10 Eylül 1920

10 Eylül 1920: Türkiye İştirakiyun Teşkilatlarının Birinci Kongresi
Siyasal Eylemimizin Başlangıcı ve Kısıtları
Türkiye Devrimci Hareketi, tarihi boyunca, sosyalist ideolojideki gelişim aşamalarını, akımları yakından takip edip bunlara göre konum almış, bunlardan kimisini benimseyip kimisi ile tartışma içerisinde olmuştur. Maoizm, SBKP Siyaseti, Troçkizm, Latin Amerika kaynaklı gerillacılık Türkiye’de ciddi muhataplar bulmuş, bu akımlardan bir kısmı, özellikle 70’lerde, birer mücadelede bayrağı haline gelmiştir. Siyasal yapıların baskılanıp zayıf düşmelerinden sonra siyasal yapılar üzerinden temsil edilen sol fikir akımlarının kitlelerde pek bir izi kalmadığı görülmüştür. Çin’de yüz milyonların aktif katılımı ile kurulan Maoizmin, Doğu Avrupa’dan Orta Asya içlerine kitlelerin günlük yaşantısından edebiyatına nüfuz eden SBKP politikalarının, Türkiye’de yıllarca, güçlü sendikalara, çok okunan gazetelere, üniversitelerde kitlesel derneklere hâkim siyasetler tarafından temsil edilmelerine rağmen, halk nezdinde anlamlı bir birikim oluşturamamalarını neye bağlamak gerekir?
İlk elden şunlar söylenebilir:
1- Türkiye’de her türlü sol akım ideolojik olarak temsil edilmiş, ancak siyaseten temsil edilmemişlerdir. Kendi coğrafyalarında güncel sorunlara devrimcilerin verdiği güncel cevapların formülize edilmiş hali olan bu akımlar, “bize bu formül uyar mı uymaz mı?” üzerinden ele alındı, güncele inemedi, idealize kaldı.
2- Bu akımlar yerli değillerdi. (Kulağa basit gelen bu çıkarım, komünizm düşmanı sağ ideologlar tarafından da kullanılır, onlar kendilerince bir tehlikeyi savuşturmak maksadı ile halkın öz değeri varsaydıkları “Türklüğe-İslamlığa uymaz” gördükleri sol akımları dışta tutabilmek için bu lafı ederler. Biz ise coğrafyanın içinden geçtiği ateş ile pişmeyen, insanın rengini almayan fikrin, o coğrafyada bir yere kadar yol açıcı olacağını vurgulamak için bu lafı ediyoruz. Yoksa onların buralı olmamaları onların ezilenlerin fikri, eylemi oldukları gerçeğini yadsımaz.)
Bu iki tespiti biraz daha somutlarsak, sözgelimi son on yılda, genel seçimler konusunda Maoistlerin Maoizmden kaynaklanan, Sosyalist Devrimcilerin Sovyetçilikten kaynaklanan bir tavır farklılığına işaret edebilir miyiz? Hadi diyelim, şimdi tavrımızı anlaşılır şekilde ortaya koyup farkları duyuracak araçlardan ve etki gücünden yoksunuz; örneğin 70’lerde solda duran halk kitlelerinin CHP ile kurdukları ilişki biçimine dair Sovyetçilerin, Şehir Gerillacılığını savunanlara göre, Sovyetçilikten kaynaklanan farklı tutum alışları ilk anda aklımıza gelir mi?
Önce büyük bir fikir bulup ya da kurup sonra onu olaylara uygulamak mümkün olmuyor; aksine büyük fikirler, sayısız olayın ve eylemin detayında, tavır alışlarda ve sonrasında yapılan tahlillerle şekilleniyor. Leninizm de öyle. Leninizmin şekillenme aşamalarından birini temsil eden Sol Komünizm eseri, gerici sendikalarda çalışma yürütmekten, burjuva parlamentolarında siyaset yürütülüp yürütülemeyeceğine dair türlü tartışmayı o günkü muhatapları ile yürütüyordu. Lenin’e göre, “Gerek Churchill ile Lloyd George arasındaki görüş ayrılıkları… gerek Henderson ile Lloyd George arasındaki görüş ayrılıkları, … sadece, bilinçli, inanmış, teorik bakımdan yeterli bir propagandacı olmakla yetinmeyen, ama aynı zamanda devrimde yığınların pratikte kılavuzu olmak isteyen komünist, bu ayrılıkları göz önünde tutmayı bilmeli, bu ‘dostlar’ arasındaki kaçınılmaz çatışmaların, onları zayıf düşürecek olan çatışmaların ne zaman tam olgunluğa erişeceğini doğru olarak kestirmelidir.” Kendisi de devrime yürürken böyle yapıyordu. Yine Lenin’e göre, devrimciler gerici gördükleri sendikalarda da çalışmalı, parlamentolara girmeliydiler, zira Biz, sosyalizmi kurma işine, hayali ya da bu maksatla özel olarak teşkil ettiğimiz insan malzemesiyle değil, kapitalizmin bize miras bıraktığıyla girişebiliriz ve girişmeliyiz. Hiç şüphe yok ki, bu, çok zor bir iştir; ama soruna bunun dışında bir yaklaşış, o kadar ciddiyetten uzaktır ki, bunun sözünü bile etmek gereksizdir.” Lenin, 1920’de devrimini yapmış Rusya ve devrimini yapmasını beklediği Batı koşullarında böyle düşünüyordu. Tabii, zamana ve mekâna göre yeni koşullarda bu yaklaşımların tersi de savunulabilir; tutum alışımızda somut referans noktalarına ihtiyacımız vardır, Lenin’in yaptığı gibi somut insana, coğrafyamıza, örgütümüzün durumuna bakmak gerekir.
1920’de Rusya devrimini yapmış, Batı’dan yapması beklenirken; Türkiye’de bir ara dönem yaşanmaktadır. Ne Saltanat ne Ankara Hükümeti ne de yerel güçler, siyaseten ve askerî olarak ülkeye hâkimdirler. Bu durum 1920 yılı içerisinde giderek bir iç savaş halini alacaktır. Bu savaşta, sosyalistler ve sosyalizan güçler önemli bir ağrılığa sahiptirler. Ülke genelinde bir birinden bağımsız hücreler, basılı yayınlar, BMM’de milletvekilliği çoğunluğu, İçişleri Bakanlığı’nın ele geçirilmesi, batı cephesinde sola yatkın silahlı gruplar, bu grupların İstanbul yanlısı isyanları bastırmada elde ettikleri itibar bu ağrılığın Anadolu içindeki faktörlerindendir. Dışarıda ise, Doğu Halkları Kurultayı, belki de Dünya tarihinde ilk defa uluslararası siyasette devletleri resmî olarak muhatap almamakta, halklara çağrı yapmaktadır; Savaş Komünizmi döneminde, Sovyetler’de iç savaş koşullarında örgütlenmiş Türkiyeli komünistler, siyasal merkezlerini giderek Anadolu’ya yaklaştırmakta, son olarak Bolşevik kisveli İttihatçıları temizledikleri Bakü’de bir birlik ve kuruluş kongresinin hazırlıkları sürmektedir. Kongreyi (Türkiye İştirakiyun Teşkilatlarının Birinci Kongresi) toplayan Mustafa Suphi ve yoldaşları, yeni Türkiye’nin kuruluşunun eşiğinde, o günlerde halk kesimlerinde, Meclis’te, silâhlı güçler arasında etkin, ancak birbirinden bağımsız gelişen sosyalist yapıların birliğini amaçlamakta ve bu şekilde Anadolu’ya dönmeyi hedeflemektedir. Bu Kongre 10/16 Eylül 1920’de Bakü’de toplanmıştır. Kongre’de o güne kadarki örgütsel gelişimler ele alınmış, birlik sağlanmış (TKP kurulmuş), ve en nihayetinde Anadolu’daki ayaklanmaya katılma kararına varılmıştır.
TKP, hemen Anadolu’ya dönme ve mücadeleye girme konusunda doğrusal bir politikayı tavizsiz yürütmeye başlamıştır. Bu politika, aktörleri ve yönelimi ile “bizdendir”. Suphilerin buluşmaya gittiği, Halk İştirakiyuncular’dan (Ankara Hükümeti’nin engellemeleri ile Kongreye delege yollayamamışlardır) Servet şeyhtir, Salih Baytardır; Yeşil Ordu’ya bağlanmış Ethem, Çerkes halkının liderlerindendir. Dönüş politikası kısmen de olsa başarılı olsaydı, Polonya sorunundansa örneğin Çerkes halk dinamiğinin; Alman sosyalistlerinin parlamenter siyasete yaklaşımlarındansa Halk Zümresi’nin tutumunun; Zinovyev ya da Dimitrov’dan ise Suphilerin, Baytar Salihlerin coğrafyamız insanında ve devrimci politikamızda daha kalıcı izler bırakacağı ortadadır. Dönemin kadroları “hayali ya da bu maksatla özel olarak teşkil ettiğimiz insan malzemesi değil, kendi toplumunun, tarihinin izlerini taşıyan eksiği ile fazlası ile Anadolu işçisine, köylüsüne ruhen bedenen en yakın kişilerdir. Bakü Kongresi, yerli aktör ve olguların devrimci bir politika çerçevesinde derlenmesi, ülkenin somut siyasetine müdahale hamlesidir. Somut siyaset diye bahsettiğimiz ise ülkenin kuruluş siyasetidir; bu siyaset düzenin genlerine işlemiştir. Kongre’nin dönüş politikası, bugünün sosyalistlerince bir iç mesele olarak idrak edilip su yüzüne çıkarılmayı beklemektedir.
Komintern’in 2. Kongresi, ulusal kurtuluş mücadelesi veren ülkelerde komünistlerin rolünü daraltıp bir nevi ulusal burjuvazilere, emperyalizm karşısında şimdilik destek olunması düzeyine indirmişti. Komintern’in politika belirlerken Sovyet Devrimi’nin bekası, Batı devriminin geleceğini göz önünde tuttuğu açıktır. Yukarıda alıntılar yaptığımız Sol Komünizm kitabı da bir nevi bu koşullarda sendikalarda, parlamentolarda komünistler açısından yürütülecek eylem tarzını belirlemektedir. Lenin, buralarda etkin olmayı o günün koşullarında yine Sovyet Devrimi’nin bekası, Batı devriminin geleceğini açısından yerinde görmektedir. Lenin’den alıntıladığımız metinlere bakmakla yetinsek dahi şu sonuca varabiliriz: Nesnel bir değerlendirme yapılmış, o günün parlamentolarının durumu, burjuvazinin iç çekişmeleri hesaba katılmış olmalı. Peki, bu politikanın Türkiye’ye uygulanmasında, aynı somutlukta yaklaşılmış diyebilir miyiz? Ankara dışında inisiyatifi pek zayıf parçalı Ankara Hükümeti ve 3-5 aylık Meclis, ülkenin batısındaki ayaklanmayı bastırmaya cesareti olmayan doğu ordusu, halk kesimlerinde yönetici kesimlere karşı birikmiş bir öfkenin yaşandığı gerçeklik karşısında; yüzlerce yıllık geçmişi olan ve o günlerde kriz içine giren Batı parlamentoları ve yüz yıllık sosyalizm geleneği baz alınarak sosyalistlere biçilen politika şaşmaz bir doğrulukla Türkiye’ye de uygulanmalı mıydı? Lenin’in tezleri, tam da Leninizm gereği, özelde Anadolu’ya genelde Doğu’ya dosdoğru uygulanmamalıydı. Siyasî eylem, Nevski Bulvarı’nın bir kaldırımı değildir, Petersburg'un dosdoğru geniş ana caddesinin sınırları belli bir kaldırımı değildir.” sözün sahibi Çernişevski’dir, Lenin, sözden övgüyle, bu söze uyulmamasından ise yergi ile bahsetmektedir.
Suphi ve yoldaşları da buna yakın bir tahlil yapmış olacaklar ki Sovyet yetkililerinin engelleme girişimlerine rağmen ısrarlı bir biçimde ülkeye dönüp sosyalizm mücadelesini yükseltme çabası içerisine girmişlerdir. Ancak dönemin TKP önderliğinin de ülke içerisindeki somut örgütsel durumu tahlil etmede, ortaya çıkacak antikomünist direncin gücünü ve yönünü kestirmede yetersiz kaldığı anlaşılmaktadır. Dönüş hareketi, Ankara ile yapılan bir dizi temas sonucunda başlamış, Ankara Hükümeti’nin estirmeye başladığı antikomünist havaya rağmen devam ettirilmiştir. Ankara merkezli burjuvazinin iç ilişkileri yeterince takip edilmiş midir, devrimci heyecan güncel durumun somut tahlili ile törpülenmiş midir, bu sorulara olumlu yanıt vermek mümkün görünmüyor. Dönüş politikası, Suphi ve yoldaşlarının katliamı ile son bulmuştur.
Suphilerin katli, Ankara Hükümeti açısından, devam ettirilen tasfiye hareketinin bir adımıdır, bunun hemen öncesinde ve sonrasında ülke içerisindeki komünistler tutuklanmış, partileri kapatılmış, yayınlar yasaklanmış, antidemokratik yasalar ile muhalif her türlü faaliyet kriminalize edilmiş, batı cephesinde işgale karşı etkin direniş gösteren bağımsız halk birlikleri orduya ilhak edilmiştir. Sovyetler tüm bu politikalar karşısında hemen hemen sessizdir.
Bu gelişmeleri takip eden iki yıl zarfında ülkedeki işgal durumu son bularak, iç savaştan galip çıkan ve iktidarda tekleşen burjuvazi tarafından düzenin kuruluşuna girişilmiştir. Örneğin biz bugün, tek parti düzenin kurumsallaşması aşamasında, “inkılâp” kanunlarına karşı halk yığınlarının tepkisi konusunda sosyalistlerin yürüttükleri politikaların ve sonuçlarının taşıyacağı siyasal deneyim ve kazanım mirasından yoksunuz. Bu ve benzeri yoksunluk, şablon tezleri sahiplenip, mutlaklaştırma eğilimimizin gelişmesinde, iç dinamiklerimizdense dış dinamikleri öne çıkartmamızda, devrimi ağırlıklı olarak bir strateji sorununa indirgememizde, insanımızla sınırlı bölgeler dışında kalıcı ve kopmaz bağlar kuramamamızda, ortaya koyduğumuz muazzam devrimci mücadeleye rağmen halk kitlelerinde fikirlerimizin silikleşmesinde etkili olmuş olmalı.
Bugün 94 yıl sonra, yanı başımızda Rojava’da devrim gelişirken, burjuvazi ülke içerisinde yönetme krizi yaşarken, Eylül Kongresi’ni daha da önemlisi onu yaratan koşulları, dönemi ve kuruluş dinamiklerimizi tarihe ilgi kabilinden değil de siyasal bir iç mesele olarak ele alıp ortak bir eylem kılavuzunun dersleri hanesine yazmalıyız.
Onur Şahinkaya
İştirakî Dergisi
Temmuz-Aralık 2014
Sayı: 3-4, s. 179-182

Kolombiya'da Engizisyon Adaleti

Kolombiya hükümeti kimi kanunlar çıkarttı ve Birleşmiş Milletler, Amerikalı Devletler Örgütü ve Uluslararası İşçi Örgütü gibi uluslararası kurumların anlaşmalarına imza attı.
Hükümetin bu çoktaraflı kurumlara verdiği taahhütlerle ülkemizde devletin insan haklarını koruduğu, işçilerin sendikada örgütlenme hakkını güvence altına aldığı düşünülebilir ama gerçek çok farklı.
Binlerce sendika liderinin suikasta kurban gitmesi, binlercesinin sürgün edilmesi veya hapse atılması devletin kendi politikalarına karşı çıkmaya cüret edenlere sistematik baskı uyguladığının birer kanıtı.
Ben, 25 Ağustos 2013’te, sendika hareketine yönelik baskıların yoğunlaştığı bir dönemde tutuklandım. O gün Bogota’daydım ve 19 Ağustos’tan beri ülke genelinde grevde olan tarım örgütlerinin taleplerini içeren bir listeyi sunmak için hükümet binasına gidiyordum.
O güne dek ülke genelinde grev sürecinde faal olan birçok yoldaşım suikasta kurban gitmişti ya da hapse atılmıştı.
O günden beri Vatansever Yürüyüş’ün yaklaşık yüz üyesi suikasta uğradı, 300 civarı insan hapse atıldı.
Bu durumun Kolombiya halkının barış talebiyle ve Havana’daki müzakere masasında Kolombiya hükümeti ile FARC-EP arasında kabul edilen anlaşmayla çeliştiği açık.
Toprak meselesi, yasadışı uyuşturuculara çözüm bulma ve politik katılım konusunda ön anlaşmalara varıldı.
Havana’da köylülerin yüzleştiği sorunlara çözümler sunulurken ve geçici anlaşmalar imza edilirken Kolombiya’da aynı köylülerin aynı sorunlarına yönelik olarak kendi taleplerini geliştirmeleri ardından katledilmelerini ve hapse atılmalarını uluslararası topluma nasıl izah edecekler?
Kolombiya hükümeti politik muhalefet üyelerine ve sendika liderlerine zulmedip onları katletmeye devam edecekse, Havana’daki anlaşmaları nasıl tatbik edecek?
Kolombiya rejiminin sürdürülebilir bir barışa ulaşılması için gerekli ekonomik ve politik değişiklikleri tatbik etmeyi reddedecek olması bizi endişelendiriyor.
Barışa dönük bir hamle yapılmış olsa bile, savaş dönemlerinde kullanılan “adalet” ile ilgili ifadelerin altının boş olması bizi hiç şaşırtmıyor.
Engizisyona has bu adalet, güçlülerin çıkarlarına hizmet etme noktasında bir tür baskı aracı olarak kullanılıyor.
Elbette bu, barış süreci konusunda iyimser olmadığımız anlamına gelmiyor, aksine, yaşanan ilerleme bize cesaret veriyor ama gene de sürecin yüzleştiği tehlikelerin de farkındayız.
Benim davam dâhilinde savcı beni “isyan” ve “finansal terörizm” suçlarıyla suçladı. Davada kendileri için çalışan, parayla satın alınmış kişilerin tanıklıklarına başvuruldu ve askerî istihbarat ile polisin askerî operasyonlar esnasında güya gerilla liderlerinin üzerinden çıkan bilgisayarlara yerleştirdiği “deliller” kullanıldı.
Savcının benimle ilgili olarak hâkime sunduğu suçlara dönük göstermelik soruşturmayı da içeren tüm hukukî süreç her türden usulsüzlükle maluldü.
Yürütme her şeyi açık biçimde planlayıp yönetti, yargı sistemi ise sendika faaliyetlerimin ve muhalefete açıktan iştirak etmemin cezalandırılması noktasında bir araç olarak kullanıldı.
Korkarız hâkim, köylülerin direnişini ve protestosunu akamete uğratma amacı güden bu yavan hukukî kurguyu yansıtan tüm delilleri dikkate alacak.
Karşımızda tümüyle politikleşmiş ve toplumsal gösterileri kriminalize etmeye dönük devlet politikasını dayatmaya çalışan bir hukuk sistemi var.
Politik bir tutsak olarak benim ve diğerleri için adalet talep ediyorum, ayrıca ulusal ve uluslararası standartlara bağlı bir hukukî sürecin ancak ulusal ve uluslararası düzeyde yürüyen sendikal ve toplumsal hareketin desteği ve dayanışması ile mümkün olduğunu düşünüyorum.
Umarız Havana’daki müzakere masasında adalet meselesiyle ilgili bir anlaşmaya varılır ve bu anlaşma toplum liderleri ile sendikacıların isyancı olmadıklarını, toplumsal mücadele ve eleştirel düşüncenin kendisini dünyaya demokrasi olarak takdim eden bir devlette suç olmadığını kabul eder.
Huber Ballesteros
La Picota Erkekler Hapishanesi
Bogota, Eylül 2015
[Huber Ballesteros, politik bir tutsaktır ve Kolombiya Sendikalar Kongresi yürütme komitesi, Tarım İşçileri Birliği FENSUAGRO’nun yürütme komitesi ve Vatansever Yürüyüş (muhalefet hareketi) liderliği üyesidir.]

Senin İsmail’in Kim?

Bu İbrahim’in dinidir; kana susamış tanrıların, mazoşistlerin ve işkencecilerin değil. İnsanın mükemmelliğe ulaşmasının, bencillikten ve hayvanî arzularından kurtulmasının hikâyesidir yaşanan. İnsanın daha ulvi bir makama ve aşka; ve bilinçli bir insan olarak sorumluluklarını yerine getirmesine engel olacak her şeyden azade olduğu bir iradeye yükselişidir. […]
Hikâye, bir koçun kurban edilişiyle sona eriyor. Bu, Yüce Allah’ın tarihin en büyük insan trajedisi sonuna ilişkin dileğidir -birkaç aç insanı doyurmak için bir koç kurban etmek.
Sen de İbrahim gibi kendi İsmail’ini getirmelisin Mina’ya. Senin İsmail’in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim’in İsmail’i sevdiği kadar sevdiğin bir şey olmalı.
Senin özgürlüğünü çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikati duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense, meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın. Eğer Allah’a yaklaşmak istiyorsan, İsmail’i Mina’da kurban etmek gerek.
İsmail’in yerine geçecek koçu (fidye) sen tespit etme, bırak Allah sana yardım etsin ve bir hediye olarak göndersin. O, koçu ancak bu şekilde kurban olarak kabul eder. Koç ancak İsmail’in bedeli olduğunda kurbandır; yalnızca kurban olsun diye koç boğazlamak ise kasaplıktır.
Ali Şeriati
Derleyen: Asım Gültekin

Charlie Hebdo'nun İtici Esprileri

İsmini herkesin bildiği ölü çocukları aklınıza getirin, sonra bu çocukların çektiği çileyi yüzüne alaycı bir gülümseme kondurmak için kimin kullanacağını anlamaya çalışın. Argümanımız hatırına bir de bu çocukların biri Yahudi, biri Hristiyan biri de Müslüman olsun.
Nazi sempatizanları ve diğer antisemitistlerin aklına hemen 15 yaşında iken Auschwitz toplama kampında kaptığı ağır hastalığa teslim olan Hollandalı holokost mağduru Anne Frank gelir. İngiliz Başbakanı’nın oğlu, beyin felci geçiren ve altı yaşında Londra’daki bir hastanede ölene dek sara krizleri geçiren Ivan Cameron, anarşist kimi nefret tohumu eken isimlerin tercihi olabilir. Bu kesim “muhafazakâr pislik” olarak gördüğü çocuğun babasını ülkedeki sağlık hizmetlerinin çöküşünden sorumlu tutuyor olabilir. Ardından bir de akla üç hafta önce Türkiye sahillerine cesedi vuran üç yaşındaki Suriyeli mülteci Aylan Kürdi gelecektir.
Aylan’ı kimlerin, ne tür insanların seçeceğini düşünmeye bile gerek yok, çünkü gülümseme için birileri çoktan Aylan’ı seçti bile: Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo Aylan’ın ölü bedenine ait bir dizi karikatür çizdi ve bu karikatürleri jeopolitik ve dinle alakalı kimi duygusuz tespitler yapmak için kullandı. “Je Suis Charlie” mizahı konusunda sözde uzman olan bazı isimler, Müslümanlardan, özellikle güçsüz ve göçmen olanlarından nefret eden dar kafalıların yaklaşımına katılıp, ölü bir çocuğa gülmek için her türden gerekçelerini öne sürdüler.
Tumturaklı ya da Dile Dökülemeyecek Biçimde İnsafsızca
Karikatürlere dair savunmalar ve gerekçelendirmeler, tumturaklı veya dile dökülemeyecek biçimde insafsızca idi. Bir blog yazarına göre, çizilen karikatürlerden biri “Batı’nın ortantalist lütufkârlığı”nı ifşa ediyordu. Bu yazar, söz konusu “hiciv sanatı”na ancak “İslamcı-liberal sol kartel”in itiraz edebileceğini söylüyordu. Karikatürlere ilişkin olarak ayrıca “batılı tüketimcilik”e de atıfta bulunuluyor, fast-food Avrupa’sında yiyecek yemek peşinde koşan güçsüz göçmenlerle alay ediliyordu. Herkesin tahmini de Aylan’ın vefat eden annesinin ve ağabeyinin de yiyecek peşinde olduğu yönünde idi (oysa bu insanlar açlıktan değil, savaştan kaçıyorlardı). Belki de ileride Aylan’ın hayatta kalan babası da bir gün gelir Charlie Hebdo karikatüristlerinin ne kadar zeki olduğunu takdir eder.
Dergi, ayrıca Aylan’ın dinini de gündeme getirerek, “Hristiyanlar suyun üzerinde yürüyebiliyorlar ama Müslüman çocuklar suya batıyorlar” diyordu. Denizin üzerinde yürüyen, İsa’ya benzeyen bir figürün yanında (muhtemelen ölü olan) baş aşağı dönmüş bir çocuğun Hristiyan yardımseverliğinin ikiyüzlülüğünü resmetmek için çizildiği iddia ediliyordu. Gerçekten çok zekice!
Bu türden yüce gönüllü bahanelerin ötesinde, yorum bölümlerinde ve sosyal medyada daha basit gerekçeler dile dökülmeye başlandı. Bunlara göre, Aylan başına geleni hakkediyordu, zira yaşananlarda sorumluluğu olmasa bile, esmer tenli ebeveynleri Suriye’de kalıp “kendi tarzlarınca” yaşamaya devam etmelilerdi.
Charlie Hebdo’ya verilen tüm bu korkunç ve bariz bir biçimde ırkçı desteğin nedeni, Ocak ayında El-Kaide adına hareket eden bir grup sosyopat silâhlı adamın dergi personeline karşı gerçekleştirdiği katliam üzerinden gelişen kahramanlık efsanesi idi. Buradaki kanaate göre, bu iğrenç terörist suç, dinî, kültürel ve etnik azınlıklarla alay eden matbu materyalin ahlakına dair tüm tartışmalara son verdi.
Bilhassa “ifade özgürlüğü” savunucuları öfkelilerdi ve Müslümanların yaşanan vahşet öncesi ve sonrası kendilerine yönelik iftiralara tepki geliştirmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Benim gibi Fransız Müslümanların da yaşanan barbarlık karşısında öfkelenmiş ve üzülmüş olmasının bir önemi yoktu. Bize düşen, çenemizi kapatıp bize edilen küfürleri sineye çekmekti.
“Galyalı İstisnacılığının Kalesi”
Charlie Hebdo’nun devletin finanse ettiği Galyalı istisnacılığının bir kalesi hâline gelmesiyle, nefret suçu, antisemitizm ve ayrımcılıkla mücadele etmeyi amaçlayan Fransız kanunlarının önemli bir kısmı da mucizevî bir biçimde gözardı edildi. Bu konuda dergi hâlâ istisnaî bir konuma sahip. Bense bu derginin en iğrenç materyallerine neden yayın izin verildiğini hâlâ anlamakta güçlük çekiyorum. Bugün nefreti her yana yayma “hak”kının, aralarında İngiltere’den gelenler de dâhil, milyonlarca sterlinlik destekle besleniyor oluşunu ise hiç anlamıyorum.
Charlie Hebdo’nun ırkî ve dinî klişelere ilişkin çiziktirdiği o kötü karalamaları yanına (çoğunlukla akıl sır erdirilemeyen, hiç de komik olmayan) usturuplu “şakalar” iliştirmesi, ne yazık ki şu ana kadar basmakalıplaşmış bir rutine dönüşmüş durumda. Örneğin eğer bir çetenin üyesi iseniz, sizin karikatürünüz, siyah temsilcilerin maymuna benzedikleri düşünüldüğünden, bir maymun şeklinde çizilecektir. Bu, “benim siyah arkadaşlarım var” şakasının bir türevi aslında. Bu yaklaşımın ardından hemen o ırkçı anekdotlar aktarılacaktır. Charlie Hebdo müdafileri de üzerinde yaşadığımız dünyayla ilgili derin ve anlamlı bir şeyleri temsil ettiklerini iddia ediyorlar (burada ipucu niteliğindeki ifadelerden biri de “oryantalist lütufkârlık”).
Aylan Kürdi’yi bir eğlence figürüne indirgeyen dört karikatür, Siyah Avukatlar Derneği Başkanı Peter Herbert’i şu soruyu sormaya itiyor: “Mizah ve hiciv alkışlanması gereken şeylerdir ama bir çocuğun trajik ölümü asla kabul edilemez. Biz holokost ya da soykırımla ilgili espri yapıyor muyuz?”
Hayır Bay Herbert, bizler holokostla ilgili espriler yapmıyoruz, Anne Franck veya Ivan Cameron ile ilgili de espriler yapmıyoruz. Britanya da Fransa ve diğer sözde medenî uluslar gibi çocukları korumak için en üst düzeyde gayret sarfediyor.
Beyaz orta sınıfa mensup çocukların devletin denetiminden mazlum cemaatlerin çocuklarına kıyasla daha fazla istifade ettiği doğrudur. Ailelerinin izinleri olmadan ünlü siyasetçilerinin ve kişilerin çocuklarının fotoğraflarının çekilememesinin sebebi de budur, bu yüzden zengin ve imtiyazlı bir geçmişi olan kayıp bir erkek veya kız çocuğunu bulmak için daha fazla kaynak tahsis edilir. Ama burada şu kutsal ilkeyi tespit etmek gerek: tüm çocuklar korunmasızdırlar ve her zaman gerekli ilgiyi hakkederler.
Şurası kesin ki ölü çocuklarda, en azından küresel mülteci krizinin mağduru olanlarda mizahî bir yan yoktur. Bu, sürekli herkesi eleştirip duran oyunbozanların dile getirdiği, azınlık bir kesime has, radikal ve cahilce dile getirilmiş bir görüş değildir. Bay Herbert gibi yüksek eğitimli bir avukat gibi ben de Charlie Hebdo’nun ne yapmaya çalıştığını ve derginin neyi temsil ettiğini “anlıyorum” ve dünyadaki milyonlarca insan gibi ben de bu karikatürleri gayet itici buluyorum.
Nebile Ramdani

Siyonizme Karşı Birlik ve Eylem Çağrısı

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, bilhassa herkesin katılmasını ve etrafında birleşmesini gerekli kılacak kitlesel bir ayaklanmanın patlak vermesinin mümkün olduğu koşullarda, Kudüs’ü ve kutsal mekânları işgal altında tutan Siyonistlerin yürüttükleri sistematik savaşa karşılık vermek amacıyla, işgal altındaki kentte bulunan birleşik ulusal liderliğin yeniden oluşturulması çağrısında bulundu.
FHKC Genel Sekreteri Yardımcısı Ebu Ahmed Fuad konuyla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:
“Mescid-i Aksa Camii’ne zorla girip Kudüs’ün muhtelif mahallelerini işgal eden Siyonist düşmanın canice saldırısı, FKÖ yürütme komitesi ile merkezî konseyin acilen toplanıp intifadanın fitilini ateşlemek için birleşik bir ulusal liderliğin oluşturulması yönünde karar almasını gerekli kılmaktadır. Bu liderlik, istisnasız tüm grupları, gençlik liderlerini ve toplumun muhtelif kesimlerini içermelidir. Bu moment, bir halk ayaklanmasının kıvılcımının çakılması için gerekli potansiyeli içinde barındırmaktadır.”
Cephe’nin ısrarla üzerinde durduğu bir husus da işgal altındaki Kudüs’te yaşanan ve gayet ciddi bir düzeye ulaşan olayların Kudüs’teki kitlesel hareketi yönetmeye, kentteki Filistinlilerin azimli mücadelesini desteklemeye ve işgalci devletin yürüttüğü teröre, ordusuna ve yerleşimcilerine karşı koymaya hazır birleşik bir ulusal liderliğin oluşturulması ihtiyacıdır. Arapların resmî planda sessiz kaldığı ve uluslararası düzeyde emperyalistlerin Siyonist yapının suçlarına ortak olduğu koşullarda, Kudüs’teki Siyonist saldırılara cevap verme noktasında resmî Filistinli kurumlar ve yetkili makamlar tümüyle başarısız oldular.
Cephe’nin kanaatine göre, Kudüs’ün yüzleştiği riskler tümüyle gerçek ve sistematiktir, burada gerçek manada bir savaş yaşanmaktadır. İşgalci devlet Mescid-i Aksa’yı zamansal ve mekânsal açıdan bölme planlarını yürürlüğe koymaya başlamış, içerisinde onlarca insana yönelik saldırılarını, mekânı işgal etmeyi, birçok kişiyi yaralamayı sürdürmüş, hakikatin paylaşılmasına mani olmak için gazetecilere aynı zamanda ambulanslara saldırmış, gözaltına alınan ve soruşturulan yaralıları kaçırmıştır. Bu çarpıcı gelişmeler, kitlesel hapis cezaları ve keskin nişancı ateşi ile “taş atanlar”ı ezmeye çalışan Netanyahu liderliğindeki suçlu İsrail devletinin eylemleri ile birlikte yaşanmaktadır.
Cephe, bilhassa güvenlik ve askerî mevzilerinde ve yerleşimlerinde Siyonist yapının hedef alınması noktasında Filistinli tüm direniş gruplarının harekete geçmesini talep etmektedir. Batı Şeria ve Kudüs sürekli çatışmalar ve çarpışmaların hüküm sürdüğü koşullarda işgalci devlete karşı ayağa kalkacaktır. Cephe, Siyonist teröre karşı direnen Kudüs halkını, gençlerini, erkeklerini, kadınlarını, çocuklarını ve yaşlılarını selamlar.
FHKC

Ensarullah'ın Mescid-i Aksa Bildirisi

Bismillahirrahmanirrahim
Ensarullah Siyasi Komitesi’nin Mescid-i Aksa’daki olaylarla ilgili açıklamasıdır:
Ensarullah hareketi siyasi meclisi, gasıp Siyonistlerin mübarek Mescid-i Aksa ile vatanlarını, kutsallarını, şereflerini savunurken katliama maruz kalan Filistinli kardeşlerimize karşı işlediği suçları ve saldırıları kınamaktadır.
Mübarek Mescid-i Aksa'nın maruz kaldığı bu saldırılar İslam ümmetinin, baş düşmanı ve İslam coğrafyasının önemli bir parçasını işgal eden siyonist tehlike üzerinde yoğunlaşmasını gerektirmektedir.
Ayrıca bu noktada siyonistlerin uşakları ve onların bölgedeki uzantıları olan ve özellikle de Suud hanedanının rolüne, Suudilerin siyonist işgale yönelik desteğine ve onları teşvikine işaret etmek istiyoruz. Suudiler Amerikan-İsrail projesini Arap-İslam coğrafyasında benimsemiş olup onu finanse etmekte ve bu projenin uygulamaya geçmesi için her türlü katkıyı sunmaktadır.
Buna, fitne çıkartılması iç çatışmaları, mezhebî ve etnik anlaşmazlıkları, ihtilafları hareket geçirme, terör örgütlerinin desteklenmesi de dâhildir. Suudiler bunu İslam ümmetinin kaderi ile oynamak, istikrar ve huzurunu bozmak, onu zayıflatmak, düşmanın işlemekte olduğu ihlallerden ümmetin dikkatini başka yöne çekmek için yapmaktadır.
Suudiler aynı zamanda İslam ümmetini siyonist düşmana karşı mücadeleden uzaklaştırmaya çalışmakta ve yıkım projelerini gündeme getirmektedir.
Bu ihlaller ve siyonistlerin işlediği saldırılar ve suçlar, maalesef Arapların, Müslümanların ve uluslararası kamuoyunun sessizliği altında gerçekleşmektedir. Bu saldırıların Suudi Arabistan'ın ve bazı Arap rejimlerinin Yemen'e yönelik İsrail-Amerikan destekli saldırılarının gerçekleştirdiği bir sırada meydana gelmesi son derece dikkat çekicidir. Amerikan-siyonist destekli bu saldırılar, Yemen halkını kuşatma, onu açlığa mahkûm etme ve bütün yaşamsal dinamiklerini yok etme amacı ile yapılmaktadır.
Ve son olarak bütün Arap ve İslam ümmetini sorumluluklarını yerine getirmeye, İslam ümmetini parçalamaya ve onu zayıflatmaya çalışan düşmanlarının komplolarına karşı uyanık olmaya çağırıyoruz. Müslümanlar Filistin'deki kardeşleriyle dayanışma içerisinde olmak için geniş çaplı eylemler, protesto gösterileri düzenlemelidirler, çünkü Filistin halkı İslam ümmetinin bir parçasıdır ve onu savunmak aslında siyonist işgalcilerin kirlettiği İslamî mukaddesatı savunmak demektir. Bunu yaparken hiçbir şekilde siyonist işgalcilerle kol kola olan, onlara umut bağlayan, onlara ajanlık eden Arap rejimlerinin harekete geçmesini beklememek ve onlara güvenmemek gerekir.
Ensarullah Siyasi Komitesi
16.09.2015

Tefrik

Belki de şu yazdıklarıma kızacak birçok arkadaşım çıkacak ama bana hak vereceğini ve beni doğru anlayacağını bildiğim arkadaşlarımla paylaşmak istedim.
Kürtleri, her Kürt PKK’lı değil diye, PKKlı olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye ayırmak yanlış bence. Çünkü Yozgat'ta dahi birçok MHP’liden şunu sıkça duydum: “Bizim de köylerimiz yakılsa, yakınlarımız gözümüz önünde dövülse, çırılçıplak köy meydanında soyulup küfürler, hakaretler eşliğinde aşağılansak, bizde dağa çıkardık.”
Bakmayın, “bize de şöyle böyle yapıldı biz dağa mı çıktık?” diyenleri. MHP’lisinden Ak Parti’lisine kendi menfaatleri zarar görünce vatan-millet tanımayan milyonlar var.
En basitinden kendisi bedelli askerlik yapıp savaş narası atan, “beni bıraksalar” diye cümleler kuran, devlete laf edene de demediğini bırakmayan tonla insan var. Başkaları üzerinden artistlik yapmak kolay tabii.
Meselem bu değil. Meselem şu:
Kürtleri de Türkleri de şöyle ayırmak lazım. İşine gücüne bakan, ekmeğinin derdinde olan, çocuklarını okutmak isteyen, mahsulünü ekip biçen, işine gidip gelen, kazandığına razı olan, komşusuyla-akrabasıyla bir hayatı yaşayanlar (çoğu zaman sıkıntı çekenler, az gelirliler vs.) ve bu insanları kullanan, sözde onlar adına mücadele eden, kendi siyasi hesapları için onların acısını ve ezilmişliğini kullanan, sahtekâr, ikiyüzlü, iyi eğitimli, gelir durumu iyi, artık rahatlıktan siyasi fanteziler arayan, aşağılık psikolojisi içinde olan, bu aşağılık psikolojisi nedeniyle saldırgan, öfkeli, duygusal tatmin arayan ama her şeye rağmen ne olup biterse bitsin kendi rahatı bozulmayan, hep savunduğu halkın başını ağrıtan, entelektüel, akademisyen, yazar çizer, gazeteci, politikacı vs.
Bu ayrım kendi menfaatlerini bize halk için, Kürtler için, ümmet için, vatan için diye kakalayan ikiyüzlülerin maskesini düşürecek bir ayrımdır. Bu tuzu kurular sürekli bizim acılarımızdan beslenir. Bu acılarımız onlar için büyük nimettir. Çünkü ancak bu sayede bizi kendi pisliklerine alet edebiliyorlar.
Tam bu noktada şunu söylüyorum. İletişim’den, Metis’ten, Boğaziçi'nden beslenen ve müthiş tahlilleri olan o büyük aydınlarımız ve entelektüellerimiz, iyi evlerde oturan, iyi arabalara binen, en kötü günlerinde sofralarında en az 5 çeşit bulunan adamlar, kriz gelse etkilenmeyecek adamlar, hırslı, saldırgan, kindar adamlar, ihale peşinde koşanlar, liste savaşı yapanlar, memleketi babasının çiftliği görenler, Kürtleri ve Türkleri güdülecek koyun görenler, kendi düşüncesini Kürtlerin ya da Türklerin ortak kanaatiymiş gibi yutturanlar bir defolup gidin şu memleketten.
Her şeyi geyik malzemesi yapanlar, her şeyi aşağılayanlar, herkesi hain görenler, her şeyi sadece kendisi bilenler. Defolup gidin.
Savaş çıksa canı yanmayacaklar, kaçıp gidip keyfine bakacaklar ama buna rağmen savaş çıksın diye elinden geleni yapanlar, defolun gidin. Bir savaş çıkarsa kaçmanıza da izin vermeyeceğiz bunu bilin ama. Bizim canımız yanarken siz kolay kurtulamayacaksınız.
Ahmet Şahin

Müslüman Devletler Nerede?

Müslümanlar Onlara En Fazla İhtiyaç Duyduklarında Müslüman Devletler Nerede?
Avrupa kıtası, çatışmaların paramparça ettiği Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden gelen, daha önce eşi benzerine rastlanmamış bir mülteci akınına tanıklık ediyor. Akdeniz, alabora olan, kullanıma elverişsiz tekneler yüzünden 2.500 mülteciyi boğdu. Mültecilerin ızdırabı, girişlerine izin vermeyen Macaristan, Yunanistan ve diğer Avrupa devletlerinden soğuk cevap aldığı sürece devam ediyor. Ancak Türkiye sahillerine vuran Suriyeli bebeğin cesedi sığınmacılar için yaygın bir insanî yardım çağrısını tetikledi.
7 Eylül’de Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron parlamentoya seslenerek ülkesinin en az 20.000 Suriyeli mülteciyi kabul edip iltica hakkı vereceğini duyurdu. Diğer yandan Fransa da 24.000 mülteciyi kabul edeceğini bildirdi. Evet, bu adımların atılması çok zaman aldı ama gene de yakında olmasına karşın Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve Bahreyn gibi devletlerin suratına sert bir tokat atmış oldu.
Onlarca yıl Müslüman savunucular ve âlimler, Ortadoğu bölgesindeki sahte sınırların oluşmasına katkı sunmuş Fransa ve Britanya gibi emperyalist güçlerin oynadığı rolü hep kabul ettiler. Ancak İslam içerisinde mezhepsel ayrışmayı derinlemesine pekiştirme noktasında Suudi Arabistan, Türkiye ve İran gibi Müslüman devletlerin oynadığı rol, tümüyle kenara itilen bir husustu.
Irak, Suriye, tüm Ortadoğu’daki mevcut insanî kriz milyonlarca insanı yerinden etti, sadece Suriye’de 210.000’den fazla insanın ölümüne neden oldu. 2011 yılında Tahrir Meydanı’nda eşi benzeri görülmemiş olaylara tanık olundu, bu sürece Libya ve Tunus gibi Kuzey Afrika ülkeleri de dâhil oldu.
Yasemin Devrimi Tunus’tan çıkış aldı, Hüsnü Mübarek, Muammer Kaddafi ve Ali Abdullah Salih gibi tiranların despotik rejimlerine tanıklık eden her devleti yutan bir tufana dönüştü. Arap Baharı’nın hayaleti bir dizi devlette rejimleri devirdi, zulüm ve baskı ile ayakta duran despotların onlarca yıl süren iktidarlarına son verdi.
Bu sürecin aynı zamanda, dört yıl süren kan banyosu için de gerekli yolu açmış olması gerçekten tuhaf. Evet, sınırları çizen ve Britanya ile Fransa’nın farklı devletler üzerinde yetki sahibi olmasını sağlayan 1918 tarihli Sykes-Picot anlaşmasına her daim atıfta bulunuyoruz. Filistin toprağı üzerinde bağımsız bir İsrail devletinin kurulması için gerekli temeli teşkil eden 1918 tarihli Balfour Deklerasyonu’ndan da bahsediyoruz ama modern Türkiye ve Suudi Arabistan’ın da çok uzun bir zaman sonra kurulmadığı gerçeğini de bir kenara atıyoruz. İran, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında süren ve Arap dünyası üzerinde hâkimiyet kurma amacını güden savaş da bölgeyi harap eden savaşta oluşan mezhepsel uçurumdan aynı ölçüde sorumlu.
Genelde iddia edildiği üzere, politik boşluk, her türden devletin aşırıcı unsurların devlet karşıtı anlatıyı üstlenip ona hükmetmesine izin veriyor. Benzer bir durum 2011 yılında Suriye’de yaşandı. İran’ın sadık müttefiki, Sünni dünyanın hasım nizamı Beşar Esad rejimi sökülüp atılması gereken bir çalı hâline geldi.
Suudi Arabistan ve Katar gibi Sünni devletler, ABD ile birlikte, Suriye’deki isyancıların davasını desteklediler ve onları Esad’a karşı silâhlandırmaya başladılar. Suriye’de iç savaş kaosa dönüşmekle kalmadı, ayrıca IŞİD gibi bağnaz ve aşağılık bir örgütün oluşumu ile sonuçlandı.
IŞİD, sahip olduğu katı yorum üzerinden, Irak ve Suriye’de sivillere saldırdı. Tüm bunlar olurken ve hâlâ olmaya devam ederken, Suudi Arabistan Suriye rejiminin devrilmesi gerektiğine dair çağrısını yineleyip duruyor. Beşar Esad görevi bırakmayacağını söylüyor ve IŞİD’e, ayrıca Suudi Arabistan, Katar ve ABD’den destek alan diğer bir terörist örgüt Nusret Cephesi’ne bağlı aşırıcılarla çatışıyor. Durumu daha vahim bir hâle sokan Suudi Arabistan, bir de İran’ın desteklediğini söylediği Yemen’deki Husilere hava saldırıları başlattı.
Suudi Krallığı’nın ikiyüzlülüğünü kanıtlayan diğer bir argüman da Kral Salman’ın ABD ziyaretinde yığınla para harcamış olması. Yemen’deki toplam nüfusun yüzde sekseninin Suudilerin gerçekleştirdikleri hava saldırıları yüzünden kıtlığın eşiğinde olduğu, onca mültecinin sıfırı tükettiği koşullarda Kral maiyetindeki 600 kişiyle birlikte Washington’a müsrif bir ziyaret gerçekleştirmek derdinde.
Modern bir Müslüman devletin nasıl görünmesi gerektiği noktasında hep mükemmel bir örnek olarak övülen Türkiye ise bağımsız bir Kürd devletinin oluşumunu tarihsel olarak engelliyor. Kürdler, Irak, Suriye, İran ve Türkiye sınırları üzerinden paramparça edilmiş bir coğrafyada yaşıyorlar. Kuzey Irak’taki Kürd Peşmerge güçlerinin IŞİD saldırıları ile hareketin budanması noktasında önemli bir araç olarak kullanıldığını da unutmamak gerek. Ancak bu esnada Türkiye de Kürdlerin Suriye ve Türkiye sınırlarında kazandığı gücü kırmak için her yolu deniyor. 2013 yılında Gezi Parkı’nda Erdoğan karşıtı gösterilerin bastırılması da Türkiye’de giderek artan otoriterizmin bir başka örneği.
Müslüman dünya ABD’yi, İngiltere’yi ve Fransa’yı Ortadoğu’yu ve Afrika’daki birçok devleti işgal etmekle yıllarca eleştirip durdu ama kendi içerisindeki köklü ayrışmaya ve bu ayrışmanın hâlen devam etmesine de hep kör baktı. Hz. Muhammed Medine’yi Ümmet kelimesinin mevcut sınırları dâhilinde ilk kurduğunda dinî aidiyetleri ne olursa olsun herkesi kucaklamıştı. Bugünse Müslüman dünya, insanlarının canı ve geleceği pahasına kendi çıkarlarının peşinde koşan bir topluma tanıklık ediyor.
Mirza Arif Bey

Aylan ve Charlie Hebdo

Siz de bu yılın başlarında Fransız dergisi Charlie Hebdo’yu savunmak için öne fırlayanlardan mısınız?
Je Suis Charlie” diye hashtag açanlardan mısınız siz de?
Körlemesine? Sözkonusu yayınının neyi simgelediğini bilmeden?
O halde şimdi kendinizi bir parça kazıklanmış hissediyor olmalısınız.
Son sayılarında “ifade özgürlüğünün büyük savunucuları”, na’şının geçenlerde Türkiye’deki bir sahilde bulunmasıyla mültecilere yönelik tutum konusunda uluslararası bir öfke patlamasına neden olan üç yaşındaki Suriyeli Aylan Kürdi ile alay eden bir karikatürü ön sayfada yayınladılar.
Karikatürün üzerinde “Göçmenler hoşgeldiniz” yazıyor. Ana cümle ise şu: “Hedefe varmasına çok az kalmıştı”. Yanda bir reklâm panosundaki McDonalds reklamında ne demeye geldiği anlaşılmaz olan şu cümle okunuyor: “bir fiyatına iki çocuk menüsü”.
Komik olmaması bir tarafa, hiçbir anlam da ifade etmiyor karikatür. Belki de mizah öğesi çeviride yitip gitmiştir!
Başka bir karikatürün başlığı işe şöyle: “Avrupa’nın Hıristiyan olduğunun kanıtı”; suyun üzerinde duran İsa’nın yanıbaşında boğulmuş bir çocuk resmediliyor ve şöyle devam ediyor cümle: “Hıristiyanlar suyun üzerinde yürür… Müslüman çocuklar batar.”
Bu yılın Ocak ayında Muhammed Peygamber’le alay eden karikatürlerin kızdırdığı silahlı adamlar Paris’teki merkezlerini basıp editörleri dâhil 12 kişiyi öldürdüğünde Charlie Hebdo batılıların ayağa kalkmasına neden olmuştu.
Chris Graham

Attica İsyanı

Attica Hapishanesi: Devlet Destekli Cinayetin Yıldönümü ve Tutsakların Devrimci Liderliği
13 Eylül 1971’de 39 kişi-29 tutsak ve 10 gardiyan, New York’taki yükselen tutsak hareketini ve Attica isyanını bastırmak amacıyla harekete geçirilmiş New York Eyalet polislerinin silahlarından ateşlenmiş kurşunlarla katledildi.
1971 Attica İsyanı, Siyah Özgürlük Hareketi’nin ABD’de güçlendiği ve ABD hapishanelerindeki ırkçı baskılara karşı farklı etnik kimliklerden diğer devrimci tutsaklarla birlikte, bilhassa Siyah tutsaklarca yürütülen hapishane örgütlenmesinin yükseldiği bir dönemde gelişti.
Attica İsyanı, hapishane içerisindeki onlarca yıllık adaletsizlikten sonra iki mahkûma uygulanan haksız ve baskıcı tecrit ile birlikte ateşlenmişti. 1971 yılında, 9 ile 13 Eylül arasında tutsaklar hapishanenin kontrolünü ele geçirdiler, 40 kişiyi rehin alarak hapishane koşullarının iyileştirilmesi talebinde bulundular; 13 Eylül’de devletin kanlı saldırısı sonucu isyan bastırıldı.
Attica İsyanı, Frank Lott, Herbert X. Blyden, Carl Jones-EL, Donald Noble ve Peter Butler tarafından kurulmuş Attica Özgürlük Hareketi’nin sürekli dile getirdiği talepler üzerinden gerçekleşti. O günlerde Carl Jones-EL şunları yazmıştı:
“Kendi kendimize siyasi ideoloji öğrenmeye başladık. Marx, Lenin, Troçki, Malcolm X, du Bois, Frederick Douglass ve daha birçoklarını okuduk. Taleplerimizi kaleme almadan önce kendimiz için bir reform programı oluşturduk. Haftasonları politik sınıflarda eğitim veriyorduk ve biz hiçbir şekilde yararlanamasak da paranın bir biçimde aktığını ve bazı koşulların hep aynı kaldığını anlatıyorduk.”
Hareketin içindekiler, diğer tutsaklara politik eğitim verirken bir yandan da reform ve koşulların iyileştirilmesi taleplerini devlete dayatmaya çalışıyorlardı.
Yüzyıllardır yaptığı gibi bugün de ABD, Siyahları ve diğer mazlum toplumları hedef alan ırkçı kitlesel baskı politikalarına devam etmekte, bir yandan da Siyonist devletin ABD emperyalizminin stratejik ortaklığını yürüttüğü Filistin’de en ağır biçimiyle yaşandığı üzere, dünyadaki diğer halklara yönelik emperyalist savaşını sürdürmektedir.
Attica tutsaklarının deklarasyonu, ABD tarafından Filistin’e dayatılan sömürgeci, ekonomik, ırksal hâkimiyete ve kontrole karşı mazlumların ve tutsakların sesi olarak bugün de yankılanmakta ve hâlen geçerliliğini korumaktadır:
"Hapishanedekiler, yani buradaki her birimiz, şiddete, buradaki ve bütün ABD’deki tutsakların yaşamlarına yönelik saygısızlığa karşı öne çıkıyoruz. Burada olan, zulme uğrayanların öfkesini dışavurmadan önce ses çıkarmasından başka bir şey değildir. Biz kabul edilebilir koşullar sağlanmadıkça hiçbir şekilde uzlaşmayacağız. Amerika’nın vicdanlı yurttaşlarını sadece bizim yaşamlarımızı değil, her birimizin, hepimizin yaşamlarını tehdit eden bu koşullara karşı verdiğimiz mücadelede dayanışmaya çağırıyoruz. İnsanlardan çok halkları köleleştiren ve sömürenlere fayda getiren hapishane kurumlarını dize getirme hedefimize bizi bir adım daha yaklaştıracak talepler ortaya koyduk.”
Samidoun Filistinli Tutsaklar Dayanışma Ağı, sadece Attica İsyanı’nda değil, sayısız hapishanede o zaman ve şimdi devrimci ve radikal hareket içerisinde özgürlük için savaşmış bütün yürekli tutsakları selamlar ve devlet destekli kitlesel katliamlarda hayatlarını kaybetmiş kurbanların yasını tutar. Egemenlerin hücrelerini mücadele için birer devrim okuluna çevirmiş ve hâlâ da buna devam eden Attica tutsaklarının ve Filistinli tutsakların taleplerini biz de paylaşıyoruz.
Uluslararası Tutsak Dayanışması

Ali Şeriati: İran Devrimi’nin İdeologu

Batılılar yaygın biçimde, İran Devrimi’ni ülkenin mevcut liderlerinin de pekiştirdiği bir görüş üzerinden, tüm modern ve Müslüman olmayan şeyleri reddeden bir tür atacılığa [atavizm] ve yabancı düşmanlığına dayalı bir hareket olarak algılamaktadırlar. Bu kesimlerin iddiasına göre, devrimci hareket İslam’ın dirilişine önayak olmaktadır ve söz konusu hareket sadece Peygamber’in öğretilerinden ve Şii imamlarından ilham alan, herhangi bir yabancı fikir eliyle yozlaştırılmamış özgün bir olgudur. Ancak bu geleneksel anlayış, Ali Şeriati’nin, İran Devrimi’nin ana ideologunun katkılarını gözardı etmektedir. Şeriati’nin ilham kaynağı, hem dışarısı hem de İslam’ın kendisi, hem Batı sosyolojisi, bilhassa Marksist sosyoloji, hem İslamî teoloji hem Franz Fanon gibi Üçüncü Dünya teorisyenleri hem de Şii şehidlerin öğretileridir. Esasında Şeriati, ömrünü modern sosyalizmi geleneksel Şiilikle sentezleme görevine vakfetmiş, Marx, Fanon ve diğer İranlı olmayan düşünürleri o günün İran ortamına uyarlamıştır.[1]
Şeriati okuyan kişiler okuma esnasında bir dizi güçlükle yüzleşmektedirler. Devrim, onu sadece İran’a has ve ona ait bir isim hâline getirmekte, ama aynı zamanda rakip politik grupların arasındaki rekabette bir hatıraya dönüştürmektedir. Ona dair analizler, onunla ilgili methiyelerden daha az sayıdadır, seçici bir üslupla yapılan atıflar yayınlananlardan daha fazladır, ayrıca eserleri, altmışlar ve yetmişler bağlamında değil, verili çatışmalar ışığında ele alınmaktadır. Ayrıca onun adı altında şüpheli bir dizi çalışma yayınlanmıştır.
Bu sorunların bir biçimde yoğunlaşmış olması, bir değil üç ayrı Şeriati olduğu gerçeğiyle ilgili bir husustur. İlki, teoriyle pratik, fikirlerle toplumsal güçler ve bilinçle insanî varoluş arasındaki diyalektik ilişkiyle ilgilenen sosyolog Şeriati’dir. Bu Şeriati, kendisini devrimci hareketlerin, bilhassa radikal dinlerin doğumu, gelişimi, bürokratikleşmesi ve sonuçta da kaçınılmaz olarak çürümesi meselesine vakfetmektedir. İkinci Şeriati, devrimci Şiiliğin tüm diğer radikal ideolojilerin aksine, bürokratik çürümenin demir yasasına teslim olmadığını imanın şartı olarak gören mütedeyyin bir mümindir. Üçüncüsü ise, halkın önüne çıkıp sözlerini dikkatle tartmak zorunda kalan, bunu kendisini “İslamî Marksist” olarak suçlamaya hevesli, kendisini sürekli izleyen gizli polise ama aynı zamanda eski öğretileri yeniden yorumlayan ve her türden dinî kurum dışı alanda at koşturan aydınlara doğalında güvenmeyen üst düzey ulemaya karşı bir önlem olarak yapan bir isimdir. Şeriati’nin de dinleyicilerine sıklıkla ifade ettiği üzere, İran, Reform Avrupa’sına benzer bir gelişme aşamasındadır, sonuçta politik reformcuların Luther ve Calvin’den bir şeyleri öğrenmeleri, kendi ortamlarına uygun olan görevleri üstlenmeleri ve her daim Ortaçağ’daki Avrupalı ruhban sınıfından farklı olarak, Şii ulemanın hem kent burjuvazisinin hem de kentli ve köylü kitleler üzerinde muazzam bir nüfuza sahip olduğunu görmeleri gerekmektedir.[2]
Hayatı
Ali Şeriati, 1933 yılında Meşhed yakınındaki bir köyde dünyaya gelir. Babası Muhammed Taki Şeriati molla kıyafetini üzerinden çıkartmış, reformcu bir din adamıdır ve geçimini dinî vaaz merkezinde dersler vererek, bir lisede Kur’an öğreterek sağlamaktadır. Açıktan reform savunusu yaptığı için muhafazakâr ulema onu Sünni, Bahai hatta Vehhabi olarak etiketlemektedir. Sonraki yıllarda Ali Şeriati’nin de gururla ifade ettiği üzere, babası onun entelektüel gelişiminde herkesten fazla etkiye sahip olan bir kişidir. Öğrenci iken genç Şeriati babasının organize ettiği tartışma gruplarına katılır, kırkların sonunda ise baba ve oğul Hüdaperver Sosyalistler Hareketi isimli küçük bir gruba iştirak eder. Bu grup politik değil, entelektüel açıdan önem arz etmektedir. Şiilikle Avrupa sosyalizmini İran’da sentezleme konusunda ilk çabayı bu grup ortaya koymuştur.
Babasının mesleğini devam ettiren Şeriati, Meşhed öğretmen okuluna girer, babasından Arapça ve Kur’an öğrenir. 1953’te okuldan mezun olduktan sonra dört yıl boyunca memleketi olan kentteki ilkokullarda öğretmenlik yapar. Bu süre zarfında, biraz da liberal bir üslupla, Ebu Zerr: Hüdaperver Sosyalist isimli Arapça eseri çevirir. Radikal bir Mısırlı romancı olan Abdulhamid Cevdet Seher’in kaleme aldığı bu roman Hz. Muhammed’in ilk müritlerinden birinin hayatını aktarmaktadır. Ebu Zerr, Peygamber’in vefatı sonrası halifeleri yozlaşmış olmakla suçlamış, basit bir hayat yaşamak için çöle çekilmiş ve burada açgözlü zenginlere karşı açlar ve yoksullar adına konuşmalar yapmıştır. Seher ve Şeriati’ye, ayrıca Ortadoğu’daki birçok başka radikale göre, Ebu Zerr ilk Müslüman sosyalisttir. Baba Şeriati’nin de yazdığı üzere, oğlu Ebu Zerr’i dünya tarihindeki en önemli isimlerden biri olarak değerlendirmektedir.[3]
1958’de Şeriati, yabancı diller alanında mastır yapmak üzere Meşhed Üniversitesi’ne girer. Burada Arapça ve Fransızca üzerine çalışma yapar. Mastır programını 1960 yılında tamamlayan Şeriati Sorbonne Üniversitesi’nden sosyoloji ve İslam tarihi alanında doktora yapabilmesine imkân verecek bir burs kazanır. Paris’te, Cezayir ve Küba devrimlerinin zirveye ulaştığı bir dönemde radikal politik felsefe ile devrimci öğrenci örgütlerinin içine dalar. İran Öğrenci Konfederasyonu’na ve 1961-62’de Mussadık’ı destekleyen dinî kurum dışı dindar isimlerin kurdukları İran Kurtuluş Hareketi’ne girer. Cezayirli milliyetçiler için öğrenci gösterileri tertipler, böylesi bir gösterinin ardından başına aldığı darbelerden ötürü üç gün hastanede kalır. Ayrıca iki derginin yayın yönetmenliğini yapar: ilki, Avrupa’da Mussadık’ın Millî Cephe’sinin yayın organı olan İran Azad, diğeri de, Fransa’da İran Öğrenci Konfederasyonu’nun aylık dergisi Nameyi Pars’tır.
Şeriati, Massignon gibi ünlü kimi oryantalistlerden dersler alır ve Marksist profesörlerin derslerine katılır. Bilhassa Jean-Paul Sartre, Franz Fanon, Che Guevara, Giap ve (ünlü bir Hristiyan Marksist aydın olan) Roger Garaudy gibi o dönemi kimi radikallerinin eserlerini büyük bir iştahla okur. Şeriati, Guevara’nın Gerilla Savaşı isimli çalışmasını ve Sartre’ın Şiir Nedir? eserini çevirir, Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’ni ve (İngiliz okurların A Dying Colonialism [Geberen Sömürgecilik] olarak bildiği) Cezayir Savaşı’nın Beşinci Yılı kitaplarının çevirisine başlar.[4]
Bahsedilen son kitabı çevirirken Fanon’a üç mektup yazar. Mektuplarda Fanon’un din ve devrim meselesine ilişkin görüşlerine itiraz eder. Fanon’a göre, Üçüncü Dünya halkları Batı emperyalizmine karşı başarılı bir mücadele verebilmek için geleneksel dinlerini terk etmelidirler. Ama Şeriati’ye göre, Üçüncü Dünya halkları kendi kültürel kimliklerini yeniden kazanmadıkları sürece emperyalizme karşı mücadele edemezler. Birçok ülkede söz konusu mücadele, halkların dinî gelenekleriyle iç içe geçmiştir. Bu nedenle Üçüncü Dünya ülkeleri Batı’ya meydan okuma imkânı bulmadan önce kendi dinî köklerini yeniden keşfetmek zorundadırlar.[5]
Şeriati 1965’te İran’a döner. Altı ay hapiste kaldıktan sonra Tahran Üniversitesi’ne başvuruda bulunur ama başvurusu reddedilir, bunun üzerine Horasan’daki evine döner. Önce bir köy okulunda, ardından da Meşhed Üniversitesi’nde öğretmenlik yapar. Ancak 1967’de Tahran’a gitme imkânı bulur, burada Kurtuluş Hareketi’nin eski liderlerinden ve zengin tüccarlardan oluşan bir grubun finanse ettiği dinî enstitü, Hüseyniye-i İrşad’ta dersler vermeye başlar. Takip eden beş yıllık dönem ömrünün en verimli kısmıdır. Hüseyniye’de düzenli olarak dersler verir. Bu derslerin önemli bir kısmı elli adet broşür ve kitapçık hâlinde yazıya dökülür. Derslerin kayıtlarını içeren kasetler elden ele dolaşır, ciddi bir övgüyle karşılanır, bu kayıtlara bilhassa lise ve üniversite öğrencileri ilgi gösterirler. Şeriati’nin mesajı, memnuniyetsizliğini her fırsatta dile getiren genç aydın kuşağı içinde coşkulu bir ilgiyle karşılanır.
Şeriati’nin üretken olduğu bu dönem pek uzun sürmez, zira 1972 yılında Hüseyniye faaliyetlerine son verir. Ensitütü bir dizi sebepten ötürü kapatılır. Şeriati’nin popülaritesi gizli polisi endişelendirir, Halkın Mücahidleri’nin enstitüye girdiği düşünülür. Devletin borazanı olan aydınlar Şeriati’yi “molla karşıtı propagandası ile gençleri yoldan saptırmak”la suçlarlar.[6] Ayetullah Mutahari gibi reformcu mollalar bile Şeriati’nin ilahiyattan çok sosyolojiye vurgu yaptığını ve Batılı politik felsefeden fütursuzca fikir aldığını söyler.[7]
Hüseyniye-i İrşad’ın kapatılmasından kısa bir süre sonra Şeriati “İslamî Marksizm”i savunma suçlamasıyla tutuklanıp hapse atılır. Parisli aydınların ve Cezayir hükümetinin serbest bırakılmasına dönük ricalarının iyice yoğunlaştığı 1975’e dek hapishanede kalır. Şeriati’nin gardiyanlarla ve hapishane görevlileriyle işbirliği yaptığına dair yanlış bir izlenim yaratmak amacıyla devlet, henüz bitmemiş olan makalelerinden birisine müdahalede bulunur ve makaleye Marksizm aleyhine bir dizi cahilce eleştiri ekleyip İnsan-Marksizm-İslam başlığı altında yayınlar.[8] Hapisten çıktıktan sonra Şeriati ev hapsine alınır. Mayıs 1977’ye dek evden çıkmasına izin verilmez. Bu tarihte Londra’ya gider. Bir ay sonra aniden ölür. Doğal olarak Şeriati’yi sevenler suikastten şüphelenirler. İngiliz adli tabip Şeriati’nin 43 yaşında kalp krizinden vefat ettiği sonucuna ulaşır.
Siyaset Teorisi
Şeriati’nin birçok eserinde merkezî tema, İran gibi Üçüncü Dünya ülkelerinin birbiriyle bağlantılı, eşzamanlı gerçekleşmesi gereken devrimlere ihtiyaç duyduğu hususudur: bu devrimlerin ilki, her türden emperyalist hâkimiyete son verecek ve kültürü, tarihsel mirası ve millî kimliği diriltecek millî bir devrim; ikincisi ise her türden sömürüye son verecek, sefaleti ve kapitalizmi söküp atacak, ekonomiyi modernize edecek ve her şeyden önemlisi, “adil”, “dinamik” ve “sınıfsız bir toplum” kuracak olan toplumsal devrimdir.
Şeriati’ye göre, bu iki devrimi gerçekleştirme görevi aydınlara [ruşenfikren] aittir. Zira aydınlar, toplumun iç çelişkilerini, bilhassa sınıfsal çelişkileri kavrama, halkı bu çelişkilere işaret etmek suretiyle bilinçlendirme ve Avrupa ile Üçüncü Dünya ülkelerindeki tecrübelerden öğrenme imkânına sahiptirler. Ayrıca aydınlar, geleceğe uzanan yolu döşeyerek, kitlelere ikili devrim üzerinden rehberlik edecek güçtürler.[9]
Şeriati bu tespitlere şu eklemeyi yapar: İranlı aydınlar şanslıdır, çünkü Şiilik gibi radikal bir dinî kültüre sahip olan, ikili devrimin amaçlarına uygun olarak radikal bir çalışma yürütme imkânı sunan bir toplumda yaşamaktadırlar. Şeriati’nin ifadesiyle, Şiilik diğer dinler gibi afyon değil, siyaset dâhil hayatın tüm yüzeylerine nüfuz eden devrimci bir ideolojidir ve hakiki müminlere sömürünün, zulmün ve sosyal adaletsizliğin her biçimine karşı mücadele etme konusunda gerekli ilhamı vermektedir. Şeriati’nin sık sık vurguladığı üzere, Hz. Muhammed sadece dinî bir toplum değil, aynı zamanda ilerleme ve sosyal adalete doğru sürekli bir hareket içerisinde olan bir ümmet kurmuştur.[10] Peygamber’in niyeti, sadece tevhidî bir din kurmak değil, halkın faziletine, “üretim araçlarında kamu mülkiyeti”, “insanî kardeşlik”, “adalet” ve “eşitlik” için müşterek mücadeleye, her şeyden önemlisi, budünyada “sınıfsız bir toplum” oluşturmaya dönük yakıcı arzuya bağlı olan tevhidî bir nizamı meydana getirmektir.[11]
Şeriati’ye göre, Peygamber’in hakiki varisleri olan Hz. Hüseyin ve diğer Şii imamları isyan bayrağını “yozlaşmış” halifeler”e, “saray elitleri”ne ve dönemin yöneticilerine karşı, bunların ümmetin ve tevhidî nizamın hedeflerine ihanet etmelerinden ötürü çekmişlerdir.[12] Şeriati, Muharrem törenlerinin, Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehid olmasının tasvir edilmesinin güçlü ve net bir mesajı içerdiğini düşünmektedir: tüm Şiiler, zamandan ve mekândan bağımsız olarak, günümüzde mevcut olan hastalıklara karşı itiraz etme, direnme ve başkaldırmayla ilgili o kutsal görevi üstlenmişlerdir.[13] Şeriati bu hastalıkları şu şekilde listelemektedir: “dünya emperyalizmi, çok milletli şirketler, kültür emperyalizmi, ırkçılık, sınıfsal sömürü, sınıfsal zulüm, sınıfsal eşitsizlik ve garbzedegi’dir (Batı tarafından zehirlenmişlik).[14]
Şeriati ayrıca emperyalizmi ve sınıfsal eşitsizlikleri toplumun temel, uzun vadeli düşmanları olarak niteler, öte yandan da birçok polemiğinde yakın düşman olarak iki unsuru hedefe koyar. İlki, bilhassa önceki İranlı aydın kuşağının kabul ettiği “Stalinist türev”iyle birlikte “kaba Marksizm”in kendisidir. İkincisi de mollaların temsil ettiği muhafazakâr İslam’dır. Bu kesim, sömürülen sınıfları uyuşturmak için on iki yüz yıldır yönetici sınıf eliyle semirtilmiş bir güçtür. Bu nedenle Şeriati’nin nispeten daha ilginç ve ihtilaflı birçok eseri esasında Marksizm’in belirli biçimleriyle, bilhassa Şiiliği muhafazakâr bir tarzda yanlış yorumlayan mollaları ele almaktadır.
Şeriati ve Marksizm
İlk bakışta Şeriati’nin Marksizm’e yönelik tavrının ihtilaflı olduğu görülmektedir. Bazen Marksizm’i şiddetle eleştirir, ama başka yerlerde onu edinmekten çekinmez. Bu aleni çelişki, Şeriati okurlarını onun militan bir anti-Marksist olduğu sonucuna götürmüştür. Bazı okurlar ise onun İslam kılıfı ardında gerçek görüşlerini saklayan gizli bir Marksist olduğundan şüphelenmişlerdir. Bazıları da onu kafası karışık, her türlü fikri bulamaç eden üçüncü sınıf bir aydın olarak kenara atmışlardır.
Bu söz konusu aleni çelişkiler Şeriati’ye göre bir değil, üç ayrı Marx, üç ayrı Marksizm türü olduğunu anladıklarında ortadan kaybolur.[15] Genç Marx, büyük ölçüde ateist olan, diyalektik materyalizmi savunan, Tanrı’nın varlığını, ruhu ve ahireti inkâr eden bir felsefecidir. Şeriati’ye göre, bu Marx, dinin tüm biçimlerini otomatikman reddeden, kendi gerici kiliseleriyle savaşan Avrupalı sosyalistler ve komünistlerce sahiplenilmiştir. İkinci Marx ise olgun Marx’tır ve bu Marx, ağırlıklı olarak yöneticilerin yönetilenleri nasıl sömürdüğünü ve “ekonomik determinizm”in değil ama “tarihsel determinizm”in kanunlarını ortaya koyan, her ülkenin üstyapısının, hâkim ideolojisi ile politik kurumlarının sosyoekonomik altyapısıyla nasıl etkileşim içerisinde olduğunu izah eden bir kişidir. Üçüncü Marx ise, devrimci bir parti kuran, politik açıdan avantajlı olan ama Marx’a ait sosyal bilimsel yöntemine hiç adil yaklaşmayan kimi tahminlerde bulunan bir politikacıdır. Şeriati’ye göre, “kaba” Marksizm “bilimsel” Marksizmi gölgede bırakmaktadır. Onun tespitiyle, Engels merkezî temaları bir biçimde çarpıtmıştır. İşçi sınıfı partileri büyüdükçe “kurumsallaşmış” ve “bürokratikleşmiştir”. Stalin, genç ve olgun Marx’ın kimi yönlerini yanlış kullanmış, olgun Marx’ı kenara iterek, Marksizmi dar görüşlü ekonomik materyalizmi kabullenen kaba bir öğretiye indirgemiştir.
Söz konusu üç Marksizm türü içerisinde Şeriati birinci ve üçüncüyü reddedip ikincisini benimseme arzusundadır. Onun da ısrarla belirttiği üzere, bir insanın Marksizm’i bilmeden tarihi ve toplumu anlaması mümkün değildir. Şeriati, Marx’a atıfla, toplumu sosyoekonomik temel ve politik-ideolojik üstyapı olarak ikiye ayıran paradigmaya bağlı bir isimdir. Ona göre, birçok din altyapıya yerleştilmelidir, zira yöneticiler sonraki ötedünyada alacakları ödüller vaadiyle kitleleri “uyuşturmaktadırlar.” Şeriati, Habil ve Kabil’in yaşadığı günlerden beri insanlığın iki karşıt kampa bölündüğünü düşünür: bir kampta mazlumlar, diğer kampta da zalimler vardır. Şeriati, ayrıca Marx’ın insanlığı toplumsal faydaya inanmayan, çıkarcı, hiçbir ülküyle ilgilenmeyen bir hayvan olarak gören bir kaba materyalist olduğuna dair anlayışı da reddeder. Üstelik Şeriati, Marx’ı birçok “sözde ülkücü ve dindar mümin”e kıyasla çok daha az “materyalist” olduğu için över.
Ancak Şeriati, kitaba bağlı komünist partilerin “kurumsallaşmış” Marksizm’ini de reddeder. Onun iddiasına göre, söz konusu partiler, devrimci coşkularını yitirmiş ve bürokrasinin demir kanununa teslim olmuşlardır. Şeriati, bu partileri modern çağda ana mücadelelerin kapitalistlerle işçiler arasındaki kavgadan çıkıp emperyalistlerle Üçüncü Dünya arasındaki kavgaya doğru evrildiği gerçeğini kabul etmedikleri için eleştirir. Ayrıca Avrupa’daki komünist ve sosyalist partileri Cezayir, Tunus ve Vietnam gibi yerlerdeki millî kurtuluş hareketlerine yardım etmemekle suçlar.
Komünist hareketi eleştiriye tabi tutan Şeriati, İran’daki ana Marksist örgüt olan Tude Partisi’yle ilgili olarak bir dizi hususu gündeme getirir. İddiasına göre, Tude, Marksizmi mekanik bir tarzda tatbik etmiş, İran’ın Avrupa’dan farklı olarak Rönesans, Reform, Sanayi Devrimi ve kapitalizme yönelik o önemli geçiş süreçlerini yaşamadığı ve “Asya tipi üretim tarzı”nın hüküm sürdüğü bir ülke olduğu gerçeğini dikkate almamıştır. Ayrıca Şeriati, partinin halka gerçek Marksizmi öğretemediğini, Kapital gibi klasikleri bile Farsçaya çevirmediğini söyler. Aksine Tude, “Materyalist İnsanlık Anlayışı”, “Tarihsel Materyalizm” ve “Maddenin Unsurları” gibi ateizme çalan yayınlar çıkartarak ülkenin dinî hassasiyetlerini rencide etmiştir.
Şeriati’nin Tude ve Marksizm’e yönelik ana itirazı, onun Fanon’la yaptığı yazışmalarda da karşılığını bulmaktadır. Klasik Marksistlere göre, milliyetçilik, yönetici sınıfın kitleleri sosyalizm ve enternasyonalizmden uzaklaştırmak için kullandıkları bir araçtan ibarettir. Oysa Şeriati’ye göre, Üçüncü Dünya halkları, emperyalizmi millî mirasını yeniden keşfedip halk kültürünü tekrar kucaklamadıkları sürece toplumsal yabancılaşmayı alt edemezler ve onurlarını yitirmeksizin Batı’nın teknolojisini ödünç alacak bir noktaya doğru gelişme kaydedemezler. Öze Dönüş başlığı altında toplanan derslerinde de ifade ettiği üzere, İranlı aydınların millî köklerini yeniden keşfetmesi gerekmektedir. Bu kökler Aryan mitolojisinde bulunamaz, zira bu mitoloji kitleleri duygusuz ve hareketsiz kılmaktadır. Oysa Şiilik halk kültürünün birçok yüzeyine nüfuz eden bir ideolojidir.[16]
Bu polemiklerinde Şeriati’nin mollaların hepsinin sola karşı kullanıldığı, Marksistlerin ateist ve kâfir olduğu, kâfirlerin de tabiatı gereği ahlâksız, yozlaşmış, günahkâr ve kötü olduğuna dair argümanlara başvurmaz. Aksine Marksizmi tartışırken Şeriati hakiki bir Müslüman’ı Allah’a, ruha ve ahirete “öznel” bir imanın hâkimiyeti altında olmayan, aksine hakikat için “somut” eylem içerisine girmek isteyen bir kişi olarak tarif etmektedir:
“Kur’an’ın kâfir kelimesini nasıl kullandığını dikkatle inceleyin. Bu kelime sadece eyleme geçmeyi reddedenleri tarif etmek için kullanılmaktadır. Allah’ın, ruhun ve kıyametin varlığına veya metafiziğe karşı çıkanları tarif etmemektedir.”[17]
Şeriati ve Mollalar
İslam’a ve Şiiliğe dönüşü savunan Şeriati, muhafazakâr mollaların İslam’ından kendisini ayırmak için geleneksel ulemayı sık sık eleştirir.[18]
“[…] ‘İslam’a dönmeliyiz’ demek yeterli değildir. Döneceğimiz İslam’ın Ebu Zerr’in mi yoksa Mervan’ın mı İslam’ı olduğunu belirlemek gerekir. Her ikisi de İslamî olduğunu söylemektedir ama ikisi arasında muazzam bir farklılık vardır. Biri hilâfetin, sarayın ve yöneticilerin İslam’ıdır. Diğeri de sömürülenlerin ve yoksulların İslam’ıdır. Dahası, bizim yoksullarla ‘ilgilendiğimizi’ söylememiz de yeterli değildir. Yozlaşmış halifeler de aynı iddiadadırlar. Hakiki İslam ‘ilgilenme’nin de ötesindedir. O, adalet, eşitlik ve sefaletin sökülüp atılması için verilecek mücadelede müminlere yol gösterir.”[19]
Şeriati, ulemayı yönetici sınıfın ve “kurumsallaşmış” devrimci Şiiliğin mütemmim cüzü olmakla, ayrıca ilk özgün hedeflerine ihanet etmekle suçlar. Ayrıca Cemaleddin Efgani gibi on dokuzuncu yüzyıl reformcularının eserlerinin devamını getirememekle eleştirir. Mollaların Batı’da formüle edilmiş ilerici fikirlere ve 1905-1911 dönemindeki anayasa devrimcilerince savunulan radikal anlayışlara karşı çıkışına eleştiri yöneltir. Mollaların cemaatlerinden kendilerine “körü körüne itaat” etmelerini istemesine, onların dinî metinleri kendi “tekel”lerine almalarına ve halkın hakiki İslam’a ulaşmasına mani olmasına itiraz eder. Onun iddiasına göre mollalar ileriye bakmaya karşı çıkmakta, bunun yerine efsanevî “şanlı” çağa geri dönmeyi arzulamakta ve kutsal metinleri dinamik bir devrimci dünya görüşü için gerekli ilham kaynağı değil, fosillemiş, skolastik parşömenler olarak görmektedirler. Onun görüşüne göre, mollalar, ümmet gibi kimi hayatî kavramların gerçek anlamlarını kavramamış, Müslüman aydınları hakikati Avrupalı oryantalistlerin eserlerinde aramaya zorlamışlardır.
Şeriati’nin de sık sık vurguladığı biçimiyle, hakiki İslam’a dönüş, ulemanın değil, ilerici ruşenfikren (aydınlar) önderliğinde gerçekleşecektir. Öze Dönüş’te de ifade ettiği üzere, İslamî “Rönesans”, “Reform” ve “Aydınlanma” geleneksel mollalar değil, aydınlar eliyle gerçekleşecektir. Dine Karşı Din başlıklı bir konuşmasında da dile getirdiği biçimiyle, modern çağda aydınlar dinin hakiki müfessirleri, yorumcularıdır. Ne Yapmalı? isimli çalışmasında da ısrarla, ilerici aydınların dinamik İslam’ın gerçek savunucuları olduğunu söyler. Aynı şekilde, İntizar [Bekleyiş] başlıklı broşüründe skolastik irfanın ilahiyatçıların elinde kalabileceğini ama hakiki İslam’ın Ebu Zerr’e, mücahidlere ve devrimci aydınlara ait olduğunu ifade eder.
Şeriati’nin argümanlarındaki ana mantık, mollaların tüm meşruiyetini açık biçimde tehdit etmektedir. Eğer devrimci İslam tek hâkiki İslam ise, o vakit skolastik İslam sahte İslam’dır. Eğer gerçek bir müminin alameti dindarlık değil amel ise, o vakit eğitim görmemiş bile olsa, devrimciler bilgi sahibi ama muhafazakâr olan ulemaya kıyasla daha iyi birer Müslüman’dır. Eğer irfandan ziyade iman gerçek bir anlayış kazandırıyorsa, o vakit mütedeyyin ama molla olmayan savaşçılar skolastik mollalara nazaran daha iyi bir İslam anlayışına sahiptirler. Eğer sosyal bilim, millî ve toplumsal devrimi anlama noktasında kilit bir husus ise, o vakit ülkesinin derdiyle dertlenen İranlıların ilahiyat yerine sosyoloji ve politik ekonomi çalışmaları gerekmektedir.
Şeriati ve Bugünkü İran
İslam Devrimi esnasında Şeriati, modern İran’ın en popüler yazarı olarak rakipsiz bir isimdir. Derslerini içeren kayıtlar okuryazar insanlar arasında elden ele dolaştırılır. Eserleri birçok kez yayınlanır. Sloganları sokak gösterilerinde çıkar karşımıza. Fikirleri devrimcilerce, bilhassa radikal liselilerce özgürce tartışılır. Esasında onun fikirleri Ayetullah Humeyni’nin fikirlerine kıyasla daha fazla bilinmektedir. Bu nedenle Şeriati’yi İslam Devrimi’nin ideologu olarak nitelemek mümkündür.
Bu eşi benzeri görülmeyen popülaritesi sayesinde Şeriati’nin ismi bugün hasım politik grupların uğrunda mücadele ettikleri büyük bir ganimet hâline gelmiştir. İslamî Cumhuriyet Partisi onu methetmekte, hayatı ile ilgili vaazlar kaleme alınmakta, Şiiliğin kökleri, kültür devrimleri, komünist hareketlerin kusurları ve yabancı emperyalizme karşı mücadele ihtiyacı ile ilgili eserlerinden sıklıkla alıntılar yapılmaktadır. Mollaların Şeriati’nin kendileri aleyhine olan görüşlerini çoğunlukla sansürlüyor olmaları ve onun Batı’dan etkilendiği gerçeğini inkâr etmeleri şaşırtıcı değildir. Diğer yandan Halkın Mücahidleri, onun toplumsal devrim çağrısına vurgu yapmakta ama öte yandan, bilhassa örgütün lideri Mesud Recavi’nin Paris’e kaçması ardından, mevcut emperyalist tehlikeye karşı millî birliğe dönük vurgusu üzerinde hiç durmamaktadır. Eğer hayatta olsaydı Şeriati’nin bugün hangi safta olacağını elbette bilemeyiz. Onu sevenlerin önemli bir kısmı Mücahidler’e katılmış, diğerleri ise belirli şerhler koyarak, İslam Cumhuriyeti’ni desteklemeyi sürdürmüşlerdir. Rejime yönelik bu desteği motive eden bir dizi önemli faktör mevcuttur: anti-emperyalist devrimin tahkim edilmesi ihtiyacı; askerî bir karşı-devrim korkusu; komşu ülke Irak’ın saldırısı ve son olarak da halkın büyük bir kesimini etkisi altına alan, Humeyni’nin etrafında oluşmuş dinî hale.
Ervand Abrahamyan

Dipnotlar
[1] Şeriati’nin İngilizcede yayınlanmış eserleri için bkz.: Shahrough Akhavi, Religion and Politics in Contemporary Iran (Albany: State University of New York Press, 1980), s. 143-58; Nikki Keddie, Roots of Revolution (New Haven, CT: Yale University Press, 1981), s. 215-30; M. Bayat-Philipp, “Shi‘ism in Contemporary Iranian Politics,” Elie Kedourie ve Sylvia Haim, ed., Toward A Modern Iran içinde (Londra, 1980); ve M. Bayat-Philipp, “Tradition and Change in Iranian Socio-Religious Thought,” Nikki Keddie ve Michael Bonine, ed., Continuity and Change in Modern Iran (Albany: State University of New York Press, 1981), s. 35-56.
[2] ‘Ali Shari‘ati, The Intelligentsia’s Task in the Construction of Society (Solon, OH, 1979), s. 6. Şeriati’nin tüm eserleri özgün Farsçasından alıntılanmıştır.
[3] ‘Ali Shari‘ati, Abu Zarr (Aachen, 1978), s. v.
[4] Şeriati’nin takipçilerinden ve İslam Cumhuriyeti’nin eski cumhurbaşkanı Ebu’l Hasan Beni Sadr sonrasında Yeryüzünün Lanetlileri’nin çevirisini tamamlayıp yayınlamıştır.
[5] ‘Ali Shari‘ati, Islamology (n.p., 1972), Ders 13, s. 15-17.
[6] M. Muqimi, Chaotic Ideas (Tahran, 1972), s. 13-14.
[7] Ettilaat, 21 Aralık 1980
[8] Büyük bir kısmı şüpheli olan bu kitap ABD’de Marxism and Other Western Fallacies [Marksizm ve Diğer Batılı Mügâlatalar –Çev.: R. Campbell) adıyla yayınlanmıştır (Berkeley, CA: Mizan Press, 1980). Bu çalışma birçok Batılıda Şeriati’nin bağnaz bir anti-Marksist olduğuna dair yanlış bir anlayışın oluşmasına neden olmuştur.
[9] ‘Ali Shari‘ati, The Intelligentsia’s Task, s. 19-20.
[10] ‘Ali Shari‘ati, The Shi‘is: A Complete Party (n.p., 1976), s. 27.
[11] ‘Ali Shari‘ati, Islamology, Ders 2, s. 101.
[12] ‘Ali Shari‘ati, ‘Ali Is Alone (n.p., 1978), s. 1-35.
[13] A.g.e.
[14] ‘Ali Shari‘ati, The Shi‘is: A Complete Party, s. 55.
[15] Marksizme yönelik bu tavrıyla ilgili olarak bkz.: ‘Ali Shari‘ati, Historical Determinism (n.p., 1972), s. 1-72; Islamology, Dersler 10-15; What Is To Be Done? (n.p., 1973), s. 70-75; Return (n.p., 1977) s. 161-70.
[16] ‘Ali Shari‘ati, Return, s. 49.
[17] ‘Ali Shari‘ati, Islamology, Ders 13, s. 7-8.
[18] Mollalara yönelik bu tavrı ile ilgili olarak bkz.: ‘Ali Shari‘ati, Islamology, Dersler 2-7; What Is To Be Done?, s. 1-157, Expectations (n.p., 1972), s. 36-37; ve Religion Against Religion (n.p., 1978), s. 1-19.
[19] ‘Ali Shari‘ati, Islamology, Dersler 13, s. 14-15.