12
Eylül’ü takip eden günler içinde Envercilerin, muhtemelen Halkın Kurtuluşu’nun
hâkim olduğu bir mahallede örgüt üyeleri, darbe konusunda alınacak kararı
öğrenmek için kulaklarını radyoya dayamış, Tiran Radyosu’ndan gelen cızırtılı
sese kulak vermişlerdir. Yayının kesik olması yetmezmiş gibi, tam “anti-faşist
ayaklanma”yı başlatacakken radyonun pili bitmiştir. Dışarıda tankların dolaştığı
mahallede “komünistler”, Tiran’dan bir emir gelemediği için radyoya
mecburdurlar. İçlerinden biri, “yukarı mahallede TKP’liler var. Onlar da Bizim
Radyo’yu dinliyordur. Oradan emir bekliyordur. Gidip onlardan pil alalım.” Ara sokaklardan,
faşizmin gölgesinden geçerek, eve ulaşılır. Kapı çalınır. O sırada radyodan
gelecek, faşizmle mücadeleyle ilgili kararı bekleyen TKP’lilerden biri kapıyı
açar. Kendisinden pil istenir. Pil konusunda örülen dayanışma, faşizme karşı
örülmez. Herkes, darbeye bir bir teslim olur. Radyolardan, darbecilere dair
dostluk şarkıları işitilir.
O
Envercilerin geleneğinden gelen EMEP, bugün hâlâ Tiran Radyosu dinliyor. Artık o
radyo, içte Fethullahçılara, dışta İngiliz-Amerikan emperyalizmine ait. O emperyalizm,
F tiplerini dayattığında o radyoyu dinleyen Aydın Çubukçu, “ben en verimli
çalışmalarımı hücrede yapmıştım” diyor. Kadrolarına her fırsatta “hayatta kalmak
isteyen peşimden gelsin” diyor. Bir başka röportajında, “biz diğer akımlara
göre avantajlıydık. Bizim Mahir ve İbrahim gibi kitabımız yoktu. Biz kitapsızdık”
diyor. Bununla övünüyor.
Şimdi
sendika ağalarından ve liberal gastecilerden oluşan örgütü EMEP, "YP (Y-CHP) koordinasyon
kursa da biz de bir şey yapıyormuş gibi görünsek" diyor.[1] Kürt’ü, salt liberal
teorisi ve pratiği için önemli gören, onun arkasına saklanan EMEP yazarının
derdi ne Kürt, ne koordinasyon, ne de faşizmle mücadele. Sadece kendi küçük burjuvalığının
değer ve anlam bulmasını istiyor.
TKP’li
Kemalist Cangül Örnek de kendi çalıştığı, akademik kariyerine temel olarak
kullandığı dönemi put belleyip onu tüm hakikatin merkezine yerleştiriyor.[2] O da
1918-1923 dönemine kilitleniyor ama orada komünistlerin, halk dinamiklerinin,
ezilen kitlelerin nasıl susturulduğuna, komünistlerin nasıl bir güç haline
geldiğine, başbuğu tarafından o hareketin nasıl ezildiğine hiç bakmıyor. Herkes,
putunu sınıftan ve sınırdan, tarihten ve toplumdan kaçırıyor. Küçük burjuva, bu
şekilde anlam ve değer kazandığını iyi biliyor. Örnek de liberal put olarak
sömürgeci bireyin önünde Kürt’ü ve Müslümanı diz çöktürmeyi sosyalistlik diye
pazarlıyor.
AKP,
burjuvazinin devlet partisi; CHP, devletin burjuva partisi. Anlaşılan
o ki TKP’nin hasetle, EMEP ve Sol Parti’nin aşkla yaklaştığı Yeni Parti (YP), hem
devletin küçük burjuva partisi hem de küçük burjuvanın devlet partisi. EMEP
ve Sol Parti gibi yapılar, sadece hangi dala tutunacakları, hangi tarafın piyonu/uşağı
olacakları konusunda anlaşamıyorlar.
TKP’sinden
EMEP’ine, Sol Partisi’nden TÖP’üne vs. her sol örgüt, ezilenin, yoksulun ve
işçi sınıfının iradesi o küçük burjuvanın önünde diz çöksün diye var. Tüm programları,
tüm eylemleri bu amaca matuf. Ezilen de yoksul da işçi de bunların küçük burjuva
kariyerist varlıkları açısından bir değere ve anlama sahip değil. Tek putları,
küçük burjuva varlıkları.
Aydın
Çubukçu, o putu cilâlamak, örgütü içinde tekrar değerli ve anlamlı kılmak için Mahir’e
vuruyor.[3] “Erkekliğin kitabı” lafına atıfta bulunan Çubukçu, “Mahir’in
solculuğun kitabı”nı yazdığını söylerken esasında ona küfrediyor, aklınca onu
aşağılıyor. Mahir ve yoldaşlarını, kendi varlığını aklamak adına, anti-komünist
cenaha fırlatıp atıyor. Böylece kendi anti-komünistliğini gizleyebileceğini
sanıyor. Barış Yıldırım gibi hain kaçaklara akıl hocalığı yapıyor.
Çubukçu,
ölçüyü Avrupa ve ABD’den çekiyor. Oysa Mahir’le benzer şeyleri söyleyen İranlı
devrimciler var. Tüm tartışma; Sovyetler, kapitalist olmayan kalkınma yolu,
Ortadoğu gerçekliği ile ilişkili bağlam içinde sürüyor. Mahir, teoride ve
pratikte, muhayyel ve müstakbel bir ML parti adına, onun içinde ve onun için dövüşüyor.
Hep burjuvaların ve küçük burjuvaların partilerine uşaklık edenler, onu bu
sebeple idrak edemiyorlar.
Çayancılar,
yazdıkları kısa Dev-Genç tarihinde yaşanan her olayı, oluşan her olguyu ileride
oluşacak partiye göre değerlendirdiklerini söylüyorlar.[4] Bu anlamda, metin
boyunca tüm olgu ve olayları varolan CHP ve TİP ölçüsünde değerlendirenleri eleştiriyorlar.
Kendini tammış ve doğruymuş gibi satanlardan üstün olan “eksik ve yanlış” eleştirileri,
soyut yüce akademi âleminde değil, kavganın harında, bu mercekten bakarak
okunmak zorunda.
Bu
açıdan, bilinmeze, muhayyele ve müstakbele devrimci anlamda örgütlenen
Çayanların devrimciliği de Marksizmi de Çubukçu’nun önsel ve sonsal olarak CHP’ye
ve TİP’e örgütlü işçici solculuğundan daha hayırlıdır. Onların yanlışı,
doğrudur. Çubukçu’nun doğrusu ise yanlıştır. Kautsky, doğruyu söylüyordu, Lenin,
çoğu kişiye göre yanlıştı. Burada Leninci değil, Leninist olan, olma kavgasında
olan Çayanlardır. Çubukçu, neticede Bernstein-Kautsky çizgisine çekilmiş,
emperyalizmden medet umar hale gelmiş, “YP’li küçük burjuvalar cebimizi
doldursun” diye bekleyen bir liberal solcuya dönüşmüştür.
“Bu
yaşam, mücadele ve ölüm çizgisi, onun görüşlerini, âdeta açık eleştirel
değerlendirilmeden uzak tutulan bir tabu haline getirmiştir” diyerek Mahir
tabusuna saldıran Çubukçu, önce kendi küçük burjuvalığını konuşturduğu “işçi”
putuna saldırsın. “İşçi” deyince Marksist-Leninist veya sosyalist olduğunu
zanneden bir cahil o! “Her bıyığını buran kendini Stalin, her eteğini savuran,
Rosa sanmasın!” [Hikmet Kıvılcımlı]
Mahir’i
kendi teorik yaklaşımı üzerinden Marx-Lenin okumakla, kendi düşüncelerini ona
giydirmekle eleştiren Çubukçu, aynı şeyi kendisi Çayan’ı okurken yapıyor: “Denilebilir
ki Mahir Çayan, başından beri mücadelenin başka biçimlerini kategorik olarak
reddeden bir yol benimsemişti ve bütün eleştirilerinin özünü belirleyen de
buydu” diyor. Kendi kadrolarını silah alerjisine, korkusuna örgütlemek zorunda
olan Çubukçu, Mahir’i bu alerji ve korku üzerinden okuyor. Onun “emperyalizm
teorisinin başlıca tezlerini tartıştığını” söylüyor. Yalan söylüyor.
Mahir,
sadece ekseninde Çin-Sovyet geriliminin durduğu, emperyalizm tartışmaları,
barış içinde bir arada yaşama, üçüncü dünya halkları, sömürgecilikle mücadele
bağlamında okuyor, tartışıyor. Aynı tartışmayı yürüten İranlı devrimciler, Sovyet
çizgisine ve milliyetçi eksene bağlı kesimleri benzer düzlemde tartışıyorlar. Öne
atılıyorlar. Ama Çubukçu, sadece Avrupa’ya ve ABD’ye bakıyor. Japonya dediği
ülkede bile geçenlerde vefat eden Kozo gibi devrimciler, “uluslararası devrimin
ana ocağı Filistin’dir. Dünya devrimi oradan başlar”[5] deyip burada savaşmaya
gidiyorlar. Çubukçu ve örgütü, hâlâ Tiran Radyosu dinliyor. O radyoda Trump’ın damadına turistik bir adayı peşkeş çekenler konuşuyor. Çubukçu’ya hem Denizlerin mirasına
küfretmek, hem de “biz o bankanın parasını Denizler için çalmıştık” diye yalan
söylemek düşüyor.
Çubukçu,
utanmadan, Çayan’ı “kendiliğindencilik”le eleştiriyor. Sendika ağalarından ve
AKP’den alkış almak için Taksim’e sırtını dönen, “orada hırgür çıkar, işçiler
ürker” diye valiliğin emrini yerine getiren, mücadele alanlarından işçileri kaçıran,
grevleri efendilere satan örgütün lideri, kendiliğindencilik eleştirisi
yapıyor. Bu utanmazlığı kendi tarifiyle, “kitapsızlığına” borçlu olmalı.
Mahir,
özneliği pratikte ve ileriye dönük olarak kurarken, düz ve yavan bir reformist
olarak Çubukçu, hep belirli bir tarihsel kesitle ve ülkeyle ilgili malumatını
putlaştırıyor, gerçekliği o put etrafında döndürmeye çalışıyor. Mahir, kitleleri
dengenin kırılmasında özne olmaya davet ederken, buna dair bir zemin oluştururken,
Çubukçu, “hep bir ayaklanma olsun da bakarız ne yapacağımıza” diyor.
Gezi,
Çubukçu’nun tüm birikiminin çürüdüğü, çöktüğü momenttir. O kadar nesnelci ve
kitleci olan örgütler, Gezi karşısında tel tel dökülmüşlerdir.
Ayaklanmanın
şiddeti karşısında korkanlar, ya CHP’nin ya da HDP’nin gölgesine sığınmışlardır.
Sonra da “benim gibi bir emekçi varken bir küçük burjuvayı niye vekil yaptınız”
diye küsen EMEP başkanı, örgütünden ayrılmıştır. O küçük burjuvayı överken de “Soros’tan
ödül aldığına” vurgu yapmayı ihmal etmiyorlar. Gasteleri o nedenle her gün Sorosçu
“Kavala önderimiz hapisten çıksın gayrı” diye ağıt yakıyor. Duvara çentik
atıyor.
Nesnelliğe
ve kitle kuyrukçuluğuna göre inşa edilmiş “özne” ile nesnel-kolektif kavganın harında
imal edilmiş “özne”, hiç bir olmuyor. Devletin ve burjuvazinin inşa ve imal
ettiği nesnelliği ve kitleyi sorgulayanla, onları sorgusuz sualsiz rehber veya
peygamber bilenler de hiç bir olmuyor.
Çubukçu,
bir röportajında “Son 16-17 yılın yarattığı çöküntü ancak halkın demir
süpürgesiyle atılıp yerine yepyeni bir Türkiye kurulmasıyla giderilebilir” diyor.[6]
Ama o halka “demir süpürge”yi kim imal edip verecek, o halkın elindeki süpürge kim
olacak” sorularına cevap vermiyor. Hep efendilerden medet ummayı siyaset diye
yutturabiliyor.
Bugün
Evrensel gazetesi, “kuyu tipi cezaevi” ile ilgili haber yapıyor.[7] Habere
Aydın Çubukçu, 2000’de başlayan ölüm orucu sürecinde yaptığı gibi, şu yorumu
düşüyor: “Ben en verimli çalışmalarımı kuyu tipinde ürettim! Deniz yoldaş orada daha komik olacaktır.” Hayatı, daha doğrusu
bekayı put belleyenler, daha Hayat ismini verdikleri TV kanalını
yaşatamıyorlar.
Sırf
hayatta kalmak için örgütünü İngiliz’e, AB’ye, buranın burjuvasına, küçük
burjuvanın devlet partisine teslim edenler, teslim olmayan, emperyalizme-Siyonizme
kurşun olup yağan, işçi-köylünün savaşkan bilincine yedirilmiş devrimcileri
idrak edecek feraset, basiret ve cesaretten yoksundurlar.
Eren Balkır
8 Ağustos 2026
Dipnotlar:
[1] Vedat İlbeyoğlu, “Sol Partinin ‘Yan Yana’ Buluşması ve Sorular”, 4 Ağustos
2026, Evrensel.
[2]
Cangül Örnek, “1918-1923 Momentine Geri mi Dönüyoruz?”, 7 Ağustos 2026, Sol.
[3]
Aydın Çubukçu, “ Nuray Sancar, “Kuyu Tipi”, 7 Ağustos 2026, Evrensel.
[4]
Kurtuluş, “1965-1971 Arası Dönemde Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç”,
Mart 1971, İştiraki.
[5]
Jeremy Randall, “Dünya Devrimi Filistin’le Başlar”, 2023, İştiraki.
[6]
Hakkı Özdal, “Aydın Çubukçu Söyleşisi”, 6 Ocak 2020, Duvar.
[7]
Nuray Sancar, “Kuyu Tipi”, 7 Ağustos 2026, Evrensel.


0 Yorum:
Yorum Gönder