İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2026

,

Liberaller, Solcular ve İslamofobinin Yükselişi


Bu yazı, İslam düşmanı politikalar konusunda kilit rol oynayan liberal ve sol örgüt ve hareketlere odaklanıyor. Bu hareketlerin hep birlikte, İngiltere’de ve başka yerlerde, İslam düşmanlığı (İslamofobi) uygulamasını destekleyen temel “sütunlar”dan biri olarak kabul edilebileceğini öne sürüyor. Bu kitapta ele alınan diğer hareketlerde olduğu gibi, bu sol ve liberal akımları yukarıdan aşağıya doğru inşa edilen ve halka dayatılan toplumsal hareketler olarak değerlendiriyoruz. Bu salt sezgi temelli bir tespitmiş gibi görünse de İslam düşmanlığıyla ilgili olarak burada ele aldığımız örgütlerin ve hareketlerin bu tanıma uyan konumlar aldığını, bu tür faaliyetlerde bulunduğunu iddia ediyoruz. Bu bölümün ana kısmında göstereceğimiz gibi, bireylerin ve grupların birçoğu, siyasi yolculuklarına aşağıdan inşa edilen toplumsal hareketlerde başlamış, bu mertebeye ulaşmak için epey yol kat etmiştir. Asslında bu, çok da şaşırtıcı bir durum değil. Diğer hareketlerin üyeleri de benzer aşamalardan geçmiştir. Bunların en bilineni de neo-muhafazakârlardır. İlk neo-muhafazakârların çoğu, liberal anti-komünizme ve sosyal demokrasiye, oradan da son derece gerici politikalara geçmeden önce Troçkist örgütlere mensuptu. Aşağıda, birbiriyle örtüşen dört liberal ve sol harekete odaklanıyoruz:

1. Savaş yanlısı sol;

2. Yeni Ateistler;

3. Bazı seküler feminist akımlar;

4. Yeni Sekülerler.

Bu farklı ancak örtüşen akımların kökenlerini ve siyasi yörüngelerini analiz ederek, olaylara ve gelişmelere yönelik belirli analizler ve siyasi tepkiler etrafında nasıl birleştiklerini açıklıyoruz. Bu akımlar, tarihsel ve uluslararası bir bağlama aittir, ayrıca belirli bir tarih öncesi döneme sahiptir. İran Devrimi, Filistin intifadası ve Berlin Duvarı'nın yıkılışı bu bağlamın ve dönemin önemli unsurlarıdır. Ancak özellikle İngiltere’de, aşağıda tartıştığımız grupları dört önemli politik konjonktür şekillendirmiştir.

1. Irkçılık karşıtlığına bir yanıt olarak çokkültürlülük;

2. Rüşdi Olayı;

3. İlk “Terörle Mücadele” dönemi ve 2003 Irak Savaşı;

4. 2005’te Londra’da patlayan bombaların ardından oluşturulan “Terörle Mücadele ve Terörü Önleme” ajandası.

Bu gibi politik olaylara ve gelişmelere cevap olarak, mevcut ağlar ve hareketler dağılıyor veya yeniden kuruluyor, yeni ittifaklar kuruluyor, birey ve gruplar ortak siyasi pozisyonlar ve öncelikler etrafında birleşiyor. İslamofobi söz konusu olduğunda, sol/liberal ve laik grupların diğer İslamofobik akımlarla, en belirgin olarak neo-muhafazakârlar ve Siyonist hareketin bazı kesimleriyle, ancak aynı zamanda aşırı sağa mensup unsurlarla olan ilişkileri dikkat çekicidir.

Burada biz, yukarıdaki aktörlerin ve grupların kendilerini belirli mücadelelerde nasıl konumlandırdıklarını açıklayarak, zaman içinde bireylerin, grupların ve hareketlerin, hatta (aşağıdan kurulan) ırkçılık karşıtı mücadelelerden kaynaklananların bile, İslamofobik siyasi pozisyonları nasıl benimsediklerini, böylece yukarıdan inşa edilen toplumsal hareketlerin parçaları haline geldiklerini ortaya koyuyoruz. İlk olarak yüzümüzü savaş yanlısı sol kesime çeviriyoruz.

Savaş Yanlısı Sol

2003 yılında ABD önderliğindeki Irak işgali, dünya çapında benzeri görülmemiş düzeyde halk protestolarına yol açtı. Bunlardan biri de 15 Şubat 2003’te Londra’da gerçekleşen, İngiliz tarihinin en büyük gösterisiydi. İngiltere’deki savaş karşıtı gösteriler, Savaş Karşıtı Koalisyon (StWC) tarafından Nükleer Silahsızlanma Kampanyası (CND) ve İngiliz Müslüman Birliği (MAB) ile ortaklaşa düzenlendi. Savaş Karşıtı Koalisyon, iki yıl önce Afganistan işgaline tepki olarak, Jeremy Corbyn ve George Galloway’in de aralarında bulunduğu İşçi Partisi’nin sol kanadı, koalisyondaki baskın siyasi güç olan Sosyalist İşçi Partisi ve diğer radikal sol gruplar arasında bir ittifak olarak kurulmuştu. Ancak 2003 yılına gelindiğinde, Liberal Demokratlar, Plaid Cymru [“Galler Partisi”] ve İskoç Ulusal Partisi de dâhil olmak üzere, ana akım siyasi örgütlerin birçoğu Savaş Karşıtı Koalisyon’a katıldı. Hatta önde gelen ulusal tabloid gazetelerden Mirror bile 15 Şubat 2003 gösterisini destekledi ve o gün sağa sola afiş astı.

O zamana kadar, bazı anketlere göre Savaş Karşıtı Koalisyon (StWC) ve ona bağlı kuruluşlar, İngiltere kamuoyunun çoğunluğunun desteğini arkasına aldı. İngiltere’de Irak’a yönelik yasadışı işgale şiddetle karşı çıkan liberallerin ve solcuların ezici çoğunluğunca desteklendi. Bununla birlikte, savaşı destekleyen ve savaş karşıtı harekete karşıtlıkları yeni gerici siyasi ittifaklara yol açan bir dizi sol muhalif de mevcuttu. Savaş yanlısı muhalifler arasında, ABD ve müttefiklerinin Küresel Güney’de askeri güç kullanma konusunda daha fazla istekli olmasının oradaki siyasi baskıyı ve insan hakları ihlallerini azaltabileceğini uman “insani müdahale”nin liberal savunucuları yanında, anti-totalitarizm ve sol enternasyonalizm geleneğiyle özdeşleşen ve benzer nedenlerle Irak’ta “rejim değişikliği”ni destekleyen solcular yer alıyordu. İngiltere’de Irak Savaşı’na destek veren iki etkili solcudan biri, gazeteci ve yazar Nick Cohen, diğeri de uzun süredir Troçkist camia içerisinde yer almış aydın Norman Geras’tı.

Nick Cohen, o zamanlar en çok Bleyrizmin solcu bir eleştirmeni olarak biliniyordu ve Observer için haftalık bir köşe yazısı yazıyordu. Yeni İşçi Partisi’nin sığınmacılara yönelik muamelesine karşı çıkması nedeniyle Londra’da yaşayan Iraklı Kürtlerle tanışmış ve 2003 işgalini desteklemesinin de bu yüzden olduğunu iddia etti. Oysa politik hayatında saygı duyduğu herkes “savaş karşıtı”ydı. Cohen daha sonra, solun geri kalanının Irak işgaline destek vermemesinin, radikal solun yenilgilerinin yanı sıra “ana akım liberal-solcuların” yurttaş hakları konusunda elde ettiği önemli kazanımların ardından ortaya çıkan derin bir siyasi bunalımın belirtisi olduğuna inanmaya başladı. Cohen, bunun, yönünü şaşırmış ve ahlaken müflis olan bir solun “militan İslam” ve “faşist hükümetler ve hareketler” için bahaneler üretmesine ve “geleneksel kültürler”deki baskıcı uygulamaları “postmodernist” bir yerden savunmalarına yol açtığını iddia etti (Cohen, 2007).

Stalin karşıtı Yeni Sol’un önde gelen yayınları olan New Left Review ve Socialist Register’ın yayın kurulunda görev yapmış Marksist akademisyen Norman Geras, 2003’teki Irak Savaşı’na verdiği açık destek sonucunda benzer bir siyasi dönüşüm geçirdi. İşgal öncesinde Geras, liberal ve solcu arkadaşlarıyla ters düşmüş, “tercih ettiği gazete” olan Guardian’ın görüşlere yer veren sayfalarını “iğrenç” bulduğunu yazmıştı (Geras, 2003a). O dönemde, sol ve giderek daha geniş kitleler, planlanan işgale karşı harekete geçerlerken, Geras, “sözde ilerici görüşün kullandığı dil karşısında hayal kırıklığına uğramış”, kendi aralarında fikirler ve çevrimiçi materyaller paylaşan küçük bir aydın grubuyla ortak bir amaç etrafında bir araya geldi (Geras, 2003b). Sık sık alıntı yaptığı Nick Cohen ve Christopher Hitchens gibi, Geras da hızla klasik bir siyasi dönek haline geldi. Her siyasi dönek gibi inatçı, muhalif ve ahlakçıydı.

İşgalden kısa bir süre sonra, radikal solcuların düzenledikleri bir konferansta yaptığı konuşmada, “yürüyüşleri, dilekçe imzalamayı ve George Bush’a yönelik ukala alaycılığı sosyalizmin, liberalizmin veya her ikisinin temel değerlerinden yapılan felâket bir taviz” olarak değerlendirip kınadı. “Irak halkının özgürleştirilmesine karşı çıkma”nın (ki bunun “George Bush ve yönetimine karşı kontrol edilemez bir düşmanlıktan” kaynaklandığını düşünüyordu) “liberal ve sol görüşün Stalinizmi savunmak kadar utanç verici bir ahlaki başarısızlığı” olduğunu iddia etti (Geras, 2003a).

Geras, daha sonra kendi blogunu kurdu ve bu blog, savaş yanlısı sol çevrelerde verimli ve etkili bir platform haline geldi. Blog dünyasına yeni adım atan Geras, özellikle daha sonra Times’da başyazar olan finansçı Oliver Kamm ile “Tetikçi Harry” takma adını kullanan etkili bir savaş yanlısı sol blog yazarı türünden siyasetine yakın duran blog yazarlarının yardımını gördü (Geras, 2003c).

“Tetikçi Harry”, 11 Eylül saldırılarına cevap olarak, daha önce Harry's Place adlı bir blog kurmuştu. “Demokratik sosyalist siyaset” gibi bir derdi olduğunu söyleyen bu adam, “ilerici bir ahlak” peşinde olduğunu, bu çabasının Bleyrcilikle radikal sol arasında üçüncü bir yol açacağını iddia ediyordu. Gençliğinde Marksist olan “Harry”, bloguna, tarihsel materyalizmi “başta din olmak üzere, seçeneklerin her türlüsüne karşı tercih edilebilir olan bir analiz çerçevesi olarak gördüğünü” belirterek ve “eski sosyalist sol”un özünde “gericieştiğinden” yakınarak başladı (“Hatchet Harry”, 2002). Başlangıçta tek katkıda bulunanı “Hatchet Harry” olan Harry’s Place blogu, kısa sürede Irak Savaşı’nın görünüşte liberal ve solcu destekçileri için önemli bir merkez haline geldi. Bir dönem, düzenli katkıda bulunanları arasında, daha sonra intihal iddiaları nedeniyle Independent gazetesinden uzaklaştırılan ödüllü genç siyasi gazeteci Johann Hari de vardı. Diğer “ana akım” yazarların makaleleri de düzenli olarak blogda yer aldı veya bunlara bağlantı verildi. Bunlar arasında Christopher Hitchens, Nick Cohen ve Kamm gibi daha sonra Times’a katılan eski Komünist köşe yazarı David Aaronovitch’in yazıları da vardı.

Harry’s Place, Geras’ın “Normblog”u ile birlikte, savaş yanlısı sol blogların bir tür çekim merkezi haline geldi. Bu yeni oluşturulmuş çevrimiçi yankı odasındaki birçok sesin ortak teması, sosyalistlerin ve liberallerin evrenselci ve/veya enternasyonalist ahlaki taahhütlerine ihanet ederek, patolojik bir anti-emperyalizm, anti-Amerikanizm ve anti-Semitizme yöneldikleri, yalnızca gerici olmakla kalmayıp Avrupa faşizmiyle kıyaslanabilecek Müslüman örgütlerle ve hareketlerle ahlaki açıdan şüpheli ittifaklar kurdukları fikriydi. Savaş yanlısı solun sergilediği her türden politik görüş, kaçınılmaz olarak Orwell’e göndermelerle bezenmiş, oldukça klişe bir kudretli liberalizm ile muhalif solculuk karışımı olan bir yönelimin ürünüydü. Ancak çoğu zaman ortada kayda değer bir siyaset yoktu.

Bilhass Harry’s Place, alternatif bir siyasi proje sunmaktan ziyade, siyasi trolleme konusunda bir öncü görevi gördü. Genellikle müstear adlarla katkıda bulunan yazarlar, Amerikan, İngiliz ve İsrail militarizmine karşıtlığı nedeniyle savaş karşıtı harekete saldırdılar, özellikle solun siyasi olarak aktif Müslümanlarla ilişkisine odaklandılar. Ancak amansız ve acımasız tacizin ardında bir tür siyasi vizyon ya da en azından bir intikam duygusu vardı. Özünde, Terörle Mücadele’nin siyaseti, zaten çokkültürlülük anlayışından, özellikle Rüşdi sonrası dönemden rahatsız olan liberalleri ve solcuları radikalleştirmişti. Irak bağlamında, bu isimler, sol gelenekler ve değerlerle süreklilik iddiasında bulunan gerici bir siyasete itilmişlerdi.

Savaş yanlısı sola göre, seksenler sonrasında ırk siyasetine damgasını vuran çokkültürlülüğü ve “ahlaki göreceliliği” benimseyerek yolunu kaybedenler, “İslamcılığın” tehlikelerine karşı körleşmişti. Buradan aynı solcular, Müslüman grupların savaş karşıtı harekete katılımının çoğunu, hatta tamamını, İslamcılığın yönlendirdiği iddiasında bulundular.

İngiltere’nin kuzeyindeki Burnley’den gelen İngiliz “gurbetçi” “Tetikçi Harry”, 2001’de Oldham’da yaşanan isyanların ırkçılıkla ilgili olduğu fikrini eleştiriyor, seksenlerin kent isyanlarıyla kıyaslayan yaklaşımları açıktan redde tabi tutuyor, “polisin Pakistanlı gençlerin beyaz gençlerin hapse atılacağı eylemlerden paçayı sıyırmasına izin verdiği” fikrini destekliyordu (Powerbase, 2010). Başka bir olayda aynı “Harry”, memleketinde “beyazlar için girilemez bölgeler”den şikâyet ediyor, “12 yaşında bunlardan birine girdiği için taşlandığını” söylüyordu (Powerbase, 2010). Bu açıklamaların da gösterdiği gibi, savaş yanlısı solun önemli kesimleri, alenen gerici siyasi söylemlere başvurmuş, hareket, çok kültürlü yerleşime karşı benzer şekilde harekete geçen çağdaş muhafazakâr hareketlerle hızla kesişmişti.

Harry’s Place’e “Tetikçi Harry”nin yanı sıra diğer önemli katkıda bulunan kişi, “Harry” gibi 11 Eylül saldırılarından sonra blog yazmaya başlayan bir şirket avukatı olan David Toube idi. Tabloid gazetelerin “İslamcı” provokatörü Ancem Çavdari’nin eski bir arkadaşı olan Toube, Mayıs 2005’te İngiltere’deki sol siyasetin gidişatını tartışmak üzere bir araya gelen yaklaşık 20 kişiden biriydi. Bu toplantının önde gelen katılımcılarından Norman Geras’a göre, (hepsi olmasa da) çoğu Irak Savaşı destekçisiydi. Ancak hepsi, kendilerini “egemen savaş karşıtı söylemle uyumsuz” bulmuş, “terörizm ve ona karşı mücadele, ABD dış politikası, Blair hükümetinin sicili, İsrail-Filistin çatışması ve genel olarak demokratik değerlere ve bunları reddeden hareketlere yönelik tutumlar konusunda güncel sol-liberal düşüncenin çoğuyla ortak bir anlaşmazlık duygusu”nu paylaşıyorlardı (Geras, 2006). Grubun içinde bir başka şirket avukatı Adrian Cohen, Irak’ın İşçi Dostları Direktörü Gary Kent ve bir avuç eski Troçkist aydın, özellikle akademisyenler Jane Ashworth ve Alan Johnson ile Amerikalı işçi aktivisti Eric Lee yer alıyordu. Daha sonra iki kez daha bir araya gelen grup, Norman Geras ve Nick Cohen tarafından kaleme alınan bir yazıyla birlikte New Statesman’da yayınlanan Euston Manifestosu adlı bir siyasi bildiri hazırladı.

Euston Manifestosu’nun yazarları, demokrasi, eşitlik ve “liberal fikir özgürlüğü” lehine ve Amerikan karşıtlığı, terörizm ve istibdata karşı solda “yeni bir siyasi hizalanmaya” ihtiyaç duyulduğunu ilan ettiler (Powerbase, 2016a). Geras, savaş yanlısı “Döngü” grubunun diğer üyeleri, savaş yanlısı solcu blog yazarları, Denis MacShane, John Mann ve Gisela Stuart gibi birçok sağcı İşçi Partisi milletvekilinin desteğiyle manifestoyu hazırlayan grubun başındaydı. Bildiriyi imzalayan önemli isimlerden biri de ülkenin elit yorumcuları arasında yer alan eski komünist John Lloyd’du. Ona yukarıda adı zikredilen Oliver Kamm, bir dönem neo-muhafazakâr Henry Jackson Derneği üyesi olan Marko Attila Hoare ve Londra’da ikamet eden sosyolog David Hirsh eşlik ediyordu. Lansman etkinliğinde konuşan ve manifestoyu Geras ile birlikte kaleme alan akademisyen Alan Johnson, manifestonun

“kısmen yeni bir tür kampanya faaliyetinden doğduğunu, yeni oluşan ağlar tarafından geliştirildiğini söyledi: internet âlemini, blog dünyasını ve parlamentonun, sendikaların ve sivil toplumun “gerçek unsurlar”ını bir araya getiren, sosyal demokrasiyi yenilemeye yardımcı olabilecek ağlardı bunlar. Detaylı bilgi edinmek isteyenler şu sitelere baksınlar: Normblog, Harry’s Place, Little Atoms; LabourStart, Labour Friends of Iraq ve Engage; Unite Against Terror ve Democratiya. Asıl hikâye orada. Bu kampanyalar ve ağlar mütevazı işler. Ancak her geçen gün büyüyorlar, ağırlıklarının çok üzerinde etki yaratıyorlar ve bir geleceğe işaret ediyorlar.” (Johnson, 2006)

Johnson, Euston Manifestosu lansman etkinliğinden iki yıl sonra, önde gelen imza sahiplerinin tutarlı bir grup olarak ortaya çıkmak için yeterli ortak siyasi vizyona sahip olmadıklarını düşündü. Ancak, etkinlikte örtük olarak andığı muhtelif grupların devam eden çalışmalarına dikkat çekti ve “birçok Euston sakininin artık çevrimiçi siyasi dergi Democratiya’da toplandığını” (Johnson, 2008) dile getirdi. Kendisi, bu derginin kurucu editörlerinden biriydi. Johnson, neo-muhafazakâr geleneğin birçok üyesi gibi Troçkistti. 2003 yılına kadar İşçi Özgürlüğü İttifakı da aynı yolun yolcusuydu. Bu geleneğin yolundan giden Johnson, bir süre hükümet için propaganda faaliyeti yürüttü. Bunun için yüzünü sola çevirdi. İçişleri Bakanlığı’na bağlı propaganda birimi olan Araştırma, Bilgi ve İletişim Birimi’nde (2008-2010) danışman ve araştırmacı olarak çalıştı, daha sonra (2011’de) İngiltere’nin önde gelen İsrail yanlısı lobi grubu İngiltere İsrail İletişim ve Araştırma Merkezi’ne (BICOM) katıldı.

Savaş yanlısı solun, muhtelif türevlerinin ve çıktılarının hikâyesinde görüldüğü üzere, sol ile muhafazakâr, neo-muhafazakâr veya Siyonist sağ arasındaki çizgi, her zaman net değildir. Savaş yanlısı sol, sonuçta o kadar da solcu değildi, ancak din ve özellikle İslam’a yönelik şüphelerinde az çok birleşmişti. Saddam Hüseyin rejimini, Hamas’ı veya Hizbullah’ı “faşist” olarak gören veya “İslamofaşizm” gibi terimler kullanan savaş yanlısı bir pozisyon (Molyneux, 2016), Müslümanları zaten ırksallaştırıyordu. Bu düşünce akımının güçlü bir unsuru, “İslamcılığa” veya “köktenciliğe” karşı soyut sekülerizmin savunulmasıydı. Bu eğilim, bilhassa Yeni Ateistler ve resmi seküler hareketin kimi kesimlerinde görüldüğü biçimiyle, açıktan ırkçılığa evriliyordu. Şimdi bu akımlara bakalım.

Yeni Ateistler

“Yeni Ateistler”, 2006 yılının sonlarında, “Terörle Mücadele”nin ilk döneminde öne çıkan bir avuç ateist aydını tanımlamak için kullanılan bir terim. Başta ilgili kişileri aşağılamak için kullanılıyordu. Bunların en bilineni, o yıl çok satan kitabı Tanrı Yanılgısı’nı yayımlayan, çağdaş ateist hareketin en tanınmış aydını olarak görülen İngiliz evrim biyologu Richard Dawkins’tir. Dawkins’ten sonra, en etkili iki Yeni Ateistten biri, 2007’de Tanrı Büyük Değil adlı kitabı yayımlanan İngiliz siyasi yorumcu ve deneme yazarı Christopher Hitchens, diğeri de 2004’te yayımlanan İnancın Sonu adlı kitabıyla ün kazanan ve daha sonra nörobilimci olarak eğitim alan Amerikalı yazar Sam Harris’ti. Biraz daha az tanınan Amerikalı akademisyen Daniel Dennett (Büyüyü Bozmak, 2006) ile birlikte bu kişiler, iki binlerin ortalarından sonlarına doğru öne çıkan yeni ve iddialı bir ateist ve seküler hareketin önde gelen isimleri olan “Yeni Ateizmin Dört Atlısı” olarak bilinmeye başlandı. O zamandan beri, aralarında belki de en öne çıkanları, İngiliz hümanist felsefeci A. C. Grayling ile Harvard psikologu ve dilbilimcisi Steven Pinker olan bir dizi başka ateist ve hümanist aydını da öne çıktı. Daha az tanınan birçok başka figürle birlikte, bu kişiler, (hareketin büyük çoğunluğu erkek ve aydınların ezici çoğunluğu da erkek) ateist, seküler, hümanist ve rasyonalist örgütler, dernekler ve web siteleri etrafında birleşen, konferanslar düzenleyen, kitaplar, videolar ve bloglar üreten nispeten ayrıcalıklı, iyi eğitimli bir İngiliz-Amerikan toplumsal hareketine öncülük ediyorlar.

Yeni Ateizmin özellikle yeni bir yanı olup olmadığı konusunda bazı tartışmalar mevcut. Fikirler düzeyinde, dikkat çekici bir yenilik sergileyebilmiş değil. Genetik ve nörobilim alanlarından bazı yeni bulguların kullanılmasına rağmen, Dawkins gibi isimlerin öne sürdükleri argümanlarla on dokuzuncu yüzyılın Darvincilikten mülhem bilimsel ateizmi arasında pek bir fark yok. Bu ateizm, modern bilimi anakronik dini otoriteye, liberal özgür düşünceyi ise inançlıların batıl inançlarına ve safdilliğine karşı konumlandırıyor. Viktorya dönemine ait öncüllerinde görülen sert tavra öykünen Yeni Ateistler de dinin dünyada kötü niyetli bir sonuç olduğunu, siyasi ve düşünsel açıdan sorgulanması gerektiğini söylüyorlar. Onlar dini, bilim öncesi çağın bir mirası (ve belki de bazı evrimsel adaptasyonların bir yan ürünü) olarak görüyorlar. Bu miras, irrasyonel düşünceyi teşvik ediyor, liberal olmayan fikir ve uygulamaları haklı çıkartıyor, şiddetli çatışmalara yol açıyor veya en azından şiddetlendiriyor. Bu açıdan bakıldığında, Yeni Ateistler, esasen liberal düşüncenin büyük bir bölümünde, kimi solcu ve muhafazakâr düşüncede gizli olan bazı varsayımların güçlü bir açıklamasını sunuyorlar. Eğer “Yeni Ateizm”deki “yeni”yi ortaya koyacak bir yenilik varsa, bu, onların din ve dindarlığa yönelik kaba veya özgün olmayan eleştirilerinden ibaret olan fikirlerinden ziyade, bu fikirlerin ifade ediliş biçiminde ve harekete geçirildikleri tarihsel koşullarda aranmalıdır.

İlk dönem sekülerler ve ateistler, kiliselerin eğitim sistemi üzerindeki etkisini kısıtlamakla ilgileniyorlardı. Bunu yaparken, önemli toplumsal güce sahip dini otoritelere karşı çıktılar. Ancak baskıcı dini otoritenin üstesinden gelme ihtiyacı konusunda genel olarak hemfikir olsalar da, bu ateistler, siyaseten heterojen bir gruptu. Birçoğu, hümanist ve sosyalist ideallere sahipti. Ancak diğerleri, dinin ortadan kaldırılmasını ve bilimsel otoritenin genişlemesini kendi başına bir amaç veya en azından bireysel liberal ve özgür düşünceye dayalı daha az radikal bir toplumsal dönüşüm sürecinin parçası olarak gördüler. Yeni

Ateistler, daha çok ateizmin bu ikinci geleneğine mensuplar. Dahası, dinin ilköğretim ve ortaöğretimden, toptan kamusal hayattan dışlanmasa da, doğa bilimlerinin toplumsal otoritesinin oldukça sağlam bir şekilde yerleşmiş olduğu bir bağlam dâhilinde faaliyet yürütüyorlar. Bu bağlam, Yeni Ateizmin siyasetini anlamak için önemli. Politik ve teorik bir hareket olarak, baskın fikirlere veya güçlü kurumlara değil, dini inançlara, genelde irrasyonel veya bilimsel olmayan fikirlere, nispeten marjinal, hatta önemsiz, siyasi olarak mobilize olmuş dini hareketlere karşı duruyor. İkincisi, esas olarak ABD’deki Hristiyan sağını ve bizim amacımız açısından daha da önemlisi, ABD ve müttefiklerine askeri olarak karşı çıkan, bazıları ABD ve müttefiklerine karşı çıkan, dinden ilham alan Ortadoğu ve Asyalı örgütleri ve hareketleri içeriyor. Bu hareketler, yirminci yüzyılın sonlarında ve başlarında liberalleri endişelendiren dindarlığın ve “dini köktenciliğin” yükselişin simgesi olarak görülüyorlar.

Yeni Ateizmin tüm anlatımlarında dile getirdiği gibi, 11 Eylül saldırıları ve Terörle Mücadele siyaseti, hareketin iki binli yılların ortalarında ortaya çıkmasında önemli bir rol oynadı. Sam Harris’in 11 Eylül saldırılarına cevap olarak yazdığı bir denemeden doğan İnancın Sonu adlı kitabı, bir intihar bombası saldırısının anlatımıyla başlıyor. Bu kitapta Harris, bir bölümü tümüyle “İslam’la ilgili sorun” başlığına tahsis ediyor. İsrail’in Filistin’i ABD desteğiyle işgal etmesi ve ABD ile müttefiklerinin bölgedeki otoriter rejimlere sağladığı diplomatik destek gibi Ortadoğu’daki siyasi şiddeti tetikleyen siyasi faktörlere değiniyor ama hemen bunların etkisini reddediyor. Harris, kitabında, “terörizm”i açıklayan tek şeyin “Kur’an eskatolojisine duyulan hayranlık” olduğunu ısrarla dile getiriyor, “İslam’la savaş halindeyiz” diyor (2004: 11, s. 109). Daha sonra, “İslam’ın Avrupa için oluşturduğu tehdit hakkında en mantıklı konuşanların aslında faşistler olduğunu” söyleyecek kadar ileri gidiyor (LeDrew, 2015: s. 86).

Harris’in kavgacı üslubunun mantığı, sayısız diğer yazar gibi, Ortadoğu’daki “terörizm” analizini siyasetten arındırmak ve oradaki şiddet döngüsünü besleyen politikaları ahlaki olarak meşrulaştırmak üzerine kurulu. Ancak Harris’in akıl ve kanıta yaptığı güçlü vurguya rağmen, argümanı hükümsüz.

Robert Pape’in 1980 ile 2003 yılları arasındaki saldırıları inceleyen, intihar terörizminin kullanımı üzerine yaptığı çalışma, bu tür saldırıların İslam’la veya genel olarak dinle bağlantılı olmadığını, aksine, yabancı işgalcileri kovma arzusundan kaynaklandığını ortaya koyuyor (Pape, 2003, 2005; sonraki eğilimler ve nedensellik ve politika tepkileri hakkındaki tartışmalar için ayrıca bkz. Atran, 2006). İstatistiki açıdan bakıldığında, Pape’nin ortaya koyduğu sonuçlar, 2003 Irak işgalinden sonra bombalı intihar saldırılarındaki olağanüstü artış ışığında (bu durum, verileri büyük ölçüde görünüşte dini motivasyonlu aktörler lehine çarpıtmıştır) sorgulanabilir olsa da, daha sonraki araştırmalar, “terörizm”e dair verilerin çok daha kapsamlı analizi üzerinden, Harris’in tezini kesin bir biçimde çürütmüştür.

2015 yılında, Ekonomi ve Barış Enstitüsü, “terörist” olaylara ilişkin eldeki en büyük veri setinin kapsamlı bir istatistiki analizine ait sonuçları yayınladı. Çalışma, ilgili verileri 5.000’den fazla veri seti, endeks ve tutum anketiyle kıyasladı. Araştırmacılar, “terörizm”le dindarlık arasında veya “terörizm”le bir nüfus içerisinde Müslümanların sahip oldukları yüzdelik dilim arasında anlamlı bir korelasyon tespit edemediler. Ancak buldukları şey, eylemlerle devam eden silahlı çatışmalar, devlet baskısı, siyasi istikrarsızlık, dini veya etnik gruplar arasındaki mezhepsel şiddet ve düşmanlık geçmişiyle güçlü bir bağ olduğu gerçeğiydi (Ekonomi ve Barış Enstitüsü, 2015: s. 100–4). Bu bulgular, “terörizm”le siyasi baskı arasında bir bağlantı olduğunu öne süren Krueger’in kapsamlı nispeten daha dar olan istatistiki analiziyle genel manada uyuşuyor (Krueger, 2007). Dolayısıyla, en iyi kanıtlar, “terörizmin” ardındaki gerçek itici güçlerin tam da Harris’in reddettiği hususlar olduğunu ortaya koyuyor.

Bu süreçte din tabii ki bir rol oynuyor, ancak o, yalnızca toplumsal çatışmaların genellikle dini fay hatları boyunca mezhepsel bir karakter kazanması ölçüsünde belirli bir ağırlığa sahip. Bu anlamda, Harris’in dine, özellikle İslam’a öncelik verme, onu ana neden olarak takdim etme girişimleri, eldeki kanıtlarla çelişiyor.

Aynı kusurlu argümanlar, hayatının son yıllarında kendisine büyük bir beğeni kazandıran Christopher Hitchens’ın gerici polemiklerinde de dile getirildi. Hitchens, 11 Eylül saldırılarının Ortadoğu’nun mevcut jeopolitiğine atfedilemeyeceğini söyledi. Bush yönetiminin bir diğer gözde aydını olan muhafazakâr Şarkiyatçı Bernard Lewis gibi, o da Ortadoğu’da ABD’ye yönelik “şikâyet ve düşmanlığın” İslam ile Avrupa arasındaki tarihsel medeniyetler arası düşmanlığa ve İslam’ın bir reformasyona uğrayıp moderniteyle uzlaşamamasına atfedilebileceğini söyledi (Seymour, 2012: s. 70).

“Yeni Ateizmin Dört Atlısı”ndan biri olan Hitchens, büyük şöhrete kavuştuğunda bu eski solcu, ABD emperyalizmini açıktan savunan biri olarak kendini çok önceden kabul ettirmiş bir isimdi. 11 Eylül saldırılarından haftalar sonra, o gün “teokratik barbarlığa” karşı bir “savaş” beklediği ve bunu “sonuna kadar sürdüreceğine söz verdiği için coşku duyduğunu” itiraf etti (Hitchens, 2001). Bu destek, işkenceyi savunmayı ve büyük bir neşeyle, şiddeti yüceltmeyi de içeriyordu (Seymour, 2005). Aynı makalede Hitchens, “1989’daki din adamlarının kan dökme arzusu”na değiniyordu. Burada kendisini tehdit altında hisseden yazar, esasında Selman Rüşdi’yi güçlü bir şekilde savunduğu Rüşdi Olayı’na atıfta bulunuyordu. Anılarında Hitchens şöyle yazacaktı: “Rüşdi davasının önemini abartmak gerek.” Arkadaşı Rüşdi’nin başına gelenleri Stalinizmin kurbanlarıyla kıyaslayan Hitchens, Rüşdi’nin “totaliter fikirle yüzleşmek zorunda kalan herkesle aynı soydan olduğunu söylüyordu.

Tanrı’yı “semavi bir diktatör” olarak nitelendiren Hitchens, kendi ateizmini iki binlerde onu dramatik bir şekilde sağa kaydıran anti-totalitarizm politikasının bir parçası olarak görüyordu. Unhitched: The Trial of Christopher Hitchens [“Avare Kasnağı: Christopher Hitchens Davası”] adlı kitabın yazarı Richard Seymour, Hitchens’ın 2007’de ateist politikayı gönülden benimsemesinin, bir ölçüde, önceki oldukça kaba Marksist ateizmine ve Rüşdi Olayı’ndaki rolüne dayanmakla birlikte, en azından kısmen, o dönemde neo-muhafazakâr projenin başarısızlığına yönelik oportünist bir tepki olduğunu öne sürüyor (Seymour, 2012: s. 54).

Seymour’un belirttiği gibi, Hitchens’ın din üzerine yazılarında “genel amaç, çok daha karmaşık bir dizi belirleyicinin ürünü olan toplumsal kötülükleri dine bağlamaktır (Seymour, 2012: s. 67).[1] Harris’te de gördüğümüz gibi, bu, Yeni Ateizmin evrim teorisi ve metafizikten siyasete geçtiği her an yüzleştiği ana sorundur. LeDrew’un da dile getirdiği biçimiyle “Yeni Ateizm”i savunanlar, “modern toplumun yapısının dikkatli bir şekilde incelememe pahasına, dini toplumsal sorunlar için günah keçisi kılarak, toplumsal gerçekliği gizleme eğiliminde olmuşlardır” (LeDrew, 2015: s. 90). Hitchens, Harris ve diğer sağcı Yeni Ateistler söz konusu olduğunda, bu özellikleri, yazılarının zaman zaman en histerik neo-muhafazakâr polemiklerden neredeyse ayırt edilemez hale gelmesine neden olmuştur. Bununla birlikte, aynı gözlem, halen daha Yeni Ateizmin önde gelen aydınlarından biri olarak görülen ama daha itidalli hareket eden Richard Dawkins için de dile getirilebilir. Dawkins’e göre,

“dinin olmadığı bir dünyada intihar bombacıları, 11 Eylül, 7 Temmuz, Haçlı Seferleri, cadı avları, 1605 tarihli Barut (Cizvit) Komplosu, Hindistan’ın bölünmesi, İsrail/Filistin savaşları, Sırp/Hırvat/Müslüman katliamları, Yahudilerin ‘İsa’yı katledenler’ iddiası üzerinden zulme uğramaları, Kuzey İrlanda ‘sorunları’, ‘namus cinayetleri’... kadınların tenlerinin bir santimini gösterme suçundan kırbaçlanması gibi vakalar yaşanmazdı.” (Dawkins, 2016: 23-4)

Bu pasajın da gösterdiği gibi, Dawkins, ataerkil şiddetin ve dini grupları içeren siyasi çatışmaların bir şekilde dinden kaynaklandığına inanıyor. 11 Eylül’den kısa bir süre sonra, dini “Ortadoğu’daki bölünmüşlüğün temel kaynağı” ve “herkesin fazla kibarlıktan veya çok dindar olduğundan fark edemediği odadaki fil” olarak tanımlayan bir yazı yazdı (Dawkins, 2001). Ancak makale, birçok çağdaş yorumdan daha ölçülüydü ve o zamandan beri, 2003’teki Irak işgaline açıkça karşı çıkan Dawkins, diğer birçok Yeni Ateist’e kıyasla Ortadoğu siyaseti hakkında yorum yapmaya veya oradaki çatışmaları dine bağlamaya daha az istekli oldu.[2] Her yönüyle politik bir varlık olarak ateizmi ömür boyu süren siyasi mücadelenin bir parçası kılmış olan Hitchens’ın aksine, Dawkins, ateizmini bilimsel gerçeğe olan bağlılığından kaynaklanan bir ürün olarak gören, tipik bir liberal elitisttir. Onun en büyük kaygısı ve görünüşte daha sağcı Yeni Ateistler tarafından da paylaşılan kaygı, sadece eğitim ve araştırma ilkesi değil, aynı zamanda siyasi yönetim ilkesi olarak da görülen bilimsel rasyonelliğe yönelik tehditlerle mücadele etmektir. Dawkins için siyaset, çatışan fikirler ve çıkarlar arasında müzakere ve görüşme alanı değil, özel bilgi ve uzmanlık gerektiren özel bir alandır. Bu durumu, 2016 yılında Times’a verdiği röportajda dile getirdiği şu sözleri gayet iyi biçimde örneklemektedir:

“Ameliyat olacaksanız elit bir cerrah istersiniz, uçağa binecekseniz elit bir pilot istersiniz. Aynı şey hükümet için de geçerli olmalı. Bizim gibi sıradan insanlar değil, elitler tarafından yönetilmemiz gerekiyor.” (Sylvester, 2016: s. 2–3)

Siyasete dair bu elitist anlayış, dinin doğası gereği irrasyonel ve gerici olduğuna olan inançla birleştiğinde, daha liberal olan Dawkins’in, adil ve rasyonel bir toplumsal düzene tehdit olarak görülen dini grupların siyasete herhangi bir müdahalesine hâlâ şiddetle karşı çıkmasını gerekli kılar. Dawkins’in siyaseti, sırasıyla Hitchens ve Harris’in abartılı ve savunmacı tavırlarından oldukça uzak olsa da, çağdaş liberal düşüncenin çoğunu karakterize eden çoğulculuk türüyle de tanımlanmaz. Çokkültürlülüğün, dini inanç ve uygulamaları çok kolay bir şekilde barındırdığı veya dini grupların siyasi etkisini kolaylaştırdığı düşünülmektedir. LeDrew’un Yeni Ateistlerle ilgili tespitinde söylediği gibi, modern bilimsel ve liberal demokratik düzen, “dini cehalet, epistemik görecelik, kimlik politikası ve kültürel çoğulculuğun girdap gibi dönen bir karışımının tehdidiyle karşı karşıya olduğu düşünülüyor” (LeDrew, 2015: s. 2). Bu açıdan, Dawkins’in örneklediği güçlü liberal elitizm ile Batı medeniyetinin özgüvenini aşındıran veya eleştirel sorgulamaya ve ifade özgürlüğüne daha doğrudan bir tehdit oluşturan aynı teorik ve politik akımları geniş ölçüde tanımlayan çok daha gerici siyasi aktörler arasında bir yakınlık tesis ediliyor. Bu açıdan bakıldığında, İslamofobi, irrasyonel ve sansürcü bir kültüre katkıda bulunan sahte bir kavram olarak görülüyor. Dawkins, 2016'da şunu söylüyordu: “Batı’daki liberaller arasında ırkçı olarak adlandırılmaktan korktukları için her türlü fedakârlığı yapma eğilimi mevcut. Bunlar, İslam’a ayrıcalık tanıyorlar.”

“Birçok insanın zihninde korkunç bir karışıklık var. İslam’ın bir ırk olduğunu düşünüyorlar, oysa öyle değil. İslam’ı eleştirdiğinizde, genellikle ırkçılıkla suçlanıyorsunuz, ki bu saçma. İnsanların dinine hakaret etmekten yanayım. Bence her fırsatta hakaret edilmeli. (Sylvester, 2016: s. 2–3.)

Ne kadar kusurlu olursa olsun, aşağıdan kurulan toplumsal hareketlerin ürünleri olan çokkültürlülüğe ve “siyasi doğruculuğa” duyulan bu güvensizlik ve sabırsızlık, önemli ölçüde kibir, cehalet ve siyasi naiflikle birleşerek, Dawkins’i ve bilimsel rasyonelliğin diğer sözde savunucularını gerici grupların yörüngesine soktu.

Önceki tartışmanın da gösterdiği gibi, Yeni Ateistler, siyasi olarak homojen bir grup değildir. Yeni Ateizm, daha geniş hümanist, ateist ve seküler akımlardan ayrılamaz. LeDrew, çalışmasında, çağdaş ateist hareketin büyük çoğunluğunun, önde gelen Yeni Ateist aydınlardan daha uzlaşmacı bir tutum sergilediğini, daha çoğulcu görüşlere sahip olduğunu öne sürüyor. Dinî dönüşümün üstesinden gelinmesi gereken toplumsal örgütlenmenin bir ürünü olarak dini anlayan hümanist ateizm ile, Viktorya döneminin bilimsel ateizm geleneğinde dini, modernite ve bilimsel rasyonalite ile düzeltilmesi gereken örgütlü bir yanılsama olarak gören Yeni Ateistlerin ateizmi arasında ayrım yapıyor. Yazar, seküler, hümanist ve rasyonalist örgütler ve toplumlar içinde çatışan bu iki görüş arasında oluşan muhtelif gerilim noktalarını açıklığa kavuşturuyor. Bu noktada LeDrew, ABD’deki Soruşturma Merkezi’nin kurucusu Paul Kurtz döneminde seküler hümanizm felsefesinden ve daha uzlaşmacı bir politikadan, Ronald Linday döneminde daha çatışmacı bir yaklaşıma doğru kaymasını, Linday’in onu sağcı özgürlükçü bir konuma yaklaştırmasını ve Uluslararası Küfür Günü’ne öncülük etmesini örnek gösteriyor (LeDrew, 2015: s. 195–7). LeDrew, bunun, “Ateist Sağ” olarak adlandırdığı şeyin giderek artan öneminin bir belirtisi olduğunu savunuyor ve “Yeni Ateizmdeki totalitarizm ve neo-muhafazakârlık eğiliminin, daha geniş anlamda seküler hareketin sağ kanadının büyümesinin yalnızca bir yönü olduğunu” öne sürüyor (LeDrew, 2015: s. 188).

Ateist ve seküler hareketin siyaseti konusunda benzer gerilimler İngiltere’de de açığa çıkıyor. 2013 yılında, New Humanist dergisinin yeni yayın yönetmeni Daniel Trilling, Dawkins’in İslam hakkındaki açıklamalarını eleştirerek, dine dair bazı “eleştirilerin” ırkçı olabileceğini söyledi, devamında, “farklı dini inançlara sahip ve hiçbir inancı olmayan insanlar arasında ortak zemin bulma” ihtiyacına vurgu yaptı (Trilling, 2013).

Narzenin Masumi
Tom Mills
David Miller

[Kaynak: What is Islamophobia: Racism, Social Movements and the State, Yayına Hz.: Narzanin Massoumi, Tom Mills ve David Miller, PlutoPress, 2017, s. 234-267.]

Dipnotlar:
[1] Bu tespit sadece Hitchens’ın 11 Eylül saldırıları, Irak Savaşı ve onu takip eden döneme dair analizleri değil, ayrıca “dindar çeteler”in damgasını vurduğunu iddia ettiği Kuzey İrlanda meselesiyle ilgili sözleri için de geçerli. (Seymour, 2012: s. 65).

[2] Russia Today’de yayınlanan Worlds Apart programına verdiği röportajda Dawkins, IŞİD’in uyguladığı şiddeti dine atfetmek yerine onu bencil şiddete ve intikama dair biyolojik dürtüyle ilişkilendirdi (Russia Today, 2014).

08 Ocak 2026

,

İngiliz Solu ve Venezuela



Genelde İngiliz “sol”u, özelde Troçkistler, İşçi Partisi içerisindeki emperyalizm yanlılarıyla ve polisle birlikte hareket ediyorlar.

Maduro’nun kaçırılmasından 36 saat sonra, Pazartesi günü başbakanlığın bulunduğu caddede örgütledikleri eylem, bunun somut bir ispatıdır.

Savaşı Durdurun Koalisyonu, Counterfire dergisi ve İşçi Partisi’nin düzenlediği eylemde etkinlik sorumluları, konuşmacıların arkasına barikat kurdular. Bu barikat aşılmasın diye bir de polis kordonu oluşturuldu. Sohbet sırasında iki polis, kendilerine yardım teklif etti. Örgüt isimlerini dillendirmek istemeyen eylemciler, ısrar üzerine, etkinliği “Venezuela’yla Dayanışma Kampanyası”nın düzenlediğini söylediler.

Partimiz adına Ranjeet Brar, konuşma yapmak istedi. Kendisine “sen kimsin?” sorusu yöneltilince yoldaşımız, “ben komünist parti (BBKP-ML) adına buradayım” cevabını verdi. Eylemi örgütleyenler, “adın listede yok” dediler. Brar da buna karşılık, “listede olmalıyım. Partimiz, Venezuela hükümeti ve elçiliğiyle birlikte çalışan Venezuela antifaşist enternasyonalinin İngiltere ayağının kurucu üyesi” dedi.

Kendisine “listeyi değiştiremeyiz” denilince Brar, listeyi görmek istediğini söyledi. “Liste bizde yok” dediler. Aslında liste diye bir şey yoktu!

Konuşma hakkımızı kullanma konusunda ısrar edince, epey öfkelendiler. Bunun üzerine önce, “Ne yani, herkesin konuşmasına izin mi verelim?” dediler. Biz de “evet konuşmak isteyen herkese izin vermelisiniz” cevabını verdik.

Ardından “gidin, Venezuela Dayanışması ile temas kurun, kimin konuşacağına onlar karar veriyor” dediler. (Sonrasında bu yapının liderlerinden biriyle görüştük, kendisiyle bizzat konuştuk. Yardım etme konusunda ne bir imkânı ne de isteği vardı bu kişinin.)

Konuşmacı listesine dâhil edilmek için yürüttüğümüz tartışma sonrası bize “siz sektersiniz” dediler. Partimize ve Venezuela’ya konuşma izni vermedikleri apaçık ortadaydı. Asıl sekter onlardı. Onlar, Venezuela’ya saldıran düşman için polislik yapıyorlardı.

Sanırım Counterfire dergisinden bir kadın, “eril izahat verme merakım sebebiyle” bana teşekkür etti. Ben de “bunun erkek olmakla ne alakası var? Burada asıl mesele, bu gösteride emperyalizm adına polislik yapan sekter troçkistliğiniz” dedim.

Bize konuşma izni vermeyecekleri net biçimde görüldü. Ama biz de onlara rahat yüzü göstermemek niyetindeydik. Gerekli bilgileri almak için bekledik.

Sonunda anladık ki sadece İşçi Partisi’yle iltisaklı örgütlerin konuşma yapmasına izin veriyorlar. Bunlar da Sosyalist İşçi Partisi ve Counterfire gibi İşçi Partisi adına hareket eden Troçkistlerden ibaretti. Muhtemelen profesyonel bir güvenlik ekipleri bulunuyordu.

Sonra bu insanlara “siz Venezuela halkının düşmanısınız” dedik.

İşçi Partisi, başa getirdikleri liderleri, emperyalist. İşçi Partisi, Filistin, Suriye, Yemen’deki soykırımların suçlusu, Ukrayna’da Rusya’ya karşı yürütülen NATO savaşına iştirak etti. Venezuela’ya yönelik açılan savaşın suç ortağı. Başkan Maduro’nun kaçırılmasına onlar onay verdi. O eylemde düşman adına polislik yapanların bizi ezmesine oradaki kütlemiz mani oldu.

John Rees, Chris Nineham ve Lindsay German da oradaydı. Konuşma yaptılar. Birileri, Fransa’daki “gerçek sol parti” adına konuştu. Karayipler İşçi Dayanışması’ndan bir temsilci de vardı. Yeşil Parti temsilcisi de konuştu. Başka isimler var mıydı, hatırlamıyorum. Corbyn, “Partiniz” denilen, İşi Partisi’nin solunu, sol sosyal demokrasiyi temsil eden parti adına konuşma yaptı. Ne dediğini pek duyamadım.

Kalabalığa sloganlar attıran genç kadın, Savaşı Durdurun Koalisyonu ve Counterfire için çalışan bir isimdi. Sürekli “Venezuela’dan elinizi çekin”, “Keir Starmer cesaret göster” diye bağırıyordu.

İşçi Partisi milletvekili Richard Bergin de konuştu. Dediklerine göre, John McDonnell ve Zara Sultana da davet edilmişti ama bu isimleri görmedim.

Genelde şu türden mesajlar verildi: “Maduro’nun kaçırılması hukuka aykırıdır”, “Venezuela’dan yana saf tutun”, “Starmer’ı Trump’ı eleştirmeye davet ediyoruz”, “Burada tüm mesele ABD emperyalizmiyle ilgilidir”.

Hiçbir yerde İngiliz emperyalizminden bahsedilmedi. Venezuela’nın İngiliz bankasında el konulan 2 milyar sterlinini kimse anmadı. İşçi Partisi’nin İngiliz emperyalizminin Venezuela’da, Filistin’de, Suriye’de, Yemen’de ve başka yerlerde gerçekleşen katliamlardaki suç ortaklığına kimse değinmedi.

Anca başbakanı Trump’ın Venezuela’ya yönelik saldırısını eleştirmeye teşvik edecek açıklamalara yer verildi. Hep kendilerinden gördükleri İşçi Partisi vekilleri konuştu.

Başkan Maduro’nun serbest bırakılması çağrısı hiçbir şekilde yapılmadı.

Büyük Britanya Komünist Partisi Marksist-Leninist
8 Ocak 2026
Kaynak

                                                                                          İngiliz İşçi Partili İsrail Dostları

23 Aralık 2025

,

"Açlık Grevi Eylemcilerini Destekliyorum”


Filistin Hareketi üyelerinin yürüttüğü açlık grevi eylemine katılan iki isim, bugün açlık grevlerinin ellinci gününe girdi. Sekiz eylemci, ani ölüm riskiyle karşı karşıya.

Henüz hiçbir suçlama yöneltilmemiş olan, hukukun gözünde masumiyetini muhafaza eden, ancak buna karşın, on sekiz aydır mahkemeye çıkartılmaksızın hapiste tutulan bu sekiz eylemci, devletin elinde çile çekiyor.

Kesser Zöhre isimli eylemci, keyfi bir kararla hücreye atıldı. Başörtüsüne el konuldu. Gardiyanların saldırısına ve tacizine uğradı. Hücresine zorla girilip orada arama yapıldı. Yaşamının tehlikede olduğu koşullarda, birkaç saat boyunca temel tıbbi hizmetleri almayı reddetti.

Hiba Mureysi’nin başörtüsüne el konuldu. Bronzefield Hapishanesi’nden alınıp dostlarından ve ailesinden kilometrelerce uzakta olan New Hall Hapishanesi’ne götürüldü. Hapishane yönetimi, açlık eylemi sırasında kendisine soğuktan koruyacak kalın kıyafetler vermeyi reddetti.

Teut Hoca, terörizm suçlamasına hiçbir şekilde maruz kalmamış olmasına karşın, “terörist” olarak anılıyor. Eğitim faaliyetlerine ve hobi faaliyetlerine alınmıyor.

Lewie Chiaramello, tişörtüne “Açlık grevi eylemcilerini destekliyorum” yazınca yemek salonundaki işinden alınıp hücreye kapatıldı.

Ömer Halid’in seccade kullanmasına ve duş almasına yasak getirildi. Eline Kur’an alamıyor. Ezan okudu diye saldırıya uğradı, çıplak aramaya tabi tutuldu. Hapishane yetkilileri, ancak bayıldıktan sonra ambulans çağırdılar.

Tüm tutsakların ziyaret ve telefon kullanma süreleri kısıtlandı. Mektuplarına el konuldu. Hapishanedeki işlerine son verildi. Birçoğu, hücre cezasına çarptırıldı. Kaldıkları yerlerde arama yapıldı. Kitap okuma süreleri, eğitim çalışmaları ve hobi faaliyetlerine kısıtlama getirildi.

Şimdi kendinize şu soruyu sorun:

Hükümet, hapishane yetkilileri ve medya şiddetle alakası olmayan eylemlerden ötürü suçlanan, henüz mahkemeye çıkartılmamış olan bu insanlardan neden bu kadar çok korkuyor?

“Onların niyeti, hepimizi hapse tıkmak değil. Hapishaneleri eylemcilerle doldurdukları vakit içeride onlardan daha güçlü olacağımızı iyi biliyorlar. Bu yüzden, milyonlarca insanın sokaklara dökülmesi gerekiyor. Fabrikaların kapısına kilit vurun! Gülümsememizdeki o direnişi hiçbir şekilde tutsak edemeyecekler. Kırık kalplerimizin avcumuza dökülen parçalarını bu zulüm düzenine saplayacağız.” [Kesser Zöhre]

Dr. Rahmet Advan
21 Aralık 2025
Kaynak

21 Aralık 2025

,

Filistin Hareketi Tutsakları İngiltere’de Açlık Grevinde


Amu Gib, İngiltere’de faaliyet yürüten Filistin Hareketi ile ilgili olarak iddia edilen suçlardan yargılanmayı bekleyen ve açlık grevinde olan birçok tutsaktan biri. Gib, şu an Bronzefield Cezaevi’nde tutuluyor. Hakkındaki suçlamalar, bu yıl Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne bağlı Brize Norton üssünde meydana geldiği iddia edilen bir hırsızlıkla ilgili. Bu makale, Gib’in açlık grevinin 18. ve 33. günlerinde sırasıyla İsyancılar Önemlidir başlıklı podcast yayınının sunucusu Ainle Ó Cairealláin’e ve araştırmacı yazar E. S. Wight’a verdiği röportajları temel alıyor.

* * *

Açlık grevimize 2 Kasım’da, yani İngiltere’nin bugün tanık olduğumuz soykırımın tohumlarını ektiği Balfour Deklarasyonu’nun yıldönümünde başladık.

Filistinliler, bugün kışa, insanların hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları her şeyden yoksun bir halde girecekler. Bugün İsrail’in açlığı silah olarak kullanma imkânı bulduğu mevcut düzeye gelmemizi kimlerin sağladığına bakmamız gerekiyor. İsrail’i kimler silahlandırıyor? Siyonist yerleşimcilerin Filistin topraklarını çalmasına ve işgal etmesine kimler izin veriyor? İsrail’in köylüleri ve zeytin hasadı yapan insanları hedef alıp vurmasına kimler zemin hazırlıyor?

Filistin’e dair ilk bilgileri, lise son sınıfta, öğretmenlerden değil, diğer öğrencilerden, genç Müslüman kadınlardan edindim. O zamanlar tarihî bağlamı anlamamıştım, ancak sivil nüfusun bombalanmasının ne kadar yanlış olduğunu çok iyi biliyordum. Sonra bunun rutin bir hal aldığını, aynı şeyin her yıl tekrarlandığını görmek beni fazlasıyla etkiledi. İnsanlar buna bir son vermedikçe, bu zulüm bu şekilde devam edecek.

İngiltere’nin bu yapılan zulümlere imkân sağlama konusunda oynadığı role dair daha çok şey öğrendikçe, eli kolu bağlı oturup hiçbir şey yapamama hali, artık benim üstesinden gelemediğim bir meseleye dönüştü.

Taleplerimiz basit:

1. İsrail’e silah tedarik eden silah fabrikalarını kapatın.

2. Filistin Hareketi örgütünün “terör örgütü” listesine alınıp yasaklanması kararını yürürlükten kaldırın. Filistin Hareketi örgütü, doğrudan eylemi esas alan bir örgüttür. Kesinlikle “terör örgütü” olarak yaftalanamaz.

3. Gözaltındaki tutsaklara yönelik kötü muameleye son verin.

4. Derhal bir kefalet bedeli belirleyin. İçimizde aileleri gerçekten hasta veya ölmek üzere olan, hayatlarındaki önemli olayları kaçırmış insanlar var.

5. Bizi adil bir biçimde yargılayın. Yargılama süreci dâhilinde, İngiliz ve İsrailli yetkililerle silah tüccarları arasında gerçekleşen, eylemcilerle ilgili yazışmaları sansürsüz olarak yayınlayın.

Açlık grevimizin sebeplerinden biri de, burada olduğumuz sürece cezaevi yetkililerinin istediklerini yapabileceklerine dair vehimleriydi. Birbirimizle vakit geçirmemize mani olmak adına, bizi bir araya gelmekten mahrum kılmak için boş ve anlamsız emirler verip duruyorlar. Hayatlarımıza diledikleri gibi müdahale ediyorlar. Ziyaretlerimizi ve spor salonunda geçirdiğimiz süreyi kafalarına göre sınırlıyorlar. Paylaşımlarımızı sansürlüyorlar. Bir yastığa “Filistin’e Özgürlük” yazısını işledim diye “güvenlik tehdidi” ilân edildim, ardından da bu gerekçe üzerinden, el sanatları grubundan atıldım. Üstelik işin tuhafı, bu olay, tam da İngiltere’nin Filistin devletini tanıdığı gün gerçekleşti.

Maddi düzeyde her daim “kazanıyormuş” gibi görünmesek de, itaate dair alışkanlığın aksine, direnme alışkanlığını, güven, özen ve dayanışma yoluyla birbirimize aşılıyoruz. Bu alışkanlık, bize her zaman seçeneklere sahip olduğumuz, hayal gücümüzü muhafaza ettiğimiz gerçeğini hatırlatıyor. Bu, bizi hayatta tutuyor. Hapis cezamızın hiçbir mantığı yok. Hapiste olsanız bile harekete geçmeye karar veriyorsanız, özgürsünüz.


Biz, bizi bu hapishaneye taşıyan, bundan sonra da bağlı kalacağımız Filistin’in özgürlüğü davasına yönelik sorumluluklarımıza halen daha bağlıyız. Dolayısıyla açlık grevi eylemimiz, devletin sizi hapse atsa bile durduramayacağını, içinde bulunduğumuz koşullar ne olursa olsun, insanlara odaklanmışlığımızdan da onlara yönelik sorumluluklarımızdan da vazgeçmeyeceğimizi ilan etmenin bir yoludur.

Fiziki düzlemde 11 kilo verdim, hareketlerim yavaşladı. Kan şekerim çok düşük, ketonlarım (karaciğerde vücudun kalori yerine yağ ve kas yakarak enerji üretmesi durumunda karaciğerde oluşan toksinler) çok yüksek. Açlık grevi eyleminde bana yoldaşlık eden iki arkadaşım, şu an itibarıyla hastanede.

Bu süreçte diğer mahkûmlar, açlık grevimize yönelik muazzam bir tepki ortaya koydular. Burada herkes, gelip beni kontrol ediyor, sıcak suyum var mı yok mu, ona bakıyor, hücreme gelip benimle sohbet ediyor, ısınmam için bana kıyafet veriyor. Üstelik tüm bunlar, gardiyanlardan birinin diğer mahkûmlara bize yardım ederlerse olumsuz davranış puanı alacaklarını söylemesine rağmen yaşanıyor.

Açlık grevi, hapishanenin gerçekliğini daha da ağırlaştırdı: gardiyanların bağırış çağırışları arttı, kuralları kafalarına ve keyiflerine uygulamaya başladılar. Ama bir yandan da açlık grevi, hapishaneyi önemsiz kıldı. Odağımızda bu duvarların ötesindeki dünya var. Artık o, çok daha gerçek görünüyor. Duyduğumuz her direniş eylemi bize enerji veriyor, can katıyor.

Hapishane, onların belirlediği şartlara göre yaşamamızı talep ediyor. Oysa biz, şimdi kendi belirlediğimiz şartlara göre yaşıyoruz. Onların elindeki gücü aldık. Güç, artık bizim ellerimizde, bedenlerimizde ve boş midelerimizde. Direnişin size ne kadar enerji verdiğini anlatabilmeyi öyle çok isterdim ki.

Biz, sadece bir kez değil, her gün her dakika harekete geçmek için bizi yeniden gerekli yakıtı yükleyecek güce, eylem iradesine, sorumluluğa, yaratıcılığa, beceriye ve sevdaya sahibiz. Bazılarımız 46 gündür açlık grevinde. Yaptığımız şeyin yeterli olduğunu asla düşünmüyoruz, ama bir yandan da bu eylem, dünyanın en güzel şeyiymiş gibi geliyor bize.

Amu Gib
19 Aralık 2025
Kaynak

20 Temmuz 2024

Hitchens Küçük Tanrı Büyük

Bir an gelir, çocuk, büyüklerinin kendisine onu terbiyeli kılmak için anlattıkları o aptal hikâyelerdeki tutarsızlıkları ve saçmalıkları fark etmeye başlar. Christopher Hitchens o idrake eriştiğinde dokuz yaşındaymış. Bir gün öğretmen, “Öyle muhteşem bir şey ki! Tanrı, ağaçları ve otları gözümüze hoş görünsün diye yeşil yaratmış” demiş. Hitchens, öğretmenin meseleyi yanlış anladığını artık biliyormuş:

“Çünkü gözlerimiz kendilerini doğaya ayarlıyordu, başka türlüsü de mümkün değildi.”

Sonra Hitchens, başka tuhaflıkları da fark etmeye başlamış ve “Madem İsa kör bir adamı iyileştirebiliyor, körlüğü neden ortadan kaldırmıyor?”, “Dualarımıza neden cevap alamıyoruz?”, “Seks neden bu kadar zararlı bir şeymiş gibi görülmüş?” gibi sorular sormaya başlamış.

Hitchens’ın da dile getirdiği biçimiyle “bu türden çocukça ve net olmayan itirazlar” çocukta kötü durmuyor, kişiyi hiçbir şekilde rezil etmiyor.[1] Asıl şaşırtıcı olan da bu türden yavan bir akıl yürütme pratiğinin Hitchens’ın dinle ilgili yazılarında karşımıza çıkıyor olması.

Burada mesele, Hitchens’ın ifadesiyle, “hiçbir dinin tatmin edici bir cevap sunamaması” değil. Oysa bu, doğru bir tespit olarak görülemez. Bu türden sıradan tespitleri ısrarla dile getirmemek gerek. Karşımızda, ele aldığı konuya her şeyi motamot anlayan, beceriksiz genellemelere ulaşan, dikkatsizce hatalar yapan bir yazar olarak yaklaşan tipik bir İngiliz var. Hitchens, aleniliğin, motamotçuluğun ve zırvanın karışımı olmaklığıyla madalyayı hak ediyor.

Hitchens, bu anlamıyla kötü bir ateist. O, sekülerizmi ilginç olmaktan çıkartıyor, materyalizmi incelikten yoksun kılıyor. Daha da kötüsü, önemli momentlerde dine karşı gerçekleştirdiği saldırıya, şovenizm, medeniyetler savaşı konusunda attığı paranoyakça çığlıklar ve sağcı ırkçılık hükmediyor.

Hitchens’ın dinle ilgili temel görüşü siyasi hayatı boyunca somutta hiç değişmedi. Ama antiteizmin politikasında dilinde önemli bir unsur olarak oynadığı roldeki köklü değişim, 2005 civarı başladı. Bu değişimin ardındaki dürtü ise kısmen fırsatçılıkla tanımlıydı.

Burada sadece Hitchens’ın Sam Harris, Daniel Dennett ve Richard Dawkins gibi isimlerin kaleme aldıkları kitapların başarısını görüp fırsattan istifade etmeye çalıştığı gerçeği üzerinde duruyor değilim. Hitchens’taki değişimin ana sebebi tabii ki bu kitapların elde ettiği başarıydı. Diğer yazarların peşinden gitmeye ve o pazara girmeye karar vermesi, esasen itibar sahibi olmak istemesiyle ilgiliydi.

Bir yandan da Hitchens, kanın oluk oluk aktığı, işkencelerin ifşa olduğu gerçeklikte giderek itibarsızlaşmış olan Irak işgaline yönelik ideolojik mücadeleyi dağıtmak için uğraştı. Bahsi edilen alana geçmesinin bir nedeni de buydu. Dinle ilgili yazıları sayesinde hem savaşı odaktan çıkarttı hem de süreci kendince izah etme imkânı buldu. Ona göre din her şeyi zehirlediği için, vaat ettiği kurtuluşa bizi Saddam Hüseyin’in devrilişi götürecekti. Bu anlamda Allah Büyük Değildir kitabı emperyalizmin, esasında kapitalizmin günahlarının kefaretinin eğlenceli bir şekilde ödenmesinden başka bir şey değildi.

Hitchens’ın anti-teizminin gördüğü işlev, yapısal açıdan Irving Howe’un Stalinofobi olarak nitelediği şeye benzer. Bu tabir, Soğuk Savaş siyasetinin dönüşmüş özel bir hâline atıfta bulunmaktadır. Bu siyaset dâhilinde anti-Stalinist solun eski unsurları Sovyetler’e yönelik nefretlerine göre hareket ettiler. “Stalinizm” denilen umacı ve günah keçisi, sağla kurulan yeni ittifakı meşrulaştırdı, insanları kapitalist toplumdaki kalıcı adaletsizlere karşı kayıtsızlaştırdı ve “Özgür Dünya” adına yapılan baskıcı uygulamalara hoşgörüyle yaklaşıldı. Aynı kaba biçim dâhilinde, Hitchens’ın dine yönelik meşguliyeti, kapitalizmin ve imparatorluğun adaletsizliklerine karşı gözleri kör etmekle kalmadı, ayrıca, onlara dönük arsız bir savunuya yol açtı.

Tüm dinleri eş gören kaba bir yaklaşımı benimseyen Hitchens, dinle, özelde dini siyasetle ilişkisi dâhilinde, kapitalizmin zulümlerine kör baktığı gibi, bir yandan da imparatorluğu hararetle savunuyor. Daha da kötüsü Hitchens, o korkunç yaklaşımları dâhilinde, tüm dinleri eşit gören, ama İslam’ı ayrıştırıp onu daha aşağıda bir din olarak değerlendiren yeni ateistlerin birçok görüşünü paylaşıyor. Bu yönüyle Hitchens, aşırı sağa destek veren gerici bir konum alıyor.

Richard Seymour

[Kaynak: Unhitched: The Trial of Christopher Hitchens, Verso 2012, s. 53-55.]

30 Mayıs 2024

,

Emperyalizmin Yaverleri: Sosyal Demokrasideki Emperyalist Ruh

Refah devleti denilen olgu, bu dönemde muhtemelen işçi sınıfındaki sosyalizm vizyonunu bir biçimde bulanıklaştıracaktır.
[Kwame Nkrumah]

 

Ülke içerisinde yaygın olarak anlatılan hikâyeye göre, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, fedakarlıklarının karşılığını almak isteyen İngiliz işçileri, refah devletini inşa eden İşçi Partisi hükümetine oy vererek daha adil bir topluma kavuşmak adına güçlerini birleştirdi. Bu herkesin dilinde olan “45 Ruhu”nun merkezinde duran isimse Ulusal Sağlık Hizmetleri’nin (NHS) mimarı “Sülün” lakaplı Aneurin Bevan’dı (1897–1960). 

Bevan, İşçi Partisi içerisindeki sol kanadın romantikleştirdiği putlar arasında gururlu bir yere sahipti ve genel kabule göre, partinin “sosyalist ruhu”nu temsil ediyordu. 

Bir zamanlar “Muhafazakâr Parti’nin politika sahasından tümüyle silinmesi” çağrısında bulunan, dünyaya sınıf savaşı penceresinden bakan bu efsaneleştirilmiş, gençken madenci olarak çalışmış olan adamın geçmişine baktığımızda, karşımıza oldukça karmaşık ve çelişkili bir tablo çıkıyor.

İngiltere, İkinci Dünya Savaşı sonrası bu refah devleti anlayışı üzerinden belirli bir uzlaşma zeminine kavuştu. Esasında bu zemin, türlü pazarlıklarla sömürgelerden çekilme süreci üzerinden gelişti. Üstelik bu çekilme süreci, hiç de barışçıl ve düz bir yol izleyerek ilerlemedi. İmparatorlukla kurulan ilişkiler korundu, bu ilişkiler üzerinden, kapitalist ulus-devletin sınırları içerisinde belirli bir uzlaşmaya varıldı.

Bevan’a göre sosyalizm, her şeyden önce “önceliklerin belirlenmesinde kullanılan bir dil”di. Bevan’ın parlamentodaki kariyerine eleştirel bir gözle baktığımızda, onun Afrika, Asya ve Karayipler’deki sömürge halklarını tabi unsurlar olarak kabul ettiğini görüyoruz. Onun uzun süre Hindistan bağımsızlık hareketinin lideri Cevahirlal Nehru’nun arkadaşı olmuş olması, bu gerçeği değiştirmiyor.

Refah devletine, İngiltere’nin sömürgecilik düzleminde kendisine bağımlı olan ülkelerden getirilen göçmen işgücünün hizmet ettiği, bu göçmenlerin İngiltere’ye vardıklarında zaman zaman Bevan’ın da destek sunduğu ırkçı ve dışlayıcı dürtülerle karşılandığı gerçeği, çoğunlukla unutuluyor. Benzer “yerlici” eğilimler, bugün tanık olduğumuz sosyal demokrasideki canlanma sürecinde de karşımıza çıkıyor. Bu durum, bizi geleneksel işçi hareketinin emperyalizmle iç içeliğini sorgulamak zorunda bırakıyor.

Yeni Sömürgeci Sözleşme Olarak Refah Devleti

Devlet tarafından gerçekleştirilen sosyal yardım reformları, esasen çelişkili bir sınıfsal niteliğe sahipti. Bir yandan işçiler için acil kazanımlar oluştururken, aynı zamanda değer yaratan bir işgücünün yeniden üretilmesine yardımcı oluyorlardı. Bu anlamda, ilgili reformlar, kapitalizmin meşruiyetini artırabilecek tavizleri ifade ediyorlardı. Dolayısıyla, sosyal yardım sahasında alınan önlemler, sınıf mücadelesinin kontrolünde, aniden kabarmasını sağlayıp süreçte gerici manada sınırlandırılmasında bir araç olarak kullanıldılar.

İki savaş arası dönemde İngiltere, Kıta Avrupası’nı sarsan toplumsal sarsıntılardan tümüyle muaf değildi. Savaş döneminde parlamentodaki bir Muhafazakâr Partili, o ünlü konuşmasında şu uyarıyı yapıyordu: “Eğer halka toplumsal reform havucunu vermezseniz o da sizi toplumsal devrim sopasıyla döver.”

1945-1951 arası dönemde reformdan yana olan İşçi Partisi hükümeti, bu havuç-sopa siyasetini benimsedi. Sosyal konut projelerini artırdı, kamusal eğitim alanını genişletti, ücretsiz sağlık hizmetlerini yaygınlaştırdı, tüm bunlara işyeri disiplinini pekiştiren adımlar eşlik etti.

İddialara göre Bevan, Marksist siyasi eğitim almış bir isimdi, gelgelelim, o aslında parlamenter demokrasiye iman etmiş, ülke genelinde sanayinin dizginleri elinde tutmasının “yukarıdan” sosyalizmin inşası için gerekli temeli teşkil ettiğine inanan biriydi. İngiliz başbakanı Clement Attlee’nin kurduğu Acil Durumlar İçin Bakanlık Komitesi üyesi olan bu eski militan sendikacı, verimlilik meselesiyle ilgili tartışmalar üzerinden millileştirilmiş olan sanayi kollarındaki grev dalgasının kırılmasına katkıda bulundu. Bevan, bu grev kırıcılığına dönük faaliyeti dâhilinde, yirmi yıl önce, 1926’da yapılan genel grevin sonlandırılması çabalarına katkıda bulunmuş olan Tedarik ve Nakliye Teşkilâtı’ndan istifade etti. 1925’te örgüt, sağcı faşist unsurlarca, grevdeki işçilerin işlerini yapmak suretiyle grevleri kırmak, bu noktada nakliye ve iletişim gibi işleri üstlenmek amacıyla kurulmuştu.

Sosyal yardım tavizleri, esasen ülkedeki sınıfsal güç dengesinin bir yansımasıydı, ama bu tavizler, hikâyenin sadece belirli bir kısmını teşkil ediyordu. İngiliz yeni solunun tarihini inceleyen John Saville’in 1957’de dile getirdiği biçimiyle, “yeni bir toplumsal mutabakatın planlanması konusunda yönetici sınıfın sahip olduğu esneklik ve manevra kabiliyeti, temelde ülkenin dünyanın en büyük imparatorluğuna sahip olmasının bir sonucuydu.”

İşçi Partisi hükümeti bu temel sayesinde, kapitalist sömürüyü ortadan kaldırmadan, ülke içinde (göreceli) sınıf barışını sürdürme imkânı buldu. Afrika’nın Birliği fikrini savunan Kwame Nkrumah, 1965 yılındaki ufuk açıcı çalışması Yeni Sömürgecilik’te Avrupa ve Kuzey Amerika'daki yönetici seçkinlerin savaştan sonra ülke içindeki toplumsal taleplerle başa çıkmanın bir yolunu nasıl bulduğunu şu şekilde açıklıyor:

“Bilinçli bir çaba dâhilinde, zengin sınıfın elinde toplanan ve sömürgelerden gelen kazanç, refah devletini finanse etmek için kullanıldı. […] Bu yöntemi savaştan önce sömürge halklarını ülke içerisindeki kapitalist düşmanlarına karşı doğal müttefikleri olarak gören işçi sınıfının liderleri bile benimsedi.”

Savaşın hemen ardından İngiltere, İşçi Partisi’nin sosyal planlarının sorgulanmasına neden olan bir para dengesi kriziyle karşı karşıya kaldı. Bevan, başbakan Attlee’nin “Yeni Kudüs”ü için paranın nereden geleceği konusunda net değildi, ancak eski bir Marksist ve İşçi Partisi hükümetinde gıda bakanı olan meslektaşı Evelyn John Strachey, daha açık sözlüydü. Ulusal Sağlık Hizmetleri’nin kurulduğu yıl olan 1948’de Sömürge Gelişimi yasa tasarısı üzerine yapılan parlamento tartışması sırasında Strachey, konuşmasının sonunda şunu söylüyordu:

“Her ne pahasına olursa olsun, sömürgelerde, sömürgeleştirilmiş topraklarda, Britanya İmparatorluğu’na bağlı bölgelerde birinci öneme sahip her türden üretimin geliştirilmesinin ülke ekonomisi için ölüm kalım meselesi olduğunu söylersek abartmış olmayız.”

Attlee hükümeti, Malaya’dan kauçuk ve kalay, Gana’dan kakao gibi önemli ihracatlardan kazanılan dolarlar karşılığında, sömürgelere “borç” verme politikası izliyordu. İngiltere’nin savaş sonrası girdiği yeniden yapılanma süreci, işçi bürokrasisinin aktif desteğiyle “sömürgelerin imparatorluk tarihinde daha önceki herhangi bir zamanda olduğundan daha sistematik bir şekilde sömürülmesini” içeriyordu.[1] Sendika lideri Ernest Bevin, konuyla ilgili şunları söylüyordu:

“Ben, Britanya İmparatorluğu’nu feda etmeye hazır değilim, çünkü onun yok oluşu, seçmenlerimizin yaşam standartlarının önemli ölçüde kötüleşmesi ihtimalinden başka bir anlama sahip değil.” Trinidadlı Marksist George Padmore’un belirttiği gibi, emperyalizmin bu işçi vekilleri, İngiliz işçi sınıfını kolektif “İmparatorluğun paydaşları” hâline getirmek istiyorlardı.

İngiliz Sosyalizminin Medenileştirme Misyonu

Sosyalist gazete Morning Star’da yazan sendikacı ve tarihçi Graham Stevenson, dış politikanın Bevan’ın yetki alanında olmadığını öne sürerek, refah devletinin mirasını savunmaya ve onu Attlee’nin Kore, Malaya ve İran’da giriştiği emperyalist maceralardan ayırmaya çalışıyordu. Ancak Bevan’ın Sömürgeler Bürosu’nu istediği ve “yumuşak sol” olarak nitelendirilen Kürsü grubunun karizmatik lideri olarak uluslararası ilişkilerde etkili bir ses olduğu, herkesin bildiği bir husus.

Bevan’ın savaş öncesinde sömürgelerin sahip olduğu statükoya karşı çıkmış olması, onu İşçi Partisi’nin sağıyla ayrılığa düşürse de, Bevan gene de sömürgeleştirilmiş ülkeler İngiliz parlamenter demokrasisi altında yeterince vesayet altına alınana kadar, her türden “tam özyönetim önerisine karşı” olduğunu vurgulayıp durdu.

Bevan, özünde “Sosyalist Milletler Topluluğu”nun medenileştirme misyonuna inanıyordu. 1948’de Ulusal Sağlık Hizmetleri’nin gelişiyle birlikte İngiltere’nin “dünyanın ahlaki lideri” olduğunu söyledi. “Beyaz adamın sırtındaki yük”ten dem vurup duran ve alabildiğine vesayetçi olan bu zihniyet, İşçi Partisi’ndeki ahlaki sosyalist geleneğin tipik bir örneğiydi. Söz konusu zihniyet Bevan gibileri, bu öneriyi açıktan reddeden Komintern’e bağlı olan sömürgelerin “aydınlanmış” güçlerin vesayetinde olması gerektiğini savunan bu görüşe karşı çıkan Emperyalizme Karşı Birlik ve Manchester Afrika’nın Birliği Kongresi’nin yaklaşımından uzaklaştırdı.

Bevan, İngiltere’nin serbest ticaret emperyalizmine damga vuran, “bağımlı ülkeler”le kurulmuş olan eşitsiz ekonomik ilişkilere de veya kendisinin ifade ettiği biçimiyle, “dünya ticaretiyle ilgili meşru hak iddiaları”na da hiçbir vakit karşı çıkmadı. İngiltere’nin çıkarlarını ahlakileştirme konusunda sahip olduğu üstün beceri, Bevan’ın eşi ve milletvekili Jennie Lee’de de mevcuttu. Lee, 1956’da düzenlenen İşçi Partisi konferansında açıktan şunları söylüyordu:

“Buradaki ve sömürgelerdeki hayat standartlarının yükseldiği, özgür ve dost ulusların bizden kendilerinin bankacıları olmamızı isteyecekleri günler için çalışmalıyız.”

Bevan’ın emperyalizme meyilli olan görüşleri, bilhassa Ortadoğu’yla ilgili değerlendirmelerinde öne çıkıyordu. Bevan, Mısır’daki İngiliz-Fransız işgaline karşı çıkarken ırkçı bir dille “Ali Baba” olarak nitelendirdiği Başkan Cemal Abdünnasır’ın İngilizlere ait olduğunu düşündüğü petrolün taşınması için kullanılan Süveyş Kanalı’nı millileştirmesine öfke kusuyordu. 700.000 Filistinliyi şiddet araçlarına başvurarak yerinden eden Siyonist sömürgeci projeyi meşrulaştıran Bevan, kabine toplantısında şu görüşü savunuyordu:

“Arap devletleri bizden uzaklaşmamalı görüşü, kesinlikle yanlış. Bize dost bir Yahudi devleti, herhangi bir Arap devletinde bulacağımız güvenden daha fazlasını sunacak bir askeri üs hâline gelecektir.”

Bevan, bu düzlemde, Avrupalılaşmış Yahudi yerleşimcilerin Arap dünyasının “Ortaçağ’dan miras kalmış olan kurumları”nı yıkıp sosyalist demokrasinin zeminini inşa edebileceklerini düşünüyordu. Bu anlamda Bevan, ırkçı bir öze sahip medeniyetçi gelişim görüşüne sırtını yaslıyordu.

Ne var ki sömürgecilik temelli kurtuluşu savunan ama bu konuda tereddütlü ifadelere başvuran bir siyasetçi olarak Bevan, partisi içerisindeki solcu kesimde ayrıksı bir isim olarak görülemez. Misal, partinin sömürgeler bakanı olarak, İngilizlerin elinde bulunan Gine’nin (Guyana) sosyalist başbakanı Cheddi Jagan’ın devrilmesi sürecini yöneten isim, Sömürgelerin Özgürlüğü Hareketi’nin eski saymanı Anthony Greenwood’du. Komünist Parti teorisyeni Rajani Palme Dutt, Batı sosyal demokrasisinin bu denenmiş ve sınanmış modelini tanımlama yoluna giderken, İşçi Partisi içerisinde güya sınıfın sözcüsü olduğunu söyleyen isimler, “emperyalist mekanizma dâhilinde anti-emperyalist görüşleri dile getirmekten alıkoyan, ama aynı zamanda onları emperyalist politikaları savunmak denilen resmi görevi ifa etmeye mecbur kılan mevkilere getiriliyorlardı.”

Nihayetinde ülke içerisinde eşine daha önce rastlanmamış olan sosyal güvenlik uygulamalarını yürürlüğe sokan hükümet, bir yandan da Küresel Güney’deki ilerici siyasi faaliyetlerin geleceğini karartıyor, Nkrumah’nın Afrika Birleşik Devletleri projesinde somutluk kazanan bölgesel arzuları bastırıyor, toprak ve kaynaklar üzerindeki egemenliği savunan ulusal kurtuluş hareketlerini eziyordu.

İşçi Partisi, sömürgeler konusunda berbat bir sicile sahipti. Bu sicil, bir açıdan, Bevan’ın Muhafazakâr Parti üyelerine emperyalist politikalar konusunda verdiği derste dil buluyordu. Bevan, Nkrumah’nın hapse atılmasından bahsettiği sırada kendisini dinleyen Muhafazakâr Parti üyeleri, ona bu işten kendisinin sağlık bakanı olarak görev yaptığı Attlee hükümetinin sorumlu olduğunu hatırlattı! Bevan, bu sözü savuşturmak adına şu cevabı verdi: “Evet onu hapse biz attık. Sayın üyeler kahkahalarını bir anlığına dizginlerlerse, şunu söyleyeceğim: bu olay, bahsini ettiğim mücadelelerle ilgili o klasik hikâyenin bir parçası olarak cereyan etti.” Bevan’ın hiç düşünmeden verdiği bu cevapta, Nkrumah’nın tutuklanmasından aylar önce Gana’da silahsız protestocuların öldürülmesinden hiç bahsedilmiyordu. O günlerde Dr. Nkrumah’nın da eski üyesi olduğu Batı Afrika Öğrenci Birliği, ABD emperyalizminin sömürgelerin bağımsızlığı konusunda “İngiliz Sosyalizmi”nden daha az tehdit teşkil ettiğini söylüyordu.[2]

Attlee’nin dış politikasının bir başka dayanağı da Batı Avrupa’nın ABD’ye ait Marshall Planı kapsamında yeniden askerileştirilmesini desteklemekti; bu destek sebebiyle, Britanya Komünist Partisi, İşçi Partisi'nin kurduğu refah devletini gerçek manada bir “savaş devleti” olduğunu söyleme imkânı buldu.[3] İkinci Dünya Savaşı öncesinde Bevan, Avrupa'daki faşist tehdide karşı komünistlerle Birleşik Cephe çağrısında bulunarak İşçi Partisi liderliğini kendisinden uzaklaştırmıştı. Ancak Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte Sovyetler Birliği tarafından desteklenen sömürgecilik karşıtı hareketler, batılı emperyal güçlerin hegemonyasını istikrarsızlaştırdıkça yakınlık duyduğu odaklar değişti. Böylelikle Bevancılar, Batılı sosyal demokrasiyi Marksizm-Leninizmle karşı karşıya getiren ideolojik bir mücadelenin tuzağına düştüler. Bevan’ın 1951’de İşçi Partisi’ndeki militarizme karşı gerçekleştirdiği “isyan”, Kore Savaşı’nın ulaştığı soykırım boyutuna karşı geliştirilmiş bir itirazı hiçbir şekilde içermiyordu. Esasında Bevan, Kore Yarımadası’nın İngiltere ve Amerika tarafından işgal edilmesi fikrine destek sunuyor, özünde partideki militarizme, yüksek seviyelere ulaşmış olan savunma harcamalarının artık kendisinin örgütlediği sağlık hizmetlerinde kesinti yapılmasına neden olduğunu düşündüğü için karşı çıkıyordu.

İmparatorluk ve Ulusal Sağlık

Refah devleti, yurt içinde de imparatorluğun damgasını taşıyordu. Sağlık hizmetleri temel bir toplumsal gereklilik olsa da, tarihsel olarak tıbbi hizmetlerin devlet tarafından sağlanması, emek verimliliği ve on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren emperyalist ırksal hijyen ideolojileri çerçevesinde ele alınan bir konuydu. Liberal iktisatçı William Beveridge’in 1942 tarihli sosyal yardım temelli çözüm planı, “iyi hayvanların üremesine izin verilirken, kötü hayvanların devlet müdahalesi yoluyla ıslah edilmesi” tavsiyesinde bulunuyor, öjeni fikrinden etkilenen benzer fikirler, Fabyusçular Derneği üzerinden İşçi Partisi içerisinde yayılıyordu.[4]

1945-1951 arası dönemde uygulanan millileştirme politikaları, kapitalist devlet tarafından yukarıdan yönetilen ve hiçbir şekilde sosyalist olmayan politikalardı. Bevan, Ulusal Sağlık Hizmetleri’ni “saf sosyalizm” olarak tanımlasa da ilgili alan, esas olarak, bağımsız yüklenicilerin devam eden varlığı ve özel muayenehanelerin sürdürülmesi nedeniyle başından beri verilen tavizlerle tanımlıydı. Bununla birlikte, savaş sonrası reformlar, kolektif sosyal güvenlik açısından ileri bir adımdı ve onları yöneten ulus-devlete olan bağlılığı artırdı: Refah devleti denilen yapının bayrağı, hâlen daha Britanya İmparatorluğu bayrağıydı. Sosyalizmin dili, düzen tarafından iç edildi, değersizleştirildi. Bunun için, tam da Tom Nairn’in dile getirdiği biçimiyle, “İşçi Partisi’nin sınıfı millileştirmesine dönük adımları”ndan istifade edildi. İşçi sınıfının kendisini kudretli kılmasına dair geliştirilmiş olan Marksist değerler, yurtsever toplumsal sözleşmenin oluşturulduğu süreçte yitip gitti.

İngiltere’de ulusal aidiyet ve ülke üzerinde hak sahibi olma anlayışı, savaştan sonra giderek daha fazla ırkçı bir zemine kavuştu. Satnam Virdee’nin de dediği gibi, İngiliz sosyal demokrasisinin zirveye ulaştığı dönem, aynı zamanda beyaz üstünlükçülüğünün ve hukuk düzleminde açığa çıkan ırk ayrımcılığının altın çağıyla örtüştü.”[5] Beyaz olmayan “Yeni Milletler Topluluğu”ndan gelen göçmen işçiler, İngiltere’nin kamu hizmetlerini ve durgunlaşan endüstrilerini desteklemeye ikna edildiğinde, istihdam ve barınma konularında genellikle beyazların hâkim olduğu sendikalar tarafından desteklenen bir ayrımcılık politikasıyla karşılandılar. Liverpool’un siyahî sakinlerine yönelik şiddetli saldırıların yaşandığı 1948’de Bevan, “Sömürge halklarına mensup kişiler, madem ki buraya kendi sorumluluklarıyla geliyorlar, o vakit hiçbir şey yolunda gitmiyor diye şikâyet edemezler” diye yazıyordu.[6]

Ulusal Sağlık Hizmetleri bünyesinde, farklı ırklara mensup çalışanların, eğitim seviyeleri ne olursa olsun, en düşük ücretli istihdam dereceleriyle sınırlandırıldıkları, gayri resmi bir kast sistemi oluşturuldu. Brixton merkezli bir siyahî feminist örgüt, sağlık hizmetinin yönetilme şekli bakımından sömürgeyi nasıl andırdığını şu cümlelerle izah ediyordu: “Karayipler’den gelen siyahî hemşirenin kafasının içinde kölelik, Asyalı hemşirenin kafasının içindeyse Sahib ve Memsahib’e hizmet etmenin çilesi yankılanıyor.”[7]

Bu süreçte İngiltere, bir yandan da gelişmekte olan ülkelerden vasıflı tıbbi işgücünü çekiyordu. Bu gelişmenin etkileri Walter Rodney’nin Avrupa Afrika’yı Nasıl Geri Bıraktı? kitabında anlatılmaktadır.

Siyahî ve melez kadınların aşırı sömürülen emeğinin varlığını kabul eden Bevan, Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) denilen sistemin ulaştığı başarıyı ise “İngiliz halkındaki canlılığa ve deha”ya[8] bağlıyordu.

Sağlık hizmetleri, hızla halk arasında gelişen göçmen karşıtı söylemlerin merkezine oturdu. NHS’in yürürlüğe girmesinden sadece bir yıl sonra Bevan, seçmen kitlesine “göç memurlarının bu ülkeye sağlık hizmetleri sisteminin sunduğu sosyal güvenlikle ilgili imkânlardan faydalanmak için gelen yabancıları geri göndermeleri adına gerekli düzenlemeyi yapacağına dair güvence verdi.” İngiliz olmayan “yabancıların” NHS’i istismar ettiğine dair imaj, sonrasında Muhafazakâr Parti milletvekili Enoch Powell’ın yaptığı o ünlü “Kan Nehirleri” başlıklı konuşmada büyük etkiye yol açacak bir tür kinayeye evrildi.

Bevan’ın eleştirilere boyun eğdi. Ondaki bu teslimiyet, esasında Bevan’ın göçmen karşıtı söylemler karşısında ilkeli bir duruş sergileyememesinin bir sonucuydu. “Korkunun Bedeli: Ücretsiz Sağlık Hizmeti” başlıklı o ünlü makalesi, bir tür gerilimle maluldü. Bu gerilim, sosyalist evrenselcilik üzerinden geliştirilmiş olan “kolektivizm ilkesi”ne dönük savunu ile göçmenlerin milli gelire sundukları katkıya vurgu yapan, ayrıca, hastanelerde pasaport kontrolleri üzerinden doğacak masraflara değinen maliyet-fayda yaklaşımı arasındaydı.

Bevan, 1958’de Notting Hill’de yaşanan ırkçı ayaklanmanın ardından Sendikalar Kongresi’nin göç kısıtlamaları çağrısını sert bir dille eleştirdi. Ancak Bevan, esasında bu eleştiriyi proleter enternasyonalizmine bağlı olduğundan değil, çağrının “uluslar tarihindeki en büyük kurucu deneyim olarak Milletler Topluluğu’nun sahip olduğu imaja zarar vereceği” kaygısıyla yapmıştı.

Bugün imparatorluğun mirası, koronavirüs bağlamında yeniden canlanan tıbbi ırkçılığın da ispatladığı biçimiyle, sağlık hizmetleri alanında varlığını sürdürüyor. NHS, aynı zamanda hâlâ Filipinler ve Nijerya gibi gelişmekte olan ülkelerden getirilen güvencesiz göçmen işçi emeğine bağımlı durumda. Dolayısıyla, İngiltere’de sağlık hizmetlerini savunmaya yönelik mevcut mücadelenin, emperyalist ulus-devletin sınırları içinde sosyal reform arayışının doğasında var olan tehlikelere ilişkin tarihsel bir bilinçle birleştirilmesi gerekiyor.

Bizim bugün Bevan’da gördüğümüz seçkinci parlamenter sosyalizmin ötesine geçip, kapitalist rekabete ait parametrelerin dayattığı sınırlar dâhilinde sınıfsal uzlaşma zemini arayışına hiçbir şekilde girmeyen, buna karşılık, yaşam koşullarının ve ücretlerin tüm ırkları ve milletleri kapsayacak şekilde eşitlenmesi fikrini savunan Dutt ve Padmore gibi emperyalizmin merkezlerinden konuşan sömürgecilik karşıtlarına bakmamız gerekiyor.

Yetmişler ve seksenlerdeki deneyimler, bir yandan da sağlık sektöründe, genelde düşük ücretler alan siyahî yardımcı işçiler tarafından başlatılan kitlesel mücadelelerin işçi hareketini son derece ilerici bir şekilde harekete geçirebileceğini ortaya koydu.[9] Biz, bugün bu derslerden istifade etmek, kapitalist sömürüye has olan, sağlıksızlığın toplumsal kökenlerini hedef alan, işçileri ve hastaları merkeze koyan, radikal sosyalist sağlık hizmeti anlayışlarıyla yeniden bağ kurmak zorundayız.

Alfie Hancox
15 Temmuz 2021
Kaynak

Dipnotlar:
[1] John Callaghan, The Labour Party and Foreign Policy: A History (Routledge, 2007), s. 164.

[2] Hakim Adi, West Africans in Britain, 1900–1960 (Lawrence & Wishart, 1998), s. 133.

[3] R. P. Dutt, J. R. Campbell & Harry Pollitt, Welfare State or Warfare State? An Appeal to Every Sincere Labour Man and Woman (Londra: CPGB, 1950).

[4] Robbie Shilliam, Race and the Undeserving Poor: From Abolition to Brexit (Agenda Publishing, 2018), Dördüncü Bölüm.

[5] Satnam Virdee, Racism, Class and the Racialized Outsider (Palgrave Macmillan, 2014), s. 98–9.

[6] Shirley Joshi & Bob Carter, “The Role of Labour in the Creation of a Racist Britain”, Race & Class 25, 3 (1984), s. 60.

[7] Brixton Black Women’s Group, “Black Women and Nursing: A Job Like Any Other”, Race Today 6, 8 (1974), s. 226.

[8] Christopher Kyriakides & Satnam Virdee, “Migrant Labour, Racism and the British National Health Service”, Ethnicity & Health 8, 4 (2003), s. 287.

[9] Beverley Bryan, Stella Dadzie & Suzanne Scafe, Heart of the Race: Black Women’s Lives in Britain (Verso, 2018), s. 45–50.