Cem Özdemir ve Tobias Lindner

Yeşiller Partisi’nden Cem Özdemir ve Tobias Lindner’in Alman Silâhlı Kuvvetleri için Yürüttüğü Kampanya
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya, ilk muharebe görevini 1999 baharında oluşturdu. Bu askerî harekâtın ardında o dönemin Yeşiller Partisi üyesi dışişleri bakanı Joschka Fischer vardı. Yirmi yıl sonra eski barışçılar, savaşa yüzlerini dönüşlerini kutluyorlar ve kendilerini Alman militarizminin öncü partisi olarak takdim ediyorlar.
Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesinin Perşembe günkü sayısına yazdıkları “Yeşiller’in Dış Politikası Neden Silâhlı Kuvvetler’e Muhtaç?” başlıklı yazıda eski Yeşiller Partisi lideri Cem Özdemir ve partinin sözcüsü Tobias Lindner, “NATO’nun kızıl-yeşil federal hükümetini desteklemek için verdiği konuşlanma kararı, partimizin maruz kaldığı en çetin sınavdı” diye yazıyor.
Sonra bu cümleye şunu ekliyorlar: “Uzun lafın kısası, kendisini barışın partisi olarak inşa etmiş olan partimiz, bugün şunu söylemektedir: askeriyenin kullanılmasına ihtiyaç vardır ki Almanya ve Avrupa insanî yardım ile ilgili sorumluluklarını yerine getirebilsin.”
Yeşiller’in yürüttüğü propaganda, bize George Orwell’ın 1984 isimli romanında geçen “Uydurma Haber”i hatırlatıyor. Burada gerçeklik altüst ediliyor. Savaşı yürüten güç “barış partisi” olarak takdim ediliyor, ordunun kullanılması “insanî yardım” faaliyeti olarak değerlendiriliyor. Oysa gerçek çok farklı. NATO'nun Yugoslavya’yı bombalaması, uluslararası hukuka aykırıydı. Bu saldırı sonucu siviller öldürüldü, binlerce insanın çile çekmesine neden olundu. Alman ordusunun sonraki süreçte Orta Asya, Afrika ve Ortadoğu’da düzenlediği harekâtlarda asıl dert, emperyalist çıkarlardı. Ordu, bu çıkarlara göre hareket etti.
Özdemir ve Lindner, Yeşiller Partisi’nin Almanya’nın savaş politikasını gelecekte de desteklemeyi sürdüreceği, kendi askerlerinin canlarını bu uğurda feda edeceği konusunda akıllarda hiçbir şüpheye yer bırakmıyor.
“Almanya Federal Meclisi’nin üyeleri olarak biz, orduyu dış görevlere gönderiyoruz, askerlerin hayat planlarına müdahale ediyoruz, birilerinin annesini, babasını veya dostunu uzak diyarlara yolluyoruz. Her şeyden önce insanların hayatını riske sokuyoruz. Bu sorumluluk, parlamenter olarak omuzlarımızda taşıdığımız çok ağır bir yük. Bireysel görevlerin bir önemi yok. Bugün Alman Silâhlı Kuvvetleri’nde askerlik yapan 260.000 insan parlamentonun desteğini hak ediyor.”
Dünya genelinde Alman emperyalizminin çıkarlarını savunmak adına Özdemir ve Lindner, Avrupa ordusu kurulması ve silâhlandırılması talebinde bulunuyor. “Alman Silâhlı Kuvvetleri geleceğe hazır olmalı, yeterince teçhizata sahip olmalı ki sorumluluklarını yerine getirebilsin” diyorlar. Bu da doğal olarak “mevcut becerilerin ve AB’ye üye devletlerin planlarının uyumlu kılınmasını ve uzun vadede bir Avrupa ordusunun kurulmasını gerekli kılıyor. Bu ordunun NATO ile çelişki yaşamasına hiç gerek yok.”
Yeşiller Partisi liderlerinin askerî mekanizmaya dâhil olma ve Almanya-Avrupa savaş siyasetini devreye sokma konusunda aceleci olduklarına hiç şüphe yok. Makalenin FAZ’da yayınlandığı gün Özdemir ve Lindner, Avrupa Komisyonu üyeliği üzerinden kullandıkları sosyal medya hesaplarında asker kıyafetleriyle çıktılar karşımıza. Özdemir, Instagram hesabına şunu yazdı: “Yeşiller Partisi üyesi Alman ordusunda. Nasıl, olmuş mu? Bence olmuş.” Özdemir ve Lindner, bir hafta boyunca bir askerî birlik bünyesinde kalmış ve askerlerle görüş alışverişinde bulunmuş.
Yeşiller Partisi üyesi siyasetçilerin orduda geçirdikleri bu bir haftalık faaliyete “InfoDVag” (Silâhlı Kuvvetler’de Resmi Bilgilendirme Etkinliği) deniliyor.
Ordunun internet sitesinde bu tür etkinliklerin ne ile ilgili olduğuna dair bilgiler mevcut. Burada amaç, sivil toplum yöneticilerini ve siyasetçileri cezbetmek, ordunun görev ve hedefleri konusunda destek almak.” Etkinliğin bir parçası olarak “tüm katılımcılara askerî hizmet dâhilinde bazı görevler de veriliyor.”
Almanya Federal Meclisi üyelerine ve parlamenterlere ek olarak DVag’a aynı zamanda “iş dünyasından üst düzey yöneticiler, kamu hizmetleri idarecileri, bilim dünyasından isimler, işveren temsilcileri, işçi sendikaları temsilcileri ve STK yöneticileri de katılıyor. Bunlara üst düzey devlet memurları, hâkimler, savcılar, eğitim, araştırma ve medya alanından seçilmiş temsilciler eşlik ediyor.”
Başka bir ifadeyle, siyaset, ekonomi, bilim, devlet idaresi ve sendikacılık alanına mensup seçkinler, ordu adına lobi faaliyeti yürütmekle kalmıyorlar aynı zamanda ordu bünyesinde eğitim de görüyorlar.
Münster’deki etkinlikle alakalı olarak ordunun hazırladığı raporda, “büronuzdan çıkın, orduya katılın” deniliyor. Bu cümleyi düz manada ele almak da mümkün. Çekilen fotoğraflarda Yeşiller Partisi üyesi parlamenterlerin ve diğer katılımcıların Münster’deki Zırhlı Birlikler Okulu’nda asker gibi yemin ettiklerine, Leopard tankına bindiklerine, teçhizatlı birer piyade gibi eğitim gördüklerine tanık oluyorsunuz.
Programda katılımcılar, ayrıca üst düzey eğitimden geçiriliyor, kendilerine tanklar, silâhlar ve teçhizat hakkında bilgiler veriliyor, temel atış talimi yaptırılıyor, ağır silâhların kullanımına izin veriliyor, sahada yaşama, engellerin aşılması ve yön bulma egzersizleri yaptırılıyor, son olarak da tank müzesi ziyaret ediliyor.
Gerçek şu ki Yeşiller Partisi’nin önde gelen iki temsilcisinin bu askerî faaliyete büyük bir coşkuyla katılmış olmaları, bizim zihnimizde tek bir fikrin cisimleşmesine neden oluyor: Yirmi yıllık savaş politikasının ardından Yeşiller’in parti sembollerinde kullandığı yeşil rengi, zaman içerisinde ordunun haki yeşiline dönüşmüş.
Johannes Stern
17 Haziran 2019

Faşizm ve Sosyal Demokrasi

Küçük Burjuvazi ve Proletarya
Yüzünü Neden Faşizme Dönüyor?
Çünkü yaklaşmakta olan dünya savaşı, millet meselesinin, yani sotede beklemekte olan askeri ve ekonomik saldırılara karşı milleti savunma meselesinin gündeme gelmesine sebep oluyor. Çünkü sosyal demokrasi, patronları korumak için tüm milleti feda ediyor, oysa herkes biliyor ki millet feda edilirse patronlar da onunla birlikte feda edilir. Sosyal demokrasi, savaş dâhilinde tarafsız kalmayı vaaz ediyor ve aslında tarafsızlığın zayıf değil güçlü bir konuma sahipseniz geçerli bir pozisyon olduğunu unutuyor. Güçlü ittifaklar oluşturup özsavunma iradesini pekiştirmek ve bağımsız pazarlar oluşturmak gibi adımlar atmak suretiyle tarafsızlık konumunu pekiştirmesi için millete gerekli gücü vermiyor. Yani aslında sosyal demokrasi, halkın belirli kesimlerinin, sosyal demokrat siyasetin ortaya çıkarttığı bir sonuç olarak, bitişikteki kapının eşiğinde toplanmasını, yani yüzünü faşizme dönmesini istiyor.
Küçük burjuvazi ve proletarya yüzünü faşizme dönüyor çünkü sosyal demokrasi gelecek konusunda herhangi bir vizyona sahip değil. İçişleri gibi dışişlerinde de siyasetsiz ve vizyonsuz. Sosyal demokrasi, İskandinav kaynaklı fikriyata toplumsal bir muhteva kazandıramadığı gibi tüm İskandinavya’da sosyalizmi geniş bir toplumsal zemin üzerinde inşa edemiyor. İçişleri ile ilgili olarak sosyal demokratların tavrını anlamak için onların tıp sektöründeki aşırı yığılma meselesine yönelik yaklaşımına bakmak kâfi. Bu alana baktığınızda “çok fazla doktor var, yeterince doktorumuz mevcut” diye düşünüyorsunuz. Sonra da şu soruyu soruyorsunuz: kariyerleri önünde engel bulunan o gençler hangi alana yönelsinler?
Herkes yüzünü faşizme dönüyor, çünkü sosyal demokrasi sosyalist fikirlerin propagandasını yapmıyor, sosyalist programı yürürlüğe koymuyor. Tüm üretim sistemi dönüştürülmedikçe siyaset denilen ağır işçilik üzerinden orta sınıflara ve proletaryaya avantajlar sağlanamaz, sağlansa bile bu avantajlar yeterli gelmez. Sosyalizm, emtianın dağıtılması değil üretilmesi ile ilgili bir meseledir. Üretim, artık değer ve kâr elde etme ihtiyacı gereği genişletilmeli, planlanmalı ve özgürleştirilmelidir. Bu noktada faşist ülkünün karşısına gerçek manada sosyalist olan ülkü çıkartılmalıdır. İyi vasıflarınızı gizleyerek kimseyi kazanamazsınız. Proletarya ve orta sınıflar, sosyalist ülküler kendilerine izah edildiği takdirde onlardan korkmazlar, onlarda korkmalarını gerektirecek hiçbir yön bulunmamaktadır.
Yüzler faşizme dönüyor, çünkü sosyal demokrasi sosyalist ülküleri propaganda ettiği noktada komünistlerden kaçıyor, onları ütopik olmakla eleştiriyor ve işçi sınıfı ile orta sınıf için bir tehlike olduğunu söylüyor. Dolayısıyla aslında komünizm korkusunu bizzat sosyal demokrasi yaratıyor, sonuçta komünizm korkusu da sosyalizm korkusunu koşulluyor!
İşçiler ve orta sınıfı yüzlerini faşizme dönüyor, çünkü bugün mülkiyeti, özelde bireysel mülkiyeti faşizm sosyal demokrasiye kıyasla daha iyi koruyor, çünkü sosyalistler mülkiyeti sadece sosyalist formu dâhilinde koruyup onda bir artışa yol açabiliyorlar.
Sosyal demokrasi komünizmle değil de faşizmle mücadele etmek istiyorsa kendi savaş düzenini oluşturmalı ve bu düzen faşistlerin mevcut düzenine kafa tutacak hatta onu aşacak düzeyde olmalıdır. Sosyal demokratlar sosyalist ülküleri propaganda etmeli, sosyalizmin faydalı, üstün ve ilerici olduğunu her yerde dile getirmeli ve tüm bu sözleri eylemleriyle kanıtlayıp desteklemelidir. Onlara lazım gelen, geleceğe uzanan yolu açacak (İskandinavya’nın birleşmesini ve sosyalist ekonomiyi koşullayacak) iç ve dış siyasetle ilgili bir büyük programdır. Sosyal demokratlar, içeride ve dışarıda ittifaklar kurmalı yani bir yandan işçileri, köylüleri, aydınları ve küçük esnafı birleştirirken (ki bu noktada tarım ürünlerin fiyatlarının ancak işçilerin ücretleri arttığı takdirde artabileceği insanlara anlatılabilir) bir yandan da İsveç’i, Norveç’i ve Danimarka’yı birleştirmelidir.
Bertolt Brecht
Yaz 1939
[Brecht on Art and Politics, Ed. Steve Giles ve Tom Kuhn, Bloomsbury, 2003, s. 191-193.]
Not: Brecht bu yazıda İskandinav hükümetlerinin Nazi Almanyası ile saldırmazlık anlaşması imzalanması önerisi üzerinde duruyor. Almanya’nın baskısıyla Danimarka bu anlaşmayı imzalarken diğer İskandinav ülkeleri “tarafsız” kalacaklarını beyan ediyorlar.

Suudi Arabistan’da Komünistler ve Kooptasyon

1975’te Kral Faysal suikasta kurban gidince yerine Halid geçti. Halid’in kral olmasıyla genel af ilân edildi ve solcu hareketlere mensup politik tutsaklar serbest bırakıldılar, ayrıca yurtdışında sürgünde olanların ülkeye dönmelerine izin verildi. Geri dönenler, 1973’teki petrol krizinden beri büyümekte olan rantiye devletin himayesine girdiler. Bu isimler, Suudi Arabistan’da fikir alanında birer “liberal” olarak arz-ı endam ettiler.[1] Abdülkerim Humud gibi solcular, Şii siyasetine entegre oldular.[2] Bu genel af, 1993’te Suudi muhalefetine mensup aktivistler için çıkartılan genel af için emsal teşkil etti. Öte yandan, seksenlerde Şii İslamcılar solcularla sürekli alay ettiler ve onların 1975’te devlet tarafından rüşvetle satın alındıklarını, zaman içerisinde birer kapitaliste ve bürokrata dönüştüklerini söylediler.[3] Genel af, aynı zamanda üyeleri ülkeye geri dönen ama süreç dâhilinde propaganda faaliyetlerini sonlandıran AYHDP’nin [Arap Yarımadası’nda Halkın Demokrasi Partisi –el-hizbü’l demuqrati el-şabi fi el-cezire el-arabiyye] de tasfiyesine sebep oldu.[4]
AYHDP’nin yerini ise Arap Yarımadası’nda Sosyalist Eylem Partisi [hizbü’l amel el-iştiraki fi el-cezire el-arabiyye] aldı. Marksist-Leninist bir parti olarak SEP, Arap Milliyetçileri Hareketi [AMH] ve FHKC ile aynı çizgide hareket etti. ABD’de bulunan ve Arap milliyetçilerinin etkisi altında olan Suudi öğrenciler bu partiyi 1972’de kurmuşlardı. Ağırlıklı olarak Irak kanadından oluşan Baasçılar, komünistler, Arap milliyetçileri ve Libyalılar, ABD’de faal olan Arap Öğrencileri Örgütü’nde [munazzamat el-talebetü’l arab] hâkimiyeti ele geçirmek için mücadele eden ana yapılardı. Bu örgüt içerisinde önemli bir yere sahip binlerce Suudi öğrenci de faaliyet yürütmekteydi. Birçok farklı akım, bu öğrencileri etkilemek ve onlara yayınlarını okutmak için uğraşıyordu.[5] Nihayetinde aralarında çok sayıda Şii’nin de bulunduğu birçok SEP üyesi, Suudi Arabistan’ın Doğu Bölgesi’ne dönüp bürokrat ve gazeteci oldu. En önemli taleplerinden biri olan Şiiliğe yönelik ayrımcılığı süreç içerisinde ortadan kaldırdılar. Parti, ayrıca silâhlı mücadele fikrini de savunmaya devam etti, hatta 1979/80’de Katif’te yaşanan silâhlı ayaklanmada yer aldı. Sonrasında ise örgüt, hiçbir askerî eylemde bulunmadı.[6]
1961 sonrası süreçte Milli Kurtuluş Cephesi ve Arap Milli Kurtuluş Cephesi [cebhetü’l taharruru’l vatani el-arabiyye] içerisinde komünistler faaliyet yürütüyorlardı. Bu komünistler, Suudi Arabistan Komünist Partisi’ni [el-hizbü’ş şuyui fi el-su’udiyye] ancak 1975 yılında kurabildiler.[7] Komünist Parti, kongresinde Sovyet yanlısı bir çizgiyi benimsedi ve petrol kaynaklarının millileştirilmesini, yeni bir anayasanın kaleme alınmasını ve yeni bir meclisin oluşturulmasını talep etti.[8] Sovyetler’den sınırlı destek alan partinin faaliyetleri esas olarak bildiri yayınlama ve Moskova Radyosu’nda yayın yapma üzerine kuruluydu.[9] Düzenli çıkarttığı yayının adı Tarik’ül Kadihin [Ezilenlerin Yolu] idi. Necib Huneyzi gibi kadroları önde gelen Şii ailelerine mensuplardı ve esas olarak Şiilerden destek görüyorlardı. Ali Dumeyni gibi gazetecilik yapan ve aynı zamanda Sünni olan isimler de vardı. Birçok partili, Sovyetler’de, Doğu Almanya’da ve komünist blok içerisinde yer alan başka ülkelerde eğitim gördü.[10] Bazıları ise ellilerde grevlere öncülük eden isimlerin oğulları idi.[11] 1984’te yaptığı ikinci kongresinde parti, yeni bir program kaleme aldı ve bu program uyarınca Şiilerin orduya ve güvenlik hizmetlerine katılımına izin verilmesini talep etti.[12] Partiye bağlı faaliyet yürüten çok sayıda gençlik, öğrenci, kadın ve işçi örgütü vardı ve bu örgütler, Suudi Arabistan dışında temsilcilere ve kendi iç yayınlarına sahiplerdi. Partide, bilhassa gençlik hareketinde ağırlığı ileri gelen Şii ailelerine mensup kişiler oluşturmaktaydı.[13] 1984’te Suudi İşçileri Birliği [ittihadül el-ümmel fi el-su’udiyye] kuruldu ve SBKP çizgisine bağlı yayınlar çıkartıldı.[14] Tüm bu faaliyetlere karşı partinin toplam faal üye sayısı yüzü geçmedi.[15]
Toby Matthiesen
[The Other Suudis: Shiism, Dissent and Sectarianism, Cambridge University Press, 2015, s. 86-89.]
Dipnotlar
[1] Abir, Saudi Arabia: Government, 57; Hertog, Princes, 99; Najib al-Khunayzi, “al-nishat al-siyasi li-l-shi’a fi al-su’udiyya” (Suudi Arabistan’da Şiiliğin Politik Söylemi) , Rasid (25 Ekim 2003 ); Krimly, Political Economy, 349; Stéphane Lacroix, Awakening Islam: The Politics of Religious Dissent in Contemporary Saudi Arabia (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2011), 15-20.
[2] Seksenler ve doksanlar boyunca Humud, kraliyet ailesi ile Şii muhalefeti arasında yürütülen müzakerelerde özel görevli olarak yer aldı. Ibrahim, Shiis, 180.
[3] Bkz. al-Thawra al-Islamiyya 38 (Haziran 1983), 7; Abd al-Latif Muhammad al-Amir, al-haraka al-islamiyya i al-jazira al-arabiyya (Arap Yarımadası’nda İslamî Hareket) (n.p.: Munazzamat al-Thawra al-Islamiyya fi al-Jazira al-Arabiyya/al-Safa li-l-Nashr wa-l-Tawzi, 1408AH [ 1987 /88]), 48. 1975 genel affının eleştirisi ve eski muhalif isimlerin Bağdat merkezli “Suudi Arabistan Dayanışma ve Barış Konseyi” aracılığıyla ikna edilmesi girişimlerine yönelik eleştiriler konusunda bkz. Middle East Contemporary Survey (MECS ), 1977–8, Cilt. 2, 679.
[4] Al-‘Akri, al-tanzimat, 205-11.
[5] Abdülnebi Akri ile mülâkat, Londra, Temmuz 2010.
[6] Filistin, Lübnan, Irak ve başka ülkelerde de Sosyalist Eylem Partisi şubeleri vardı. Suudi Arabistan’daki SEP, bu şubelerle ilişki içerisindeydi. Suudi Arabistan SEP’i ile mülâkat, Şubat 1984, yayınlandığı yer: MERIP Reports 130 (Şubat 1985), 15-19. Al-Hasan, “al-muarada;” al-Akri, al-tanzimat, 214-27.
[7] Suudi Arabistanlı komünistlerle ilgili daha fazla bilgi için Doğu Bölgesi’nden iki eski komünistin, Şii Ali Avvami ile Sünni İshak Şeyh Yakub’un hatıratına bakılabilir. Ali Avvami, otobiyografi kaleme alan ilk Suudi Şii solcudur. Kitap, içeriğinin hassas olması sebebiyle 2012’de yazar vefat ettikten sonra yayınlanabildi. Al-‘Awwami, al-haraka. Bkz. Yakub’un dört ciltlik hatıratı, Ishaq al-Shaykh Yaqub, wujuh fi masabih al-dhakira (Hatıra Lambalarının Yüzleri), 4 cilt., cilt. 1 (Kuwait: Dar Qurtas lil-Nashr, 2001), cilt. 2 (Kuwait: Dar Qurtas li-l-Nashr, 2005), Cilt. 3 (Kuwait: Dar Qurtas li-l-Nashr, 2007), cilt. 4 (Beyrut: Dar al-Farabi, 2011). Hatıratının başka bir kısmı ve Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde geçirdiği dönemle ilgili olarak bkz. Ishaq al-Shaykh Yaqub, inni ashummu raihat Mariyam (Meryem’i kokluyorum), cilt. 2 (Beyrut: Dar al-Farabi, 2010) ve politik tutsak olarak geçirdiği döneme dair değerlendirmesi için: Ishaq al-Shaykh Yaqub, al-musaala (Sorgu) (Beyrut: Dar al-Farabi, 2011).
[8] Al-Attar, al-harakat, 154, 176f.; Salameh ve Steir, “Political Power,” 20f.
[9] Fahd al-Qahtani, shuyuiyyun i al-su udiyya: dirasa fi al-alaqat al-sufitiyya al-suudiyya (Suudi Arabistan’da Komünistler: Sovyetler-Suudi Arabistan İlişkileri Üzerine İnceleme) (n.p.: n.p., 1988); Mark N. Katz, Russia and Arabia: Soviet Foreign Policy toward the Arabian Peninsula (Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1985), 142f.; Aryeh Y. Yodfat, The Soviet Union and the Arabian Peninsula: Soviet Policy towards the Persian Gulf and Arabia (Londra: Croom Helm, 1983), 133f.
[10] Örneğin Sovyetler Birliği’ndeki öğrencilere yönelik bir dergi çıkartılıyordu. Bu dergide hem 1979’daki intifada ile makalelere hem de Moskova’daki Halkın Dostluk Üniversitesi ile ilgili yazılara yer verilmekteydi. Rabitat al-Talaba al-Suudiyyin fi al-Ittihad al-Sufiti, al-Isha’ 3 (Temmuz1980). Nachlass Prof. Dr. Gerhard Höpp, Signatur 10.15.087, Zentrum Moderner Orient, Berlin, Germany.
[11] Louër, Transnational, 44.
[12] Al-‘Akri, al-tanzimat, 45; Vassiliev, The History, 464.
[13] Suudi Arabistan Komünist Partisi eski üyesi ile mülâkat, Riyad, Kasım 2008. İsimleri: rabitat al-nisaal-dimuqratiyya fi al-suudiyya (Suudi Arabistan’da Demokratik Kadın Derneği) ve ittihad al-talaba fi al-su’udiyya (Suudi Arabistan’da Öğrenci Birliği. Al-Akri, al-tanzimat, 55f. Gençlik kanadı konusunda bkz. Ittihad al-Shabab al-Dimuqratii al-Suudiyya, wathaiq al-mu’tamar al-thani li-ittihad al-shabab al-dimuqrati fi al-suudiyya 1986 (Suudi Arabistan Demokratik Gençlik Birliği İkinci Kongresi Belgeleri) (n.p.: n.p., n.d.).
[14] Merkezi yayın organı: Sawt al-Ummal (İşçilerin Sesi), sadece sekiz sayfa olarak yayınlanan gazete 1989’da ARAMCO’da yabancı işçilerin işe alınmasını, Suudi işçilerin işten çıkartılmasını eleştirdi. Sawt al-Ummal 10 (Nisan 1989), If.
[15] Eski bir Suudi Arabistan Komünist Partisi üyesi ile mülâkat, Suudi Arabistan, 2011. Bazıları bu rakamın sadece otuz olduğunu, bunların da büyük bir kısmının sürgünde yaşadığını söylüyor. Holden ve Johns, The House of Saud, 532; Peterson, Historical Dictionary, 121.

Farah Diba’ya Açık Mektup

Mektup, Konkret dergisinin Haziran 1967 tarihli sayısında yayınlandı. Fakat yazının büyük bir kısmına dergide yer verilmedi. Almanya’yı ziyaret eden İran şahını protesto eden Berlin Yüksekokulu öğrencileri, 2 Haziran 1967 günü mektubu broşür hâlinde yayınlayıp tüm ülke genelinde dağıttılar.
* * *
İyi günler Bayan Pehlevi,
Size yazma fikri, bir imparatoriçe olarak yaşamınızı anlattığınız Neue Revue dergisinin[1] 7 ve 14 Mayıs tarihli sayılarını okurken aklımıza geldi. Yazıyı okurken sizin İran konusunda yeterince bilgiye sahibi olmadığınız izlenimini edindik. Bu sebeple siz, esasen Alman kamuoyunu da yanlış bilgilendiriyorsunuz.
“İran yazları çok sıcaktır, ben de birçok İranlı gibi ailemle birlikte Hazar Denizi kıyısındaki sayfiye yöresine tatile gittim” diyorsunuz.
“Birçok İranlı gibi” ifadesi sizce biraz abartılı değil mi? Örneğin Belucistan ve Mehran’da “birçok İranlı”, nüfusun yüzde sekseni, kalıtsal frengiden mustarip. Ayrıca İranlıların ekseriyeti, yıllık geliri yüz doların altında olan köylülerden oluşuyor. İranlı kadınların büyük bir kısmının iki çocuğundan biri, yüz çocuğun ellisi, açlık, yoksulluk ve hastalıktan ölüyor. Sizce günde 14 saat halı dokuyan çocukların ekseriyeti, yazları Hazar Denizi kıyısındaki sayfiye yöresine tatile gidiyor mudur?
O 1959 yazında Paris’ten memleketinize dönüşünüzde Hazar Denizi kıyısına gittiniz, çünkü “İran pilavına ve özellikle de meyvelerinize, tatlılarınıza ve gerçek bir İran sofrasını oluşturan, yalnızca İran’da bulunabilecek her şeye hasret kalmıştınız”.
Oysa siz de biliyorsunuz, birçok İranlının bırakalım tatlıyı, bir dilim ekmeğe hasret kaldığını. Örneğin Mehdiabadlı köylüler için “İran sofrası” suda yumuşatılmış samandan oluşuyor. Tahran’dan yalnızca 150 kilometre uzaklıkta yaşayan bu köylüler, çekirgelerin kökünün kurutulmasına karşı çıktılar çünkü temel gıdaları çekirgeydi. İnsan, bitki kökleri ve hurma çekirdeği yiyerek de yaşayabilir; uzun süre değil, iyi de değil ama açlık çeken İran köylüleri tam da bunu deniyorlar. Gelgelelim otuz yaşında ölüyorlar. Bir İranlının ortalama yaşam süresi bu. Lâkin siz gençsiniz, daha 28 yaşındasınız; önünüzde “yalnızca İran’da bulunabilecek” iki güzel yıl daha var.
Paris’ten döndüğünüzde Tahran’ı da değişmiş buldunuz: “Binalar, mantar gibi yerden bitmişti, caddeler daha geniş ve ferahtı. Arkadaşlarım da değişmiş, güzelleşmiş, gerçek birer genç kadına dönüşmüşlerdi.”
Bu sözleri sarf ederken bir yandan da New York Times’da çıkan bir yazıda ifade edildiği üzere, “alt sınıflara mensup milyonları, Tahran’ın güneyinde yeraltı mağaralarında ve insanlarla dolup taşan, tavşan kümesine benzer kerpiç kulübelerde yaşayan 200.000 insanın evlerini” görmezlikten geldiniz. Bu tür şeylerin karşınıza çıkmasını engelleme görevini Şah’ın polisi üstlenmişti çünkü. 1963 yılında bir polis birliği, zengin mahallelerin yakınında bir inşaat temeli çukuruna sığınan bine yakın insanı, yazları Hazar Denizi kıyısına tatile gidenlerin göz zevki bozulmasın diye, döverek dışarı atmıştı. Şah, tebaasının bu tür konutlarda yaşamasından kesinlikle rahatsız olmuyor. Onun asıl katlanılmaz bulduğu, yalnızca kendisinin, sizin ve benzerlerinizin bu manzaraya şahit olmanız. Bununla birlikte, Şah, kentlilerin durumunu nispeten daha iyi buluyor. Güney İran’ı anlatan bir seyahatnamede yazar, “yıllarca solucan gibi çamurda yuvarlanan, yabani otlarla ve kokmuş balıkla beslenen çocuklar tanıyorum” diye yazmış. Bu çocuklar sizin değil, şükür ki öyle, buna şükretmek tabii ki hakkınız, ama gelgelelim bunlar gene de çocuk.
Yazınızda “Almanya, tıpkı Fransa, İngiltere, İtalya ve diğer yüksek kültürlü halklar gibi, sanatta ve bilimde öncü konumda ve bu, gelecekte de böyle olmaya devam edecek” demişsiniz.
Şahımız’a şükürler olsun. Federal Almanya konusuna gelecek olursak eğer, bence böylesi öngörülerde bulunmayı Alman kültür politikası uzmanlarına bırakın. Onlar, bu konulardan daha fazla anlarlar. Ama İran nüfusunun yüzde 85’inin, hatta kırsal nüfusun yüzde 96’sının okuma-yazma bilmediğini açıkça neden açıktan dile getirmiyorsunuz? 15 milyon İran köylüsünün yalnızca 518.480’i okuyabiliyor. Ancak 1953’te Musaddık’a[2] karşı yapılan darbeden bu yana İran’ın aldığı 2 milyar dolarlık kalkınma yardımı, Amerikan soruşturma komisyonlarının tespit ettiğine göre, “buhar olup uçmuş”, bu paradan yapılması gereken okullar ve hastanelerin yerinde ise yeller esiyor. Şah, yoksullara ders vermeleri için askerleri köylere gönderiyor, kendilerine verilen ve mayalarını ortaya koyan bir adla: “Bilgi Ordusu”. Bu işin sonunda insanlar mesut olacak, askerler onların açlığı ve susuzluğu, hastalığı ve ölümü unutmalarını sağlayacak. Şah’ın, Hubert Humphrey[3] tarafından patavatsızca duyurulan cümlesini siz de biliyorsunuz: “Ordu, ABD yardımı sayesinde iyi durumda, sivil halkın hakkından gelecek gücü var. Ordu, Ruslara karşı değil, İran halkına karşı savaşmaya hazırlanıyor.”
Şah’ın “alçakgönüllü, seçkin ve vicdanlı bir şahsiyet, ama aynı zamanda “sıradan bir vatandaş kadar mütevazı” olduğunu söylüyorsunuz.
Şah’ın, yalnızca afyon ekimi üzerinde sahip olduğu tekelden her yıl milyonlar kazandığı, ABD’ye kaçak yollardan sokulan uyuşturucunun ana tedarikçisi olduğu, 1953 yılında İran’da eroin daha bilinmezken, bugün Şah’ın önayak olması ardından İranlıların yüzde yirmisinin eroin bağımlısı hâline geldiğini göz önünde bulundurduğumuzda, sözleriniz hiç de gerçekleri yansıtmıyor. Bu tür işlerle uğraşan insanlar, doğrusu bizde vicdanlı değil, suçlu olarak adlandırılırlar ve “sıradan vatandaş”ların aksine hapse atılırlar.
Yazınızda bir de “Tek fark, kocamın herhangi bir kimse olmaması, diğer adamlarda daha büyük ve ağır sorumluluklara sahip olmak zorunda kalması” diye yazmışsınız.
“Zorunda kalması” ne demek? İran’ı yönetmesini rica eden; İran halkı değil, Amerikan gizli servisiydi. Siz de biliyorsunuz: Kocanızı başa CIA geçirdi ve bu iş hiç de ucuza malolmadı. CIA’in Musaddık’ın devrilmesine ayırdığı bütçe 19 milyon dolar tutarındaydı. Kalkınma yardımının nereye gittiği hakkında sadece tahmin yürütebiliriz, çünkü size hediye ettiği birkaç parça mücevher, 1,2 milyon Mark’a bir alınlık, 1,1 milyon Mark’a bir broş, 210.000 Mark’a elmas küpeler, bir pırlanta bilezik, bir altın el çantası toplasan 2 milyar dolar etmez. Ama siz içinizi ferah tutun; batılı ülkeler, birkaç milyarlık yolsuzluk, afyon ticareti, işadamları, akrabaları ve gizli servis elemanlarına yedirdiği rüşvetler ve size hediye ettiği birkaç parçacık mücevher için Şah’ı suçlayacak kadar dar kafalı değiller. Sonuçta o, kaynaklar tükenene, imzaladığı sözleşmelerin süresi dolana kadar, İran petrollerinin, Musaddık yönetiminde olduğu gibi, bir daha asla kamulaştırılmayacağının güvencesi. O, İran halkına kaderini kendi ellerine almayı, petrolünü endüstrileşme için kullanmayı, toprağı sulamak, açlığın hakkından gelmek için dövizi tarım makinelerine harcamayı öğretebilecek okullara bir dolar bile akıtılmayacağının güvencesi. O, ayaklanan öğrencilerin her zaman vurulup öldürüleceğinin ve ülkenin iyiliğini düşünen parlamenterlerin tutuklanacağının, işkence göreceğinin ve öldürüleceğinin güvencesi. O, ABD’nin verdiği paralarla beslenen ve silâhlandırılan, 12.000 Amerikalı askerî danışman tarafından yönetilen 200.000 kişilik bir ordunun, 60.000 kişilik bir gizli servisin, 33.000 kişilik bir polisin ülkeye hâkim olacağının güvencesi. Ki ülkenin kurtuluşu olacak yegâne şey bir daha gerçekleşemesin, yani 1 Mayıs 1951’de Musaddık eliyle kamulaştırılan petrol bir daha asla kamunun malı olmasın. Bal tutan parmağını yalarmış. Şah’ın St. Moritz’de yediği, İsviçre bankalarına havale ettiği milyonlar, petrolünün British Petroleum Oil Company’ye (BP), Standard Oil’e, Caltex’e, Royall Dutch Shell’e ve diğer İngiliz, Amerikan ve Fransız şirketlerine kazandırdığı milyarların yanında nedir ki? Tanrı biliyor ya, Şah’ın Batı’nın kârları için sahip olduğu sorumluluk, diğer adamlarınkinden “daha büyük ve daha ağır.
Fakat belki de sizin aklınızda can sıkıcı bir mesele olarak para değil toprak reformu var. Şah, dünyaya bir hayırsever olarak tanıtılmak için halkla ilişkiler bürolarına yılda 6 milyon dolar ödüyor. Gerçekten de toprak reformundan önce ekilebilir toprağın yüzde 85’i toprak ağalarına aitti, bugünse bu oran yüzde 75. Toprağın dörtte biri artık köylüye ait ama aynı köylü, o toprağın bedelini yüzde 10’luk bir faiz oranıyla 15 yıl içinde ödemek zorunda. Artık İran köylüsü “özgür”, artık mahsulünün beşte biri değil, beşte ikisi ona kalıyor (beşte biri işgücü için, beşte biri artık ona ait olan toprak için); arta kalan beşte üçü, toprağı satmış olsa da, sulama tesisatını, tohumları, tarlaları sürecek hayvanları hâlâ elinde tutan büyük toprak ağalarının olmaya gelecekte de devam edecek. Böylece, eskiden olduğu gibi bugün de, köylüleri daha yoksul, borç batağına daha derinden batmış, daha bağımlı, daha aciz ve itaatkâr hâle getirmek mümkün oluyor. Şüphesiz sizin de isabetli bir biçimde vurguladığınız gibi, Şah “zeki ve akıllı” bir adam.
Şah’ın veliahdı ile ilgili endişelerinden bahsetmişsiniz: “Bu konuda İran anayasası çok katı. İran Şahı’nın bir gün tahta çıkacak, ileride İran’ın kaderini ellerine bırakabileceği bir oğlu olmak zorunda... Bu konuda anayasa son derece katı ve sert.”[4]
Şah’ın öteki konularda anayasaya aldırmaması, örneğin anayasaya aykırı olarak, meclisin bileşimini belirlemesi ve bütün milletvekillerinin tarih hanesi boş bırakılmış bir istifa dilekçesi imzalamak zorunda olmaları tuhaf değil mi? İran’da sansürlenmemiş tek bir satırın bile yayımlanma izni olmaması, Tahran Üniversitesi kampüsünde üçten fazla öğrencinin yan yana durmasının yasak olması, Musaddık’ın Adalet Bakanı’nın gözlerinin oyulmuş olması, duruşmaların kamuya kapalı olarak yapılması, işkencenin İran adalet sisteminin olağan işleyişinin bir parçası olması tuhaf değil mi? Anayasa, bu konularda acaba o kadar “katı ve sert” değil mi? Bu noktada, somutlaştırmak adına, İran’da işkenceye bir örnek verelim:
19 Aralık 1963’ün gece yarısı sorgu yargıcı ifade almaya başladı. Önce beni sorgulayıp, cevaplarımı yazdı. Daha sonra ya benimle hiç ilgisi olmayan ya da haklarında hiçbir şey bilmediğim şeyler sormaya başladı. Sadece ‘hiçbir şey bilmiyorum’ cevabını verebiliyordum. Sorgu yargıcı, önce yüzüme yumruk attı, ardından elindeki copla önce sağ, sonra sol elime vurdu. İki elimi de yaraladı. Her soruda yeniden vuruyordu. Sonra beni çıplak olarak sıcak elektrik ocağının üstüne oturmaya zorladı. Sonunda elektrik ocağını eline alıp, kendimden geçene kadar bedenime bastırdı. Yeniden kendime geldiğimde, sorularını yineledi. Başka bir odadan içi asit dolu bir şişe aldı, içindekini bir bardağa boşalttı ve copu içine batırdı. […]”
Federal Almanya Devlet Başkanı’nın sizi ve kocanızı, tüm bu dehşet verici şeylerden haberdar olarak buraya davet etmesine şaşırmıyor musunuz? Biz şaşırmıyoruz. Kendisine neden toplama kampı tesislerinin planlarını ve inşaatlarını sormuyor musunuz? Kendisi bu alanda bir uzmandır.
İran hakkında daha fazla şey mi bilmek istiyorsunuz? Geçenlerde Hamburg’da, sizin gibi Alman bilimi ve kültürüyle ilgilenen, sizin gibi Kant, Hegel, Grimm Kardeşler ve Mann Kardeşler’i okumuş bir hemşerinizin kitabı yayımlandı: Behman Nirumend’in Hans Magnus Enzensberger’in önsözüyle çıkan İran: Gelişmekte Olan Bir Ülke Modeli mi Yoksa Özgür Dünya’nın Diktatörlüğü mü? isimli kitabı. Burada sizi bilgilendirmek için başvurduğumuz alıntıların ve olguların asıl kaynağı işte bu kitap. Bu kitabı okuyup da geceleri uyku uyuyabilen ve onu okuduktan sonra yüzü kızarmayan insan var mıdır, bilmiyorum.
Niyetimiz size hakaret etmek değil. Fakat gelgelelim Alman kamuoyunun da sizin Neue Revue’de yayımlanan yazınız türünden yazılarla hakarete maruz kalmasını istemiyoruz.
Saygılarımla,
Ulrike Marie Meinhof
Konkret, Sayı 6, 1967
[Kaynak: Siegward Lönnendonker, Tilman Fichter (Hg), Free University Berlin 1948-1973; University in Transition, Berlin 1983, Cilt 5, Sayfa 174.]
Dipnotlar
[1] Neue Revue: 1946’dan beri yayınlanan haftalık cemiyet gazetesi. İsmi Revue olarak değiştirildi.
[2] Başbakan Musaddık’ın başa geçmesiyle Şah 1953’te ülkeyi terk etti. Fakat yapılan darbe ile Şah ülkeye geri döndü. Musaddık tutuklandı ve yargılandı.
[3] Hubert Humphrey (Demokrat Partili) Johnson döneminde ABD başkan yardımcısı. 1962’de Nixon’la girdiği seçim yarışını az bir oy farkıyla kaybetti.
[4] Şah’ın Süreyya ile yaptığı evlilik, erkek çocuk doğurmadığı için sona erdi.

Cabrón

Bugün feminizm, LGBT ve veganizm, sermayenin beden politikasının tezahürleridir. Sonuçta bu politikayı epey bir zamandır tartışılan Endüstri 4.0 ve yeni yönelimlerle bağlantısı dâhilinde ele almak gerekmektedir. Bu üç ideolojik çizginin kesiştiği yer, robotlaşmış bir beden kurgusudur. Robot, “köle” demektir. Küçük burjuvalar, evlerine Filipinli hizmetçiler ve dijital köleler alma derdindedirler. Kadın, eşcinseller, hayvanlar ve doğa onların umurunda değildir. Yeni politikaya göre örülmüş, kalıba dökülmüş beden, robotik bir hamamböceğidir. Gregor Samsa dijital âleme uyanmıştır. O âlem, tanrısız, ailesiz ve vatansızdır.
* * *
15 sene önceydi. Konya’da yabancılara Türkçe öğreten biri anlatmıştı. Meksikalı bir çifte ders veriyordu. Anlattıklarına göre, Meksika’da her gün ortalama yüz kadar insan öldürüldüğü için kaçıp Türkiye’ye gelmişlerdi. Bugün o şehirde Tevfik Ali isimli bir genç, yol ortasında bıçaklanarak öldürülüyor. Çayırova’da bir fabrika yanıyor, biri Afgan üçü Suriyeli dört kişi yanarak can veriyor. Bunlar insandan sayılmadığı gibi işçi yerine de konmuyorlar. Tek bir sendikadan ve tek bir sol örgütten ses çıkmıyor. Hepsi de devlet ve sermayenin icazetiyle yaşama hakkına sahip olmak için yarışıyor.
* * *
Eskiden halk denize hücum eder, vatandaş denize giremezdi, bugün Suriyeliler halktan bile sayılmadığı için plajlara alınmıyorlar. Mudanya belediyesi, Suriyelilerle denizi kirletmek istemiyor. Bu haber üzerine, CHP’nin imajını düzeltmek için, Çeşme’de plajın yağmaya kapatıldığı haberi giriliyor. Suriye Türkiye’nin uzun zamandır sömürgeci emeli, hiç kimse bölgeye dair, bölge içinden, bölgenin devrimci imkânlarıyla düşünüp hareket etmiyor. Çünkü herkes, 1907 tarihli Enternasyonal kongresinde “sömürgeler kalsın, onları sosyalist yapacağız” diyen solcuların çizgisine geldi.[1] Lenin’in kılıcı kırıldı.
* * *
Meksika’daki uyuşturucu kartellerinin başı Chapo ile ilgili bir Netflix dizisi çekilmiş. Netflix özünde sermayenin yeni beden politikasına ait bir propaganda aracı. Uyuşturucu ile ilgili dizileri, DEA ve CIA kaynaklı. Oysa bir yerde uyuşturucu ticareti varsa, ardında illaki CIA’i aramak gerek. Düşmanlarını yok etmek için uyuşturucuyu her daim bir silâh olarak kullanıyor. Ayrıca uyuşturucu ticareti, ülkelerin yönetilmesi için de zaruri.[2] Chapo isimli dizide kartelin dünya ağından bahsedilirken Türkiye’nin de adı geçiyor. Bu ağın arkasında hırslarının ve kibrinin kurbanı olmuş biri olduğuna inanmamızı istiyorlar.
Diziler ve oralarda anlatılan hikâyeler, küçük burjuvanın sermayeye göre yeniden kurgulanmış bedeninin erojen yerlerini gıdıklıyor. Küçük burjuva, bu tür dizilerde içki, uyuşturucu ve seks serbestiyetine dair imgeler deryasına dalıyor. Neticede yılların özgürlük mücadelesi, bu serbestiyete doğru kapatılıyor. Zaten cennette olanlar, cennet için mücadeleden içtinap ediyorlar. Sermayenin her yeri düzleyen, zaman-mekânı kendine göre ören eşitleyici pratiğini, kimi sosyalistler bile, özgürlükçü bulup bağırlarına basıyorlar. O bağır, ezilenlerin derdini, emekçilerin çilesini tanımıyor.
Esasen Türkiye’de yaklaşık on yıldır bir Chapo dizisi çekiliyor. Bu dizide başrolü Erdoğan’a veriyorlar. Nedense Meksika’da işleri hırslarına ve kibrine yenik düşmüş bireyler mahvediyorlar. Aynı hikâye, sermaye ve CIA eliyle, Chapo türü dizilerde de anlatılıyor. Conrado ve Chapo gibi isimler arayıp buluyor küçük burjuvazi kendi hayatında. Bireye bu kadar anlam ve değer biçen kişi, anlamsızlaşan ve değersizleşen bedenini yücelttiğini sanıyor. Bireye gaz veren cümleler boca ediliyor sosyal medyaya. Bunu eleştiren solcular bile, aynı bireycilikle analiz ediyor ülkeyi, dünyayı.
Chapo’da muhayyel siyasetçiye “gizli devlet”in başkanı, “ülke sana hazır değil, çünkü eşcinselsin”; yanındaki kızına, “sana da hazır değil, çünkü güçlü bir kadınsın” diyor. Burada verilen örtük mesaj, sermayenin beden politikasına ait. Sermaye ve tekeller bizi, her türlü çapak ve pürüzden kurtulduğumuzda özgürleşeceğimize inandırmaya çalışıyor. Öte yandan, kendilerini çapak ve pürüz olarak görmemizi asla istemiyorlar.
Sermayenin beden politikası, metroda karşısına oturan Müslüman adam, kadının çıplaklığı karşısında gözlerini kapattığında, küfür ve hakaret etme hakkını buluyor kendinde. Adam baksa “sapık”, bakmasa “gerici” olacak. Üstelik bu adamın patriarkal düzlemde eril iktidarın temsilcisi olduğundan söz ediyorlar. Çünkü sürekli “uçmak”, ihtiyaç bağlarını kesmek istiyorlar. Sermaye, kendi bilincini bireylerde yeniden üretiyor. İçten içe çürüttüğü bedene ruh misali yerleşiyor.
Sonuçta son yıllarda küçük çocuklara yönelik taciz ve hayvan tecavüzü haberlerinin bu tür pratiklerin meşrulaştırılması için raflardan, özel olarak indirildiğini düşünmek gerekiyor. Hiyerarşi, sınırlar ve ayrımlar siliniyor. Yeni beden politikası bunu emrediyor. Bir yandan kınıyorlar, eleştiriyorlar, Müslüman halka saldırma imkânı karşısında ellerini ovuşturuyorlar ama bir yandan da “baktığım hayvanla ilişkiye girme hakkım olmalı” diyorlar. Yapılan haberler, söz konusu olguların reklâmı, promosyonu için servis ediliyor. Taciz, tecavüz ardında başka bir ilişki biçimi meşrulaştırılıyor.
Zira internette kısa bir aramayla, batıda pedofili destekçileriyle LGBT ağlarının iç içe geçtiğini ortaya koyan haber ve yazılara rastlamak mümkün. “8 yaşından önce seks yap”[2] diyen bu dernekler ve STK’lar, devletlerden ciddi destek görüyorlar. Bugün ABD’de, AB’de veya Türkiye’de herhangi bir özel üniversitenin lisans ya da lisansüstü programının müfredatında LGBT ile ilgili bir derse illaki rastlıyorsunuz. Üstelik şeriatla yönetilen bir ülkede oluyor bunlar!
Bu, “ezilen” kategorisi altında sahip çıkılan şeyin bu müfredatta anlatılanlar olmadığını birilerinin anlaması lazım. Ama anlama pratiği de hiyerarşik, sınırlayıcı ve ayrıştırmaya dair. Bu sebeple artık solun dünyayı yorumlaması bile mümkün değil. O, İspanyolcada her manaya gelen, Chapo gibi dizilerde sürekli işittiğimiz, Cabrón kelimesi gibi, onda her fırsatta kullanılmayı seven bir yan var.
Eren Balkır
12 Haziran 2019
Dipnotlar
[1] Erhan Baltacı, “İştirakiyyun Fırkası: İlk Huruc”, 31 Ocak 2012, İştirakî.
[2] Lars Schall, “CIA: Örgütlü Suçun 70 Yılı”, İştirakî.
[3] Mücahit Gültekin, “Zümrüt Apartmanı Müstakil Bir Apartman mı?”, 31 Mayıs 2019, İslami Analiz.

Müslümanlar, Sınıf ve Devlet

"Birleşik ulusal kimlik" miti, günümüz toplumuna ait gerçekliğin üzerini örter. Said Bouamama’nın da ifade ettiği biçimiyle, çeşitlilik denilen şey, salt folklorik veya kültürel meselelere indirgenemez, üstelik çeşitlilik, sürekli aksi iddia edilmiş olsa da, ideoloji düzleminde Fransa’nın en temel vasıflarından biri olagelmiştir. Ayrıca “toplumlar kararnamelere göre evrim geçirmeyip sadece ideolojik modellerle kısıtlanmış olgular olmadıkları için”[1] çeşitlilik, ülkenin kalıcı vasıflarından biri olmaya devam edecektir. Ülkeye yeni gelenlerin kendilerini tanımlayan unsurları silikleştirmek suretiyle varlık imkânı bulabildiği “bütünleşmiş” ulusal kültür miti, esasen ekonomik ve toplumsal meseleleri kültür düzlemine taşır.[2] Bu noktada bilhassa toplumsal eşitsizlik ve ırkçı ayrımcılık perdelenir. Irkçı yaklaşımların konusu hâline gelen kişilerin toplum dâhilinde hareket etme kabiliyetini kısıtlayan kurumsal çerçeve, bu kişilere ait kültürün, dinin veya geleneklerin Fransız ulusal kimliğinin dayandığı normlara “uygun” olup olmadığına göre değerlendirilmesiyle göz ardı edilir.[3] Bu türden girişimler, ister istemez, Fransa’nın gerçekte kültür ve toplum düzeyinde sahip olduğu çeşitliliğin inkârını ve toplum içerisinde müşterekler üzerine kurulu, uyumu gözeten gerçek çabaların üzerinin örtülmesini beraberinde getirmektedir.[4] Buna mukabil, muhtelif çalışmaların da altını çizdiği bir olgu olarak “farklılıkların tanınması” meselesi, Fransız Müslümanlar için eşitlikten nispeten daha az önemli bir taleptir esasında.[5]
Görebildiğimiz kadarıyla devrimci sol, henüz işçi sınıfının “yeni sosyoloji”sine kendisini uydurabilmiş değildir. Devrimci sol, güvencesizlik ve işsizlikle paramparça olmuş bir toplumsal kategori dâhilinde sayıları giderek artan, göçmen geçmişi bulunan, ırkçı saldırılara maruz kalan kişilerle alakalı gelişmeleri epey yavaş idrak etmiştir.[6] Bu kişiler, geçiş aşamasındaki çalışma koşullarında istihdamın o müşterek koşulları karşısında, birliği gündemlerine pek almamaktadırlar. Reformist ve devrimci solun ayrımcılıkla bağlantılı meselelere yönelik kayıtsızlığı, İslamofobiye karşı koyma ihtiyacını gören ırkçılık karşıtı özerk bir hareketin gelişimini hızlandırmıştır. Bazı yazarların da dile getirdiği biçimiyle bu, esasen destek eksikliğinin ispatı ve zafiyetin emaresi olarak görülebileceği gibi, aynı zamanda kapsamlı bir biçimde yürütülmesi gereken kampanyalara dair bir işaret olarak da algılanabilir.[7] Öte yandan ırkçılığa maruz kalan eylemcilerin “beyaz solcular” dedikleri kesimlere yönelik alaycı tutumlarını ayrışmanın ana sebebi olarak görmemek gerekmektedir. Asıl zararı veren, SOS Racisme gibi “ahlakçı ırkçılık karşıtları”nın başarısızlığa uğramış örgütlenme pratikleri, önde gelen sosyalist isimlerin ayrımcı ve ırkçı politikaları ile söylemleri, ayrıca İslamofobiye karşı koymayan devrimci sol örgütlerdir.
Bugün Fransa’da tanık olduğumuz önemli bir gelişme de başını siyahların ve Arapların çektiği örgütlerin kuruluyor olmasıdır. Hüda Asal’ın mülâkat yaptığı bir CCIF (Fransa’da İslamofobi Karşıtı Kolektif) üyesinin de ifade ettiği biçimiyle, bu gelişme, Tarık Ramazan’dan Huriye Butelca’ya birçok önde gelen ismin şeytanileştirilmesini ve böylesi örgütlere yönelik düşmanlığı kısmen izah ediyor: “İnsanların asıl canını sıkan, mücadeleye Müslümanların öncülük ediyor olmasıdır.”[8] Dekolonyalizm Yaz Kampı türünden bağımsız girişimler de benzer bir şiddetle yüzleşiyorlar. 2016 yazında ırkçılık karşıtı siyahların ve etnik azınlık mensuplarının örgütlediği bu kamp, mevcut can sıkıntısını perçinliyor. Uluslararası Irkçılık ve Antisemitizm Karşıtı Birlik (LICRA) başkanı Alain Jakubowicz, söz konusu kampla ilgili olarak, “Rosa Parks mezarında ters dönmüştür” dedi. Ardından da “siyahları tıpkı Ku Klux Klan gibi beyazlardan ayırıp ‘mücadeleyi ayrımcılık görenler yürütmeli’ diyen birinin sahtekâr” olduğunu söyledi.[9] SOS Racisme ise kampı ağır bir dille eleştirip onu, “kimlikle alakalı nevrotik tutumlarını politik nefrete dönüştürmüş olan kişilerce örgütlenmiş aleni ırkçı bir çalışma" olarak tanımladı.[10] Ayrıca aralarında Başbakan Valls’ın da bulunduğu üç bakan, kampı sert bir dille eleştirdi ve “beyaz karşıtı ırkçılık” iddiası temelinde yasaklanması yönünde çağrıda bulundu. Sürekli “homofobik, antisemitik ve ırkçı” olmakla eleştirilen Huriye Butelca’ya yönelik karalama kampanyası, esasen bu “politik ırkçılık karşıtlığı”nın ortaya çıkışına yönelik benzer türde bir tepkinin bir parçası. Bu kampanyaya çoğunlukla ırk ve İslamofobi gibi kavramları mahkûm eden ifadeler eşlik ediyor.[11]
Asal’ın da tespit ettiği üzere, "İslamofobiyle mücadele, politik olarak varolmak adına ırkçılık mağdurlarının ve işçi mahallelerinde yaşayanların uzun süredir verdikleri o kadim mücadelenin bir parçası esasında.”[12] Asal’ın dile getirdiği formülasyon, Abdulmelik Seyyid’in doksanlarda sorduğu şu soruya dayanıyor: “Politik olarak varolmadan, göçmenlere bahşedilmiş bu ufak, tesadüfi, lüzumsuz, kırılgan, dar ve sakatlanmış bir varoluş dâhilinde, millet denilen o sosyo-politik düzende varolmak nasıl mümkün olabilir ki?”[13]
Merkezî bir konu olarak seksenlerden beri ülke genelinde tartışılan ulusal kimliğin inşası meselesi, günümüz Fransa’sında görülmekte olan kimlik krizinin bir parçasıdır. Butelca’nın da dile getirdiği biçimiyle bu kriz, Müslüman sorunu ile ilgili değildir. Bu ülkede “bir beyaz sorunu vardır. Bir Fransız sorunu vardır. Fransız kimliği krizdedir. Fransa’nın çöküşte olmasıdır asıl sorun.”[14] İmparatorluk mirası olan ülkenin sahip olduğu tüm sorunlar İslamofobiyi beslemektedir. Bu sorunlardan biri de modern, çokkültürlü bir toplum gerçeği ile uzlaşmaya ve giderek derinleşen toplumsal ve politik kutuplaşma bağlamında Fransız sömürgeciliğinin geride bıraktığı mirasla yüzleşmeye dönük reddiyedir. Savaş sonrası siyaset âlemine hükmetmiş olan parti sisteminde tanık olunan ve hâlen daha devam eden dağılma ve faşist köklere sahip aşırı sağcı gelenekteki diriliş türünden yukarıda sözünü ettiğimiz kutuplaşmaya ait semptomlar, temelde yapısal işsizlik, kurumsal ırkçılık ve giderek artan eşitsizliklerin eseridir.
Bu sorunların sebeplerini açıklamak ve ortadan kaldırmak için genel bir çerçeve geliştirmek yerine bilinçli bir şekilde “Müslüman sorunu” icat eden siyasetçiler ve devlete bağlı kadrolar, tüm dünya genelinde süren terörle mücadeledeki İslamofobik söz ve eylemlerin, Fransa’nın sömürgecilik mirasının ve yetmişlerden beri radikalleşen sağın diline doladığı “kültürel ırkçılık” ile alakalı lügatin temin ettiği kaynaklara dayanmaktadır. Rancière’nin de ifade ettiği biçimiyle, bu süreci “gerici toplumsal gruplar” değil, “halkın öfkesine bakmak yerine devleti meşrulaştıran entelektüel seçkinlerin belirli bir bölüğü yönetmektedir.”[15] Bugün cumhuriyetçi laikliğin gerici pratiği, sağcı ve solcu partilerin elinde ayrımcılık ve dışlama amacıyla kullanılan bir tür silâh hâlini almış, bu pratik, devletin otoritesini toplumsal ilişkilerin asli efendisi, uzlaşmak nedir bilmeyen hakemi olarak görüp desteklemiş, söz konusu hakemlik, zaman içerisinde kültür ve etnisite penceresinden görülmeye başlanmıştır. İslamofobi temelli günah keçisi arayışında, her yere sızan otoriterizmde, demokratik düzlemde hesap verme gerekliliğinin ortadan kaldırılmasında, kültürel çoğulculuğa yönelik husumette söz sahibi olan dinamiklerin birbirlerini karşılıklı olarak beslediğini görmek gerekmektedir. Tüm bu dinamiklerde asıl ihtiyaç duyulan şeyse halkın en geniş kesimlerinin itaat etmesi ve rıza göstermesidir. Dolayısıyla o dinamiklere karşı koymak, tekerlerine çomak sokmak ve yollarını kesmek zaruri ise o vakit itaatsizliğe ve muhalefete, aynı zamanda anlamlı ve pratikte karşılığı olan bir dayanışmaya, ayrıca ahenk içindeki bir politik iradeye ihtiyaç vardır.
Jim Wolfreys
[Republic of Islamophobia: The Rise of Respectable Racism in France, Oxford University Press, 2018,s. 201-204.]
Dipnotlar
[1] Said Bouamama, La France. Autopsie d’un mythe national, s. 114.
[2] A.g.e., s. 115.
[3] A.g.e., s. 112.
[4] Talpin vd., L’Islam et la cité, s. 25.
[5] A.g.e., s. 26.
[6] A.g.e., s. 21.
[7] A.g.e., s. 57.
[8] A.g.e., s. 161.
[9] Eschapasse, Baudouin, ‘Pourquoi le “camp décolonial” fait polémique’, Le Point, 25 Ağustos 2016, son erişim tarihi: 16 Ağustos 2017.
[10] SOS Racisme, ‘“Camp d’été décolonial”: un rassemblement ouvertement raciste’, 26 Ağustos 2016, son erişim tarihi: 16 Ağustos 2017.
[11] See Birnbaum, Jean, ‘La gauche déchirée par le “racisme antiraciste”’, Le Monde, 9 Haziran 2017, son erişim tarihi: 16 Ağustos 2016 ve ‘Vers l’émancipation, contre la calomnie. En soutien à Houria Bouteldja et à l’antiracisme politique’, Le Monde, 19 Haziran 2017, son erişim tarihi: 16 Ağustos 2016.
[12] A.g.e., s. 163-4.
[13] Sayad, Abdelmalek, L’immigration ou Les paradoxes de l’alterité: L’illusion du provisoire, Paris: Raisons d’agir, 2006, s. 13.
[14] Houria Bouteldja, Yazarla yaptığı söyleşi, Paris, 21 Mayıs 2016.
[15] Rancière, Jacques, ‘Racism, a Top-Down Passion’, Mediapart, 22 Ekim 2010, son erişim tarihi: 16 Ağustos 2017. Ayrıca bkz. Noiriel, Gérard, Racisme: la responsabilité des élites, Paris: Textuel, 2007.

Halka Yalan Söylemeyin

Yalan Söylemeyin,
Kolay Zafer İddiasında Bulunmayın
İnsanların fikirler, herhangi bir kişinin kafasındaki fikirler için çarpışmadığını aklınızdan çıkarmayın. İnsanlar, kendi maddi çıkarları için savaşırlar. Huzur içinde ve daha iyi şartlar altında yaşamak, hayatlarını sürdürebilmek ve çocuklarının geleceğini garantiye almak için savaşırlar.
Eylemimizde siyasî ya da askerî olsun birçok hata ve yanlışlık olduğunu, bir vicdan meselesi olarak kabul etmeliyiz: yapmamız gereken ama vaktinde yapmadığımız o kadar çok şey var ki.
Çeşitli bölgelerde -ve genel anlamda her yerde- halkın ve silâhlı güçlerin arasındaki siyasî çalışma uygun bir şekilde yürütülmedi: sorumlu işçiler, seferberlik görevini ya da parti önderliği tarafından tanımlandığı şekliyle politik bir örgüt kuruluşu görevlerini yerine getirmediler yahut getiremediler. Burada ve her yerde, sorumlu işçiler arasında gevşekliğe doğru beliren meyil öyle bir noktaya geldi ki karşılaşılan tasfiye süreciyle ne savaşıldı ne de onun üstesinden gelindi.
Askerî düzlemde ise Parti önderliği tarafından belirlenmiş olan plan uygulamaya konulamadı, birçok amaca ulaşamadı. Oysa sahip olduğumuz araçlarla çok daha fazlasını ve iyisini yapabilirdik. Düzenli ordunun ve gerilla gücünün işlevlerini yanlış anlayan bazı sorumlu işçiler, bu ikisi arasında iyi bir koordinasyon sağlayamadılar. Belirli durumlarda, mevcut pozisyonlarımızı korumaya dair kaygının nüfuzu altına girdiler ve savunma pozisyonuna çekildiler. Oysa bunu yaparken, bizim için, saldırının en iyi savunma olduğunu görmezden geliyorlardı.
Bütün bu siyasî çalışmaların eksikliğine bir kanıt olarak ise, silâhlı güçlerimiz arasında bir “militarizm” tutumu belirdi. Bazı savaşçılar, hatta liderler, bizlerin militarist değil, silâhlı militanlar olduğumuzu unuttular. Silâhlı güçlerimiz arasındaki bu eğilim acilen elimine edilmelidir.
Eğer on kişi bir pirinç tarlasına gidip orada o gün içinde sekiz kişilik iş yapıyorsa, burada tatmin edici bir yan yoktur. Aynısı savaş için de geçerlidir. On kişinin sekiz kişiymiş gibi savaşması, yetersizdir. Herkes, daha fazlasını yapabilir. Bazıları savaşı kanıksıyor. Böyle bir durum olduğunda, işin sonu gelmiş demektir: silâhın ağzına bir mermi sürmüşken etrafta geziniyorsun mesela. Nehirdeki motor sesini duyuyorsun fakat elindeki bazukayı kullanmıyorsun ve böylece Portekiz tekneleri zararsız ziyansız geçip gidiyorlar. Tekrar söylüyorum: herkes daha fazlasını yapabilir. Portekizlileri bu topraklardan söküp atmak zorundayız.
Okullar kurun ve kurtarılmış yerlerde eğitimi yaygınlaştırın. En az 4 yılını tamamlamış olan 14-20 yaş arası gençleri daha ileri bir eğitim için seçin. Bütün önyargılı geleneklere, halkımızın inançlarının ve geleneklerinin olumsuz yönlerine şiddete başvurmadan karşı koyun. Partimizin her sorumlu ve eğitimli üyesini kültürel oluşumlarının gelişmesi için günlük olarak çalışmaya zorlayın.
Bir aşağılık kompleksiyle ya da yarın öbür gün ülkelerine geri geldiklerinde ayrıcalıklı sayılacakları düşüncesiyle, özellikle de 20 yaş üstündeki gençlerde görülen, ülkeden ayrılıp başka bir yerde eğitim görme hastalığıyla savaşın. Fakat ileride bu gençlerin, öğrencilerin, Parti'nin paraziti olacağı ve ilerleyişini sabote edeceği yönündeki görüşlerle de mücadele edin.
Kurtarılmış bölgelerde, halkın siyasî hayatını normale çevirmek için mümkün olan her şeyi yapın. Parti'nin bölge komiteleri (tabanca komiteleri), genel anlamda bölgesel komiteler pekiştirilmeli ve normal bir işleyişte olmalıdır. Halka, mücadelenin seyrini açıklamak, Parti'nin o anda ne yaptığından haberdar olmalarını sağlamak ve düşmanın niyetlerini bildirmek için sık sık toplantılar düzenlenmelidir.
Hâlâ düşmanın işgalindeki bölgelerde ise yeraltı çalışmaları takviye edilmeli, kitleler örgütlenmeli ve seferber edilmeli, yeni militanlar kazanılmalı ve bunun yanında savaşçı unsurlarımız için destek sağlanmalıdır.
İster gerilla ister düzenli, nerede olursa olsun, silâhlı güçlerimiz arasında siyasî çalışmayı geliştirin. Sık sık toplantılar düzenleyin. Siyasî komiserlerden ciddi siyasî işler talebinde bulunun. Düzenli ordunun her bir biriminin siyasî komiseri ve komutanı tarafından oluşturulan siyasî komitelere ön ayak olun.
Tüm militarist eğilimlerle savaşın ve her bir savaşçıyı Parti'nin örnek bir militanı hâline getirin.
Korku ve cehaletle savaşmak, ekonomimizin henüz hâkim olmadığı doğaya ve doğal güçlere boyun eğişi yavaş yavaş ortadan kaldırmak için kendinizi eğitin, diğer insanları eğitin, en genel anlamda halkı eğitin. Ufak ufak ikna edin. Özellikle de Parti'nin militanlarını, doğa korkusunu fethederek, insanın doğadaki en güçlü şey olduğuna ikna edin.
Parti üyelerinden, onların sadece görünüşte değil, temel ve nihai olarak öğrenmelerini, çalışmalarını, günlük hayatın ve mücadelenin sorunlarıyla ilgilenmelerini talep edin. Hayatın kendisinden öğrenin, halktan öğrenin, kitaplardan öğrenin, başkalarının tecrübelerinden öğrenin. Öğrenmeyi asla bırakmayın.
Sorumlu üyelerin hayatı ciddiye almaları, sorumluluklarının bilincinde olmaları, bunları yerine getirme konusunda düşünmeleri ve yapılan işe ve göreve dayalı bir yoldaşlıkla birlikte olmaları gerekir.
Bunların hiçbiri, yaşama sevinciyle, yaşama sevgisiyle ya da geleceğe ve işimize olan güvenle bağdaşmaz değildir.
Düşmanın silâhlı kuvvetleri içindeki siyasî çalışmaları ve propagandayı güçlendirin. Posterler, broşürler, mektuplar yazın. Yollara sloganlar yazın. Bizimle iletişime geçmek isteyen düşman personeli ile temkinli bağlantılar kurun. Bu şekilde cüretkâr ve büyük bir inisiyatifle hareket edin... Düşman askerlerinin firarına yardımcı olmak için mümkün olan her şeyi yapın. Firarlarını teşvik etmek için güvenliklerini güvence altına alın. Sivil veya askerî olsun, hâlâ düşman hizmetinde olan Afrikalılar arasında politik çalışmalar yapın. Bu kardeşleri, partiye düşman saflarında hizmet etmeleri için saf değiştirmeye veya birliklerimizle silâh ve mühimmatla firar etmeye ikna edin.
Parti hayatımızın her alanında devrimci demokrasiyi uygulamalıyız. Sorumlu her üye, başkalarından kendi yaptığı işe saygı duymalarını beklerken ve başkalarının gerçekleştirdikleri işlere saygı duyarken, kendi sorumluluklarının gerektirdiği cesarete de sahip olmalıdır. Halktan hiçbir şeyi gizlemeyin. Yalan söylemeyin. Söylenen yalanları hemen teşhir edin. Zorlukları, hataları ve başarısızlıkları maskelemeyin. Kolay zafer iddiasında bulunmayın.
Amilcar Cabral
1965