20 Ağustos 2026

,

Özele Karşı Özgün



1923 Nüfus Mübadelesi sürecinde Ege kıyı kesiminden 1,2 milyon Rum ile Yunanistan’daki 500 bin Müslüman göç ettirildi. Gelenler kıyı kesime yerleştirildiler, tarım, süreç içerisinde turizme evrildi. Kıyılarda yükselen turizmin rantı ile CHP’ye çıkan oy arasında karşılıklı bir ilişki var. Kıyıların ranta açılması, son otuz yılın sorunu olarak okunamaz. Kıyı Ege’ye gidince Anadolu insanına ait değer ve kültürle karşılaşılmaması, bu tarihsel kırılma anlarıyla ilişkilidir.

Doğu’daki toprak sahiplerinin vekil olarak seçilmesi ve bu bölgeyle kurulan ilişki esas alındığında, bölge özelinde feodal üretim ilişkilerinin kırılmasının amaçlanmadığı görülür. Aynı şekilde, Aydın’da 60 bin dönüm toprak sahibi ailenin çocuğunu keşfedip daha sonra ülkenin en yetkili bürokratı yapan, CHP’dir. Bölgelerle kurulan ilişkinin kökeninde para ve güç merkezi etkili olmuştur.

Savaşı veren Anadolu halkı aynı yoksullukla yaşarken, yol kullanım ücreti vermediği için köylüler hapse atılmıştır. Hapse girenler, yol yapım işlerinde çalıştırılmışlardır. Toprak reformu yapılmasını birkaç toprak ağasının engellediğini söylemek, politika bilmezlik ve CHP’ye koruma sağlama taktiğidir. Yeni düzen, kendi zenginini, ağasını, tüccarını korumuştur.

Tekrar kıyı kesimin durumuna dönecek olursak, bugün seçim sonuçları haritasına kırmızı renkte yansıyan bu bölgenin ve CHP’sinin kıyıların imara-ranta açıldığını iddia etmek tutarsızlıktır. Orman yangınlarının ardından ranta açılan tepe varsa yüz yıllık yerleşik sermaye içerisinde alan açma çabasıdır.

Liberal bir düzlemde ele alınmadığında, ekonomik anlamda yeni düzen merkezler-çevreler oluşturdu. Merkez-çevre sabit tutularak sermayenin ihtiyacına göre el değiştirdi.

Türkmenlerin Osmanlı döneminde düze indirilmesinde pamuk işçiliği planları dikkate alınmalıdır. Güneydeki göçebe Türkmen isyanlarında etkili olan başka bir tarihsel süreç ise savaşta, vergide, asker sağlamada Anadolu halkını ihtiyaç duyulup yatırım yapmada bu bölgelerin geri bırakılmasıdır. Dadaloğlu, bu sürecin ürünüdür.

Aynı tarihsel köprü esas alındığında, depremin yaşandığı illerin sınıfsal demografisi şunu gösterir: Nüfusa oranla en çok güvenlik personeli veren bölgedir. Tarihi kopuşlarla ele alıp değerlendirmek, tarihsel materyalizme ve bilime aykırıdır.

Süregelen bir durum varsa Anadolu'nun yoksulluğunun birkaç on yıldır değil, yüzyıllardır devam ettiğidir. Ahmet Haşim, müfettiş olarak görevlendirilip geldiği Orta Anadolu’nun güneyinde karşılaştığı açlık ve yoksulluk durumunu İstanbul’daki arkadaşına mektupla bildirmiştir. Bu durum, yeni kurulan düzenle de değişmemiştir.

Aynı güney bölgesi aynı yoksulluğun içerisindedir. İdeolojik çarpıtmalarla ülkücüleştirilen bu bölge, Millî Mücadele yıllarında ilk kurşunu atandır. Yerleşik olan, yerini yurdunu savunandır.

Bu kadar kısa bir yazıyla açıklanması mümkün olmayan ülkemizin bölgeler bağlamında tarihî, sınıfsal, politik durumu başlı başına bir araştırma konusudur. Ortaya çıkacak veriler, sınıf mücadelesinde ülke tahlilinin temelini oluşturacaktır. Bugün Burdur'un domates seralarında Suriyeli aileler çalıştırılıyorsa sınıf mücadelesi açısından ülke tahlili ayakları yere basacak şekilde yapılmamış demektir.

Yakın döneme damgasını vuran Mahir ile ilgili tartışmada oluşan karşıt tarafların da ülke tahlili açısından birleştiği yer aynıdır: Karşı çıkanlar, tüm Anadolu'yu Gebze işçi bölgesi gibi değerlendirirken savunanlar ise tarihî-sınıfsal temeli kaydırıp tüm Anadolu’yu yoksul ve halk diye değerlendiriyor. Evet, biz yoksullarız ama 85 milyon olarak değil.

Sınıflar mücadelesinin düğümlendiği yer, İstanbul değildir. Bu yanılsama, küçük burjuva politikasıdır. Salgın-kapanma döneminden itibaren belli ilçeler dışında İstanbul, yoksulun umut aradığı yer olmaktan çıkmıştır. Küçük burjuvanın İstanbul tutkusunun ardında kolaycılık vardır: Dinamizm burada başlar ve dalga dalga yayılır. Doğrudur ama sınıf mücadelesinin araç, yöntem, gerekleri bağlamında bu tespit olsa olsa protestoculuktur.

Tekrar Haziran günlerine döndüğümüzde, bölgeler üzerinden ülke tahlilinin aciliyeti kendisini dayatıyor. 1970’ler ve 1990’larda yaşanan İstanbul’a göçleri gerçekleştiren yoksullar, bugün hâlen aynı sınıfsal tabanla açıklanacak mı? Açıklanabilir, ezberi sürdürmenin rahatlığı başkadır. Sınıfsal temel ve ülkenin özgün koşulları dikkate alınmadığında bugünkü durum ortaya çıkar.

Gazi’de Aleviler, Bağcılar’da Kürtler, Ege’de CHP'liler, Kadıköy’de marjinaller olduğu için temas kuruluyor ve mahalleler üzerinden kavga yürütülüyor fakat Orta Anadolu, Çukurova, Maraş, Antep, Karadeniz ve diğer yöreler, kaderine -daha doğrusu- egemen ideolojilere teslim ediliyor. Kim, nerede yaşarsa yaşasın, onunla temas kurmanın tek yolu, sınıfsal aidiyeti ve sömürüye maruz kalma biçimidir. Sömürü ise sadece ekonomik olmayıp çok boyutlu bir çürütmenin toplamıdır.

Halk dediğimiz gerçeklik yekpare bir yapı değildir, bu somut yapıyı belirleyen tarihî-sınıfsal bir düzlem esastır. Her bölge ve yöreyi belirleyen özgün tarihsel dinamik doğru tahlil edilmelidir. Yekpare ve soyut bir yapı olarak görenler, seçim endeksli düşünenlerdir ve seçim sonuçlarında haritada kırmızıyla gösterilen yerlerin sınıfsal aidiyetini yoksullardan gizleyenlerdir.

Bir düzen kuruldu, kurulan yeni düzende yoksullar, yoksul kalmaya devam ettiler. Her yeni sistem, kendi sermaye sınıfını inşa eder, ediyor. Bugün maden sahaları ve kıyılar üzerinden bir kavga yürütülüyorsa, sermayenin iki kesiminin tarihsel karşılaşmasından dolayıdır. Çevrede bırakılmışa siyaset örenler, yeni bir sermaye merkezi örmeye çalışıyorlar.

Tüm bu parçalı bütünlük içinde yürütülen çözüm sürecinde Osmanlı politikasının kesintisiz tarihselliği sürdürülüp bir kişi, sanki Kürtlerin tek temsilcisiymiş gibi muamele görüyor. Oluşan durumun tarihsel bağlarını o duruma karşı çıkan da onu savunan da sorgulamıyor. Oradaki sınıfsallık kimsenin “ilgi”sini çekmiyor.

Sonuç olarak, ülkemizin koşulları, tarihsel kırılma ve süreklilikleri, yöresel-bölgesel açıdan sınıf farklılıkları -hatta yöre ve bölge içi çelişkileri-doğru kavranıp çözümlenmediği sürece işçilerle küçük burjuvacılar arasındaki kavga sürecektir. Bu kavganın ezilene ve yoksula uzak-yakın faydası yoktur.

Aslolan sınıfsaldır, koşulların doğru analizi sınıfsal çözümlemeden geçer. Bu yapılmadıkça güncele sıkıştırılmış 10 geri 1 ileri politikası, kitlelere sınıf mücadelesi gibi dayatılmaya devam edecek, marjinalleşen kesimlerin her tepkisine ortak olunacaktır.

71 Kopuşu’nun ideolojik kapsamı, takipçileri eliyle, topraktan ve tarihten kopmak suretiyle, genişletildi. Topraktan ve tarihten kopan, köksüzleşti, yurtsuzlaştı. 71’in böyle bir amacı yoktu: Süregelen ideolojiden kopuş, tarih ve toprakla temas ve onda kök salma esastı fakat bu işlem tamamlanamadı. Anlaşılmadı değil, anlaşıldı ama bilinçli bir şekilde sapma yaşandı. O günden bugüne gelen politik hat ise ağırlıklı olarak bu sapmanın eseridir. Sapmayanlar da gereklilikleri yerine getiremediler.

Sınıfsal eşitlik sağlanmadıkça tali olan tüm mücadeleler tarih tarafından başarısızlıkla neticelendirilecektir.

Sinan Akdeniz
20 Ağustos 2026

0 Yorum: