Eğitimli bir Arap arkadaşım, zihinsel ve duygusal
tükenmişlik anında bana şöyle dedi: “Umut yok dostum. İnsan özgürlüğüne giden
yol tıkalı. İktidar, her şeye yerleşmiş, her yerde yaygın. İktidar, doğası ne
olursa olsun, felsefesi ne olursa olsun iktidardır. İnsanlığa bilincinin
sınırlarını, özgürlüğünün sınırlarını, mutluluğunun sınırlarını dayatan bir
güçtür. Bugün, insanlığı duvarlarının kalınlığı görünmez olan devasa bir
hapishaneyle çevreleyebilen kitle iletişim ve kültürel manipülasyon araçlarına
sahiptir. Gerçekten de, bileklerini, zihnini ve kalbini varlığını algılamadığı,
boğulmasını hissetmediği prangalarla bağlar. Mücadelede umut yok dostum ve
özgürlüğe giden bir yol yok. Bilincimize ve vicdanımıza dayatılan bu son derece
acımasız oyundan elimizden gelenin en iyisini çıkarmaktan, yaşamaktan, uyum
sağlamaktan başka seçeneğimiz yok.”
Doğrusunu söylemek gerekirse, arkadaşımın Marcuse’yi
okuyup okumadığını bilmiyordum, ama sözlerinde onun sözleri yankılanıyordu. Ona
şöyle dedim: “Arkadaşım, insanlık kendi kaderini şekillendirme gücünden
vazgeçti mi? Hem kendisi hem de başkaları için mi düşünüyor? Özgürlüğe
getirilen kısıtlamalara rağmen özgürce düşünmeyi, özgürce sevmeyi, özgürce
yaratmayı ve özgürce mücadele etmeyi bırakıyor mu? İnsan insan olmaktan mı
çıkıyor? Tamamen diz çökmüş, kaçamayacağı gizemli bir canavarın pençesine
düşmüş bir kurban mı? Gel birlikte, günümüz dünyasındaki protesto ve cesur
reddediş imgelerini, mücadeleyi ve büyük şehitliği, hatta kurtuluş, ilerleme ve
barış yolunda zafere doğru atılan adımları inceleyelim. Düşünsel yolculuğumuzun
sonucu, tüm acılarına rağmen insanın elinde parlak bir şekilde yanan umut ve
zafer alevinin göz kamaştırıcı bir görüntüsüydü. Karşılaştığı tüm engellere
rağmen yukarı doğru ilerleyen bir yolun göz kamaştırıcı görüntüsüydü bu.”
Uzun sohbetimizin sonunda ona şunu sordum: “Hiç Marcuse
okudun mu?” “Evet” diye cevap verdi. Garip bir şekilde, sohbete başladığım
noktadan farklı bir şeyle ayrılmadım. Ona dedim ki: "Ama o isyan ve reddi
savunuyor.” Arkadaşım gülümsedi ve şöyle dedi: “Doğrusu, onun reddetme çağrısı
neredeyse bir teslimiyet ve boyun eğme çağrısını yansıtıyor gibi görünüyor.
Bu doğru. Marcuse, çağımızda teknolojik gücün insan
bilinci ve duyguları üzerinde yarattığı derin özümsemenin bu kapsamlı ve mutlak
resmini sunarken, mücadele güçlerini harekete geçirmekten ziyade, onları
bastırıyor, aklı ve duyguları umutsuzluk ve teslimiyetin külleriyle boğuyor.
Bilimsel farkındalığına ve militan cesaretine asla şüphe
duymadığım başka bir Arap arkadaşımla Marcuse’nin felsefesini tartışıyorduk.
Birdenbire arkadaşım uyanıkken gördüğü bir rüyaya benzer bir şeye daldı ve
şöyle dedi: “Teoriler ve ilkeler, teoriler ve ilkeler üzerine verilen bir
mücadele neticede benim için ne anlam ifade ediyor? Bütün bunların içinde
nerede duruyorum? Ben benim. Çağımızda şu veya bu teori adına, şu veya bu ilke
adına verilen bu mücadele benim için ne anlama geliyor? Ben yaşamak istiyorum,
arkadaşım. Beni anlıyor musun? Yaşamak, hayatımın tadını çıkarmak, hayatımın
bana sunulmasını istiyorum.”
“Tüm gerekçeler, mutluluk ve özgüvenle ilgili. Bildiğiniz
gibi, Amerika’da yaygın olan kapitalist sisteme düşünsel ve duygusal planda
tümüyle karşıyım. Sömürüyü ve sömürgeciliği nefretle karşılıyorum. Ama size
açıkça söyleyeyim, eğer Amerika’daki yaşam bana bolluk ve mutluluk dolu bir
yaşam sürme imkânı veriyorsa, sistemin doğası ne olursa olsun, bunu
memnuniyetle karşılıyorum.” Denilen bu.
Bir kez daha, Marcuse’nin felsefesinin Arap bilincindeki semeresi
çıkıyor karşımıza. Marcuse’nin kapitalist ülkelerdeki varlıklı topluma dair
aktarımı, bazı aydınlarımızda insan özgürlüğü pahasına ödünç alınan bu
(varsayılan) bolluğa karşı bir isyanı tetiklemiyor, buna karşı isyan etme
yeteneği konusunda da umutsuzluğa yol açmıyor. Aksine, bu topluma karşı ezici
bir özlem uyandırıyor. Arap toplumlarımızın yaşadığı geri kalmışlık ve kültürel
yoksunluk hali, bu (varsayılan) bolluğun doğasında var olan baskı, sömürü, ruhsal
ve düşünsel yoksullaşmaya kayıtsız kalıyor. Her türlü tüketim malı, her türlü
konfor ve yaşamdan zevk alma biçimi. Özgürlükten yoksun mu? Özgürlük de ne?
Peki, geri kalmışlığın, yoksulluğun ve yaşamın kendisinden mahrumiyetin orta
yerinde bize acı çektiren nedir? Eğer mutluluk, ne bildiğimiz ne de tattığımız,
kaybettiğimizde bile hissetmediğimiz bir özgürlüğün bedeli ise, o zaman bu hali
memnuniyetle karşılayalım! Hayattan zevk almak, özgürlüğümüzün ta kendisidir!
Bunlar, Marcuse’nin Arap bilincine olan etkisinin
meyveleri değil mi?
Arkadaşımın buradaki sözleri, çıkış noktaları farklı olsa
bile, ilk sözlerinden farklı değil. Aslında, sözleri yalnızca kişiliğinden veya
zihinsel ya da duygusal bir tükenmişlikten kaynaklanmıyor, bilâkis, Arap
toplumumuzda yayılan düşünsel, hatta toplumsal bir olguyu ifade ediyor.
Mesele, kesinlikle sadece Marcuse’nin felsefesinin düşünsel
etkisi de değil. Nitekim, Marcuse, bugün Amerika’da hüküm süren kapitalist
toplumu bir bolluk toplumu olarak tasvir ediyor.
Marcuse, bu bolluğun sahte ihtiyaçları karşılama adına
insan özgürlüğünden mahrum bırakılması anlamına geldiği gerekçesi üzerinden onu
reddediyor, insanları ona isyan etmeye çağırıyo ama bu durum, dolaylı olarak
gelişmekte olan ülkelerdeki insanların kalplerinde Amerika’nın refah içindeki
toplumuna yönelik bir özlemi uyandırıyor. Bu özlem, Marcuse’nin o topluma karşı
sergilediği ihtiyatı da isyan duygusunu da aşıyor.
Marcuse’nin bizatihi belirttiği gibi, bu özlem, onun
eserlerinden hiçbir şey okumamış veya onun hakkında hiçbir şey bilmemiş olsalar
bile, zihinlerinde ve ruhlarında kök salmıştır. Bu, Arap ülkelerimizde
yayılmaya başlayan teorik bir olgudur. Aslında, bu sadece askıda kalmış teorik
bir olgu değil, farklı sistem ve koşullarına rağmen, genel olarak Arap toplumunda
politik, ekonomik ve toplumsal köklerden kaynaklanan bir olgudur. Bununla
birlikte, özellikle henüz üretken bir ekonomik temel kurmamış, ancak
topraklarında petrol bulunması nedeniyle yüksek gelir düzeyine sahip Arap
toplumlarında yaygındır. Sorun, Marcuse’nin felsefesinin etkisi de değil, zira ekonomileri nakliyat ve hizmet sektörünü temel
alan (Lübnan gibi) ülkeler, büyük ölçüde bu felsefeyle karakterize ediliyor. Bu
gelir, toplumsal verimlilik yoluyla elde edilmiyor, üretken endüstriler kurmaya
veya toplumsal yapıda radikal, ilerici bir değişim sağlamaya teşvik etmiyor. Bilâkis,
öncelikle aşırı tüketimciliğe yönlendiriliyor. Böylece kabilecilik, feodalizm,
mezhepçilik ve toplumsal geri kalmışlığın orta yerinde, bireysel tüketim
alanında çağdaş uygarlığın en incelikli tezahürleriyle karşı karşıya kalıyoruz:
en yeni otomobil modelleri, en gelişmiş klima sistemleri, en kaliteli
mobilyalar, giysiler ve moda ürünleri, en bayağı ve yozlaşmış eğlence
biçimleri.
Ancak bu olgu, sadece bu ülkeyle sınırlı değil. Ekonomik
planlama ve kalkınmayı, ağır sanayilerin inşa sürecini ve sosyalizme doğru
ilerleyişi hızlandırmak için umutların bağlandığı diğer Arap ülkelerine de
yayılıyor. Kahire’deki Şavarbî Caddesi gerçekten de haksızlığa uğramış bir
cadde.
Bu olgunun yükleri, bu sınırlı sokağın çok ötesine
uzanarak birden fazla sokağı, birden fazla yaşam tarzını ve birden fazla
düşünce biçimini kapsıyor. Ucuz zevkleri ve savurganlığı benimseyen, tüketim
toplumuna hızla dalma ruhu, okuma-yazma bilmeme oranlarının hâlâ ortalama yüzde
70, bazı durumlarda ise yüzde 90 veya daha fazla olduğu Arap toplumlarımızda
yaygın durumda. Yoksulluk ve sömürü, yirminci yüzyılın ikinci yarısını
utandıran, göz kamaştırıcı ve çirkin tezahürler olarak kalıyor. Topraklarımızın
ve kaynaklarının bir kısmı baskıcı sömürgeci ve Siyonist güçlerin işgali
altında, onlar tarafından kontrol ediliyor. Binlerce şehit, kurtuluş ve
ilerleme mücadelesinde hayatını kaybediyor.
Gerçekten de, tüketimcilik ve savurganlıkla tanımlı ruh,
çeşitli şekillerde kültüre nüfuz ederek, bayağılık, önemsizlik, kabalık ve
edepsizlik; kibir, yabancılaşma ve izolasyon olarak kendini gösteriyor. Ya da
süslü bezemeler, zengin sembolizm veya bulut ve sisle örtülü soyutlamalar
içinde gizlenmiş protesto, isyan ve reddetme biçimleri olarak kendini ortaya
koyuyor. Şüphesiz ki, İsrail işgaline karşı verilen ulusal kurtuluş mücadelesinin
bugün durağanlaşması ve gerilemesi, bu tüketimci ruhu daha da güçlendiriyor. Bu
durgunluk, ulusal ve vatansever duyguları etkileyerek, neredeyse farkındalığını
ve coşkusunu ortadan kaldırıyor, onu ucuz zevklere dalmış bir şekilde veya
umutsuzca bir rahatlık özlemiyle, yanlış bir alternatif aramaya itiyor.
Aynı şekilde, ilerici Arap rejimlerinin olumlu
tutumlarındaki durgunluk ve gerileme de, ister İsrail işgaliyle mücadelede
ister radikal toplumsal değişim için mücadelede olsun, şüphesiz, bu
tüketimcilik ve savurganlık ruhunu, hatta teslimiyet, kayıp ve yabancılaşma
ruhunu güçlendiriyor. Eski liberal güçler ve yeni bürokratik burjuva sınıfları,
bu akıntıya karşı birleşmiş durumda.
Arap devrimcisi, gerek politik, gerekse askeri, ekonomik
veya genel olarak toplumsal düzeyde cazibesini yitirmiştir. Arap ilerici
rejimleri, artık eskisi gibi Arap vicdanına ilham vermiyor. Sosyalist pratiklerdeki
ışıltı, ekonomi, politika veya demokrasi düzleminde yok olup gitmiştir. Bugüne dek
işgal altındaki Arap toprakları için ulusal kurtuluş mücadelesini zaferle ve
artan bir güçle yönetmeyi, İsrail işgaline kararlı ve etkili bir şekilde karşı
koymayı, radikal ekonomik değişimin temelini atacak, toplumsal geri kalmışlığı
ortadan kaldıracak, hızlandırılmış ekonomik kalkınmayı sağlamayı veya
kitlelerin toplumsal değişim ve devrime aktif ve etkili bir şekilde katılmasına
imkân sağlayacak demokratik kalkınmayı başaramamıştır. Artık Arap vicdanına
yeni bir Arap toplumu için yeni bir model sunmuyorlar. Gerçekten de fiiliyatta
kimi çabalara ve girişimlere tanık olundu ama devrimci süreç bir yığun engel,
güçlük ve kesintiyle yüzleşti. Bu kesintiler, özellikle sosyalizmle ilgili
olarak, sosyalizmin kendisine saldırmak ve onu pratik, hatta teorik olarak
reddetmek için bir bahane haline gelmiştir. Bu durum, sadece Arap coğrafyasındaki
pratiklerde değil, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerdeki küresel pratikler
için de geçerlidir. Bu tutum, genel olarak sosyalist ülkelerle, özellikle
Sovyetler Birliği ile ittifaklar konusunda politik, askeri ve teorik bir şüphenin
açığa çıkmasına neden olmaktadır. Bu şüphecilikten, Amerika’nın korkunç yüzü
bir kez daha ortaya çıkmakta, sözde bolluk ve sözde kurtuluşun sahte maskesinin
ardına gizlenen çirkinliği, Arap toplumumuzun nasıl olması gerektiğine dair bir
model, hatta işgal altındaki topraklarımızı özgürleştirmek ve refahımızı
sağlamak için vazgeçilmez bir destek olarak takdim edilmektedir. Ulusal
kurtuluşumuzun, toplumsal ilerlememizin ve ulusal birliğimizin baş düşmanının bizatihi
umudumuz ve modelimiz olması ne büyük bir trajedi! Bu patolojik bir mazoşizm
değil, bir yandan devrimci bilincin kaybı, diğer yandan da liberal ve gerici
düşüncenin yeniden canlanmasıdır. Bunlar da Arap coğrafyasındaki devrimci
dalgada görülen durgunluk ve gerilemenin bir sonucudur.
Şöyle bir soru sorulabilir: Marcuse’nin felsefesinin tüm
bunlarla ne ilgisi var? Neticede Marcuse, tüketim toplumunu, bilhassa Amerikan
toplumunu kınıyor: bu doğru. Ama bu toplumdaki bolluk iddiasını temel alan bu
kınama, gelişmemiş toplumlarımızın ve yoksun yaşamlarımızın aynasında makes buluyor,
o aynada bir hayranlık kaynağı haline geliyor.
Daha önce de belirttiğim gibi, bu felsefenin Arap
toplumlarımızdaki bu nesnel olguların sorumlusu olduğunu iddia etmiyorum. Bilâkis,
ben, bu olguları felsefi olarak ele aldığını ve dayandıkları pragmatik bilgelik
sütunlarını beslediğini söylüyorum. Sadece bu da değil. Aynı zamanda gerçek
mücadeleyi boğan bu olgulara karşı mücadeleye dair anlayışların ve biçimleirn
oluşmasına mani oluyor. Kendiliğinden isyan biçimlerine, anarşik reddiyeye,
mutlak inkâra ve pervasız eyleme yol açıyor. Bu biçimleri felsefi olarak ele
alıyor, dayandıkları pratik bilgelik sütunlarını besliyor.
Marcuse, felsefesine nasıl yaklaşılırsa yaklaşılsın,
bilincimize, vicdanımıza ve ahlaki pusulamıza, Arap toplumlarımızın acil ve
önemli ihtiyaçlarıyla tamamen çelişkili ve uyumsuz olan, reddetmemiz ve
çürütmemiz gereken anlayışlar sunuyor. Bilim ve teknolojinin rolünü sorguluyor,
oysa bilim ve teknoloji olmadan yaşam ve ilerleme olmaz.
Genel olarak rasyonelliği ve ideolojiyi sorguluyor, oysa
bilimsel rasyonellik ve bilimsel bir ideoloji olmadan mücadelemizi doğru bir
şekilde yönlendirmenin, kurtuluşumuzun, ilerlememizin ve ulusal birliğimizin
seyrini belirlemenin veya bilim ve teknolojiyi etkili bir şekilde kullanmanın
hiçbir yolu yoktur.
Genel olarak Sovyetler Birliği’ni ve sosyalist sistemi
sorguluyor, oysa Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkelerle mücadelenin, politik,
askeri ve ekonomik eylemlerin tüm alanlarında ilkesel ittifakımızı
derinleştirmeden mücadelemizi sürdürmenin hiçbir yolu yoktur.
Toplumsal ve kültürel yönleri, kendi çabalarımıza ve
kendi yeteneklerimizin geliştirilmesine odaklanmadan ele alıyor.
Avrupa ve Amerika işçi sınıflarını ve devrimci
örgütlerini, ki bunlar da mücadelemizde nesnel tarihsel müttefiklerimizdir,
sorguluyor. Gençlik ve öğrenci hareketini, başta işçi sınıfı olmak üzere, temel
toplumsal güçlerden kopartan bir teoriyi savunuyor. Oysa hareketin yaşaması,
sürekliliği veya etkinliği, bu toplumsal güçlerle bağlantısı ve ittifakı,
devrimin bilimsel teorisini benimsemesi dışında mümkün değildir.
Son olarak, devrimci örgütlenmenin değerini sorgulayan
Marcuse, kurtuluşun ve devrimci eylemin özü olarak kendiliğinden, anarşist
ayaklanmaları savunuyor. Devrimci örgütlenme, nesnel ittifaklar ve iyi
tanımlanmış, gerçekçi stratejiler olmadan gerçek bir devrimci mücadele olamaz.
Ne kadar güçlü veya derin olursa olsun, kendiliğinden, kaotik ayaklanmalarla
gerçek bir devrimci zafer elde edilemez.
Marcuse’nin felsefesi budur: mücadeleyi umutsuzluğa sürükleyen,
kurtuluşçu, toplumsal ve ulusal çıkarlarımıza ve hedeflerimize düşman toplumsal
sistemlere özlem duyan, örgütlü mücadeleden, uluslararası ittifaklardan ve
devrimin bilimsel teorisinden sapan bir felsefedir bu.
Bir kez daha dile getirmekte fayda var: Marcuse’nin
felsefesi, bugün Arap toplumlarımızda meydana gelen olumsuz olaylardan sorumlu
değildir, ancak kapsamlı çeviri pratiğiyle cömertçe sunulan, büyük bir coşkuyla
benimsenen bu felsefe, kültürümüz içinde yaşanan bu olumsuz olayları besler ve
pekiştirir. İlgili felsefe, sağlıklı kültürel beslenmenin temel unsurlarından
yoksun olan düşünce hayatımızın dış cephesine süs niyetine iliştirilmiş yeni
bir kültürel eğlence biçimidir.
Bu tür felsefe, çabalarımızı ve irademizi mücadelenin
doğru yolundan saptırmaktan, zihinleri ve vicdanları bulandırmaktan gayrı bir
sonuç vermez.
Marcuse’nin felsefesinin bugünün Arap toplumlarının
gerçekliğindeki dolaylı anlamı bu şekildedir. Marcuse, bu gerçekliğe ilişkin
doğrudan ve özel bir duruşa sahiptir. Bu duruşu, İsrail ile aramızda yaşanan
çatışmaya, genel olarak Arap devrimine ilişkin tutumunda görmek mümkündür.
Marcuse ilgili tutumu, 1968’de çeşitli ülkelerdeki öğrenci hareketinin önde
gelen isimleriyle yaptığı ve Ütopyanın Sonu adlı kitabında aktardığı
teorik diyalogda dile getirmiştir. Ayrıca, yakın zamanda Jerusalem Post’ta
(2 Ocak 1972 tarihli nüshasında) yayınladığı makalede de söz konusu tutumu açık
ve yalın bir biçimde dile dökmüştür. Muhtemelen bilmediğim başka makalelerde de
bu tutumu teorik ifadelere kavuşturmuştur. Ancak, ilgili diyalog ve makale, bu
duruşu tanımlamak için yeterlidir.
Öğrenci liderleriyle yaptığı sohbette Marcuse şöyle
diyor:
“Alabildiğine
kişisel nedenlerle İsrail’le dayanışma içinde olduğumu anlamış olmalısınız. Ama
bu nedenler bir yandan da salt beni ilgilendiren nedenler değil. Duyguların,
fikirlerin, ahlakın ve hislerin sadece siyasete değil, bilimin kendisine de ait
olduğunu defalarca dile getiren bir kişi olarak ben, bu dayanışmada kişisel
önyargıdan daha fazlasını görüyorum. Yahudilerin yüzyıllarca zulüm ve baskıya
maruz kaldığını, altı milyonunun kısa süre önce yok edilmiş olduğu gerçeğini
unutamam. Bu, bir gerçek. Eğer bu insanlar, nihayet zulüm veya adaletsizlikten
korkmayacakları bir yer bulurlarsa, böyle bir hedefle dayanışma içinde olmaktan
kendimi alıkoyamam, bu konuda hemfikir olmaktan mutluluk duyuyorum.”
Sartre, “Her ne pahasına olursa olsun engellememiz
gereken bir şey varsa, o da İsrail’e karşı yeni bir imha savaşıdır” demişti.
İsrail’in ortaya koyduğu soruya verilecek cevap, bu girişle verilmelidir. Bu
giriş, İsrail’in tüm eylemlerini onaylamamızı veya karşı tarafa destek
vermemizi zorunlu kılmaz. Metnin geri kalanına geçmeden önce, aynı planı giriş
bölümünde sunduğu Jerusalem Post’taki makalesine bakalım. Marcuse orada şöyle
diyor:
“İsrail
Devleti’nin kurulmasına yol açan tarihsel gayenin, toplama kamplarının,
katliamların ve diğer işkence, zulüm ve ayrımcılık biçimlerinin tekrarını
önlemek olduğuna inanıyorum. Bu amaca tamamen katılıyorum. Bu amaç, dünyanın
dört bir yanındaki ezilen etnik ve ulusal azınlıklar için özgürlük ve eşitlik
mücadelesinin bir parçasıdır. Mevcut uluslararası koşullarda bu amacın peşinde
koşmak, zulüm gören veya zulüm altında yaşayanları kabul edebilecek ve
koruyabilecek egemen bir devletin varlığını gerektirir. Nazi rejimi sırasında
böyle bir devlet var olsaydı, o, milyonlarca Yahudi’nin yok edilmesini
önleyebilirdi. Bu devlet, siyasi zulüm mağdurları da dâhil olmak üzere, diğer
zulüm gören azınlıklara da açık olsaydı, birçok başka hayatı korumak mümkün
olurdu. [...] Bu gerçekler ışığında, devam eden tartışmamızı İsrail’in egemen
bir devlet olarak tanınmasına ve kurulduğu koşulların, yani yerli Arap nüfusuna
uygulanan adaletsizliğin dikkate alınmasına dayandırmalıyız.”
Metnin geri kalanını aktarmadan önce, bu iki paragrafta
kısaca duralım.
Kendini devrimci düşünür olarak ilan eden Marcuse, İsrail
konusunda çok kişisel bir tavır sergiliyor. Yahudi kimliğini unutmuyor, bu
nedenle teorik duruşu, açıkça kabul ettiği gibi, tümüyle ırkçı olan bir duruşla
iç içe geçiyor. Ancak, Dr. Fuad Zekeriya’nın dediği gibi, Rodinson ve
Lilienthal türünden kimi düşünürler başka birşey söylüyorlar.
Bu, onların bu devlete saldırmalarını ve kuruluş fikrini
prensip olarak reddetmelerini engellemedi. Marcuse’nin pozisyonunun ırkçı
yönünü göz ardı edip teorik bir temel bulmaya çalışırsak, onun Prusya
devletini destekleyen Hegel’inkine benzer bir pozisyonu benimsediğini
söyleyebiliriz. Ancak bu, tamamen Hegelci bir pozisyon değil, daha ziyade
Hegelcilikten bir sapma, onu dondurma ve statükoyu kabul etmedir. Statükoyu
kabul etme ve İsrail’i Yahudiliğin nihai somutlaşması olarak görme, Marcuse’nin
pozisyonunun düşünsel-teorik temelidir. Ancak bu, genel olarak diyalektik
karşıtı ve devrimci karşıtı bir düşünsel-teorik temeldir.
Marcuse’nin İsrail Devleti’nin kurulması konusundaki
ısrarını dayandırdığı kişisel olmayan nedenler nelerdir? Bu konuda, toplama
kampları, katliamlar, zulüm ve işkence gibi gerekçeleri sıralıyor. Siyonistlerle
aynı duygusal bahaneyi öne süren Marcuse, böylece kişisel olmayan nedenlerden
tamamen duygusal olan, maddi olmayan nedenlere geçiyor. Irksal veya mezhepsel
azınlıklar için çözüm, bağımsızlık ve izolasyonda değil, zulüm, işkence ve
ayrımcılığın nesnel nedenlerini ortadan kaldırmakta ve bu azınlıkların
toplumlarında eşit hak ve özgürlükler temelinde bütünleşmelerini, temsil
edilmelerini ve bir arada olmalarını sağlayacak nesnel ve sağlıklı koşullar
yaratmakta yatmaktadır.
Marx’ın incelediği şekliyle Yahudi sorunu, kapitalizmin
yükselişiyle bağlantılıdır.
Küresel Siyonist hareket, kapitalist gelişmenin
emperyalist tekel aşamasında Yahudi sorununun genele teşmil edilmesinden ve
derinleştirilmesinden gayrı bir şey değildir. Bu sorunun, ister Yahudi ister
Siyonist aşamasında olsun, objektif ve bilimsel olarak ele alınması, ayrı,
dini, ırkçı bir devletin kurulmasını savunmakta veya Yahudi azınlıkların
çeşitli milliyetlerinden ayrılıp ayrı bir Yahudi ulusu kurulmasını istemekte
değil, Marksist düşünceye göre, kapitalizme ve tekellere karşı bilinçli
toplumsal mücadelede, ırksal ve etnik ayrımcılığın içsel olarak devam etmesine
karşı mücadelede yatmaktadır. Bu mücadele, baskı ve ayrımcılığın nedenlerini
kökten ortadan kaldırmaya ve ezilen azınlıkların sağlıklı toplumsal
entegrasyonunu sağlamaya yöneliktir. Yahudi azınlıklar için ırkçı, dini bir
milliyet uydurma çağrısı, izolasyonu, ayrışmayı, ve ırksal ve etnik ayrımcılığı
güçlendirme çağrısıdır. Özünde emperyalist düşüncenin cephaneliğinden
kaynaklanan, onun sömürücü ve saldırgan çıkarlarını elde etme aracı olan gerici
bir çağrıdır.
Marcuse, İsrail Devleti’nin kuruluşunu haklı çıkarırken,
aynı zamanda Siyonist hareketi de haklı çıkarmaktadır. Siyonizme doğrudan veya
dolaylı hiçbir atıfta bulunmamakta, sadece fikirlerini benimsemekte ve İsrail
Devleti’nin kurulmasına verdiği destek, sempati ve dayanışmanın ardına
saklanmaktadır. Bu da gerçekte, çıkarları ve hedefleri küresel emperyalizmle iç
içe geçmiş olan bu küresel Siyonist hareketin pratik bir tezahüründen başka bir
şey değildir.
Marcuse, Yahudilere uygulanan zulüm ve işkencelere dair
imgeleri abartarak (küresel Siyonist hareketin de kullandığı aynı taktiğe
başvurarak) Yahudi ulusal vatanının kurulmasına verdiği desteği haklı çıkarmaya
çalışırken, bu zulüm ve işkencenin nesnel nedenlerini, bu nedenlere yönelik
nesnel, devrimci çözümleri görmezden gelmekte, o derin zekâsına rağmen, İsrail
Devleti’nin, genel olarak Siyonist hareketin kuruluşunun temel nedenlerini ve
bu kuruluşun gerçek işlevini göz ardı etmektedir.
Bu devlet ve kuruluş amacının gerçek sebebi
incelenmelidir. Irkçı ve dini karakteri, zulüm, işkence ve ayrımcılıkla ilgili
argümanları, bu nedenleri, bu işlevi ve bu rolü gizlemek için kullanılan birer
cephanelikten ibarettir. Filistin’de, Arap devrimci hareketinin kalbinde, emperyalizmin
bilhassa petrol ile ilgili çıkarlarının belirleyici olduğu Ortadoğu’nun
merkezinde İsrail’in kurulması, onun gerçek önemini ortaya koymaktadır.
Kuruluşundan bugüne dek ortaya koyduğu pratiklere,
yaptığı eylemlere yüzeysel bakanlar bile, onun emperyalizmin silahlı kalesi,
bölgedeki sömürücü çıkarlarının bekçisi ve Arap devrimci hareketine karşı baskı
aracı olarak, doğası gereği saldırgan ve yayılmacı yapısını net bir biçimde
göreceklerdir. Ayrıca İsrail, Asya ve Afrika’daki kurtuluşçu ve devrimci
hareketlere karşı komplo kuran sömürücü bir araçtır. Daha önce de belirttiğim
gibi İsrail, çıkarları küresel emperyalizmle iç içe geçmiş olan küresel
Siyonist hareketin pratik bir somutlaşmış halidir.
Bu devletin iç yapısına yüzeysel bir bakış bile, doğası
gereği ırkçı yapısını ortaya koymaktadır. Marcuse’nin iddia ettiği gibi,
ezilenler veya işkence ve ayrımcılığa maruz kalanlar için bir sığınak değil,
geniş bir baskı, işkence ve ayrımcılık kampıdır. Bu durum, sadece bu devletin
kuruluşundan günümüze dek Filistinli Araplara, otoprakların yerli halkına
uygulanan katliamlar, zulüm, işkence, ayrımcılık ve yerinden edilmelerde değil,
aynı zamanda Yahudilerin kendi devletleri içinde, özellikle Doğu kökenli
olanların, hatta İsrail’in varlığına izin vermediği, reddetmek veya sınır dışı
etmek için acele ettiği Siyahi Yahudilerin maruz kaldığı sınıfsal ve ırksal
ayrımcılıkta da açıkça görülmektedir.
Marcuse, İsrail Devleti’nin kuruluşuna verdiği desteği, bu
devletle kurduğu dayanışma ilişkisini tümüyle duygusal temellere dayandırıyor. Bu
devletin kuruluşunun gerçekliğinin ve kuruluşundan bu yana aktif olarak oynadığı
rolün doğasını göz ardı ediyor. Ayrıca Arap devriminin özgürleştirici ve
ilerici doğasını da görmezden geliyor. İsrail’in kuruluş koşullarını
anlattıktan sonra, “Sorduğunuz soruyu cevaplamak için başlamamız gereken çıkış
noktası İsrail’dir” diyerek meramını net bir biçimde ortaya koyuyor. Buradan İsrail’in
tüm eylemlerine onay vermemiz gerektiğini, ille de karşı tarafa destek vermenin
şart olmadığını söylüyor.
Bunlar, nesnelliğin mütevazı, kırılgan sınırlarıdır.
İsrail’in tüm eylemlerini onaylamıyor, ama karşı tarafa da destek sunmuyor. Karşı
taraf dediği, “Arapların İsyanı”dır.
Marcuse’nin konumunu aktardığı, öğrenci birliklerinin
temsilcileriyle gerçekleştirdiği sohbete şu sözlerle devam ediyor:
“İsrail
Devleti’nin kurulmasını adaletsizliğin bir eylemi olarak görmek mümkün. Çünkü
bu devlet, yabancılara ait topraklarda, yerli halk ve onların geleceği için
yeterli bir değerlendirme yapılmadan, uluslararası bir anlaşma gereği
kurulmuştur. Fakat bu adaletsizlik, daha büyük bir adaletsizlikle düzeltilemez.
Şimdi ortada bir devlet var ve o, kendisine düşman olan komşularıyla bir
anlaşmaya varmak zorundadır. Tek çözüm budur. İsrail'in bu ilk adaletsizliğe
bir adaletsizlik daha eklediğini kabul ediyorum. Yerli Arap halkına, en hafif
tabirle, kötü davrandı. Ortaya koyduğu politikaları, kendisinin de karşı
çıkması gereken ırkçı ve milliyetçi özelliklerle malul.”
Oysa ortada üçüncü bir adaletsizlik var, o da İsrail’in
kuruluşundan bu yana dış politikasının tümüyle Amerikan dış politikasıyla aynı
doğrultuda olmasıdır. Birleşmiş Milletler’de, İsrail temsilcilerinden hiçbiri,
Üçüncü Dünya’nın emperyalizme karşı yürüttüğü kurtuluş hareketlerini
destekleyen bir pozisyon almadı. Bu durum, İsrail’in emperyalizmle, Arapların
ise anti-emperyalizmle özdeşleştirilmesine yol açtı.
Devamında Marcuse şöyle devam ediyor:
“Arap
dünyası yalnız değil. İlerici devletler ve toplumlardan oluşuyor. Gerici toplumlar
ve devletler de mevcut. Emperyalizme verilen desteği tartışacak olursak,
hangisinin emperyalizm için daha faydalı olduğunu ayırt edebiliriz: İsrail’in
Birleşmiş Milletler’deki oyları mı, yoksa şu veya bu Arap devletinin sürekli
olarak sağladığı petrol miktarı mı? İsrail’in birçok kez müzakere teklifinde
bulunduğunu, ancak Arap ülkelerinin temsilcilerinin bu teklifleri reddettiğini
hatırlamak gerek. Ayrıca, Arapların temsilcilerinin, İsrail’e karşı bir imha
savaşı başlatılması gerektiğini açıkça ilan ettikleri yadsınamaz bir gerçektir.
Bu koşullarda, Mısır, Suriye ve Ürdün’e karşı yürütülen önleyici savaş gibi bir
savaşı anlamak, haklı görmek mümkün olacaktır.”
Marcuse gibi bir düşünürün nesnelliğini, yani düşünsel
namusunu sorgulamak zorundayız!
1. Düşmanlığı öncelikle Araplara atfediyor, asıl nedene
bakmıyor: Arap topraklarına dayatılan bu devletin kurulması, binlerce sakininin
silah zoruyla yerinden edilmesi, Arap ülkelerine karşı sürekli saldırganlığı ve
yayılmacı politikaları ile ilgilenmiyor.
2. Birleşmiş Milletler’de İsrail’in kullandığı oyların,
İsrail’in küresel emperyalizme sunduğu ve temsil ettiği tek şey olduğunu, bunun
tek başına İsrail’in emperyalizmle, Arapların ise anti-emperyalizmle
özdeşleştirilmesini sağladığını iddia ediyor. İsrail’in kendi emperyalist
doğasını ve Arap devriminin anti-emperyalist doğasını görmezden geliyor.
3. Arap ülkelerinin emperyalizme sağladığı petrolün,
İsrail’in verdiği oydan daha faydalı olduğunu öne sürüyor. Arap petrolü
üzerindeki emperyalist kontrolü, Arap halkının bu kontrole ve genel olarak
emperyalizme karşı mücadelesini, Dr. Fuad Zekeriya’nın haklı tespitiyle, İsrail’in
dolaylı olarak kullanılan en önemli silahlardan biri olduğunu görmezden
geliyor. Ortadoğu petrolünün Batı ülkelerine akışının devamlılığını sağlamak
için devreye sokulan İsrail, Arap Doğu’sundaki emperyalist çıkarların bekçisi
ve bu çıkarları korumak için kullanılan saldırgan bir araçtır.
4. Marcuse, İsrail’in 1967’deki saldırganlığını haklı
çıkarmak için uluslararası Siyonizmin uydurduğu aynı zayıf argümanlara
başvurarak kendi cüretkârlığının sınırını aşıyor.
Marcuse, daha sonra öğrenci hareketi liderleriyle gerçekleştirdiği
sohbette Arap-İsrail çatışmasına kendince pratik çözümler sunuyor. Şöyle diyor:
“İsrail
ile Arap devletleri arasındaki çatışmanın uzun zamandır ABD ile Sovyetler
Birliği arasındaki bir çatışmaya dönüşmesi üzücü. Yerelin sınırlarını aşan
çatışma açık ve gizli diplomasi düzeyine taşındı, iki tarafa silah tedarik etme
yarışına evrildi. Şimdi en büyük sorun, bu çatışmayı ilk sınırlarına geri
döndürmektir.”
Marcuse, bir kez daha, bu çatışmada Sovyetler Birliği’nin
ve Amerika’nın konumunun doğası arasındaki farkı kasıtlı olarak gizliyor.
Sovyetler’in Arapların kurtuluş devrimine yaptığı silah tedarikinin önemi ile
Amerika’nın İsrail’in yayılmacı saldırılarına yaptığı silah tedarikinin önemini
birbirinden ayıramıyor, ikisini aynı seviyeye koyuyor.
Peki, çözüm nedir Bay Marcuse?
Onun çözümü, İsrail ve Arap temsilcilerinin bir araya
gelip sorunlarını birlikte çözmeye çalışmalarından ibaret. İdeal olan elbette, “bu
görüşmelerin, emperyalist güçlerin müdahalesine karşı İsrail ve Arap rakipleri
arasında ortak bir cephe oluşturulmasının temellerini atmasıdır.” Böyle bir
cephe kurulmuş olsaydı, bu, çok uzun zaman alırdı.
“Arap
dünyasının da bir toplumsal devrime ihtiyacı var, bunu unutmamalıyız. Hatta bu
devrim, İsrail’in yok edilmesinden bile daha acil olabilir.”
Marcuse’nin görüşüne göre çözüm, İsrail’i tanımak ve
onunla barışmaktır. Bu, çatışmayı ortadan kaldırmanın ve Arap ülkelerinde toplumsal
devrime giden yoldur!
İsrail’in varlığının, işlevinin ve Arap bölgesindeki
saldırgan, yayılmacı rolünün gerçekliğini göz ardı eden Marcuse, İsrail’in
genel olarak Arap devriminin, özellikle de toplumsal ve sosyalist dönüşümünün
gerçekleşmesine karşı bir güç olduğu gerçeğini de görmezden gelmektedir. 1967
saldırısının amacı, Mısır’daki sosyalist gelişmeyi engellemek değil miydi?
İsrail ile barış ve onu tanıma çağrısı, Arap devriminin
kurtuluşçu, sosyalist ve birleştirici yoluna saldırma iradesinin politik bir
ifadesinden başka bir şey değildir.
İsrail ile barışmak ve İsrail’i tanımak, küresel
emperyalizmin politik, askeri, ekonomik ve düşünel etkisinin Arap Doğu’sunda
yeniden açığa çıkması demektir. Bu, gelişmekte olan ilerici ekonomilere
saldırmak, ulusal kültürü tasfiye etmek, Arapların özgürlük, sosyalizm ve
birlik mücadelesini parçalamak anlamına gelir. Basit bir ifadeyle, İsrail’in
1967’de askeri olarak başaramadığını politik, toplumsal ve ekonomik olarak
başarması, askeri yenilginin Arap devrimi için kapsamlı bir yenilgi haline
gelmesi demektir.
Marcuse, Jerusalem Post’ta yayınlanan makalesinde
bu noktayı ayrıntılı olarak ele alıyor. Makalesinin başlığında da belirttiği
gibi, İsrail, taviz verebilecek kadar güçlü hale geldi. Bu tavizler nelerdir?
1948 sınırlarına geri çekilme ve mülteci sorununa çözüm. Aslında Marcuse, bu
dış politikanın temel unsurlarını neredeyse benimsiyor.
Amaç, hedef ve araçlardaki farklılıklara rağmen, Mısır
Arap Cumhuriyeti tarafından resmen benimsenen süreçte, İsrail’in 1967’de işgal
ettiği topraklardan çekilmesinin onu zayıflatmayacağına, aksine devletini
güçlendireceğine inanıyor. Eğer çekilmezse, düşman bir ortamda askeri bir kale
olarak kalmaktan başka seçeneği kalmayacaktır.
Maddi ve kültürel gelişimi askeri ihtiyaçları karşılamaya
yönelik olacaktır. Bu, İsrail için bir tehlike teşkil etmektedir. Araplarla,
İsrail Devleti’nin tanınmasını, Süveyş Kanalı ve diğer su yollarında seyrüsefer
özgürlüğünün garanti altına alınmasını içeren bir barış anlaşmasına varılması
tek çözümdür. Bu anlaşmanın, Mısır’ın Jarring Muhtırası’na Şubat 1971
müzakereleri için kabul edilebilir bir temel sunarak cevap vermesinden sonra
mümkün hale geldiğini belirtiyor.
İsrail’in Sina ve Gazze Şeridi'nden çekilmesi, İsrail’i
saldırı riskine maruz bırakmayacaktır. Bu, tarafsız Birleşmiş Milletler güçleri
tarafından korunan bir silahsızlandırılmış bölge kurularak önlenebilir. Ancak,
Marcuse’nin de belirttiği gibi, bu konudaki tehlike, mevcut koşullar altında
yeniden ortaya çıkan savaş tehdidinden daha azdır.
Marcuse, Kudüs sorununun uluslararası gözetim ve koruma
altında birleşik bir şehir haline getirilerek çözülebileceğine inanmaktadır.
Marcuse’nin Golan Tepeleri’nden çekilme konusunda hiçbir şeyden bahsetmemesi,
dikkat çekicidir.
Marcuse, daha sonra mülteci sorununa geçerek iki olasılık
sunmaktadır:
1. Sınır dışı edilen ve geri dönmek isteyen mültecilerin
geri dönüşü. Bunun Yahudi çoğunluğunu azınlığa dönüştüreceği, böylece İsrail’in
kurulmasının asıl amacını boşa düşüreceği ile ilgili İsrail argümanını reddeden
Marcuse, çoğunluk oluşturma amacı güden politikaların yenilgiye yol açtığını
ileri sürmektedir.
İsrail nüfusu, Arap devletleriyle çevrili bir azınlık
olarak kalacaktır. İsrail, daha da büyük bir gettoya dönüşmeden kendisini
onlardan izole edemez.
Marcuse’nin savunduğu gibi, İsrail, komşularını düşman
olarak görmeye devam ederse, ilerici bir devlet olarak var olamaz. Güvenliği,
izole edilmiş, korkak bir çoğunluk yaratmakla değil, Yahudiler ve Araplar
arasında eşit hak ve özgürlüklere sahip vatandaşlar olarak bir arada yaşamakla
sağlanacaktır.
2. Filistin halkının ulusal özlemlerinin, ister bağımsız
bir varlık olarak ister İsrail veya Ürdün ile federal bir ilişki içinde olsun,
İsrail sınırları içinde bir Filistin devletinin kurulması yoluyla
gerçekleştirilmesidir. Buna, Filistin halkının kaderini Birleşmiş Milletler
gözetiminde yapılacak bir referandumla karar verilmelidir.
Ancak nihai çözüm, İsrailliler ve Filistinliler,
Yahudiler ve Araplar arasında, Ortadoğu devletlerinin sosyalist federal
birliğinde eşit üyeler olarak bir arada yaşamaktır. Marcuse, bunun ütopik bir
vizyon olduğunu kabul ediyor. Ancak, tartıştığı olasılıklar şu anda kendini
dayatan geçici çözümlerdir ve bunların tamamen reddedilmesi telafisi mümkün
olmayan zararlara yol açacaktır.
Şüphesiz ki, Marcuse’nin önerdiği bu çözümler, önceki
fikirlerine göre politik açıdan daha ilerici bir adımı temsil etmektedir.
Marcuse, neredeyse bazı Arap hükümetlerinin mevcut resmi politik duruşunu
benimsemektedir. Bununla birlikte, bu Arap hükümetlerinin pozisyonu, pragmatik,
hatta diplomatik bir politik pozisyon ise, bu, özellikle iki pozisyon
arasındaki amaç ve araç farkı göz önüne alındığında, bir düşünürden
bekleyeceğimiz bir şey değildir. Bu Arap hükümetlerinin amacı, işgal altındaki
toprakları geri almak ve Filistin halkının meşru haklarını geri kazanmaktır.
Doğrudan yürütülen müzakereler, barış veya tanıma, hepsi
birer seçenektir. Marcuse’nin amacı, İsrail devletinin istikrarıdır, istikrarın
araçları ise doğrudan yürütülen müzakereler, barış ve tanımadır. İsrail’in
çekilmesi, hatta mültecilerin geri dönüşü (ki bunun mümkün olduğuna inanıyorum)
uzun bir mücadelede pratik bir adımdır. Ancak bu, ırkçı ve saldırgan İsrail
varlığının temel doğasını ele almayan ve Arap devriminin nihai hedeflerine
ulaşmayı göz önünde bulundurmayan bir adımdır.
Arap devriminin amacı, Yahudileri denize dökmek değil,
ırkçı, militarist, saldırgan ve yayılmacı İsrail devletini yıkmak, Arapların ve
Yahudilerin eşitlik temelinde, kapsamlı bir Arap demokratik sosyalist
sisteminin parçası olan demokratik bir sosyalist sistem içinde bir arada
yaşadığı bir Arap Filistin devleti kurmaktır.
Marcuse, makalesinin sonunda bu öneriye değiniyor ama
Arap milliyetçi devriminin gerçek doğasını kavramayan Marcuse, “Ortadoğu
devletleri” olarak adlandırdığı şeye değinmekle yetinmektedir. Ona göre bu Arap
Filistin devleti ütopyadan ibarettir. İşin tuhaf yanı şu ki hem sosyalist hem
de kapitalist sistemlerin yıkıntıları üzerine kurulu, kapsamlı bir ütopyayı
savunmasına rağmen, bu ütopyaya ulaşmak için mücadele çağrısında bulunmuyor. İsrail
sınırlarında durmayı, onlara bekçilik yapmayı tercih ediyor.
Marcuse’nin, Ürdün’deki mevcut gerici rejimde bu türden bir
devletin nasıl bir biçim aldığını bilmesine rağmen, tuhaf bir biçimde, Ürdün
ile federal bir ilişki içinde olan bağımsız devlet fikrini ya da İsrail ile
birlikte ayrı bir Filistin devletinin kurulması fikrini savunuyor. Gerçekten
de, böyle bir devletin bugün mevcut koşullarda kurulması durumunda nasıl
olacağını o da biliyor. Ortada sadece ismen bir Filistin devleti olurdu, özünde
Ürdün veya İsrail’deki gerici güçlere boyun eğen bir devlet olarak faaliyet
yürütürdü. Filistin halkının iradesini ve ulusal özlemlerini gerçek manada
temsil etmezdi.
Marcuse’nin önerdiği çözümler politik açıdan ne kadar
ilerici olursa olsun, teorik ve devrimci açıdan statükonun devamından başka bir
şeyi ifade etmemektedir.
İsrail’in varlığını ve İsrail devletini tanıması,
Filistin halkının devriminin başarısızlıkla sonuçlanmasına ve genel Arap
devriminden tecrit edilmesine dönük arzusu, Marcuse’nin düşünsel-teorik
geriliğinin yol açtığı üç temel zaaf ve eksikliğin ürünüdür:
1. Kurtuluşçu, ilerici ve milliyetçi doğasıyla Arap
devriminin, sosyalizm, birlik, demokrasi ve barış için mücadele eden küresel
sömürge karşıtı devrimin bir parçası olduğunu gerçeğini görmedi.
2. Filistin’in silahlı mücadelesinin Siyonist İsrail
işgali, saldırganlığı ve yayılmacılığına karşı sahip olduğu meşruiyeti
tanımadı.
3. İsrail devletinin ırkçı doğasını, geçici politik sözlerle
ve bir dereceye kadar çekingen cümlelerle kınamayı bile tercih etmedi. İsrail’in
Arap devrimine, Asya ve Afrika’daki kurtuluşçu ve ilerici hareketlere karşı
baskıcı bir araç olarak hizmet ettiği küresel Siyonist hareketi hiç eleştirmedi.
Zeki ve esnek bir politika benimsemek suretiyle katı ve
bağnaz eğilimlerden ayrı duruyormuş gibi görünse de Marcuse’nin aldığı bu son
konum, Siyonist İsrail’i temel alan fikriyatın yörüngesinde dönmektedir. Misal,
İsrail’in ilk devlet adamı, düşünürü ve politika üreticisi Ben-Gurion ile
devrimci olduğunu iddia eden bir aydın olarak Marcuse’nin pozisyonu arasında
temel bir fark var mı? Kesinlikle yok.
Haziran 1967’deki saldırıdan sonra Ben-Gurion, Araplarla
barış ve İsrail’i tanımaları karşılığında Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri hariç,
tüm işgal altındaki topraklardan çekilmeyi talep etti. Doğu Kudüs, Ben-Gurion
ve Marcuse arasındaki tek farktır. Gördüğümüz gibi, Marcuse, Golan Tepeleri
konusunda sessiz kalıyor. Dahası, 1967’den beri Ben-Gurion, bir Arap devletinin
kurulması fikrini savunuyor.
Fark, ayrıntılarda gizli, bilhassa Ürdün ve Batı Şeria’yı
kapsayan, her bölgenin Ürdün kralının tahtı altında kendi özerk hükümetine
sahip olacağı birleşik bir Arap krallığı çağrısında. Ayrıntılar ve yaklaşım
bakımından farklılık gösterse de, Marcuse’nin önerisi, Ben-Gurion'unkiyle temelde
benzeşiyor. Hem Ben-Gurion hem de Marcuse için geri çekilmenin amacı aynı: Batı
Şeria’da özerklik.
Kral Hüseyin'in son önerisiyle temelde örtüşen bu öneri,
İsrail devletini onun bağımsız varlığını korumak ve güçlendirmek için esnek
olmaya teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Çünkü geri çekilmenin bedeli, Araplarla
barış, İsrail Devleti’nin tanınmasıdır.
Marcuse’nin savunduğu Filistin devleti, ister bağımsız
bir Filistin sınırları dâhilinde ister İsrail veya Ürdün ile federal bir ilişki
içinde oluşsun, daha önce de belirttiğimiz gibi, Kral Hüseyin’in son
önerilerinden de anlaşıldığı üzere, Filistin devrimini ve davasını tasfiye
etmenin, onu Arap devriminden koparmanın ve İsrail Devleti’ni desteklemenin
yanı sıra Ürdün’deki gerici rejimi desteklemenin bir yoludur.
Meselenin özünün, Filistin halkının kendi kaderini tayin
hakkını tanımak olduğuna hiç şüphe yok. Fakat Marcuse, bu hakkı tamamen
biçimsel ve soyut bir şekilde kabul ediyor. Bu hakkın tanınması, hem İsrail
içinde hem de Haziran 1967’den sonra işgal edilen topraklarda ve diasporada
Filistin halkının gerçek anlayışıyla bağlantılı olmalıdır. Ayrıca, Filistin
halkının devrimci mücadelesine ve devrimci liderliğine haklarının teslim
edilmesini de içermelidir.
Bu nedenle Marcuse, son pratik önerileri önceki
pozisyonlarından daha ileri politik adımları ifade etse de, devrimci düşünceyi
benimsemek ve bu çerçeveyi aşmak yerine, Siyonist İsrail’in mevcut çerçevesine
kendini hapsediyor.
Oysa devrimci bir düşünürün taktiksel politik düşüncenin
sınırları içinde kalması gerekmez. Onun, öncelikle meselenin özüne ilişkin bir
tavır alması gerekir.
O halde, temel amaca ulaşmak için taktiksel politik araçlar
tanımlanabilir. Fakat Marcuse, bu işi tümüyle göz ardı etmiştir. Yazılarında
Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist sistemle Amerika’daki kapitalist sistemi birlikte
eleştiren Marcuse, bunlara karşı isyan ve devrim çağrısında bulunmuştur. Ancak
İsrail söz konusu olduğunda, bu devletin kurulması ve devamı için gerekçeler
uydurmuş, ona destek ifade eden cümleler kurmaktan gayrı hiçbir şey yapmamış,
genelde Arap devrimini, özelde Filistin devrimini tümüyle görmezden gelmiştir.
Önceki bölümlerde genel felsefesini ortaya koyduğumuz Marcuse’nin
Arap devrimine ilişkin duruşu bu şekildedir.
Genel felsefesi, özgürleşme, reddetme ve devrimci ruh
iddialarına rağmen, bir açmaza sürüklemektedir.
Arap devrimine ilişkin konumu ise, biçimsel tarafsızlık
ve doğal esneklik iddialarına rağmen, özünde ırkçı İsrail devletiyle ve küresel
Siyonist hareketle işbirliği üzerine kuruludur. Bu nedenle, Arap düşüncesi,
devrimci kültürünü keskinleştirmek ve kültürel devrimini gerçekleştirmek için
devrimci, bilimsel ve örgütlü bir mücadele yürütürken, Marcuse’nin felsefesine
karşı ihtiyatlı bir tavır takınmalı, hatta onu bilinçli ve yaratıcı bir şekilde
redde tabi tutmalıdır. Arap düşüncesi, bu sayede kurtuluşa, sosyalizme, ulusal
birliğe ve demokrasiye giden devrimci yolunu açacak, yürüyüşüne destek olacak, gücüne
güç katacaktır.
Mahmud Emin Âlim
[Kaynak: ماركيوزأو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 148-174]


0 Yorum:
Yorum Gönder