Kişisel Bir Not: İslamcılık ve Kürtlük

Kişisel maceram iki toplumsallığın ortasında gelişti. Bugünden geriye dönüp bakınca bu iki toplumsallıktan bağımsız bir mecraya akmamın pek de mümkün olmadığını görebiliyorum. Hatta bağımsız bir mecraya akma niyetim olsaydı, muhtemelen her an bu geçmişe karşı kendimi konumlandırarak, ona karşıtlığımı belirginleştirerek, yeni yolumu çizerdim. Kopmaya çabaladığınız tarihimiz çünkü bizi hiç bırakmaz, onun bizde yerleştirdiği lügat ve kategoriler ile dünyaya bakarız, sürekli onunla hesaplaşmakla, ondan kopuşumuzu meşru kılmaya çalışmakla geçer hayatımız. Oysa ben bunu hiç tercih etmedim, bunun yerine iki toplumsallığın da bana öğrettiği şeyin kadim bir adalet arzusu ve kendilik haline çağrı olduğunu hep düşündüm.
Bu iki toplumsallık neydi, hep eleştirel bir pozisyonu korumaya çalışsam da hiç vazgeçemediğim bu toplumsallıklardan uzakta bir hayat niçin anlamlı gelmiyordu? Birinci sorunun cevabı basit: Kürtlük ve İslamcılık. Ama ikinci sorunun cevabı hiç basit değil ve koskoca bir külliyat, kimlik, hafıza vs. soruları etrafında gelişmiş durumda. Bu külliyattan herhangi bir cevap dizisini seçip onun etrafında bir karşılık üretebiliriz ama geçelim.
Bu iki toplumsallık - ve dolayısıyla tercihim nedeniyle aidiyet - birbiriyle çatıştığında ne olur? İnsan kendi varlığının konumlanışına, anlamına denk düşen bu sorunu nasıl çözebilir? Bu da zor bir soru, fakat hızlıca bir cevap verip, bir konumlanma ile kendini kayıtlamaktan korkarak, bu hızın çoğu zaman adaleti ıskaladığını düşünerek ve bir nefret ya da intikam arzusu etrafında kendini kurmadan konuşmaya çalışayım.
İslamcılığın muktedirleşmeye başlamasıyla beraber, birlikte yol yürüdüğümüz birçok dava arkadaşımın feci şekilde devletin diliyle konuşmaya başladığını gördüm. Yüzyıllık mağduriyet ve dava misyonu nasıl olduysa aniden değil ama aşama aşama gitti, devletin ideolojik bir aracına dönüştü. Ama maalesef devleti dönüştürme ve adil kılma etrafında üretilen meşrulaştırma söylemlerinin aksine, devletin maliki olmanın gerektirdiği mevzilenmenin savunmacılığıyla. Peki, basit bir soru soralım: devleti kaybetsek, mesela bir darbe olsa ne olur? Yeryüzünde mukim bulduğumuz varlığımızın anlamı, basitçe adil ve mümin bir hayatı yaşamaya çalışmak değil miydi? Devletsiz ve zulüm altında yaşadığımız hayat ile devletli ve muktedir iken yaşadığımız hayat arasına bir kıyas çektiğimizde, amelimizin aktığı mecra nereye götürüyor bizi? Devletsiz fakat mümin bir hayat niçin tercih edilebilir olmaktan çıktı? Bugün Türkiye İslamcılığının üzerine dayandığı miras, tam da 1923 sonrasında devleti değil mümin bir gündelik hayatı tercih edenlerin birikimine dayanırken ne oldu da devleti almak karşılığında bu kadar zalimleşmeyi tercih ettik? Adaleti önceleyen bir imana nasıl oldu da sırtımızı çevirdik?
Bu soruların analitik dıdıbıdısını yapmaya artık mecalim yok, rezalet dizboyu, üretilecek hiçbir cevabın alıcısı bu pazarda değil, onlar başka yerde. O yüzden geçiyorum. Ve kısa yoldan şuraya varmaya çalışıyorum. Nasıl oldu da İslamcılar bu kadar Kürt düşmanı oluverdiler? Her tarafından vıcık vıcık bir anti-Kürtlük hali akan söylemler nasıl bu insanların diline gelip oturdu? İnsanın imanı, komşusunun kimliğine düşman olmasına nasıl izin veriyor? Bu son soruyu yazılarken, üst paragrafla bir çelişki içerme bedelini göze alarak, kimsenin imanına söz etme hakkını kendinde göremeyen ilk terbiyemin izinde konuşmayı tercih ettiğimi fark ediyorum.
Bu ilk terbiye meselesinde bir duralım. Çünkü burası hem iki toplumsallığın kişisel tarihimde kaynaştığı noktayı aşikar eden hem de kısa yoldan bir tercih yapmamın zorluğunu fark ettiren bir şey. İnsanın lügati, davranış kodları, temel zihinsel kategorilerini falan oluşturan ilk terbiye, devam ettirilebilir ya da kopulabilir bir şeydir(gerçi kopsanız bile bir şekilde etkisi bitmez ama işte yukarda bir şey söyledim zaten buna dair). Ben kopmamayı tercih ettim. Önceleri Nakşi bir kültür evreninin Kürtlüğün otantik mekanında kurduğu bir dinsellik, sonraları bu Nakşilikle doğrudan ilişkili olduğunu hep zannettiğim Nurculuğun tedrisatı ilk terbiyemi kurdu. İyi de etti, beni birçok aptallıktan kurtarıveren kavramsal hazine, kimlik katline karşı kendini kurma imkânı hep buradan çıktı. Sonradan pozitivist kaynaklı olduğunu fark ettiğim İslamcılıklarla yol yürürken bile daha çok Nakşilik ve Nurculuktan edinilmiş ilk terbiyenin heybeme biriktirdiğinden yemişim meğer, iyi de etmişim, Allah borcumu ödemeye muvaffak kılsın. Yine de bütün çiğliklerine rağmen genç yaşlarda denk düştüğüm diğer İslamcılıklar, ilk terbiyeyi veren kaynağa kendiliklerinden atfolunuyor ve bir ahlak ve adalet arzusu olarak anlam kazanıyorlardı benim muhayyilemde.
Ama arada atlamayalım, bu ilk terbiyenin benim maceramda kürtlükle ilişkisi ne? Bir tarafta yeni bir zihni biçimlendirirken mukaddes bir metne ve fiili bir cemaate atıf yapan, Evladı Âdemî, Milleti İbrahimî, Ümmeti Muhammedî öğreten bu ilk terbiye, Kürdîliğin henüz bir sorguya maruz bırakılmamış doğrudanlığı içerisinde konuşuyordu (ya da şöyle diyeyim; ben, bir çocuk olarak, henüz o sorguların hiçbirini tanıyamayacak bir toylukta o kurucu konuşmaya muhataptım). Burada Kürdîliğin kendisine hiçbir yüceltme olmadığı halde, onun içinde mukim olmak, isteseniz de sizin varlığınızı ayrılamayacağınız bir toplumsallığa bağlar. Bunun aynı zamanda Allah’ın muradı olduğunu bilmek için bir yol yürümenize falan da artık gerek yoktur. Tamam bu böyle, ama Kürtlüğümü nasıl olur da ikinci mecburi toplumsallığım olarak tanımlıyorum, bunun vazgeçilmezliğini nasıl kuruyorum? Bu soru basit değildir, ama kısaca şöyle diyebilirim: büyüdükçe hem senin Kürtlüğünün hem başkalarının Kürtlüğünün maruz kaldığı, şahit olduğun ve onanamayacak yaralar bırakan saldırılar bir haysiyet başkaldırısına seni mecbur kılar; bu mecburiyet karşısında saldırganın, terk etmeni istediği mensubiyet artık ahlakî bir gereklilikle kendini vazgeçilmez olarak sana duyurur. Mensubiyeti terk edersen ahlakı terk etmişsindir, savunursan ahlakı savunmuş olursun. Bu kadar basit.
Sağolsun Nakşîlik ve Nurculuk, anti-devletçilikleriyle (bu cümle için bin tane soru sormayın, çünkü bu benim deneyimim) bu zincirin kuruluşunu kolaylaştırmıştı bir taraftan. Bir de zorluk vardı ama o çağdaş Kürt siyasetinin modernist hegemonyasından gelen bir şeydi, o da uzun mesele, sonra konuşuruz.
Peki bu meselenin muktedirleşen İslamcılıkla alakası ne? Alaka şu sorudan kurulabilir; İslamcılar mevzi ve konum aldıkça niye anti-Kürt siyasi aktörlere dönüştüler? Kürtlük, onlar için nasıl oldu da düşman bir siyasi aktörü tanımlar hale geldi? Bu insanlar, bir taraftan cumhuriyet tarihinin kötü ve büyük parantezini kapatıp yeniden kardeşlik ülkesi kurduklarını söylerken, “Kürt ile Kürtçüyü bak ne güzel ayırıyoruz” derken, Kemalist milliyetçiliğin, bu milliyetçilik vesilesiyle edinilen statünün ve Türk-Kürt hiyerarşisinin tekrarını niye bu kadar çok sevdiler? Olup olacağı bu muydu yoksa, Kemalist bir İslam Devleti mi? Nasıl oluyor da bütün kardeşlik sözleri, siyasi eşitlik meselesine gelince birdenbire hiyerarşiyi yeniden üreten kalıplara dönüveriyor. Otuz yıllık savaşın ardından, “tamam barışalım ama sakın fazla şey istemeyin, yoksa tekrar savaşmayı da biliriz” sözlerini nasıl olur da kolayca söyleyebiliyorlar? Din, hiç mi insanın ahlakını, söylemini, komşusuyla ilişkisini yapılandıran bir şey değildir? Komşusunun haysiyeti ile kendi gururu arasında tercih yapması gerektiğinde gururunu tercih eden bir Müslümanlık sahiden mümkün mü?
Bu arkadaşlar, İslamcılar, bir şekilde, İslamcılığın mirası, yoksulların direnci ve Kürt siyasetinin katkısıyla Kemalist siyaseti yenmeyi başardılar. Ama şimdi edindikleri mevzi, konum, statü onları ayrıcalıklı kılmışken bu hiyerarşiyi terk edip kardeşiyle eşit bir statüden konuşmayı göze alamıyorlar. Ayrıcalıklar onların nefsini esir almış. En ahlaklıları bile, barış sürecini yazdıklarında, aidiyet hissettikleri devletçi siyasetin en fazla reel-politikçi mecburiyetlerini işaret ediyorlar, oysa sıra çeşitli Kürt siyasetlerine gelince hooop ahlakî-politik eleştiri katına zıplıyorlar. Demek ki neymiş, devlet için ahlakî-politik bir eleştiri caiz değilmiş, yesinler sizin devletinizi, bari bu küstahlıkta İslamcılığı başkasına bırakın, yok o da onların malı. Ya kardeşim, her şeyi sahiplenmek iyi değildir, insanı firavunlaştırır, kendinizi mahvedecek yola inatla girmeyin Allah aşkına!
Baştan aşağı bütün İslamcılar, devlet mevzisinden anti-Kürt bir söylemin esiri oldular. Bundan teberri eylemek farzdır. Aksi takdirde İslam’ın mütevatir gelenek aracılığıyla Milleti İbrahim halkasına çağırdığı müminler arasına İslamcılar eliyle düşman fırkalar sokulacaktır. Medyada, bürokraside, derneklerde bir şekilde konum ve statü bulan veya bulma ümidi olan bütün İslamcılar ya da konum, statü işlerinden teberri etmesine rağmen dost halkaları aracılığıyla kaderini bu İslamcılara bağlamış, dostunun hatırını hakikatin ve adaletin hatırına önceleyen İslamcılar feci bir kirlenmenin yayıcısına dönüşmüş durumdalar. Maalesef İslamcılık, o ahlak ve adalet çağrısı olarak temayüz eden miras, bu yükleniciler ve sözcüler eliyle artık zalim bir tahakküm aracına dönüşmektedir. Bir zulme isyan eden ve haysiyet çığlığını yükselten hiçbir insan artık muktedirlerin kirli dilinden İslamı masum düşünemez noktaya gelmiştir.
Bu söylediğim genel bir meseleye atıf değil, belki biraz o, ama daha çok kendime dair bir not olarak burada önemli. Bu topraklarda Kürtlüğü bir haysiyet çırpınışına mecbur bırakan devlet siyasetine şahit olan İslamcılar, devletin zalimliğine dair o kadar laf ürettikten sonra devletin maliki oldular, fakat son kertede devletin anti-Kürt bütün lügatına da sahip çıktılar. Şu hale bakın, 2008’den beri yazılan çizilen sözlere bakın, Kürd’ün hakkını ne tür pazarlıklara bağladıklarına, hangi politik-uluslararası analizler ile komşusuna-kardeşine karşı ihanet suçlamaları yönelttiklerine, her katliam veya cinayet sonrasında ne gerekçeler ürettiklerine, kendileri ile komşularının gururu arasında kurdukları hiyerarşiye bakın. Buradan çıkacak şey insanın insana, bir topluluğun topluluğa denkliği olabilir mi? (Dikkat! Bir siyasetin bir siyasete denkliği demiyorum, çünkü her siyaset kendi toplumsallığı ölçüsünde güç biriktirir. Ama siyasî güç açısından denk olmamak, Müslüman bir nazardan bakıldığında, hak ve haysiyet denksizliğini getirmez, aksine güç asimetrisine rağmen hak ve haysiyet sabittir.) Bu sorunun kendilerine yöneltilmesini bile saldırı kabul ediyorlar.
En iyi niyetli okumayla bile meselenin kökünde şu var; kendi ağabeylikleri, yol göstericilikleri olmazsa kötü yola düşecek çocuklarız biz. Laf dinlemediğimiz zaman azarlama, kötek ile yola getirme hakları var. Bunu asla itiraf etmiyorlar ama bilinçaltı denen meret bu inançlarını sızdırıyor, bir şekilde açık ediyor. Eğer bu kadar endişeli olmakta haklı iseniz Allah’a güvenin kardeşim!Allah tarihin hâkimidir, insanın kalbine ve toplumun önüne hakkı serer, O’nun gücü olmadan kimse kimseyi zaten uyaramaz, Müslüman isek bunu biliyoruzdur. Kaldı ki siz önce kendinizi Rabbin çağrısına bi yönlendirin, sonra bıdıbıdıya hiç ihtiyaç kalmadan kimlerle kendiliğinden dost kılındığınızı göreceksiniz. Hidayete uyarıcı Allah’tır ve bu sıfat kimseye tevdi edilmiş değildir. Bunu da mı unuttunuz?
Daha orta yolcu bir okumaya dönersek, itibar görmek istiyorlar, herkesten itibar görmek istiyorlar ve en çok da Kürtlerden, çünkü o kadar zulme maruz kalan Kürtler de onları onaylarsa huzura erecekler, iddialarının gerçekliği teyid edilmiş olacak. Ama bugüne kadar Kürtlerin başına Kemalist devlet bin bir tür şey getirirken, bu zulme karşı gözle görülür boyutta bir karşı çıkış üretemediklerini unutarak. Tamam bunun anlaşılır bin türlü nedeni var ama insan hiç olmazsa biraz mütevazı olur. Oysa muteber kılınma arzusu, karşılık bulmayınca onları çıldırtıyor ve sonra kontrol edilememiş bir öfkeyle devletçi-kemalist lügate sarılıyorlar. Ayıptır ya ayıp!
Dikkat edin, mesele geliyor bir yerde tıkanıyor. Kürtlüğün kendi değerini tanımlamak üzere şu ya da bu siyasî aktör eliyle gelişen siyaseti kabul edilemez olarak kodlanıyor. Bu kadar zulüm ve dirençten sonra, Kürtler önce bir sussun isteniyor. Sonrası sanki cennet olacak.
Bu kötülükler olup biterken İslamcılıkların kirden teberri etmemesi, hiç nedamet getirmeden mülk üzerine eyleme girişmesi artık gına getirdi. Durmadan Kürtlüğümüze, varlığımıza, haysiyetimize saldırmaya devam ediyorlar. Şimdi ben ne yapmalıyım? Onları adalete çağırmak niyetinden vazgeçip, ciddiye almamaya çalışmak aynı zamanda içinde yetiştiğim bir geleneğin-toplumsallığın terki anlamına da gelebilecek iken ne yapmalıyım? İlk terbiyemi veren ve uzun yolda beni her türlü saldırıya karşı donatan geçmişim, mevziyi terk etmeyip ıslah için amel etmeyi emrederken ne yapmalıyım? Zor bir soru yine geldi, kapımıza dayandı.
Cevap her halükarda şu minvalde şekillenecek; İslamcılık ya topluluk olarak hak sahibi olanı açıkça tanıyacak ve kendi itibarını kazanacak ya da zulmün aracına dönüşerek kendine ihanet edecek. Şu soruya açıkça cevap vermeyi göze alamayanlar, yok bilmem 19. yüzyıl milliyetçiliğinin kirine, yok kemalizmin çamuruna, yok PKK marksistliğine atıf yaparak hakkın inkarına sabitlenecekse, o artık bir adalet arzusu ve ahlak çağrısını taşımaktan vazgeçmiştir ve yollarımız ayrılacaktır.
Hamdolsun ki, İslam edebini, ahlakını ve iman davasını o kalın ve kara kafalı Kürt mollalardan öğrenmişim. Yoksa bu İstanbul-Ankara İslamcılıkları insanı deli eder.
Devamını oku ...

Burjuva Partileri Ne Yapar?

Burjuva Partisi, adı üzerinde, burjuvanın, yani salt patron sınıfının çıkarlarıyla hareket eden ve dünyayı o sınıfın gözünden anlamlandıran politik partilerin sosyoloji literatüründeki ortak adıdır. Ancak tabii bunu tamamlayan başka özellikleri de vardır.
Ancak bir savaş çıksa ölecek kadar emekçinin iş cinayetlerinde kurban gitmesine rağmen her şey normalmiş gibi soğukkanlılık sergileyen partiler burjuva partilerdir. Çünkü burjuvaya bir şey olmadığı için onlar rahattırlar. Ne zaman ki burjuvanın kârları düşer; o zaman mevzunun adı ‘KRİZ’ olur. Ölenler istatistikî bir veri olmaktan öteye gitmez burjuva partileri için.
Ancak diplomatik bir ağız takınmayı da iyi bilirler. Toplumun hassasiyet ve eğilimlerini iyi tartarlar. Emekçiler sefillik içindeyken veya öldüğünde (çok derin ve kasvetli bir edayla) başsağlıkları dilerler, siyah arka planlı bilboardlara ‘BAŞIMIZ SAĞOLSUN’ yazdırırlar. Her zaman gerçekleri tersyüz etmek üzere hazır kıta bekleyen propaganda aygıtları, medyaları vardır. Emekçilerin iradelerini bu propagandalarla maniple edebildikleri yerde ederler, edememeye başlayınca gazı copu reva görürler ve gündemi başka bir yere kaydırmak için ellerinden geleni yaparlar. ‘İŞ KAZALARI KADER’ dediklerinde inanırsın; tevekkülün anlamını hafızandan siliverirler. Bir burjuvanın ekonomideki kıvraklığını siyasette gösterirler. Burjuva sınıfıyla olan anatomik bağlılıklarının bir hikmetidir belki de; bilinmez!
Bu yüzden ‘burjuva parti’ kavramını bilerek ve isteyerek kullanıyorum. Sosyolojinin insanlığa hediye ettiği, bu kadar hayatın gerçeklerine göbekten bağlı ve yalnızca iki kelimeden oluşan kelime az bulunur. Sadece burjuva sınıfının ekonomi-politik çıkarlarını gözeten ve toplumun emekçi katmanlarının halini takmayarak hayatın tozpembeliğinden dem vuran politikaların malikleri başka nasıl isimlendirilir? Bu kavram, bilimde günlük kullanım şeklinin dışında, somut bir gerçekliğin tespiti ve sınıflandırılması için kullanılır.
Elbette ki bir partinin burjuva partisi olup olmadığını anlayabilmek için daha başka ölçülerde vardır. Burjuva partiler, ekonomik büyüme ve gelişmekten söz etmeyi çok severler. Büyüme ve gelişmeden ne anladıkları ise sundukları büyüme manzarasından anlaşılır. Örneğin eğer bir parti, bir ülkenin gelişmesinden bahsederken, orada bölüşüm adil mi değil mi diye bakmıyorsa… Emekçi sınıflarının, ülkede üretilen servetten ne kadar pay aldığını umursamıyorsa... Emekçilerin hangi koşullarda, hangi koşullarda ve onların ortalama yaşam süresini dikkate almıyorsa gelişme ölçütü olarak dikkate almıyorsa?
Emekçilerin çocukları yeterli gıdayı alabiliyor mu?
Kendileri kazasız ve güvenlikli bir şekilde çalışabiliyor mu, patronların işten atma tehdidine maruz kalmadan ve hakarete uğramadan özgürce sendikalaşabiliyorlar mı?
Asgari yaşam olanaklarını sağlayacak sosyal politikalar devlet tarafından sağlanıyor mu?
Ailelere ‘kendi başının çaresine bak’ diyerek, piyasanın insafsızlığına mı terk ediliyor? Sokaklarda aç çocuklar var mı vb. bunların hiçbirisine bakmaksızın yalnızca maddi servetin şişmesini anlıyorsa ve bununla övünüyorsa, bu parti dört başı mağrur bir BURJUVA PARTİSİ’dir.
Çünkü emekçileri kaile bile almaksızın yalnızca burjuvanın (patron sınıfının) çıkarları doğrultusunda ekonomiyi, politikayı ve toplumu idare ediyordur. Ve medya eliyle de toplumun algısını maniple ederek bu apaçık gerçekliği insanların zihninden esirgiyordur!
Mesela şimdi Ali Ağaoğlu’nun milli gelirdeki payıyla bir maden işçisinin payını toplayalım. Eğer Ali Ağaoğlu’nun milli gelirdeki payı 1 milyon dolar arttıysa ancak maden emekçisinin aylık geliri 100 TL eksildiyse; bu bir burjuva politikacısı için ekonomik büyümedir. İşçinin daha yoksullaşmış olması onu ilgilendirmez, hatta politik çalkantılara sebep olmaması koşuluyla ölmesi bile ilgilendirmez. Her işçi (salt istatistikî bir veri olarak kalmak kaydıyla) her türlü ihmal ve kar hırsının sessiz sedasız kurbanı olabilir. Bunun adı KADERdir(!).
Burjuva partinin hayatı yorumlayış biçimi ekonomi politiktir. Çok muhafazakâr veya çok laik görünmesi, yalnızca onun bu ekonomi politik prestiji için önemlidir. Örneğin TÜSİAD laik, MÜSİAD muhafazakâr kabul edilir. Son 13 yıldaki iktidar partisi de muhafazakâr olarak anılan bir parti. Peki, acaba bu 13 yıllık zaman diliminde (laik veya muhafazakâr olsun) bir işçinin yaşam standardımı artmıştır yoksa TÜSİAD’ın temel lokomotifi laik Koç grubunun kârları mı? Aynı örneği tersinden de düşünsek aynı sonuca varırız. Kim zenginliğine zenginlik katarken öteki daha yoksulluğa sürüklendi? AKP’nin ilk on yıllık döneminde sadece Koç grubu, Tüpraş’ın da özelleştirilmesiyle, 3 katı kadar büyüdü, MÜSİAD zaten devasa kârları ve özelleştirme katladı sermayesini.. Yani burjuva sınıfı laik-muhafazakâr ayırt olmaksızın topyekün kazandı. İşçi sınıfı ise laik muhafazakâr ayrımı olmaksızın yerin altında topyekün öldü veya topyekün sefalete sürüklendi. Bu gerçeklik, hem bu topraklarda hem de dünya coğrafyasında burjuva partilerin egemen olduğu her yerde mevcuttur, ancak bazı coğrafyalarda emekçiler bazı tarihsel kazanımlar elde ederek bu umursamazlığın şiddetini azaltabilmişlerdir. Bizim coğrafyamızda da işçi ölümlerinin ve sefaletinin önünün alınamamasının tek sebebi, en yalın ifadeyle, onların emek gücü dışında hiçbir şeylerinin önemsenmemesidir. Emekçilerin burjuva partilerin bu umursamaz politikasını kıracak ekonomik, demokratik ve hukukî kazanımlara ihtiyacı vardır (ve elbette ki bu kazanımların yerleşmesi de gereklidir. Çünkü anayasal bir hak olan sendikalı olma hürriyeti bile, aşağıda istatistiklerde göreceğimiz gibi, yalnızca kâğıt üzerinde kalan bir haktır).
Son 12 yılda (iktidar partisi öncekilerden farklı olmasıyla övüne dururken) tam 13.168 işçi cinayet gibi kazalarla hayatını kaybetti. Devlet İstatistik Enstitüsü Hane Halkı Bütçe Anketi'ne göre (uluslararası standartlar baz alındığında) 13 milyon 925 bin kişi açlık sınırında, 28 milyon kişi ise yoksulluk sınırında yaşıyor. Kayıtlı 11 milyon işçinin ancak 700 bin civarı sendikalıdır. Bu sendikaların bir kısmının sadece adının sendika olduğunu varsayarsak ve daha sigortasız-kayıtsız çalışan işçinin olduğunu da varsayarsak, tablo daha da korkunçlaşır.
Bu yüzdendir ki durum anormalken, durum iyiymiş gibi davranan ve sürekli geliştiğimizi(!) söyleyen partiler, ancak durumu gerçekten iyi olanların çıkarlarını gözetiyor demektir. Gelir adaletsizliği ve işçi ölümlerinin en fazla olduğu ülkelerden birinde her şey iyiye gidiyormuş gibi davranan partiler, dünyayı burjuvanın gözlüğünden görmekten başka bir şey yapmıyorlar. Dünya nasıl tozpembe gözükür yoksa?
İyiki sosyoloji literatüründe ‘burjuva partisi’ diye bir kavram var, yoksa onu icat etmek gerekirdi!
Devamını oku ...

Ferguson Mücadelesi Ulusal Zulmün Simgesidir

Michael Brown’un 9 Ağustos tarihinde Ferguson polisi Darren Wilson tarafından vurulduğu, St. Louis’in dışındaki, nüfusunun çoğunluğu siyah olan Ferguson’daki gelişmeler üzerine kitaplar dolusu analiz kaleme almak mümkün.
Ortada bir cinayet ve 18 yaşındaki Michael Brown’un duygusuzca öldürülüp güneşin altında ölüme terk edilişi var. Yaşanan bu travma, insanlarda büyük bir yara açmış durumda, ayrıca siyahların hayatının değersiz olduğuna dair bir kanaat kaldı geride. Artık nasır tutmuş bu saygısızlık, insan hakları/siyahların kurtuluş mücadelesi öncesi gerçekleşen linç eylemlerini, bu eylemlerin siyahları terörize edip onlara mesaj vermek için kullanıldığı günleri anımsatıyor.
Bugünse daha kibar bir üslupla, soylulaştırma adı altında, St. Louis’deki mahallelerde etnik temizlik yapılıyor ve neoliberal bir model uygulamaya sokuluyor. Yirmi yıl önce nüfusun çoğunluğunu beyaz orta sınıfın teşkil ettiği Ferguson, bugün yüksek işsizlik oranına sahip olan ve fakir siyahların yaşadığı bir kasabaya dönüşmüş. Polis ordusu ve siyasetçilerin işbirliğiyle, halk, St. Louis mahallelerinden kovulmuş ve bu kasabaya gelmiş.
Tüm ülke genelinde benzer bir senaryo işliyor. Ülkede kaliteli hayat kuralları, sıfır tolerans politikaları, okul kapatmalar, sosyal hizmetlerin kesilmesi, kamu konutlarının yıkılması yüzünden ailelerin dağılması, onlarca yıl önce kentlerin iç kesimlerine kaçan beyaz orta sınıfın yıllarca yatırım yapılmayan bölgelere taşınmasına ve mülkün fakir siyahların elinden ucuza alınmasına neden oluyor.
Elbette Ferguson ve St. Louis Kasabası’ndaki halk arasında belirli bir öfke ve isyan hâli mevcuttu. Bu durum, polis baskısına karşı filizlenen hareket ve siyah kurtuluş hareketinin dirilişi ile destekleniyordu.
Ancak silâhsız ve teslim olmuş bir siyah gencin polis tarafından göz göre göre katledilmesi onun siyahlığına bağlandı ve bu, konuyla ilgili uygun bir analiz geliştirmeyi güçleştirdi.
Siyahlığın öne çıkartılması da ulusal zulmün başka bir semptomudur. Hâkim burjuva medyası, burjuva hükümet ve devlet, bu sayede siyahları suçlu ilân etme, onları kötüleme ve toplum dışına itme imkânı buldu.
Ferguson’dan “sızan” haberler, Michael Brown’un hatırasının bile bile zehirlenmeye çalışıldığı bir sürece işaret ediyorlar. Söz konusu haberler, büyük jüri kararını verdiğinde, St. Louis Kasabası’ndaki polis güçlerinden gelecek yeni bir ağır ve baskıcı cevabın meşrulaştırılması için gerekli zemini oluşturuyorlar. Genel beklentiye göre, karar, polis Darren Wilson’ın suçlanmaması yönünde olacak.
Michael Brown’u Lekeleme Gayretleri
Michael Brown’u lekelemek için yığınla çalışma yürütülüyor. İlki bir mahalle bakkalından alınan video kaydı. Bu kayıt, polis tarafından, Brown’u vuran polisin ifşa edilmesine dönük talebi etkisizleştirmek için ortaya çıkartıldı.
Sonra da otopsi raporları açık edildi. Bu raporlar, büyük jüriye delil olarak sunuldular. Burada da amaç, katledilen siyah genci lekelemek ve Darren Wilson’ı sadece işini yapan ve kendisini koruyan bir polis olarak resmetmek. Oysa polis, elleri havada olan, silâhı bulunmayan bir gence birkaç kez, öldürmek amaçlı ateş ediyor.
Otopsi sonuçlarının ortaya çıkartılmasının nedeni, olayı yanlış açıdan bakma ve iftira meselesine dayandırmak. Tabii burada insanın aklına şu soru geliyor: bir kişinin elinde kurşun yarası nasıl açılabilir? Elleri havadayken vurulan Brown’un otopsi sonuçları bu soruya cevap vermiyor. Bu konuyla ilgili bir açıklama, ancak siyahların hayatının önem arz ettiği, siyah gençlerin yaşama hakkına sahip bulunduğu, Trayvon Martin vakasında görüldüğü üzere, suçlu ilân edilmeme hakkına sahip olduğu bir toplumda mümkün.
Bu senaryo dâhilinde, sadece Darren Wilson’ın değerlendirmesi önemli, sayısız tanığın, Brown’un silâhsız oluşunun, sokakta yürüyen iki siyah genç gördüğü için olayı Wilson’ın başlatıp şiddetlendirmesinin bir önemi yok.
Öfkeyi katmerlendiren diğer bir husus da ABD toplumundaki beyazlara verilen imtiyazın mükemmel bir örneğinin gerçekleşmiş olması. Michael Brown ve göstericiler, ülke genelinde çeteler olarak etiketlendiler. Onlar, Keane’deki bir balkabağı festivaline saldıran beyaz kolejli gençlerden ve West Virginia’daki bir futbol maçında olayları çıkartan beyazlardan daha kötü bir yere kondular. O öfkeli beyaz gençlere alabildiğine yumuşak davranıldı. Onlar için, “kabadayılık yapan eğlence düşkünü gençler” ya da “bozguncu” denildi, o kadar. Kimse genç bir siyahın ırkçı niyetlerle öldürülmesine tepki veren Ferguson halkına yağdırılan ırkçı ve tahrik edici dili kullanmadı.
Larry Hales
Devamını oku ...

Küresel Kapitalizmin “Orta Gelir Tuzağı”

Son yıllarda zaman zaman gündeme gelen “orta gelir tuzağı” söylemi, özellikle son haftalarda iktisatçılar arasında sıklıkla dile getirilmeye başlandı. Bu nedenle meseleye farklı bir bakış açısı kazandırmak ve asıl tuzağın nerede olduğunu anlatmak açısından bu yazıyı kaleme aldım.
Aslında orta gelir tuzağı, iktisat literatüründe yeni bir kavram değil. Ayrıntıya geçmeden önce, bu kavram ile ne anlatılmak isteniyor, çok net olarak bunu söyleyelim. Bu kavram, düşük gelirli ülkelerin orta gelirli ülke durumuna geldikten sonra uzun süre bu durumda kalarak yüksek gelirli ülke seviyesine yükselememeleri ile ilgilidir. Veya kişi başına düşen geliri belli bir düzeye ulaşan ülkenin bundan daha ileriye gidememesi durumu olarak da ifade edilebilir. Burada iki temel sorunun cevabı önemlidir. Birincisi bir ülke, düşük gelirli ülke seviyesinden orta gelirli ülke seviyesine nasıl çıkmaktadır? İkincisi ise orta gelirli ülke seviyesinde olan bir ülke, neden yüksek gelirli ülke olamamaktadır?
Soruların cevabına geçmeden önce, belirtmekte fayda olduğunu düşündüğüm bir husus daha var. Bir ülkenin düşük, orta veya yüksek gelirli ülke grubunda olduğu nasıl belirlenmektedir? Önceleri ABD'nin kişi başına düşen gelirinin % 20'sine tekabül eden gelir düzeyi orta gelirli ülkeleri belirliyordu. Örneğin ABD'de kişi başına düşen gelir 50.000 $ ise bunun % 20'si olan 10.000 $ diğer ülkeler için orta gelir düzeyini belirleyen rakam olmaktadır. Ancak sonraları ölçüt ABD olmaktan çıkmış ve Dünya Bankası olmaya başlamıştır. Dünya Bankası'nın yapmış olduğu sınıflandırma şöyle:
Ekonomiler
Kişi başına yıllık ortalama gelir
Düşük gelirli ekonomiler
1,005 doların altı
Orta gelirli ekonomiler
1,006 – 12,275 dolar arası
Alt orta gelirli ekonomiler
1,006 – 3.975 dolar arası
Üst orta gelirli ekonomiler
3.976 – 12.275 dolar arası
Yüksek gelirli ekonomiler
12,276 dolar ve üzeri
Kaynak: Mahfi Eğilmez.
Türkiye alt orta gelir düzeyine 1950'lerde ulaşmıştır. Dünya Bankası'nın yapmış olduğu sınıflandırmaya göre, Türkiye 2013 yılı için 10.744$'lık yıllık kişi başına düşen milli gelir rakamı ile üst orta gelir düzeyine sahip ülke kategorisinde yer almaktadır. Bu arada IMF 2014 yılında Türkiye için kişi başına düşen gelirin 11.000$'ı geçeceğini tahmin etmiştir. Seçim kampanyalarından anladığımız kadarıyla, Türkiye'nin 2023 yılı için hedefi ise kişi başına 25.000$'ın gerçekleştirilmesidir. Bu durumda Türkiye, 2023 yılında yüksek gelirli ekonomiler sınıfında yer almayı hedeflemektedir. Bunun için her sene 2023'e kadar %8,48'lik büyüme gerekmektedir.
Yazımızın başında sorduğumuz sorulardan ikisini birlikte cevaplayalım. Bir ülkenin düşük gelirli ülke kategorisinden orta gelirli ülke düzeyine çıkması, orta gelirli ülke sınıfından yüksek gelirli ülke sınıfına yükselmesinden daha kolaydır. Neden? Çünkü düşük gelirli ülkeler, başlangıçta bol ve ucuz işgücüne sahip olduklarından daha yoğun işgücünün gerektiği, örneğin tekstil sektöründe avantaj yakalayarak büyümekte ve orta gelir seviyelerine çıkmaları daha kolay olmaktadır. Bol ve ucuz işgücünün yanı sıra büyümeyi önceleyen bir ülkenin çevre tahribatını dikkate almaması da milli gelirini hızlı yükseltmektedir. Ancak orta gelirli bir ülke konumuna yükseldikten sonra ücretler eskiye oranla yükseldiğinden söz konusu ülke, ücretlerin daha düşük olduğu, örneğin Çin gibi ülkeler ile rekabet edememeye başlamakta ve yüksek gelirli ülke kategorisine ilerleyememektedir. Uzun süre bu durumda olduğunda ise “orta gelir tuzağına yakalanmış ülke” olarak adlandırılmaktadır.
Peki, orta gelirli bir ülke, yüksek gelirli ülke düzeyine yükselmek için ne yapmalıdır? Yüksek katma değerli ürünler üretmelidir. Yani teknoloji yoğun ürünlerin üretimine geçmelidir. Ancak bunu yapmak da zordur. Çünkü mevcut sanayileşmesini tamamlamış ve teknoloji yoğun üretimde dünya pazarlarını çoktan ele geçirmiş ülkeler ile rekabet edebilmek bu aşamada mümkün olamamaktadır. Bu durumda ülke, ne geri ne de ileri gidememekte ve orta gelir tuzağına düşmüş olmaktadır. Katma değeri yüksek ürünler üretebilmek ve uzun vadede rekabet gücünü yükseltebilmek için ise iyi eğitilmiş vasıflı bir işgücüne ve ağırlıklı olarak mühendislere ihtiyaç vardır. Önerilen çözümler arasında inovasyon, markalaşma ve araştırma-geliştirmeye (ARGE) daha fazla kaynak ayrılması ile girişimcilerin artması da var.
Şunu da belirtmekte yarar görüyorum. “Orta gelir tuzağı” diye tamlama şeklinde kullanılan ve zihinlerde böyle yer eden kavram, aslında her gelir düzeyinde olabilir. Yani düşük gelir tuzağı veya yüksek gelir tuzağına düşmüş ülke örnekleri de vardır. Mesela pek çok Asya ve Afrika ülkesi, fakirlik kısır döngüsünden kurtulamayıp düşük gelir tuzağına yakalanmışken, Japonya gibi kişi başına düşen milli geliri yüksek ve orta gelir ülke sınıfından kurtulmuş, ancak durağan büyümeye sahip ülkeler de yüksek gelir tuzağında bulunmaktadır. Bazı ülkeler ise, geçmişte Türkiye ile benzer sosyo-ekonomik göstergelere sahip olmakla birlikte, orta gelir tuzağına yakalanmadan sınıf atlamayı başarmıştır. Örneğin Güney Kore 1995'te satın alma gücü paritesine göre yaklaşık 10.000$ olan kişi başına düşen milli geliri ile orta gelir düzeyinde bir ülke iken, istikrarlı büyümesini devam ettirerek orta gelir tuzağına yakalanmadan, 2008 yılında yüksek gelirli ülke konumuna yükselmeyi başarmıştır.
Buraya kadar yazdıklarım iktisat literatüründe genel olarak konuşulan ve teorik olarak bilinmesi gereken bilgilerdi. Orta gelir tuzağı ile ilgili Türkiye'ye çözüm olarak gerek sol görüşlü kesimlerden gerekse de muhafazakâr kesimlerden tasarruf oranlarını artırmak, imalat sanayinde gelişme yakalamak veya sanayide çeşitlilik oluşturmak, işgücü piyasalarında esneklik çerçevesinde özetlenebilecek öneriler sunulmaktadır. Anlaşıldığı gibi, bu öneriler yeni bir ekonomi paradigmasından uzak, taklitçi, özgün olmayan, kalıcı olmaktan uzak, sığ yapıda ve eklektik özelliktedir. Hâlbuki Türkiye'nin bugün karşı karşıya kaldığı sosyo-ekonomik problemler, ancak yeni bir anlayışla ve zihniyet dönüşümü ile aşılabilecek niteliktedir.
Türkiye'nin düştüğü tuzak, küresel kapitalist üretim tarzını benimsemesi ve bu algıyı bir türlü kıramamış olmasıdır. Türkiye sanayileşmek için esnaf-çiftçi-zanaatkâr üçlemesine dayalı örgütlenmesini tasfiye etmiş, ancak yine de sanayileşememiş bir ülke olarak, küresel kapitalizme pazar olmuş ve sistematik sömürüye uğramış bir ülkedir. Türkiye, Batı tipi kalkınma anlayışı ile yemlenmiş ve insanını endüstriyel kapitalizm için proleter yapmış olan bir ülkedir. Türkiye, toprağa dayalı, hür emek anlayışı ile üretime dayalı bir ekonomiden; rant, faiz ve sermayeye bağımlı, üretimden kopuk bir ekonomi anlayışı benimsemiş tuzaktaki ülkedir.
Kendisini endüstri ile tanımlamış ve endüstride kendilerine yetişememiş ülkeleri öteki olarak gören Batı düşüncesine göre, Batı dışı toplumların yüksek gelirli veya gelişmiş ülke konumuna yükselebilmeleri için kapitalist toplum aşamasını yaşamaları gerekmektedir. Çizgisel tarih anlayışının iktisattaki yansıması olan bu felsefî görüş nedeniyle Batı dışı toplumların hep daha iyiye ulaşmak için önüne hedefler konulmakta ve bu yolda sömürülmeleri de tarihsel bir zorunluluk olarak görülmektedir.
Türkiye'nin temel problemi, Batı tipi bir kalkınma anlayışı ile Anadolu insanını kentlere göç ettirip madende veya rezidans inşaatlarında çalışmaya mecbur bırakan sosyo-ekonomik düzenidir. Türkiye, mevcut sanayileşme ve kalkınma politikaları ve kentleşme süreci ile tuzaktan çıkamayan bir ülke olacaktır. Tuzaktaki ülke Türkiye için mevcut kentleşme politikalarından vazgeçmekten, Anadolu topraklarını üretime açmaktan, tarım ve hayvancılığı desteklemekten, esnaf-çiftçi-zanaatkâr örgütlenmesine gitmekten ve Anadolu'nun bin yıllık iktisadî nizamına dönmekten başka çare yoktur.
Kaan Yiğenoğlu
Devamını oku ...

Rosa Luxemburg’un “Ya Sosyalizm Ya Barbarlık” Sloganı

Sanırım sosyalizm tarihindeki küçük bir sorunu çözdüm.
İklim ve Kapitalizm sitesinin reklâm sloganı olan “Ya Ekososyalizm ya barbarlık: Üçüncü yol yok”, Rosa Luxemburg’un “Ya sosyalizm ya barbarlık” sloganına dayanıyor. Luxemburg bu sloganı, I. Dünya Savaşı ve sonrasında, Alman devrimi için kullanmış. Slogan, o günden beri birçok sosyalist tarafından benimsenmiş.
Sorun şu: bu kavram nereden geliyor? Luxemburg’un değerlendirmesinin bir karşılığı yok, solcu akademisyenlerin onun izahatındaki kafa karışıklığına getirdikleri açıklamaların bir anlamı da.
Luxemburg, önce insanlığın sosyalizmin zaferi ile medeniyetin sonu arasında bir tercihle yüzleştiğine dair bir fikir atıyor ortaya. Bu fikrini, 1915’te hapishanede yazdığı güçlü savaş karşıtı broşürde dile getiriyor. Baskıdan kaçınmak için müstear isimle kaleme aldığı, Alman Sosyal Demokrasisinde Kriz, ya da daha yaygın olarak bilinen hâliyle, Junius Broşürü, savaş yanlısı Alman Sosyal Demokrat Partisi liderlerine yönelik gelişen devrimci sol muhalefetin eğitilmesinde ve örgütlenmesinde önemli bir oynamış.
Luxemburg, broşürde söz konusu sloganı sosyalizmin kurucularından birine atfetmiş:
“Bir zamanlar Friedrich Engels’in dediği gibi: ‘Burjuva toplumu yol ayrımında, ya sosyalizme geçecek ya da barbarlığa ricat edecek.’ […] Bugüne dek bizler bu cümleyi üzerinde hiç düşünmeden okuyup tekrarladık, ifadedeki dehşete dair ciddiyetten hiç şüphelenmedik. […] Bugün tam da Friedrich Engels’in bir nesil önce öngördüğü gerçekle yüzleşiyoruz: ya emperyalizmin zaferi ve antik Roma’da görüldüğü üzere, tüm medeniyetin çöküşü, insansızlaşma, yıkım ve yozlaşma, büyük bir mezarlık ya da emperyalizm ve onun savaş yöntemine karşı uluslararası proletaryanın bilinçli faal mücadelesi demek olan sosyalizmin zaferi.”
İşte mesele de burada: Engels’in yayınlanmış ve yayınlanmamış çalışmalarına dönük birçok dikkatli araştırma yapılmış olmasına karşın, onun böyle bir söz sarf ettiğini kimse tespit edebilmiş değil. O zaman nedir olan biten?
Önce şunu tespit etmek gerek: İngilizce çevirisinde Luxemburg’un Engels’e atfen kullandığı cümlede tırnak işaretleri yanlış yere konmuş. Tırnak işaretlerine Luxemburg’un Almanca metninde rastlanmıyor. Orada Luxemburg doğrudan alıntı yapmıyor, dolayısıyla Engels’te bu ifadenin tam karşılığını bulmak mümkün değil. Mesele de burada: Luxemburg, broşürü sosyalist kitaplara erişiminin sınırlı olduğu, hapishanede yazıyor, bu yüzden hatırlama konusunda kimi hatalar yapıyor.
Bunu akılda tutarak, üç akademisyenden örnek verelim. Bu isimler, Luxemburg’un “Burjuva toplumu yol ayrımında, ya sosyalizme geçecek ya da barbarlığa ricat edecek.” cümlesini Engels’e atfetmesine ilişkin değerlendirmelerde bulunmuşlar.
Üç Açıklama
Rosa Luxemburg Okuması isimli çalışmanın editörleri Peter Hudis ve Kevin B. Anderson şunları yazıyor: “Luxemburg’un muhtemelen aklında Komünist Manifesto’daki bir pasaj var: Marx ve Engels, burada ‘ya en geniş anlamıyla toplumun devrimci bir biçimde kurulması ya da çatışma içerisindeki sınıfların ortak yıkımı’ ile sonuçlanacak sınıf mücadelelerinden bahsediyor.”
Her ne kadar bu pasaj bağlantılı bir fikri ifade ediyor olsa da, onun Luxemburg’un kullandığı kaynak olduğuna dair üç ayrı itirazda bulunmak mümkün: ilkin, Luxemburg’un kullandığı ifade Manifesto’dakinden farklı, ezberden alıntı yapmış olsa bile, yanlış alıntı yaptığını düşünmek güç. İkinci olarak, Marx ve Engels’in ortaklaşa yazdığı metni sadece Engels’e atfetmesi pek mümkün değil. Üçüncü olarak, Hudis ve Anderson’ın başvurduğu, benim de kullandığım standart İngilizce çeviri, özgün Almanca metinde kullanılan “Friedrich Engels’in bir nesil önce öngördüğü” [vor vierzig Jahren] ifadesini ihmal ediyor. 1915’te yazan ve “bir nesil, yaklaşık kırk yıl önce”sinden bahseden birinin, Manifesto’nun yazıldığı 1848 yılından bahsediyor olması mümkün değil.
Kırk yıl öncesi 1870’lerin ortasına denk geliyor. Bu da dikkatimizi Anti-Dühring’e yöneltiyor. Bu eseri Engels, dizi hâlinde 1877-78’de yayınlamış, kitap olarak 1879’da çıkmış. Hareketin kurucularından biri tarafından kaleme alınan, Marksist dünya görüşünün en kapsamlı ifadesi olması sebebiyle bu kitap, Luxemburg’un Engels’e atfettiği alıntıyı arayacağımız makul bir yer. İki akademisyen de böyle yapmış.
Rosa Luxemburg’un Mirası isimli çalışmasında Norman Geras, onun “muhtemelen” Engels’in Dühring’in ekonomik gelişme değil de gücün tarihteki hâkim faktör olduğuna dair tezine itiraz ettiği pasaja atıfta bulunduğunu söylüyor. Engels, gücü ekonomik ilerlemeyi sahneden kovmak için kullanılmasına dönük gayretlerin hep başarısızlığa uğradığını, bunun tek istisnasının, “münferit kimi fetih vakaları” olduğunu söylüyor. Bu vakalarda barbar fatihler, bir ülkenin halkını ya imha ediyorlar ya da kovuyorlar, nasıl kullanacaklarını bilmedikleri üretici güçleri tahrip ediyorlar veya çürümeye bırakıyorlar. Bu noktada Engels, İspanya’daki Müslüman idaresini devirdikten sonra gelişmiş sulama sistemlerini çürümeye terk eden Hristiyan işgalcilerden bahsediyor.
Bu pasaj, medeniyetle (Müslümanlar) barbarlar (Hristiyanlar) arasında yaşanan ve felâketlere yol açan çatışmayı ele alıyor. Bu çatışmadan Hristiyanlar galip çıkıyorlar. Ancak bu pasaj, kapitalizm ya da sosyalizm hakkında bir şey söylemediği gibi, Engels de Luxemburg’un ona atfettiği genel sonuca ilişkin tek laf etmiyor. Geras’ın denemesi güzel ama işe yaramıyor.
Kısa süre önce kaleme aldığı makalesinde Michael Löwy ise Luxemburg’un Anti-Dühring’deki şu pasaja atıfta bulunmuş olabileceğini söylüyor:
“Hem modern kapitalist üretim tarzının yarattığı üretici güçler hem de onun tesis ettiği emtia dağıtım sistemi üretim tarzı ile çelişkiye girer, belli bir düzeye kadar tüm modern toplum helak olmadan, üretim tarzı ve dağıtımda bir devrimin gerçekleşmesi gerekir.”
Bu da söz konusu sloganla ilişkili bir ifade ama Lowy’nin de işaret ettiği üzere, pasaj hem kullanılan kelimeler hem de anlam bakımından “oldukça farklı”. Löwy, bu noktada “Luxemburg’un sloganının kaynağına dair araştırma başarısız olmaya mahkûm” diyor, çünkü:
“Esasında bu sloganı icat eden Rosa Luxemburg’un kendisi. ‘Ya sosyalizm ya barbarlık’ ifadesi yirminci yüzyıl boyunca önemli bir etkiye sahip olmuş. Eğer Engels’e atıfta bulunmuşsa, belki de bunun nedeni, onun gerçekten heterodoks olan bu teze daha fazla meşruiyet sağlamak olabilir.”
Makul bir çıkarım ama bence yanlış. Zira Luxemburg’un 1915 tarihli bu ifadenin mucidi olduğu iddiası, onun “Bugüne dek bizler bu cümleyi üzerinde hiç düşünmeden okuyup tekrarladık” demesi ile çelişiyor. Açık ki o, okurların bu ifadeye aşina olduğunu düşünüyor. Burada yeni ve tuhaf bir şey yok. Demek ki ortada üçüncü bir kaynak mevcut.
Burada davul tuş yapsın lütfen…
Kaynak
Luxemburg’un ifadesini Engels’in çalışmalarında araştırılması başarısız kalmaya mahkûm, çünkü o sözü sarf eden Engels değil. Sorun yanlış alıntı değil, yanlış atıf sorunu.
İfadenin yazarı Engels değil, Marx ve Engels sonrası marksist teori alanında otorite olarak görülen Karl Kautsky.
Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), Marksistlerle Ferdinand Lassalle’ın takipçilerinin 1875’te birleşmesi sonucu kurulur. Programı sosyalisttir ama Marksist değildir. 1891’de Karl Kautsky ve Eduard Bernstein Marksist bir program hazırlar. Kautsky tartışma sonrası programı yeniden yazar: program aynı yıl Erfurt’taki parti kongresinde benimsenir. Bilinen adıyla Erfurt Programı, I. Dünya Savaşı sonrasına kadar SPD’nin resmi programı olarak kalır ve başka ülkelerdeki sosyalist partilerce bir model olarak kullanılır: örneğin Lenin, Rus sosyalistleri için hazırladığı 1896 tarihli taslak programını Erfurt Programı üzerine kurar.
Program kasten kısa tutulmuştur. İngilizce çevirisi 1.300 kelime civarındadır. Programda çok az izahat veya tartışma mevcuttur. Bu nedenle Kautsky, sonrasında programı izah edip sosyalizm meselesini tartışan bir kitap kaleme alır. Das Erfurter Programm in seinm grundsätzlichen Teil erläutert (Erfurt Programı: Esaslara İlişkin Tartışma) 1892’de yayınlanır. Tarihçi Donald Sassoon’un yazdığı kadarıyla, program “Avrupa genelinde sosyalist eylemcilerin en fazla okuduğu metinlerden biri hâline gelir.” Kautsky’nin yorumu 1914 öncesi on altı dile çevrilir ve dünya genelinde kabul gören, Marksizmin popüler bir özeti olarak görülür.
1880’lerde Leh ve Alman sosyalist hareketleri içinde faal olmaya başlayan Rosa Luxemburg’un Kautsky’nin kitabını okuduğuna şüphe yoktur. Muhtemelen onun fikirlerine dair tartışmaları işitmiştir. 4. Bölüm bu pasajı içermektedir:
“Eğer sosyalist cumhuriyet imkânsızsa, o vakit insanlık tüm ekonomik gelişmeyle bağını koparacaktır. Böylesi bir durumda moder toplum, tıpkı iki bin yıl önce Roma İmparatorluğu’nda görüldüğü gibi, parçalanacak ve barbarlığa geri dönecektir.
Her şey böyle devam ettikçe kapitalist medeniyet devam edemez; biz ya sosyalizme doğru ileri bir adım atacağız ya da gerisin geri barbarlığa geçeceğiz.”
Bu pasajla Junius Broşürü’nde alıntılanan pasaj arasındaki benzerlikler aşikâr. Luxemburg’un Engels’ten alıntıladığı iddia edilen cümle ile Kautsky’nin son cümlesi birbirine çok benziyor:
Kautsky 1892: “Biz ya sosyalizme doğru ileri bir adım atacağız ya da gerisin geri barbarlığa geçeceğiz.” (es heißt entweder vorwärts zum Sozialismus oder rückwärts in die Barbarei)
Luxemburg 1915: “[Burjuva toplumu] ya sosyalizme geçecek ya da barbarlığa ricat edecek.” (entweder Übergang zum Sozialismus oder Rückfall in die Barbarei)
Luxemburg, fiillerin yerine isim kullanmış, tersini yapsa cümle birebir aynı.
Luxemburg’un cümleyi Kautsky’den aldığının diğer bir kanıtı da her ikisinin de Roma İmparatorluğu’na atıfta bulunması. Löwy bu hususu maalesef “konuyla alakası yok” diyerek ihmal ediyor.
O hâlde Rosa “ya sosyalizm ya barbarlık” ifadesini neden Kautksy değil de Engels’e atfediyor? Nedenini kesin olarak bilmek imkânsız ama görünüşe göre sosyalizmin popüler izahının yaygın biçimde kullanılması ardından, Kautsky’nin kitabındaki birçok kavram ve form sosyalist mahfillerde yaygınlık arz etmiş, kelimeler özgün kaynağından uzaklaşmış. Bu noktada akla Albert Einstein’a yanlışlıkla atfedilen birçok alıntı gelebilir. Luxemburg, 1915’te hapishanede ezberden alıntı yaparken, yanlış bir tahminde bulunuyor ve alıntının Anti-Dühring’de bulunabileceğini düşünüyor, bu nedenle “kırk yıl önce” ifadesini ekliyor. Broşürü sonrasında İsviçre’de yayınlanıyor, illegal yollardan Almanya’da dağıtılıyor, bu yüzden ayrıntılı bir kaynak taraması imkânı bulunamıyor.
Sanırım Kautsky’nin “ya sosyalizm ya barbarlık” sloganının mucidi oluşunun tespit edilememesinin nedeni, onun Bolşevik devrimini kınaması sonrası sosyalistler arasında okunmaması. Geçmişte yapılmış bir espriye atfen: Lenin’in polemiği sayesinde Kautsky’nin ön adının “Dönek” olduğu bile zannedilmiş zamanında. Onun birçok çalışmasının baskısı tükenmiş ya da sadece pahalı akademik baskıları mevcut. Bu durumun da gösterdiği üzere, sloganın kaynağının kim olduğunun anlaşılması gerçekten güç.
Eğer benim değerlendirmem doğru ise, o vakit Löwy’nin “Esasında bu sloganı icat eden Rosa Luxemburg’un kendisi.” tespiti yanlış. Oysa Luxemburg, “Bugüne dek bizler bu cümleyi üzerinde hiç düşünmeden okuyup tekrarladık” diyor. Kautsky’nin yaygın olarak okunan kitabı üzerinden, insanlığın ya sosyalizme doğru ileri bir adım atacağı ya da gerisin geri barbarlığa geçeceği düşüncesi, Almanya’daki sosyalistler arasında zaten gayet iyi bilinen bir düşünce.
Luxemburg’un büyük katkısı, “ya sosyalizm ya barbarlık” sloganına özgün yazarın kastettiğinden görece doğrudan ve daha derin bir devrimci anlam katması. Kelimeler Karl Kautsky’den geliyor ama onlara kanatlar takan Rosa Luxemburg.
Ian Angus
Devamını oku ...

Lübnan Komünist Partisi: Daimi Başarısızlığın Sırrı

Lübnan Komünist Partisi (LKP), liberal rejimin gölgesi altında, insancı ve dirilişçi bir ruhla aşılanmış kültürel aydınlanma ortamında kurulmuş, köklerini orada bulan, Arap Levant’ındaki en etkili politik gruplardan birisidir. Geçen yüzyılda Lübnan’ın temel niteliği bu şekildedir. Ama LKP, bir yandan yürüttüğü kültürel ve entelektüel faaliyetiyle, diğer yandan da silâhlı direnişe katılmış olması ile Arap komünist partileri içinde özgül bir yere sahiptir. Bu, ona Lübnan ve Arap dünyasında şerefli bir imaj hediye etmiştir.
Tarihsel açıdan LKP, aralıksız devam eden iki muammayla yüzleşmiştir. Parti olarak sahip olduğu büyüklük, Lübnan’daki mezhepçiliğin izin verdiği alanı her daim aşan bir niteliğe sahiptir ve parti, Lübnan’daki katı sistemle her zaman çatışma içinde olmuştur. Bu, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Suriye’nin himayesinde Şii direnişi ile Sünni kompradorlar arasında tesis edilen belli bir mutabakatın üzerine inşa edilmiş olan Taif Anlaşması üzerinden, doksanlarda marjinalize edilmesi öncesinde de geçerli bir durumdur. Ancak partinin devrimci düşleri, varlığını Mehdi Amil’in Lübnan’da komünistlerin liderliğinde gerçekleşecek sosyalist devrimin entelektüel açıdan sağlam ama hayalî teorizasyonu üzerinden sürdürmüştür.
Ancak Lübnan’ın içyapısı ile jeopolitik konumu, komünistlerin gerçek manada ilerici mücadelelere girmesine ve kimi taleplerde bulunmanın ötesine geçmesine izin vermemiştir. Tarihsel politik açıdan belirli bir inisiyatife sahip olmak, Suriye ile organik ilişki içinde olanlar dışında hiçbir Lübnanlıya nasip olmamıştır. Ülkede yaşanan olumlu ve olumsuz tüm önemli politik olaylar, Suriye ile bağlantılıdır. Lübnan’a yönelik tüm bölgesel ve uluslararası dikkat, onun Suriye’yle arasındaki bağlarına dayanmaktadır. Üç olayda LKP, tarihsel bir kayıp yaşamış, bu da onu marjinalize etmiştir. İlk olay, partinin 1964’te Suriye Komünist Partisi’nden kopmasıdır, bu kopuş, onu dar Lübnan sahasına sıkıştırmıştır. Yetmişlerde parti Şam’a karşı Fetih’in yanında durmuştur. Ardından da 2011’e dek Suriye tarafından verilen vatansever savaşla asla ilişki kurmamıştır.
Şam’daki merkeze doğal bir biçimde, milliyetçi manada “bağımlı” olmak yerine, Lübnanlı komünistler, partinin varoluşuyla çatışan feodal Muhtara (Canpolat ailesinin tarihsel yuvası) ile bozuk bir bağımlılık ilişkisi kurmayı tercih etmiştir. Lübnanlı komünistler, Cumhurbaşkanı Hafız Esad’ın stratejik açıdan milliyetçi yönelimine bağlı kalmak yerine, Fetih’in ve Filistinli grupların safını tutmuştur. Onlarla birlikte Lübnan içinde mezhepçi ittifaklar kurmuş, kendisinin olmayan savaşlar içine girmiştir. Bu da Marunî burjuvazinin iktidardan uzaklaştırılması ve onun yerine neoliberal Sünni-Körfez kompradorlarının ikame edilmesine yol açmıştır. Sünniler Harirî’nin projesine katılmış, Şiilerse Suriye-İran Direniş projesi ile varlıklarını muhafaza etmişlerdir. Bu kesim, Emel Hareketi’ne ve Hizbullah’a giderken, Hristiyanlar bir köşeye çekilip tüm düzeylerde varlıksal açıdan rücû etmişlerdir. Böylece komünistler, geniş ölçekli bir seferberlik için hazır durumda olan, potansiyel sosyal demokratik rezervi bir biçimde yitirmişlerdir. Sonrasında bu kesimi Özgür Vatansever Hareket toplamış, ardından Lübnanlılığın Suriye’den tecrit edilemeyeceği açık biçimde anlaşılmıştır. Lübnan’da, bölgede veya dünyada bir konum elde etmek için ya birinden ya da diğerinden yana olmak zorunludur.
Suriye ulus-devletine yönelik düşmanlık, parti saflarında hâkim olan eski bir gelenektir. Bu geleneği muteber kılan, Fetih ile tesis edilen Ortak Güçler koalisyonudur. Bu koalisyon, nihayetinde, ülke içinde mezhepçi bir projenin, ülke dışında ise Suudi projesinin bir ifadesi hâline gelmiştir. Koalisyonun başını, o dönemde 1993 tarihli Oslo anlaşması çekmektedir. Lübnanlı komünistlerin o günlerde, Lübnan’a, karanlık bir mezhepçi savaştan ülkeyi kurtarmak ve Filistinli grupların Lübnan’ı İsrail denilen düşmanlarıyla yürüttükleri müzakere masasında bir rehine gibi kullanmasına mani olmak için giren Suriye Arap Ordusu’na silâh doğrultmasına tanık olmak, gerçekten acı vericidir. Sonrasında olaylar, Lübnan, Filistin ve Ulus için hangi politik konumun doğru olduğunu teyit etmiştir. Hasımları, ABD ve Körfez’in kucağına oturmayı ve tavizler verecekleri yola girmeyi tercih ettiklerinde, Suriye, direniş projesini seçmiş, İsrail’e karşı mücadelesine devam etmiş ve Batı’ya karşı durmuştur.
Benzer bir mezhepçi hattı miras almış bulunan Harirîcilik ya da Arafatçılık, Körfez ülkeleriyle ilişkiler kurup benzer bir proje yürütürken, devlet içinde devlet aşamasından çıkıp devleti ele geçirme aşamasına girmiştir. Ayrıca Harirîcilik, eski Ortak Güçler mensubu yüzlerce “solcu”yu saflarına katmış, onları eski düşmanları Falanjistler ve Lübnan Güçleri ile bir araya getirmiştir. Son bildirisinde LKP genel sekreteri Halid Hadadî, partisinin 2005’te 14 Mart hareketine yakın durduğunu ama hareketin 2006’da İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısıyla ilgili aldığı şüpheli tutum sonrası, ondan uzaklaştığını söylemektedir. Hadadî, 14 Mart Hareketi’nin İsrail’e düşman olmasını gerçekten umuyor mu? Burada nerede, Marksist politik analiz? Nerede, işe başlamak için gerekli akıl ve bilgi?
Devamında Hadadî, LKP’nin 2008’de 8 Mart Hareketi’yle yollarını nasıl ayırdığından bahsediyor, bunun nedeninin partinin hareketin sürdürdüğü savaşın parçası olmayı reddetmesi olduğunu söylüyor. Burada savaştan, içeride ve bölgede direnişe karşı devreye sokulan komplonun ta başında durdurulması için verilen savaş kastediliyor. Bugün Hadadî, her iki tarafa “eşit” mesafede duruyor, zira o her ikisini de “reformist” buluyor. Ama kendisi, sanki Direniş yerel, bölgesel ve küresel kurallara ve ittifaklara dayalı gerçekçi bir hareket değil de bir totemmiş gibi, onun safında olduğunu beyan ediyor.
Lübnan Komünist Partisi, örgütsel ya da finansal bir krizle yüzleşmiyor. Bu kriz, yetersizlik, mistifikasyon ve Lübnan’ın jeopolitikası ile içinde olduğu tarihsel aşamaya dair bir anlayış ve politik vizyon oluşturmada liberal bir eğilim içerisinde olmanın yol açtığı bir krizdir. Kendi varlığına sadık kalıp, yerel ve bölgesel bir güç olmayı hedeflemek istiyorsa, LKP’nin dinî faşizme ve ABD-Körfez Ülkeleri-Türkiye’nin yürüttüğü saldırıya karşı Suriye’de süren savaşa katılacak solcu bir cephenin oluşturması için çağrı yapması gerekiyor, bugün bu görevi Hizbullah ve Suriye Toplumsal Milliyetçi Partisi üstleniyor.
Nahid Hattar
Devamını oku ...

İskoçya'nın Bağımsızlık Referandumu

19 Eylül’de Britanya yönetici sınıfı, bir gün önce İskoçya’nın bağımsızlığı ile ilgili referandumun sonuçları açıklandığında rahatladı ve derin bir nefes aldı. Evet kampanyasının kazanma ihtimali, günler öncesinden yaygın bir paniğe yol açtı. Ama katılımın %84,6 olduğu referandumda, bağımsızlık karşıtı kampanya oyların %55,3’ünü alırken, bağımsızlık lehine yürütülen kampanya ise %44,7 aldı. 1,6 milyon kişi “evet”, 2 milyon kişiyse “hayır” dedi. Kurucu iradenin merkezi olan ve hayır oylarını desteklemek için İskoçya’ya daha fazla yetki vermeyi öneren Westminster’a tabi üç parti liderinin sonuçların açıklanmasını müteakip birkaç saat içinde verdiği sözler, partiler arası küçük ağız dalaşları içinde kaybolup gitti. İskoçya Ulusal Partisi’nin (SNP) lideri ve İskoçya’nın ilk bakanı olan, ayrıca evet kampanyasına öncülük eden Alex Salmond, görevlerinden istifa etme niyetinde olduğunu duyurdu.
İrlanda’nın parçalanmasını dayatan 1922 Anlaşması’nın İrlanda tarafından kabul edilmesini anımsatan İrlandalı devrimci komünist Liam Mellows, o günlerde, Anlaşma’nın halkın iradesi değil, korkusu yüzünden kabul edildiğini söylemişti. Ta o vakitler Britanya emperyalizmi, İrlanda halkını “ani ve korkunç bir savaş”la tehdit etmişti. Aynı emperyalist Britanyalı yönetici sınıfı, İskoç halkını tehdit etmek için bu sefer görece daha sofistike araçlara başvurdu. Bunu yaparken de birçok insanı burjuva demokrasisinin sınırlarına mahkûm etti.
Referandumdan üç ay önce anketler, hayır oyunun yüzde 20’lerde olduğunu gösteriyordu. Ama o günden sonra aradaki makas kapandı. 6 Eylül’de YouGov isimli anket şirketi, bağımsızlığın %51, bağımsızlık karşıtlığının %49 olduğunu göstermişti. Panik yaşandı. Takip eden günlerde Britanya yönetici sınıfı, hayır kararını güvence altına almak için kolları sıvadı. Korku ve belirsizlik tohumları ekmek için medyayı devreye soktu ve medya, Evet’in zafer kazanması hâlinde doğabilecek sonuçlarla ilgili yığınla korku hikâyesi anlatmaya başladı. Banka müdürleri, bankaların İskoçya’yı terk edeceklerini, faiz oranların yükseleceğini iddia ettiler; İskoçya parasız kalacaktı; gıda fiyatları fırlayacaktı; emekli maaşları riske girecekti. Süpermarketler evet kampanyası yürüttüler. 14 eski ordu subayı, bağımsızlığın Britanya’nın güvenliğini tümüyle tehlikeye sokacağını söyledi; eski İngiltere Başbakanı Gordon Brown, İskoçya’da iki milyon işin riske gireceğini iddia etti.
Ulusal ve bölgesel 39 günlük gazetenin hepsi de hayır kampanyasını destekledi. 10 Eylül’de Başbakan’a Avam Kamarası’nda verilen gensoru, üç parti liderinin Birliği kurtarmak için İskoçya’ya gitmelerine imkân vermek için iptal edildi. Üç parti de ertesi gün 100 İşçi Partisi milletvekili ile bir araya geldi. Evet kampanyasının destekçileri, bu gelişmeyi sineye çekmediler: BBC yayınlarındaki acımasız önyargı, 14 Eylül’de kanalın Glasgow’daki merkezinin önünde 5.000 kişilik büyük bir gösteriye neden oldu.
Anket şirketlerinin analizi, iki kamp arasında açık bir sınıf ve yaş ayrımı olduğunu gösteriyordu. “Evet” diyenler ağırlıklı olarak gençti ve işçi sınıfına mensuptu, bağımsızlığa karşı olanlarsa yaşlı, orta sınıf ya da daha varlıklı kişilerdi:
• 16-17 yaşında olanların %71’i evet, %29’u hayır oyu verdi. 65 yaşında olanlar için durum terse döndü: bu kesimin sadece %27’si bağımsızlığı desteklerken, %73’ü “hayır” dedi.
• Fakirlerin yaşadıkları bölgelerde bağımsızlığa verilen destek oldukça yüksekti: en fakir bölgelerde yaşayanların %64’ü, görece daha az yoksul olanların %58’i, orta kesimlerin %45’i, daha zengin olanların %42’si ve en zengin olan bölgelerinse %35’i evet oyu verdi.
• Glasgow (53.5%), Dundee City (57.4%) ve North Lanarkshire (51.1%) gibi, ülkenin fakir kent merkezlerinde bağımsızlık oyları çoğunluktaydı.
• Karar verme noktasında sterlinin korunmasına bakıp “hayır” diyenler %57, “evet” diyenlerse %7 oranındaydı. Westminster politikasına dönük hoşnutsuzluk %74’lük evet oyunda kritik bir faktördü, bu kesimin sadece %4’ü “hayır” dedi. Kararlarında Ulusal Sağlık Hizmetleri’nin korunması meselesi önemli olanların %54’ü evet, %36’sı hayır verdi.
İskoçyalıların referandumun sonuçlarını ne denli önemli addettiği, halkın ilgisi, iştiraki ve yoğun katılım oranına yansıdı. Glasgow’da bile katılım oranı %75’ti; oysa 2010 genel seçiminde şehirdeki yedi seçim bölgesinde katılım oranı %49 ila %61,6 arasında değişiyordu.
İskoçya’daki İşçi Partisi, hayır kampanyasının belkemiğiydi. İskoçya’nın bağımsızlığı, Westminster’da 40 İşçi Partisi koltuğunun kaybedilmesi anlamına gelecekti ki bu da genel seçimde eldeki çoğunluğun muhafaza edilme şansını riske atacaktı. Parti, kendi geleceği için dövüşüyor ama buna karşın üyelerinin %37’si bağımsızlığı desteklemekteydi. İskoç İşçi Partisi lideri Johann Lamount’un seçim bölgesi olan Glasgow, Pollok’ta “evet” diyenlerin sayısı 26,807 iken, hayır verenlerin sayısı 22,956 idi. Benzer bir sonuç, İşçi Partisi lideri ve eski Britanya hükümeti bakanı olan Tom Harris’in Cathcart seçim bölgesinde elde edildi. Unite sendikası istisna, tüm sendikalar hayır kampanyası yürüttüler; Birleşik Mağaza ve Distribütör İşçileri Sendikası’ndan 6.000 üye, sendikanın hayır verme talimatını protesto etmek için sendikadan istifa etti. İşçi Partisi, İskoç işçi sınıfının geniş kesimlerinde itibarsızlaştı; “Birlikte Daha İyiyiz” kampanyası, kampanya süresince tek bir açık miting bile düzenlemedi.
Evet kampanyası, toplumsal açıdan daha adil ve daha iyi bir İskoçya’nın mümkün olduğunu tartışarak, fakir işçi sınıfı içinde binlerce aktivistiyle kampanya yürütseydi, önemli kazanımlar elde edebilirdi. Irkçılıkla Savaş! Emperyalizmle Savaş! Grubu’nu destekleyenler evet oyu verdiler, bunu Britanya emperyalizmine karşı çıktıkları için yaptılar ve işçi sınıfının çıkarlarının İskoçya siyasetinde önde tutulması gerektiğini söylediler. Yoğun bir propaganda dalgasına karşı İskoç halkının önemli bir kısmı kararlı bir biçimde bağımsızlıktan yana oy kullandı.
Westminster’da İşçi Partisi liderleri, bugün İngiltere’yle ilgili meselelerde İskoç milletvekillerinin oy kullanmamasına ilişkin Başbakan Cameron’un oportünist çağrılarıyla yüzleşiyor. Bu, Muhafazakârlara onları rahat hissettirecek bir çoğunluğu elde etme imkânı sunuyor. İskoçya Ulusal Partisi, İşçi Partisi’nin dehşet verici performansını kavradı ve bugün İskoçya’nın 2015 genel seçiminde Serbest İşçi Bölgesi olması yönünde çağrıda bulunuyor. Ancak bundan daha oportünist olanı da var: birkaç hafta içinde İUP elindeki İskoç hükümeti, 2 milyar sterlinlik kesintileri içeren bir bütçe sunmak zorunda. Bu, halkın birçok kesimi üzerinde, belediyelerle İskoç hükümetine bağlı kuruluşlarda istihdam edilmiş daha iyi durumdaki işçiler aleyhine, yıkıcı kimi etkilere yol açabilecek bir saldırı.
Tommy Sheridan gibi siyasetçilerin, her bir adayın tüm kesintilere ve tasarruf tedbirlerine karşı çıkmaya söz vermesi karşılığında, gelecek yıl İUP’ye oy vereceğini söylemesi, söz konusu oportünizmin ne denli derinlere işlediğini gösteriyor.
Toplumsal sorunların anayasal bir çözümü olamaz; savaş politik iktidarla ve temel demokrasiyle ilgilidir. Ümitsizliğe kapılacak vakit yok; yönetici sınıf, Britanya’daki tüm işçi sınıfına karşı yürüttüğü saldırıya devam etmek için yeni bir yetki elde etmiştir. Tüm ilerici güçlerin onlara karşı örgütlenmeleri zorunludur. Kampanyaya çok sayıda işçinin ve gencin dâhil olması, yeni imkânların var olduğunu göstermektedir.
Paul Mallon ve Michael Macgregor
Devamını oku ...

Avrupalı İşçiler Tasarruf Tedbirlerini Reddetti

Avrupa genelinde, Almanya tarafından emredilen ve dayatılan tasarruf tedbirlerine ilişkin şikâyetler, İtalya’nın Milano şehrinde Batı Avrupalı politik liderlerin bu hafta yaptığı toplantıda sesli olarak dillendirildi.
Almanya dışında, birçok büyük ülke, 2008 finans krizinden beri elde ettikleri oldukça düşük iyileşme imkânlarını ortadan kaldırabilecek bir deflasyon tuzağına düşmekten, büyüme eğrisinin eksiye geçmesinden ve işsizlik oranlarının çift haneli rakamlara sahip olmasından endişeleniyor.
Batı Avrupa’daki büyük ülkelerin politik liderleri, görece daha geniş kapsamlı bir ekonomi politikası talep ediyorlar, öte yandan işçilerin ücretlerini sıkı kontrol altında tutmaktan da mesutlar.
Avro bölgesinde olmayan İngiltere ile Almanya’daki işçiler, tüm kararlılıklarıyla, geçen hafta ekonomik adalet, yani hakları olan artışları almak için greve gittiler.
İngiltere
30 yıldır ilk kez 400.000 Ulusal Sağlık Hizmetleri işçisi, 13 Ekim’de dört saatlik bir yürüyüş gerçekleştirdi. Ardından işçiler, hafta boyunca işi yavaşlatma eylemi yaptılar.
Ulusal Sağlık Hizmetleri, İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’dan oluşan Büyük Britanya Birleşik Krallığı’nda halka tıbbî bakım ve hastane hizmetleri sunuyor. Acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyanların grev hattını geçmesine izin verildi.
İngiltere’de grev çağrısını yapan dokuz sendikadan biri olan UNISON, yürüyüşe sebep olan öfkeyi web sitelerinde şu şekilde izah ediyor: “Bağımsız bir ücret değerlendirme kurumunun tarihinde ilk kez hükümet, tüm Ulusal Sağlık Hizmetleri çalışanlarına sunduğu yüzde birlik artış teklifini gözardı etmeyi seçti.” (unison.org.uk)
Tüm USH işçilerinin üçte biri, ailelerini yeterince geçindiremiyor, aldıkları ücret son beş yıldır enflasyon sebebiyle eriyor.
İskoçya’da işçiler, ücret değerlendirme kurulunun önerisine karşı çıktılar ve ücret skalasının en altında olanlar, yaşayacak kadar ücret alabildiler. Sonuçta İskoçya’da grev yapılmadı.
Birleşik Krallık’ın geri kalan kısmında, hükümet, eğer verili konumunu muhafaza ederse, yeni eylemlerin yapılması planlanıyor.
Almanya
Hem 1 Eylül’de hem de 7 Ekim’de, Deutsche Bahn isimli devlet mülkiyetindeki şirketin idare ettiği Alman demiryollarında büyük grevler yapıldı. Grev çağrıları, yüzde beşlik artış almak ve makinistlerin haftalık çalışma saatlerinin 39’dan 37’ye düşürülmesi amacıyla, Alman makinistler sendikası (GDL) tarafından yapıldı.
Diğer bir grev de 14-15 Ekim’de gerçekleşti. Şirketin birçok kısmı kapandı. Raporlara göre, uzun mesafeli trenlerin sadece üçte biri çalıştı, neredeyse tüm bölge trenleri devre dışı kaldı. (The Local, 15 Ekim)
En son grev, hükümetin ve Deutsche Bahn’ın makinistler sendikasını “demiryolu operatörlerinin kendi kurumsal sendikası olan EVG (Demiryolu ve Taşımacılık Sendikası) ile bir anlaşmaya “zorlaması” yüzünden yaşandı. GDL’nin beyanına göre, bu, GDL’nin (makinistler sendikasının) Deutsche Bahn ve EVG karşısında elinde bulundurduğu bağımsızlığı kaybetmesine neden olacaktı. (thelocal.de, 15 Ekim)
EVG, 250.000 üyesi olduğunu iddia eden bir sendika. Son grevlerle ilgili eleştirilere o da katıldı. GDL ise 20.000 üyeye sahip ve Deutsche Bahn’da müşteri hizmetleri ile operasyonel olmayan diğer alanlardaki 17.000 DB işçisini temsil etmeye çalışıyor.
Lufthansa’nın düşük maliyetli iştiraki Germanwings’de çalışan pilotlar da, erken emeklilik planlarına yönelik saldırılara karşı, 14 Ekim’de 12 saatliğine greve çıktılar.
G. Dunkel
Devamını oku ...