1923
Nüfus Mübadelesi sürecinde Ege kıyı kesiminden 1,2 milyon Rum ile Yunanistan’daki
500 bin Müslüman göç ettirildi. Gelenler kıyı kesime yerleştirildiler, tarım,
süreç içerisinde turizme evrildi. Kıyılarda yükselen turizmin rantı ile CHP’ye
çıkan oy arasında karşılıklı bir ilişki var. Kıyıların ranta açılması, son otuz
yılın sorunu olarak okunamaz. Kıyı Ege’ye gidince Anadolu insanına ait değer ve
kültürle karşılaşılmaması, bu tarihsel kırılma anlarıyla ilişkilidir.
Doğu’daki
toprak sahiplerinin vekil olarak seçilmesi ve bu bölgeyle kurulan ilişki esas
alındığında, bölge özelinde feodal üretim ilişkilerinin kırılmasının
amaçlanmadığı görülür. Aynı şekilde, Aydın’da 60 bin dönüm toprak sahibi
ailenin çocuğunu keşfedip daha sonra ülkenin en yetkili bürokratı yapan, CHP’dir.
Bölgelerle kurulan ilişkinin kökeninde para ve güç merkezi etkili olmuştur.
Savaşı
veren Anadolu halkı aynı yoksullukla yaşarken, yol kullanım ücreti vermediği
için köylüler hapse atılmıştır. Hapse girenler, yol yapım işlerinde çalıştırılmışlardır.
Toprak reformu yapılmasını birkaç toprak ağasının engellediğini söylemek,
politika bilmezlik ve CHP’ye koruma sağlama taktiğidir. Yeni düzen, kendi
zenginini, ağasını, tüccarını korumuştur.
Tekrar
kıyı kesimin durumuna dönecek olursak, bugün seçim sonuçları haritasına kırmızı
renkte yansıyan bu bölgenin ve CHP’sinin kıyıların imara-ranta açıldığını iddia
etmek tutarsızlıktır. Orman yangınlarının ardından ranta açılan tepe varsa yüz
yıllık yerleşik sermaye içerisinde alan açma çabasıdır.
Liberal
bir düzlemde ele alınmadığında, ekonomik anlamda yeni düzen merkezler-çevreler
oluşturdu. Merkez-çevre sabit tutularak sermayenin ihtiyacına göre el
değiştirdi.
Türkmenlerin
Osmanlı döneminde düze indirilmesinde pamuk işçiliği planları dikkate
alınmalıdır. Güneydeki göçebe Türkmen isyanlarında etkili olan başka bir
tarihsel süreç ise savaşta, vergide, asker sağlamada Anadolu halkını ihtiyaç
duyulup yatırım yapmada bu bölgelerin geri bırakılmasıdır. Dadaloğlu, bu
sürecin ürünüdür.
Aynı
tarihsel köprü esas alındığında, depremin yaşandığı illerin sınıfsal
demografisi şunu gösterir: Nüfusa oranla en çok güvenlik personeli veren
bölgedir. Tarihi kopuşlarla ele alıp değerlendirmek, tarihsel materyalizme ve
bilime aykırıdır.
Süregelen
bir durum varsa Anadolu'nun yoksulluğunun birkaç on yıldır değil, yüzyıllardır
devam ettiğidir. Ahmet Haşim, müfettiş olarak görevlendirilip geldiği Orta
Anadolu’nun güneyinde karşılaştığı açlık ve yoksulluk durumunu İstanbul’daki
arkadaşına mektupla bildirmiştir. Bu durum, yeni kurulan düzenle de
değişmemiştir.
Aynı
güney bölgesi aynı yoksulluğun içerisindedir. İdeolojik çarpıtmalarla
ülkücüleştirilen bu bölge, Millî Mücadele yıllarında ilk kurşunu atandır.
Yerleşik olan, yerini yurdunu savunandır.
Bu
kadar kısa bir yazıyla açıklanması mümkün olmayan ülkemizin bölgeler bağlamında
tarihî, sınıfsal, politik durumu başlı başına bir araştırma konusudur. Ortaya
çıkacak veriler, sınıf mücadelesinde ülke tahlilinin temelini oluşturacaktır.
Bugün Burdur'un domates seralarında Suriyeli aileler çalıştırılıyorsa sınıf
mücadelesi açısından ülke tahlili ayakları yere basacak şekilde yapılmamış
demektir.
Yakın
döneme damgasını vuran Mahir ile ilgili tartışmada oluşan karşıt tarafların da
ülke tahlili açısından birleştiği yer aynıdır: Karşı çıkanlar, tüm Anadolu'yu
Gebze işçi bölgesi gibi değerlendirirken savunanlar ise tarihî-sınıfsal temeli
kaydırıp tüm Anadolu’yu yoksul ve halk diye değerlendiriyor. Evet, biz
yoksullarız ama 85 milyon olarak değil.
Sınıflar
mücadelesinin düğümlendiği yer, İstanbul değildir. Bu yanılsama, küçük burjuva
politikasıdır. Salgın-kapanma döneminden itibaren belli ilçeler dışında
İstanbul, yoksulun umut aradığı yer olmaktan çıkmıştır. Küçük burjuvanın
İstanbul tutkusunun ardında kolaycılık vardır: Dinamizm burada başlar ve dalga
dalga yayılır. Doğrudur ama sınıf mücadelesinin araç, yöntem, gerekleri
bağlamında bu tespit olsa olsa protestoculuktur.
Tekrar
Haziran günlerine döndüğümüzde, bölgeler üzerinden ülke tahlilinin aciliyeti
kendisini dayatıyor. 1970’ler ve 1990’larda yaşanan İstanbul’a göçleri
gerçekleştiren yoksullar, bugün hâlen aynı sınıfsal tabanla açıklanacak mı?
Açıklanabilir, ezberi sürdürmenin rahatlığı başkadır. Sınıfsal temel ve ülkenin
özgün koşulları dikkate alınmadığında bugünkü durum ortaya çıkar.
Gazi’de
Aleviler, Bağcılar’da Kürtler, Ege’de CHP'liler, Kadıköy’de marjinaller olduğu
için temas kuruluyor ve mahalleler üzerinden kavga yürütülüyor fakat Orta
Anadolu, Çukurova, Maraş, Antep, Karadeniz ve diğer yöreler, kaderine -daha
doğrusu- egemen ideolojilere teslim ediliyor. Kim, nerede yaşarsa yaşasın,
onunla temas kurmanın tek yolu, sınıfsal aidiyeti ve sömürüye maruz kalma
biçimidir. Sömürü ise sadece ekonomik olmayıp çok boyutlu bir çürütmenin
toplamıdır.
Halk
dediğimiz gerçeklik yekpare bir yapı değildir, bu somut yapıyı belirleyen
tarihî-sınıfsal bir düzlem esastır. Her bölge ve yöreyi belirleyen özgün
tarihsel dinamik doğru tahlil edilmelidir. Yekpare ve soyut bir yapı olarak
görenler, seçim endeksli düşünenlerdir ve seçim sonuçlarında haritada
kırmızıyla gösterilen yerlerin sınıfsal aidiyetini yoksullardan gizleyenlerdir.
Bir
düzen kuruldu, kurulan yeni düzende yoksullar, yoksul kalmaya devam ettiler.
Her yeni sistem, kendi sermaye sınıfını inşa eder, ediyor. Bugün maden sahaları
ve kıyılar üzerinden bir kavga yürütülüyorsa, sermayenin iki kesiminin tarihsel
karşılaşmasından dolayıdır. Çevrede bırakılmışa siyaset örenler, yeni bir
sermaye merkezi örmeye çalışıyorlar.
Tüm
bu parçalı bütünlük içinde yürütülen çözüm sürecinde Osmanlı politikasının
kesintisiz tarihselliği sürdürülüp bir kişi, sanki Kürtlerin tek temsilcisiymiş
gibi muamele görüyor. Oluşan durumun tarihsel bağlarını o duruma karşı çıkan da
onu savunan da sorgulamıyor. Oradaki sınıfsallık kimsenin “ilgi”sini çekmiyor.
Sonuç
olarak, ülkemizin koşulları, tarihsel kırılma ve süreklilikleri,
yöresel-bölgesel açıdan sınıf farklılıkları -hatta yöre ve bölge içi
çelişkileri-doğru kavranıp çözümlenmediği sürece işçilerle küçük burjuvacılar
arasındaki kavga sürecektir. Bu kavganın ezilene ve yoksula uzak-yakın faydası
yoktur.
Aslolan
sınıfsaldır, koşulların doğru analizi sınıfsal çözümlemeden geçer. Bu
yapılmadıkça güncele sıkıştırılmış 10 geri 1 ileri politikası, kitlelere sınıf
mücadelesi gibi dayatılmaya devam edecek, marjinalleşen kesimlerin her
tepkisine ortak olunacaktır.
71
Kopuşu’nun ideolojik kapsamı, takipçileri eliyle, topraktan ve tarihten kopmak
suretiyle, genişletildi. Topraktan ve tarihten kopan, köksüzleşti,
yurtsuzlaştı. 71’in böyle bir amacı yoktu: Süregelen ideolojiden kopuş, tarih
ve toprakla temas ve onda kök salma esastı fakat bu işlem tamamlanamadı.
Anlaşılmadı değil, anlaşıldı ama bilinçli bir şekilde sapma yaşandı. O günden
bugüne gelen politik hat ise ağırlıklı olarak bu sapmanın eseridir. Sapmayanlar
da gereklilikleri yerine getiremediler.
Sınıfsal
eşitlik sağlanmadıkça tali olan tüm mücadeleler tarih tarafından başarısızlıkla
neticelendirilecektir.
Sinan Akdeniz
20 Ağustos 2026


0 Yorum:
Yorum Gönder