Requiem
for French Theory [“Fransız Teorisine Ağıt”] adlı kitap, Batı
akademisinde Fransız teorisinin yükseliş sürecine destek sunan kurumsal yapıyı
teşhis etme, son yıllarda eleştirel düşüncenin geniş kesimlerine hâkim olan
yapıbozumcu ve post-yapısalcı akımlarla Marksist tartışmayı yeniden başlatma
konusunda, eleştiri düzleminde, dikkate değer bir katkı sunmaktadır.
Aymeric
Monville ve Gabriel Rockhill’in Jennifer Ponce de Leon ile işbirliği içinde ve
John Bellamy Foster’ın önsözüyle kaleme aldığı Fransız Teorisine Ağıt: Atlas
Ötesinden Marksist Tona Sahip Bir Cenaze İlahisi (Monthly Review, 2026)
adlı kitap, Batı akademisindeki bilgi üretiminin maddi ve kurumsal yapısını
sorgulamayı, post-yapısalcılığa ve postmodernizme yönelimi, bunların
yükselişine ve yayılmasına imkân sağlayan politik ve ekonomik koşullarla
ilişkilendirmeyi amaçlayan eleştirel bir yolun önemli bir kilometre taşını ifade
etmektedir.
Bu
çalışmasında Rockhill, bilgi endüstrisinin maddi tarihi, kültürel ve akademik
kurumlar, finansman merkezleri, siyasi güçler ve istihbarat teşkilatlarıyla
ilişkisi konusunda daha önce Batı Marksizmi Kimin Düdüğünü Çaldı? (2025-31
Ocak 2026) adlı kitabında sunduğu argümanları genişletiyor. Düşünce akımlarını
yalnızca düşüncelerin içsel gelişiminin ürünü olarak ele almak yerine, onları
kültürün üretimi, dağıtımı ve meşrulaştırılmasına ilişkin geniş bir politik
ekonomi içine yerleştiriyor.
Bu
anlamda, Fransız Teorisine Ağıt, şu veya bu teorinin geçerliliği
konusunda eskiden beri akademide sürdürülen tartışmayı aşarak, belirli
teorilerin belirli tarihsel momentlerde nasıl öne çıktığını, onlara baskın
konumlarını kimin verdiğini ve teorik yapıları ile yayılmalarına imkân sağlayan
kurumsal koşullar arasındaki ilişkinin ne olduğunu sorgular.
Teoriyi
Kim Yaratıyor?
Kitabın
yapısı, fikirlerin üretimine dair politik ve ekonomik analizleri diyalektik
materyalist felsefi eleştiriyle birleştiren bir diyalogu temel alıyor. Yazarlar,
bu diyalog aracılığıyla, “Fransız teorisi” olarak adlandırılan şeyi ayrıksı bir
metinler kümesi değil, üniversiteler, yayınevleri, kültür kurumları, finansman
kuruluşları ve istihbarat teşkilatlarından oluşan geniş bir ağ içinde Atlas’ın
iki kıyısında şekillenen tarihsel bir olgu olarak okumayı amaçlıyorlar.
Bu
analizin özünde, Rockhill, önde gelen düşünürlerin tek tek metinlerini
okumaktan ziyade, kültür pazarında bilginin üretimi, dağıtımını ve derecelendirilmesi
için gerekli maddi koşulları incelemeye odaklanan “küresel düşünce savaşı”
kavramını öne sürüyor. Bu bakış açısıyla, Soğuk Savaş sırasında düşünce ortamının
şekillenmesinde Ford ve Rockefeller şirketleri gibi büyük Amerikan şirketlerinin
yanı sıra bazı devlet ve istihbarat teşkilatlarının oynadığı rolü araştırıyor.
Kitap,
yapısalcılığın ve post-yapısalcılığın Amerikan akademisine geçişinde önemli bir
dönüm noktası olan 1966 Johns Hopkins Üniversitesi konferansına özel bir önem
veriyor. Rockhill bu değişimi, öğrenci ve işçi hareketlerinin yükselişi,
Marksizmin etkisi ve ulusal kurtuluş hareketleriyle aynı zamana denk gelen genel
politik bağlam içinde ele alıyor.
Entelektüel
Şöhretin Oluşumu
Analiz,
en ikna edici haliyle, Batı kurumlarının Foucault, Derrida veya Deleuze’ü icat
ettiğini iddia etmenin ötesinde şu önemli soruyu soruyor: Neden kurumlar, belirli
akımlara kitlelere yayılma konusunda geniş yayılım kanalları sunuyor ama sınıf
analizi, emperyalizm ve politik örgütlenmeyle yakından bağlantılı Marksist
akımlar marjinalleştiriliyorlar?
Rockhill’e
göre, entelektüel şöhret, yalnızca metindeki ışıltının, parlaklığın sonucu
değil, aynı zamanda merkezi düşünceyi neyin oluşturduğunu ve neyin
marjinalleştirildiğini tanımlama işine ortak olan üniversiteler, ödüller,
çeviriler, burslar, yayınevleri ve medya kuruluşlarından oluşan bir ağın ürünü.
Bu nedenle, Foucault, Derrida, Deleuze ve diğerlerinin yükselişi, Batı
düşüncesinde üretim ilişkilerini ve sınıf mücadelesini analiz eden yaklaşımın
terk edilip söylem, dil, arzu, öznellik ve farklılık konularına odaklanan
yaklaşımın benimsendiği sürecin parçası olarak yorumlanıyor.
Burada
ilgili konuların değersiz olduğu söylenmiyor, bu düşünürlerin çalışmalarının
salt egemen sınıfın ideolojisine indirgenebileceğinden de söz edilmiyor. Bu,
ciddi bir eleştiri için çok önemli bir nokta. Foucault, iktidar, disiplin ve
kurumlar üzerine derinlemesine analizler ortaya koydu. Derrida, dil ve anlam
hakkında önemli sorular ortaya attı. Deleuze, arzu, farklılık ve oluşa dair son
derece özgün felsefi anlayışlar dile getirdi. Esasında Monville ve Rockhill’in
itirazının gücü, bu anlayışların mülkiyet ilişkileri, üretim, emperyalizm ve
sınıf mücadelesi analizini beslemek yerine, onun yerine geçtiği gerçeğini
sorgulamasından kaynaklanıyor.
Söylem
Sınıfın Yerini Aldığında
Bu
düzeyde bir eleştiri, “Fransız teorisi”nin biçimsel reddinden, uygulama
koşullarına yönelik politik bir suçlamaya dönüşür. İktidarla alakalı meseleler,
politik ekonomiden ayrıştırıldığında, farklılık sınıfın, söylem ise maddi yapının
alternatifi haline geldiğinde, mevcut ekonomik düzenin temellerini ille de
tehdit etmeyen keskin bir dilsel radikalizm üretmek mümkün hale gelir.
Rockhill’in
bu sistematik analizi, Fransız kuramının epistemolojik kökenlerini ve Avrupa
felsefesindeki, özellikle Nietzsche ve Heidegger’deki irrasyonel ve
indeterministik akımlarla olan bağlantılarını yeniden inceleyen Aymeric
Monville’in sunduğu felsefi eleştiriyle tamamlanmaktadır.
Monville,
post-yapısalcı akımların Hegelci diyalektik gelenek ve materyalist tarihçilikle
kurduğu kopuşu izleyerek, çatışma, çelişki ve tarihsel gelişim gibi kavramların
olay, farklılık, arzu ve çoğulluk gibi nispeten akışkan olan kavramlarla
değiştirilmesini eleştiriyor. Bu, Fransız Marksist düşünür Michel Clausewitz ve
onun “özgürlükçü liberalizm” olarak adlandırdığı şeye yönelik eleştirisiyle
çarpıcı bir paralellik arz ediyor. Bu görüşe göre, çağdaş kapitalist toplum,
tüketim kalıpları ve bireysel arzular açısından son derece liberal olabilirken,
mülkiyet, üretim ilişkileri ve servet dağılımı konusunda oldukça muhafazakâr hareket
edebilir. Bu çerçevede, kültürel radikalizm, kapitalizmin ekonomik istikrarıyla
bir arada var olabilir, hatta bazı durumlarda kültürel yapısının bir parçası
haline gelebilir.
Sınıf
Çatışmasından Kısmi Çatışmalara
Kitabın
en tartışmalı argümanlarından biri, diyalektik ve tarihsel materyalizmden
vazgeçmenin yalnızca felsefi bir değişime yol açmakla kalmayıp, aynı zamanda
toplumsal çatışma anlayışının parçalanmasına da katkıda bulunduğu iddiasıdır.
Öncelik, kademeli olarak kolektif eylem ve sınıf mücadelesinden, giderek daha
çok, kısmi çatışmaya ve ayrı kimliklere kaymıştır. Bununla birlikte, bu
eleştirinin gücü, karşıtı gördüğü indirgemecilikten kaçındığımız ölçüde artar.
Irk, cinsiyet, sömürgecilik ve kimlikle ilgili çatışmalar, kültürel
yanılsamalar değildir ve ciddi tarihsel materyalizm bu olguları asla göz ardı
edemez. Belki de en verimli soru şudur: ilgili çatışmalar, sınıfla ve politik
ekonomiyle ikame etmek yerine, kapsamlı bir materyalist analize entegre edilebilir
mi edilemez mi?
Kitabın
ikinci bölümünde eleştirinin menzili, sömürgecilik sonrası çalışmalardan
neo-materyalistliğe, posthümanizme ve sömürgeciliğin yapıbozumcu çalışmalarının
bazı biçimlerine kadar Batı akademisindeki çağdaş akımlara uzanıyor. Yazarlar,
bu eğilimlerin bazı bölümlerinin, Marksizmi indirgemeci, ekonomist veya
Avrupamerkezci olarak eleştiren, ardından emperyalizm ve kapitalizmin
materyalist analizini, her zaman tahakküm ilişkilerini üreten ekonomik yapıları
ele almayan sembolik, ahlaki ve dilsel tartışmalarla ikame eden kesimin benzer
bir mekanizmayı yeniden ürettiğini söylüyorlar.
Profesyonel
Radikalizm
Bu
bağlamda Rockhill, “radikalizmin profesyonelleşmesi” olarak adlandırılabilecek
şeye yönelik sert bir eleştiri sunuyor: radikalliği meslek kılanlar, kapitalizmi
eleştirmeyi kendi konferansları, dergileri, pozisyonları ve kariyer yolları
üzerinden istikrarlı bir akademik meslek haline getiriyorlar, ama bu kişilerin eleştirel
düşüncenin ele alması gereken toplumsal hareketlerle ve kitlelerle olan bağları
giderek zayıflıyor.
Bu
paradoks, kitabın en güçlü fikirlerinden biri: Sistem, bu söylem üretim
ilişkilerini değiştirebilecek örgütlü bir maddi güce dönüşmediği sürece,
muazzam miktarda radikal söylemi tolere edebiliyor.
Materyalist
Argümanı Yeniden Canlandırmak
Fransız
Teorisine Ağıt, tarihsel materyalizmi ve Marksist diyalektiği,
kapalı kavramsal oyunlar olarak değil, dünyayı anlamanın araçları olarak
yeniden değerlendirme ve bugünün krizlerini açıklama konusunda emperyalizmin,
sınıfın, emeğin ve politik örgütlenmenin merkeziliğine geri dönme çağrısıyla
sona eriyor.
Ayrıca,
reel sosyalizme dair tartışmayı yeniden açan yazarlar, Batı’nın liberal
anlatısı üzerinden yapılan özel yorumu redde tabi tutuyorlar, reel sosyalizmin başarısızlıklarını
ve çelişkilerini, yüz milyonlarca insanın hayatında meydana getirdiği, sağlık,
eğitim ve ekonomiyle alakalı toplumsal dönüşümlerle birlikte ele alan
tarihsel-materyalist bir okuma talep ediyorlar.
Fransız
Teorisine Ağıt isimli kitap, en nihayetinde sadece Foucault,
Derrida veya Deleuze’ü yeniden değerlendirmemizi istemekle kalmayıp, daha büyük
bir değere sahip bir soruyu sormamıza da yol açtığı için önemli: Neyin büyük teori
olacağına kim karar veriyor? Düşünceyi meşrulaştıran ve neyin okunacağını,
çevrileceğini, öğretileceğini ve küresel bir trend haline geleceğini belirleyen
kurumların sahibi kim?
Böylece
materyalist diyalektik, temel işlevini yeniden kazanıyor, zira fikirler,
tarihin dışında yaşamazlar, boşlukta doğmazlar, kaderleri dünyayı yöneten ve onu
kendi çıkarlarına göre yeniden üreten kurumlar, aygıtlar, sınıflar ve güçlerden
ayrı ele alınamazlar.
Said Muhammed
22 Ağustos 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder