10 Ağustos 2026

, ,

Marcuse ve Arap Devrimi



Eğitimli bir Arap arkadaşım, zihinsel ve duygusal tükenmişlik anında bana şöyle dedi: “Umut yok dostum. İnsan özgürlüğüne giden yol tıkalı. İktidar, her şeye yerleşmiş, her yerde yaygın. İktidar, doğası ne olursa olsun, felsefesi ne olursa olsun iktidardır. İnsanlığa bilincinin sınırlarını, özgürlüğünün sınırlarını, mutluluğunun sınırlarını dayatan bir güçtür. Bugün, insanlığı duvarlarının kalınlığı görünmez olan devasa bir hapishaneyle çevreleyebilen kitle iletişim ve kültürel manipülasyon araçlarına sahiptir. Gerçekten de, bileklerini, zihnini ve kalbini varlığını algılamadığı, boğulmasını hissetmediği prangalarla bağlar. Mücadelede umut yok dostum ve özgürlüğe giden bir yol yok. Bilincimize ve vicdanımıza dayatılan bu son derece acımasız oyundan elimizden gelenin en iyisini çıkarmaktan, yaşamaktan, uyum sağlamaktan başka seçeneğimiz yok.”

Doğrusunu söylemek gerekirse, arkadaşımın Marcuse’yi okuyup okumadığını bilmiyordum, ama sözlerinde onun sözleri yankılanıyordu. Ona şöyle dedim: “Arkadaşım, insanlık kendi kaderini şekillendirme gücünden vazgeçti mi? Hem kendisi hem de başkaları için mi düşünüyor? Özgürlüğe getirilen kısıtlamalara rağmen özgürce düşünmeyi, özgürce sevmeyi, özgürce yaratmayı ve özgürce mücadele etmeyi bırakıyor mu? İnsan insan olmaktan mı çıkıyor? Tamamen diz çökmüş, kaçamayacağı gizemli bir canavarın pençesine düşmüş bir kurban mı? Gel birlikte, günümüz dünyasındaki protesto ve cesur reddediş imgelerini, mücadeleyi ve büyük şehitliği, hatta kurtuluş, ilerleme ve barış yolunda zafere doğru atılan adımları inceleyelim. Düşünsel yolculuğumuzun sonucu, tüm acılarına rağmen insanın elinde parlak bir şekilde yanan umut ve zafer alevinin göz kamaştırıcı bir görüntüsüydü. Karşılaştığı tüm engellere rağmen yukarı doğru ilerleyen bir yolun göz kamaştırıcı görüntüsüydü bu.”

Uzun sohbetimizin sonunda ona şunu sordum: “Hiç Marcuse okudun mu?” “Evet” diye cevap verdi. Garip bir şekilde, sohbete başladığım noktadan farklı bir şeyle ayrılmadım. Ona dedim ki: "Ama o isyan ve reddi savunuyor.” Arkadaşım gülümsedi ve şöyle dedi: “Doğrusu, onun reddetme çağrısı neredeyse bir teslimiyet ve boyun eğme çağrısını yansıtıyor gibi görünüyor.

Bu doğru. Marcuse, çağımızda teknolojik gücün insan bilinci ve duyguları üzerinde yarattığı derin özümsemenin bu kapsamlı ve mutlak resmini sunarken, mücadele güçlerini harekete geçirmekten ziyade, onları bastırıyor, aklı ve duyguları umutsuzluk ve teslimiyetin külleriyle boğuyor.

Bilimsel farkındalığına ve militan cesaretine asla şüphe duymadığım başka bir Arap arkadaşımla Marcuse’nin felsefesini tartışıyorduk. Birdenbire arkadaşım uyanıkken gördüğü bir rüyaya benzer bir şeye daldı ve şöyle dedi: “Teoriler ve ilkeler, teoriler ve ilkeler üzerine verilen bir mücadele neticede benim için ne anlam ifade ediyor? Bütün bunların içinde nerede duruyorum? Ben benim. Çağımızda şu veya bu teori adına, şu veya bu ilke adına verilen bu mücadele benim için ne anlama geliyor? Ben yaşamak istiyorum, arkadaşım. Beni anlıyor musun? Yaşamak, hayatımın tadını çıkarmak, hayatımın bana sunulmasını istiyorum.”

“Tüm gerekçeler, mutluluk ve özgüvenle ilgili. Bildiğiniz gibi, Amerika’da yaygın olan kapitalist sisteme düşünsel ve duygusal planda tümüyle karşıyım. Sömürüyü ve sömürgeciliği nefretle karşılıyorum. Ama size açıkça söyleyeyim, eğer Amerika’daki yaşam bana bolluk ve mutluluk dolu bir yaşam sürme imkânı veriyorsa, sistemin doğası ne olursa olsun, bunu memnuniyetle karşılıyorum.” Denilen bu.

Bir kez daha, Marcuse’nin felsefesinin Arap bilincindeki semeresi çıkıyor karşımıza. Marcuse’nin kapitalist ülkelerdeki varlıklı topluma dair aktarımı, bazı aydınlarımızda insan özgürlüğü pahasına ödünç alınan bu (varsayılan) bolluğa karşı bir isyanı tetiklemiyor, buna karşı isyan etme yeteneği konusunda da umutsuzluğa yol açmıyor. Aksine, bu topluma karşı ezici bir özlem uyandırıyor. Arap toplumlarımızın yaşadığı geri kalmışlık ve kültürel yoksunluk hali, bu (varsayılan) bolluğun doğasında var olan baskı, sömürü, ruhsal ve düşünsel yoksullaşmaya kayıtsız kalıyor. Her türlü tüketim malı, her türlü konfor ve yaşamdan zevk alma biçimi. Özgürlükten yoksun mu? Özgürlük de ne? Peki, geri kalmışlığın, yoksulluğun ve yaşamın kendisinden mahrumiyetin orta yerinde bize acı çektiren nedir? Eğer mutluluk, ne bildiğimiz ne de tattığımız, kaybettiğimizde bile hissetmediğimiz bir özgürlüğün bedeli ise, o zaman bu hali memnuniyetle karşılayalım! Hayattan zevk almak, özgürlüğümüzün ta kendisidir!

Bunlar, Marcuse’nin Arap bilincine olan etkisinin meyveleri değil mi?

Arkadaşımın buradaki sözleri, çıkış noktaları farklı olsa bile, ilk sözlerinden farklı değil. Aslında, sözleri yalnızca kişiliğinden veya zihinsel ya da duygusal bir tükenmişlikten kaynaklanmıyor, bilâkis, Arap toplumumuzda yayılan düşünsel, hatta toplumsal bir olguyu ifade ediyor.

Mesele, kesinlikle sadece Marcuse’nin felsefesinin düşünsel etkisi de değil. Nitekim, Marcuse, bugün Amerika’da hüküm süren kapitalist toplumu bir bolluk toplumu olarak tasvir ediyor.

Marcuse, bu bolluğun sahte ihtiyaçları karşılama adına insan özgürlüğünden mahrum bırakılması anlamına geldiği gerekçesi üzerinden onu reddediyor, insanları ona isyan etmeye çağırıyo ama bu durum, dolaylı olarak gelişmekte olan ülkelerdeki insanların kalplerinde Amerika’nın refah içindeki toplumuna yönelik bir özlemi uyandırıyor. Bu özlem, Marcuse’nin o topluma karşı sergilediği ihtiyatı da isyan duygusunu da aşıyor.

Marcuse’nin bizatihi belirttiği gibi, bu özlem, onun eserlerinden hiçbir şey okumamış veya onun hakkında hiçbir şey bilmemiş olsalar bile, zihinlerinde ve ruhlarında kök salmıştır. Bu, Arap ülkelerimizde yayılmaya başlayan teorik bir olgudur. Aslında, bu sadece askıda kalmış teorik bir olgu değil, farklı sistem ve koşullarına rağmen, genel olarak Arap toplumunda politik, ekonomik ve toplumsal köklerden kaynaklanan bir olgudur. Bununla birlikte, özellikle henüz üretken bir ekonomik temel kurmamış, ancak topraklarında petrol bulunması nedeniyle yüksek gelir düzeyine sahip Arap toplumlarında yaygındır. Sorun, Marcuse’nin felsefesinin etkisi de değil, zira  ekonomileri nakliyat ve hizmet sektörünü temel alan (Lübnan gibi) ülkeler, büyük ölçüde bu felsefeyle karakterize ediliyor. Bu gelir, toplumsal verimlilik yoluyla elde edilmiyor, üretken endüstriler kurmaya veya toplumsal yapıda radikal, ilerici bir değişim sağlamaya teşvik etmiyor. Bilâkis, öncelikle aşırı tüketimciliğe yönlendiriliyor. Böylece kabilecilik, feodalizm, mezhepçilik ve toplumsal geri kalmışlığın orta yerinde, bireysel tüketim alanında çağdaş uygarlığın en incelikli tezahürleriyle karşı karşıya kalıyoruz: en yeni otomobil modelleri, en gelişmiş klima sistemleri, en kaliteli mobilyalar, giysiler ve moda ürünleri, en bayağı ve yozlaşmış eğlence biçimleri.

Ancak bu olgu, sadece bu ülkeyle sınırlı değil. Ekonomik planlama ve kalkınmayı, ağır sanayilerin inşa sürecini ve sosyalizme doğru ilerleyişi hızlandırmak için umutların bağlandığı diğer Arap ülkelerine de yayılıyor. Kahire’deki Şavarbî Caddesi gerçekten de haksızlığa uğramış bir cadde.

Bu olgunun yükleri, bu sınırlı sokağın çok ötesine uzanarak birden fazla sokağı, birden fazla yaşam tarzını ve birden fazla düşünce biçimini kapsıyor. Ucuz zevkleri ve savurganlığı benimseyen, tüketim toplumuna hızla dalma ruhu, okuma-yazma bilmeme oranlarının hâlâ ortalama yüzde 70, bazı durumlarda ise yüzde 90 veya daha fazla olduğu Arap toplumlarımızda yaygın durumda. Yoksulluk ve sömürü, yirminci yüzyılın ikinci yarısını utandıran, göz kamaştırıcı ve çirkin tezahürler olarak kalıyor. Topraklarımızın ve kaynaklarının bir kısmı baskıcı sömürgeci ve Siyonist güçlerin işgali altında, onlar tarafından kontrol ediliyor. Binlerce şehit, kurtuluş ve ilerleme mücadelesinde hayatını kaybediyor.

Gerçekten de, tüketimcilik ve savurganlıkla tanımlı ruh, çeşitli şekillerde kültüre nüfuz ederek, bayağılık, önemsizlik, kabalık ve edepsizlik; kibir, yabancılaşma ve izolasyon olarak kendini gösteriyor. Ya da süslü bezemeler, zengin sembolizm veya bulut ve sisle örtülü soyutlamalar içinde gizlenmiş protesto, isyan ve reddetme biçimleri olarak kendini ortaya koyuyor. Şüphesiz ki, İsrail işgaline karşı verilen ulusal kurtuluş mücadelesinin bugün durağanlaşması ve gerilemesi, bu tüketimci ruhu daha da güçlendiriyor. Bu durgunluk, ulusal ve vatansever duyguları etkileyerek, neredeyse farkındalığını ve coşkusunu ortadan kaldırıyor, onu ucuz zevklere dalmış bir şekilde veya umutsuzca bir rahatlık özlemiyle, yanlış bir alternatif aramaya itiyor.

Aynı şekilde, ilerici Arap rejimlerinin olumlu tutumlarındaki durgunluk ve gerileme de, ister İsrail işgaliyle mücadelede ister radikal toplumsal değişim için mücadelede olsun, şüphesiz, bu tüketimcilik ve savurganlık ruhunu, hatta teslimiyet, kayıp ve yabancılaşma ruhunu güçlendiriyor. Eski liberal güçler ve yeni bürokratik burjuva sınıfları, bu akıntıya karşı birleşmiş durumda.

Arap devrimcisi, gerek politik, gerekse askeri, ekonomik veya genel olarak toplumsal düzeyde cazibesini yitirmiştir. Arap ilerici rejimleri, artık eskisi gibi Arap vicdanına ilham vermiyor. Sosyalist pratiklerdeki ışıltı, ekonomi, politika veya demokrasi düzleminde yok olup gitmiştir. Bugüne dek işgal altındaki Arap toprakları için ulusal kurtuluş mücadelesini zaferle ve artan bir güçle yönetmeyi, İsrail işgaline kararlı ve etkili bir şekilde karşı koymayı, radikal ekonomik değişimin temelini atacak, toplumsal geri kalmışlığı ortadan kaldıracak, hızlandırılmış ekonomik kalkınmayı sağlamayı veya kitlelerin toplumsal değişim ve devrime aktif ve etkili bir şekilde katılmasına imkân sağlayacak demokratik kalkınmayı başaramamıştır. Artık Arap vicdanına yeni bir Arap toplumu için yeni bir model sunmuyorlar. Gerçekten de fiiliyatta kimi çabalara ve girişimlere tanık olundu ama devrimci süreç bir yığun engel, güçlük ve kesintiyle yüzleşti. Bu kesintiler, özellikle sosyalizmle ilgili olarak, sosyalizmin kendisine saldırmak ve onu pratik, hatta teorik olarak reddetmek için bir bahane haline gelmiştir. Bu durum, sadece Arap coğrafyasındaki pratiklerde değil, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerdeki küresel pratikler için de geçerlidir. Bu tutum, genel olarak sosyalist ülkelerle, özellikle Sovyetler Birliği ile ittifaklar konusunda politik, askeri ve teorik bir şüphenin açığa çıkmasına neden olmaktadır. Bu şüphecilikten, Amerika’nın korkunç yüzü bir kez daha ortaya çıkmakta, sözde bolluk ve sözde kurtuluşun sahte maskesinin ardına gizlenen çirkinliği, Arap toplumumuzun nasıl olması gerektiğine dair bir model, hatta işgal altındaki topraklarımızı özgürleştirmek ve refahımızı sağlamak için vazgeçilmez bir destek olarak takdim edilmektedir. Ulusal kurtuluşumuzun, toplumsal ilerlememizin ve ulusal birliğimizin baş düşmanının bizatihi umudumuz ve modelimiz olması ne büyük bir trajedi! Bu patolojik bir mazoşizm değil, bir yandan devrimci bilincin kaybı, diğer yandan da liberal ve gerici düşüncenin yeniden canlanmasıdır. Bunlar da Arap coğrafyasındaki devrimci dalgada görülen durgunluk ve gerilemenin bir sonucudur.

Şöyle bir soru sorulabilir: Marcuse’nin felsefesinin tüm bunlarla ne ilgisi var? Neticede Marcuse, tüketim toplumunu, bilhassa Amerikan toplumunu kınıyor: bu doğru. Ama bu toplumdaki bolluk iddiasını temel alan bu kınama, gelişmemiş toplumlarımızın ve yoksun yaşamlarımızın aynasında makes buluyor, o aynada bir hayranlık kaynağı haline geliyor.

Daha önce de belirttiğim gibi, bu felsefenin Arap toplumlarımızdaki bu nesnel olguların sorumlusu olduğunu iddia etmiyorum. Bilâkis, ben, bu olguları felsefi olarak ele aldığını ve dayandıkları pragmatik bilgelik sütunlarını beslediğini söylüyorum. Sadece bu da değil. Aynı zamanda gerçek mücadeleyi boğan bu olgulara karşı mücadeleye dair anlayışların ve biçimleirn oluşmasına mani oluyor. Kendiliğinden isyan biçimlerine, anarşik reddiyeye, mutlak inkâra ve pervasız eyleme yol açıyor. Bu biçimleri felsefi olarak ele alıyor, dayandıkları pratik bilgelik sütunlarını besliyor.

Marcuse, felsefesine nasıl yaklaşılırsa yaklaşılsın, bilincimize, vicdanımıza ve ahlaki pusulamıza, Arap toplumlarımızın acil ve önemli ihtiyaçlarıyla tamamen çelişkili ve uyumsuz olan, reddetmemiz ve çürütmemiz gereken anlayışlar sunuyor. Bilim ve teknolojinin rolünü sorguluyor, oysa bilim ve teknoloji olmadan yaşam ve ilerleme olmaz.

Genel olarak rasyonelliği ve ideolojiyi sorguluyor, oysa bilimsel rasyonellik ve bilimsel bir ideoloji olmadan mücadelemizi doğru bir şekilde yönlendirmenin, kurtuluşumuzun, ilerlememizin ve ulusal birliğimizin seyrini belirlemenin veya bilim ve teknolojiyi etkili bir şekilde kullanmanın hiçbir yolu yoktur.

Genel olarak Sovyetler Birliği’ni ve sosyalist sistemi sorguluyor, oysa Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkelerle mücadelenin, politik, askeri ve ekonomik eylemlerin tüm alanlarında ilkesel ittifakımızı derinleştirmeden mücadelemizi sürdürmenin hiçbir yolu yoktur.

Toplumsal ve kültürel yönleri, kendi çabalarımıza ve kendi yeteneklerimizin geliştirilmesine odaklanmadan ele alıyor.

Avrupa ve Amerika işçi sınıflarını ve devrimci örgütlerini, ki bunlar da mücadelemizde nesnel tarihsel müttefiklerimizdir, sorguluyor. Gençlik ve öğrenci hareketini, başta işçi sınıfı olmak üzere, temel toplumsal güçlerden kopartan bir teoriyi savunuyor. Oysa hareketin yaşaması, sürekliliği veya etkinliği, bu toplumsal güçlerle bağlantısı ve ittifakı, devrimin bilimsel teorisini benimsemesi dışında mümkün değildir.

Son olarak, devrimci örgütlenmenin değerini sorgulayan Marcuse, kurtuluşun ve devrimci eylemin özü olarak kendiliğinden, anarşist ayaklanmaları savunuyor. Devrimci örgütlenme, nesnel ittifaklar ve iyi tanımlanmış, gerçekçi stratejiler olmadan gerçek bir devrimci mücadele olamaz. Ne kadar güçlü veya derin olursa olsun, kendiliğinden, kaotik ayaklanmalarla gerçek bir devrimci zafer elde edilemez.

Marcuse’nin felsefesi budur: mücadeleyi umutsuzluğa sürükleyen, kurtuluşçu, toplumsal ve ulusal çıkarlarımıza ve hedeflerimize düşman toplumsal sistemlere özlem duyan, örgütlü mücadeleden, uluslararası ittifaklardan ve devrimin bilimsel teorisinden sapan bir felsefedir bu.

Bir kez daha dile getirmekte fayda var: Marcuse’nin felsefesi, bugün Arap toplumlarımızda meydana gelen olumsuz olaylardan sorumlu değildir, ancak kapsamlı çeviri pratiğiyle cömertçe sunulan, büyük bir coşkuyla benimsenen bu felsefe, kültürümüz içinde yaşanan bu olumsuz olayları besler ve pekiştirir. İlgili felsefe, sağlıklı kültürel beslenmenin temel unsurlarından yoksun olan düşünce hayatımızın dış cephesine süs niyetine iliştirilmiş yeni bir kültürel eğlence biçimidir.

Bu tür felsefe, çabalarımızı ve irademizi mücadelenin doğru yolundan saptırmaktan, zihinleri ve vicdanları bulandırmaktan gayrı bir sonuç vermez.

Marcuse’nin felsefesinin bugünün Arap toplumlarının gerçekliğindeki dolaylı anlamı bu şekildedir. Marcuse, bu gerçekliğe ilişkin doğrudan ve özel bir duruşa sahiptir. Bu duruşu, İsrail ile aramızda yaşanan çatışmaya, genel olarak Arap devrimine ilişkin tutumunda görmek mümkündür. Marcuse ilgili tutumu, 1968’de çeşitli ülkelerdeki öğrenci hareketinin önde gelen isimleriyle yaptığı ve Ütopyanın Sonu adlı kitabında aktardığı teorik diyalogda dile getirmiştir. Ayrıca, yakın zamanda Jerusalem Post’ta (2 Ocak 1972 tarihli nüshasında) yayınladığı makalede de söz konusu tutumu açık ve yalın bir biçimde dile dökmüştür. Muhtemelen bilmediğim başka makalelerde de bu tutumu teorik ifadelere kavuşturmuştur. Ancak, ilgili diyalog ve makale, bu duruşu tanımlamak için yeterlidir.

Öğrenci liderleriyle yaptığı sohbette Marcuse şöyle diyor:

“Alabildiğine kişisel nedenlerle İsrail’le dayanışma içinde olduğumu anlamış olmalısınız. Ama bu nedenler bir yandan da salt beni ilgilendiren nedenler değil. Duyguların, fikirlerin, ahlakın ve hislerin sadece siyasete değil, bilimin kendisine de ait olduğunu defalarca dile getiren bir kişi olarak ben, bu dayanışmada kişisel önyargıdan daha fazlasını görüyorum. Yahudilerin yüzyıllarca zulüm ve baskıya maruz kaldığını, altı milyonunun kısa süre önce yok edilmiş olduğu gerçeğini unutamam. Bu, bir gerçek. Eğer bu insanlar, nihayet zulüm veya adaletsizlikten korkmayacakları bir yer bulurlarsa, böyle bir hedefle dayanışma içinde olmaktan kendimi alıkoyamam, bu konuda hemfikir olmaktan mutluluk duyuyorum.”

Sartre, “Her ne pahasına olursa olsun engellememiz gereken bir şey varsa, o da İsrail’e karşı yeni bir imha savaşıdır” demişti. İsrail’in ortaya koyduğu soruya verilecek cevap, bu girişle verilmelidir. Bu giriş, İsrail’in tüm eylemlerini onaylamamızı veya karşı tarafa destek vermemizi zorunlu kılmaz. Metnin geri kalanına geçmeden önce, aynı planı giriş bölümünde sunduğu Jerusalem Post’taki makalesine bakalım. Marcuse orada şöyle diyor:

“İsrail Devleti’nin kurulmasına yol açan tarihsel gayenin, toplama kamplarının, katliamların ve diğer işkence, zulüm ve ayrımcılık biçimlerinin tekrarını önlemek olduğuna inanıyorum. Bu amaca tamamen katılıyorum. Bu amaç, dünyanın dört bir yanındaki ezilen etnik ve ulusal azınlıklar için özgürlük ve eşitlik mücadelesinin bir parçasıdır. Mevcut uluslararası koşullarda bu amacın peşinde koşmak, zulüm gören veya zulüm altında yaşayanları kabul edebilecek ve koruyabilecek egemen bir devletin varlığını gerektirir. Nazi rejimi sırasında böyle bir devlet var olsaydı, o, milyonlarca Yahudi’nin yok edilmesini önleyebilirdi. Bu devlet, siyasi zulüm mağdurları da dâhil olmak üzere, diğer zulüm gören azınlıklara da açık olsaydı, birçok başka hayatı korumak mümkün olurdu. [...] Bu gerçekler ışığında, devam eden tartışmamızı İsrail’in egemen bir devlet olarak tanınmasına ve kurulduğu koşulların, yani yerli Arap nüfusuna uygulanan adaletsizliğin dikkate alınmasına dayandırmalıyız.”

Metnin geri kalanını aktarmadan önce, bu iki paragrafta kısaca duralım.

Kendini devrimci düşünür olarak ilan eden Marcuse, İsrail konusunda çok kişisel bir tavır sergiliyor. Yahudi kimliğini unutmuyor, bu nedenle teorik duruşu, açıkça kabul ettiği gibi, tümüyle ırkçı olan bir duruşla iç içe geçiyor. Ancak, Dr. Fuad Zekeriya’nın dediği gibi, Rodinson ve Lilienthal türünden kimi düşünürler başka birşey söylüyorlar.

Bu, onların bu devlete saldırmalarını ve kuruluş fikrini prensip olarak reddetmelerini engellemedi. Marcuse’nin pozisyonunun ırkçı yönünü göz ardı edip teorik bir temel bulmaya çalışırsak, onun Prusya devletini destekleyen Hegel’inkine benzer bir pozisyonu benimsediğini söyleyebiliriz. Ancak bu, tamamen Hegelci bir pozisyon değil, daha ziyade Hegelcilikten bir sapma, onu dondurma ve statükoyu kabul etmedir. Statükoyu kabul etme ve İsrail’i Yahudiliğin nihai somutlaşması olarak görme, Marcuse’nin pozisyonunun düşünsel-teorik temelidir. Ancak bu, genel olarak diyalektik karşıtı ve devrimci karşıtı bir düşünsel-teorik temeldir.

Marcuse’nin İsrail Devleti’nin kurulması konusundaki ısrarını dayandırdığı kişisel olmayan nedenler nelerdir? Bu konuda, toplama kampları, katliamlar, zulüm ve işkence gibi gerekçeleri sıralıyor. Siyonistlerle aynı duygusal bahaneyi öne süren Marcuse, böylece kişisel olmayan nedenlerden tamamen duygusal olan, maddi olmayan nedenlere geçiyor. Irksal veya mezhepsel azınlıklar için çözüm, bağımsızlık ve izolasyonda değil, zulüm, işkence ve ayrımcılığın nesnel nedenlerini ortadan kaldırmakta ve bu azınlıkların toplumlarında eşit hak ve özgürlükler temelinde bütünleşmelerini, temsil edilmelerini ve bir arada olmalarını sağlayacak nesnel ve sağlıklı koşullar yaratmakta yatmaktadır.

Marx’ın incelediği şekliyle Yahudi sorunu, kapitalizmin yükselişiyle bağlantılıdır.

Küresel Siyonist hareket, kapitalist gelişmenin emperyalist tekel aşamasında Yahudi sorununun genele teşmil edilmesinden ve derinleştirilmesinden gayrı bir şey değildir. Bu sorunun, ister Yahudi ister Siyonist aşamasında olsun, objektif ve bilimsel olarak ele alınması, ayrı, dini, ırkçı bir devletin kurulmasını savunmakta veya Yahudi azınlıkların çeşitli milliyetlerinden ayrılıp ayrı bir Yahudi ulusu kurulmasını istemekte değil, Marksist düşünceye göre, kapitalizme ve tekellere karşı bilinçli toplumsal mücadelede, ırksal ve etnik ayrımcılığın içsel olarak devam etmesine karşı mücadelede yatmaktadır. Bu mücadele, baskı ve ayrımcılığın nedenlerini kökten ortadan kaldırmaya ve ezilen azınlıkların sağlıklı toplumsal entegrasyonunu sağlamaya yöneliktir. Yahudi azınlıklar için ırkçı, dini bir milliyet uydurma çağrısı, izolasyonu, ayrışmayı, ve ırksal ve etnik ayrımcılığı güçlendirme çağrısıdır. Özünde emperyalist düşüncenin cephaneliğinden kaynaklanan, onun sömürücü ve saldırgan çıkarlarını elde etme aracı olan gerici bir çağrıdır.

Marcuse, İsrail Devleti’nin kuruluşunu haklı çıkarırken, aynı zamanda Siyonist hareketi de haklı çıkarmaktadır. Siyonizme doğrudan veya dolaylı hiçbir atıfta bulunmamakta, sadece fikirlerini benimsemekte ve İsrail Devleti’nin kurulmasına verdiği destek, sempati ve dayanışmanın ardına saklanmaktadır. Bu da gerçekte, çıkarları ve hedefleri küresel emperyalizmle iç içe geçmiş olan bu küresel Siyonist hareketin pratik bir tezahüründen başka bir şey değildir.

Marcuse, Yahudilere uygulanan zulüm ve işkencelere dair imgeleri abartarak (küresel Siyonist hareketin de kullandığı aynı taktiğe başvurarak) Yahudi ulusal vatanının kurulmasına verdiği desteği haklı çıkarmaya çalışırken, bu zulüm ve işkencenin nesnel nedenlerini, bu nedenlere yönelik nesnel, devrimci çözümleri görmezden gelmekte, o derin zekâsına rağmen, İsrail Devleti’nin, genel olarak Siyonist hareketin kuruluşunun temel nedenlerini ve bu kuruluşun gerçek işlevini göz ardı etmektedir.

Bu devlet ve kuruluş amacının gerçek sebebi incelenmelidir. Irkçı ve dini karakteri, zulüm, işkence ve ayrımcılıkla ilgili argümanları, bu nedenleri, bu işlevi ve bu rolü gizlemek için kullanılan birer cephanelikten ibarettir. Filistin’de, Arap devrimci hareketinin kalbinde, emperyalizmin bilhassa petrol ile ilgili çıkarlarının belirleyici olduğu Ortadoğu’nun merkezinde İsrail’in kurulması, onun gerçek önemini ortaya koymaktadır.

Kuruluşundan bugüne dek ortaya koyduğu pratiklere, yaptığı eylemlere yüzeysel bakanlar bile, onun emperyalizmin silahlı kalesi, bölgedeki sömürücü çıkarlarının bekçisi ve Arap devrimci hareketine karşı baskı aracı olarak, doğası gereği saldırgan ve yayılmacı yapısını net bir biçimde göreceklerdir. Ayrıca İsrail, Asya ve Afrika’daki kurtuluşçu ve devrimci hareketlere karşı komplo kuran sömürücü bir araçtır. Daha önce de belirttiğim gibi İsrail, çıkarları küresel emperyalizmle iç içe geçmiş olan küresel Siyonist hareketin pratik bir somutlaşmış halidir.

Bu devletin iç yapısına yüzeysel bir bakış bile, doğası gereği ırkçı yapısını ortaya koymaktadır. Marcuse’nin iddia ettiği gibi, ezilenler veya işkence ve ayrımcılığa maruz kalanlar için bir sığınak değil, geniş bir baskı, işkence ve ayrımcılık kampıdır. Bu durum, sadece bu devletin kuruluşundan günümüze dek Filistinli Araplara, otoprakların yerli halkına uygulanan katliamlar, zulüm, işkence, ayrımcılık ve yerinden edilmelerde değil, aynı zamanda Yahudilerin kendi devletleri içinde, özellikle Doğu kökenli olanların, hatta İsrail’in varlığına izin vermediği, reddetmek veya sınır dışı etmek için acele ettiği Siyahi Yahudilerin maruz kaldığı sınıfsal ve ırksal ayrımcılıkta da açıkça görülmektedir.

Marcuse, İsrail Devleti’nin kuruluşuna verdiği desteği, bu devletle kurduğu dayanışma ilişkisini tümüyle duygusal temellere dayandırıyor. Bu devletin kuruluşunun gerçekliğinin ve kuruluşundan bu yana aktif olarak oynadığı rolün doğasını göz ardı ediyor. Ayrıca Arap devriminin özgürleştirici ve ilerici doğasını da görmezden geliyor. İsrail’in kuruluş koşullarını anlattıktan sonra, “Sorduğunuz soruyu cevaplamak için başlamamız gereken çıkış noktası İsrail’dir” diyerek meramını net bir biçimde ortaya koyuyor. Buradan İsrail’in tüm eylemlerine onay vermemiz gerektiğini, ille de karşı tarafa destek vermenin şart olmadığını söylüyor.

Bunlar, nesnelliğin mütevazı, kırılgan sınırlarıdır. İsrail’in tüm eylemlerini onaylamıyor, ama karşı tarafa da destek sunmuyor. Karşı taraf dediği, “Arapların İsyanı”dır.

Marcuse’nin konumunu aktardığı, öğrenci birliklerinin temsilcileriyle gerçekleştirdiği sohbete şu sözlerle devam ediyor:

“İsrail Devleti’nin kurulmasını adaletsizliğin bir eylemi olarak görmek mümkün. Çünkü bu devlet, yabancılara ait topraklarda, yerli halk ve onların geleceği için yeterli bir değerlendirme yapılmadan, uluslararası bir anlaşma gereği kurulmuştur. Fakat bu adaletsizlik, daha büyük bir adaletsizlikle düzeltilemez. Şimdi ortada bir devlet var ve o, kendisine düşman olan komşularıyla bir anlaşmaya varmak zorundadır. Tek çözüm budur. İsrail'in bu ilk adaletsizliğe bir adaletsizlik daha eklediğini kabul ediyorum. Yerli Arap halkına, en hafif tabirle, kötü davrandı. Ortaya koyduğu politikaları, kendisinin de karşı çıkması gereken ırkçı ve milliyetçi özelliklerle malul.”

Oysa ortada üçüncü bir adaletsizlik var, o da İsrail’in kuruluşundan bu yana dış politikasının tümüyle Amerikan dış politikasıyla aynı doğrultuda olmasıdır. Birleşmiş Milletler’de, İsrail temsilcilerinden hiçbiri, Üçüncü Dünya’nın emperyalizme karşı yürüttüğü kurtuluş hareketlerini destekleyen bir pozisyon almadı. Bu durum, İsrail’in emperyalizmle, Arapların ise anti-emperyalizmle özdeşleştirilmesine yol açtı.

Devamında Marcuse şöyle devam ediyor:

“Arap dünyası yalnız değil. İlerici devletler ve toplumlardan oluşuyor. Gerici toplumlar ve devletler de mevcut. Emperyalizme verilen desteği tartışacak olursak, hangisinin emperyalizm için daha faydalı olduğunu ayırt edebiliriz: İsrail’in Birleşmiş Milletler’deki oyları mı, yoksa şu veya bu Arap devletinin sürekli olarak sağladığı petrol miktarı mı? İsrail’in birçok kez müzakere teklifinde bulunduğunu, ancak Arap ülkelerinin temsilcilerinin bu teklifleri reddettiğini hatırlamak gerek. Ayrıca, Arapların temsilcilerinin, İsrail’e karşı bir imha savaşı başlatılması gerektiğini açıkça ilan ettikleri yadsınamaz bir gerçektir. Bu koşullarda, Mısır, Suriye ve Ürdün’e karşı yürütülen önleyici savaş gibi bir savaşı anlamak, haklı görmek mümkün olacaktır.”

Marcuse gibi bir düşünürün nesnelliğini, yani düşünsel namusunu sorgulamak zorundayız!

1. Düşmanlığı öncelikle Araplara atfediyor, asıl nedene bakmıyor: Arap topraklarına dayatılan bu devletin kurulması, binlerce sakininin silah zoruyla yerinden edilmesi, Arap ülkelerine karşı sürekli saldırganlığı ve yayılmacı politikaları ile ilgilenmiyor.

2. Birleşmiş Milletler’de İsrail’in kullandığı oyların, İsrail’in küresel emperyalizme sunduğu ve temsil ettiği tek şey olduğunu, bunun tek başına İsrail’in emperyalizmle, Arapların ise anti-emperyalizmle özdeşleştirilmesini sağladığını iddia ediyor. İsrail’in kendi emperyalist doğasını ve Arap devriminin anti-emperyalist doğasını görmezden geliyor.

3. Arap ülkelerinin emperyalizme sağladığı petrolün, İsrail’in verdiği oydan daha faydalı olduğunu öne sürüyor. Arap petrolü üzerindeki emperyalist kontrolü, Arap halkının bu kontrole ve genel olarak emperyalizme karşı mücadelesini, Dr. Fuad Zekeriya’nın haklı tespitiyle, İsrail’in dolaylı olarak kullanılan en önemli silahlardan biri olduğunu görmezden geliyor. Ortadoğu petrolünün Batı ülkelerine akışının devamlılığını sağlamak için devreye sokulan İsrail, Arap Doğu’sundaki emperyalist çıkarların bekçisi ve bu çıkarları korumak için kullanılan saldırgan bir araçtır.

4. Marcuse, İsrail’in 1967’deki saldırganlığını haklı çıkarmak için uluslararası Siyonizmin uydurduğu aynı zayıf argümanlara başvurarak kendi cüretkârlığının sınırını aşıyor.

Marcuse, daha sonra öğrenci hareketi liderleriyle gerçekleştirdiği sohbette Arap-İsrail çatışmasına kendince pratik çözümler sunuyor. Şöyle diyor:

“İsrail ile Arap devletleri arasındaki çatışmanın uzun zamandır ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki bir çatışmaya dönüşmesi üzücü. Yerelin sınırlarını aşan çatışma açık ve gizli diplomasi düzeyine taşındı, iki tarafa silah tedarik etme yarışına evrildi. Şimdi en büyük sorun, bu çatışmayı ilk sınırlarına geri döndürmektir.”

Marcuse, bir kez daha, bu çatışmada Sovyetler Birliği’nin ve Amerika’nın konumunun doğası arasındaki farkı kasıtlı olarak gizliyor. Sovyetler’in Arapların kurtuluş devrimine yaptığı silah tedarikinin önemi ile Amerika’nın İsrail’in yayılmacı saldırılarına yaptığı silah tedarikinin önemini birbirinden ayıramıyor, ikisini aynı seviyeye koyuyor.

Peki, çözüm nedir Bay Marcuse?

Onun çözümü, İsrail ve Arap temsilcilerinin bir araya gelip sorunlarını birlikte çözmeye çalışmalarından ibaret. İdeal olan elbette, “bu görüşmelerin, emperyalist güçlerin müdahalesine karşı İsrail ve Arap rakipleri arasında ortak bir cephe oluşturulmasının temellerini atmasıdır.” Böyle bir cephe kurulmuş olsaydı, bu, çok uzun zaman alırdı.

“Arap dünyasının da bir toplumsal devrime ihtiyacı var, bunu unutmamalıyız. Hatta bu devrim, İsrail’in yok edilmesinden bile daha acil olabilir.”

Marcuse’nin görüşüne göre çözüm, İsrail’i tanımak ve onunla barışmaktır. Bu, çatışmayı ortadan kaldırmanın ve Arap ülkelerinde toplumsal devrime giden yoldur!

İsrail’in varlığının, işlevinin ve Arap bölgesindeki saldırgan, yayılmacı rolünün gerçekliğini göz ardı eden Marcuse, İsrail’in genel olarak Arap devriminin, özellikle de toplumsal ve sosyalist dönüşümünün gerçekleşmesine karşı bir güç olduğu gerçeğini de görmezden gelmektedir. 1967 saldırısının amacı, Mısır’daki sosyalist gelişmeyi engellemek değil miydi?

İsrail ile barış ve onu tanıma çağrısı, Arap devriminin kurtuluşçu, sosyalist ve birleştirici yoluna saldırma iradesinin politik bir ifadesinden başka bir şey değildir.

İsrail ile barışmak ve İsrail’i tanımak, küresel emperyalizmin politik, askeri, ekonomik ve düşünel etkisinin Arap Doğu’sunda yeniden açığa çıkması demektir. Bu, gelişmekte olan ilerici ekonomilere saldırmak, ulusal kültürü tasfiye etmek, Arapların özgürlük, sosyalizm ve birlik mücadelesini parçalamak anlamına gelir. Basit bir ifadeyle, İsrail’in 1967’de askeri olarak başaramadığını politik, toplumsal ve ekonomik olarak başarması, askeri yenilginin Arap devrimi için kapsamlı bir yenilgi haline gelmesi demektir.

Marcuse, Jerusalem Post’ta yayınlanan makalesinde bu noktayı ayrıntılı olarak ele alıyor. Makalesinin başlığında da belirttiği gibi, İsrail, taviz verebilecek kadar güçlü hale geldi. Bu tavizler nelerdir? 1948 sınırlarına geri çekilme ve mülteci sorununa çözüm. Aslında Marcuse, bu dış politikanın temel unsurlarını neredeyse benimsiyor.

Amaç, hedef ve araçlardaki farklılıklara rağmen, Mısır Arap Cumhuriyeti tarafından resmen benimsenen süreçte, İsrail’in 1967’de işgal ettiği topraklardan çekilmesinin onu zayıflatmayacağına, aksine devletini güçlendireceğine inanıyor. Eğer çekilmezse, düşman bir ortamda askeri bir kale olarak kalmaktan başka seçeneği kalmayacaktır.

Maddi ve kültürel gelişimi askeri ihtiyaçları karşılamaya yönelik olacaktır. Bu, İsrail için bir tehlike teşkil etmektedir. Araplarla, İsrail Devleti’nin tanınmasını, Süveyş Kanalı ve diğer su yollarında seyrüsefer özgürlüğünün garanti altına alınmasını içeren bir barış anlaşmasına varılması tek çözümdür. Bu anlaşmanın, Mısır’ın Jarring Muhtırası’na Şubat 1971 müzakereleri için kabul edilebilir bir temel sunarak cevap vermesinden sonra mümkün hale geldiğini belirtiyor.

İsrail’in Sina ve Gazze Şeridi'nden çekilmesi, İsrail’i saldırı riskine maruz bırakmayacaktır. Bu, tarafsız Birleşmiş Milletler güçleri tarafından korunan bir silahsızlandırılmış bölge kurularak önlenebilir. Ancak, Marcuse’nin de belirttiği gibi, bu konudaki tehlike, mevcut koşullar altında yeniden ortaya çıkan savaş tehdidinden daha azdır.

Marcuse, Kudüs sorununun uluslararası gözetim ve koruma altında birleşik bir şehir haline getirilerek çözülebileceğine inanmaktadır. Marcuse’nin Golan Tepeleri’nden çekilme konusunda hiçbir şeyden bahsetmemesi, dikkat çekicidir.

Marcuse, daha sonra mülteci sorununa geçerek iki olasılık sunmaktadır:

1. Sınır dışı edilen ve geri dönmek isteyen mültecilerin geri dönüşü. Bunun Yahudi çoğunluğunu azınlığa dönüştüreceği, böylece İsrail’in kurulmasının asıl amacını boşa düşüreceği ile ilgili İsrail argümanını reddeden Marcuse, çoğunluk oluşturma amacı güden politikaların yenilgiye yol açtığını ileri sürmektedir.

İsrail nüfusu, Arap devletleriyle çevrili bir azınlık olarak kalacaktır. İsrail, daha da büyük bir gettoya dönüşmeden kendisini onlardan izole edemez.

Marcuse’nin savunduğu gibi, İsrail, komşularını düşman olarak görmeye devam ederse, ilerici bir devlet olarak var olamaz. Güvenliği, izole edilmiş, korkak bir çoğunluk yaratmakla değil, Yahudiler ve Araplar arasında eşit hak ve özgürlüklere sahip vatandaşlar olarak bir arada yaşamakla sağlanacaktır.

2. Filistin halkının ulusal özlemlerinin, ister bağımsız bir varlık olarak ister İsrail veya Ürdün ile federal bir ilişki içinde olsun, İsrail sınırları içinde bir Filistin devletinin kurulması yoluyla gerçekleştirilmesidir. Buna, Filistin halkının kaderini Birleşmiş Milletler gözetiminde yapılacak bir referandumla karar verilmelidir.

Ancak nihai çözüm, İsrailliler ve Filistinliler, Yahudiler ve Araplar arasında, Ortadoğu devletlerinin sosyalist federal birliğinde eşit üyeler olarak bir arada yaşamaktır. Marcuse, bunun ütopik bir vizyon olduğunu kabul ediyor. Ancak, tartıştığı olasılıklar şu anda kendini dayatan geçici çözümlerdir ve bunların tamamen reddedilmesi telafisi mümkün olmayan zararlara yol açacaktır.

Şüphesiz ki, Marcuse’nin önerdiği bu çözümler, önceki fikirlerine göre politik açıdan daha ilerici bir adımı temsil etmektedir. Marcuse, neredeyse bazı Arap hükümetlerinin mevcut resmi politik duruşunu benimsemektedir. Bununla birlikte, bu Arap hükümetlerinin pozisyonu, pragmatik, hatta diplomatik bir politik pozisyon ise, bu, özellikle iki pozisyon arasındaki amaç ve araç farkı göz önüne alındığında, bir düşünürden bekleyeceğimiz bir şey değildir. Bu Arap hükümetlerinin amacı, işgal altındaki toprakları geri almak ve Filistin halkının meşru haklarını geri kazanmaktır.

Doğrudan yürütülen müzakereler, barış veya tanıma, hepsi birer seçenektir. Marcuse’nin amacı, İsrail devletinin istikrarıdır, istikrarın araçları ise doğrudan yürütülen müzakereler, barış ve tanımadır. İsrail’in çekilmesi, hatta mültecilerin geri dönüşü (ki bunun mümkün olduğuna inanıyorum) uzun bir mücadelede pratik bir adımdır. Ancak bu, ırkçı ve saldırgan İsrail varlığının temel doğasını ele almayan ve Arap devriminin nihai hedeflerine ulaşmayı göz önünde bulundurmayan bir adımdır.

Arap devriminin amacı, Yahudileri denize dökmek değil, ırkçı, militarist, saldırgan ve yayılmacı İsrail devletini yıkmak, Arapların ve Yahudilerin eşitlik temelinde, kapsamlı bir Arap demokratik sosyalist sisteminin parçası olan demokratik bir sosyalist sistem içinde bir arada yaşadığı bir Arap Filistin devleti kurmaktır.

Marcuse, makalesinin sonunda bu öneriye değiniyor ama Arap milliyetçi devriminin gerçek doğasını kavramayan Marcuse, “Ortadoğu devletleri” olarak adlandırdığı şeye değinmekle yetinmektedir. Ona göre bu Arap Filistin devleti ütopyadan ibarettir. İşin tuhaf yanı şu ki hem sosyalist hem de kapitalist sistemlerin yıkıntıları üzerine kurulu, kapsamlı bir ütopyayı savunmasına rağmen, bu ütopyaya ulaşmak için mücadele çağrısında bulunmuyor. İsrail sınırlarında durmayı, onlara bekçilik yapmayı tercih ediyor.

Marcuse’nin, Ürdün’deki mevcut gerici rejimde bu türden bir devletin nasıl bir biçim aldığını bilmesine rağmen, tuhaf bir biçimde, Ürdün ile federal bir ilişki içinde olan bağımsız devlet fikrini ya da İsrail ile birlikte ayrı bir Filistin devletinin kurulması fikrini savunuyor. Gerçekten de, böyle bir devletin bugün mevcut koşullarda kurulması durumunda nasıl olacağını o da biliyor. Ortada sadece ismen bir Filistin devleti olurdu, özünde Ürdün veya İsrail’deki gerici güçlere boyun eğen bir devlet olarak faaliyet yürütürdü. Filistin halkının iradesini ve ulusal özlemlerini gerçek manada temsil etmezdi.

Marcuse’nin önerdiği çözümler politik açıdan ne kadar ilerici olursa olsun, teorik ve devrimci açıdan statükonun devamından başka bir şeyi ifade etmemektedir.

İsrail’in varlığını ve İsrail devletini tanıması, Filistin halkının devriminin başarısızlıkla sonuçlanmasına ve genel Arap devriminden tecrit edilmesine dönük arzusu, Marcuse’nin düşünsel-teorik geriliğinin yol açtığı üç temel zaaf ve eksikliğin ürünüdür:

1. Kurtuluşçu, ilerici ve milliyetçi doğasıyla Arap devriminin, sosyalizm, birlik, demokrasi ve barış için mücadele eden küresel sömürge karşıtı devrimin bir parçası olduğunu gerçeğini görmedi.

2. Filistin’in silahlı mücadelesinin Siyonist İsrail işgali, saldırganlığı ve yayılmacılığına karşı sahip olduğu meşruiyeti tanımadı.

3. İsrail devletinin ırkçı doğasını, geçici politik sözlerle ve bir dereceye kadar çekingen cümlelerle kınamayı bile tercih etmedi. İsrail’in Arap devrimine, Asya ve Afrika’daki kurtuluşçu ve ilerici hareketlere karşı baskıcı bir araç olarak hizmet ettiği küresel Siyonist hareketi hiç eleştirmedi.

Zeki ve esnek bir politika benimsemek suretiyle katı ve bağnaz eğilimlerden ayrı duruyormuş gibi görünse de Marcuse’nin aldığı bu son konum, Siyonist İsrail’i temel alan fikriyatın yörüngesinde dönmektedir. Misal, İsrail’in ilk devlet adamı, düşünürü ve politika üreticisi Ben-Gurion ile devrimci olduğunu iddia eden bir aydın olarak Marcuse’nin pozisyonu arasında temel bir fark var mı? Kesinlikle yok.

Haziran 1967’deki saldırıdan sonra Ben-Gurion, Araplarla barış ve İsrail’i tanımaları karşılığında Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri hariç, tüm işgal altındaki topraklardan çekilmeyi talep etti. Doğu Kudüs, Ben-Gurion ve Marcuse arasındaki tek farktır. Gördüğümüz gibi, Marcuse, Golan Tepeleri konusunda sessiz kalıyor. Dahası, 1967’den beri Ben-Gurion, bir Arap devletinin kurulması fikrini savunuyor.

Fark, ayrıntılarda gizli, bilhassa Ürdün ve Batı Şeria’yı kapsayan, her bölgenin Ürdün kralının tahtı altında kendi özerk hükümetine sahip olacağı birleşik bir Arap krallığı çağrısında. Ayrıntılar ve yaklaşım bakımından farklılık gösterse de, Marcuse’nin önerisi, Ben-Gurion'unkiyle temelde benzeşiyor. Hem Ben-Gurion hem de Marcuse için geri çekilmenin amacı aynı: Batı Şeria’da özerklik.

Kral Hüseyin'in son önerisiyle temelde örtüşen bu öneri, İsrail devletini onun bağımsız varlığını korumak ve güçlendirmek için esnek olmaya teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Çünkü geri çekilmenin bedeli, Araplarla barış, İsrail Devleti’nin tanınmasıdır.

Marcuse’nin savunduğu Filistin devleti, ister bağımsız bir Filistin sınırları dâhilinde ister İsrail veya Ürdün ile federal bir ilişki içinde oluşsun, daha önce de belirttiğimiz gibi, Kral Hüseyin’in son önerilerinden de anlaşıldığı üzere, Filistin devrimini ve davasını tasfiye etmenin, onu Arap devriminden koparmanın ve İsrail Devleti’ni desteklemenin yanı sıra Ürdün’deki gerici rejimi desteklemenin bir yoludur.

Meselenin özünün, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımak olduğuna hiç şüphe yok. Fakat Marcuse, bu hakkı tamamen biçimsel ve soyut bir şekilde kabul ediyor. Bu hakkın tanınması, hem İsrail içinde hem de Haziran 1967’den sonra işgal edilen topraklarda ve diasporada Filistin halkının gerçek anlayışıyla bağlantılı olmalıdır. Ayrıca, Filistin halkının devrimci mücadelesine ve devrimci liderliğine haklarının teslim edilmesini de içermelidir.

Bu nedenle Marcuse, son pratik önerileri önceki pozisyonlarından daha ileri politik adımları ifade etse de, devrimci düşünceyi benimsemek ve bu çerçeveyi aşmak yerine, Siyonist İsrail’in mevcut çerçevesine kendini hapsediyor.

Oysa devrimci bir düşünürün taktiksel politik düşüncenin sınırları içinde kalması gerekmez. Onun, öncelikle meselenin özüne ilişkin bir tavır alması gerekir.

O halde, temel amaca ulaşmak için taktiksel politik araçlar tanımlanabilir. Fakat Marcuse, bu işi tümüyle göz ardı etmiştir. Yazılarında Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist sistemle Amerika’daki kapitalist sistemi birlikte eleştiren Marcuse, bunlara karşı isyan ve devrim çağrısında bulunmuştur. Ancak İsrail söz konusu olduğunda, bu devletin kurulması ve devamı için gerekçeler uydurmuş, ona destek ifade eden cümleler kurmaktan gayrı hiçbir şey yapmamış, genelde Arap devrimini, özelde Filistin devrimini tümüyle görmezden gelmiştir.

Önceki bölümlerde genel felsefesini ortaya koyduğumuz Marcuse’nin Arap devrimine ilişkin duruşu bu şekildedir.

Genel felsefesi, özgürleşme, reddetme ve devrimci ruh iddialarına rağmen, bir açmaza sürüklemektedir.

Arap devrimine ilişkin konumu ise, biçimsel tarafsızlık ve doğal esneklik iddialarına rağmen, özünde ırkçı İsrail devletiyle ve küresel Siyonist hareketle işbirliği üzerine kuruludur. Bu nedenle, Arap düşüncesi, devrimci kültürünü keskinleştirmek ve kültürel devrimini gerçekleştirmek için devrimci, bilimsel ve örgütlü bir mücadele yürütürken, Marcuse’nin felsefesine karşı ihtiyatlı bir tavır takınmalı, hatta onu bilinçli ve yaratıcı bir şekilde redde tabi tutmalıdır. Arap düşüncesi, bu sayede kurtuluşa, sosyalizme, ulusal birliğe ve demokrasiye giden devrimci yolunu açacak, yürüyüşüne destek olacak, gücüne güç katacaktır.

Mahmud Emin Âlim

[Kaynak: ماركيوزأو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 148-174]

KitaPDF

0 Yorum: