler maçının yedek kadrosu arasında kısa süre önce Almanya’ya giden Ferhat Tunç da vardır.[5] Bu örnek, sömürgecilik, devletin kitle siyaseti ve dönüştürme pratiği bağlamında akılda tutulmalıdır.
Batı’nın "sınırsız-sınıfsız" sokaklarından buraya bakanlar, ancak bu tür projelerde yer alabileceklerini görebilmektedirler. Devrimci siyaset, yerini fonlanmış proje faaliyetlerine bırakmıştır. O faaliyetler devrimci değil, birer mağdur birey olarak işçiye alan açarlar. Onların kapitalizmle bir dertleri yoktur.
Eren Balkır
2 Mayıs 2019
Dipnotlar
[1] Hubert Prolongeau, “India’s Skin-whitening Creams Highlight a Complex Over Darker Complexions”, 24 Temmuz 2015, Guardian.
[2] Wael Omar, “Frantz Fanon’un Gözüyle Filistin II”, İştirakî.
[3] “Kürdü Tanımayan Resmi Görüşün Artık Geçerliliği Yok”, 18 Şubat 2015, DİHA.
[4] Kavel Alpaslan, “İmamoğlu Konuşurken 1 Mayıs Meydanı”, 1 Mayıs 2019, Duvar.
[5] Diyarbakır Ünlüler Maçı, Youtube.