Doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Eylül 2026

, , ,

Sömürgecilik Karşıtı Mücadelede İslam ve Marksizm


Müslüman Bolşeviklerden Arap Kurtuluş Teologlarına

 

Bugün Ortadoğu’da ve Müslüman Arap dünyasında, dış müdahaleye, askeri ve ekonomik saldırılara, vicdan nedir bilmeyen, maddiyatçı ve kayırmacı değerlerin damgasını vurduğu Batı’nın kültürel hegemonyasına karşı çıkan kültürel ve ulusal bir kimlik olarak din meselesinin yeniden dirilişine tanıklık ediyoruz.

Din, merkezi iktidara karşı mücadelenin ideolojisi olarak sahneye güçlü bir şekilde döndü. Din, Müslüman toplumlarda o gizli potansiyelini her daim muhafaza etmişti, ancak yetmişlerin sonlarına doğru Asya, Latin Amerika ve Afrika bölgesindeki ulusal kurtuluş hareketlerinin rüzgârının dinmesinin ardından, din, sosyalizme galebe çalmıştır. Bu ulusal kurtuluş hareketlerinin zirvesi, “sosyalist söylem”in hâkim olduğu Bandung’dur.

Yetmişli yıllar, ulusal kurtuluşçu rüzgârın bir sonucu olarak rejimler çökmeye başladılar, bağımlılığın hüküm sürdüğü sahneye IMF ve BM gibi kurumlar giriş yaptılar. Bu ülkelerde piyasa için yapılan ekonomik açılım, kamu sektörünün ve ağır sanayiinin tasfiyesine yol açtı, ayrıca, toprak reformu sürecini terse çevirerek, gıda egemenliğine son verdi. Sosyal devletin geri çekilmesi karşısında, kaderlerine terk edilen kitleler, İslami hayır kurumlarından gayrı bir destek bulamadılar, bu da “dini söylem”in egemenliğinin postmodern âlemde sahneye dönmesi için gerekli zemini hazırladı.

Arap toplumunu sarsan her tarihsel dönüm noktasında, istilacı Batı kültürüne karşı kültür meselesi ve yerele aidiyet, her daim istilacıya karşı kitleleri harekete geçiren bir faktör olagelmiştir. Mısırlı düşünür Tarık Bişri’ye[1] göre, bu faktörlerden biri, 1967’de Mısır’ın İsrail karşısında uğradığı askeri yenilgidir. Bu yenilgi, zorla dayatılan modernliğin zayıflattığı toplumsal dokunun kırılganlığını ortaya çıkarmıştır. Aynı olgu, İran’da Şah döneminde de yaşanmış, iki ana itici güç olarak olarak ordu ve petrol üzerinden, dindar ve çoğunluğu köylüden oluşan bir toplumda kapitalizmin nüfuzunun arttığı süreci hızlandırmıştır.

Irak Savaşı da kitlelerin dine yüzlerini çevirmelerini sağladı. Ordu ve devlet memurları aileleriyle birlikte ülkeden sürüldü. Aynı şekilde, savaş yüzünden yurtlarından olan binlerce mülteci de ülkeden kovuldu. Amerikalılara karşı direniş, sömürgecilik karşıtı İslamcı hareketler tarafından yönetildi[2]. Filistin’de ise Gazze’deki Hamas hareketi öncülüğü üstlendi. Daha sonra bu rol, operasyonlarını Marksist eğilimli Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’yle (FHKC) birlikte koordine eden, yükselişte olan İslami Cihat tarafından üstlenildi. Lübnan’da ise 22 yıllık işgalin ardından İsraillileri ülkeden kovmayı başaran, Hizbullah oldu.

Marksistler olarak karşımıza çıkan soru şu: 

Bu anti-emperyalist direniş hareketlerini nasıl değerlendirmeliyiz? Bu tarihsel dinamiği nasıl analiz etmeliyiz?

Burada şunu belirtelim ki, mesele, yalnızca İslami kurtuluş teolojilerinden bahsetmek değil, aynı zamanda şimdiye kadar tartışmalarımızın dışında kalan deneyimleri değerlendirmektir. Buna, sol aydınlar arasında yaygın olan Aydınlanma ve din adamları karşıtı fikirlerin etkisinden kaynaklanan bir tutumla, bu hareketler karşısında şaşkınlık duyan Arap solunun kendi içindeki tartışmalar da dâhildir.

Marksizm ve Kültür Boyutu

Her ne kadar Marksizmin kültür boyutunu ele almamış olduğu öncülünden hareket etsek de (ki bunun nedenleri, dönemin düşünce akımlarının ve toplumsal hareketin dinamiklerinin özel bir analizini gerektirir) şunu belirtmemiz gerek: ne (eserlerini dogmatik bir üslupla yorumlayanların iddiasının aksine) Marx ne de anti-dogmatik Marksistler, fikirlerin, dinlerin ve inançların tarihin seyrini etkilemediğini söylerler.

Bu, Maxime Rodinson’un savunduğu temel tezlerden biridir. Rodinson, Karl Marx’a atıfta bulunarak, İslam’ın Marksist bir kökeni olduğunu söyler. Marx, ünlü bir metninde şöyle der: “İnsanların varlığını belirleyen, onların bilinci değildir; tam tersine, onların toplumsal varlığı, bilincini belirler” (Marx, 1947). Başka bir deyişle, insanların düşünme (ve hareket etme) biçimlerini belirleyen, onların içinde yaşadıkları ve üretim yaptıkları maddi koşullardır.

Bu arada, “İslam’ın kapitalizme olumlu mu yoksa olumsuz mu etki ettiğini tartışanların aynı zımni önkabulü” paylaştıklarını” belirten Rodinson, bu zımni önkabulün “belirli bir dönemin veya belirli bir bölgenin insanları, belirli bir topluma mensup kişiler, önceden varolan bir doktrinin zımnen önerdiği düşünme tarzına ve insanların yaşam koşullarına uyum sağlamadan, önemli bir dönüşüme maruz kalmadan, kendilerinden bağımsız bir şekilde imal edilmiş o doktrinin kurallarına uyum sağlarlar, o doktrinin ruhunu benimserler” dediğini söyler (Rodinson, 2014).

Rodinson, yalnızca İslam ile kapitalizm arasındaki ilişkileri değil, aynı zamanda sosyalizm ile İslam arasındaki ilişkileri de titizlikle analiz eder.

Aralarında İslam’dan kök alan direniş hareketlerinin de bulunduğu belirli hareketlerin kurtuluş teolojisi, tarihsel dinamikler ve sınıf mücadelesi üzerindeki etkisini analiz etmek için sömürgeci nitelik tek başına kâfi gelir mi? Yoksa bu hareketlerin, pek çok komünist partinin talep ettiği gibi, servetin adil dağılımını destekleyen bir toplumsal-ekonomik programa sahip olması şart mıdır?

Bu mesele, anti-kapitalist bir devrimin ufukta görünmemesi ve radikal İslamcılığın başlıca hedefini sömürgecilik karşıtı hareketler olarak belirlemesi nedeniyle bugün hayati önem arz ediyor. IŞİD, Nusret Cephesi, Vehhabiler ve Müslüman Kardeşler’in Hizbullah’a karşı sürdürdüğü ve hâlâ dinmemiş olan ölüm-kalım savaşı, emperyalist Batı, İsrail ve petrol monarşilerinden oluşan üçlü bir ittifak tarafından mali ve lojistik olarak desteklenmektedir. Başka bir deyişle, sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı mücadele, sınıf mücadelesinin içinde yer alan ideolojik meseleden bağımsız olabilir mi? İşte tartışmamızın özünü bu mesele teşkil ediyor.

Bu konuya eğilenler, özellikle de Üçüncü Dünya yanlıları, daha evvel Tatar Bolşevik Sultangaliyev veya Endonezyalı Tan Malaka’nın da gündeme getirdiği başka bir soruyu sormak zorunda kalmışlardır. Bu isimlere ileride değineceğiz. Üzerinde durulması gereken soru şudur: Marksizm Avrupamerkezci miydi?

1961 yılında, Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserinde Frantz Fanon şöyle diyordu: “Marksist analizler, sömürge sorunu ele alındığında, her seferinde biraz daha genişletilmelidir.”

Bu fikir, Hintli tarihçi Dipeş Çakrabarti’nin “Avrupa’nın yerelleştirilmesi” olarak adlandırdığı, sömürgecilik sonrası dönemde açığa çıkan sorunu yeniden analiz etmek için mükemmel bir başlangıç noktası oluşturmaktadır. Bir yandan, yerelleştirme, “Avrupamerkezci Avrupa düşüncesi”nin, özellikle de Marksist düşüncenin özelleştirilmesi, dolayısıyla göreceleştirilmesi ile eşanlamlı olduğu yönünde bir anlayış geliştirilmektedir. Bir yandan da, “genişletme çabası dâhilinde yerelleştirme” anlayışına göre, gerçek bir evrenselleşmenin mümkün olabilmesi için Marksist teorinin sınırlarının Avrupa’nın ötesine doğru genişletilmesi ve kaydırılması gerektiği üzerinde durulmaktadır (Renault, 2017).

Buradan hareketle açıklığa kavuşturulması gereken sorulardan biri, Marksizmin millileştirilmesi meselesidir. Bu meselenin genellikle “Marksizmin kendine özgü koşullara uyarlanması” gibi “basit” bir mesele olarak tanımlanması, Gramsci’nin de gösterdiği gibi, böyle bir “millileştirme”nin gerçek anlamda teorik ve pratik uyum süreçlerini içerdiği ölçüde, konunun karmaşıklığını tam olarak yansıtmamaktadır.

En ünlü örnek, hâlâ Mao Zedong’un öncülüğünde yürütülen “Marksizmi Çin’e uyarlama” girişimi olmaya devam ediyor. Nitekim, postkolonyal çalışmalar alanında sınıflandırılması zor bir eleştirmen olan Arif Dirlik’in de dediği gibi, “Mao’nun bir lider olarak sahip olduğu en büyük güçlerden biri, Marksizmi Çinceye çevirme yeteneğiydi” (Dirlik, 1997).

Sultangaliyev ve Milli Komünizm

İşte bu çerçevede, Tatar kökenli Bolşevik Mirza Sultangaliyev’in yaşam öyküsü aracılığıyla, 1917’den 1920’lerin sonuna kadar Sovyet Rusya’da ve daha sonra SSCB’de gelişen, pek bilinmeyen bir deneyim olan “Milli Müslüman komünizmi”nden bahsetmek gerekmektedir.

Adından da anlaşılacağı üzere, bu, bir Müslüman komünizmidir. Bir yandan Avrupa’daki ya da “beyaz kökenli” kurtuluş hareketleri ile diğer yandan İslam ve onu oluşturan grupların siyasi talepleri arasındaki ilişkiler konusunu gündeme getirmektedir. Bu konu, bugün her zamankinden daha güncel hale gelmiştir.

Karşımızda, Rus imparatorluğunun tam kalbinde, devrimci bir süreçle eşzamanlı olarak gelişen anti-emperyalist bir özgürleşme hareketi bulunmaktadır. Bu tarihsel durumun en ünlü örneği, on sekizinci yüzyıl ile on dokuzuncu yüzyılın kesişim noktasında yeryüzüne yayılan Fransız ve Haiti devrimleridir.

Aynı dönemde Sultangaliyev, milli Müslüman komünizminin teorik ve ideolojik temellerini ortaya koyar. Bu temelleri üç maddeye ele almak mümkün:

1. Sınıfsal ilişkilere, buna bağlı olarak, toplumsal devrim ile milli devrim arasındaki bağa atıfta bulunur. Leninistlerin zalim milletlerle mazlum milletler arasında kurduğu karşıtlığı benimseyen Sultangaliyev, “mazlumların zalimlerden intikam alması” fikrini savunur, ayrıca “sömürgeleştirilmiş tüm Müslüman halkların proleter halklar olduğunu” söyler (Benningsen ve Lemercier-Quelquejay, 1986).

2. Sosyalist devrim ile İslam arasındaki ilişkiye bakar. Sultangaliyev, “dünyadaki diğer dinler gibi” İslam’ın da “yok olmaya mahkûm” olduğu fikrini savunsa da, gene de “dünyadaki tüm ‘büyük dinler içinde İslam’ın en genç, dolayısıyla, yarattığı etki nedeniyle en sağlam ve güçlü din” olduğunu, İslam hukukunun (şeriatın) gerçekte “eğitimin zorunlu olması”, “ticaret ve çalışmanın zorunluluğu”, “toprak, su ve ormanların özel mülkiyetinin olmaması” gibi “olumlu” ve ilerici hükümler içerdiğini söyler. Sultangaliyev, açıktan söylemese de, bu hükümlerin gelecekteki komünist topluma dâhil edilebileceği, onu besleyebileceği imasında bulunur.

Galiyev’e göre İslam’ın benzersizliği, “son yüzyıl boyunca İslam âleminin tamamının Batı Avrupa emperyalizmince sömürüldüğü” gerçeğiyle ilgilidir. İslam, geçmişte olduğu gibi bugün de “mazlum, köşeye sıkıştırılmış, savunma pozisyonunda olan bir din”dir. Bu zulüm görme hali, güçlü bir özgürleşme arzusuyla birlikte derin bir “dayanışma duygusu” yaratmıştır. Sultangaliyev’e göre, sosyalist devrim ile İslam arasında hiçbir uyumsuzluk yoktur: İslam’ın yok edilmesi için değil, bilâkis, onun maneviyattan arındırılması, “Marksistleştirilmesi” için gayret edilmelidir (Benningsen ve Lemercier-Quelquejay, 1960).

3. Bolşevik Devrimi ihraç edilmeli ya da Sultangaliyev’in kendi ifadesiyle, Rusya’da doğan “devrimci enerji”, sınırların ötesine taşınmalıdır. Sultangaliyev’e göre, Avrupa’daki “devrimci ocak” artık sönmüşken, Doğu, “yanıcı niteliği güçlü olan malzemenin bolca bulunduğu bir yerdir.” Bu bakış açısıyla, sömürgecilik karşıtı devrim, Avrupa ve dünya devriminin gerçekleşebilmesinin ön koşulu haline gelir. Tersi geçerli değildir: “Doğu’dan mahrum bırakılacak, Hindistan, Afganistan, İran ile diğer Asya ve Afrika’daki sömürgelerinden kopartılacak olan dünya emperyalizmi, en nihayetinde çökecek, doğal bir ölümle ömrünü tamamlayacaktır” (Sultan Galiev, 1960, s. 105-106).

Tan Malaka: Milliyetçilik, Marksizm ve İslam

Endonezyalı milliyetçi, Müslüman ve Marksist bir militan olan Tan Malaka, Marksizmi emperyalist merkezden kopma kavgasını, anti-kapitalist, anti-emperyalist mücadeleyi milli-kültürel yeniden doğuşla birleştirmeyi amaçlayan üç kıtadaki bu devrimci militanlar arasında en etkili isimlerden biriydi.

Tatar Sultangaliyev, Hintli Manabendra Nath Roy[3], Perulu José Carlos Mariátegui ya da Vietnamlı Ho Chi Minh gibi, Tan Malaka da Avrupa bağlamında ortaya çıkan bir ideoloji olan Marksizmi, Asya’da ve Müslüman bir ülke olan Endonezya’nın milli ve kültürel gerçekliklerine uyarlamaya çalıştı. Bunu yaparken, İslam’ı yalnızca Ortaçağ geleneklerinin bir kalıntısı olarak gören “Batılılaşmış” komünizme karşı, ülkesinin Müslüman oluşunu özellikle göz önünde bulundurdu. Bu Batılı olmayan devrimciler için Marksizm, “ancak sosyalist bir pratikle gerçekleşebilecek olan milli dirilişin mayası” olarak görülüyordu (Abdel-Malek, 1972, s. 36).

Komintern’in 1922’de Moskova’da düzenlediği Dördüncü Kongre’de Tan Malaka, 13.000 üyeden oluşan Endonezya Komünist Partisi’nin Sarekat İslam[4] (İslam Birliği) ile olan işbirliğinden bahsetti. Bu hareket, 1912-1916 arası dönemde bir milyon üyeye ve üç ila dört milyon destekçiye sahipti:

“Cava’da çok sayıda fukara köylüyü içinde barındıran oldukça büyük bir örgüt var. İslam Birliği. [...] 1921’de Sarekat İslam’ın programımızı benimsemesini sağlama konusunda başarıya ulaştık. İslam Birliği de fabrikaların kontrolü ve “tüm iktidar fukara köylülere, tüm iktidar proleterlere” şiarı adına köylerde faaliyet yürüttüler! Yani Sarekat İslam da, kimi vakit farklı isimler altında da olsa, komünist partimizle aynı propaganda faaliyetini yürüttü.”

Aynı kongrede Tan Malaka sözlerine şu tespitleri ekledi:

“Bugün Pan-İslamizm, millî kurtuluş mücadelesine işaret ediyor, zira Müslümanlar için İslam, her şey demektir. O, sadece bir din değil, ayrıca bir devlet, ekonomi, yiyecek ve diğer her şeydir. […] Pan-İslamizm, günümüzde tüm Müslüman halkların kardeşliğini, dahası sadece Arapların değil, Hindistanlıların, Cavalıların ve tüm mazlum Müslüman halkların kurtuluş mücadelelerini ifade ediyor.” (Malaka, 1922).

Malaka, bu kardeşliğin yalnızca Hollanda emperyalizmine karşı mücadelenin değil, aynı zamanda İngiliz, Fransız ve İtalyan kapitalizmine, dolayısıyla, tüm dünya kapitalizmine karşı mücadelenin de bir parçası olduğuna inanmaktadır.

“Bu, bizim için yeni bir görevdir. Millî kurtuluş hareketleri yanında, emperyalist güçlerin kontrolünde yaşayan oldukça faal, savaşçı iki yüz elli milyon Müslüman’ın kurtuluş mücadelesini de desteklemek istiyoruz.” (Malaka, 1922).

Eylemleri ve düşünceleriyle Tan Malaka, halkının İslam’ı da içeren milli-kültürel gerçekliklerine uyum sağlayabilecek özgün bir Marksizm yaratma çabasının en özgün isimlerinden biridir. Tan Malaka, Batı emperyalizmi tarafından egemenlik altına alınmış Müslüman halkların, kurtuluş mücadelesinde bir sıçrama tahtası görevi görebileceklerine inanıyordu.

Enver Abdülmelik’in de dediği gibi;

“üç kıtada kimi Marksistlerin yaşadıkları talihsizlikler, bu hareketlerin liderlerinin şu gerçeği görmelerine sebep oldu: Yaşanan başarısızlıkların başlıca nedenlerinden biri, milli kültürel temeli, din boyutunu da içerecek şekilde, Marksizme özgü bir formül, genel bir çerçeveyle, eylem tarzıyla ve yöntemle bütünleştirecek devrimci sosyalist partiler kurmayı başaramamış olmalarıydı” (Abdel Malek, 1972, s. 316).

Lenin: Doğu Halkları ve Ulusal Sorun

Dillere pelesenk olmuş bir klişe, Lenin’in 1917’den sonra Avrupa’da devrimin uğradığı yenilgiler yüzünden köşeye sıkışması sebebiyle, sırf inat olsun diye, “dünya devriminin kutsal merkezi”ni Doğu’ya kaydırdığını iddia eder. Bu konuya epey ağırlık veren Matthieu Renault’ya göre, bu algı temelsizdir. Lenin’in devrimin sınırlarıyla ilgili fikriyatı, “sömürge devrimi”nin gerekliliğini tavizsiz bir şekilde savunanlara yakın düşse de, Lenin, sosyalist devrimle kurulacak sinerji için, mazlum milletlerin ve yoksul köylülerin sömürgecilerle ilişkilerini koparmasını şart koşan bir isimdi.

Lenin’in milli kurtuluş mücadelelerine olan ilgisi, Rusya’da kapitalizmin gelişimi üzerine yazdığı ilk yazılara kadar uzanır. C. L. R. James’in de haklı olarak işaret ettiği gibi (ki bunu bir Avrupa dışı, hatta Karayip kökenli bir Marksist teorisyenin belirtmiş olması tesadüf değil), bu teorik yaklaşımda esas olan, zorunlu olarak işletilen merkezden ilerici ve devrimci kopuş ve Marksizmi alabildiğine yabancı bir şeye dönüştürmeden, onu Batı Avrupa’dakinden farklı bir bağlama aktarma çabasıdır. Bu merkezden kopmayla ilgili fikriyat, iki açıdan ele alınmalıdır:

1. Lenin’in 1917’den önce milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı ile bağımsızlık mücadeleleri konusuna tahsis ettiği fikirler;

2. 1917’den sonra Orta Asya’daki Müslüman sömürgelerin sunduğu örneklik üzerinden, Rus İmparatorluğu’nun dekolonizasyon talebine nasıl cevap vermeye çalıştığına ilişkin değerlendirmeleri.

Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri ya da “Saf Olmayan Devrim”

Temmuz 1903’te, Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) II. Kongresi’nin arifesinde Lenin, Iskra’da “Programımızda Millet Meselesi” başlıklı bir makale yayınladı. Bu makale, milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkını, bir devletten siyaseten ayrılma hakkını savunuyordu. Bu hak, Lenin’in şiddetle karşı çıktığı, bir devletin içinde milli-kültürel özerklik hakkıyla karıştırılmamalıdır. “Milletlerin Kendi Kaderlerini Tayin Etme Hakkı Üzerine” başlıklı yazı, Rosa Luxemburg ve takipçilerinin millet meselesine yönelik yaklaşımını şekillendiren Avrupamerkezciliğe yönelik güçlü bir eleştiri niteliğindedir.

Lenin’e göre, “emperyalizmin günümüzde çizilen tüm toprak sınırlarını aşarak tüm dünya üzerinde egemenliğini sürdürdüğüne dair yaklaşım, milli baskıya dayalı devletlerin sınırları meselesini inkar etmeye değil, bu meselenin önemini vurgulamaya sebep olmalıdır.”

Lenin, “ilerici proletarya”nın öncü rolünü hiçbir zaman sorgulamasa da, diyalektik bir bakış açısıyla, milletlere ve çevre ülkelere yönelik savaşların emperyalist güçlerin tam kalbine devrim tohumlarının ekilmesi için gerekli imkânı yarattığına da vurgu yapmaktan geri durmaz:

“Tarihin diyalektiği, küçük ulusların […] maya, bakteri gibi bir rol oynamasına neden olur. Bu da emperyalizme karşı gerçekten mücadele edebilecek gücün, yani sosyalist proletaryanın ortaya çıkmasını kolaylaştırır.”

Lenin ve Rusya’daki Müslümanlar

20 Kasım 1917’de, Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinden hemen sonra Lenin, “Rusya ve Doğu’daki tüm Müslüman işçileri” devam etmekte olan devrime katılmaya çağırır:

“Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibiryalı Sartlar, Türkistanlı Kırgızlar, Transkafkasyalı Türkler ve Tatarlar, Kafkasya’nın Dağıstanlı ve Çeçen halkları, çarlar, Rusya’nın zalimleri tarafından camileri, ibadethaneleri yerle bir edilmiş, inançları ve töreleri ayaklar altına alınmış olan herkes!

İnanç, örf ve âdetleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız şuandan itibaren serbest ve dokunulmazdır. Kendi millî hayatınızı tam bir özgürlük içinde düzenleyin. Bu, sizin hakkınızdır. Biliniz ki sizin haklarınız, tıpkı tüm Rusya halklarınınki gibi, devrimin ve onun organları olan İşçi, Köylü ve Asker Sovyetleri’nin koruması altındadır.” (Lenin, 1993)

Devrim sırasında ve sonrasında Sovyet iktidarı ile Rus İmparatorluğu’ndaki Müslüman halklar arasındaki ilişkiler, bu özgür devrimci birliğe yapılan çağrının ima ettiğinden çok daha çalkantılı bir hal alacaktı. Ne var ki bu çağrı, Lenin’in, çarlık döneminin tüm tarihini şekillendiren milli ve dini azınlıklara yönelik baskı politikalarından radikal bir kopuşa duyduğu derin arzunun bir ifadesi olmaya devam etmektedir. Bu iradenin ilk sembolü, kutsal metnin en eski nüshalarından biri olan, Halife Osman döneminde derlenmiş Kur’an-ı Kerim’in, Lenin’in emriyle Rusya’daki Müslümanlara iade edilmesiydi.

Lenin daha sonra, özellikle 1919-1920’de yaşanan Başkurt krizi sırasında, ilk Müslüman Sovyet cumhuriyetlerinin kurulmasına ilişkin az çok çalkantılı süreçlerde önemli bir rol oynadı. Ancak her şeyden önce, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında çarlık ordularınca fethedilen ve tam anlamıyla sömürgeciliğe has bir sömürüye maruz kalan Rus Türkistanı (Orta Asya) meselesiyle ilgilenecektir: burada bir kez daha tek ürüne dayalı tarımın (özellikle pamuk üretiminin) yaygınlaştığını, bir yanda yerli köy ve şehirler ile diğer yanda sömürgeci yerleşim yerleri arasında mekânsal bir ayrımın oluştuğunu görüyoruz. Bu yerleşimlerin sayısı, 1906’da Moskova ile Taşkent’i birleştiren demiryolu hattının inşasının tamamlanmasından sonra önemli ölçüde arttı. Her iki grup arasında keskin bir karşıtlık oluştu: Rusya’nın geri kalanında millet esasına göre ayrışmış olan Rus, Ukraynalı, Alman (etnik kökenli) ve Yahudi işgalciler, burada Müslümanlara karşı “beyazlar” olarak tek ve birleşik bir güç oluşturuyorlardı. Lenin, en çok da Türkistan’da, Rus imparatorluğunun sömürgeci pratiklerinden kurtulmanın şart olduğu bilincine yavaş da olsa vardı.

22 Nisan 1918’de Lenin ve Stalin, “Taşkent’teki Türkistan Bölgesi Sovyetler Kongresi’ne” bir selam göndererek, Konsey’in desteğini garanti altına aldı (Lenin, 1918).

Lenin’e göre, Orta Asya’daki devrimci süreç, uluslararası ölçekte, özellikle de Müslüman Doğu’daki ulusal kurtuluş hareketleri için bir model, ilham kaynağı ve örnek teşkil etmeliydi. Bu süreç, sosyalist devrim ile sömürgecilik karşıtı mücadelelerin vazgeçilmez birleşiminin bir laboratuvarıydı. Burada yalnızca burjuva iktidarını devirmekle yetinilmeyecek, aynı zamanda sömürgeci pratiklerin bıraktığı mirasın tüm kalıntılarını da kesin olarak ortadan kaldırılacaktı.

Başta da belirttiğimiz üzere buraya kadar İslam’dan ilham alan silahlı sömürgecilik karşıtı mücadele hareketi olarak Hizbullah’ı[5] analiz etmemizi sağlayacak teorik unsurları aktardık.

Kurtuluş Teolojisinin Kaynakları

Müslüman Arap dünyası, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında İslam’ın tam kalbinde bir uyanış (nahda) yaşadı. “Reformist” olarak adlandırılan bir akım, yerleşik düzenin geleneksel İslam’ına karşı çıkan iradesiyle sahneye çıktı. İslambilimci Louis Gardet’nin de belirttiği gibi, reformist sıfatı burada, “reformist” teriminin “devrim” terimine zıt anlam taşıdığı Avrupa siyasi düşüncesindeki dar anlamıyla karıştırılmamalıdır (Gardet, 1977).

Bu yeniden doğuşun temel nedeni, sömürgecilik karşıtı mücadeleydi: Bu yeniden doğuşun ifadelerinden biri de, tarihsel etkisi özellikle öncüleri olan Cemaladdin Efgani (1838-1897) ve Mısırlı Muhammed Abduh (1849-1905) ile tanınan selefizmdir.

Bu düşünce akımı, hem teolojik hem de etik açıdan bir yenilenme anlamında reform (Arapçada “ıslah”) sürecine katkıda bulunmuştur. Burada kullanıldığı şekliyle bu anlam, devrim fikriyle çelişmez, bilâkis, en azından bir sömürgecilik karşıtı milli devrimin sınırları içinde olduğu gibi, ideolojik bir itici güç işlevi görebilir.

Nitekim, Sultangaliyev ile Tan Malaka’ya ilham kaynağı olan Cemaleddin Efgani’nin eserleri, belirgin bir şekilde radikal bir toplumsal ve politik içeriğe sahipti. Her ne kadar bu mücadelenin ufku, sömürgeci ya da yarı-sömürgeci egemenlik altındaki Arap ve Müslüman ülkelerin milli burjuvazisinin dar görüşlülüğüne ve toplumsal çelişkilerin olgunlaşmasına bağlı kalsa da, ilahiyat, doğrudan milli ve toplumsal kurtuluş mücadelesinin hizmetine sunuluyordu.

1870’ten itibaren Efgani, Kur’an’ı ve o zamana kadar hâkim olan toplumsal ilişkileri kökten değiştiren İslam’ın gelişini incelikli bir bakış açısıyla yorumlayan bir teolojik anlayış geliştirdi. İslam’ı bir toplumsal devrim olarak analiz etmesi, İstanbul’daki Şeyhülislam ile arasının açılmasına neden oldu. Mısır’da Efgani, İngiliz işgaline karşı Arabi Paşa’nın ayaklanmasında (1882) yer aldı, daha sonra İngilizler tarafından sınır dışı edildi. Hindistan’a sürgüne gönderilen Efgani, ilahiyat çalışmalarının yanı sıra sömürgecilik karşıtı faaliyetlerini de sürdürdü. “Materyalizm”i ideolojik planda çürütmeye yönelik çalışması, esasen Batı yanlısı liberal doktrinlerin faydacı ve bireyci eğilimleriyle ilgiliydi.

Hindistan-Pakistan İslamı’nın geliştiği somut tarihsel çerçeve, bu jeokültürel bölgedeki politik ilahiyatın kendine has özelliklerini büyük ölçüde belirledi. Sömürgeci egemenliğine maruz kalan Müslüman ülkelerin çoğunda, ilahiyatla milliyetçilik arasındaki ilişki başından beri önem arz etmişti.

İlahiyat düzleminde reformist akımın gelişiminin en önemli kısmı Muhammed Abduh’a aittir. Efgani ile tanışması, kişisel olgunlaşma sürecinde belirleyici olmuştur. Abduh’un sömürgecilik karşıtı politik faaliyetinin, Müslüman dünyasının yüzyıllar süren toplumsal ve kültürel çöküşünden miras kalan eski dini yapının kısıtlamalarından kurtulma yönündeki düşünsel-teorik çabayla bağlantılı olması, üzerinde özel olarak durulması gereken bir husustur.

Hukuki yorum konusunda bir çelişki ortaya çıktığında, geleneğin aleyhine akla duyulan güven yeniden teyit edildi: “Akıl ile gelenek arasında bir çelişki olması durumunda, karar verme hakkı akla aittir” (Abdou, 1925, s. 81).

O dönemde Arap ve Müslüman aydınlarına iki strateji sunulmuştu. İlki, yerellikteki kültürel mirasa sırt çevirip, Avrupa’nın rasyonalist ve liberal düşüncesini olduğu gibi benimsemekten ibaretti. Bu, Bonapartist kampanyanın izinde gelişen komprador burjuvazinin çıkarlarına uygun bir batılılaşma yoluydu. İkincisi ise, Avrupa burjuva devriminin kazanımları üzerine açık bir düşünsel reform yapmaya çalışan ama bunu klasik Arap-Müslüman kültürünün rasyonalist ve hümanist unsurlarının yeniden canlandırılmasına dayandıran stratejiydi.

Abduh, hükümetin ve öğretim yöntemlerinin reformuna, ayrıca Kahire’deki ünlü Ezher İlahiyat Üniversitesi’nin müfredatına kendini adayarak, İslami ilahiyata dayalı fikriyatın yenilenmesinde belirleyici bir katkı sundu. Bu üniversitenin etkisi neredeyse tüm Arap ülkelerine ve daha somut olarak Sünni Müslüman dünyasının tamamına ulaştı. Abduh, Mısır müftüsü olarak atandığı 1899 yılında kariyerinin zirvesine ulaştı ve bu görevi, 1905’teki vefatına kadar son derece açık bir ruhla sürdürdü.

Asya-Arap dünyasındaki genç öğrencileri derinden etkileyen isimlerden biri de İranlı Ali Şeriati’ydi (1933-1977). Onun önemi, Şii İslamı’na bağlı olmasından kaynaklanmaktadır. Şii İslamı ile Emeviler[6] tarafından kurumsallaştırılan Sünni İslam arasındaki kopuş, kanlı bir süreçti. Kopuş süreci, “Mahrumların babası” olarak anılan dördüncü halife ve peygamberin kuzeni Ali Bin Ali Talib’in ölümüyle başladı. Emevilerin darbesinin amacı, yeni ortaya çıkan feodal sınıfın üç temel talebine cevap vermekti: özel mülkiyet düzeninin tesis edilmesi, toprakların emirler arasında dağıtılması ve o zamana kadar hâkimlerin kontrolü altında olan, Beytülmal (müminlerin hazinesi) olarak adlandırılan mali kaynakların kontrolü.

Şeriati, gençlik yıllarında Musaddık’ın önderlik ettiği milliyetçi harekette, daha sonra da “Sosyalist Hüdaperverler” adlı İslami yenilenme hareketinde bir militan olarak yer aldı.

Şeriati, en başından itibaren İslamcılık ile devrimci milliyetçilik arasında bir tür sentezle öne çıktı. Altmışlı ve yetmişli yıllar boyunca İran gençliği içinde radikal sol İslamcılığın temsilcisi oldu. Politik mücadelesinin sonucu olarak hapse atıldı, işkence gördü ve sürgüne gönderildi. 1977 yılında İngiltere’de 44 yaşında şüpheli koşullar altında, erken yaşta vefatı hiçbir zaman aydınlatılamadı, ancak birçok gözlemci, onu Şah’ın gizli polisi SAVAK’ın öldürdüğünü söyledi. Her halükârda bu olay, İslami yenilenme hareketi ve genel olarak İran’daki ulusal kurtuluş hareketi için büyük bir kayıptı.

Anti-emperyalist, devrimci ve milli duruşu esas alan Şeriati, İslam’da “üçüncü bir yol” çizmesine imkân sağlayan ilham kaynağını buldu. Fransa’daki eğitim döneminden çok önce Şeriati, antikapitalist bir direnişe ilham verebilecek büyük felsefi akımlara, örneğin Marksizme ve varoluşçuluğa aşinaydı. Bilhassa sömürgecilik karşıtı mücadelenin deneyimiyle şekillenen, sonradan eserlerini Farsçaya çevireceği Frantz Fanon gibi yazarlardan haberdardı.

John Esposito’ya göre, Şeriati’yi ilahiyat çalışmalarına kültür boyutuna verdiği önem yöneltti:

“Şeriati, İslam inancının yeniden yorumlanmasını modern sosyo-politik düşünceyle uzlaştıran, bir tür kurtuluş teolojisi olarak adlandırılabilecek bir yaklaşımı savunur.” (Vaner, 1989, s. 89).

Cezayirli Malik Bin Nebi’nin (1905-1973) teolojik yeniden okuması, esasen İslam için, Müslüman toplumları azgelişmişlik ve bağımlılıktan kurtarmaya katkıda bulunabilecek bir toplumsal dinamik kazanmayı amaçlamaktadır. İlgili yaklaşımı bir kurtuluş teolojisi olarak tanımlamak mümkün (Bennabi, 1949).

Nebi’ye göre sömürgecilik, azgelişmişlik sürecindeki faktörlerden sadece biridir. Bunun kanıtı, doğrudan sömürgeciliğe maruz kalmamış ülkelerin de azgelişmişlikten kurtulamamış olmasıdır.

Bin Nebi’nin başvurduğu “sömürgeleştirilebilirlik” kavramı, politik bağımsızlığın sömürgecilikle ilişkiyi kökten aşmak için yeterli olmadığını açıklayan bu diyalektiği ortaya koymaktadır. “Sömürgeleştirilebilirlik” kavramı, akla Frantz Fanon’un “bağımlılık kompleksi” kavramını getirmektedir.

Ancak bu iki kavram arasındaki fark önemlidir: Fanon’da “bağımlılık kompleksi”, sömürgeleştirilmiş ya da eskiden sömürgeleştirilmiş olanın sömürgeciyle sürdürdüğü psikolojik ilişkiye (aşağılık kompleksine) atıfta bulunur. Bin Nebi’nin durumunda ise, “sömürgeleştirilebilirlik” kavramı, eski sömürge toplumunun, sömürgecilikten miras kalan ve onu azgelişmişliğe mahkûm eden bir şema temelinde, bugünü ve geleceğini inşa etmeye devam etmesine neden olan karmaşık bir toplumsal gerçekliği ifade eder.

Mısırlı Tarık Bişri (1933-2021), bize “on dokuzuncu yüzyılda tüm milliyetçi hareketlerin İslam’ı temel aldığı” gerçeğini hatırlatır.

“İnsanları, daha iyi bir gelecek inşa etmek için maddi arzularını azaltmaya ikna etmeyi bildiler. […] Burada millete aidiyet meselesiyle bir bağ kurulduğu açıktı. Toplumun kurumsal dokusunu oluşturan farklı yapıları bir arada tutan şey dini düşünceydi.”

Örneğin, belirli meslek kesimlerinin gelişiminin, Sufi hareketinin ve işçi mahallelerinde yerleşik toplumsal kurumların gelişimiyle örtüştüğü algılanıyordu.

Bişri’ye göre, dini aidiyete başvurarak gerçekleştirilen modernleşme çabası, bu kurumsal ağı sarsmaya katkıda bulundu. Böylelikle toplumsal doku parçalandı. Ancak “birbirinden kopuk bireylerden oluşan bir toplum inşa etmek çok zordur. Birey, zorunlu olarak, giderek genişleyen topluluk ağlarına dâhil olmalıdır. Ara toplumsal gruplar bu şekilde iç içe geçmeden, toplumsal dokunun temel aidiyetlerinin yitirilmesinden başka bir sonuca varılamaz.”[7]

Solcu milliyetçi bir düşünce geleneğinin parçası olan Filistinli düşünür Münir Şefik (1936), İslam ilahiyatında yeni bir devrimci politik yorumun temellerini buldu. Nitekim Şefik’in eseri, Arap ve Müslüman ülkelerde milli ve toplumsal kurtuluş meselesini bir medeniyet meselesi olarak ele alma girişimi olarak somutlaştı.

Bunun için, çöküş/bağımlılık/yeniden doğuş (Chafiq, 1991) gibi reformistlerin ele aldığı meselelerden yola çıkmakla birlikte, Nasırcılık ve Baasçılık gibi çeşitli milliyetçi ve sosyalist ifadeler aracılığıyla Arap kurtuluş hareketinin deneyimlerinden çıkarılan dersleri de bir araya getirdi. Münir Şefik’in Arap milliyetçiliği ve Marksizm konularına olan aşinalığı, bu meseleye dair bilinci önemli ölçüde besledi.

Münir Şefik’in eserinin, terimin genel anlamıyla teolojik olmadığı doğrudur. Yazarın devrimci milliyetçilik ve Marksizm zemininde şekillenen militan kültürü, analizinde ve üslubunda hâlâ baskın bir rol oynamaktadır. Ancak buradan yola çıkarak milli ve toplumsal kurtuluş sürecini İslami bir ideolojik çerçeveye oturtması, Şefik’i Nahda’nın reformist ilahiyatçılarının temel politik argümanlarını güncellemeye ve geliştirmeye yöneltmektedir.

Emperyalizmin de onun yerellikteki yankılarına uygun olarak oluşan güç dengesinin de bilincinde olan Münir Şefik, bu bilinç üzerinden, kitlelerin toplumsal ve politik seferberliğinin ideolojik yapısında imana merkezi bir yer verir. Kapitalizmin ve emperyalizmin gücü, her şeyden önce maddi (ekonomik ve askeri) niteliktedir. Bu maddi güç karşısında boyun eğen halklar, ancak manevi güçlerini yeniden keşfedip harekete geçirmek suretiyle etkili bir direniş ortaya koyabilirler. Bu manevi güçler, gerekli eylem birliğini de sağlayacaktır (Chafiq, 1991).

Kapitalizme yönelik eleştiri, yalnızca onun yıkıcı ekonomik, toplumsal ve politik sonuçlarına odaklanmaz. Tıpkı milliyetçi ya da Marksist versiyonlarıyla birlikte temelde “modernist” olarak adlandırılan akımların yaptığı gibi, bu akımlar da gelişmekte olan ülkelerde burjuva medeniyetinin yeniden düzenlenmesi, hatta yaygınlaştırılmasını talep etmekle yetinirler. Şefik’in eleştirisi, esasen kapitalist sistemin “materyalist” boyutuna odaklanır. Bu sistem, genel yeniden üretiminin merkezine maddi bir faktörü, sermayeyi yerleştirerek, insanı ve doğayı yoksullaştırmaktan başka bir şey yapamaz. Şefik’in politik analizi, işte tam da bu noktada reformist ilahiyatla birleşir.

Sonuç

Devrimci politika için “fikir savaşının” önemine inanan Gramsci, “tarihsel blok” kavramını ortaya attı. Bu kavram, bilinç ile eylemi, aynı zamanda toplumsal-ekonomik ilişkilerle politik kararları ya da günümüz solunun yüzleştiği stratejik güçlükler olarak gördüğümüz unsurları birbirine bağlar. Böylece, biz Marksistlerin geliştirmesi gereken bir alt sınıflar siyasetinin temel taşlarını ortaya koyar.

Ek. Hizbullah: Son Silahlı Direniş

Hizbullah, 1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesinin ardından kuruldu. Üyeleri, Lübnan’ın güneyinde ve Bekaa Vadisi’nde yaşayan Şii Müslümanlardır. Bu iki bölge, Lübnan’ın tarım endüstrisi ve hizmet sektöründeki işgücünün mutlak çoğunluğunu oluşturmaktadır. Lübnan’daki Şiilerin çoğu, köken olarak köylü ya da proleterdir. Emperyalizmin uşağı ve NATO üyesi olan İran Şahı’na karşı Ayetullah Humeyni’nin önderlik ettiği İran İslam Devrimi, o zamana kadar marjinalleştirilmiş ve sendikalarda örgütlenmemiş Şii militanlar için bir sıçrama tahtası işlevi gördü.

Unutulmamalıdır ki, aynı kesim, Lübnan solunun militan tabanıyla da iç içe geçmişti. Ne yazık ki Lübnan solu, işgalciye karşı gerçek bir silahlı mücadele programı geliştirmemişti. 1982’de, İsrail’in Lübnan’ı sömürgeci işgali ve Yasir Arafat’ın önderliğindeki Filistin direnişinin silahlı kanadının, İsrail ve ABD’nin talebi üzerine Tunus’a zorunlu olarak çekilmesiyle, Lübnanlı sol militanlar, misillemelerden kaçmak için silahlarını sokağa atarken, Hizbullah militanları, bu silahları toplayıp mücadeleye devam ettiler.

Hizbullah, başta dini bir parti değil, bir milli kurtuluş hareketi olarak ortaya çıktı. Ancak söylemi, Şii hareketinin tarihinden, özellikle de üç büyük anlaşmazlık nedeniyle Emevi halifesine karşı ayaklanan Hz. Hüseyin’in isyanından ilham almaktadır:

- Toprak mülkiyeti.

- Maliyenin idaresi ve ticaret vergileri.

- Zenginliklerin adil dağılımı.

Şiilik, özel mülkiyete karşıydı. Maliyenin kolektif idaresi yoluyla, sınıf ayrımı yapılmaksızın, tüm Müslümanlara zenginliklerin adil bir şekilde dağıtılması mümkün olabilirdi. Emeviler için isyancılara taviz vermek, toplumun ve ticaretin gelişimine ters düşmek anlamına geliyordu. Hz. Hüseyin ve rüfekası, güç dengesinin kendileri lehine olmadığı kahramanca bir çatışmada, Irak’ın Kerbela kentinde korkunç bir şekilde katledildiler. Bu olayın ardından Kerbela Savaşı, her Şii’nin efsanelerle örülü bilincine nakşoldu. Nasrallah, konuşmasında “tüm emperyalistler bize karşı birleşse bile silahlarımızı bırakmayacağız” diye kararlı bir duruş sergilediğinde, savaşçılarının ve direnişi koruyan halkın ruhunda şehit Hüseyin’in örneğini canlandırıyordu.

Hizbullah’ın tüzüğünde, İmam Hüseyin’in sosyal adalet ve “mahrumların” korunmasına ilişkin taleplerinden alıntılara rastlıyoruz. Ancak Hizbullah, sahada radikalleşti, kuruluş tüzüğünü dönemin ihtiyaçlarına uyarladı. Böylece (1985 ile 2009 tarihli bildiriler arasında) din anlayışında bir esneklik hasıl oldu. İkinci bildiri, daha geniş bir vizyona sahip olma ve cemaatçilik ile coğrafi sınırların ötesinde ittifaklar kurma gerekliliği gibi stratejik konularda Hizbullah’ın hedeflerini ve vizyonunu yeniden netleştirdi.

İsrail’in 2006’da Lübnan’ın güneyini yeniden işgal etmeye çalıştığı yıkıcı savaştan zaferle çıkması, ilham verici bir deneyim oldu. Güç dengesini altüst eden bu mücadele, Lübnan direnişiyle ittifak kurmaya çalışan bölgedeki tüm komünist ve anti-emperyalist partiler için bir tür osmotik etkiye yol açtı. Hizbullah’ta bile bir söylem değişikliğine tanık olduk. Örgüt, silahlı mücadele deneyimini Vietnam’daki Vietkong’lardan Latin Amerika gerillalarına kadar uzanan tarihsel bir süreklilik içinde takdim ediyordu. Hizbullah, “kurtuluş tugayları” olarak adlandırdığı özel tugaylar kurdu. Bekaa bölgesinde, Lübnan Komünist Partisi (LKP) üyeleri, merkez komitesinin kararını beklemeden, Hizbullah’ın mücadelesine katılmak üzere özel tugaylar halinde örgütlendiler. Böylece bu direniş hareketi, Gazze’de sürmekte olan İslami cihatta kendileriyle yakın işbirliği içinde olan FHKC gibi Marksist örgütleri etrafında bir araya getirmeyi bildi. Bugün bu örgütler, Filistin halkının mücadelesinin tarihsel hedefleri konusunda Hamas’tan daha uzlaşmaz, proletaryaya daha bağlı ve iktidar oyunlarına daha az meyilli olup, Hamas’ın aksine, Körfez monarşileriyle veya Vehhabilik ve onun gerici uşakları olan IŞİD ve Nusret ile her türden ilişkiyi reddediyorlar.

Böylece, Gramsci’nin “tarihsel blok” fikrine yakınlaşan, emperyalizme karşı bir mücadele cephesi kurulması fikri doğdu. Bu fikir, liderlerinden birinin Avrupalı sol militanlarla yaptığı tartışmada ifade ettiği gibiydi. 2006 ve 2009 yıllarında Hizbullah, Lübnanlı ve uluslararası militanlar tarafından önerilen iki Uluslararası Forum’a ev sahipliği yaptı. Bu forumlarda şunlar talep edildi:

“Foruma kitlesel katılım sağlayan, Lübnan, Filistin ve Irak’taki sömürgecilik karşıtı silahlı mücadeleler arasında ‘davaların birleşmesi’ için bir ağın kurulması; tüm dünyadaki halkların anti-kapitalist mücadelesi; ve Latin Amerika halklarının kapitalizme ve ABD hegemonyasına karşı mücadelesi (foruma 12 Venezuealı milletvekili katıldı)”.

Hizbullah’ın iki numaralı ismi Naim Kasım, konuşmasının başında “Tüm ülkelerin ezilenleri, birleşin” diyerek dinleyicileri şaşırttı. Nasrallah ise “özgür insanlar”ın uluslararası dayanışmasına bir video mesajıyla teşekkür etti.

Şu anda, kapitalist Batı’nın istihbarat servislerinin bu direnişi silahsızlandırmak, hatta engellemek için bir araya gelerek harekete geçtiği zorlu koşullarda faaliyet yürüten, uluslararası ölçekte etkiye sahip, anti-emperyalist tek silahlı direniş hareketi, Hizbullah’tır.

Hizbullah, devrimci bir hareketin tek bir ülkeyle sınırlı kalamayacağının bilincindedir ve emperyalizme karşı her cephede mücadele etme gerekliliği nedeniyle, savaşçılarını Suriye ve Irak’ta, CIA ve Körfez’deki petrol monarşileri tarafından eğitilen ve finanse edilen IŞİD ile Nusret’in paralı askerlerden oluşan ordularına karşı savaşa göndermiştir.

Leyla Ganim

[Kaynak: Marxismos y Pensamiento Crítico en el Sur Global, Yh.: Néstor Kohan ve Nayar López Castellanos, 2024, Akal Yayınları, Madrid, s. 523-543.]

Dipnotlar:
[1] “Tareq al-Bishri: de lo ‘popular’ a lo “endógeno”, François Burgat ile röportaj.

[2] Burada şunu belirtelim ki, Vehhabiler ve CIA tarafından oluşturulan İslamcı gruplar, sadece Irak halkına ve direnişine yönelik operasyonlar yürütmüş, IŞİD’e yol açan başka bir gerici İslam anlayışının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

[3] Roy, Hintli bir siyasetçi ve felsefeciydi. Meksika, Yakın Doğu, Sovyetler Birliği, Endonezya ve Çin’deki devrimci hareketlerde önemli bir rol oynadı. Meksika Komünist Partisi ve Hindistan Komünist Partisi’nin kuruluşunda belirleyici bir rol üstlendi. Mayıs 1920’de Lenin’in davetiyle Komintern’in İkinci Kongresi’ne katılmak üzere Moskova’ya gitti. Orada, Lenin’in “Lenin’in Millet Meselesi Üzerine Tezlerine Ek Tez” adlı eserini sundu. Bu eser tartışmalara yol açtı, ancak sonunda Lenin’in tezleri ile birlikte Kongre tarafından kabul edildi.

[4] Sarekat İslam örgütü, Cemaleddin Efgani’nin dile getirdiği selefiyye tezlerini savunan, milliyetçi ve İslamcı bir hareketti.

[5] Ek bölüme bakınız.

[6] Arap Emevi hanedanı, 661 ile 750 yılları arasında Müslüman dünyasını yönetti. Mekke kökenli halifeler, başkentlerini Şam’da kurdular.

[7] “Tareq al-Bishri: de lo ‘popular’ a lo “endógeno”, François Burgat ile röportaj.

Kaynakça:
Abdel-Malek, A. (1972), La dialectique sociale, París, Seuil.

Abdou, M. (1925), Rissalat al-Tawhid, París, Geuthner.

Benani, M. (1949), Les conditions de la renaissance, Argel, En-Nahdha.

Bennigsen, A. y Lemercier-Quelquejay, C. (1960), Les mouvements nationaux chez les musulmans de Russie. «Le sultangaliévisme» au Tatarstan, París/La Haya, Mouton & Co.

— (1986), Sultan Galiev, le père de la révolution tiers-mondiste, París, Fayard.

Chafik, M. (1991), L’Islam dans la bataille de la civilisation, Túnez, Dar al-Baraq.

Dirlik, A. (1997), «Mao Zedong and “Chinese Marxism”», CompanionEncyclopedia of Asian Philosophy, Londra/New York, Routledge.

Gardet, L. (1977), Les hommes de l’islam, París, Librairie Hachette.

Lenin, V. I. (1918) «Au Congrès des Soviets du territoire du Turkestan àTachkent, au Conseil des commissaires du peuple du territoire duTurkestan» , Oeuvres, s. 36.

La Révolution socialiste et le droit des nations à disposer d’ellesmêmes, París, Editions sociales.

— (1993), «À tous les travailleurs musulmans de Russie et d’Orient», aktaran: H. Bogdan, Historie des peoples de l’ex-URSS, París, Perrin. Türkçesi: İştiraki.

Malaka, T. (1922), «Communisme et Pan-islamisme», presentation présentée in IV ème Congrès de l’Internationale Communiste, 5 Kasım-5 Aralık. Türkçesi: İştiraki.

Marx, K. (1947), Préface à Contribution à la critique de l’économie politique, París, Editions sociales.

Renault, V. M. (2017), La révolution décentrée. Deux études sur Lénine, Revue Période.

Rodinson, M. (2014), Islam et capitalisme, Éditions Demopolis.

Shariati, A. (1980), Marxism and other western fallacies, Berkeley, Mizan Press.

Sultan-Galiev, M. (1960), akt.: A. Bennigsen ve C. Lemercier-Quelquejay, Les mouvements nationaux chez les musulmans de Russie. Le «sultangaliévisme» au Tatarstan, París/La Haya, Mouton & Co.

Vaner, S. [N.Y-D’Hellencourt] (1989), Modernisation autoritaire en Turquie et en Iran, París, L’Harmattan.

02 Eylül 2026

, ,

Birinci Doğu Halkları Kurultayı Delegeleri


Birinci Doğu Halkları Kurultayı, 1-8 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakû’de düzenlendi. Bu kurultay, türünün tek örneğiydi; zira kurultayı düzenleme kararı veren Komünist Enternasyonal, o günden bu yana Ortadoğu delegelerine ve eski Rus İmparatorluğu’nun milliyetlerinin o kurultayda aynı coşkuyla bir araya gelmiş olan temsilcilerine– bir daha hiç hitap etmedi. Bu kurultay, esas olarak Rusya, Orta Asya ve Kafkasya’daki Müslüman bölgeleri, Ermenistan, Gürcistan ve Ortadoğu’ya komşu ülkeleri kapsıyordu (Arap, Hint, Çin ve Kore heyetleri de kurultaya katıldı, ancak bu insanlar Bakû’deki tartışmalarla pek ilgili değillerdi).

Komünist Enternasyonal, ulus ve sömürge meselelerini daha önce ikinci kongresinde (Temmuz-Ağustos 1920) tartışmış, daha sonra Moskova ve Petrograd’da düzenlenen Uzak Doğu İşçileri Kongresi (1922), Brüksel’de gerçekleştirilen Emperyalizm ve Sömürgeci Baskıya Karşı Kongre (1927) gibi Doğu meseleleriyle alakalı kimi toplantılar düzenlemişti.

Bununla birlikte, Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın gerçekleştiği tarihsel bağlam, ona tamamen kendine has bir nitelik kazandırdı: Kurultay, Doğu’daki milliyetçiler ile devrimcilerin, Kafkasya, İran ve Anadolu halklarının, Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan Müttefikler ile Sovyet iktidarının çıkarlarının çatıştığı bir dönem ve bir coğrafyada düzenlendi. Bakû, Doğu’nun politik açıdan belirli bir öneme sahip tek şehriydi.

Doğu’da belirli bir proleter ve devrimci deneyime sahip tek şehir olan ve petrol kuyuları Sovyet Rusya’nın ekonomik yeniden inşası için vazgeçilmez olan Bakû, birkaç aydır Azerbaycan Bolşevik hükümetinin merkeziydi. Ayrıca Haziran 1920’nin başında Reşt’te İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edilmişti. Bununla birlikte, Batılı güçler tarafından desteklenen beyaz karşı-devrimi yenilgiye uğratan Rus Sovyet iktidarı, Wrangel’in kuvvetlerinin direniş gösterdiği Bakû, Kuzey Kafkasya ve Kırım’da, ayrıca Basmacı isyanının hüküm sürdüğü Türkistan’da hâlâ tehdit altındaydı. Kurultay, bu bölgede ortaya çıkan sorunlara devrimci bir çözüm sunmayı, bir doğu devrimi projesi önermeyi amaçlıyordu.

Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi, Haziran 1920’de bir Doğu Halkları Kurultayı düzenleme kararı aldı.[1] Kararı faaliyet raporunu okurken[2] ikinci kongre delegelerine bildiren komite, ardından “İran, Ermenistan ve Türkiye’deki ezilen halk kitlelerine” yönelik bir çağrı yayınlayarak, onları “İran, Ermenistan ve Türkiye İşçi ve Köylü Kongresi”ne temsilciler göndermeye davet etti.[3] Bu çağrı, aynı zamanda Mezopotamya, Suriye ve Arabistan’daki köylüleri de hedef alıyordu ve şu şekilde devam ediyordu:

“Öncelikli olarak Yakın Doğu’nun işçi ve köylülerini çağırıyoruz ancak Sovyet Rusya ile hür ilişkiler geliştiren Müslüman halkın temsilcileri kadar daha uzaklarda yaşayan Hindistan gibi diğer halk kitlelerinin temsilcilerini de aramızda görmek istiyoruz.”[4]

Bu çağrının başlığı, Transkafkasya’daki Sovyet iktidarının ilk kalesi olan Azerbaycan’ın komşuları olan İran, Ermenistan ve Türkiye’ye özel bir yer ayırıyordu; ayrıca, bu ülkelerde ulusal ve toplumsal devrimlerin gerçekleşmesi, uzak Arap veya Hint ülkelerine kıyasla daha muhtemel görünüyordu.

Bu kurultayın hazırlık çalışmalarının yürütülmesi yürütme komitesi, G. K. Orjonikidze[5], E. D. Stasova[6], A. P. Mikoyan[7], Neriman Nerimanov[8] ve Said Gabiyev’in yer aldığı Birinci Doğu Halkları Kurultayı Örgütlenme Bürosu’nu kurdu.[9] Bu komite, Temmuz ayı başında toplanarak, İran, Türkiye, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Sovyet Türkistanı, Hive, Buhara, Afganistan ve diğer ülke veya halkları heyet göndermeleri için davet etti. Komite, Bakû’ye 3.280 delegenin gelmesini öngörüyordu.[10]

Bakû’de ülkelerini veya bölgelerini temsil etmek üzere gelen delegeler nasıl seçildiler? Bunu kesin olarak bilmek imkânsız. Mikoyan, Mustafa Suphi[11] ile Süleyman Nuri’nin[12] yönettiği, Bakü’deki Türk komünistlerinin bürosunun ve aynı şehirdeki İranlı komünistlerin bürosunun, kendi ülkelerinin temsilcilerini getirme görevini üstlendiğini söylüyor.[13] Azerbaycan’da ise ilçe komiteleri, Azerbaycan Komünist Partisi’nin 27 Temmuz tarihli talimatlarına uygun olarak[14], tüm emekçi halkın davet edildiği delege seçimlerini düzenleyecekti. Son olarak, Bolşeviklerin kontrolündeki doğu bölgelerinde geniş çaplı bir propaganda kampanyasının başlatıldığına da değiniliyor. Siyasi propaganda amacıyla görevlendirilmiş, “Ekim Devrimi”, “Kızıl Doğu” ve “Sovyet Kafkasyası” gibi isimler verilmiş olan tren ve gemiler bu kampanyaya dâhil edildi.[15] Çeşitli şehirlerde halk mitingleri düzenlendi. Bu mitinglerde Bolşevik yetkililer, Bakû Kurultayı’nın önemini ve buraya delege gönderilmesinin gerekliliğini kendilerince izah ettiler.[16] Bu geniş çaplı tanıtım, “komünist cumartesi” etkinlikleri[17] ve kurultay onuruna kurban edilen sığırların Bakû’ye gönderilmesi[18] gibi coşkulu dayanışma gösterilerine yol açtı.

Türk ve İran heyetleri, pek çok zorluğu aşıp maceralar yaşadıktan sonra Bakû’ye ulaşabildiler. Görünüşe göre İran heyetinin bazı üyeleri, İran Komünist Partisi ve Kızıl Ordu’nun Bakû’ye gidilmesi için zorladığı, bilhassa kuzeyden gelen aydınlardan oluşuyordu.[19] Türk delegeler ise, Karadeniz’de devriye gezen İngiliz gemilerinin İstanbul’a dönmek zorunda bırakan şiddetli fırtına sayesinde Tuapse’ye ulaşabildiler.[20] İngiliz hava kuvvetlerinin Enzeli’ye düzenlediği bir hava saldırısı sırasında, İran heyetini taşıyan Kursk gemisi bombalara hedef oldu. Bu saldırı sonucunda heyetten iki kişi hayatını kaybetti, birçoğu da yaralandı.[21]

Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın hazırlıkları, Kızıl Ordu’nun Varşova’ya doğru ilerlemesinin yarattığı siyasi kargaşa ve coşku ortamında yürütüldü. Bu coşku ortamına, Polonya’nın karşı saldırısı nedeniyle yaşanan hayal kırıklığı, Wrangel’in operasyonlarının yarattığı endişe ve Bakû’deki toplantıya karşı çıkan İngilizlerin neden olduğu olaylar eşlik etti. Bu koşullarda, önceden belirlenmiş kurallara göre temsili heyetlerin seçimini yapmak oldukça zor bir işti. Bu konuda elde ettiğimiz ayrıntıların bizi yanıltmasına izin vermemek gerek.

Heyetlerin oluşturulmasına ve Bakû’ye yolculuklarına mani olan tüm engellere rağmen, kurultaya 2.000’den fazla delege katıldı.[22] Kimlerdi bunlar? Bölgeleri veya halkları temsil eden siyasi liderler mi? Kendi içinden çıktıkları emekçi kitlelerce görevlendirilmiş köylüler veya işçiler mi? Stenografi tutanağında, öncelikle heyetler milliyetlerine göre tasnif ediliyor, ardından delegeler, komünist ve partisiz olarak ayrıştırılıyor. Dolayısıyla önce etnik kökenlerini, ardından siyasi aidiyetlerini inceleyeceğiz. Daha sonra delegeleri belirli bir homojenliğe sahip gruplar halinde sunmaya çalışacağız.

A. Delegelerin Etnik Kökenleri

Burada, oturum tutanaklarının öncesinde yer alan stenogramdaki tabloyu aktarıyoruz. Bu tablo, delegelerin kendileri tarafından doldurulan anketlere dayanılarak hazırlanmış olması nedeniyle ilgi çekicidir.

Bu tablo, Bakû Kurultayı’nın kapsadığı bölgelerin etnik açıdan karmaşık yapısını ortaya koymaktadır. Türkler, “Persler ve Farslar”[23], Ermeniler ve Gürcülerden oluşan büyük gruplara ait olmayan delegeler, çok sayıda heterojen etnik gruba mensup olduklarını belirtmektedirler.

Kafkasya, Ermeni ve Gürcü gruplarının yanı sıra Çeçenler (82 delege), Kumuklar (33), Lezgiler (25), Osetler (17), İnguşlar (13), Adjarlar (10), Kabartaylar (9), Kürtler (8), Avarlar (7) ve Abhazlar (2) tarafından temsil edilmektedir. Azeri grubu ayrı olarak sayılmamıştır. Azerbaycanlılar, kendilerini Türk olarak tanımlıyorlar mı? Milliyetlerini belirtmeyenler arasında mı yer alıyorlar? Tatarlar da bu listede yer almıyor. Oysa Sovyet arşivlerine göre 336 Azerbaycanlı delege (Azeri Türkler, Ermeniler, Ruslar...) ve 70 Tatar[24] vardı. Dolayısıyla, bir kısmı Azeriler, Tatarlar ve Rusya’daki diğer Müslümanların kendilerini “Türk” olarak beyan ettiklerini düşünmek için nedenlerimiz var. Bu tutum, Bolşeviklere katılan Rus Müslüman milliyetçileri arasında çok sayıda taraftarı olan Türkçülük akımına sadık olduklarının delili.

İkinci bölge, gene o büyük etnisite çeşitliliğiyle öne çıkan Orta Asya’dır: Sovyet Türkistanı, Buhara, Hive, Afganistan. Bu bölgeye 61 Tacik, 17 Kırgız, 35 Türkmen, 15 Özbek, 12 Cemşidi[25], 11 Hazar[26], 10 Sart[27], 2 Tekke[28] ve şüphesiz birtakım Türk, Rus ve milliyetlerini belirtmemiş delegeler de bu gruba dâhil edilebilir.

Son olarak, Hint, Çin, Kore ve Arap heyetlerinin son derece küçük olduğunu belirtmek gerekmektedir. Bu delegeler, tartışma tutanaklarında neredeyse hiç anılmamaktadırlar.

Bakû Kurultayı katılımcılarının etnik çeşitliliği ve karmaşıklığı, bu büyük heterojenliğin yol açtığı dil sorunları dışında, oturum tutanaklarının incelenmesiyle ortaya çıkmamaktadır. Bildirilerini bildiğimiz delegeler, etnik aidiyetin dar çerçevesini büyük ölçüde aşan ulusal, siyasi veya toplumsal oluşumları temsil etmektedir. Narbutabekov[29] ve Riskulov[30] Propaganda ve Eylem Konseyi’ne Türkistan ve Seyhun ile Semireçye bölgelerindeki Kırgızların temsilcileri olarak seçilmiş olsalar da[31] kurultayda Rusya’daki Türkler ve Müslümanlar sıfatıyla söz alırlar. Tüm İslam topluluğuna ve ezilen Doğu’ya ait olduklarının bilincindedirler. Dağıstanlı komünist Korkmazov[32], çeşitli milliyetleri kapsayan bir Kafkas grubu olan “Dağlı yoksullar” adına konuşuyor. Dolayısıyla, heyetler, sayıları, etnik bileşimleri ile kurultay sırasında yapılan tartışmaların içeriği arasında doğrudan ve kesin bir ilişki yoktur. Peki bu koşullarda, delegelerin siyasi aidiyetleri, heyetleri tanımlamak için daha uygun bir kriter olabilir mi?

B. Delegelerin Siyasi Aidiyetleri

Stenografi tutanağı, delegeler arasında bazen ayrı oturumlarda yer alan komünistleri (1.273) ve partisizler arasında ayrım yapmaktadır etmektedir. Parti arşivleri, Bakû’de temsil edilen siyasi akımlara dair daha net bir tablo sunmakta, 1.926 delegenin dağılımını şu şekilde vermektedir: 1.071 komünist, ЗЗ4 sempatizanı, 31 komsomol üyesi, 467 partisiz, 1 sosyalist-devrimci (SR), 1 sol sosyalist-devrimci, 1 anarşist, 11 Komünist Bund üyesi ve 9 İranlı devrimci[33].

Çoğunluğu Doğulu olan bu bin komünist, hangi partilere mensuptur? Bunlar, RKP(b)’nin çeşitli örgütlerine, Kafkas, Hive veya Buhara partilerine ya da Türkiye ve İran’da yakın zamanda kurulan komünist örgütlere bağlıdır. Bu partiler veya örgütler hakkında birkaç ayrıntıya değinelim.

Türkistan’da, başlangıçta yalnızca Ruslardan oluşan Taşkent Sovyeti ve RKP(b)’nin yerel organları, Moskova’nın belirlediği politikaya uymak ve saflarına yerli Müslümanları kabul etmek zorunda kaldılar. Eski Cedidi[34] olan bu Müslüman komünistler, uygun Sovyet kurumları kurarak milliyetçi ve pan-Türkist hedeflerini gerçekleştirmeye çalıştılar. Bölgesel Müslüman Bürosu (Kracmusburo)[35], devrim koşulları elverdiğinde[36], Rusya Sovyet Federatif Sovyet Cumhuriyeti’ndeki (RSFSC) ve komşu ülkelerdeki tüm Türkleri bir araya getirecek bir Türk Sovyet Cumhuriyeti kurmaya çalıştı.

Moskova, Taşkent’e Türkistan işleriyle görevli bir Komisyon (Turk-komisiya) gönderdi; bu komisyon, Ekim 1919’dan itibaren parti içindeki Türk örgütlerinin özerklik taleplerine karşı çıktı. Riskulov’un önderliğindeki Türkistanlı komünistler, Mayıs 1920’de merkezi yetkililere başvurdu, ancak yetkililer, bu planları kategorik olarak reddettiler.[37]. Ayrıca, çok sayıda “Genç Buharalı” ve “Genç Hiveli”nın sığındığı Taşkent’te, Buhara ve Hive komünist partileri kuruldu. Genç Buharalılar, Eylül 1918’de kurulan Buhara Komünist Partisi’ne, emirliğe Bolşevik güçlerinin saldırısı sırasında (Eylül 1920) katıldılar.[38]. Hive (veya Harezm) Komünist Partisi ise Temmuz 1920’de Taşkent Doğu Uluslararası Propaganda Konseyi tarafından kuruldu.[39] Partiye katılan Hive Gençleri, o dönemde parti merkez komitesinde çoğunluğu oluşturuyoralrdı.[40]

Transkafkasya’da, 1919 yılının sonunda RKP(b) Politbüro’nun aldığı bir karar uyarınca Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Cumhuriyetleri’nde ulusal komünist partiler kuruldu.[41] Böylece Azerbaycan Komünist Partisi, Şubat 1920’de kuruldu; Himmet (Rusça’da Gummet) partisinin üyeleri bu partiye katıldılar ve kuruluş kongresinde çoğunluğu oluşturdular.[42] Ertesi yaz, Ermenistan ve Gürcistan komünist partileri kuruldu.

Bakû Kurultayı’na katılan yabancı Doğu komünistleri ise Türk, İranlı, Hintli, Afgan veya Çinli olabilir. Nitekim, ilk kongresi 10 Eylül 1920’de Bakû’de düzenlenen Türkiye Komünist Partisi, 74 delegeyi bir araya getirdi. Bunların arasında, Mustafa Suphi’nin Bakû’ye gelişinden (1920 Mayıs’ı sonu) itibaren yönettiği Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne bağlı çok sayıda eski savaş esiri vardı. Türkiye’den gelen, İstanbul, Ankara, Eskişehir, Erzurum, Trabzon, Rize, Zonguldak ve Ereğli’deki örgütleri temsil eden yaklaşık kırk militan da kongreye katıldı.[43] Bu delegelerin bir kısmının Doğu Halkları Kurultayı’na katıldığına hiç şüphe yok.

İran Komünist Partisi ise ilk kongresini 1920 yılının Haziran ayı sonunda Enzeli’de düzenledi. Bu kongreye, Türkistan, Dağıstan ve Rus Azerbaycan’ındaki Adalet Partisi’ne[44] bağlı örgütlerin yanı sıra, Enzeli’ye yapılan Bolşevik çıkarma(18 Mayıs 1920) sayesinde İran topraklarında kurulmuş olan hücrelerin delegeleri de katıldı. Kongre, Reşt’te İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin ilan edilmesi (4 Haziran 1920)[45] vesilesiyle İran topraklarında kurulan hücrelerden gelen delegeleri bir araya getirdi.

Son olarak, Bakû’de bulunan Hintli veya Çinli (Uygur) komünistlere değinelim. Bunlar muhtemelen Orta Asya’da yaşayan ve 1918’den beri orada kurdukları örgütlere bağlı göçmenlerdi.[46] Hintli komünistlerin birçoğu, Açarya (47) ve Mukirci (48) gibi, yurtdışından gelmişti. Ancak Bakû Kurultayı’ndan sonra Taşkent’e gittiler ve burada Roy[49] ile birlikte Hindistan Komünist Partisi’ni kurdular (Ekim 1920)[50].

Öte yandan, bu çeşitli komünist partilere üye olmak ne anlama geliyor? Enver Paşa’nın “Türkler şöyle der: Bolşevik, İngiltere’ye düşman olan kişidir”[51] şeklindeki ifadesi, Zinovyev’in önerdiği gibi ihtiyatla değerlendirilse de, gene de gerçekliğin bir yönünü yansıtmaktadır. Nitekim, A. Bennigsen ve S. E. Wimbush’un analizinden de anlaşıldığı üzere, Doğu’daki ulusal elitler, komünist ideolojiden çok, Bolşeviklerin önerdiği eylem biçimlerinin örgütsel yapısı ve faaliyetlerinden etkilenmişlerdi.[52] İranlı milletvekili Cevadzade, Komünist Enternasyonal’in üçüncü kongresinde (Haziran-Temmuz 1921) Doğu’daki siyasi çalışma koşullarından şu şekilde şikâyet ediyordu:

“Doğu'da, Türkiye'de ya da İran'da, herhangi bir paşa, aklına gelirse, komünizmi kullanarak etkisini artırmak amacıyla bir komünist parti kurabilir. Bu amaçla, kısa sürede parti yürütme kurulunun başına geçer ve komünist parti kurulmuş olur.”[53]

Bu nedenle, Bakû Kurultayı’ndaki kimi delegelerin siyasi eğitim düzeyinin düşük olması ya da bazı açıklamaların dayandığı ideolojik çarpıtmalar hiç de şaşırtıcı değildir. En azından tüm “komünist” delegeler, Bolşevik söylemlerine aşina olmuştur ve bunları bir şekilde kullanmaktadırlar.

Son olarak, partiye üye olmayanlar kimlerdir? Bakû’den döndükten sonra Zinovyev, Komintern Yürütme Komitesi’ne şu raporu sundu:

“Bakû Kurultayı, bir komünist fraksiyon ve çok daha kalabalık bir partiye üye olmayanlar fraksiyonundan oluşuyordu. Bu son grup da iki gruba ayrılıyordu: biri gerçekten partiye üye olmayanlardan oluşuyordu. Bu gruba köylülerin ve şehirlerdeki yarı-proleter kesimin temsilcileri de dâhil edilmelidir. Diğeri ise kendilerini partiye üye olmayanlar olarak tanımlayan, ancak aslında burjuva partilerine mensup kişilerden oluşuyordu.”[54]

Bu tanım, stenografi tutanaklarındaki veya parti arşivlerindeki sayısal dağılımlardan şüphesiz gerçeğe daha uygun bir tablo sunuyor. Siyasi gruplara göre yapılan bu türden tasnifler, delegeleri belirli bir tutarlılık sergileyen gruplara ayırmaya imkân verecek güvenilir kriterlere dayanmıyorlar.

C. Delege Grupları ve Rolleri

Stenografi tutanaklarının, katılımcıların tanıklıklarının ve Bakû’de temsil edilen bölgelere ilişkin çeşitli monografilerin incelenmesi, bizi beş delege grubu belirlemeye yöneltiyor: “tüccarlar”; Rusya ve Orta Asya’dan gelen Müslümanlar; Transkafkasya heyetleri; yabancı doğulu delegeler; Komintern ve batılı komünist partilerin temsilcileri.

1. “Tüccarlar”

“Delegeler arasında, Bakû’ye gelmelerini çeşitli ticari işlemler yapmak için fırsat olarak değerlendiren hanlar ve beyler de vardı: bunlar, halı ve deri eşya satmak gibi işler için geldiler. E. D. Stasova, “Spekülasyon açıkça ortadaydı ve katılımcılar arasında derhal dışlanması gereken kişiler de mevcuttu. Ancak kurultay delegesi sıfatıyla geldikleri için böyle bir adım atmak, kurultayı küçük düşürmüş olacaktı” diye aktarıyor.[55]

Bu grubun önemini tam olarak değerlendiremiyoruz. Delegelerin, bir miktar merakla Bakû’ye geldiklerini ve pazarlık yapmak üzere yanlarında bazı yöresel ürünler getirdiklerini göz önünde bulundurmak gerekir.

Doğulular, hac ziyaretleri veya her türlü seyahat sırasında bu tür ticarete girişme geleneğine sahiptir. Dışişleri Bakanlığı’nın bir raporuna göre, Müslüman delegelerin çoğu, canlı bir ticareti besleyen yerel ürünlerle gelmişti.[56] Doğu geleneklerinden habersiz olan Batılı devrimcilerin bu tür uygulamalar karşısında epey öfkelendiklerini tahmin etmek zor değil. Avrupalı komünistler de delegelerin oturumlar sırasında namaz kılmalarını görünce şaşırmışlardı.[57] Dolayısıyla, Doğu’ya has olan bu özellik, yalnızca Doğulu siyasi konuşmacılar tarafından işlenen bir tema olmakla kalmadı, herkes tarafından yaşanmış bir gerçeklikti.

2. Rusya ve Orta Asya’daki Müslümanlar

Rusya’daki Müslümanlar, katılımcıların etnik kökenlerine ilişkin tutanakta yer alan bilgileri incelediğimizde de görüldüğü üzere, Bakû’ye çok sayıda heyet göndermişlerdi. Bu delegelerin konuşmaları, temsil ettikleri bölgelerin ve akımların çeşitliliğini yansıtmaktadır. Raporun önemli bir bölümünü oluşturan bu konuşmalar, Komintern üyeleri ve Batılı heyetler tarafından daha teorik bir dille ele alınan Doğu Devrimi’nin sorunlarına somut bir yaklaşım sergilemeleriyle öne çıkmaktadır.

Sovyet Rusya’daki Müslümanları, Çarlık İmparatorluğu’nun eski himayesi altında bulunan “bağımsız” devletler olan Harezm ve Buhara’daki din kardeşlerinden ayırmak yapay bir yaklaşım olurdu. Bakû Kurultayı’na katılan birçok Türkistanlı delege ile Hive heyetinin başkanı Molla Bekcan Rahmanov[58] daha sonra Türkistan, Hive ve Buhara’da ortaya çıkan anti-Bolşevik hareketlerin liderleri oldular. Bu hareketlere katılacak iki örgütün kuruluşu, tam da Bakû Kurultayı’nın kıyısında cereyan etti: “Müslüman Ulusal Birlikler” merkez komitesi ve Erk Partisi.

İlki, Türkistanlı delege Münevverkari Abdürreşidhanoğlu kongre bürosu üyesi Törökul Canuzakov, Kara-Kırgız (veya Kırgız) delegesi, Başkurt Togan Velidov[59] ve Enver Paşa[60] tarafından kuruldu. Erk Partisi ise 1919’un sonlarından beri zaten mevcuttu; ancak Togan Velidov ve Canuzakov’un da üyesi olduğu yönetim kurulu, Bakû’de Doğu Halkları Kurultayı sırasında, örgütü Rus Komünist Partisi (Bolşevikler) ve Komintern’den bağımsız bir partiye dönüştürmek amacıyla yeni bir program hazırladı[61] Bu iki örgüt arasında nasıl bir ilişki olduğunu bilmiyoruz, ancak her ikisini de 1921’de Bolşeviklerin karşı çıktığı hareketlerde faaliyet yürüttüğünü görüyoruz.

Harezm hükümetini ele geçirmiş olan Hive milliyetçileri, örneğin Molla Bekcan Rahmanov gibi, “Müslüman ulusal birlikler”[62] ile işbirliği içinde çalışırken, Enver Paşa ve Togan Velidov ise Basmacıların saflarına katıldılar.

1920 yılında Bakû’de bu liderler, Bolşeviklerle ilişkilerini henüz açıktan kesmemişlerdi. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, Orta Asya temsilcileri, orada en iyi örgütlenmiş doğu grubunu oluşturuyorlardı ve Kongre oturumlarında ve gizli olarak düzenledikleri toplantılarda Komintern yetkililerinin önerilerine kararlılıkla karşı çıkan tek gruptu.

Tutanak, Buharalı delegeler Recebov ve Cabbarzade’nin[63] yalnızca kısa konuşmalarını aktarıyor olsa da, aynı zamanda partiye mensup olmayan Türkistanlı Narbutabekov’un, Türkistanlı komünist Riskulov’un ve Almaatı (bugün Jambıl) bölgesinden kadın delege Bibinur’un uzun ve ateşli konuşmalarını da aktarıyor. Son olarak, Rusya’daki diğer Müslümanlar, kimliği ve etnik kökeni hakkında kesin bir bilgiye sahip olmadığımız Mutusev[64] ile komünist Korkmaxov da görüşlerini coşkuyla savundular.

3. Transkafkasya Heyetleri

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’dan, özellikle de Sovyet iktidarının yerellikteki ulusal çatışmalardan yararlanarak yerleşmeyi başardığı küçük bölgelerden çok sayıda delege geldi. Bu bölgeler, bazen azınlık konumunda olan etnik gruplardan gelen çok sayıda heyet tarafından temsil ediliyordu. Misal, Ermenistan Komünist Partisi kurultaya 25 delege gönderdi[65], Lori Komünist Örgütü’nden ise 17 üye de kurultaya katıldı (66). Son olarak, Diliçan bölgesinden gelen katılımcılar, Mayıs 1920 ayaklanmasından sonra bölgelerinin durumuna ilişkin bir sunum yaptılar ve bölgelerini terk etmek zorunda kalarak Azerbaycan’a sığınan 30.000 kişinin sorunlarına değindiler.[67]

Dolayısıyla, Transkafkasya’daki Bolşevik varlığının dayanak noktalarını oluşturan Lon veya Diliçan gibi stratejik öneme sahip bölgelere orantısız bir önem atfedildi. Aynı şekilde, Güneybatı Kafkasya Cumhuriyeti’ni (Aralık 1918-Nisan 1920) kurmuş olan Kars, Batum, Ahıska, Ahılkelek, Sumarlinsk ve Çarur bölgelerindeki Müslümanlar, Bakû’ye 102 kişilik güçlü bir heyet gönderdiler.[68] Son olarak, Haziran 1920’de Sovyet iktidarının ilan edildiği ve nüfusunun bir kısmının Gürcülerin baskısından kaçmak için Kabardiye’ye sığınmak zorunda kaldığı Güney Osetya, Bakû Kurultayı’nda kendisine bahşedilen ayrıcalıklı statüden yararlandı. Bu bölgenin delegeleri Bidzina Kociev ve Lado Gazzaev, kendilerini Gürcistan vatandaşı olarak kaydeden yetki komisyonu başkanı, Gürcü komünist Lado Dumbadze’nin “şovenist” tutumundan şikâyet ettiler.[69] Bu delegelerin açıklamaları stenografi tutanaklarında yer almıyor. Diliçan delegelerinin, güneybatı Kafkasya’daki Müslümanların ve Güney Osetya’nın delegelerinin açıklamalarını inceledik; bu açıklamalar, etnik ve siyasi çatışmaların özellikle zorlu maddi koşullar yarattığı bölgelerin yerel sorunlarını ortaya koyuyorlar.

Gürcistan ve Ermenistan delegelerinin tutumuna ilişkin elimizde hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Tutanaklarda yer almayan Ermenistan heyetinin açıklaması, son derece eski ve bilindik kalıplar üzerine kuruludur. Son olarak, Azerbaycanlı Neriman Nerimanov ve Bünyatzade[70], stenogramda aktarıldığı üzere, oldukça kaçamak açıklamalarda bulundular. Sonuç olarak, Transkafkasya delegeleri, Bakû’de gündemdeki konular hakkında seslerini duyuramadılar. Yalnızca Bolşevikler tarafından korunan ve kurultayda gereğinden fazla kişiyle temsil edilen küçük etnik gruplar, kendi özel sorunlarını dile getirdiler.

4. Yabancı Doğu Delegeleri

Tutanak, doğu ülkelerinden gelen yabancı heyetlere son derece sınırlı bir yer ayırmaktadır. Komünist Enternasyonal’in 2. Kongresi’nde tartışılan tezleri desteklemiş olan Sultanzade[71], M. Roy veya Mustafa Suphi gibi önde gelen isimler, Bakû’de seslerini duyuramadılar. Arap, Çinli veya Koreli delegelerin hiçbir konuşmasından bahsedilmiyor ve İranlı komünist Haydar Han (Gaydarhanov)[72], Hintli Abdülkadir[73] ya da Kızıl Ordu’ya bir telgraf gönderilmesini öneren Afgan Kara Taciyev’in açıklamaları ise kısadır ve pek fazla somut bilgi içermemektedir.

Türkler, temsil ettikleri çeşitli siyasi grupların görüşlerini ortaya koyabilen tek gruptu: tutanaklarda, İttihat ve Terakki Komitesi’nin eski genel sekreteri Bahaeddin Şakir ile kadın delege Naciye Hanım’ın konuşmalarının yanı sıra, Enver Paşa ve Ankara hükümetinin temsilcisi İbrahim Tali’nin açıklamaları da yer almaktadır. Mustafa Kemal’in İbrahim Tali’ye verdiği görev talimatında, onun Türkiye ile ilgili karar alma yetkisi olmadığı ve hükümetine bilgi vermek üzere kurultaydaki tartışmaları takip etmesi gerektiği belirtilmişti.[74]

Enver Paşa ise kurultaya delege olarak katılmadı, ancak oraya bir bildiri gönderdi. Bu bildiri, dördüncü oturumda okundu. Bildiride, Fas, Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Mısır ve Hindistan’daki devrimci örgütlerin birliğinin temsilcisi olduğunu dile getirdi.[75] Zinovyev, eski İttihatçı liderlere karşı sert bir önergenin kabul edilmesini sağlamış olsa da, Osmanlı İmparatorluğu’nun eski Savaş Bakanı Enver Paşa’nın kurultayda bulunması bazı Avrupalı sosyalistleri şoke etti. Aralık 1920’de Tours’da düzenlenen Fransız Sosyalist Partisi Kongresi’nde J. Longuet şöyle diyordu:

“Rus yoldaşlarımızın, İtilaf Devletleri’nin emperyalizmine karşı verdikleri çaresiz mücadelede, kimle olursa olsun ittifak kurmaya ihtiyaç duyduklarını anlıyorum. Onları Enver Paşa ile ittifak kurdukları için değil, orada oportünist bir tutum sergilerken başka yerlerde eğilip bükülmez bir uzlaşmazlık politikası uyguladıkları için eleştiriyorum.”[76]

Raporun, büyük olasılıkla Hintli ve Afgan delegeler tarafından ele alınması gereken, Sovyetler’in Afganistan’a İngiltere’ye karşı mücadelesinde sunduğu destek, 1919 sonlarında Kabil’de kurulan Hint halkının geçici hükümeti, Kızıl Ordu’nun Buhara’yı işgali ya da Osmanlı halifesini kurtarmak için Bolşeviklerden yardım isteyen muhacir hareketi gibi sorunlara hiçbir atıfta bulunulmadığı dikkat çekmektedir. Raporda yer alan tek şey, başkanı Abdürrab tarafından imzalanmış olan Türkistan Hint Devrimci Örgütü’nün bildirisi.[77]

Son olarak, İran delegelerinin Bakû’de İran’daki durumu tartıştıkları ve karşı karşıya kaldıkları acil sorunlara ilişkin yaklaşımlarının kurultay tutanaklarında yer bulmadığını görüyoruz. Kurultaya katılan İran delegeleri arasında bulunan Sultanzade, Haydar Han, İhsanullah Han (78) ve Cevadzade Pişevari[79] gibi isimler, önce komünistler ile Küçük Han’a[80] bağlı Cengeliler arasında kurulan ittifakın, ardından da Temmuz sonundan itibaren Gilan’da denenmiş olan komünist deneyimin tanıkları ya da aktörleriydi. İran Komünist Partisi’nin içinde, Sultanzade’nin liderliğini yaptığı toplumsal devrimciler ile, mücadelelerini yalnızca İngilizlere ve Şah’ın hükümetine karşı yöneltmeyi kabul eden sağcılar arasında çatışma yaşanıyordu.

Tutanaklarda bu sorunlara değinilmemiştir. Oysa Bakû’de, Küçük Han’ın Lenin’e ve 1. Azerbaycan Devrim Komitesi’ne gönderdiği mektupların tartışıldığı anlaşılmaktadır. Bu mektuplarda, komünistlerin ihanetleri ve suçları eleştirilmekteydi, ayrıca mektuplar delegeler arasında dolaşmıştı.[81] Öte yandan, Ağazade[82] burada Tahran’a yürüyüş çağrısında bulundu.[83]

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Bakû’de, geldikleri bölgenin siyasi yaşamında aktif olarak yer alan Anadolu ve İranlı komünist delegelerin bulunmasına rağmen, Doğu’dan gelen yabancı komünistlerin müdahaleleri tutanakta kendilerine çok az yer bulmuştur. Tutanakta yalnızca çeşitli eğilimlere sahip Türk milliyetçilerinin konuşmaları aktarılmıştır.

Şimdi de son gruba bakalım.

5. Komünist Enternasyonal ve Batı Komünist Partilerinin Temsilcileri

Bu grup, kurultayda, Batı proletaryasını ve zafer kazanan Rus devrimini temsil ettikleri için önemli bir yer tutuyor. Komünist Enternasyonal, Zinovyev, Radek ve Béla Kun’u, sömürgeleri olan ülkelerin temsilcileriyle birlikte Bakû’ye gönderdi: Britanya İmparatorluğu adına Tom Quelch[84], Fransa adına Alfred Rosmer[85], Hollanda adına Jansen[86] ve ABD adına John Reed.[87] Kurultay oturumlarının ve kurultay sonrası yürütülen çalışmaların örgütlenmesi işini M. L. Pavloviç[88], S. Eliava[89], S. M. Kirov, E. D. Stasova ve Skaçko’ya emanet etti.

Pavloviç, 1920 yılının Temmuz-Ağustos aylarında yayınlanan Zhizn' Natsional'nostei [“Milletlerin Hayatı”] dergisindeki makalelerin de gösterdiği gibi, Yakın Doğu’daki durumu, ve özellikle İran’daki durumu iyi biliyordu.[90] Skaçko ise aynı dergide Türkiye’deki tarım sorunlarını ele alarak bu ülkeye ilişkin derinlemesine bir bilgi birikimine sahip olduğunu ortaya koydu.[91] Kirov, Orjonikidze gibi, birkaç yıldır Kafkasya’da çalışıyordu. Kuban cephesindeki çatışmalar nedeniyle[92] Bakû Kurultayı’na katılamayan Orjonikidze, gene de kurultay tarafından kurulan Propaganda ve Eylem Konseyi’nin başkanlık heyeti üyeliğine seçildi. Son olarak, Eliava da Türkistan Komisyonu bünyesinde Türkistan sorunları konusunda belli bir deneyim kazanmıştı. Dolayısıyla, Bakû’de bulunan Komünist Enternasyonal yetkilileri arasında, Doğu meselelerine ilişkin uzmanlar da yer alıyordu.

Komintern ve Batı komünist partilerinin temsilcileri, olası muhaliflere pek söz hakkı tanımadan, uluslararası durumu ve Asya’da devrimin örgütlenmesine ilişkin tezleri sundular. Ayrıca onursal görevleri bizzat üstlendiler. Böylece Zinovyev, Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın başkanı olarak alkışlarla seçildi. Lenin ve Troçki ise onursal başkanlar olarak seçildiler. Son olarak, kongre bürolarının onursal üyeleri arasında T. Quelch, A. Rosmer, Šablin[93], Jansen, Reed, Béla Kun, Radek, Hodolo-Sihro[94] ve K. Stemhardt[95] yer aldı; aralarında tek bir Doğulu vardı, o da Japonya delegesiydi.

Burada her bir delege grubunun üstlendiği rolü ele aldık. Peki bu rol, Komünist Enternasyonal liderlerinin bu kurultayı düzenlerken kendilerine atfettikleri rolle örtüşüyor mu? Komintern temsilcilerinin, oturumlar sırasında Türk ve İranlı komünistlerin sorunlarını tartışmalarını kasten engelledikleri açık biçimde görülüyor olsa de, Rus sömürgeciliğinin kalıntılarına karşı şiddetli eleştiriler yönelten ve dünya devriminin Asya odaklı bir yönelime sahip olmasını talep eden Orta Asya delegelerini susturmadıkları da yadsınamaz bir gerçeklik. Kurultayı örgütleyenler, Asya devrimine ikincil bir rol atfeden kendi projeleriyle, Müslüman komünistlerin projeleri arasında bir çatışmaya izin vermeye niyetli değillerdi. Ancak, Narbutabekov’un sert saldırısını ve Riskulov ile Mutusev’in görüşlerini stenografi tutanaklarında yayınlamak zorunda kaldılar.

Bu gözlemler, Bakû’de bir araya gelen 2.000 delegenin, başrollerini kendilerine ayıran Komintern temsilcilerince sahnelenen bir gösterinin figüranları olarak görülmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır. M. N. Roy, Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın “anlamsız bir kışkırtma için zaman, enerji ve kaynakların boşuna israfı” olmaktan öteye gidemeyeceğini düşünerek, “gizemli Doğu’nun kapılarındaki bu renkli geçit törenine” katılmayı ve “Zinovyev Sirki”nin gösterisini izlemeyi reddetti.[96] Ancak Doğu ülkelerinin hükümetlerinde veya siyasi partilerinde sorumluluk sahibi olan diğer liderler, bu kurultaya katıldılar. Delegelerin bazen rastgele seçilmesi, çeşitli etnik gruplara ayrılan kontenjanların son derece dengesiz biçimde belirlenmesi, seyirci olarak gelen meraklılar ya da ticarete atılmış “tüccarlar”ın varlığı konusunda dile getirilebilecek çekincelere rağmen, Bakû Kurultayı, doğulu devrimcilerin, yani Rusya’daki Müslümanların, kendi özgün kültürel kimliklerine sadık kalarak dünya devriminin başrol oyuncuları olduklarını iddia ettikleri ilk uluslararası platform olarak öne çıkmaktadır. Böylelikle, altmışlı yıllarda Avrupa haricinde gelişen sosyalist hareketlerin öncüleri olduklarını ortaya koymuşlardır.

Édith Chabrier
Paris 1985
Kaynak

Dipnotlar:
1. G.Z. Sorkin, Pervyj s"ezd narodov vostoka (Birinci Doğu Halkları Kurultayı), Moskova, 1961, s. 15.

2. Protokoly vtorogo kongressa Kommumstiřeskogo Internacionala (Komünist Enternasyonal Kongresi Tutanakları), Moskova, 1934, s. 612.

3. Bu metin Komünist Enternasyonal dergisinde yayınlandı. 12 Temmuz 1920, s. 2259-2262.

4. A.g.e., s. 2262.

5. G.K. Ordžonikidze (1886-1937) : Gürcü Bolşevik. 1918’den 1921’e kadar Kafkasya’da Kızıl Ordu’nun siyasi çalışmalarını yönetti ve Nisan 1920’de Rus Komünist Partisi (Bolşevik) Kafkasya Bürosu’nun başkanı oldu. Transkafkasya Parti Komitesi’nin birinci sekreteri olarak görev yaptı (1922-1926). 1937’de intihar etti ya da Halkın İçişleri Bakanlığı’nca tarafından infaz edildi.

6. E.D. Stasova (1873-1966): Rus Bolşevik. 1898’den beri parti üyesi olan Stasova, önce Petrograd’da, ardından Moskova’da (1917-1920) parti merkez komitesi sekreterliği görevini yürüttü. Temmuz 1920’de Rus Komünist Partisi (Bolşevik) Kafkasya Bürosu sekreterliğine atanan Stasova, Bakû Kurultayı’nın ardından Propaganda ve Eylem Konseyi başkanlık kurulu sekreteri oldu. 1921’de Almanya’ya gönderilen Stasova, Stalinist tasfiyeler döneminde de faaliyetlerini sürdürdü ve altmışlarda eski Bolşeviklerin en yaşlısı oldu.

7. A. P. Mikoyan (1895-1978) : Ermeni Bolşevik. 1917’den itibaren Bakû’de faaliyet gösterdi. 1926’da SSCB Halkın Ticaret Bakanı oldu ve 1964-1965 yılları arasında SSCB Yüksek Sovyeti Başkanı olarak görev yaptı.

8. Neriman Nerimanov (1871-1925): Azerbaycanlı siyasetçi. Odessa Üniversitesi mezunu olan ve 1905’ten beri RSDİP üyesi olan Nerimanov, Himmet partisinin kurucularından biriydi. RSFSC Dışişleri Bakanlığı’nda Yakın Doğu bölümünden sorumlu olan Nerimanov, Nisan 1920’de kurulan Azerbaycan Devrim Komitesi’nin başkanı, ardından 1921’de 1. Azerbaycan Halk Komiserleri Konseyi’nin başkanı, son olarak da Transkafkasya Sovnarkom’un (Halkın Bakanlar Kurulu) başkanlarından biri oldu. Ölümünden sonra Azerbaycan milliyetçiliği nedeniyle eleştirilen Nerimanov, daha sonra itibarını geri kazandı.

9. Said Gabiev : Dağıstanlı, 1918’den beri PCR(b) üyesi, 1920 ilkbaharında kurulan Kuzey Kafkasya Devrim Komitesi üyesi ve Dağıstan Devrim Komitesi başkanı (1920-1922).

10. Parti Merkez Arşivleri, aktaran: G.Z. Sorkin, a.g.e., s. 16.

11. Mustafa Suphi (1883-1921): Türk komünist. Paris Siyaset Bilimleri Okulu’ndaki eğitiminin ardından Türkiye’de siyasi faaliyetlerde bulundu, 1913’te tutuklandı ve Rusya’ya kaçtı. Savaş sırasında Osmanlı tebaası olarak hapsedildi; bu süre zarfında ilk Türk komünist grubunu (1918) ve Halkın Milliyetler Bakanlığı’na bağlı Doğu Halkları Merkez Bürosu’nun Türk şubesini kurdu. Kırım’da (1919 ilkbaharı) ve ardından Türkistan’da propaganda ve örgütlenme görevleriyle görevlendirilen Suphi, Mayıs 1920’de Bakû’ye gitti. Orada, eski sendikacıların kurduğu komünist örgütü yeniden düzene soktu, ardından Türkiye Komünist Partisi’nin başkanlığını üstlendi. 1920 yılının sonunda, partisinin Anadolu’da yerleşmesi konusunda Mustafa Kemal ile müzakere etmek üzere Ankara’ya gitti. Muhtemelen Kemalist liderlerin kışkırttığı halkın düşmanca duygularla düzenlediği gösterilerle karşılanan Suphi ve yoldaşları, Trabzon açıklarında (Ocak 1921) suikasta kurban gitti.

12. Süleyman Nuri: Türk komünisti, Bakû’de kurulan Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi. Bu partinin hayatta kalan az sayıdaki üyelerinden biriydi ve Komintern’in III. Kongresi için Moskova’ya gitti.

13. A.I. Mikojan, Dorogoj bor 'by (“Mücadele Yolu”), Moskova, 1971, s. 582.

14. D.B. Guliev, Bor'ba kommunističeskoj partu za osuščestvlenie leninskoj nacionál 'noj politiki v Azerbajdřane (“Komünist Partinin Azerbaycan’da Leninist milliyetler politikasının uygulanması için verdiği mücadele”), Bakû, 1970, s. 641-642.

15. A.B. Arutjunjan-Arenc, “V.I. Lenin i pervyj s"ezd narodov vostoka” (“(Lenin ve Birinci Doğu Halkları Kurultayı”), Istcrija SSSR, 2, I960, s. 247.

16. G.Z. Sorkin, 8 Ağustos’ta Taşkent’teki Ak Camii’nde yapılan bu tür bir toplantıyı anlatan parti merkez arşivlerine atıfta bulunuyor (a.g.e., s. 17-18).

17. Komünist bir hedefin gerçekleştirilmesi için işçiler tarafından gönüllü olarak sunulan, ücret ödenmeyen çalışma günleri.

18. G.Z. Sorkin, a.g.e., s. 17. 19. G. Lenczowski, Russia and the West in Iran, 1918- 1948, New York, 1949, s. 9.

20. Kommunist (Bakû), 12 Eylül 1920, akt.: G.Z. Sorkin, a.g.e., s. 20-21.

21. A.B. Arutjunjan-Arenc, a.g.e., s. 247.

22. Stenografi tutanağında bu sayı 1.891 olarak belirtilmiştir; G.Z. Sorkin ise partinin merkezi arşivlerinde saklanan katılımcı listelerinde 2.050 isim saymıştır (a.g.e., s. 21).

23. Pers’in tüm sakinleri Perslidir; ancak yalnızca Farsça veya “farsi” dilini konuşanlar kendilerini “Farslı” olarak adlandırabilirler.

24. G.Z. Sorkin, a.g.e., s. 22.

25. Cemşidiler, Afganistan’ın “Çahar Aymak” olarak bilinen dört kabilesinden birini oluşturur. Bunlar, Herat’ın kuzey-kuzeydoğusunda yerleşik, Farsça konuşan yarı göçebe bir halktır.

26. Hazarlılar, Orta Afganistan’daki Farsça konuşan halk ile Moğol istilacıları arasındaki kaynaşmanın sonucu olarak ortaya çıkan bir Afgan etnik grubudur.

27. Sartlar, kökeni İran'a dayanan ancak zamanla Türk dilini benimsemiş olan Türkistan'ın yerli halkı olarak adlandırılırdı. Sartlar, günümüz Özbek ulusunun bileşenlerinden birini oluşturmaktadır.

28. Tekke, Türkmenlerin büyük kabilelerinden biridir.

29. Narbutabekov: Türkistanlı, herhangi bir partiye üye olmayan bir isimdir. Hakkında hiçbir şey bilmiyoruz.

30. Turar Riskulov (1894-1938): Semireç’teki Kırgız göçebe bir aileden gelen Riskulov, 1917’de RKP(b)’ye katıldı. 1918’de Almaatı (Jambıl) Sovyeti Başkanı olan Riskulov, 1919’da partinin Türkistan’daki Müslüman Bürosu’nu (Kracmusburo) ve Türkistan Sovyetleri Merkez Komitesi’ni yönetti. 1920’de milliyetçi ve pan-Türkist projeleri destekledi. Türkistan’dan uzaklaştırıldı ve Moskova’daki Milliyetler Halk Komiserliği’nde çalıştı. Ardından 1922’den 1924’e kadar Türkistan Halk Komiserleri Konseyi’nin başkanlığını yürüttü. Kariyeri yeniden kesintiye uğradı ve 1925'te Komintern’i temsil etmek üzere Moğolistan’a gönderildi. Daha sonra 1926’dan 1937’ye kadar Moskova’da çeşitli görevlerde bulundu. 1937’de tutuklandı, 1938’de idam edildi.

31. Pervyj s"ezd narodov vostoka, Bakû 1-8 Eylül 1920. Stenografičeskie otčety (Bakû 1. Doğu Halkları Kurultayı, 1-8 Eylül 1920. Stenografi tutanağı) (infra PSNV), Petrograd, 1920, s. 219.

32. Celâleddin Korkmazov (1879-1938): Günümüzde Bujnaksk denilen bölgede doğmuş bir Dağıstanlı. Stavropol, Moskova ve Paris’te eğitim gördükten sonra muhalefet hareketinde yer aldı ve Olonec’e sürgün edildi. 1918’de Dağıstan Bölge Komitesi Başkanı, 1921’den 1932’ye kadar Dağıstan Halkın Bakanlar Kurulu Başkanı olarak görev yapan Kuznetsov, 1932’den 1937’ye kadar Moskova'da yaşadı ve 1938’deki tasfiyelerde ortadan kayboldu.

33. G.Z. Sorkin, a.g.e., s. 21.

34. Cedid (Arapçada “yeni”, “modern” anlamına gelen bir kelime): 1880 civarında Kazan Tatarları arasında ortaya çıkan ve daha sonra Rus İmparatorluğu’ndaki diğer Müslüman halklara yayılan Müslüman reform hareketinin üyesi.

35. Mart 1919’da Türkistan’da bir Kracmusburo kuruldu ve Ocak 1920’de feshedildi.

36. R. Vaidyanath, The formation of the Soviet Central Asian Republics (A study in Soviet nationalities policy, 1917- 1936), Yeni Delhi, 1967, s. 105-108.

37. Bkz. 29 Haziran 1920 tarihli, Türkistan’daki RKP(b)’nin görevlerine ilişkin Politbüro talimatları; metni S. Muravecki tarafından OPerki po istorii revoljucionnogo dvižemja v Srednej Azii (Orta Asya’daki Devrimci Hareketin Tarihi Üzerine Eserler) adlı eserinde yayınlanmıştır, Taşkent, 1926, s. 30.

38. H. Carrère d'Encausse, Réforme et révolution chez les musulmans de l'Empire russe, Buhara, 1867-1924, Paris, 1966, s. 224-245.

39. A.M. Matveev, "Dejatel'nost' sověta internacional ' noj propagandy na vostoke v Srednej Azii, 1919-1920" (“Orta Asya’da Doğu için Uluslararası Propaganda Konseyi’nin Faaliyetleri, 1919-1920”), Národy Azu 1 Afriki (infra NAA), 5, 1978, s. 49.

40. M.N. Kalandarov, Obrazovanie i dejatel'nost' Horezm- skoj kommunističeskoj partu (“Harezm Komünist Partisi’nin oluşumu ve faaliyetleri”), Taşkent, 1973, s. 113.

41. Parti arşivlerindne akt.: G.B. Garibžanjan, V.I. Lenin 1 bol'gevistskie organizaci! Zakavkaz'ja, 1893-1924 (V.I. Lenin ve Transkafkasya’daki Bolşevik örgütleri, 1893-1924), Erivan, 1967, s. 423-424.

42. Himmet: 1904 yılında Bakû’de kurulan ve Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) önderliğinde faaliyet gösteren parti. Önce grup olarak hareket eden yapı daha sonra Müslüman sosyal demokrat partiye dönüştü. Bkz.: T. Swietochowski , “The Himmât party. Socialism and the national question in Russian Azerbaijan, 1904-1920”, CMRS, XIX, 1-2, 1978, s. 119-142.

43. P. Dumont, “Bolchevisme et Orient. Le parti communiste turc de Mustafa Subhi. 1918-1921”, CMRS, XVIII, 4, 1977, pp. 388, 391, 392. Türkçesi: İştiraki.

44. Adalet: 1916 yılında Bakû’de kurulan ve üyelerini bu şehrin İranlı proleterleri arasından toplayan grup, daha sonra İran Sosyal Demokrat Partisi haline geldi. Rusya’daki iç savaş sırasında, bazı üyeleri Astrahan’a, ardından da Taşkent’e gitti; burada Ocak 1920’de partinin ilk kongresi düzenlendi. Türkistan ve Transkafkasya’daki Adalet örgütleri, Temmuz 1920’den itibaren RKP(b)’nin yerel örgütlerine katılmak zorunda kaldılar. Bkz. K. Shakeri, Le parti communiste iranien, genèse, développement et fin (1916-1932), Doktora Tezi, EHESS, Paris, 1980, s. 84-115; V.I. Plastun, “Učastie iranskih trudjaščihsja v graždanskoj vojně v Rossu” (Rus İç Savaşı’na İranlı İşçilerin Katılımı), NAA, 2, 1972, s. 55-63, ve “Iranskie revoljucionnye organizacii v Turkestane” (Türkistan’daki İranlı Devrimci Örgütler), NAA, 5, 1979, s. 20-29.

45. Bu kongrenin tutanakları, Kommumstičeskij Internacional dergisinin 14 Kasım 1920 tarihli sayısı, s. 2889-2892.

46. A.V. Matveev, 1920 yılında Türkistan’da 300 ila 350.000 yabancı uyruklu kişinin bulunduğunu tahmin etmektedir: Semireç ve Fergana’dan gelen Uygurlar, Persler, küçük gruplar halinde Hintli devrimciler ve Türk savaş esirleri. Matveev, bu kişilerin önce Türkkomisya’nın propaganda organlarının (1919 sonu), ardından da Komintern’in Türkistan Bürosu’nun (Ekim 1920’de kuruldu) himayesi altında kurdukları örgütleri anlatmaktadır. Bkz. A.V. Matveev, “Velikij Oktjabr1 i učastie vyhodcev îz stran vostoka v kommunističeskom dviženii v Srednej Azii” (Büyük Ekim ve Orta Asya’daki komünist Harekete Doğu Ülkelerinden Gelenlerin Katılımı), NAA, 2, 1969, s. 65.

47. Madayam Parthasarathi Tirulamai Açarya ya da Prativadi Bayankar Açarya: Madraslı bir Hintli; Batı’da bir süre kaldıktan sonra 1919’da Rusya’ya gitti. O yıl, Suric’in Kabil’e gönderdiği Sovyet heyetine eşlik etti ve Komünist Enternasyonal’in 1. Kongresi’ne katıldı.

48. Abaninath Muhopadhyaya Mukirci, Şehir takma adıyla da bilinir: Kalküta doğumlu bir Hintli; Almanya’ya eğitim için gelmiş, daha sonra ABD’ye, ardından Japonya ve Endonezya’ya, oradan da Hollanda’ya geçmiştir. 1920’de Moskova’ya giderek Komünist Enternasyonal’in 2. Kongresi’nde Hindistan’ı temsil etti. Kongre sırasında, Bakû’de Urduca olarak basılan Azad Hindustan (“Özgür Hindistan”) gazetesinin basım sorunları nedeniyle Bakû’de bulunuyordu.

49. Manabendra N. Roy (1887-1954): 1917’den sonra Meksika’da yaşayan Bengal kökenli bir Hintli; burada Meksika Komünist Partisi’nin kuruluşuna katıldı. Bu partinin delegesi olarak Komünist Enternasyonal'in 2. Kongresi’nde yer aldı. 1920’nin sonlarında Taşkent’te Komintern için çalıştı, ardından 1921-1928 yılları arasında Komintern Yürütme Komitesi üyesi olarak görev yaptı. 1929’da Komintern’den ihraç edilen Roy, 1931’de Hindistan’a döndü ve burada Radikal Demokratik Parti’yi kurdu (1940).

50. Dr. Kaushik’in incelediği Özbekistan Komünist Partisi arşivlerine atıfta bulunan Muzaffer Ahmed’e göre, Hindistan Komünist Partisi 17 Ekim 1920 tarihinde Taşkent’te M. N. Roy, Evelina Trent Roy (Amerikalı eşi), A. Mukirci, Rosa Fitingof (Rus asıllı eşi), Ahmed Hassan Muhammed Ali, Muhammed Şefik Sıddık ve M. Prativadi Bayankar Açarya tarafından kurulduğu belirtilmektedir. Yazar, bu iddiasıyla, Hindistan Komünist Partisi’nin Osmanlı halifesinin kurtuluş mücadelesini destekleyen Hintli muhacir mülteciler arasında doğduğu yönündeki, Roy tarafından ileri sürülen ve bir dizi tarihçi tarafından kabul gören versiyonu çürütmektedir. Nitekim, partinin kurucularından hiçbiri bu gruba ait değildir. Bkz. M. Ahmad, Myself and the Communist Party of India, Kalküta, 1970, s. 46-48.

51. "Iz protokolov Ispolkoma : zasedanie 20 sentjabrja" (“Yürütme Komitesi Protokolleri: 20 Eylül Oturumu”), Kommumstičeskij Internacional, 14 Kasım 1920, s. 2493. Zinovyev, Bakû Kurultayı’nda Enver Paşa’nın bu sözlerine atıfta bulunur, PSNV, s. 43.

52. A. Bennigsen, S. E. Wimbush, Muslim National Communism In The Soviet Union. A Revolutionary Strategy For The Colonial World, Şikago, 1979, s. 13-14.

53. HI vsemirnyj kongress kommunistiřeskogo Internacionala, stenografičeskij otCet (Komünist Enternasyonal’in III. Dünya Kongresi, stenografi tutanağı) , Petrograd, 1922, s. 150.

54. “Iz protokolov Ispolkoma...”, a.g.e., s. 2492- 2493.

55. E.D. Stasova, Vospommanija (“Hatırat”), Moskova, 1969, s. 178.

56. “Secret political report”, 25 Ekim 1920, akt.: S. White, “Communism and the East: the Baku Congress, 1920”, Slavic Review, sept. 1974, p. 508. Türkçesi: İştiraki.

57. A.g.e., s. 508 ; G.Z. Sorkin, a.g.e., s. 22.

58. Mullah Bekčan Rahmanov : Hiveli genç, Hiva Komünist Partisi üyesi, Harezm Cumhuriyeti Merkez Yürütme Komitesi sekreteri. Kasım 1921’de hükümetten uzaklaştırıldı ve tutuklandı.

59. Togan Velidov (1890-1969): Başkurt tarihçi ve siyasetçi. 1909’dan itibaren Kazan Üniversitesi’nde tarih profesörü olarak görev yapan ve 1918’de Başkurt ulusal hareketinin lideri olan Validov, Bolşeviklere katıldı ve 1919-1920 yılları arasında Başkurt SSC’nin halk komiseri oldu. Haziran 1920'den itibaren Bolşeviklerle işbirliği yapmanın imkânsız olduğunu fark edince Basmaçılara katıldı. 1922'de Afganistan'a gitti, ardından Türkiye'ye yerleşti.

60. A.I. ISanov, Buharskaja narodnaja sovetskaja respublika (“Buhara Halk Sovyet Cumhuriyeti”), Taşkent, 1969, s. 282. Yazar Komintern arşivlerinden aktarıyor.

61. A. Bennigsen, S.E. Wimbush, a.g.e., s. 166-167, 215-216.

62. M.N. Kalandarov, a.g.e., s. 155-156.

63. Bu iki delegeyi tespit edemedik. Buhara heyetinin başkanı, Komünist Enternasyonal’in 2. Kongresi’ne katılmış olan komünist Sadık Muhamediyev’di. A.I. Isanov, a.g.e., s. 137, 189.

64. Şu kaynak onun Kafkasyalı olduğunu söylüyor: E. H. Carr, La révolution bolchevique (1917-1923), Paris, 1974, III, s. 272.

65. S.K. Karapetjan, Kommunističeskaja partija v bor'be za pobedu Oktjabr'skoj revoljucn v Arménu (“Ermenistan’da Ekim Devrimi’nin Zaferi İçin Mücadele Eden Komünist Parti”), Erivan, 1959, s. 300.

66. A.g.e., s. 311.

67. Velikaja Oktjabr'skaja socialističeskaja revoljucija 1 pobeda sovetskoj vlasti v Arménu (“Büyük Ekim Sosyalist Devrimi ve Ermenistan’da Sovyet İktidarının Zaferi”), Erivan, 1957, s. 401-402.

68. A.g.e., s. 400-401.

69. Bor'ba trudjaSČihsja Jugo-Osetii za sovetskuju vlast1 (“Güney Osetya İşçilerinin Sovyet İktidarı İçin Verdiği Mücadele”), Stalinir, 1957, s. 163.

70. Dadaş Bünyatzade (1888-1938): 1907’den beri Himmet ve RSDİP üyesi olan Azerbaycanlı. 1908-1909 İran Devrimi’ne katıldı. 1917-1918 yıllarında Himmet Merkez Komitesi sekreteri olarak görev yapan Bünyatzade, önce Astrahan’a, ardından Moskova’ya sığındı. Bakû’de iktidarı ele geçiren (Nisan 1920) devrim komitesinin bir üyesi olarak, Halkın Gıda ve Tarım Bakanı ve Azerbaycan Halkının Bakanlar Kurulu Başkanı oldu. 1938’deki tasfiyelerin kurbanı olan Bünyatzade, 1956’da itibarını geri kazandı.

71. Avetis Mikailyan Sultanzade (1890-1938): İranlı devrimci. 1912 yılında, muhtemelen eğitim gördüğü Saint-Pétersbourg’da RSDİP’e katıldı. 1919’dan itibaren Adalet’in üyesi olan bu kişi, 1920’nin başlarında Türkistan’da partinin ilk yerel kongresinin düzenlenmesine ve İran Kızıl Ordusu’nun kurulmasına katkıda bulundu. İran Komünist Partisi’nin kurucu kongresinin (Enzeli, Haziran 1920) örgütçülerinden olan Sultanzade, bu partiyi Komünist Enternasyonal’in ikinci kongresinde temsil etti. Komintern Yürütme Komitesi’ne seçilen Sultanzade, Eylül 1920’de Bakü’deydi. İran Komünist Partisi’nin ikinci bir merkez komitesi kurulması kararına uymayı reddetti. Komintern tarafından tanınan tek merkez komitesi olan bu partinin ilk merkez komitesinin üyesi olarak kaldı. 1922’den 1927’ye kadar Moskova’da bir Sovyet bankasında çalıştı. Doğu ile İran’a ilişkin birçok eser yayınladı. Tam tarihi bilinmeyen bir tarihte tutuklandı ve 1938 civarında idam edildi.

72. Haydar Han Emmioğlu (1880-1921): Urmiye doğumlu bir elektrik mühendisi olan bu kişi, İran Anayasa Devrimi’ne ve İran Sosyal Demokrat Partisi’nin kuruluşuna katıldı (yaklaşık 1909). 1915’te Osmanlı Ordusu’nda tuğgeneral rütbesine yükselen bu kişi, daha sonra Rusya’ya geçti. 1918’de Milliyetler Halk Komiserliği’nin uluslararası propaganda bölümünde çalıştı. Türkistan’da Adalet Partisi’nin ilk yerel konferansına katıldı (Nisan 1920). Eylül 1920’de Bakû’de, Sultanzade’nin liderliğindeki ilk merkez komitesini ortadan kaldırarak İran Komünist Partisi’nin ikinci merkez komitesinin sekreteri oldu. İran’a döndükten sonra, Küçük Han liderliğinde hareket eden Cengelilerle ittifak kurdu (Mayıs 1921). Ağustos 1921’de Gilan’da ilan edilen Sovyet Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı olarak görev yaparken, sebebini ve nasıl gerçekleştiğini halen daha bilmediğimiz bir suikasta kurban gitti.

73. Tutanakta ismi Fazlı Kadir olarak geçen delege (PSNV, s. 105), muhtemelen Abdülkadir Sehrai’dir. Nitekim, 9 Şubat 1921 tarihli, Hindistan Bürosu’nun “Bakû Konferansı Hakkında Bilgiler” başlıklı raporunda, Taşkent’ten gelen ve yedi Hintliden oluşan bir heyetin başında bulunan, İngilizlerin hizmetinde çalışan Abdülkadir’in kurultaya katıldığı belirtilmektedir. (Bkz. B. Pearce, Baku Congress of the peoples of the East, Londra, 1977, s. 196-195.)

74. R. N. İleri, Atatürk ve Komünizm, İstanbul, 1970, s. 150.

75. PSNV, s. 112. Bunlar, Enver Paşa’nın Bolşeviklerin desteğiyle örgütlemeye çalıştığı İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı’nın faaliyet gösterdiği ülkelerdir. Berlin’den Moskova’ya geçen Enver Paşa, orada projelerini görüştü (Ağustos 1920) ve ardından Bakû’ye gitti. Ekim 1920’den Şubat 1921’e kadar Avrupa’da kaldı ve önce Roma’da, ardından Berlin’de İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı’nın ilk kongresini düzenledi. (Bkz. P. Dumont, “Bolşevizmin Büyüsü, Enver Paşa ve Halk Sovyetleri Partisi. 1919-1922”, CMRS, XVI, 2, 1975, s. Kl-166.) Türkçesi: İştiraki. Mahul Bey adlı bir kişi, Komünist Enternasyonal’in III. Kongresi’nde bu örgütün çalışmalarından bahseder.

76. Le Congrès de Tours, Paris, 1980, s. 536.

77. Mevlevi Abdürrab: Hintli, muhtemelen Peşaver kökenli. Bağdat’taki İngiliz büyükelçiliğinde üst düzey görevlerde bulundu ve savaş sırasında orada Alman-Türk tarafıyla yakın ilişkiler kurdu. 1919’da Suric’in başını çektiği Sovyet heyeti ile birlikte Kabil’e gitti, ardından Taşkent’e geçti ve burada muhacirler arasında Hintli Devrimciler Örgütü’nü kurdu.

78. İhsanullah Han: İran’da (1915-1916) bir mücahit (milliyetçi savaşçı) alayının komutanı ve 1917’de Tahran’da kurulan “İntikam Komitesi” adlı terör örgütünün üyesiydi. Daha sonra Küçük Han’ın isyancı birliklerine katıldı. Gilan’ın ilk devrimci hükümetinin bir üyesi (Haziran-Temmuz 1920), İran Ulusal Kurtuluş Komitesi’nin başkanı (Temmuz-Ekim 1920) ve son koalisyon hükümetinin bir üyesi (Ağustos-Eylül 1921) olarak, Temmuz 1921’de Tahran’a bir yürüyüş girişiminde bulundu. Kasım 1921’de Bakû’ye ulaştı.

79. Cevadzade Pişevari: Sultanzade’ye yakın bir İranlı komünist. 1921 yılında Tahran’daki parti komitesinin başındaydı. N. S. Fatemi, Diplomatic history of Persia, New York, 1949, s. 168.

80. Küçük Han (1880-1921): Reştli. 1909’da Tahran2a giren devrimci birliklerde mücahid. 1912’de kurulan İttihad-ı İslam (İslam Birliği) komitesinin üyesiydi, 1915’te Gilan ormanlarında gönüllü birlikler kurdu. İngilizlere karşı mücadelede öne çıktı (1917-1918), hükümet birlikleri tarafından kovalandı, ardından Tahran hükümeti ile barış imzaladı. Haziran 1920’de Reşt’te ilan edilen İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin başkanı oldu. Temmuz sonunda komünistlerle yollarını ayırdı, Mayıs 1921'de onlarla ikinci bir ittifak girişiminde bulundu. Eylül 1921 yenilgisinden ve son Sovyet birliklerinin ayrılmasından sonra mücadeleyi bırakmadı. Kasım 1921’de Taliş dağlarında donmuş halde bulundu.

81. 28 Ekim 1920 tarihli Tiflis’in Slovo gazetesine göre. Bu gazeteden bir makale, çevrilmiş ve AMAEF’te saklanmış. Aktaran: C. Chaqueri, Histoire du mouvement ouvrier et révolutionnaire en Iran, Floransa, 1979, III, s. 849.

82. Ağazade: İran Komünist Partisi’nin ilk kongresinin çalışmalarına başkanlık eden ve II. Komünist Enternasyonal Kongresi’nde partinin delegesi olan İranlı komünist.

83. M. A. Persic, “V.I. Lenin o levosektanskih oSibkah pervyh kommunistov vostoka (1918-ijul* 1920)” (V. I. Lenin ve Doğulu İlk Komünistlerin Solcu Ve Bölücü Hataları” (1918- Temmuz 1920), NAA, 2, 1970, s. 63.

84. Thomas Quelch (1886-1954): İngiliz, barışçıl ve uluslararası eğilimli bir sosyalistti, Komünist Enternasyonal’in Birinci Kongresi’ne katıldı ve orada yürütme komitesine seçildi. 1923-1925 yılları arasında Britanya Komünist Partisi’nin merkez komitesinin üyesiydi, 1924'ten 1953’e kadar inşaat işçileri sendikasının merkez bürosunda çalıştı.

85. Alfred Rosmer (1877-1964): Fransız, Troçki’nin arkadaşı, Birinci Dünya Savaşı sırasında barış hareketi içinde yer aldı. Komünist Enternasyonal kongresine katıldı ve burada yürütme komitesine seçildi. 1924’te Moskova politikasını eleştirdi, Fransız Komünist Partisi’nden atıldı. 1939’da Meksika’da bulunan Troçki’nin yanına gitti.

86. Jansen (1890-?): Ressam, 1918’den itibaren Hollanda Komünist Partisi üyesi, Moskova’ya Komünist Enternasyonal’in İlk Kongresi’ne katılmak için gitti ve burada yürütme komitesine seçildi. 1926’a Hollanda Komünist Partisi’nden ayrıldı.

87. John Reed (1887-1920): Amerikalı gazeteci, Dünyayı Sarsan On Gün (1919) kitabının yazarı ve Komünist İşçi Partisi lideri. Bakû’den döndüğünde, Bakû Kurultayı’nı “belirleyen demagojiyi ve gösterişi eleştirdi.” Bkz.: A. Balabanova, My life as a rebel, Bloomington, 1973 yeniden basım, s. 291. John Reed, Ekim 1920’de Moskova’da tifüs hastalığından öldü.

88. Mihail Lazarevic Weltmann Pavloviç (1871-1929): Rus bir doğubilimci ve devrimci. Menşevik, Paris’e sürgün edildi, Şubat 1917’de Rusya’ya döndü. Kasım 1917’den itibaren Halkın Dışişleri Bakanlığı’nda görev yaptı. Bakû Propaganda ve Eylem Konseyi’nin (1920-1921) başlıca sorumlularından biriydi. Doğu Araştırmaları Bilim Derneği’nin başkanı oldu.

89. Şalva Eliava (1885-1937): Militan Bolşevik, 1917’de Vologda Sovyeti başkanı, Ekim 1919’da RKP(b) tarafından Türkistan’a gönderilen Turkistan Komisyonu üyesi, 1919 sonlarında İstanbul’da Karakol isimli gizli cemiyetle temas kuran bir Bolşevik heyetinin başındaki isimdi. Ardından 1920-1921’de Propaganda ve Eylem Konseyi başkanlık kurulu üyesi oldu. 1937’de hapiste öldü.

90. “Ekonomičeskoe razvitie i agrarnyj vopros v Persii XX-go stoletija" (“20. Yüzyıl İran’ında Ekonomik Kalkınma ve Toprak Meselesi”), žizn' nacionál' nostej , 24(81), 25 Temmuz 1920, 25(82), 1 Ağustos 1920.

91. “Agrarnyj vopros v Turcn" (“Türkiye’de Tarım Meselesi”), Eylül 1920’den Aralık 1920’ye kadar yayımlanan uzun makaleler dizisi, a.g.e., 27(84), 28(85), 29(86), 30(87), 32(89), 33(90), З4(94, 36(93), 37(94).

92. G.K. Ordžonikidze, Staťi i řeči (“Makaleler ve Konuşmalar”) Moskova, 1956, I, s. 495.

93. İvan Nedelkov, Şablin (1881-1925): Bulgar, 1919’da Bulgar Komünist Partisi olan Bulgar Sosyalist Partisi (Tesnjak) üyesi. Komünist Enternasyonal'in 1. Kongresi’ne delege olarak katıldı ve yürütme komitesine seçildi. Gizli olarak siyasi faaliyet yürüttü ve 1925’te öldürüldü.

94. Rus yazımına göre adını yazdığımız bu Japon temsilcisi, Yoşivaro Gentaro olabilir., B. Pearce, a.g.e., s. 191.

95. Karl Steinhardt (1875-1963): Avusturyalı, sol görüşlü bir sosyalistti; 1918 Kasım’ında Avusturya Komünist Partisi’nin kurucularından biri oldu. Komünist Enternasyonal’in birinci ve ikinci kongrelerinde yer aldı, yürütme komitesine seçildi. 1925’ten itibaren Viyana’da yaşayan Steinhardt, 1945 sonrası burada önemli bir rol oynadı.

96. M. N. Roy, Memoirs, Bombay, New Delhi, Kalküta, 1964, s. 391-392.