05 Eylül 2026

Fransız Teorisine Ağıt

Requiem for French Theory [“Fransız Teorisine Ağıt”] adlı kitap, Batı akademisinde Fransız teorisinin yükseliş sürecine destek sunan kurumsal yapıyı teşhis etme, son yıllarda eleştirel düşüncenin geniş kesimlerine hâkim olan yapıbozumcu ve post-yapısalcı akımlarla Marksist tartışmayı yeniden başlatma konusunda, eleştiri düzleminde, dikkate değer bir katkı sunmaktadır.

Aymeric Monville ve Gabriel Rockhill’in Jennifer Ponce de Leon ile işbirliği içinde ve John Bellamy Foster’ın önsözüyle kaleme aldığı Fransız Teorisine Ağıt: Atlas Ötesinden Marksist Tona Sahip Bir Cenaze İlahisi (Monthly Review, 2026) adlı kitap, Batı akademisindeki bilgi üretiminin maddi ve kurumsal yapısını sorgulamayı, post-yapısalcılığa ve postmodernizme yönelimi, bunların yükselişine ve yayılmasına imkân sağlayan politik ve ekonomik koşullarla ilişkilendirmeyi amaçlayan eleştirel bir yolun önemli bir kilometre taşını ifade etmektedir.

Bu çalışmasında Rockhill, bilgi endüstrisinin maddi tarihi, kültürel ve akademik kurumlar, finansman merkezleri, siyasi güçler ve istihbarat teşkilatlarıyla ilişkisi konusunda daha önce Batı Marksizmi Kimin Düdüğünü Çaldı? (2025-31 Ocak 2026) adlı kitabında sunduğu argümanları genişletiyor. Düşünce akımlarını yalnızca düşüncelerin içsel gelişiminin ürünü olarak ele almak yerine, onları kültürün üretimi, dağıtımı ve meşrulaştırılmasına ilişkin geniş bir politik ekonomi içine yerleştiriyor.

Bu anlamda, Fransız Teorisine Ağıt, şu veya bu teorinin geçerliliği konusunda eskiden beri akademide sürdürülen tartışmayı aşarak, belirli teorilerin belirli tarihsel momentlerde nasıl öne çıktığını, onlara baskın konumlarını kimin verdiğini ve teorik yapıları ile yayılmalarına imkân sağlayan kurumsal koşullar arasındaki ilişkinin ne olduğunu sorgular.

Teoriyi Kim Yaratıyor?

Kitabın yapısı, fikirlerin üretimine dair politik ve ekonomik analizleri diyalektik materyalist felsefi eleştiriyle birleştiren bir diyalogu temel alıyor. Yazarlar, bu diyalog aracılığıyla, “Fransız teorisi” olarak adlandırılan şeyi ayrıksı bir metinler kümesi değil, üniversiteler, yayınevleri, kültür kurumları, finansman kuruluşları ve istihbarat teşkilatlarından oluşan geniş bir ağ içinde Atlas’ın iki kıyısında şekillenen tarihsel bir olgu olarak okumayı amaçlıyorlar.

Bu analizin özünde, Rockhill, önde gelen düşünürlerin tek tek metinlerini okumaktan ziyade, kültür pazarında bilginin üretimi, dağıtımını ve derecelendirilmesi için gerekli maddi koşulları incelemeye odaklanan “küresel düşünce savaşı” kavramını öne sürüyor. Bu bakış açısıyla, Soğuk Savaş sırasında düşünce ortamının şekillenmesinde Ford ve Rockefeller şirketleri gibi büyük Amerikan şirketlerinin yanı sıra bazı devlet ve istihbarat teşkilatlarının oynadığı rolü araştırıyor.

Kitap, yapısalcılığın ve post-yapısalcılığın Amerikan akademisine geçişinde önemli bir dönüm noktası olan 1966 Johns Hopkins Üniversitesi konferansına özel bir önem veriyor. Rockhill bu değişimi, öğrenci ve işçi hareketlerinin yükselişi, Marksizmin etkisi ve ulusal kurtuluş hareketleriyle aynı zamana denk gelen genel politik bağlam içinde ele alıyor.

Entelektüel Şöhretin Oluşumu

Analiz, en ikna edici haliyle, Batı kurumlarının Foucault, Derrida veya Deleuze’ü icat ettiğini iddia etmenin ötesinde şu önemli soruyu soruyor: Neden kurumlar, belirli akımlara kitlelere yayılma konusunda geniş yayılım kanalları sunuyor ama sınıf analizi, emperyalizm ve politik örgütlenmeyle yakından bağlantılı Marksist akımlar marjinalleştiriliyorlar?

Rockhill’e göre, entelektüel şöhret, yalnızca metindeki ışıltının, parlaklığın sonucu değil, aynı zamanda merkezi düşünceyi neyin oluşturduğunu ve neyin marjinalleştirildiğini tanımlama işine ortak olan üniversiteler, ödüller, çeviriler, burslar, yayınevleri ve medya kuruluşlarından oluşan bir ağın ürünü. Bu nedenle, Foucault, Derrida, Deleuze ve diğerlerinin yükselişi, Batı düşüncesinde üretim ilişkilerini ve sınıf mücadelesini analiz eden yaklaşımın terk edilip söylem, dil, arzu, öznellik ve farklılık konularına odaklanan yaklaşımın benimsendiği sürecin parçası olarak yorumlanıyor.

Burada ilgili konuların değersiz olduğu söylenmiyor, bu düşünürlerin çalışmalarının salt egemen sınıfın ideolojisine indirgenebileceğinden de söz edilmiyor. Bu, ciddi bir eleştiri için çok önemli bir nokta. Foucault, iktidar, disiplin ve kurumlar üzerine derinlemesine analizler ortaya koydu. Derrida, dil ve anlam hakkında önemli sorular ortaya attı. Deleuze, arzu, farklılık ve oluşa dair son derece özgün felsefi anlayışlar dile getirdi. Esasında Monville ve Rockhill’in itirazının gücü, bu anlayışların mülkiyet ilişkileri, üretim, emperyalizm ve sınıf mücadelesi analizini beslemek yerine, onun yerine geçtiği gerçeğini sorgulamasından kaynaklanıyor.

Söylem Sınıfın Yerini Aldığında

Bu düzeyde bir eleştiri, “Fransız teorisi”nin biçimsel reddinden, uygulama koşullarına yönelik politik bir suçlamaya dönüşür. İktidarla alakalı meseleler, politik ekonomiden ayrıştırıldığında, farklılık sınıfın, söylem ise maddi yapının alternatifi haline geldiğinde, mevcut ekonomik düzenin temellerini ille de tehdit etmeyen keskin bir dilsel radikalizm üretmek mümkün hale gelir.

Rockhill’in bu sistematik analizi, Fransız kuramının epistemolojik kökenlerini ve Avrupa felsefesindeki, özellikle Nietzsche ve Heidegger’deki irrasyonel ve indeterministik akımlarla olan bağlantılarını yeniden inceleyen Aymeric Monville’in sunduğu felsefi eleştiriyle tamamlanmaktadır.

Monville, post-yapısalcı akımların Hegelci diyalektik gelenek ve materyalist tarihçilikle kurduğu kopuşu izleyerek, çatışma, çelişki ve tarihsel gelişim gibi kavramların olay, farklılık, arzu ve çoğulluk gibi nispeten akışkan olan kavramlarla değiştirilmesini eleştiriyor. Bu, Fransız Marksist düşünür Michel Clausewitz ve onun “özgürlükçü liberalizm” olarak adlandırdığı şeye yönelik eleştirisiyle çarpıcı bir paralellik arz ediyor. Bu görüşe göre, çağdaş kapitalist toplum, tüketim kalıpları ve bireysel arzular açısından son derece liberal olabilirken, mülkiyet, üretim ilişkileri ve servet dağılımı konusunda oldukça muhafazakâr hareket edebilir. Bu çerçevede, kültürel radikalizm, kapitalizmin ekonomik istikrarıyla bir arada var olabilir, hatta bazı durumlarda kültürel yapısının bir parçası haline gelebilir.

Sınıf Çatışmasından Kısmi Çatışmalara

Kitabın en tartışmalı argümanlarından biri, diyalektik ve tarihsel materyalizmden vazgeçmenin yalnızca felsefi bir değişime yol açmakla kalmayıp, aynı zamanda toplumsal çatışma anlayışının parçalanmasına da katkıda bulunduğu iddiasıdır. Öncelik, kademeli olarak kolektif eylem ve sınıf mücadelesinden, giderek daha çok, kısmi çatışmaya ve ayrı kimliklere kaymıştır. Bununla birlikte, bu eleştirinin gücü, karşıtı gördüğü indirgemecilikten kaçındığımız ölçüde artar. Irk, cinsiyet, sömürgecilik ve kimlikle ilgili çatışmalar, kültürel yanılsamalar değildir ve ciddi tarihsel materyalizm bu olguları asla göz ardı edemez. Belki de en verimli soru şudur: ilgili çatışmalar, sınıfla ve politik ekonomiyle ikame etmek yerine, kapsamlı bir materyalist analize entegre edilebilir mi edilemez mi?

Kitabın ikinci bölümünde eleştirinin menzili, sömürgecilik sonrası çalışmalardan neo-materyalistliğe, posthümanizme ve sömürgeciliğin yapıbozumcu çalışmalarının bazı biçimlerine kadar Batı akademisindeki çağdaş akımlara uzanıyor. Yazarlar, bu eğilimlerin bazı bölümlerinin, Marksizmi indirgemeci, ekonomist veya Avrupamerkezci olarak eleştiren, ardından emperyalizm ve kapitalizmin materyalist analizini, her zaman tahakküm ilişkilerini üreten ekonomik yapıları ele almayan sembolik, ahlaki ve dilsel tartışmalarla ikame eden kesimin benzer bir mekanizmayı yeniden ürettiğini söylüyorlar.

Profesyonel Radikalizm

Bu bağlamda Rockhill, “radikalizmin profesyonelleşmesi” olarak adlandırılabilecek şeye yönelik sert bir eleştiri sunuyor: radikalliği meslek kılanlar, kapitalizmi eleştirmeyi kendi konferansları, dergileri, pozisyonları ve kariyer yolları üzerinden istikrarlı bir akademik meslek haline getiriyorlar, ama bu kişilerin eleştirel düşüncenin ele alması gereken toplumsal hareketlerle ve kitlelerle olan bağları giderek zayıflıyor.

Bu paradoks, kitabın en güçlü fikirlerinden biri: Sistem, bu söylem üretim ilişkilerini değiştirebilecek örgütlü bir maddi güce dönüşmediği sürece, muazzam miktarda radikal söylemi tolere edebiliyor.

Materyalist Argümanı Yeniden Canlandırmak

Fransız Teorisine Ağıt, tarihsel materyalizmi ve Marksist diyalektiği, kapalı kavramsal oyunlar olarak değil, dünyayı anlamanın araçları olarak yeniden değerlendirme ve bugünün krizlerini açıklama konusunda emperyalizmin, sınıfın, emeğin ve politik örgütlenmenin merkeziliğine geri dönme çağrısıyla sona eriyor.

Ayrıca, reel sosyalizme dair tartışmayı yeniden açan yazarlar, Batı’nın liberal anlatısı üzerinden yapılan özel yorumu redde tabi tutuyorlar, reel sosyalizmin başarısızlıklarını ve çelişkilerini, yüz milyonlarca insanın hayatında meydana getirdiği, sağlık, eğitim ve ekonomiyle alakalı toplumsal dönüşümlerle birlikte ele alan tarihsel-materyalist bir okuma talep ediyorlar.

Fransız Teorisine Ağıt isimli kitap, en nihayetinde sadece Foucault, Derrida veya Deleuze’ü yeniden değerlendirmemizi istemekle kalmayıp, daha büyük bir değere sahip bir soruyu sormamıza da yol açtığı için önemli: Neyin büyük teori olacağına kim karar veriyor? Düşünceyi meşrulaştıran ve neyin okunacağını, çevrileceğini, öğretileceğini ve küresel bir trend haline geleceğini belirleyen kurumların sahibi kim?

Böylece materyalist diyalektik, temel işlevini yeniden kazanıyor, zira fikirler, tarihin dışında yaşamazlar, boşlukta doğmazlar, kaderleri dünyayı yöneten ve onu kendi çıkarlarına göre yeniden üreten kurumlar, aygıtlar, sınıflar ve güçlerden ayrı ele alınamazlar.

Said Muhammed
22 Ağustos 2026
Kaynak

0 Yorum: