Charlie Hebdo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Charlie Hebdo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Ocak 2019

,

Charlie Hebdo ve Sarı Yelekliler

Şurası açık: Sarı Yeleklilerin gerçekleştirdikleri protesto eylemleri, Fransa’daki politik sistemi şoke etti. Neoliberalizm yanlısı cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un akaryakıt vergisinde yapmayı planladığı artışa karşı gerçekleştirilen isyanın tetiklediği, öncülüğünü sarı yelekli eylemcilerin çektiği gösteriler ve yol kesme eylemleri, toplumun sıklıkla göz ardı edilen kesimlerinin kamusal alanda görünür olmasını sağladı.

Hayat pahalılığı üzerinden açığa çıkan bu kavganın son otuz yıldır Fransız siyasetine hâkim olan konu başlıklarından uzak bir içeriğe sahip olduğunu söylemek lazım. Bilindiği üzere uzun zamandır Fransız siyaseti, esas olarak ifade özgürlüğü, milli kimlik ve “İslam” denilen tehdit gibi başlıkların hâkimiyeti altında. Esasında asıl tuhaflık şu ki milyonların dilsizleştirildiklerini, dertlerinin görülmediğini ve kendilerinin temsil edilmediklerini düşünmelerine neden olan, “ifade özgürlüğü”nün savunulması üzerinden yürütülen kampanyanın ta kendisi.

7 Ocak 2015’te mizah dergisi Charlie Hebdo dergisine yapılan ve ölümlere yol açan saldırı, ifade özgürlüğü hakkının politik açıdan savunulması konusunda yoğun bir itkiye sebep olmuştu. Ama bugün medya ve siyaset sahnesinin sarı yeleklilerin o kaba saba bulunan eylemlerine yönelik tepkilerine baktığımızda, bazı seslerin ve ifadelerin hoş karşılanmadığı anlaşılıyor. Güçlü olana kafa tuttuğunu ve onunla her daim dalga geçtiğini iddia etmesine karşın Charlie Hebdo dergisi, sürekli ülkedeki Müslüman azınlığı, genel mânâda da işçi sınıfını alaya alan bir dergiydi. Bugün onun dile getirdiği iftiralar ve hakaretler, Macron yönetimini eleştirenleri susturmak için kullanılıyor.

Karşı Kültürcü Züppe

Derginin o züppelere has dilinin onun dayandığı solcu köklerle çeliştiğini görmek lazım. 1969’da işçi geçmişleri bulunan François Cavanna ve Georges Bernier (müstear adı Profesör Choron) tarafından kurulan Charlie Hebdo, altmışlı yılların Dögolcü Fransa’sında kendisini antikapitalist, tüketimci ideoloji karşıtı, alternatif, avangart, gazeteciliğin karşı kültürcü biçimi, parodiye ve sürrealist içeriğe yaslanan bir yayın olarak lanse eden Hara Kiri isimli başka bir derginin haftada bir verdiği bir ek olarak yola koyulmuştu. Her iki dergi de reklâmcılık endüstrisi, ordu ve kilise gibi güçlü kurumlara saldırmayı âdet edinmişti.

Ama proje, doksanlı yıllarda başka bir yola girdi. François Mitterrand, 1981’de Fransa’nın ilk sosyalist cumhurbaşkanı olarak seçimden zaferle çıktı. Bu gelişmeden birkaç ay sonra Charlie Hebdo yayın hayatına son verdi, seksenlerin sonunda ise Hara Kiri onu takip etti. Charlie Hebdo 1992’de Philippe Val’ın yayın yönetmenliğinde tekrar çıkmaya başladı. O günden sonra dergi, artık işçi sınıfının belirli bir kesimini oluşturan göçmenler, daha da özelde o göçmenlerin de belirli bir kesimini oluşturan Müslümanları hedef aldı.

Yeniden sahneye çıktığı günden ve yaşadığı dönüşümden itibaren dergi, ülke genelinde süren tartışmaların başka yöne kayması konusunda katkıda bulundu. Burjuva medya ve bir tür “aydın sınıfı” ile birlikte Charlie Hebdo, kamuoyunun dikkatini ifade özgürlüğü, laïcité [devlet sekülerizmi] ve Fransız milli kimliği gibi hususlara kaydırdı. Fransa’da Müslümanların giderek daha fazla görünür olmaları ve kişisel özgürlüklerle ilgili meselelerle bağlantılı sebepler üzerinden, her daim sınıf temelli ele alınan ekonomik konular, bir kenara atıldılar.

2006’da derginin ilk olarak Danimarka’da yayın yapan Jyllands-Posten isimli günlük gazetenin yayınladığı ve dünya genelinde protestolara sebep olan Hz. Muhammed karikatürlerini yeniden yayınlamasıyla, bu yönelim en uç noktasına ulaştı. Irkçı nefreti körükleme derdiyle hareket eden dergi, savunusunu François Hollande, merkezci lider François Bayrou ve o dönemde içişleri bakanı olan Nicolas Sarkozy gibi isimlerin değerlendirmeleri üzerine kurdu. Tüm bu isimler, cumhurbaşkanı adayı olmayı dert edinmiş kimselerdi. Bu yargılama sürecini ilgili isimler, cumhuriyet değerlerine sadakatlerini dile getirme fırsatı olarak görmekteydiler. Charlie Hebdo ise bu süreçte burjuva siyasasına göbekten bağlı olduğunu gösterme imkânı buldu.

Güya müesses nizama karşı olan derginin bu türden seçkin simalarla kurduğu samimi ilişkiye bir yandan da Fransız işçilere yönelik kapsamlı bir küçümseme eşlik ediyordu. Örnek olarak 2015’teki saldırıda öldürülen, karikatürist Cabu’nün karikatürlerine bakmak kâfi. Uzun süre politik karikatürün temel dayanaklarından biri olarak kabul edilen Cabu, 2006’da Muhammed karikatürlerinin yayınlandığı kapak yazısını kaleme alan kişiydi, aynı zamanda ordu ve kilise karşıtı görüşleriyle bilinmekteydi.

Ama o, diğer yandan, işçilerin ve yoksulların deneyimlerini, yaşam tarzlarını ve davranışlarını alaya alan karikatürlerin de sahibiydi. 1974’te yarattığı Le Beauf tiplemesinin amacı da buydu. “Beauf” kelimesi enişte anlamına gelen “beau-frère” kelimesinin kısaltılmış hâliydi ve Cabu, bu tiplemeyi Fransız kültürünün önemli bir ürünü hâline getirmeyi bildi, öyle ki ünlü Fransızca sözlük Le Robert’te bu kelimenin anlamı, sonraki süreçte “aklı fikri çükünde olan, kaba saba, muhafazakâr, dar görüşlü Fransız” olarak verilmeye başlandı. Cabu’ye göre, Le Beauf “bildiğimiz her türden eziğin canlı sembolü”ydü.

Charlie Hebdo dergisinin kurucu babası Cavanna’nın düşüncesine göreyse Le Beauf, “işçi sınıfına mensup, Fransız rakısıyla, bovlingiyle ve o iç karartıcı aptallığıyla tanımlı kişi”ydi. O, esasen beyaz işçi sınıfıyla ilgili belirli bir klişenin somutlaşmış hâliydi. Sonuçta Beauf, ırkçıydı, cinsiyetçiydi, şovendi, korkaktı, futbol manyağıydı ve avcıydı. Sıradan ve yavan biriydi. Beauf’u tanımlayan, sadece toplumsal becerilerindeki noksanlık değil, ayrıca gazete bile okuyamayan biri olarak sahip olduğu kültürel kusurlarıydı. Cabu’nün kabul edebileceği türden entelektüel biri değildi o.

Bugün sarı yeleklileri tarif ederken bu beauf kelimesi yeniden karşımıza çıktı. Liberation gazetesinin yayın yönetmeni Laurent Joffrin, bir yazısında gösterilerin beauf’ların isyanını mı yoksa milletin basit bir öfkesinin tezahürü mü olduğunu sordu mesela. Bu etiketleme girişimi kısa sürede karşılık buldu ve basın, ilgili tarifi benimseyenler ve kabul etmeyenler olarak ikiye bölündü. Misal bu süreçte haftalık muhafazakâr dergi Valeurs actuelles’in bir sayısı şu manşetle çıktı: “Beauf Ayaklandı, İşte Karşınızda Sarı Yelekliler”. Solcu Mediapart ise şu hususu merak ediyordu: “Beauf’ların Konuşma Hakkı Var mı?” Merkez solun gazetesi Le Monde kavramı rötuşladı ve hareketin kökeninde temel ekonomi bilgileri konusunda sahip olunan “cehalet”e işaret etti. Bu argümanını desteklemek için de ortalama bir Fransız’ın yeni başlayanlar için ekonomi derslerinde 20 üzerinden 8,3 yani F almasından, dolayısıyla GSMH veya milli borç gibi meseleleri anlayamayacağından bahsetti.

Açıklamalara Karşı

Elbette o kahkahalarla gülünen Beauf tiplemesi, derginin yayın çizgisinin tamamını temsil etmiyor. Ama müesses nizam bağlamında “sıradan” insanları alaya almanın yaygın görülen bir politik mesele olduğu biliniyor. Philippe Val yönetiminde iken Charlie Hebdo gerici bir vizyon benimsedi, 2009’da Val dergiden ayrılmasına rağmen, derginin yayın çizgisi hiç değişmedi.

715. sayıda Val, dine küfretme hakkı ve “Avrupa’nın İslamîleşmesi” tehdidi ile ilgili bir dilekçe yayınladı ve dilekçenin altına Bernard-Henri Levy, Selman Rüşdi, Teslime Nesrin ve sekiz isim daha imza attı. “On İkiler Manifestosu” olarak adlandırılan metin, sonrasında Jyllands Posten ve Der Spiegel’de de yayınlandı. Val’ın 12 imzacıyı yeterli görmesinin sebebi, onun 15 Kasım 1940’ta Vichy hükümetinin antisemitizmini protesto etmek için on iki sendikacının yayınladığı “12’ler Manifestosu”na [manifeste des 12] atıfta bulunmak istemesiydi.

Genel olarak güya müesses nizama karşı olan dergi, süreç içerisinde eşcinsel hakları gibi nispeten ilericiymiş gibi çınlayan toplumsal meselelere yer verirken, bir yandan da liberal ekonomiyi, serbest piyasayı, sınırların açılmasını ve gayri milliliği savunmaya başladı. Küreselleşme karşıtı hareketi yoğun biçimde eleştiren dergi, 1992’de Avrupa Birliği’nin temelini atan Maastricht Antlaşması’na destek verdi, 1998’de Kosova’ya yönelik askerî müdahaleye arka çıktı, ayrıca solun büyük bir kısmı 2005’te Avrupa Anayasası Referandumu’na “hayır” derken, o “evet” dedi.

Val yönetiminde çıkan derginin asıl keyif aldığı konu, komplo teorilerini yaymakla, Amerikanizm karşıtlığıyla (ki bu, Cavanna döneminde yetmişlerde Vietnam Savaşı karşıtlığının gündemde olduğu dönemde dergiyi tanımlayan ana hususlardan biriydi) ve antisemitizmle suçlamaktı. Val, antisemitizm meselesi karşısında fazla yumuşak kaldığı ve İslamcılarla fazla samimi olduğu iddiaları üzerinden aşırı sola saldırıp durdu.

Hatta bu yolu takip ederek Val, bir seferinde ünlü filozof Jean Jacques Rousseau’ya bile sardı. Politik doğruculuğa karşı olan Val, esasta, kendi tabiriyle, “sosyolojizme” ve “sosyolojist açıklamalar”a, yani sistemi suçlamak suretiyle bireylerin kişisel hatalarından arındırılmasına itiraz ediyordu. İnsanın doğası gereği iyi olduğuna, toplumsal kurumların onu yozlaştırdığına inanan Rousseau, Val’a göre, sosyolojizmin kurucu babasıydı. Bir bireyin ya da bir azınlığın topluma uyum sağlayamamasındaki suç, toplumsal yapılarda değil, kişinin kusur ve eksiklerinde bulunmalıydı. Cumhuriyetin düzeni, içine düştüğü zor durumdan ancak bu şekilde kurtulabilirdi.

Bu tür bir söylem, bugün düşündüğümüzden çok daha yaygın. Esasında Fransa’daki politik elitlerin bir süredir asıl derdi, dört yıl önce Charlie Hebdo’ya yönelik saldırıların neden ve nasıl gerçekleştiğinin anlaşılmamasını sağlamak. Anlama isteğini bu elitler, suçu işleyenler için gerekçeler bulmak şeklinde yorumluyorlar. Saldırılarda ölenler için düzenlenen anma töreninde o dönemin başbakanı Manuel Valls, ulusal meclisteki konuşmasında, “saldırılar için herhangi bir toplumsal, sosyolojik veya kültürel bir gerekçe asla aranmamalı” dedi. Bu cümle, bir yıl öncesinde senatoda yapılan konuşmasında şu şekilde dile getirilmişti: “Yaşananlara dair açıklamalardan ve sürekli kültürel, sosyolojik gerekçeler bulma gayretinden bıktım artık.”

Laiklik mi Kardeşlik mi?

Ocak’taki saldırıdan sonra Fransız elitler, cumhuriyetçi normlara ve değerlere odaklandılar, özel olarak da ifade özgürlüğü ile (eşitlik, kardeşlikten ziyade) laiklik meselesi, ayrıca bu ilkelerin bekası noktasında tehdit olarak görülen “İslam” üzerinde durdular. Saldırılar sonrası eşitlik yönünde çağrıda bulunulmaması, hatıra Fransız felsefeci Étienne Balibar’ın modern evrensel yurttaşlığın kökeninde yatan “eşitliközgürlük” anlayışını getirdi. Balibar’a göre, yönetici sınıflar eşitliği geri plana atıyor, özgürlük temelli dile öncelik veriyorlardı.

Medyada çıkan haberlerde görülen, dünyada yaşanan olayları politik ve toplumsal elitlerin pencerelerinden görme eğilimi, bu türden endişeleri besledi. Bugün sarı yeleklilerin eylemlerinde de karşımıza çıktığı biçimiyle, burjuva medya ve Macron, göstericilerin çapulcu ve bozguncu olduğu hususunda ortaklaşıyor. Yeni yıl konuşmasında Macron, “daha az çalışıp daha çok kazanamazsınız” diyor ve Fransızların aylak, tembel olduklarına dair o bayat klişeyi ısıtıp önümüze sürüyor.

Charlie Hebdo da 68 Mayısı’nda yaşanan toplumsal eylemlere ilişkin karikatürlerinde aynı dile başvuruyordu. Macron göstericileri Yahudilere, yabancılara ve eşcinsellere saldıran, içi nefret dolu ayaktakımı olarak niteledi. Başka bir ifadeyle, onların her biri birer beauf’tu. Buna karşın hareketin bünyesinde açığa çıkan dayanışma ruhu ve birlik, onu lekelemeye dönük tüm çabaları boşa düşürdü. Bu türden saldırılara destek olan burjuva medyaya güvenmediklerini açık biçimde ortaya koymuş olan sarı yelekliler, yüzlerini bağımsız medya kanallarına çevirdiler ve güçlü bir kardeşlik duygusu geliştirdiler.

Elitlerle Birlikte

Geçim derdiyle ayağa kalmış olan bu insanlar, Charlie Hebdo’nun temsil ettiği dünyanın çok uzağında. Dergiye göre, sınıf mücadelesinin yerini kararlı bir laiklik savunusu, sosyal adaletin yerini ise “cumhuriyetçi değerler” almalı. Etrafını Bernard Henri Levy, Michel Houellebecq, ve Eric Zemmour gibi sağcı ideologların sardığı Val’ın, Olivier Cyran, Mona Chollet ve Siné gibi derginin en becerikli isimlerini neden kovduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Bir zamanlar Cyran, Paris’in emekçi mahallelerine röportaja giderdi, Chollet, toplumun en zayıf kesimlerini hedef alan ayrımcılığı ve ırkçılığı karşıya atan, etkili yazılar yazardı, artık tüm bunlar dergi için birer yük. Yayın yönetmenleri yeni bir gündem belirlemişler ve Caroline Fourest ve Zineb el Rhazoui gibi “ifade özgürlüğü savaşçıları”nı işe alıyorlar.

Val, bu elitist sapmadan gayet memnundu. Derginin 2015’te kaleme alınan tarihinde o, derginin başındayken en gurur duyduğu anlardan birinin Muhammed karikatürleri yüzünden yargılandığı dönemin ardından çekilen Sahne Arkası isimli belgeselin 2008’de Cannes Film Festivali’nde Altın Kamera Ödülü’ne aday gösterildiği an olduğunu söylüyor. Başını Val ve Bernard Henri Lévy’nin çektiği dergi ekibi, yayın yönetmeninin “unutulmaz bir kutlama anı” olarak nitelediği, Fransa’nın görüp görebileceği en güzel gününde, kırmızı halıda yürüyor. Derginin kurucu babası Cavanna ise bu durum karşısında kendisini suçlu hissettiğini ve utandığını söylüyor. Bu sembolik an, ilk hedefinden epey uzağa düşmüş olan derginin elitlerin bir parçası hâline geldiğini teyit ediyor.

Charlie Hebdo, son yirmi yıldır ülkede süren politik tartışmaların sıradanlığının bir delili. Bu tartışmada esas niyet, Fransız Cumhuriyeti’nin mutlak dayanak noktasının “özgürlük” olduğuna, Fransa’yı Fransız yapanın bu olduğuna ilişkin liberal görüşü herkese dayatmak. Örgütledikleri gösterilerde sarı yelekliler, kimseye cazip gelmeyen yüzlerini gösterdiler, Fransa’nın perişan ve tehlikeli bir hâlde olduğunu ortaya koydular. Ama ayrıca daha da özelde sarı yelekliler, işçilerin nasıl yok sayıldıklarını ve nasıl alaya alındıklarını, Beauf olarak nitelenmek suretiyle “beyaz işçi sınıfı”nın yok sayıldığını, göçmenlerin ve Müslümanların ise sürekli alaya alındıklarını dosta düşmana gösterdiler.

Konuşmalarının hiçbirisinde “sarı yelekliler” ifadesini ağzına alamayan Macron, panik içerisinde, hareketin ne yöne doğru ilerlediği konusunda ise kafası karışık. Bugün harekete halkın yüzde sekseni destek veriyor ki bu da genelde görmezden gelinen kesimlerin nihayet konuşma imkânı bulabilmesini sağlıyor. Esasında göstericilerin toplanma yeri olarak kavşakları tercih etmeleri, asla tesadüfî bir durum değil. Bu kavganın başarıyla mı yoksa başarısızlıkla mı sonuçlanacağını esas olarak ülkenin önündeki yirmi otuz yıllık dönemi tayin edecek.

Imen Neffati
7 Ocak 2019
Kaynak

21 Temmuz 2018

,

Fransa’da İslamofobinin Kökleri


Cannes’da ve yaklaşık otuz kentte uygulamaya sokulan “burkini yasağı”[1] Fransız mahkemelerince iptal edildi. Yasak, ülkedeki Müslümanların maruz kaldıkları en son ve en saçma İslamofobik saldırı idi.

Fransız devleti, Müslümanları onlarca yıldır dışlayıp sömürüyor. Bu saldırılar, çeşitli düzeylerde sürüyor, ama geçen yıl Ocak ve Kasım aylarında, Paris’te, 2016’da Nice ve Rouen’de cihadî unsurların yaptıkları eylemler, saldırıların zirveye ulaşmasına neden oldu.

Söz konusu dönemin başlamasından beri 3.500 baskın düzenlendi, bunların sadece altısı soruşturmalarla sonuçlandı. Aralık ayında devlet yetkilileri, aleyhte herhangi bir delil olmadan, sadece “önleyici” bir müdahale olarak, Müslümanları hedef aldıklarını kabul ettiler.[2]

Çocuklar, anne-babalarının ellerinin ağır silâhla donatılmış polislerce kelepçelenmesine veya yataklarından sürüklenerek götürülmelerine tanık oldular. Geçen yıl düzenlenen Bataclan Saldırısı’ndan sonra yürürlüğe giren olağanüstü hâlin ilk üç ayında 274 kişi ev hapsine mahkûm edildi, bunların büyük çoğunluğu Müslüman. Irka dayalı fişleme faaliyetleri iyice zıvanadan çıkmış durumda.

Bu süreçte polis camileri bastı. Camideki dindar kitle aşağılanıp küçük düşürüldü. Bu baskınlarda polis köpekleri kullanıldı. Yirmi civarında cami kapatıldı, ileride daha fazlası kapatılacak.

Müslümanlarla bağlantılı politik örgütler kapatılmakla tehdit edildiler; Filistin yanlısı olanlar da dâhil, gösteriler yasaklandı[3]; aynı süreçte BDS hareketi yasadışı ilân edildi.[4]

İltica başvurusunda bulunmuş olan Müslümanlar, daha berbat koşullarla yüzleşiyorlar. Hükümet, Calais ve başka yerlerdeki mülteci kamplarını yıkarken, İslam karşıtı cümlelerle kimi sözlü saldırılar gerçekleştiriyor.

Bunlar olurken, Fransa, Avrupa Birliği’nin Türkiye ile imzaladığı mülteci anlaşmasına dair övgü dolu sözler sarfetti. Anlaşma sonucu Yunan adalarına teknelerle gelen Suriyeli mülteciler Türkiye’ye gönderildiler.

Bu politikaların uygulandığı dönemde Fransız siyasetçiler, Müslüman ülkelerdeki askerî faaliyetlerle devlet destekli olarak uzun süredir teşvik edilen İslamofobi’nin aşırıcılığı beslediği gerçeğine gözlerini kapadılar. Politik sınıflar, insanları IŞİD gibi örgütlere katılmaya iten yabancılaşmanın, uyguladıkları ekonomik ve toplumsal politikalarla beslendiğini görmezden geldiler.

Bu tedbirlere bir yandan da Fransız kültürü ve siyasetinin tüm alanlarında yürürlüğe sokulan, yoğun biçimde yürütülen İslamofobik propaganda eşlik ediyor. Abdellali Hajjat ve Mervan Muhammed’e[5] göre, “son yıllarda ‘Müslüman Sorunu’nun inşası, politik yelpaze boyunca Fransız, hatta Avrupalı elitlerin birleşmesi için ana vektörlerden birini teşkil ediyor.”

Yazarların ifadesiyle İslamofobi “Fransız sağının örgütsel ve ideolojik geleceğinin şekilleneceği zemin” hâline geliyor.

Oysa Fransa’daki Müslüman nüfusun haklarını savunma meselesi gündeme geldiğinde Sol, tüm o radikal olanları da dâhil, eyleme geçme konusunda nedense imtina ediyor. Dinî özgürlükleri savunma konusunda gösterdiği isteksizlik, Sol’un Müslüman mültecilerle dayanışma kurma imkânını da ortadan kaldırıyor.

Sonuçta İslamofobi, Avrupalı radikallere göre, en acil politik projelerden birinin orta yerinde etlenip butlanıyor.

Bir Şiddet Tarihi

Bugün Fransa’da beş milyon civarında Müslüman yaşıyor. Bu, kabaca nüfusun yüzde 7,5’ni teşkil ediyor ki bu, Avrupa’daki tüm ülkeler içerisinde en yüksek oran. Bunların sadece üçte biri dinini pratikte yaşadığını söylüyor, bu oranın son yirmi-otuz yıl içinde arttığını görmek gerekiyor.

Tarihsel planda Müslümanlar, Fransa’ya bu ülkenin Kuzey Afrika’yı sömürgeleştirmesinden sonra geldiler. Bugün Fransız devleti ile Fransa’daki genelde alt sınıf olarak tarif edilen Müslüman nüfus arasındaki ilişki, imparatorluk tarihinin ve ekonomik sömürünün mirası tarafından koşullanmış durumda.

Eskiden diğer sömürgelerden farklı olarak Cezayir, Fransa’nın bir parçası kabul ediliyordu, yani Cezayirli Müslümanlar Fransa’da serbestçe yaşayabiliyorlardı. Ama buna karşın orada da sistematik bir zulme maruz kalıyorlardı.

Fransa’daki politik yapıya damgasını vuran asli unsur, tebaa olarak görülen Müslüman halkla yaşanan karşıtlıktır. Beşinci Cumhuriyet’i kuran mevcut anayasa, Müslümanların sömürgeciliğe karşı direnişinin kışkırttığı devlet krizini çözüme kavuşturmak için tasarlanmıştı.

1958’de General De Gaulle anayasal reform talep etti. Bu talebi ise, Cezayir bağımsızlık savaşının yol açtığı ayaklanmaların zayıflattığı cumhurbaşkanlığına ait otoriteyi pekiştirmek için dillendirmişti.

Cezayir bağımsızlık hareketi boyunca Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN)[6] militanları Fransa’ya önemli zararlar vermişlerdi. 1958’de Marsilya yakınlarında bu militanlar, bir yakıt deposunu havaya uçurmuşlardı. Depodaki yangın günlerce söndürülememişti.

Buna cevap olarak Fransız devleti baskıcı taktiklerini yoğunlaştırdı. 1961’de, Cezayir’in bağımsızlığını elde etmesinden bir yıl önce, sokağa çıkma yasağıyla ilgili protestoların ardından, Paris polisi yüzden fazla Cezayir’i katletti.[7]

Bu yoğunluktaki bir çatışmanın kolayca unutulması pek mümkün değil. Bağımsızlık sonrası Fransa’daki Cezayirliler, Fransız uyruğunda kalmayı reddettiler ve Fransız vatandaşı olmanın kendilerine zulmeden bir ulusu tanımak anlamına geleceğine söylediler.

Bugün bile Sağ’da sömürgeciliğe dönük destek varlığını hâlâ koruyor. Güneydoğu Fransa’da günümüzde birçok kara ayaklı [pieds-noirs], eski Fransız sömürgeci ve Fransızlara bağlı sömürge güçlerinin eski askerleri yaşıyor.

Bu bölgenin ırkçılıkla ilişkili suçların yaşandığı bir yer ve aşırı sağın kalelerinden biri olması hiç de şaşırtıcı değil. Ülke genelinde yapılan çalışmaların da gösterdiği üzere[8], 2015’teki bölgesel seçimlerde polisin ve silâhlı kuvvetlerin yarısından fazlası, yıldızı giderek parlayan aşırı sağcı parti Ulusal Cephe’ye (FN) oy verdi.[9]

Radikal İslam

Fransa’daki Müslümanların politik tarihi, onların ekonomik konumu ve işçi hareketiyle ilişkisine dair bir değerlendirmede bulunmadan, sömürgecilik sonrası dönemin genel bağlamı dışarıda tutularak kavranamaz.

1904 yılında Fransız endüstrisinde ve madencilik sektöründe çalışan Müslüman sayısı yaklaşık beş bindi. Bugün hâkim olan iklimin aksine, Fransız hükümeti ve işverenler, kilise ve devleti ayıran kanunun yeni çıkmasına karşın, yirminci yüzyılın ilk yirmi-otuz yıllık kesiti dâhilinde dinî gelenekleri çoğunlukla teşvik etmişti.

Müesses nizam, dini Kuzey Afrikalı göçmen işçiler arasında sendikaların nüfuz elde etme ihtimaline karşı faydalı bir denge unsuru olarak görüyordu.

O dönemde şirketler çalışanlarına mescitler yaptılar, oysa bugün özel sektör, ev dışındaki her alanda İslam’a ait tezahürlerin kökünü kazımak için devletle işbirliği yapıyor.

Gecekondularda yaşan Müslüman işgücünün Fransız başkentinde namaz kılmasına göstermelik bir jest olarak izin verilmiş, bu kesimin yaşam standartları ancak militan mücadele sayesinde geliştirilebilmişti.

Otuzlarda birçok Müslüman Halk Cephesi hükümetini destekledi. Bugünse Müslümanlar (sosyal yardımlar, gelirin yeniden dağıtımı, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı gibi) birçok toplumsal meselede hâlâ ilerici görüşlere sahiptirler ve genelde ortanın soluna oy vermektedirler.

1982’de İslam, Fransız siyaset hayatında, otomobil endüstrisinde çok sayıda işçinin işten çıkartılması sonucu yaşanan grevler dâhilinde ön plana çıktı. Az çok sendikaların desteği ile Aulnay ve Poissy’deki Citroën ve Talbot fabrikaları işgal edildiğinde göçmen işçiler, sektör genelinde büyük bir çatışma süreci içerisine girdiler.

Fabrika sahipleri, göçmen işçilerin sendikalarca yönlendirildiğine inanıyor, polisin müdahale edip işçileri fabrikalardan çıkartması için baskı uyguluyordu.

Bu olay üzerine sınıf temelli tanımlayıcı sözcükler yerine, nüfusun belirli bir kesimi için kullanılan bir etiket olarak “Müslüman” sözcüğü”, genel söyleme ilk kez damgasını vurdu. Bu etiketin kimi zaman Fransa’ya neoliberal politik fikirlerin gelişiyle eşzamanlı olarak ortaya çıktığı düşünülüyor.

Genel kanaate göre, Fransa’daki göçmen karşıtı duygular, ülkede ırkçı fikirlerin yayılması ile alakalı. Bu yaklaşım, seksenlerden beri Ulusal Cephe’nin elde ettiği seçim başarılarını da söz konusu duygulara bağlıyor. Oysa Hajjat ve Muhammed’e göre, bu anlatı olan biteni yanlış kavrıyor.

Yazarların ifadesiyle, İslamofobik politik dürtüleri alevlendiren, bağımsız seyreden kimi toplumsal eğilimler değil, devletin ta kendisidir. Bu noktada Hajjat ve Muhammed, Fransız hükümetinin Cezayir’in bağımsızlığı sonrasında yaşanan göçle ilgili olarak girdiği yönelimin üzerinde duruyor.

1966’da Nüfus ve Göç Müdürlüğü isminde yeni bir kurum oluşturuluyor. Bu kurum üzerinden Cezayirlilerin ülkeye göçlerinin sınırlanmasına ve bürokratik düzlemde göçmenlerin takibine yönelik politikalar uygulamaya sokuluyor.

1974’te cumhurbaşkanı seçilen Valéry Giscard d’Estaing döneminde Avrupa dışından yaşanan göç üç yıl askıya alınıyor. 1978-1980 arası dönemde, işsizliğin arttığı koşullarda Giscard, yüz binlerce Cezayirliyi ve Fransız yurttaşı olan çocuklarını ülkelerine zorla göndermek için kanun çıkartmaya çalışıyor. Parlamento, bu tasarının kanunlaşmasını engelliyor.

Hajjat ve Muhammed’in kanaatine göre, “hükümetin göçle ilgili husumeti, 1973’teki petrol krizine gösterdiği tepkiyle alakalı değildir. Bu husumet, her şeyden önce, göçün kontrol altına alınması gereken bir sorun olduğuna ikna edilen idarecilerin sergiledikleri inisiyatifin bir sonucu. […] Askıya alınan göç süreci, esasta işsizlik veya ekonomik durum değil, üçüncü dünya ülkelerindeki demografik dengesizlikler (o dönemde Fransız toplumunun ‘anarşik göç süreci’nin tehdidi altında olduğu iddia edilmektedir) ve çok sayıda yabancı işçinin yeni bir 68 Mayıs’ını destekleme riski üzerinden meşrulaştırılır.”

Yazarların ulaştığı sonuca göre, Fransa’da İslamofobi’deki yükseliş, Fransız halkı içinde yerleşik, organik bir ırkçılıktan kaynaklanmamıştır. Esasında o, elitlerin işçi sınıfı direnişini yönetme ihtiyaçlarından doğmuştur.

İslamofobi’nin Hukukî Kökleri

Müslümanlara yönelik baskılar, ideolojik düzlemde üç anahtar kelimeyle bağlantılı olarak gerçekleşmektedir: sekülarizm, (laïcité), cumhuriyetçilik ve feminizm.

1905’te o ünlü, devletle kiliseyi ayıran kanun dâhilinde sistemleştirilen politik sekülarizm[10] Fransa’daki hayat dâhilinde, 1789 sonrasında Katolikliğin gerici iktidarına karşı verilen mücadeleye kadar uzanan derin köklere sahiptir. İlk başta Katolik rahiplere yönelik husumete atıfta bulunan din adamları karşıtlığı, bugün hâlâ Fransız kültüründe varlığını korumaktadır ve bu karşıtlık Müslüman aleyhtarı sözler edilmesinde önemli bir gerekçe olarak iş görmektedir.

Charlie Hebdo[11], her zaman yaptığı gibi, gene Müslümanları hedef alan ırkçı karikatürleri yayınlayınca, yapılan bu iş, Fransa’ya has sekülarizm ve din adamları düşmanlığının bir dışavurumu olarak izah edilmiş ve göklere çıkartılmıştır. İslam’ı alaya alma hakkı, fiilen cumhuriyete ait bir sembol hâline getirilmiştir.

Sekülarizm, doğrudan cumhuriyetçilik içinden neşet etmiştir. Cumhuriyetçilik ise eşitlik ve özgürlük talep eden 1789 devriminin bir ideolojisidir. Diğer burjuva demokrasilerinden farklı olarak Fransız cumhuriyetçiliği, güçlü merkezî devletle ilişkilendirilmekte ve ilk devrimcilerin ideallerine bağlanmaktadır. Oysa İslam, politik bir mesele olarak o devrimcilerin gündemine pek gelmemektedir.

Mevcut Fransız anayasasının da ifade ettiği üzere, “Fransa, bölünmesi mümkün olmayan, seküler, demokratik ve toplumsal bir cumhuriyettir. Bu cumhuriyet, köken, ırk veya din ayrımı gözetmeksizin, tüm yurttaşların hukuk önünde eşit olmasını güvence altına alır. Tüm inançlara saygı gösterir.”

Bugün Fransız siyasetçiler, cumhuriyetçilikten, bireysel farklılıklar karşısında devletin tarafsız olduğunu iddia etmek ve cumhuriyetin kurucu ideallerinin evrensel olduğunu göstermek için bahsederler. Bu tarafsızlık, onlara göre, tüm yurttaşların eşit muamele görmesini sağlamaktadır.

Oysa pratikte, cumhuriyetçilikten dem vurulması, eşitsizliklerin gizlenip derinleştirilmesi suretiyle, toplum içindeki itirazın ortadan kaldırılması amacını güder. Cumhuriyetçilik, üyelerine uygulamak istedikleri politikalar konusunda ısmarlama kılıflar sunmak suretiyle, Fransız yönetici sınıfının hâkimiyetini rasyonalize eder.

Bugün Fransa başbakanı olan Manuel Valls[12], geçmişte bu türden bir ideolojik manipülasyonun üstatlarından biridir.[13] 2013’te içişleri bakanlığı yapan Valls, “cumhuriyetçiliği” Roma kamplarının yıkılıp binlerce insanın dışarı atılması için bir gerekçe olarak diline dolamıştır. Kasım saldırılarına yönelik olarak şahin bir siyasetçi olarak gösterdiği tepki de “cumhuriyetçi” ifadelerle meşrulaştırılmıştır.

Hukuk Karşısında Eşitsizlik

Sekülerizmin ve cumhuriyetçiliğin somutta ne anlama geldiği, doğalında yurttaşların dinî inançlarına tabidir. Geçmişte sekülerizm, rahiplerin seçim yoluyla meclise girmelerine ve meclis oturumlarına dinî kıyafetleriyle katılmalarına imkân sağlamıştır. Esasında 1905 tarihli kanun yürürlüğe girdiğinde meclis, rahiplerin dinî kıyafetlerini kamuda giymelerini yasaklayan kanun değişikliğini reddetmiştir.

Gelgelelim son yirmi-otuz yıllık dönemde sekülerizm, baskıcı bir içerikle yeniden yorumlanmıştır. Artık sekülerizm, devletin yurttaşları dışarıda kültürel veya dinî mensubiyeti ifade eden işaretlerden arındırmasını ifade etmektedir. Sonuçta Müslümanlar kamusal alanda görünür olmak istiyorlarsa, kimliklerinin merkezî unsurundan feragat etmek zorundadırlar.

“Okulların seküler niteliği” ile ilgili olarak 2004’te çıkan kanun, İslam’ın dışlanması sürecinin en ünlü örneklerinden biridir. Kanun, öğrencilerin “dikkat çeken” dinî işaretler takmasını yasaklasa da bu kanun, hiçbir vakit eşit bir biçimde tatbik edilmemiştir.

Esasında 1994’te söz konusu kanunun ilk versiyonu önerildiğinde başbakan Edouard Balladur, Fransa’daki Yahudi cemaatini temsil eden kuruma bu tedbirin sinagog takkesi (kippa) takan Yahudi öğrencileri hedeflemeyeceği güvencesi vermiştir.

Okullarda başörtüsü takan genç Müslüman kadınlar, bu dönemde en yoğun baskıyı görmüşlerdir. Cezayir’de Fransızların örgütledikleri, Müslüman kadınların kamusal alanda açılmalarını öngören politikayı doğrudan yankılayan bu kanun üzerinden, 2014 yılında başörtüsü taktığı için okullardan 130 kız öğrencinin atıldığına şahit olunmuştur. Hatta bu dönemde uzun etekler bile dinî sembol olarak yorumlanmış[14], bu tür etek giyen kız öğrenciler okullardan atılmıştır.

Kanundaki ikiyüzlülük ve Müslümanlara uygulanan baskı noktasında bir enstrüman olarak sahip olduğu konum gün gibi ortadadır: 1905’te hâlen Almanya’nın parçası olan Alsace ve Moselle’in doğu bölgelerinde kilise ve devletin ayrılması politikası hiçbir şekilde yürürlüğe sokulmamıştır.

Orada hahamlar, rahipler ve papazlar devletten maaş almakta, ama Müslüman bir öğrenci başına taktığı şey yüzünden devlet okulundan uzaklaştırılabilmektedir.

Hükümet, sadece Alsace-Moselle’i istisnai kabul etmekle kalmamakta, ayrıca bu yaklaşımına methiyeler düzmektedir. Valls’ın birçok kez dile getirdiği biçimiyle, “cumhuriyetin cumhurbaşkanı, başbakanı ve hükümet, Alsace-Moselle’deki mevcut düzenlemelerin özgüllüğüne halel getirmeyecektir.”

Devletin bir biçimde tasdiklediği, sekülerizmin yok sayılması politikası, çoğunlukla daha da ilginç sonuçlar üretmektedir. 2013’te Marsilya’nın Ulusal Cephe’den seçilen belediye başkanı, belediye binasına İsa’nın doğumunu simgeleyen bir tablo astı ve hiç ceza almadı. Galiba kilise ile devletin ayrılmasını öngören kanun, sadece Müslüman kadınlar için çıkmıştı.

1905’te çıkan ilk kanunun amacı, Katolikliğin devlet üzerindeki nüfuzunu kırmaktı. Okullarda doğrudan uygulanmasının sebebi ise öğretmenlerin devletin ajanları olarak dinî kimliklerini açıktan gözler önüne sermelerine mani olmaktı. Okul öğrencilerinin devleti nasıl teşkil edebildikleri ve başörtüsü takarak sekülerizmi nasıl tehdit ettikleri hâlâ izah edilmesi gereken bir konu.

Bu öğrencilerin devleti tehdit ettiğine dair algı, esasen çok yeni: 1989’da kız öğrencilerin başörtüsü takmasını yasaklamaya dönük bir girişim mahkemelerin itirazına maruz kaldı. 2004 tarihli kanunla yapılan değişiklik ise genelde ABD’deki 11 Eylül saldırılarına ve süregiden “teröre karşı savaş” siyasetine doğrudan bir cevap olduğu üzerinden izah ediliyor.

Birçok eleştirmenin de ifade ettiği üzere, 2004 tarihli kanun, paradoksal biçimde kamuoyunun belirli üyelerini, genç Müslüman kızları kamusal eğitimden dışlamaktadır. Sonrasında bu yasak, devletin eğitim aygıtını bir baskı aracı olarak kullanmasını olağanlaştırmıştır.

Örneğin hükümet, Charlie Hebdo saldırıları sonrası okul öğretmenlerine İslam’a destek çıkıldığını gösteren işaretler takan öğrencileri rapor etmeleri talimatı vermiş[15], söz konusu talimat, başörtüsü kanununun kapsamını daha da genişletmiştir.

Eğer ulusal eğitimin [Éducation Nationale] amacı, tüm gençlere eşit muamele göstermekse, kanun herhangi bir anlam ifade etmemektedir. Aksine kanun, okul sisteminin gerçek amacının öğrencileri belirli kalıplara sokarak, onları Fransız toplumuna ve kültürüne uyumlu hâle getirmek olduğunu ortaya koymaktadır.

Başka bir ifadeyle, devlet görevlileri cumhuriyetçiliği tüm Fransız yurttaşlarına herkesin içine tıkıştırılacağı, yekpare bir kalıp olarak dayatmışlardır. Bu hamlenin amacı, ister istemez çeşitlilik arz eden toplumun geri kalan kısmına müesses nizamın ideolojik gücünü kabul ettirmektir.

O noktada okul, Müslüman kadınların devlet eliyle kontrolü için önemli bir araç hâline gelmiştir. Oysa böylelikle Fransa’daki kamusal eğitimin genel manada otoriter ve merkezîleştirici niteliği ile uzun süredir bağlantılı sembolik baskı süreci varlığını sürdürme imkânı bulmuştur.

Fransız okulları veya üniversitelerinde okumuş herkes, bu kurumların öğrencilerin katı normlara göre “formatlanması” noktasında kullanıldığı gerçeğine bizatihi şahittir. Bu sayede söz konusu kurumlar, cumhuriyetin ideolojisine ait ana payandaya omuz vermektedir: yani Joan Wallach Scott’ın[16] ifadesiyle, eşitlik aynı olmakla ilgilidir.

Öğrencileri bireysel potansiyellerini kamu yararı adına açığa çıkartma konusunda teşvik etmek yerine, Fransız eğitim sistemi, o öğrencileri kabul edilebilir birer yurttaş olarak biçimlendirmeye çalışır, oysa bu süreç, öğrencileri kendilerini besleyen, doğalarına özgü toplumsal ve zihinsel kapasitelerine yabancılaştırmaktadır.

Bu ideolojinin küstah özgüveni, 1989’da eğitim bakanına yazılan açık mektupta da karşımıza çıkar. Mektubu kaleme alan feminist aydın Elizabeth Badinter, başörtüsü takan kız öğrencilerin okullardan uzaklaştırılmasını talep etmektedir:

“Sayın bakan, siz kişilerin okulda başörtüsü taktıkları için uzaklaştırılmasının kabul edilmez olduğunu söylüyorsunuz. Bu merhametli yaklaşımınızın bizi etkilediğini söylemem gerek, ama biz de size cevap olarak diyoruz ki bu tür yasaklamalar kabul edilir türden yasaklamalardır. Eğer okuldan uzaklaştırma işlemi okul kurallarına uyan bir öğrenciye tatbik edilmişse, işte bu, ayrımcı bir girişimdir. Kuralları ihlal eden bir öğrenciyi etkiliyorsa bu, disiplinle ilgili bir niteliğe sahiptir. Disiplin ve ayrımcılık ile ilgili hâlihazırda yaşanan kafa karışıklığı disiplinin altını oymaktadır. Eğer disiplin artık tatbik edilemiyorsa, o vakit disiplin kurallarının öğretilmesi nasıl mümkün olacaktır? Eğer kanun, sadece o disipline uymak isteyenlere tatbik edilirse, bir öğretmen mesleğini nasıl tatbik edebilecektir?”

Badinter’e ve açık mektubuna imza verenlere göre, devletin otoriteryanizmi ve kontrolü, kamu eğitiminin misyonunun önemli bir bileşeni ve parçasıdır ya da taassubun faal bir kılıfından ibarettir: Bu Ocak ayında aynı Badinter, insanların İslamofobik olarak etiketlenmekten korkmamaları gerektiğini söylemiştir.

Sol İslamofobi

Bu süreçte daha az haberdar olunan bir husus da İşçi Mücadelesi (LO) ve Devrimci Komünist Birlik (LCR) gibi, ülkenin ana devrimci örgütlerinin önde gelen isimlerinin iki başörtülü gencin eğitim gördükleri okullarından atılmasına neden olan 2004 tarihli kanunu koşullayan olaylar dizisinde önemli bir rol oynadığı gerçeğidir.

Bu tip olaylar, Fransa’da IŞİD öncesinde İslam’la kurulan ilişkideki politik momenti tarif etme noktasında, çığ gibi çoğalmıştır.

Sorgulanan Alma ve Lila Lévy isimli gençler[17], sıkça dillendirilen, günümüz Fransa’sında Müslümanların entegrasyonu denilen, ağza sakız edilmiş mesele için hiç de iyi birer örnek değildir.

Bu gençler, Müslüman bir ailede büyümemişler: anneleri geçmişte Müslüman iken Katolik olmuş bir öğretmen, babaları ise bir Yahudi solcu avukattır.

Ne anneleri ne de babaları dini pratikte yaşayan isimler. Kızların başörtüsü takma kararı, tümüyle şahsî. Bu öğrencilerin tercihleriyle ilgili ülke genelinde açığa çıkan tartışma hâlen farklı biçimlerde sürüyor.

Baba Laurent Lévy[18], İslamofobi olgusuna vurgu yapıp özelde okulda başörtüsü sorununa işaret edince, Sol içinde politik bir ayrışma yaşandı. Paris’in dış mahallelerinden Aubervilliers’in komünist belediye başkanı öğrencilerin okuldan atılmalarını savundu.

Esasında Müslümanlara has kıyafetlerin yasadışı ilân edilmesi talebi, komünist mahfillerde bir tür gelenek hâlini almış durumda: 2010 tarihli kanunla nikab yasaklanınca, bu yasak komünist milletvekili André Gerin tarafından desteklendi. Gerin, bu süreçte sağcı milletvekilleriyle birlikte çalışmakta bir beis görmedi.

Tartışma hâlen sürüyor: son Nice saldırısı ardından sağcı birçok isim, ülkede kamusal alanda başörtüsünün yasaklanması, başörtüsü yasağının kapsamının üniversiteleri de içerecek biçimde genişletilmesi talebinde bulundu. Doğal olarak bu yasaklama talepleri, son dönemde Fransız sahillerinde burkininin yasadışı ilân edilmesinde somut bir karşılık buldu.

Başörtüsü karşıtı girişimlerin öncülüğünü solcu örgütlerin kimi önde gelen üyeleri yaptı. Ama bu üyelerin tüm yoldaşları ilgili girişimleri oybirliği ile desteklemediler. Mesele üzerinden solcu gruplar ve sivil toplumdaki kimi ırkçılık karşıtı örgütler bölündüler.

Mart 2010’da bu gerilim, Devrimci Komünist Birlik’in halefi Yeni Antikapitalist Parti’nin bölgesel seçimlerde başörtüsü takan İlham Mussaid’i aday göstermesiyle iyice yoğunlaştı.

Muhtemelen Mussaid’in adaylığı meselesinin çözüme kavuşturulmamış olması, Yeni Antikapitalist Parti’nin zayıflamasındaki önemli, hatta en önemli faktördü.

Partinin önde gelen isimlerinden Denis Godard[19], başörtüsü karşıtı kampın dogmatizmini eleştirip partisinin kolektif enerjisinin başörtüsü karşıtı harekete yönelik pratik ve politik müdahalede bulunmaktan çok, genel programatik tartışmalara ve propaganda faaliyetlerine yoğunlaştırması gerektiğini söyledi.

Devrimci bir partide başörtüsü takan bir kadının yetkilerini elinden alan aktivistler, Marksist gelenekte tüm çıplaklığı ile ortaya konmuş bir politikayı görmezden geliyorlar. Bir örnek vermek gerekirse, Rosa Luxemburg, burjuvaziye özgü din adamları karşıtlığına itiraz edilmesi, o anlayışın desteklenmemesi gerektiğini söylüyor:[20]

“Sosyalistler, cumhuriyet karşıtı ve gerici bir güç olan kiliseyle mücadele etmelidirler, orta sınıfın din adamları karşıtlığını kabul etmemeli, bu anlayıştan kurtulmalıdırlar. Son on yıldır rahiplere karşı verilen kesintisiz gerilla savaşı, Fransa’daki orta sınıf cumhuriyetçiler için sürdürülmektedir, bu savaş, sınıf mücadelesinin zayıflaması ve işçi sınıfının toplumsal sorunlara yönelik dikkatinin başka yönlere çekilmesi noktasında devreye sokulan en iyi yollardan biridir.”

Hâkim siyasî geleneklere bağlı siyasetçiler, Luxemburg’u devrimcilere kıyasla daha kapsamlı ve daha derinlikli incelemişlerdir. Birçok noktada hükümetin İslam’a odaklanan siyaseti, bütünüyle hâkim siyasî gündeme hizmet etmiş, kamuoyunun dikkatini neoliberal reformlardan ve diğer hassas konulardan başka yönlere çekmiştir.

Örneğin 2003’te başörtüsü meselesi gündeme geldiğinde Jean-Pierre Raffarin hükümeti, emeklilik kanunlarında tartışmalara sebep olan reformlara imza atmıştır.

Nuit Debout’nun Kaçırdığı Fırsat

Eğer devrimci sol, kendisini İslamofobi ile kurduğu o rezil ilişki konusunda temize çıkartmış olsaydı, her şey muhtemelen daha iyi olacaktı. Cumhurbaşkanı adayı olan, herkesin tanıdığı solcu isim Jean-Luc Mélenchon’un adaylık sürecinde cumhuriyetçi ve milliyetçi bir konum alması, bunun pek mümkün olmadığının delili.

2011’de Jean-Luc Mélenchon daha da ileri giderek, sokaklarda namaz kılınmasının yasaklanması talebinde bulundu. Bu nedenle cumhurbaşkanı adayı, Müslüman karşıtı saldırılara karşı her türden gerçek muhalefetin yürütülebilmesi için gerekli politik itibardan da mahrum kalmış oldu.

Sosyalist Parti’de ise Müslüman karşıtı politikaların olağanlaştırılması, partinin uzun süredir yaşadığı ideolojik çürümenin tezahürlerinden sadece biri. Sosyalistlerin ideolojik olarak kontrol ettikleri resmî ırkçılık karşıtı hareket görünürde Müslümanlara zerre destek sunmuyor.

Liberal aydınlar da devletin ülke içerisinde ve dışında İslam’a karşı uyguladığı düşmanlığın körüklenmesinde önemli bir rol oynadılar. Kasım 2015 saldırısının ardından çok sayıda akademisyen ve yazar devletin çizgisine geldiler[21] ve hükümete askerî karşı saldırı ilânı için gerekli ideolojik bahaneleri temin ettiler.

2003’te liberal feminist sol çevre içindeki ırkçılık karşısında yaşanan hayal kırıklığı, sonrasında parti hâline gelen, Cumhuriyetin Yerlileri (PIR) isimli yeni bir grubun, hareketin ortaya çıkmasına neden oldu. Parti, Fransa’da ve uluslararası planda “beyaz üstünlüğünü temellendiren yayılmacı, sömürgeci ve Siyonist hâkimiyetin tüm biçimlerine karşı mücadele edeceğini” duyurdu. Ana hedefini ise şu şekilde tarif etti:

“[Hedefimiz] göçmenlerce ve çocukları eliyle sürdürülen tüm direniş uzamlarının yakınlaştırılması, işçi havzalarında yaşayan insanları ve köken olarak sömürgelerden ve bu tür topraklardan gelen halkları tek bir ırkçılık ve sömürgecilik karşıtı dinamik içerisinde bir araya getirmektir. Amacımız ise Fransız toplumunun gelişimine ve kamu politikasına nüfuz edebilme becerisini haiz, özerk, yerli bir politik güç inşa etmektir.”

Cumhuriyetin Yerlileri partisinin kurucu ilkelerinden biri de mevcut soldan özerkleşmektir. Partinin diğer sol politik aktörlere etki etmede yaşadığı güçlük, bu yıl içinde ortaya çıkan Nuit Debout [Gece Ayakta] hareketi esnasında tüm çıplaklığı ile açığa çıktı.[22]

Nuit Debout hareketi dâhilinde Paris’te ve ülke genelinde geceleri bir araya gelen meclisler, herkese açık tartışmalarda binlerce insanı topladılar. Bu tartışmaların merkezî konusu, insanların politikaya yabancılaşması ve şirketlerin demokrasiyi kontrol etmesine son verme isteği idi. Kısa ama dinamik bir sürece tanıklık edilmesine karşın hareket, Sosyalist Parti hükümeti ve Fransa’daki hâkim siyasetin geri kalan kısmına karşı belirli bir muhalefetin oluşmasında önemli bir rol oynadı.”

Ama gene de Nuit Debout hareketi göçmenlere seslenmeyi başaramadı. Cumhuriyetin Yerlileri partisinin kitle tabanı olarak belirlediği göçmenler, ülkede oluşan politik ayrımları daha da belirginleştirdiler. Partinin yorumuna göre:

Nuit Debout, ‘havzaların’, ‘varoşların’ ve ‘ırkları yüzünden ayrımcılığa maruz kalan insanların’ harekete katılmasını istedi. Varoşlara yürüyüşler örgütlemeye çalıştı, böylelikle işçilerin, ezilenlerin ve madunların birliğinin gerçekleşeceğine inanıldı. Bizse şunu söyledik: bu alanlar arasındaki yakınlaşma belirli kararlara bağlı değildir; o, mücadelelerimize katıldığınızda zaten gerçekleşecektir.”

Fransız solunun bu mücadelelere iştirak edememesi, bilhassa bu bağlam dâhilinde ciddi bir mesele, zira Nuit Debout, Fransız Müslüman kadınları da hedef alan, yeni bir baskıcı iş kanununa gösterilen tepki dâhilinde can bulmuştu. İş Kanunu Madde 1321-2-1, özel sektörün kadın işçilerin kendi işyerlerinde başörtüsü takmasını yasaklamak gibi ayrımcı kimi uygulamalara başvurmasına imkân veriyordu.

Kanunun meclisten geçtiği günden beri İslamofobik baskı politikası daha da yoğunlaştı: Temmuz’da Cannes belediye başkanı kentteki sahillerde burkini giyilmesini yasakladı. Bu karar, otuz başka bölgede, bilhassa güneydeki sahillerde tatbik edildi. Yasağın 26 Ağustos’ta Danıştay eliyle kaldırılmasından önce, başbakan bu girişimi açıktan savundu. Bir dizi devrimci aktivistle birlikte Sol Cephe’nin bileşeni olan Ensemble [Dayanışmacı ve Çevreci Sol Alternatif Hareketi][23] ve Yeni Antikapitalist Parti yasağı hemen kınadı.

Fransız elitlerin saldırıların kapsamını nereye kadar genişletecekleri cevaplanması güç bir soru. Bugün birçok ismin de dillendirdiği biçimiyle, Sol’un mevcut güçlükle yüzleşebilmesi için Müslümanlara uygulanan zulüm meselesine dair üzerine onca leke düşmüş o sicilini acilen temizlemesi gerekiyor.

Nick Riemer
29 Ağustos 2016
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Sheena McKenzie, “French mayors maintain burkini bans despite court ruling”, CNN.

[2] “Avec l'état d'urgence, les perquisitions en Eure-et-Loir se font «dans une optique préventive»”, lechorepublicain.fr.

[3] Grey Anderson, “The French Emergency”, jacobinmag.

[4] Karina Piser, “France’s Problem with BDS”, america.aljazeera.com.

[5] Abdellali Hajjat, Marwan Mohammed, Islamophobie. Comment les élites françaises fabriquent le "problème musulman", Paris, La Découverte, coll. «Cahiers libres», 2013.

[6] Ian Birchall, “Mitterand’s War”, jacobinmag.

[7] Kim Willsher, “France remembers Algerian massacre 50 years on”, theguardian.

[8] “Plus de 50% des policiers et militaires ont voté FN en 2015”, liberation.fr.

[9] Hugh McDonnell, “How the National Front Changed France”, jacobinmag.

[10] Ian Birchall, “The Wrong Kind of Secularism”, jacobinmag. Türkçesi: "Yanlış Sekülerlik", İştiraki.

[11] Richard Seymour, “On Charlie Hebdo”, jacobinmag. Türkçesi: “Charlie Hebdo", İştiraki.

[12] Cynthia Kroet, “Manuel Valls: Burkini ‘not compatible’ with French values”, politico.eu.

[13] Vincent Geisser, “Les cinq laïcités de Manuel Valls ou comment transformer un concept juridique en ressource de pouvoir personnel?”, contre-attaques.org.

[14] Magalie Ghu, “La jupe d’une collégienne jugée ostentatoire: ce que dit la loi sur les signes religieux”, lavoixdunord.fr.

[15] Mark Brown, “Socialism, Satire and Charlie Hebdo”, International Socialism, isj.org.uk.

[16] Joan Wallach Scott, Politics of the Veil, Princeton.

[17] Hugh Schofield, “Jewish dad backs headscarf daughters”, BBC News.

[18] Laurent Lévy, “«La gauche», les Noirs et les Arabes”, Le Monde Diplomatique.

[19] Denis Godard, “S’il ne s’agissait pas de la religion?”, quefaire.lautre.net.

[20] Rosa Luxemburg, “An anti-clerical policy of Socialism”, marxists.org. Türkçesi: İştirakî.

[21] Nick, Riemer, “France And Its War On Terror And Intellectuals”, newmatilda.com.

[22] Nick Riemer, “Nuit Debout”, arena.org.au.

[23] Ensemble, “Communiqué de Ensemble! Retrait des arrêtés interdisant les burkinis!”, ensemble-fdg.org.

25 Mayıs 2018

,

Meryem Pougetoux


Meryem Pougetoux, cumhurbaşkanına karşı düzenlenen son gösterilerle alakalı bir belgesele tesettürüyle çıkıyor ve ülkedeki eğitim reformlarını eleştiriyor.

Fransa’daki Eşitlik Bakanı Marlene Schiappa, Meryem’in “İslam’ın reklâmını yaptığını” söylüyor ve onun parçası olduğu öğrenci teşkilâtının yaymak istediği fikirleri net ve tutarlı bir biçimde dile getirmesini talep ediyor.

Diğer yandan İçişleri Bakanı Gérard Collomb, Meryem’in belgeseldeki görüntüsünün “provokatif ve şoke edici” olduğunu söylüyor.

Bilindiği üzere, tesettür Fransa’da 2004’ten beri okullarda ve bazı devlet kurumlarında yasak.

Şimdi düşünün: On dokuz yaşında bir üniversite öğrencisisiniz. Okuduğunuz okulda (Sorbonne’da) Fransa Ulusal Öğrenciler Birliği’nin (UNEF) şube başkanlığını üstleniyorsunuz.

Televizyonda on saniyeden az bir süre, hükümetin yüksek eğitim reformu ile ilgili bir çift laf ediyorsunuz ve birden ülke genelinde tek merkezden yönetilen bir iftira kampanyasının kurbanı oluveriyorsunuz.

Siyasetin her bir kanadından size saldırıyorlar ve herkes sizi gizli bir “IŞİD ajanı” olmakla suçluyor, ailenizle ilgili yalan haberler sarıyor her yanı, bir de Fransa ile kurduğunuz ilişki sorgulanıyor.

Bu süreçte faşizm yanlısı eski başbakan Manuel Valls ve hâlihazırda meclis üyeleri ve çeşitli kurumların mensupları size hakaretler yağdırıyorlar.

Hatta dünyanın en pespaye dergisi Charlie Hebdo, sırf bu paranoyak, İslamofobik Fransa’da başörtü takıyorsunuz diye sizi maymun olarak tasvir ediyor.

Yerin dibine batsın sizin şu laikliğiniz!

Fransa’da kamusal alanda acılar çekerek ama cüretle varolan ve direnen, dışlayıcılığın esas olduğu, belirli kesimleri görünmez kılan yaklaşımların hüküm sürdüğü, dışarıdan müdahaleye izin vermeyen tüm o süreçlere rağmen yaşamaya çalışan Meryem Pougetoux ve tüm Müslüman kadınlarla dayanışma içerisinde olduğumuzu beyan ediyoruz.

Edwin Nasr

07 Ocak 2018

Cihadın Çoğulluğu


Ocak ayında Charlie Hebdo bürosunda yaşanan trajedi, ifade özgürlüğü, Fransız sekülerizmi, hicvin niteliği gibi bir dizi konu ile ilgili hararetli tartışmalara neden oldu. Ana akım medyada kıyıya köşeye atılsa da kimi önemli sol aydınlar arasında cihadcılığın niteliğine dair polemiklere tanık olundu. Şiddeti İslam’ın bizatihi kendi içine yerleştiren, kaygı verici bir eğilim açığa çıksa da sorumluluğunun bilincinde olan birçok yazar, Müslüman toplumların büyük bir kesiminde barış yanlısı tavra işaret ediyor.

Dolayısıyla asıl mesele, Charlie Hebdo saldırısının niteliğine dair farklı anlama biçimleri. Bu saldırı, her yana yayılan bir zulme karşı korkutucu bir tepki mi yoksa güçlü bir muhalefete muhtaç olan, yarı-özerk bir ideolojinin ürünü mü, temel soru bu. Tartışmanın her iki tarafı, inceleme konusu olarak “cihadcılığı” aynı şekilde tanımlıyor aslında. Ama peki ya cihad anlayışı, bilinenin aksine daha karmaşıksa? Sadece cihadcılarla bir bütün olarak Müslümanlar arasında ayrım yapmakla kalmayıp daha ileri giderek, cihadın niteliğine dair bir incelemeye başlamadan önce, cihad ve cihadcılığın tanımı konusunda belirli bir netleşme çabası içerisine girmemiz gerekmez mi?

Sol, Charlie Hebdo bürosunda işlenen cinayetler karşısında şaşkına döndü, sonuçta da sert tartışmalara tanıklık etti. Michael Löwy ve Slavoj Žižek gibi isimler, dergiyi güçlü bir dille savundular, bir yandan da giderek güçlenen İslamofobiye karşı ihtiyatlı bir bakış açısı geliştirdiler. Buna karşılık Noam Chomsky ve Norman Finkelstein ise dergiyi savunma çabası içine hiç girmedi, hatta Finkelstein derginin sert dilini şiddetle eleştirdi.

Bence Chomsky’nin meseleyi belirli bir çerçeveye oturtma girişimi doğru değil, zira o, yaşanan olayı emperyalist şiddet bağlamında ele almak suretiyle, somut sorunun kendisinden uzak duruyor. Kendi ifadesine göre, Batı Avrupa ve ABD’de yaşanan terörizme gereğinden fazla ilgi gösteriliyor; Medya, “onlara karşı işlediğimiz suçları görmezden gelirken, onların bize karşı işlediği suçları içine alan bir kategoriyi içine alan ‘canlı bir hafıza’yı meydana getiriyor” diyen Chomsky, kendince medyadaki anlatı biçimini tarif ediyor, ama bence “biz ve onlar” ayrımına atıfta bulunmak, Batı ile diğer her yer arasında net bir ayrım olduğu düşüncesini perçinlemekten başka bir işe yaramıyor. İlk bakışta saldıranların sahip olduğu ideolojinin yeryüzünün lanetlilerinin ilk elden, kısa vadede ortaya koydukları bir ifade olarak görünmesi büyük bir ihtimal. Chomsky, televizyonlarda aktarılanlara dair konuşurken haklı, ama şu da görülmeli: bir bütün olarak dünyadaki duruma hemen dönüp bakmak yerine bu özel âna dikkat kesilmek gerekiyor. Özetle Löwy ve Žižek, İslamofobinin ırkçılığa nasıl evrildiğini görmezken, Chomsky ve Finkelstein, bu özel duruma ait özel ayrıntılara dikkat kesilmiyor ve yaşanan olayı emperyalist ideoloji ile ona karşı geliştirilen, şiddete dayalı direniş arasındaki bir çelişkinin basit bir ifadesi olarak değerlendiriyor. Charlie Hebdo’nun benimsediği ırkçılık tipi ile ona yönelik saldırı arasında ayrım yapmak gerek. Bence bu saldırı, ırkçılığa yönelik basit bir tepki olarak üretilmiş, özel ve sadece kendisiyle kıyaslanabilecek bir ideolojinin ortaya çıkarttığı bir sonuç.

Étienne Balibar’ın yorumları meseleyi daha iyi kavrıyor, zira Balibar, derginin gösterdiği cüreti akılsızlık olarak tarif ediyor ama aynı zamanda onun cehaletin bağnazlığın hâkim olduğu iklime katkı sunduğunu söylüyor. Gelgelelim diğer yandan Balibar da cihadın teorisi ve pratiği konusunda endişelerini dile getirmekten geri durmuyor ve şunları söylüyor:

“Dünya genelinde ve Avrupa’da asıl Müslümanları mağdur eden cihadcı şebekelerin İslam’ı istismar etmesine verilebilecek yegâne cevap, ilahiyat temelli eleştiri, dine ait ‘ortak akıl’da reform yapılması, böylelikle inananların cihadcılığı bir tür sahtekârlık olarak görmelerinin sağlanmasıdır.”

Balibar, bir bütün olarak Müslümanlarla cihadcılık arasında yaygın görülen bir ayrıma gidiyor ki bu ayrım çabası takdire şayan ama bence asıl önemli olan, “cihad”ın aynı zamanda çokanlamlı olduğunu görmek. Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar arasında basit bir “biz ve onlar” ayrımı söz konusu değil. Dahası, bu ikiliğin yerine cihatçılarla cihadcı olmayanlar arasındaki karşıtlığı koymak, ister istemez doğru sonuçlar doğurmuyor. Batılı solcular, “cihad” terimini tek, bütünleşik bir referans noktası olarak kullanıyorlar çoğunlukla ve terimin sahip olduğu çokanlamlılığa hiç bakmıyorlar. Bu çokanlamlılığı bir vakitler yaşadığım, Ramallah’taki “Cihad Caddesi”nde görmüştüm. Bu cadde, El-Masion bölgesindeki pahalı evlerin olduğu bir mahalledeydi. Cihad, Arapça “mücadele” demek. Teolojik bir anlama sahip, ayrıca bir dizi kültürel veya politik çatışmayı tarif eden bir kavram.

Cihadcılık gibi “radikal” veya “aşırı” kelimeleri de fazla muğlâk, ayrıca ele aldığımız konuda belirli bir netleşmeye asla imkân sağlamıyor. Bunlar, farklı ideolojileri kapsayan bir tür şemsiye görevi görüyorlar ve ne incelenen konu başlığını ne de genel eğilimler arasındaki bir dizi içsel, sonuçta ortaya çıkan anlaşmazlığı tarif ediyor. Yorumcular, örtük veya açıktan, çoğunlukla politik İslam’daki sürekliliğe kilitleniyorlar. Bu noktada Türkiye’deki politik İslam’ın en ılımlı form, IŞİD’inkinin aşırı eğilim olduğu üzerinde duruluyor ve tüm diğer gruplar, bu sürekliliğin belirli yerlerine serpiştiriliyorlar. Oysa bunlar, aynı ideolojiyi farklı yoğunluklarda ifade eden değil, ayrı ve çoğunlukla birbirine karşıt politik ve teolojik taahhütleri dile getiren, tümüyle farklı gruplar. Örneğin Suudi Arabistan dış politikası açısından, kimi yönlerden “ılımlı” iken, iç hukuk bağlamında gayet aşırıcı. Bunun ötesinde herkesin de bildiği gibi, Vehhabizmin, dolayısıyla Selefîliğin dünya genelinde yayılmasının ana nedeni, Suudilerin akıttığı paralar ve sahip oldukları nüfuz.

El-Kaide ve IŞİD gibi grupları tartışırken, kanaatimce “Selefî-Tekfiri cihadcılık” terimi daha yerinde ve daha faydalı. On yıl önce yayınlanan Terror’s Source: The Ideology of Wahhabi-Salafism and Its Consequences [“Terörün Kaynağı: Vehhabi-Selefîlik ve Sonuçları”] isimli kitabında Vincenzo Oliveti bu terimi kullanıyor. Ürdün’de kendisini Tekfiri-Selefî Grup olarak adlandıran bir örgüt bulunsa da genelde bu adlandırma, onun tarif ettiği gruplarca dillendirilmiyor veya savunulmuyor. Bu isim bir tür jargondan ibaret, bu nedenle üç bileşeninden bahsetmek gerekli. Selefî ideoloji, yedinci yüzyıla ait öğretilere geri dönülmesini savunuyor. Bu ise, sonraki yorumların bıraktığı mirasla farklı ilişkiler geliştirmiş muhtelif İslamî yorumlarla çatışan bir fikir. Birini kâfir olarak suçlamayı ifade eden “tekfiri” ise mürtedleri ve kâfirleri tanımlama konusunda özerk bir ehliyete sahip olma iddiasına işaret ediyor. Bu bağlamda cihadcılık, silâhlı mücadele ve şiddet araçları ile bu ilkelere göre hareket etme zorunluluğunu anlatıyor. Bu üç vasıf, nitelik açısından son döneme, esas olarak yirmi birinci yüzyıla ait bir politik olguyu tasvir ediyor.

Şurası açık olmalı: Balibar, “cihad” kelimesine teolojik veya kültürel anlamları açısından atıfta bulunmuyor, özünde o, cihadı silâhlı mücadele olarak anlayan grupları kastediyor. Burada da önemli kimi ayrımlara değinmek lazım: Selefî-Tekfiri olmayan başka cihadcılar da var. İslamcı bir programla bağlantılı olarak silâhlı mücadele yürüten üyelere sahip olması itibarıyla Hamas “cihadcı” bir grup. Ancak Hamas, Fransa’da Yemen El-Kaidesi’nin giriştiği eylemleri açık bir dile kınamıştı. Dolayısıyla kanaatime göre, “Selefî-Tekfiri”, Binyamin Netanyahu gibi tüm grupları cihadcı ilân edip aralarındaki farkları silmek yerine, söz konusu ideolojiye net bir isim verme noktasında önemli bir gösteren. Bu sorun, doğalında bana Filistin’de tecrübe ettiğim kültürü hatırlatıyor. Fransa’daki kenar mahallelerdeki durumla Filistin’deki durum arasında tabii ki bazı farklılıklar ama aynı zamanda benzerlikler söz konusu.

Politik İslam türleri arasındaki ayrım bence çok açık: örneğin Fetih, görünüşte “seküler” milliyetçi bir parti olarak belirli bir itibara sahipse de örgüte bazı İslamcıların da iştirak ettiği biliniyor. Fetih’in askerî kanadı El-Aksa Şehidleri Tugayı cihadcı örgüte has kimi özelliklere sahip. Hamas ise Müslüman değerlerin politik düzlemde uygulamaya sokulması fikrine bağlı bir yapı ama şu bilinmeli ki Hamas ulusal kurtuluş hareketi, hatta Müslümanlara ait mirasa uygun olarak ulusal kurtuluşun iç birliğin tam manasıyla kurulması suretiyle gerçekleşeceğine inanıyor. Hamas, Selefî bir örgüt değil, yedinci yüzyıla ait öğretilere geri dönme fikrini reddediyor, kesinlikle Tekfiri değil, zira örgüt kimin mürted kimin kâfir olduğuna karar verme ehliyetinden mahrum. Hamas, Gazze’de bulunan az sayıda Selefî-Tekfiri örgütü ezmiş bir hareket.

Bu noktada Filistinli grup İslamî Cihad örneğine de bakılabilir. Örgüt, politik ve askerî cihada bağlı. Üç yıl önce Kudüs Üniversitesi’ndeki bir gösteride elime bir bayrağı geçmişti. İsmine bakılacak olursa, İslamî Cihad cihadcı bir grup. Ama aynı zamanda Selefî-Tekfiri cihadcı olarak da görülemeyecek bir yapı. İslamî Cihad’ı İran destekliyor, Hizbullah’la yan yana hareket ediyor ve Esad rejimine arka çıkıyor. Dolayısıyla “İslam Devleti”nin can düşmanı. Peki bu nasıl oluyor? Örgütün üyeleri, farklı bir politik görüşe sahipler, ayrıca Şii ya da Alevilerle ittifak fikrine farklı bir teolojik pencereden yaklaşıyorlar. Tekfirci bir örgüt değil. Kimin mürtet olduğuna karar verme hakkını kendilerinde görmüyorlar ve Şiileri öldürmenin kabul edilemez bir şey olduğuna inanıyorlar.

Bazıları, Charlie Hebdo saldırısının Hasan Nasrallah tarafından kınanmasına dikkat çektiler. Bu noktada onun Şiiliği üzerinde durdular ve Şiilerin Peygamber tasvirlerine daha az kızdıklarını söylediler. Oysa bence bu, ana belirleyici nokta değil, zira Hamas ve İslamî Cihad Sünni örgütler. Burada asıl belirleyici olan, hedefler ve stratejiler. Hamas ve İslamî Cihad, ne tür hatalar yaparsa yapsın, ne türden sınırlara tabi olursa olsun, az ya da çok kusurları olursa olsun, mücadeleyi temelde millet temelinde idrak ediyorlar ve halk tabanlarına hesap veriyorlar. Bu, Yemen El-Kaidesi ve onun Fransa’daki ekibiyle taban tabana zıt vasıflar: Arap Yarımadası El-Kaidesi ise kararlarını onların Müslümanlar üzerinde ne tür etkiler doğuracağına bakmaksızın alan, seçkinci bir örgüt.

İşte tam da bu noktada belirtmem gerekir ki ben Norman Finkelstein ve Chris Hedges’ın mevcut durumu takdim etme tarzını kabul etmiyorum. Finkelstein ve Hedges, sanki Fransa’daki Müslüman cemaatin müşterek, korkunç ama aynı zamanda mantıklı tepkisiymiş gibi yorumluyor olan biteni. Onların tariflerinden sonra insanda saldırılara halkın onay verdiğine, saldırının Fransa’daki Müslüman cemaatin kültürünü veya mizacını yansıttığına dair bir izlenim oluşuyor. Charlie Hebdo’nun içeriğine ait kimi unsurları daha önce eleştirmiş, (başkalarının yaptığı gibi) “Je suis Charlie” sloganının kabul edilemez olduğunu belirtmiştim.[1] Kanaatime göre Charlie Hebdo, Fransa’daki Müslüman cemaatine, bizim asla onaylayamayacağımız veya savunamayacağımız, kesinlikle kabul edilemez bir yoldan hakaret etmiştir. Dergiye yönelik saldırının Müslüman cemaat veya başka yerlerde onay görmediğini de belirtmek gerek. Politik açıdan burada mesele, Fransa ve Avrupa’daki İslamofobi üzerinden değerlendirilmeli ama aynı zamanda bir bütün olarak Fransız Müslümanların kültüründen tümüyle ayrı olan Selefî-Tekfirci cihadcıların politik ajandası ve insan kazanma stratejilerinin de analiz edilmesi gerekli.

Fransa’daki Müslüman cemaat üzerine kapsamlı bir saha çalışması yapabilmiş değilim ama akademinin ortaya koyduğu çalışmaların dile getirdiği biçimiyle, militan Selefîliğin cazibesi epey sınırlı. Rus haber ajansı Rossiya Segodnya’nın sıklıkla aktarılan, Ağustos’ta yaptığı çalışmaya göre, IŞİD’e Fransız yurttaşların altıda biri destek veriyor. Bu da Fransa’daki Müslüman cemaati ifade ediyor. Müslüman olmayanlar IŞİD’i desteklemeyeceğine göre, bu haberde dile getirilen fikre kültürel açıdan bir açıklama getirmek mümkün değil. Oysa Washington Post’ta yayınlanan Adam Taylor imzalı çalışmalar, Rossiya Segodnya’nın ulaştığı sonuçla çelişiyor. Anlaşıldığı kadarıyla, ankette kullanılan yöntem daha çok politik gündemin tesiri altında. Geçen yıl Muhammed Ali Adraoui, “Fransa’da Radikal Muhitler ve Selefî Hareketler: İdeolojiler, Pratikler, Toplumla İlişkiler ve Politik Vizyonlar” başlıklı bir çalışma yayınladı. Bu araştırmaya göre, Fransa’da on ilâ yirmi bin Selefî var. Bunların çoğu da politik faaliyetlerden uzak duran, iman ve amel meselesine tümüyle manevi açıdan yaklaşan insanlar. Bunlar, daha çok Arapçalarını ve Kur’an bilgilerini geliştirmekle, ayrıca cemaat değerleriyle ve kişisel ahlâkî doğruluk meselesiyle ilgililer. Bunların içinde sadece 100 ilâ 300 kişi cihadcı olmayı düşünüyor ve silâhlı mücadele aracılığıyla Selefî ideallerin daha fazla görünür olmasını veya yürürlüğe sokulmasını talep ediyorlar. Bu bilgi ışığında Saïd ve Chérif Kouachi’nin milyonlarca Fransız Müslümanının içinde birkaç yüz kişilik bir kesimin görüşlerini temsil ettiğini söylemek mümkün ki bu küçük azınlık bile söz konusu eyleme onay vermiyor.

Bunun dışında Selefî-Tekfirci grupların halk tabanına muhtaç olan diğer cihadcılık formlarından ayrıştırılması gerek. Anlaşıldığı kadarıyla Chérif ve Saïd Kouachi isimli bu iki kardeş Yemen El-Kaidesi adına hareket ettiler. Onlar, kendi başlarına cihad yürütmeye karar verdiler. Oysa bu yaklaşım, Hizbullah, Hamas ve İslamî Cihad gibi grupların politik hesaplarıyla çelişiyor. Bu sebeple hepsini “cihadcı” torbası içine atmamak gerek. Müslüman toplum maruz kaldığı zulme hemen tepki koymuyor. Politik İslam, hatta cihadcılık içerisinde bile, birçok farklı politik eğilim mevcut. Solcuların belirli bir kısmı, Selefî-Tekfirci cihadcılığı zulme yönelik otomatik bir tepki olarak görüyor, oysa bence bu görüş yanlış. Bazı solcular da politik İslam’a tümüyle karşı çıkmamız gerektiğini, bizim kökleri sağlam bir sekülerizmi savunmamızın şart olduğunu söylüyorlar. Bu görüş de yanlış, zira o, söz konusu halkların hayatları ve kültürlerini zerre anlamıyor.

Eğer İslamcı kurtuluş akımları gelişme kaydedecekse, bu akımlar, olumlu nitelikler içereceği gibi belirli sınırlamaları da bağrında taşıyacaktır. Burada söz konusu edilen, zaten iflas etmiş olan ve zerre olumlu vasfa sahip bulunmayan Selefî-Tekfirci cihadcılık değildir. İsyanlar, ne kadar etkisiz olursa olsun, halkın kitlesel öfkesine dair bir niteliğe sahip olurlar, oysa Selefî-Tekfirci cihadcılık seçkincidir ve tümüyle otoriterdir. Umarız ki politik İslam, sadece Malcolm X’in kısa politik ömründe tanık olduğumuz, gerçek manada ilerici veya solcu dönüşüme maruz kalır. Buna karşın gene de belirtmek gerekir ki Malcolm’ın sunduğu örneklik, alabildiğine tesirli bir örnekliktir. Hişam Aidi’nin kaleme aldığı Rebel Music [“İsyancı Müziği”], Malcolm’ın Müslüman toplumlar dâhil birçok çevrede bıraktığı tesiri incelemektedir. Fransa’da Cumhuriyetin Yerlileri isimli, Sadrik Kiyari ve Huriye Butelca gibi sözcülere sahip olan hareket, bu ihtimalin somutluk kazanması yönünde atılmış bir adım gibi. Filistin bağlamında ulusal kurtuluş mücadelesini yürüten, Hamas ve İslamî Cihad gibi örgütlerin Selefî-Tekfirci örgütlerden ayrı ele alınması şart. Bunu söylerken, Hamas’ın Malcolm X’in önerdiği hattı dirilttiğini tabii ki iddia etmiyorum. Söz konusu örgütler ne desteklenmeli ne de romantize edilmeli, farklı bir yere konulup idrak edilmeli.

Andrew Ryder
2 Şubat 2015
Kaynak

Dipnot:
[1] Andrew Ryder, “Charlie Hebdo ve Nihilizmin Sınırları”, 7 Ocak 2018, İştiraki.