21 Ağustos 2026

, ,

Haiti: İmparatorluğun Cezalandırma Laboratuvarı

Haiti, “Washington’ın arka bahçesi” teriminin en belirgin örneğidir. 1804'te, Latin Amerika ve Karayipler'deki ilk cumhuriyetçi oluşumun, Fransızlara karşı kazandıkları zaferin ardından köleleştirilmiş Afrikalıların torunları eliyle kurulmasından bu yana, tarihsel olarak varoluşsal bir tehdit oluşturmuştur. O zamandan beri Washington, Haiti’yi “sorunlu” bir model olarak görmüş, bağımsız bir siyasi deneyi engellemek için baskı uygulamıştır. Haiti ayrıca, on yıllar boyunca eski köle sahiplerinin torunlarına tazminat ödeyen ilk ve belki de tek ülkedir. Fransa’nın sırtına yüz milyonlarca dolara denk gelen bir yük bindiren bu ödemeler, Haiti’ye zaman içinde, ekonomik büyüme bağlamında, 21 milyar ila 115 milyar dolar arasında bir kayba mal olmuştur ki bu tutar, 2026’da Haiti ekonomisinin tamamının bir ilâ on katı büyüklüğüne denk düşmektedir.

7 Nisan 2003'te, devrimci lider Toussaint Louverture'un ölümünün iki yüzüncü yıldönümü anma töreninde, Cumhurbaşkanı Jean-Bertrand Aristide, törenin geleneksel anlatımından saparak ve açık bir siyasi talepte bulunarak, dinleyicileri şaşırttı: Fransa'dan Haiti halkına tazminat ödenmesini istedi.[1]

Aristide’nin bu talebini anlamak için, Haiti’nin 1804’te Fransa’dan bağımsızlığını ilan ettiği, Afrika kökenli başarılı bir köle devriminden doğan ilk modern cumhuriyet olduğu on dokuzuncu yüzyılın başlarına geri dönmek gerekir. Bu bağımsızlık ancak, Fransa tarafından yirmi yıldan fazla bir süre sonra, 1825’te, Paris’in yeni devleti tanımak için ağır bir şart koşmasıyla tanınabildi: bu şart uyarınca eski sömürgesini, bunun yanında, kölelerle birlikte çiftçilere ait mülklerini de yitiren Fransa karşılığında “tazminat” olarak büyük bir tutarın ödenmesini istedi. Başta yaklaşık 150 milyon altın frank olarak hesaplanan tutar,daha sonra yaklaşık 90 milyona düşürüldü.[2]. Bununla birlikte, bu durum, zaten ekonomik ve politik kırılganlıktan muzdarip olan, henüz yeni kurulmuş bir ülke için muazzam bir mali yük olmaya devam etti. Bu, Haiti’yi neredeyse bir yüzyıl boyunca bu borçları ödemek için dış borçlanmaya başvurmaya zorladı. Borçlarını ancak yirminci yüzyılın ortalarında ödeyebildi. Bu borçlar, Haiti ekonomisinin uzun vadeli zayıfladığı sürece katkıda bulundu. Buna karşın söz konusu tarihin üzeri örtülüyor, asla dile getirilmiyor, çünkü Fransız halkının büyük çoğunluğu, liberal ecdadının, köleliğe karşı direnişleri ve özgürlük arayışları nedeniyle Haiti halkından para almaya devam ettiğini bilmiyor.

Fransa, Aristide’nin tazminat talebini hızla ve endişeyle bastırdıktan sonra, ülkede ve bölgede faal olan hasımlarından yana saf tutup ABD ile işbirliği yaparak, onu iktidardan uzaklaştırdı. Fransa ve ABD, Aristide’in tazminat talebinin görevden alınmasıyla ilgisi olmadığını, kendisinin otoriterliğe yöneldiğini, ülkenin kontrolünü yitirdiğini, zaten istikrarsız olan Haiti’nin kaosa sürüklenmesini önlemek için sürgüne gönderildiğini iddia etse de, o dönemdeki Haiti Büyükelçisi Thierry Burkhard, bir gazeteye verdiği röportajda Fransa ile ABD’nin ona karşı fiilen bir "darbe" düzenlediğini dile getirdi. Burkhard, Aristide’in aniden görevden alınmasının, Fransa’dan tazminat talebinden kaynaklandığını, çünkü bu talebin Fransa’nın liberalizmi esas alan temel değerlerine halel getirdiğini, Karayipler’den Afrika’ya kadar Fransa’ya karşı tarihsel şikayetleri olan diğer ülkeleri de aynı şeyi yapmaya teşvik edebileceğini söyledi.

Fransız diplomat Yves Godol da Aristide’in aniden gündeme gelen tazminat çağrısının siyasi bir bomba olduğunu görmüş, bu çağrının Fransa’yı uluslararası sahnede rezil ve zelil edeceğinden endişelenmişti. Haiti ile görüşmelere başlanmasını istediğini ama bu talebinin kesin bir ret cevabıyla karşılandığını söyledi.[3]

Jean Aristide, 1991’deki askeri darbeyle devrildikten ve ABD’ye sürgüne gönderildikten sonra, “bağımsızlık borcu” olarak bilinen şeyin tarihini keşfetti. Orada, çok iyi bilmediği bir tarih üzerine giderek artan akademik çalışmalara dalmaya başladı. Bu tarih bilinci, 2000’de yeniden seçilmesinden sonra daha da radikalleşti. Aristide, Fransa’nın Haiti’ye borçlu olduğunu iddia ettiği rakamı açıklayarak siyaset alanında gerilimi iyice tırmandırdı. Bu tutar, 21.685.135.571,48 dolardı.

Fransızlar, bu rakamı alaya alarak, komünist bir popülistin yanıltıcı bir propaganda oyunu oynadığını söylediler.[4] Ancak, Aristide’nin, Fransa'ya büyük miktarda para aktarılmasının uzun vadede yol açtığı zarara ilişkin bazı Batı gazeteleri tarafından da doğrulanan iddiaları, Haiti’nin kayıplarının onun rakamına şaşırtıcı derecede yakın durduğunu, hatta tutarın daha da yüksek olabileceğini ortaya koyuyor.

Amerikan gazetesi Times, Haiti’nin nesiller boyunca Fransa’ya ne kadar para gönderdiğini belirlemek için binlerce sayfalık arşivlenmiş hükümet belgesini inceledi ve Haiti’nin Fransa’ya bugünkü dolar karşılığı toplam 560 milyon dolar ödediğini tespit etti. Ancak bu, kayıpların sadece bir kısmını açıklıyor. Gazete, dünyanın önde gelen 15 ekonomistinin[5] yardımıyla, bu paranın karşılığında hiçbir mal veya hizmet üretilmeksizin, Fransa’ya gönderilmek yerine Haiti ekonomisine yatırılmış olsaydı ne olabileceği sorusunun cevabını bulmak için bir model geliştirildi. Hesaplamalar, Fransa’ya yapılan bu ödemelerin Haiti’ye zaman içinde 21 milyar ilâ 115 milyar dolar tutarında bir ekonomik büyüme kaybına mal olduğunu gösterdi. Bunu bir perspektife oturtmak gerekirse, bu rakam, Haiti’nin bugünkü tüm ekonomisinin yaklaşık bir ilâ on katı büyüklüğündedir.

Aristide’in tazminat talepleri, sonrasında daha cesur ve saldırgan bir hal aldı. Adanın her yerinde, Paris’in Haiti halkının haklarının iadesini talep eden pankartlar, araba etiketleri, hükümet duyuruları ve duvar yazılarına rastlanıyordu. Hükümet, hukuki argümanlar geliştirmek ve Haiti’nin davasını sunabileceği uluslararası bir mahkeme aramak için Fransız hukuk firması Pichot Advocates’i ve uluslararası hukuk profesörü Günter Handel’i görevlendirdi. Bilhassa Aristide’in diğer eski Fransız sömürgelerini de kampanyasına katılmaya çağırmasıyla birlikte eskiden bu tür talepleri küçümsemeyle karşılayan Fransa’nın tutumu zamanla değişti. Artık Fransız devleti endişeliydi.

Fransa, Haiti’ye yeni büyükelçi olmuş Thierry Burkhard’ı gönderdi. Ayrıca Fransız Dışişleri Bakanlığı, ünlü felsefeci Régis Debray başkanlığında bir komisyon kurdu.[6]. Komisyonun resmi görevi, Fransız-Haiti ilişkilerini iyileştirmenin yollarını araştırmaktı. Ancak Burkhard ve Debray’nin kendisinin de belirttiği gibi, perde gerisinde başka bir amaç daha vardı: tartışmayı tazminat konusundan uzaklaştırmak. Şu anda emekli olan Burkhard, Debray’ye “tazminatlar lehine tek kelime etmemesi talimatı verildiğini” söyledi. Bu nedenle, komitenin Aralık 2003’teki Haiti ziyareti, altı üyesi ve birkaç Haitili yetkiliyle yapılan görüşmelere göre gergin geçti. Heyet, Dışişleri Bakanlığı’ndaki bir toplantıya silahlı Fransız özel kuvvetleri eşliğinde gelince bu fiili durum, Aristide’in ekibinin protesto etmesine ve bunu bir gözdağı girişimi olarak değerlendirmesine yol açtı.

Paris ve Aristide’in Şeytanlaştırılması

Paris, Haiti’ye verilen herhangi bir fonun kişisel kazanç için kullanılabileceği endişesini dile getiren medya kampanyaları başlatarak Aristide’i şeytanlaştırmaya başladı. Hükümeti, muhalefeti ezmekle suçlandı. İnsan hakları örgütleri gece gündüz, polisinin muhaliflere ve bağımsız basına saldırdığını söyleyen açıklamalar yayınladı.[7] Sanki tarih tekerrür etmiş gibiydi: Washington, Haiti yönetiminin kimi üyelerini uyuşturucu kaçakçılığıyla suçladı.[8] Ardından aynı Amerika, Aristide’in muhaliflerini övdü, onları “demokratik haklarını ve yurttaşlık görevlerini” üstlenmeye hazır bir “sivil muhalefet”in umut verici bir işareti olarak tanımladı. Ayrıca Aristide’in görevde kalmayabileceğine işaret etti ve sürgünde bir “geçiş hükümeti" kurma fikrini tartıştı.

Aralık 2003 ortalarında, Fransız aydını Régis Debray, Aristide’in Port-au-Prince’teki başkanlık sarayını ziyaret etti ve ona, 1973’te ABD Merkezi Haber Alma Teşkilâtı’nın desteğiyle ordunun başkanlık sarayına düzenlediği baskın sonucu öldürülen Şili Devlet Başkanı Salvador Allende’nin kaderine benzer bir kaderden kaçınmak için iktidarı bırakmasını tavsiye etti.

29 Şubat 2004'te Jean-Bertrand Aristide devrildi. Darbeden sadece birkaç saat önce, o günün sabah saatlerinde, ünlü Amerikalı diplomat Luis Moreno, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan güvenlik personeliyle birlikte başkanlık sarayına geldi ve Aristide’in istifasını istedi. Aristide ve eşi daha sonra havaalanına götürüldü ve bir Amerikan uçağı onları sürgüne gönderdi.[9]

Uçak havadayken, Fransız ve Amerikan yetkilileri, üç Afrika ülkesinin liderlerine Aristide’i kabul etmeleri için yalvardı, ancak hepsi reddetti. Sonunda, o zamanlar Paris’e sadık bir başkan tarafından yönetilen eski bir Fransız sömürgesi olan Orta Afrika Cumhuriyeti kabul etti. Aristide, önce kısa bir süre için Jamaika’ya gitti, Güney Afrika’ya sürgüne gönderilmeden önce, yaklaşık iki hafta orada kaldı. Daha sonra Aristide, o zamandan beri büyük ölçüde doğrudan siyasi hayattan uzak kaldığı Haiti’ye döndü. Ülkedeki siyasi hareketi halen daha sembolik bir etkiye sahip.

Aristide ve birçok kişi, yaşananları bir kaçırma eylemi olarak tanımladı. Bu iddiayı “tamamen asılsız” bulan Amerikalılar ve Fransızlar, Aristide’in iktidarı gönüllü olarak bıraktığını ileri sürdüler. Ancak istifa mektubu “muğlâk” ifadelerle yüklüydü. Mektupta istifa ettiğine dair açık bir ifadeye rastlanmıyordu. Dahası, birçok Fransız siyasetçi, son zamanlarda televizyon röportajlarında veya otobiyografilerinde, Fransa ve ABD’nin Aristide’e baskı yaparak ve onu sürgüne göndererek fiilen bir “darbe” düzenlediğini kabul etti.[10]

Darbe sonrasında, Haiti'nin Batı destekli geçiş hükümetinin başı Garard Latourtier, Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile görüştü. Ardından Paris’teki görkemli Élysée Sarayı’ndan çıkarak gazetecilere tazminat taleplerinden vazgeçtiğini söyledi. Fransa-Haiti ilişkilerinin, “önceki rejimin bağımsızlık borcu için tazminat talep etme girişimlerinin tümü nedeniyle olumsuz yönde zarar gördüğü” gerekçesiyle yeni bir başlangıca ihtiyaç duyduğunu belirtti.[11]

Fransa, elbette, bu durumdan memnundu çünkü tazminat talepleri konusundaki uzlaşmaz tavrı, evrensel insan haklarının savunucusu olarak sergilediği liberal anlatısıyla çelişen bir geçmişle yüzleşmeyi reddetmesinden kaynaklanıyordu.

Fransa, Küresel Güney’deki eski sömürgelerinde, örneğin Haiti’de, kanlı tarihinin büyük bir bölümünü gizlemeye çalışıyor; bu tarih, çarpıtılmış, ihmal edilmiş veya unutulmuş durumda. Neredeyse hiçbir Fransız ders kitabında, Haiti’nin sömürge dönemindeki adı olan Saint-Domingue’nin 1780’lerin sonlarında transatlantik köle ticaretinin yüzde 40’ını oluşturduğundan veya Napolyon’un 1803’te Haiti’de Fransız egemenliğini yeniden kurmaya çalıştığında Waterloo Savaşı’ndan daha fazla asker kaybettiğinden bahsedilmiyor.

Aristide’e karşı yapılan darbe, tazminat talebinin ağırlığı ve bu talebi temel alan hareketin hızı hiç düşmedi. Bilâkis, uluslararası konferanslarda lobi faaliyetlerine devam eden, tanınmayı ve hakların iadesini sağlamaya kararlı yeni bir neslin yolunu açtı. Birçok önde gelen aydın, tazminat fikrini destekledi. Akademisyenler, giderek artan bir şekilde, ekonomik ve hukuki yönleri incelemeye, Fransız köle sahiplerine ödenen tazminatları belgeleyen veri tabanları oluşturmaya çalışmaya başladılar. On yıldan fazla bir süre sonra, bu süreç, Haiti’ye dayatılan parayı “bağımsızlık için fidye” olarak nitelendiren eski Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın şok edici itirafıyla sonuçlandı. Hollande, ‘Haiti’ye gittiğimde, kendi payıma düşen borcu ödeyeceğim” dedi.[12] Ancak birkaç gün sonra, Hollande’ın danışmanları önemli bir açıklama yaptılar: Cumhurbaşkanı, sadece Fransa’nın Haiti’ye olan “ahlaki borcundan” bahsediyordu, mali bir borçtan değil.

Macron liderliğindeki Fransız hükümeti halen daha aynı konumda. Fransız parlamentosu, köle sahiplerinin yararına Haiti’ye ödeme yapılmasını öngören 1825 tarihli kararı sembolik olarak yürürlükten kaldırdı, ancak mali tazminat konusunu görüşmeyi reddetti.

Aristide’in eylemi sayesinde Fransa, bu tarihle yavaş ve acı verici bir şekilde yüzleşmek zorunda kaldı. Bu eylem, uzun süredir ihmal edilmiş veya ertelenmiş bir tarihî dosyayı yeniden açan, en azından resmiyetteki kesif sessizliği bozan, Fransa’nın bu geçmişi tanımasının yolunu açan aydınlatıcı bir müdahale olarak iş gördü. Ancak Haiti, bu talebi dillendirmenin ve bu adımı atmanın cezasını kendisini uçurumun eşiğine sürükleyen kesintisiz kargaşa ile cezalandırıldı.

Kribsu Diallo
30 Temmuz 2026
Kaynak

Kaynaklar:
1. Haiti demands restitution from France, 7 Nisan 2003, Youtube.

2. Dubois, Laurent. Haiti: The Aftershocks of History, New York: Metropolitan Books, 2012.

3. Mandy Boltax, Thomas Boulger and Tyler Miller, “The Haitian Independence Debt: A Case for Restitution”, 5 Mart 2021, Doi. Duke Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Kuzey Carolina Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 9 Mart 2021. (Çalışma Belgesi, 14 sayfa).

4. “Document pour l’histoire sur la célébration des 200 ans d’indépendance d’Haïti”, 5 Ocak 2022, Haitiliberte.

5. Esclavage.

6. “Déclaration de M. Dominique Galouzeau de Villepin,” 7 Ekim 2003, Publique.

7. “Haiti: Recycled Soldiers and Paramilitaries on the March”, 27 Şubat 2004, HRW.

8. “International Narcotics Control Strategy Report”, Mart 2003, State.

9. Claude Ribbe, “Pour comprendre la crise haïtienne”, Şubat 2005, Youtube.

10. Publique ve NYT.

11. “Chirac welcomes Haiti PM”, 13 Mayıs 2004, Youtube.

12. “Discours lors de l'inauguration du Mémorial ACT”, 10 Mayıs 2015, Dailymotion.

George Jackson: Siyahilerin Mücadelesinin Herkese Ayan Kitabı

Dünyanın dört bir yanındaki okurların ekseriyetine “George Jackson” ismi yabancı, hatta muğlâk gelebilir. Bazıları ise Jackson’ın Amerika’nın en sert hapishanelerinden birinde hapsedilmiş tehlikeli suçlu olarak, Soledad Hapishanesi’ndeki tüm ağır silahlı gardiyanları öldürebilecek suç işleme becerisine sahip olduğu ve kaçmaya çalışırken öldürüldüğü yönündeki resmi Amerikan anlatısına inanmaktadır.

Küba’daki Domuzlar Körfezi olayından Vietnam’daki Tonkin Körfezi olayına kadar, önde gelen isimlere ve aktivistlere karşı uydurma suçlamalar yöneltmek, Amerikan medyasının gerçeği gizlemek için kullandığı hilelerden biridir. George Jackson, görünüşte 70 dolar çalmaktan hapse atıldı ve siyahi olduğu için sadece bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Jackson, siyahiliğin bir boyun eğme simgesi değil, amansız bir devrimci mücadelenin bayrağı olması gerektiğine inandığı için yıllarca en aşağılayıcı koşullar altında hapsedildi. Bu inancını diğer mahkûm arkadaşlarına canlı bir kanıt olarak gösterdiği için öldürüldü. Beyaz devlet görevlileri, kendisi ve yoldaşları John Clecht ve Flita Darmgwa aleyhine, bir gardiyanın öldürülmesi iddiasıyla uydurma bir suçlama yönelttiler. Bu suçlama, otomatik olarak ölüm cezasını gerektiriyordu.

George Jackson: Organik Aydın

Kölelik günlerinden günümüze dek ABD, Afrikalı-Amerikalı siyasi tutsakların katledildiği, katledenlerin ceza almadıkları büyük bir hapishanedir. Siyahilerin hayatı gerçekten de ucuzdur. George Jackson, Ağustos 1971’de öldürüldüğünde 29 yaşındaydı. 11 yılını parmaklıklar ardında, 7 yılını da hücre hapsinde geçirmişti.

Cezaevi yönetimi, hücresinde Marx, Mao ve Troçki’ye ait iki yüzden fazla kaçak kitabın yanı sıra Filistinli şair Semih Kasım’ın “Güneşin Düşmanı” adlı şiirini buldu. George Jackson, adaletsizliğin ve baskının kaynağının aynı olduğuna inanan, Filistin mücadelesini destekleyen bir enternasyonalistti. Siyahiler ve Filistinli tutsaklar arasında ortak bir dil konuşulduğunu, Filistin direnişinin uğruna savaştığı şeyleri kendisinin ve Kara Panter Partisi’nin de savunduğunu düşünüyordu. Jackson, emperyalist ABD’nin suçlu Siyonist teşekkülün arkasında olduğunu sürekli vurguladı. Kara Panter Partisi, Filistin hakkında beş resmi bildiri yayınladı. Filistin Kurtuluş Örgütü üyelerinin Kara Panter bülteninde yazı yazmasını sağladı.

George Jackson, örgütlü işçi ve köylü gücünün bir parçası olmadığı için “lümpen proletarya” olarak adlandırılan “siyahi proleter” sınıfa mensuptu. Üretim sisteminden kopuk olması nedeniyle, kendisi ve onun gibiler, örgütlü devrimci adımlar atmaları konusunda güvenilmez olarak görülen Amerikalı sosyalist partiler tarafından her zaman hor görüldüler. Bu sınıf, Amerikan İç Savaşı sırasında kırsal kesimi terk ederek, şehirlerdeki gecekondu mahallelerine doluşan, bir kısmı Detroit gibi limanlara ve sanayi şehirlerine göç ederek kırıntılarla geçinen alt proletaryayı oluşturan köylülerden geliyordu.

Ancak George Jackson, tıpkı kendisinden önce Malcolm X gibi, hapishanede kendini öyle bir noktaya kadar eğitti ki, siyahilerin çağdaş tarihsel gerçekliğine dair geliştirdiği devrimci fikriyat, Amerika’daki iktidar yapısını dehşete düşürdü ve onun fiziksel olarak ortadan kaldırılmasına yol açtı. Hapisteyken Jackson, Soleidad Brother [Soleidad’daki Kardeş”] ve Blood in My Eye [“Gözümdeki Kan”] adlı iki kitabın yanı sıra, Amerika'nın gettolarındaki siyahi veya “lümpen proleter” kitlelerin devrimci potansiyeline dair büyüleyici bilgiler sunan çok sayıda yazı kaleme aldı.

Bu sınıfın devrimci potansiyeliyle ilgili en ünlü sözlerinden biri şudur:

“Sanayi tarihinin başlarında işçiler, ‘çalışma hakkı’ sloganını ortaya attılar. Bugün bile, ABD’deki siyahilerin büyük bir kısmı, bu temel haktan mahrum bırakılıyor. Geçici işçi olarak yaşıyorlar, en son işe alınan ve ilk işten çıkarılanlar onlar. Onları devrimci saflara örgütlemek için işsizler ile lümpen proleterler arasındaki çizgiyi göz ardı etmemeliyiz.”

Gerçekten de, hapishanede yazdığı broşürler, halka açık tuvaletlerde ve otobüs terminallerinde uyuyan çok sayıda siyahi çocuğu ve genci Kara Panter Partisi’nin saflarına kattı. ABD’de bazılarının devrimci eylem için uygun görmediği 33 milyon siyahi, aslında hayatta kalmaları açısından en çok ezilen ve tehdit altında olan insanlardı.

George Jackson’ın büyüklüğü, Amerika’daki en savunmasız ve ezilmiş kesimlerin dinamik bir savunucusu olarak üstlendiği rolde yatmaktadır. Mahkûm arkadaşlarına yaptığı konuşmalar, hapishaneyi çete savaşlarının yaşandığı bir savaş alanından, gardiyanlara karşı onur ve özgürlük için ortak mücadeleyi ifade eden birleşik bir dayanışma cephesine dönüştürdü. George Jackson, Soleidad Brother adlı kitabında, bu mücadelenin son birkaç yıldaki evrimini etkileyici bir dille ortaya koyuyor.

27 Şubat 1970’te, siyahi ve Meksikalı mahkûmlar, San Quentin Hapishanesi’nde mahkûmlar için daha iyi yaşam koşulları talep eden, hapishanelerdeki yarı zorunlu çalışma koşullarını, yetersiz sağlık hizmetlerini ve gardiyanların kötü muamelelerini kınayan barışçıl protestolar düzenlemek üzere bir ittifak kurduklarını duyurdular.

Beyaz olmayan mahkûmların bu düzeydeki seferberliği, cezaevi yetkililerini ve beyaz üstünlükçü gruplara (neo-Naziler) mensup mahkûmları alarma geçirdi. Beyaz yetkililerin bu neo-Nazilerin yanında yer almasıyla, siyahi ve Meksikalı mahkûmlar, katliamlara ve kundaklamalara maruz kaldı. Hedef alınanlar arasında George Jackson da vardı. Hücresinde öldürülmüş halde bulundu. Amerikan medyası, kendisinin kaçmaya çalışırken öldürüldüğünü söyledi. ABD yönetimi ve FBI, solcu ve ilerici hareketlerin benzeri görülmemiş yükselişi karşısında cezaevi isyanlarıyla mücadele etmek için bir dizi gizli mekanizmayı devreye soktu.

Kara Panterler: Hapishanelerin İçinde ve Dışında Mücadele İçin Model

Protestoların yankıları, gün geçtikçe ABD’deki diğer hapishanelere de yayıldı. İlk olarak, Baltimore’dan Teksas’a kadar birçok yerde devrimci kadrolar meydana getirdiler. Mahkûmlar, beyaz kapitalist Amerika’nın demokratik görünümünü ortadan kaldıran, azınlık özgürlüğü, sınıf kurtuluşu ve ırk ayrımcılığının sona ermesi bayrağını yükselten şiirler, makaleler ve mektuplar yazdılar. Özgürlüğün ancak etnik azınlıkların devletin ve hiyerarşik güç yapısının kontrolü dışında kendi işlerini yönetebilmeleri, dayanışma ve sosyal destek ağı kurarak ve toplumsal, ekonomik ve politik mücadele için kapsamlı bir altyapı oluşturarak mümkün olacağına inanıyorlardı.

İkinci olarak, bu hareket, Jackson’ın da belirttiği gibi, Afrikalı-Amerikalı topluluğuna siyahi aydınların çaresizliğini gösterdi:

“Sosyoloji kitaplarında, Amerikan okullarındaki orta sınıf siyahi çocuklara, dünyada yiyecek, giyecek veya barınaktan yoksun, eziyet gören siyahi kardeşlerinin antisosyal olduğu ve suçlu olarak etiketlendiği öğretiliyor, oysa gerçekte Amerika’yı yönetenler, suçlulardır.”

Böylece, acı çekenler, işsiz sokakların, getto sakinlerinin ve azınlık gruplarından haksız yere hapsedilenlerin güçleriyle, özellikle de radikalizmiyle olduğu kadar sermayenin ve beyaz egemen sınıfın gücüyle yüzleşmesiyle ve farklı bir demokrasi anlayışı ile alternatif bir yönetim ve özyönetim modeli sunmasıyla öncü bir proje ortaya koyan Kara Panterler ile ittifak kurmanın gerekliliğini fark ettiler. Örgüt, ekmek, özgürlük, düzgün konut, istihdam, bağımsız bir eğitim sisteminin kurulması, polis şiddetine son verilmesi ve haksız yere hapsedilenlerin serbest bırakılmasını talep eden on maddelik bir kurtuluş vizyonu sundu.

Üçüncüsü, siyah mahkûmların cesareti, beyaz Amerika’da da bir karşılık buldu. Örneğin, küçük bir grup beyaz aktivist, onlara karşı olumlu bir tavır takındı. Yeraltında Hava Durumu, Jackson’ın öldürülmesini kınamak için birkaç yürüyüş düzenledi. Komünist Parti, siyahi mahkûmların ve Kara Panterler’in cinayetin soruşturulması taleplerini destekledi. Amerika’daki liberal partiler, halkın koyduğu bu tepkilerden rahatsız oldu, çünkü Amerikalı liberaller, beyaz kapitalist toplumun ıslah edilemeyecek kadar yozlaşmış olduğu gerçeğinin dillendirilmesinden pek hoşnut değillerdi.

Dördüncüsü, Amerika’daki siyahi mahkûmların ve George Jackson’ın çabaları uluslararası planda da yankı buldu. Kara Panter liderlerine ve Angela Davis’e yöneltilen suçlamalar, dünyanın birçok yerinde kınandı. Havana ve Leipzig gibi birçok yerde savunma ve dayanışma komiteleri kuruldu. Asya, Afrika ve Latin Amerika Halklarıyla Dayanışma Örgütü (OSPAAAL) 18 Ağustos’u Afrika kökenli Amerikalılarla uluslararası dayanışma günü ilan ederek tüm politik mahkûmların serbest bırakılmasını istedi.

“Kara Panterler” ve “Siyahların Hayatı Önemlidir” Arasında

George Jackson, yazılarında kendi ölümünü öngörmüştü, çünkü o, beyaz emperyalizmin merkezinde sosyalist ve hümanist bilinci geliştirmeye çalışmanın ne anlama geldiğinin son derece farkındaydı. Ondan sonra mücadele sona ermedi. Hapsedilen Kara Panterler, yaygın şiddete son verilmesini talep etmek ve ırk ayrımcılığı uygulamasını protesto etmek için açlık grevleri örgütlediler.

Amerika’da prosedürler kutsaldır, adalet ise tali bir ayrıntıdır. Adalet, birçok siyahi ve Meksika kökenli Amerikalının parasının yetmeyeceği bir lükstür. Jim Crow yasalarıyla pekiştirilen ırk ayrımcılığı sistemi yıkılmış olsa da, mirası ve ondan önce gelen kölelik sisteminin mirası, daha az belirgin biçimlerde kendini göstermeye devam ediyor. Irkçılık ve adaletsizlik ise derinlere kök salmış durumda.

George Jackson’ın öldürülmesinden günümüze kadar, Amerika’daki ezilen siyahilerin birikmiş öfkesini yansıtan dramatik sahneler tekrar tekrar yaşandı. Ancak henüz geniş bir halk tabanına sahip ve programları arasında, çoğunluğu Amerikan polis şiddetinin kurbanı olan siyah işçi sınıfına yönelik radikal bir hedefe doğru somut bir değişim içeren bir parti ortaya çıkmadı.

Siyahların Hayatı Önemlidir hareketinin, kuruluş tarihinin izlediği yolu birebir takip ettiğini varsaymak bir hatadır. Hareketin başında bulunan, DeRay McKesson ve Shaun King gibi isimler, hitabet yeteneği olan, kameraların dikkatini çekebilen orta sınıf veya küçük burjuvaziden, düzene uyumlu aktivistler arıyorlar.

Gerçekten de bu isimler, arzuladıkları şöhrete ve servete kavuştular. Hareket, artık birçok iş adamı ve şirketin hâkimiyeti altında. Hareketin yapısının en altında, George Jackson’ın tanımladığı türden, işçi sınıfının ve lümpen proletaryanın evlatlarının bulunduğunu kimse inkar edemez tabii. Ancak bu nispeten daha radikal olan unsurlar, hareketin liderlerinin beyaz burjuva iktidarına karşı radikal bir tavır almalarını istemedikleri mahallelere dağılmış haldeler.

Bu nedenle, “Siyahların Hayatı Önemlidir” hareketini “Kara Panter” hareketinin bir uzantısı olarak görmek yanlış, çünkü ikincisi, başından beri, siyahilerin kasıtlı olarak öldürülmesini bireysel hatalara değil, on milyonlarca vatandaşın, özellikle de çalışan ve emek veren siyahilerin, ten rengi nedeniyle yaşadığı yoksulluk, aşağılanma, güvensizlik ve ayrımcılığın kapsamlı yapısal gerçekliğine bağlayan radikal bir siyasi duruşu benimsemiştir.

Bu devlet destekli terör, Amerikan imparatorluğunun temel taşlarından biridir ve tüm işçi sınıfına karşı burjuva sınıfının baskı aygıtı olarak iş görmektedir. Siyahilerin zulme uğraması ve işçi sınıfının renk, din, cinsiyet ve ırk temelinde bölünmesi, Amerikan emperyalizmini korumak için tasarlanmış, işçi sınıfına karşı düşmanca bir strateji oluşturan ırkçı bir siyasi ve kültürel yapının ayrılmaz parçasıdır.

Kara Panter Partisi, sınıf mücadelesi ve kurumsal ırkçılıkla iç içe geçmiş kapitalizme karşı mücadele konusunda belirli bir olgunluk düzeyine sahipti ve bunu, en önemlileri konut sorunları, yoksulluk ve ırkçılıkla mücadele, cinsiyet eşitliği, militarizm karşıtlığı ve emperyalizm karşıtlığı olan on maddeyle bağlantılı Maoist parti programında ifade ediyordu.

Parti, mütevazı medya organları aracılığıyla, siyahilerin özgürleşmesinin, üretim araçlarının sosyalist kooperatif temelli kontrolü olmadan mümkün olamayacağını, topluma ait servetin dağılımında bir değişimin ancak bu sayede sağlanabileceğini savundu. Kimlik politikası için gerçek mücadelenin, her zaman daha geniş kapsamlı sınıf politikası mücadelesiyle bağlantılı olduğunu ileri sürdü. Parti, programının dünyanın dört bir yanındaki ezilen halkların mücadeleleriyle dayanışma içinde olmak olduğuna inanıyordu.

Katledilmeden önce George Jackson, örgütlenmeyen siyahi işçi sınıfının salt sömürü için hammaddeden ibaret olduğunu dile getirmişti. Bir getto devriminin başarısının nihai koşulu, liderlik, rehberlik, doğru bakış açıları ve doğru programı sağlayabilecek öncü bir devrimci oluşumun varlığıdır. Bugün böyle bir oluşumun yokluğu, Amerika’daki mevcut siyahi ayaklanmasını sekteye uğratan önemli bir zafiyet kaynağıdır.

Kribsu Diallo
7 Kasım 2020
Kaynak

20 Ağustos 2026

Mustafa Özenç’in Mektubu

Ben, hiçbir karşılık gözetmeksizin, kendimi Türkiye emekçi halklarının sömürü, baskı ve zulme karşı verdikleri “insanca yaşama” mücadelesine adadım.

Bizatihi emperyalizm tarafından yönlendirilen oligarşinin resmi, sivil tüm güçleriyle halka karşı ilan ettiği sindirme, köleleştirme, yok etme savaşına karşı Türkiye halklarının “DEVRİMCİ YOL”unda mücadele ettim.

Yürüdüğüm yolun engebeli, dolambaçlı ve sarp olduğunu biliyordum. Doğruluğuna inandığım bu yolda ilk düşen de ben değilim. Son düşen de olmayacağım. Bu savaş kurtuluşa kadar sürecektir.

İnsanlığın bu onurlu savaşında bir sıra neferi olarak ölmek, ölümlerin en yücesidir.

Er ya da geç… Zafer, Türkiye emekçi halklarının faşizme karşı birleşik devrimci savaşının olacaktır.

Her zaman için onur duyduğum, birlikte olduğumuz Türkiye emekçi halklarının kurtuluşu uğrunda omuz omuza çarpıştığımız Devrimci Yol saflarından beni ancak ve ancak ölüm ayırabilirdi. Ki bu da, geride mücadelemizi “kurtuluşa kadar” sürdürecek yoldaşlar olduğu müddetçe, şerefli bir nöbet teslimi olarak, beni hiçbir şekilde korkutacak bir olay değildir. Ancak istemeyerek bu nöbeti teslim ettiğim için üzüntü duyabilirim. Türkiye’de devrim yapmak için yola çıkan siyasi hareketimiz, izlediği doğru eylem ve mücadele çizgisiyle kısa sürede büyük mesafeler katetmiş ve emekçi kitlelerin büyük sempati ve güvenini kazanabilmiştir. Bu arada çeşitli eksikliklerimiz, dolayısıyla sınıflar mücadelesinde yetişmek olanağı bulamadığımız olaylar olmuştur.

Devrimci hareketimizin kazandığı prestijde hiç kuşkusuz, yiğitçe çatışarak ya da işkence tezgâhlarında direnip sır vermeyerek, ölen, sakat kalan ve zindanlara tıkılan yoldaşlarımızın payı çok büyüktür. Ne yazık ki yiğit yoldaşlarımızın kanı pahasına sağlanan bu prestije gölge düşüren, devrimci hareketimize önemli ölçüde zarar veren dönekler ve hainler de çıkmaktadır. Bunlar, zora gelince “paçayı kurtarma” düşüncesiyle bir anda Türkiye emekçi halklarına karşı sorumluluklarını unutmakta ve acizlikleriyle hem kendilerini hem de diğer birçok kişiyi utanacak duruma düşürmektedirler.

İşin ilginç yanı böyle alçaklar, genellikle fazla işkence görmekten ziyade, psikolojik zayıflıktan dolayı çözülmektedirler.

Her şeye karşın Devrimci hareketimizin bu sorunların üstesinden geleceğine ve Türkiye halklarının kurtuluş bayrağını oligarşinin burçlarına dikeceğine olan inancım tamdır.

Bu inançla sizleri selamlar, devrim yolunda başarılar diler ve satırlarımı büyük devrimci Che’nin şu sözleriyle bitiririm:

“Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin
Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa
Ve silahlarımız elden ele geçecekse,
Başkaları mitralyöz sesleriyle,
Savaş ve de zafer naralarıyla
Cenazelerimize ağıt yakacaklarsa,
Bu uğurda ölüm hoş geldi, safa geldi.”

Kaynak

,

Rus Devrimi’nde Lenin ve Troçki’nin Ayrılıkları

İki Taktik ve Nisan Tezleri Arasındaki Diyalektik İlişki


Rusya’da Taraflar

Rusya’da devrimin nasıl ve kimler tarafından yapılacağı konusunda birçok teorisyen ve grup, farklı tezler ortaya atmıştır. Narodnikler, Rusya’da kapitalizmin gelişimini idrak edememiş, kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı işçi sınıfını devrimin öncüsü olarak görmemiş, umutlarını köylülüğe ve proletaryasız gelişecek bir köylü devrimine bağlamışlar ve bu devrim için köylü kitlelerini örgütlemek yerine ki köylü kitleleri işçi sınıfı ile bağ kurmadıkları ve işçi sınıfının yönetimine girmedikleri zaman devrimci potansiyellerini gerçekleştiremezler, bireysel terörizme başvurmuşlardır. Marksist olmayan Narodnizm akımı, tarihi yapanların “tekil bireyler” olduğu yanılgısına kapılmıştır.

Öte yandan, Rusya’da Marksizm filizlenmeye başlamıştır. Narodnizme karşı verilen ideolojik savaşla gelişen Marksist akım, kısa süre içinde partileşmiş ve RSDİP’i kurmuştur. RSDİP’te ise yaklaşan devrim hakkında tahlil yapmaya girişmiş üç ana isim mevcuttur: Plehanov, Lenin, Troçki.

Plehanov, Rusya’nın önündeki devrimin burjuva demokratik devrim olduğunu, burjuva demokratik devrimin karakteri gereği de Rus liberal burjuvazisi tarafından yönetilmesi gerektiğini ve iktidarın Rus liberal burjuvazisine geçmesi gerektiğini savunmuştur. Demokratik devrim tamamlandıktan sonra RSDİP ana faktör olacak ve barışçıl yoldan sosyalizme yürünecektir, ona göre.

Lenin’in devrim tahlili, Plehanov’unki gibi Rusya’nın küçük burjuva bir ülke olmasına, emek-sermaye çelişkisinin ana çelişki olmasına rağmen, feodal tarzda ağa ve serf arasındaki çelişkinin azımsanmayacak derecede önemli olmasına dayanıyordu. Yani Lenin için demokratik devrim döneminin yaşanması lazımdı, kendi sözleriyle, bu devrimin öncesi feodal sefalet, sonrası ise sosyalizm için savaşım dönemi olacaktı. Lenin, Rusya’da liberal burjuvazinin bu devrimi yapamayacağını çünkü hâkim aristokrasiyle uyum içinde olduğunu ve liberal burjuvazinin Çarlık’la ters düşmesinin tek nedeninin Çarlığın sert yöntemler kullanıp halkı ayaklanmaya itmesi olduğunu söyler. Yani özünde liberal burjuvazi, devrimci değildir. Burada görev, yoksul köylülere (nüfusun çoğuna) ve işçilere düşüyor, demokratik devrimin iki ana gücü bunlardı. Lenin’in devrim teorisinin en önemli özelliğiyse demokratik devrim ve sosyalist devrim arasına set koymamaktı, birinin diğerine kesintisiz dönüşümü şarttı.

“Avrupa’da sosyal-demokrat çalışmanın gerçek siyasal içeriği, devlette tüm egemenliği elinde tutan burjuvaziye karşı, proletaryayı iktidar savaşımına hazırlamaktır. Rusya’da ise sorun, henüz sadece modern bir burjuva devleti yaratmaktır. Bu devlet, (çarlığın demokrasi üzerinde zafer elde etmesi durumunda) bir junker monarşisine ya da (demokrasinin çarlık üzerinde zafer kazanması durumunda) köylü burjuva demokratik cumhuriyetine benzeyecektir. Bugünkü Rusya’da demokrasinin zafer kazanması, ancak, köylü yığınlarının, hain liberallerin değil, ama devrimci proletaryanın önderliği ardından gitmeleriyle mümkündür. Tarih henüz bu soru hakkında kararını vermiş değil. Rusya’da henüz burjuva devrimleri tamamlanmamıştır.”[1]

[Vladimir Lenin, “Rusya’da Parti-İçi Savaşımın Tarihsel Anlamı”]

Plehanov ve Lenin, Rusya’nın küçük burjuva bir ülke olması ve azımsanmayacak feodal çelişkilerin varlığından yola çıkıyorlar ama birisi devrimci, birisi ise karşı-devrimci bir pozisyon alıyor.

Troçki ise burjuva demokratik devrimler çağında olan Rusya’yı gelişmiş bir Avrupa ülkesiyle karıştırarak, kendi yolunu formüle etmeye çalışıyordu. Troçki’nin Rusya tahlili ve başarısız olan Sürekli Devrim teorisi aslında Aleksandr Parvus’tan çokça etkilenmişti ve özgün değildi, Lenin, bu durumla çokça alay ederdi. Troçki, tek bir çırpıda gerçekleşecek sosyalist devrime bel bağlayan ve tarihsel aşamaları atlamak isteyen biriydi. O günün Rusya’sının çelişkilerini Avrupa’daki sosyalist devrim yöntemiyle çözmek istiyordu, Rusya’nın özgül koşulları onun umrunda değildi. Sürekli devrimin özü budur, Troçki köylülüğün rolünü reddediyordu ve gelişmiş kapitalist ülkelerde uygulanacak devrim stratejisini Rusya’ya uyarlamaya çalışıyordu. Lenin’e göre Troçki, Rusya’yı tahlil edemeyen yarı-Menşeviğin tekiydi.

“Hem Martov hem de Troçki, burjuva devrimini gerçekleştirmekte olan Rusya’yı, bu devrimleri çoktan kapatmış olan Avrupa ile kıyaslayarak farklı türden tarihsel dönemleri aynı kefeye koyuyorlar.”

[Vladimir Lenin, “Rusya’da Parti-İçi Savaşımın Tarihsel Anlamı”]

“Troçki’nin özgün teorisi, Bolşeviklerden kararlı bir proleter devrimci mücadele ve siyasi iktidarın proletarya tarafından fethedilmesi çağrısını, Menşeviklerden ise köylülüğün rolünün “reddedilmesini” ödünç almıştır.”[2]

[Vladimir Lenin, “On the Two Lines in the Revolution”]

Lenin ve Troçki Aynı Çizgiye mi Geldi?

Üç çizgiyi anladığımıza göre, tarihleri biraz ileri alalım ve 1917’ye gidelim. Tüm Troçkist yalancıların en büyük yalanı bu yılda yaşananlar hakkındadır, onlara göre Lenin, 1917’de Troçki’ye hak vermiş, Nisan Tezleri ile de bunu tescillemiştir.

Birincisi, Lenin’e göre, 1917’de Rusya hâlâ küçük-burjuva bir ülkedir[3] buradan da anlaşılacağı üzere, tahlilinden bir geri dönüş söz konusu değildir. Öte yandan, Troçki tarafında da yapılan yanlış tahlilden geri dönüş söz konusu değildir.

1917 yılına gelindiğinde Rusya’da devrim olmuş, Çar baştan indirilmiş ve birbiriyle iç içe geçmiş iki hükümet ortaya çıkmıştı: burjuva hükümeti ile işçilerin ve köylülerin demokratik diktatörlüğü (İKDD). İKDD’nin ortaya çıkışı, teoride zaten yazılıp çizilmiş, tartışılmış, öngörülmüştü fakat ortaya çıkan İKDD, hayal edilenden farklı bir şekilde, ikili iktidar biçiminde var olmuştu. Lenin, bu durumu “hayat yeşil, teori ise gridir” diyerek açıklar. Ortaya ikili iktidar biçiminde çıkan İKDD, her geçen gün kendi isteğiyle burjuva hükümetine teslim oluyor, kontrolünü kaybediyordu.

"Örneğin Bolşevizmin eski "formülleri"ni tümlemeyi ve düzeltmeyi bilmek gerek, çünkü ortaya çıkmış olduğu gibi bunlar gerçi genelde doğruydu, ama somutta gerçekleşmesinin başka türlü olduğu görüldü. İkili iktidarı önceden hiç kimse düşünmedi ve düşünemezdi.”

[Lenin, “İkili İktidar Üzerine”]

Bu iki iktidarın birisi Rus liberal burjuvazisini, diğeri ise işçi, asker ve köylülüğü temsil ediyordu. Peki Sovyetler, neden her geçen gün teslim oluyordu? Çünkü Sovyetler’de çoğunluk, ilk başta Menşevik ve SR’larda bulunuyordu, bunun nedenini ise Lenin, politik deneyimi olmayan milyonlarca insanın uyanıp politik eyleme girişmesine dayandırır. Bu insanlar, çoğunlukla burjuvazi ve proletarya arasında yer alan esnaflar, yoksul köylüler ve köylülükten işçiliğe yeni geçmiş kişilerdi ve Menşevik-SR küçük burjuva görüşü onları zehirlemişti. Küçük burjuva görüşü yalnızca aradaki yığınları değil bilinçli proletaryayı bile birçok bakımdan ezip geçmiş ve sovyetlerde üstünlüğü elde etmişti. Yetkiyi ele alan hain Menşevik-SR’lar, ilk günden burjuvazi ve toprak ağalarıyla anlaşmaya varıp burjuva hükümetini kurmuş, “köylüye toprak” ve “emperyalist savaşa son” gibi sloganları umursamaz olmuşlardı. Devrimin ilk zamanlardaki başarısının sarhoşluğuna kapılan geniş halk yığınları, Menşevik-SR’lara kanmışlar, burjuva hükümetinin sovyetlerin işleyişine zarar vermeyeceğini sanarak, devlet iktidarını burjuvaziye teslim etmeye razı olmuşlardı. Artık Bolşevik partisinin önünde burjuva hükümetinin emperyalist niteliğini, Menşevik-SR’ların ihanetini ve devrim daha ileriye gitmedikçe köylülerin toprağa ve barışa kavuşamayacağını yığınlar arasında sabırlı bir çalışmayla anlatma görevi vardı.

Lenin Rusya’ya geldiğinde durumu gördü ve İKDD’nin gerçekleştiğini fakat ikili iktidar biçiminde var olduğunu ve teslim olmaya başladığını, bu ikili iktidar durumundan dolayı sürmekte olan köylülüğün devriminin hâlâ tam olarak tamamlanamadığını, demokratik devrimin tam anlamda yalnızca İKDD’yi günden güne yok eden burjuva hükümetin ve burjuva hükümeti emperyalist savaşta savunma politikasının reddiyle ve devlet iktidarının sovyetlere aktarılmasını gerektiren bir proleter devrimle tamamlanacağını söyledi. Öncesinde söylediği gibi İKDD’nin sonrasının proleter devrim olacağını ve ikisinin arasında set olmayacağını söyledi. Nisan Tezleri’ni kaleme aldı ve o meşhur çağrıyı yaptı: “Tüm iktidar sovyetlere!”

“İşçiler, Çarlığa karşı yürüttüğünüz İç Savaş'ta, proleter ve halk kahramanlığının eşsiz örneklerini verdiniz. Şimdi, devrimin ikinci aşamasında da, sizi zafere ulaştıracak yolları açmak için proleter örgütlenmenin ve tüm halkı örgütlendirmenin eşsiz örneklerini vermelisiniz!”

[Lenin, “Uzaktan Mektuplar”]

Lenin, zaten İki Taktik’te proletaryanın Çarlığı devirdikten sonra sosyalist devrimi gerçekleştirmeye koyulacağını söylemişti. Nisan Tezleri’ndeki yenilik, bu tezlerin sosyalist devrime geçişin ilk adımları için teorik temele dayanan somut bir plan getirmiş olmasıydı. Somutluğunu 1917’de yaşananlardan, yani İKDD’nin teslimiyete sürüklenen ikili iktidar durumundan ve hâlâ tam anlamıyla tamamlanmamış olan köylülüğün demokratik devriminin hesaba katılmasından alıyordu. Bunları hesaba katmasa 20 yıldır sosyalist devrim için çığırtkanlık yapan Troçki gibi köylülüğün rolünü yok sayan sıçramacı sosyalist devrimci anlayışı benimsemiş olurdu. İşte fark budur, Troçki, başından beri tahlilini yanlış kurarak yanlış programlar ortaya koymuştur. Lenin ise İki Taktik ile Nisan Tezleri arasındaki süreklilikte görülebileceği gibi değişen Rusya’yı, yani 1917 Rusya’sını tahlil etmiş, somut görevleri önümüze koymuştur. Lenin, birden “aydınlanma” yaşayıp Troçki’nin sıçramacı anlayışına kaymamıştır, anlatılanın aksine. İKDD’nin ilerisine yürünüp devrim ilerletilecektir ama köylülük ve küçük-burjuva tabakalar yok sayılmayacaktır, onların kurtuluşu da burjuva hükümetinden kurtulmaktan geçmektedir. İşte İki Taktik ve Nisan Tezleri arasındaki diyalektik budur.

İşte Lenin’in bu çıkışı Parti’nin sağ kanadında Troçkizm olarak yorumlandı ve Kamenev Lenin’e “köylülüğün rolünü reddedip tarihsel aşamaları atlamak istemek” ithamında bulundu. İşte o kilit makale bunun üzerine yazıldı: Taktik Üzerine Mektuplar. Bu makale, sağ kanada Lenin’in kendisinin Troçkizme saplanmadığını anlattığı makaledir.

“Fakat sübjektivizme düşme, köylü hareketinin henüz sonuçlandırmadığı burjuva-demokratik karakterli tamamlanmamış devrim üzerinden sosyalist devrime ‘sıçrama’ isteğine düşme tehlikesi altında değil miyiz?

Eğer: ‘Çar’a hayır, gelsin işçi hükümeti’ deseydim, bu tehlikenin tehdidi altında olurdum. Fakat ben bunu söylemedim, ben başka bir şey söyledim. Ben, Rusya’da (burjuva hükümeti bir yana bırakılırsa), İşçi, Kır İşçisi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri dışında başka bir hükümetin olamayacağını söyledim. Rusya’da iktidarın şimdi, Guçkov ve Lvov’dan ancak bu Sovyetler’e geçebileceğini söyledim. Bunlarda ise tam da köylülük ağırlıktadır, askerler ağırlıktadır, bilimsel, Marksist bir terim kullanmak ve günlük yaşamın alışılmış, darkafalı mesleki tanımı yerine sınıf karakterini vurgulamak gerekirse, küçük-burjuvazi ağırlıktadır.

Tezlerimde, henüz aşılmamış köylü ya da genelde küçük-burjuva hareketinin her türlü atlanışına karşı, bir işçi hükümeti tarafından “iktidarın ele geçirilmesi”yle her türlü oyuna karşı, her türlü Blankist maceraya karşı kendimi kesinlikle güvenceye aldım, çünkü doğrudan Paris Komünü deneyimine işaret ettim.”

[Lenin, “Taktik Üzerine Mektuplar”]

İşte bu makale, mükemmel bir yanıt. “Ben, Troçki gibi somut durumun somut tahlilini yapmadan sosyalist devrim çığırtkanlığı yapmıyorum, İKDD gerçekliğe kavuşmuştur ve bu açıdan demokratik devrim tamamlanmıştır fakat beklenmeyen biçimde İKDD, ikili iktidar biçiminde var olmuş, burjuva hükümete teslim olmaya başlamıştır ve bu yüzden köylülüğün demokratik devrimdeki taleplerini çözümlendirememiştir” der Lenin. Bu yüzden “İKDD’nin ilerisi olan sosyalist devrimde köylülüğün varlığı, talebi reddedilemez ve bundan dolayı saf bir işçi hükümeti savunulamaz. Bunu savunmak Troçkizm, yani sosyalizme sıçramacılık olur” der Lenin özetle.

Lenin burada açık açık söylemez ama “Çar’a hayır, gelsin işçi hükümeti” sloganı Troçki ve onun sıçramacı sosyalist devrimci anlayışına aittir. Başka bir makalede bunun Troçki’ye ait olduğunu söyler:

“Troçkizm: ‘Çar’a hayır, yaşasın işçi hükümeti.’ Bu yanlıştır. Bir küçük burjuvazi mevcuttur ve bu göz ardı edilemez. Ancak o (küçük burjuvazi) iki parçadan oluşur. Bu iki parçadan daha yoksul olanı, işçi sınıfının yanındadır.”[4]

[Lenin, “The Petrograd City Conference of the R.S.D.L.P. (Bolsheviks)”]

Yani Troçki, 20 yıldır aynı sıçramacı çizgiyi savunurken, Lenin gerçekliğe dönüşen İKDD’yi tahlil eder ve çözümlenmeyen çelişkilerden İKDD’nin sonrası olan devrimin saf bir işçi hükümeti olmayacağını geniş halk kitlelerini ilgilendirdiğini savunur.

Lenin’e göre İKDD, devlet erki konusunda gerçekleşmiş ve burjuva hükümetle iç içe geçmiştir ama bu yüzden toprak sorunu gibi sorunları çözememiş, burjuva hükümete teslim olduğu için de çözemeyecektir. Ama Kamenev, demokratik sorunların çözülmesini teslimiyeti ilerletmekte, burjuva hükümetinin varlığını kabul edip sadece baskı yapmakta ve sosyalizme doğru ilerlemeyi reddetmekte, yani “İKDD’yi tamamlamak”ta görmüştür ve sorunlar çözülmeden sosyalist devrime yürünemeyeceğini savunur. Lenin ise gerçekleştirilememiş demokratik görevlerin burjuva hükümetiyle iç içe geçmiş İKDD tarafından İKDD teslim olduğu için gerçekleştirilemeyeceğini, oturup gerçekleşmesi için beklemenin veya burjuva hükümetine gerçekleştirilmesi yönünde baskı yapmanın hiçbir işe yaramayacağını, sadece burjuva hükümetinin İKDD’yi tamamen sönümlemesi için zaman kazanmasına yarayacağını, demokratik görevlerin ancak burjuva hükümetini yıkıp sosyalist devrime yürünerek gerçekleştirilebileceğini çünkü büyük toprak sahiplerine karşı tam zaferin elde edilmesinin aynı zamanda köyde proleter devrime kaçınılmaz geçişi doğuracağını, köylü devriminin tamamlanmasının günümüz koşullarında ancak proleter devrimin tamamlanmasının yan ürünü olarak bu devrimle iç içe geçerek başarılabileceğini söyler. İKDD, devlet erki bakımından gerçekleşmiş ama teslimiyetten dolayı gerçekleştiremediği köylülüğün devrimini miras bırakmıştı, sosyalist devrime yürünürken bu unutulmamalıydı ve yan ürün olarak tamamlanmalıydı işçi, köylü ve asker hükümeti tarafından. Yan ürün olarak tamamlamayı satrançtaki geçerken alma (en passant) kuralına benzetebiliriz. Köylü devriminin atlanmaması için Kamenev’in istediği gibi uzun soluklu İKDD döneminin yaşanması gerekmiyordu çünkü varolan İKDD, zaten uzun süreli var olamayacaktı, ilk günden teslim olmaya başlamıştı ve bu yüzden demokratik görevleri de tamamlayamamıştı. Eninde sonunda iki iktidardan biri galip gelecekti.

En önemli nokta şudur: Lenin’in sosyalist devrime yürümek istemesi,, demek değildir ki Lenin, sonuçlanmamış köylü devrimini atlayıp işçi hükümeti sloganını haykırıyor, yani Troçkizme yani sosyalist sıçramacılığa geçiş yapıyor. Böyle bir atlanmaya karşı Lenin, güvenceyi, köylü kitlelerinin temsilcilerini bağrında toplayan ve proletaryayı proletarya devrimi yolunda köylü devriminin önderi olarak bu kitlenin başına geçiren sovyetlerin tek başına iktidarı şiarında görüyordu. Taktik Üzerine Mektuplar’daki alıntı şimdi okuyucumuz için açıklığa kavuşmuştur diye umuyoruz. İki Taktik ve Nisan Tezleri arasındaki diyalektik ilişki özetle budur. Lenin, yanlış olduğunu anlayıp Troçkizme dönmemiştir, bazılarının anlatısına göre.

Artık daha fazla söze ihtiyaç var mı? “Cidden Tezlerimde (Nisan Tezleri) köylülüğün yok sayılması ve iktidarın işçi hükümeti tarafından ele geçirilmesine yani Troçkizme yani sürekli devrime yani sosyalizme sıçramacılığa yer vermedim, ikili iktidar biçiminde var olmuş ve her geçen gün teslim olan bu yüzden de köylülüğün devrimini tamamlayamayacak olan İKDD’nin ikili durumunu kabullenen ‘devrimini sonuna kadar sürdüme’yi ki teslimiyetten dolayı bu imkânsızdır, savunan Kamenev’e karşı çıkıp yığınların proletarya önderliğindeki sovyet iktidarını ve ancak bu iktidarın sosyalist devrimle birlikte yan ürün olarak köylülüğün devrimini tamamlayabileceğini savundum” diyen birisi, Nisan Tezleri’nde nasıl Troçki ile aynı çizgiye gelmiş olabilir? Daha ne kadar bu kanıtları göz ardı edeceksiniz ve yalanlar söylemeye devam edeceksiniz?

Nisan Tezleri ve yan metinler, ikili iktidarla birlikte İKDD’nin burjuva hükümetiyle iç içe geçtiğini ve İKDD’nin teslim olduğunu, bu yüzden köylülüğün devriminin görevlerini yerine getiremeyeceğini göremeyen, burjuva hükümetinin “İKDD onu denetlediği ölçüde” desteklenmesini savunan, savaş burjuva hükümet tarafından sonlandırılana kadar savaşın canla başla sürdürülmesi gerektiğini düşünen, İKDD, henüz sonuçlanmadığı için proleter devrime geçiş sorununu uzak bir geleceğin sorunu olarak gören Sağ Oportünist Kamenev ilee köylülüğün rolünü reddeden, köylülüğün tamamlanmamış devriminin atlanmasını isteyen sıçramacı Sol Oportünist Troçki’ye mükemmel bir yanıttır. Leninist çizginin mükemmel bir örneğidir. Taktik Üzerine Mektuplar ise sağ kanada Lenin’in sol oportünist kanada geçmediğini anlatma çabasıdır.

Troçkistler ve Kamenev, İki Taktik ve Nisan Tezleri arasındaki diyalektik ilişkiyi anlamamış, somut durumun somut tahlilini yapan Lenin’e birisi saldırmak diğeri sahiplenmek için Sürekli Devrim teorisine yakınlaştığını, benimsediğini iddia etmişlerdir. Sağ oportünizm ve sol oportünizm, bir madalyonun iki farklı yüzüdür ve nihayetinde aynı şeye hizmet ederler.

“Kim Neyi Savundu?” Tablosu

Kamenev: “Eski Bolşevik” tezleri savunduğunu iddia ederek, demokratik devrimin (veya İKDD) henüz sonuçlanmadığını, İKDD’nin sonuna kadar götürülmesi gerektiğini ve ancak o zaman sosyalist devrim aşamasına geçileceğini savundu. 1917’yi 1917’de gerçekleşenlere bakarak değil, 1905’e bakarak yorumladı. İkili İktidar durumunu yorumlayamadı ve burjuva hükümetinin “denetlendiği” ölçüde desteklenmesini gerektiğini, ayrıca savaşın devam etmesi gerektiğini söyledi.

Troçki: En başından beri burjuva demokratik devrimin atlanışını, bir çırpıda gerçekleşecek olan sosyalist devrimi savundu ve Rusya’yı açıkça tahlil edemedi.

Lenin: İKDD’nin gerçekleştiğini fakat ikili iktidar biçiminde var olduğunu, her geçen gün burjuva hükümete teslim olduğunu ve bu yüzden köylülüğün devrimini tamamlayamayacak olduğunu söyledi. İKDD, devlet erki konusunda gerçekleşmişti fakat köylülüğün demokratik devrimi henüz sonuçlanmamıştı ve İKDD, ikili iktidar durumundan dolayı teslim olduğu için de köylülüğün devrimini sonuçlandıramazdı. Devrimin ilk aşaması devlet erki açısından sonuçlanmış, iktidar başka bir sınıfın eline geçmişti ve artık ikinci aşamaya geçilecekti fakat köylülüğün tamamlanmayan devrimi yok sayılamazdı. Lenin, sosyalizme sıçramacılığa ve köylülüğün henüz sonuçlanmamış devriminin atlanmasına yani Troçkizme karşı “işçi hükümeti”ni değil, proletaryanın, köylülüğün ve askerlerin hükümetini savunarak ve bu hükümetin tek başına iktidarı ele alıp sosyalist devrime yürümesini ve dolaylı, yan ürün olarak köylülüğün devrimini tamamlanmasını savunarak kendini güvenceye aldı. Ne sağcı Kamenev ne de solcu Troçki’ye uymuştu. O, 1917’de ortaya çıkan benzersiz durumu analiz etti ve mücadele programını Parti’nin önüne koydu.

Mert Ali
17 Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] V. I. Lenin, “Rusya'da Parti-İçi Savaşımın Tarihsel Anlamı”, 12 Mayıs 1911, Anadolu Sanat.

[2] V. I. Lenin, “On the Two Lines in the Revolution”, 20 Kasım 1915, MIA.

[3] V. I. Lenin, Seçme Eserler, “Devrimin Görevleri”, 6. Cilt, İnter Yayınları. “Rusya küçük-burjuva bir ülkedir. Nüfusun muazzam yoğunluğu bu sınıfa mensuptur.”

[4] V. I. Lenin, “The Petrograd City Conference of the R.S.D.L.P. (Bolsheviks)”, 27 Nisan-5 Mayıs 1917, MIA.

,

Özele Karşı Özgün



1923 Nüfus Mübadelesi sürecinde Ege kıyı kesiminden 1,2 milyon Rum ile Yunanistan’daki 500 bin Müslüman göç ettirildi. Gelenler kıyı kesime yerleştirildiler, tarım, süreç içerisinde turizme evrildi. Kıyılarda yükselen turizmin rantı ile CHP’ye çıkan oy arasında karşılıklı bir ilişki var. Kıyıların ranta açılması, son otuz yılın sorunu olarak okunamaz. Kıyı Ege’ye gidince Anadolu insanına ait değer ve kültürle karşılaşılmaması, bu tarihsel kırılma anlarıyla ilişkilidir.

Doğu’daki toprak sahiplerinin vekil olarak seçilmesi ve bu bölgeyle kurulan ilişki esas alındığında, bölge özelinde feodal üretim ilişkilerinin kırılmasının amaçlanmadığı görülür. Aynı şekilde, Aydın’da 60 bin dönüm toprak sahibi ailenin çocuğunu keşfedip daha sonra ülkenin en yetkili bürokratı yapan, CHP’dir. Bölgelerle kurulan ilişkinin kökeninde para ve güç merkezi etkili olmuştur.

Savaşı veren Anadolu halkı aynı yoksullukla yaşarken, yol kullanım ücreti vermediği için köylüler hapse atılmıştır. Hapse girenler, yol yapım işlerinde çalıştırılmışlardır. Toprak reformu yapılmasını birkaç toprak ağasının engellediğini söylemek, politika bilmezlik ve CHP’ye koruma sağlama taktiğidir. Yeni düzen, kendi zenginini, ağasını, tüccarını korumuştur.

Tekrar kıyı kesimin durumuna dönecek olursak, bugün seçim sonuçları haritasına kırmızı renkte yansıyan bu bölgenin ve CHP’sinin kıyıların imara-ranta açıldığını iddia etmek tutarsızlıktır. Orman yangınlarının ardından ranta açılan tepe varsa yüz yıllık yerleşik sermaye içerisinde alan açma çabasıdır.

Liberal bir düzlemde ele alınmadığında, ekonomik anlamda yeni düzen merkezler-çevreler oluşturdu. Merkez-çevre sabit tutularak sermayenin ihtiyacına göre el değiştirdi.

Türkmenlerin Osmanlı döneminde düze indirilmesinde pamuk işçiliği planları dikkate alınmalıdır. Güneydeki göçebe Türkmen isyanlarında etkili olan başka bir tarihsel süreç ise savaşta, vergide, asker sağlamada Anadolu halkını ihtiyaç duyulup yatırım yapmada bu bölgelerin geri bırakılmasıdır. Dadaloğlu, bu sürecin ürünüdür.

Aynı tarihsel köprü esas alındığında, depremin yaşandığı illerin sınıfsal demografisi şunu gösterir: Nüfusa oranla en çok güvenlik personeli veren bölgedir. Tarihi kopuşlarla ele alıp değerlendirmek, tarihsel materyalizme ve bilime aykırıdır.

Süregelen bir durum varsa Anadolu'nun yoksulluğunun birkaç on yıldır değil, yüzyıllardır devam ettiğidir. Ahmet Haşim, müfettiş olarak görevlendirilip geldiği Orta Anadolu’nun güneyinde karşılaştığı açlık ve yoksulluk durumunu İstanbul’daki arkadaşına mektupla bildirmiştir. Bu durum, yeni kurulan düzenle de değişmemiştir.

Aynı güney bölgesi aynı yoksulluğun içerisindedir. İdeolojik çarpıtmalarla ülkücüleştirilen bu bölge, Millî Mücadele yıllarında ilk kurşunu atandır. Yerleşik olan, yerini yurdunu savunandır.

Bu kadar kısa bir yazıyla açıklanması mümkün olmayan ülkemizin bölgeler bağlamında tarihî, sınıfsal, politik durumu başlı başına bir araştırma konusudur. Ortaya çıkacak veriler, sınıf mücadelesinde ülke tahlilinin temelini oluşturacaktır. Bugün Burdur'un domates seralarında Suriyeli aileler çalıştırılıyorsa sınıf mücadelesi açısından ülke tahlili ayakları yere basacak şekilde yapılmamış demektir.

Yakın döneme damgasını vuran Mahir ile ilgili tartışmada oluşan karşıt tarafların da ülke tahlili açısından birleştiği yer aynıdır: Karşı çıkanlar, tüm Anadolu'yu Gebze işçi bölgesi gibi değerlendirirken savunanlar ise tarihî-sınıfsal temeli kaydırıp tüm Anadolu’yu yoksul ve halk diye değerlendiriyor. Evet, biz yoksullarız ama 85 milyon olarak değil.

Sınıflar mücadelesinin düğümlendiği yer, İstanbul değildir. Bu yanılsama, küçük burjuva politikasıdır. Salgın-kapanma döneminden itibaren belli ilçeler dışında İstanbul, yoksulun umut aradığı yer olmaktan çıkmıştır. Küçük burjuvanın İstanbul tutkusunun ardında kolaycılık vardır: Dinamizm burada başlar ve dalga dalga yayılır. Doğrudur ama sınıf mücadelesinin araç, yöntem, gerekleri bağlamında bu tespit olsa olsa protestoculuktur.

Tekrar Haziran günlerine döndüğümüzde, bölgeler üzerinden ülke tahlilinin aciliyeti kendisini dayatıyor. 1970’ler ve 1990’larda yaşanan İstanbul’a göçleri gerçekleştiren yoksullar, bugün hâlen aynı sınıfsal tabanla açıklanacak mı? Açıklanabilir, ezberi sürdürmenin rahatlığı başkadır. Sınıfsal temel ve ülkenin özgün koşulları dikkate alınmadığında bugünkü durum ortaya çıkar.

Gazi’de Aleviler, Bağcılar’da Kürtler, Ege’de CHP'liler, Kadıköy’de marjinaller olduğu için temas kuruluyor ve mahalleler üzerinden kavga yürütülüyor fakat Orta Anadolu, Çukurova, Maraş, Antep, Karadeniz ve diğer yöreler, kaderine -daha doğrusu- egemen ideolojilere teslim ediliyor. Kim, nerede yaşarsa yaşasın, onunla temas kurmanın tek yolu, sınıfsal aidiyeti ve sömürüye maruz kalma biçimidir. Sömürü ise sadece ekonomik olmayıp çok boyutlu bir çürütmenin toplamıdır.

Halk dediğimiz gerçeklik yekpare bir yapı değildir, bu somut yapıyı belirleyen tarihî-sınıfsal bir düzlem esastır. Her bölge ve yöreyi belirleyen özgün tarihsel dinamik doğru tahlil edilmelidir. Yekpare ve soyut bir yapı olarak görenler, seçim endeksli düşünenlerdir ve seçim sonuçlarında haritada kırmızıyla gösterilen yerlerin sınıfsal aidiyetini yoksullardan gizleyenlerdir.

Bir düzen kuruldu, kurulan yeni düzende yoksullar, yoksul kalmaya devam ettiler. Her yeni sistem, kendi sermaye sınıfını inşa eder, ediyor. Bugün maden sahaları ve kıyılar üzerinden bir kavga yürütülüyorsa, sermayenin iki kesiminin tarihsel karşılaşmasından dolayıdır. Çevrede bırakılmışa siyaset örenler, yeni bir sermaye merkezi örmeye çalışıyorlar.

Tüm bu parçalı bütünlük içinde yürütülen çözüm sürecinde Osmanlı politikasının kesintisiz tarihselliği sürdürülüp bir kişi, sanki Kürtlerin tek temsilcisiymiş gibi muamele görüyor. Oluşan durumun tarihsel bağlarını o duruma karşı çıkan da onu savunan da sorgulamıyor. Oradaki sınıfsallık kimsenin “ilgi”sini çekmiyor.

Sonuç olarak, ülkemizin koşulları, tarihsel kırılma ve süreklilikleri, yöresel-bölgesel açıdan sınıf farklılıkları -hatta yöre ve bölge içi çelişkileri-doğru kavranıp çözümlenmediği sürece işçilerle küçük burjuvacılar arasındaki kavga sürecektir. Bu kavganın ezilene ve yoksula uzak-yakın faydası yoktur.

Aslolan sınıfsaldır, koşulların doğru analizi sınıfsal çözümlemeden geçer. Bu yapılmadıkça güncele sıkıştırılmış 10 geri 1 ileri politikası, kitlelere sınıf mücadelesi gibi dayatılmaya devam edecek, marjinalleşen kesimlerin her tepkisine ortak olunacaktır.

71 Kopuşu’nun ideolojik kapsamı, takipçileri eliyle, topraktan ve tarihten kopmak suretiyle, genişletildi. Topraktan ve tarihten kopan, köksüzleşti, yurtsuzlaştı. 71’in böyle bir amacı yoktu: Süregelen ideolojiden kopuş, tarih ve toprakla temas ve onda kök salma esastı fakat bu işlem tamamlanamadı. Anlaşılmadı değil, anlaşıldı ama bilinçli bir şekilde sapma yaşandı. O günden bugüne gelen politik hat ise ağırlıklı olarak bu sapmanın eseridir. Sapmayanlar da gereklilikleri yerine getiremediler.

Sınıfsal eşitlik sağlanmadıkça tali olan tüm mücadeleler tarih tarafından başarısızlıkla neticelendirilecektir.

Sinan Akdeniz
20 Ağustos 2026