15 Ağustos 2026

İşe Yaramazlar



Ergenlik yıllarımdan beri aralıklı olarak depresyon geçiriyorum. Bu dönemlerin bazıları geçip giderken geride epey bir hasar bırakırdı. Kendime zarar verir, içe kapanırdım (aylarca odamdan çıkmazdım, sadece işsizlik maaşı almak veya tükettiğim az miktardaki yiyeceği satın almak için dışarı çıkardım), psikiyatri servislerinde zaman geçirirdim.

Bu halden tümüyle kurtulduğumu söyleyemem, ancak son yıllarda depresif dönemlerin hem sıklığının hem de şiddetinin büyük ölçüde azaldığını memnuniyetle söyleyebilirim. Bu, kısmen yaşam koşullarımdaki değişikliklerin bir sonucu, ancak aynı zamanda depresyonumu ve ona neden olan şeyleri farklı bir şekilde anlamamla da ilgili.

Kendi ruhsal sıkıntı deneyimlerimi, bunların özel veya benzersiz bir yanı olduğunu düşündüğümden değil, birçok depresyon türünün bireysel ve “psikolojik” çerçevelerden ziyade kişisel olmayan ve politik çerçeveler aracılığıyla daha iyi anlaşılabileceği ve onlarla en iyi şekilde mücadele edilebileceği iddiasını desteklemek için aktarıyorum.

Kişinin kendi depresyonu hakkında yazması zor. Depresyon kısmen, sizi kendini beğenmişlikle suçlayan alaycı bir “iç” ses tarafından oluşturulur: “Depresyonda değilsin, sadece kendine acıyorsun, kendini toparla” diye fısıldayan bu ses, mevcut halin cümle âleme aşikâr olmasıyla birlikte açığa çıkar. Tabii bu ses aslında bir “iç” ses değildir. Depresyon ile siyaset arasında herhangi bir bağlantı olmadığını inkar etmekte çıkarı olan kimi toplumsal güçlerin içselleştirilmiş ifadesidir.

Depresyonum, her zaman kelimenin tam anlamıyla hiçbir işe yaramadığıma dair inançla bağlantılıydı. Otuz yaşıma kadar hayatımın büyük bir bölümünü asla çalışamayacağıma inanarak geçirdim. Yirmili yaşlarımda yüksek lisans, işsizlik dönemleri ve geçici işler arasında salınıp durdum. Hiçbir role ait olmadığımı düşündüm. Yüksek lisans yaptığım alan da bana göre değildi. Aslında bir şekilde sahtekarlıkla mezun olmuş bir amatördüm, gerçek bir akademisyen değildim. İşsizdim ama aslında tam işsiz de değildim çünkü gidip iş aramıyordum. İşten kaçan biriydim. Geçici işlere de ait değildim. Yetersiz performans sergilediğimi hissettiğimden ve her halükârda bu ofis veya fabrika işlerine gerçekten ait olmadığımı düşündüğümden, “fazla iyi” olduğum için değil, bilâkis, aşırı eğitimli ve işe yaramaz olduğumdan, benden daha çok ihtiyacı olan ve hak eden birinin işini aldığımdan böyle düşünüyordum.

Psikiyatri servisinde yatarken bile, zihnimden geçen cümle şuydu: “Gerçekten depresyonda değilim.” Sadece işten kaçmak için depresyondaymış gibi yapıyordum ya da depresyonun cehennemvari paradoksal mantığına göre, çalışmaya yeteneğim olmadığı ve toplumda bana hiç yer olmadığı gerçeğini gizlemek için böyle davranıyordum.

Sonunda bir meslek yüksekokulunda öğretim görevlisi olarak iş bulduğumda, bir süreliğine ağzım kulaklarımda dolaşıp durdum. Ancak bu sevinç, doğası gereği, yakında daha fazla depresyon dönemine yol açacak olan değersizlik duygularından kurtulamadığımın deliliydi.

Bu role doğuştan yatkın olan birinde görmeye alıştığımız o sakin özgüvene sahip değildim. Belli ki, çok da derine inmemiş bir düzeyde, hâlâ öğretmenlik gibi bir işi yapabilecek türden bir insan olduğuma inanmıyordum. Peki bu inanç nereden geliyordu?

Psikiyatrideki baskın düşünce ekolü, bu tür “inançlar”ın kökenini, ilaçlarla düzeltilmesi gereken işlevsiz beyin kimyasında bulur. Psikanaliz ve ondan etkilenen terapi biçimleri, zihinsel sıkıntının kökenlerini aile geçmişinde ararken, Bilişsel Davranışçı Terapi, olumsuz inançların kaynağını bulmaktan ziyade, onları bir dizi olumlu öyküyle değiştirmekle ilgilenir.

Bu modellerin tümü yanlış değil, ancak onların aşağılık duygusu bu biçimlerinin en muhtemel sebebini, toplumsal iktidarı gözden kaçırdıklarını söylemek gerek. Beni en çok etkileyen toplumsal iktidar biçimi sınıfsal iktidardı. Elbette cinsiyet, ırk ve diğer baskı biçimleri de aynı ontolojik aşağılık duygusunu üreterek işliyor ve bu duygu en iyi şekilde yukarıda dile getirdiğim düşüncede ifade ediliyor: Kişi, egemen gruba tahsis edilmiş rolleri yerine getirebilecek türden bir insan değildir.

Capitalist Realism [“Kapitalist Gerçekçilik”] adlı kitabımın okurlarından birinin ısrarı üzerine David Smail’in çalışmalarını araştırmaya başladım. Terapist olan ancak pratiğinde iktidarı merkezine koyan Smail, depresyonla ilgili tesadüfen vardığım hipotezleri doğruladı. Smail, önemli kitabı The Origins of Unhappiness’ta [“Mutsuzluğun Kökenleri”], sınıfın izlerinin silinmesin diye tasarlandığını söylüyor. Doğuştan kendilerini daha aşağıda görmeye alıştırılanlar için, nitelik veya zenginlik edinmek, gerek kendi zihinlerinde gerekse başkalarının zihinlerinde, hayatlarının çok erken dönemlerinde onları damgalayan temel değersizlik duygusunu silmek için nadiren yeterli olacaktır. “İçinde bulunması 'gereken” toplumsal çevrenin dışına çıkan biri, her zaman baş dönmesi, panik ve dehşet duygularına kapılma tehlikesiyle karşı karşıyadır:

“[...] yapayalnız, dımdızlak, kopuk, düşmanca bir alanla kuşatılmış, birden her türden bağını yitirmiş, istikrarsız, sizi ayakta tutacak veya yerinizde sabit kılacak hiçbir şey olmadan kala kalıyorsunuz. Baş döndürücü, mide bulandırıcı bir gerçek dışılık sizi ele geçiriyor. Kimliğinizin tamamen kaybolması, tam bir sahtekârlık duygusu sizi tehdit ediyor. Burada, şimdi, bu bedende, bu şekilde giyinmeye hakkınız yok. Siz bir hiçsiniz ve ‘hiçlik’, tam da olmak üzere olduğunuz şeydir.”

Egemen sınıfın bir süredir başvurduğu en başarılı taktiklerden biri, sorumluluk yüklemek. Alt sınıfın her bir üyesi, yoksulluklarının, fırsat yoksunluklarının veya işsizliklerinin kendi suçları ve yalnızca kendi suçları olduğuna inanmaları konusunda teşvik edilmektedir. Bireyler, zaten var olmadıklarına (sadece zayıfların uydurduğu birer bahane olduklarına) inandırıldıkları toplumsal yapıları değil, kendilerini suçlayacaklardır.

Smail’in “büyülü iradecilik” olarak adlandırdığı şey, her bireyin kendini istediği gibi şekillendirme gücüne sahip olduğuna dair inanç, çağdaş kapitalist toplumun baskın ideolojisi ve gayri resmi dinidir:

Bu ideoloji, politikacılar kadar televizyon ekranlarına çıkıp duran “uzmanlar”ı ve iş dünyası guruları tarafından da desteklenmektedir. Büyülü iradecilik, şu anda tarihsel olarak düşük düzeyde olan sınıf bilincinin hem bir sonucu hem de bir nedenidir. Madalyonun bir yüzünde “büyülü iradecilik” varsa diğer yüzünde depresyon vardır.

Depresyonun temelinde, hepimizin kendi sefaletimizden sadece kendimizin sorumlu olduğunu, dolayısıyla o sefaleti bizatihi hak ettiğimizi söyleyen inanç yatar.

İngiltere’de uzun süredir işsiz olanlar çözümü olmayan bir çelişkiyle uğraşıp duruyorlar: ucu da pis: Hayatı boyunca “hiçbir işe yaramazsın” mesajını alan bir kesime, bir yandan da “istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz” deniliyor.

İngiltere halkının kemer sıkma politikalarına kurbanlık koyun gibi boyun eğmesini, kasıtlı olarak yaratılmış bir depresyonun sonucu olarak görmeliyiz. Bu depresyon, (küçük bir elit kesim haricinde) işlerin daha da kötüye gideceği, iş sahibi olmanın bile bir şans olduğu (bu yüzden ücretlerin enflasyonla aynı hızda artmasını beklemememiz gerektiği), refah devletinin kolektif hizmetlerini karşılayamayacağımız gerçeğinin kabulünde kendini göstermektedir.

Kolektif depresyon, egemen sınıfın yeniden boyun eğdirme projesinin sonucudur.

Bir süredir harekete ve eyleme geçebilecek türden insanlar olmadığımız fikrini giderek daha fazla kabulleniyoruz. Neticede bu kabullenmenin, bireysel olarak depresyonda olan bir kişinin “kendine çekidüzen verip depresyon denilen gayya kuyusundan çıkma” iradesi göstermekle ilgisinin olmadığını görmek gerek.

Sınıf bilincinin yeniden inşası gerçekten de meşakkatli bir görevdir. Bu sonuca hazır çözümlere başvurularak ulaşılamaz. Ancak kolektif depresyonumuz bize ne derse desin, o bilinci yeniden inşa edebiliriz.

Yeni siyasi katılım biçimleri icat edilebilir, yozlaşmış kurumlar yeniden canlandırılabilir, her bir kişinin özel dünyasına hapsedilmiş hoşnutsuzluk siyasallaşmış öfkeye dönüştürülebilir. Bunların hepsi yapılabilir. Yapıldığı vakit o zaman görün nelerin mümkün hale geldiğini?

Mark Fisher
2014
Kaynak

0 Yorum: