Gök Gürültüsü

Suyun yüzeyindeki tüm köpük kenara itilir ve yok olur. Yeryüzünde geriye kalan, insanların yararına olan olacaktır.” [Kur’an: Ra’d: 17]
“Kadın Allah’ın emanetidir” sözünü Tayyip kendi sözüymüş gibi söyledi. Hapisten çıktığı vakit Hz. Yusuf mertebesinde görülen bu zat, şimdi kimilerince Hz. Muhammed mertebesinde görülüyor ve Tayyip de bu algıyı kendince yönettiğini düşünüyor. Hz. Yusuf benzetmesi kadınlara dair, onlara yönelik bir mesaj içeriyor. İkincisi ise egemen sistemin ürettiği erkek ideolojisine denk düşüyor. Buradaki terbiyesizlik, Peygamber’in sözünü doğrudan mülk edinmekte. Mülkün dinini İslam zannetmek, dini mülk edinenlerin ortalığa saldığı bir vesvese.
Allah, kadını ümmete emanet ediyor olmalı. Ümmetin iktidardaki erkeklerce mülk edinilmesi, Allah’ın inkârı. İslam öncesi erkek kibrini törpüleyen İslam, müstekbir erkeklerin elinde mızrağa dönüşünce, kadının sofradaki yeri öküzden sonra geliyor. Buna karşılık, “kadın kibri”ni örgütlemekse, sola düşüyor.
Burjuva kapitalist ilişkilerin hüküm sürdüğü koşullarda söz konusu mülk edinme, Müslümanların belli bir bütünlüğe, tevhide ait olma bilincini de törpülüyor. Bugün Tayyip’e “hırsız” diyen Cehepeliler ve bilumum solcular, önce Rum ve Ermeni mallarının, sonra kentlere göç edildiğinde hazine arazilerinin üzerine konmuş bir millete de dolaylı olarak “hırsız” demiş oluyorlar, oysa bu millet, hırsızlığını doğallaştırdığı, onayladığı için Tayyip’e oy veriyor. Cehepelilerin ve solcuların “hırsız”dan kastettiği ise şu: “Bu devlet bizimdi, sizin gibi aşağılık insanlar bu devleti bizden çaldılar” “Hırsız” sloganlarının mealen yorumu bu. Doğalında millet, bu sloganda kendisine edilmiş bir küfür görüyor. AKP, milletin bu küfürden iman yoluyla arınması, tevbe etmesi imkânı karşısında iktidara getiriliyor. Esasında mülkiyet, AKP’yle kendisini koruyor. Buna Avrupa Sol Partisi ya da Avrupa sol enternasyonali ile cevap yetiştirmek mümkün değil. AKP tabanı, bu zillete karşı kendi iradesini ortaya koymak zorunda.
Eskiden bir ormancı ormandan odun kesmek için evinden çıktığında, “yaş ağaçları incitirim” hassasiyetiyle baltasını, nacağını bir bezle örtüyordu. Burada belirleyici olan, İslam’ın verdiği tevhid bilinciydi. Artık üç-beş patronun çıkarı için ağaçların pervasızca katledildiği bir momentte bu bilincin susması, öfkelenmemesi için var AKP.
Selahattin Demirtaş’ın geç de olsa, dile getirdiği gibi: “AKP'nin ana referansının İslam olduğunu da düşünmüyorum. Onu motive eden temel mesele, ekonomik çıkarlar, bu çıkarlar etrafında birleşiyorlar. Neoliberal ekonomiyi savunan, kapitalizmin nimetlerinden faydalanan bir koalisyon bu.” O koalisyonun liberal bir koalisyonla geriletilmesi çıkışsız ama. “Biz yenisini istemiyoruz, eskisi iyiydi” demenin bir anlamı yok bu koşullarda. Bir şeyi gizlemenin en iyi yolu, onu açıktan yapmak. Bu açıdan mesele, kendi liberalliğini aşikâr kılmak, herkesi bu liberal şemsiye altında toplamak olmamalı.
AKP, şer kadar hayra da vesile oluyor. Milletin bu denli politikleştiği momentte mazlumdan-sömürülenden yana siyasetin nefes kanalları bulması daha muhtemel. Ancak liberalizm, bu tehdidi gördüğü için “laiklik, ilericilik” vaveylasıyla çıkıyor sokağa. Hemen bu küfür düzenini kendince pekiştiriyor, örtü oluyor ona. Daha önce masada birlikte olduğu efendilerine işmar ediyor, sözler veriliyor, oluşacak boşlukta gene onların hizmetinde olunacağı söyleniyor. Efendilerden dilenilerek elde edilecek bir devrim, devrim vasfını, niteliğini asla taşımıyor.
AKP’nin sofrasında olmakla onunla aynı masada oturmak arasında niteliksel bir fark yok. Mazlumların-sömürülenlerin kendi iradelerini ortaya koyacakları kanallar burada tıkanıyor.
Ahmet Örs’ün dile getirdiği “kurucu hareket”, bu küfür düzeninin kenarından dolanıyor. Onu karşıya alamıyor. Aynı şekilde İhsan Eliaçık’ın “inşa” vurgusu da AKP şahsında oluşan “politik Müslüman”a sırtını yaslıyor. Taif’te taşlanmayı göze almadan “kuruculuk” mümkün değil. Aynı şekilde, mazlumları-sömürülenleri “kurtarılacak güruh” olarak görmek de aynı yanılsamanın ürünü. AKP gerçekliğine yaslanmak, ister istemez bu tür yanılsamalar üretiyor. Zira AKP devletle masaya oturacak, liberalleştirilmiş bir “Müslüman” kurgusunu temsil ediyor. Bu kurgunun İhsan Eliaçık eliyle CHP, başkaları eliyle AKP tabanına kaydırılması hiçbir sonuç vermeyecektir.
Eliaçık’ın siyasî hamlelerine bakıldığında, onun CHP’ye esasen AKP tabanını parçalamamak, ona dokunmamak amacıyla yöneldiği görülmektedir. Yıllar önce MÜSİAD başkanına “biz, siz zengin olasınız diye mücadele etmedik” diyen öfkenin adı olarak Eliaçık, ülke ekonomisinin ancak yüzde onunu elinde bulunduran bu derneğe kafa tuttuktan sonra TÜSİAD çizgisine kayıyor. Antikapitalist Müslümanlar hareketinin sekteye uğradığı moment de Mehmet Ali Birand’ın onları kendi burjuva sofrasında ağırladığı, TV’ye çıkarttığı gündür. Dolayısıyla hareket, kendinden menkul, kendisine özel bir odaya doğalında hapsedilmiştir.
AKP, bugün mevcut iktidarının her an tehlikede olduğunu söyleyerek tabanına yağmaya, kervana koş emri vermektedir. İleride en azından maddî açıdan ayakta durabilecekleri bir zemin örülmek istenmektedir. Kişilerin özel imanlarına çekilen İslam, toplumsal hayatı terk etmektedir.
Dolayısıyla bu terk edişe, İslam’ı, Kemalist bir kurgu olarak, kişiyle Allah arasındaki muhabbete kapatma girişimi eşlik etmektedir. Her iki isim de AKP tabanındaki sınıflar mücadelesinden kaçmanın imkânlarına bakmakta; oradaki mücadeleyi gene kendinden menkul belirli sıfatlar altına toplamaya çalışmaktadır. Esasen Metin Yüksel yürüyüşünde taşınan “Müslümanlar Birleşin” sloganı da bu mücadeleye karşı bir önlem almakla ilgilidir. Oysa bu küfür düzeninde Müslümanların görevi, kendi özel dünyalarında bir olmak değil, putlar şahsında paramparça edilmiş ümmeti birlemektir. Bu, doğalında AKP’yi de karşıya atmayı gerektirecektir. Müslümanlar, CHP çıktısı tüm Demokrat Parti ve türevlerini batılın safına atmadıkça haksöz kendisine dil bulamayacaktır. Kurtarıcılık veya kendini kurtarma, özgürleştirme girişimlerinin bir hayrı olmayacaktır.
Liberalizm devletle; sosyal demokrasi burjuvaziyle aynı masaya oturma iradesidir. Masayı parçalayacak müşterek iradeye bakmak zorunludur. Müslüman’ın liberalleştirilmesi, AKP şahsında Kemalist devletle masada bir olmayı sağlıyor. Sendika kurmak, böylelikle burjuvaziyle eşit bir masada buluşmak da benzer bir yanılgıya neden oluyor. İmralı’da kurulan masa da buraya dâhil.
Kuruculuk, ister İslamî, ister “adalet devleti”, isterse “demokratik halk iktidarı” başlığı altında olsun, bu masaya dönük güvenle dile getiriliyor. Birileri masada olma hâlini tüm zamana-mekâna teşmil ediyorlar. Ra’d suresi 11. ayette, “hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez.” buyruluyor. “Gök gürültüsü” anlamına gelen bu sure, suyun çözücülüğüne, yıkıcılığına vurgu yapıyor. Mesele demek ki o suya karışabilmekte. Suyun kıyısına kurulmuş masada olanlar, suyun fiziğinden, kimyasından azade oldukları yanılgısına kapılıyorlar ama onun şiddeti her şeyi yutacak güçte.
O hâlde kuruculuk vurgusu, rububiyete ve tevhide aykırı. Yani o masada olmak adına hareketi, mücadeleyi belirli kalıplara dökmek, sıfatlara hapsetmek, iç dünyayı dondurup onu efendilerin beğeneceği kıvama getirmek yanlış. “Müslüman mahalle”deki sınıfî yarılmaya karşı sigortalar döşemek, bu sistemin kendinden menkul Müslüman’ının birliği adına, o mahalleyi koruyup kollamak, döne dolaşa AKP’ye hizmet etmektedir. O Müslüman’ın iç dünyası dışarının kavgasıyla harlanmadığı, ümmetin kavgasından düşen alaz o diyarı yakmadıkça, hakiki bir İslamî kavga vermek de mümkün değildir. IŞİD yangını yangınla söndürmekse; bu türden teşebbüsler de sistemin köpüğüyle söz konusu yangını boğmaktadırlar.
Dağlarımızdaki kuşlar, “elâlem bizi fakir sanmasın” diye değil, onların açlığı bizim açlığımız, onların sefilliği bizim sefilliğimiz olduğu, biz “biz” olduğumuz için aç kalmamalı. Yem satanlarla ve kendilerini dağların mutlak sahibi zannedenlerle aynı masada oturmuş olmak kandırmasın bizi. Gırtlağımızdan aşağı inen iman, onların kursağına düşen aşa bağlı zira.
Ra’d suresinde Allah’ın kudreti gök gürültüsü mecazıyla anlatılıyor. Münkirlere ve müşriklere kendi sınırlı varlıklarının ötesi gösteriliyor. Sınırlı varlığımız mutlaklaştırıldığı ölçüde Allah’tan uzaklaşıyoruz. Bu sınırlılık köpük gibi birikiyor suyun yüzünde.
Bugün düşman, mazlum-sömürülen Müslüman’ı sınırlandırıyor. O sınırlarda AKP bir mevzi değil, mevki olarak varoluyor. Dolayısıyla AKP o köpüğün parçası. Demek ki halk mücadele ettikçe suya kavuşacak. Müslüman, köpüğe aldanan değil, suya susayandır.
Eren Balkır
25 Şubat 2015

Babam Malcolm X

Elli yıl önce bugün, babam Malcolm X, New York’ta Audubon Balo Salonu’nda konuştuğu esnada suikasta uğradı. Her gün aklıma düşüyor, ama son bir yıl içerisinde Staten Adası’nda, Ferguson’da ve ülkenin daha birçok yerinde yaşanan trajik olaylardan sonra, insan hakları aktivizmi ruhunun yenilendiği koşullarda, onu daha fazla hatırlıyorum. Bu yaşananlara o ne derdi acaba?
Üslubu sert bir aktivizm için o hâlâ bir model olarak görülüyor. İnsanlar, ırka dair modern bir diyalog dâhilinde, onun gibi önemli, sesi güçlü bir insanın yokluğunun acısını çekiyorlar hâlâ. Ama belki de bu insanlar, bugünün eylemcilerinin stratejileri hakkında dile getireceği eleştirel sözlerden pek hoşlanmayacaklardı.
Elbette kurumsal zorbalığa cevaben ülke genelinde ve ülke dışında gençliğin öncülüğünde yürütülen hareket babama can katacaktı. O, göstericilerin coşkusunu ve hızla örgütlenme, derhal harekete geçme ve eğitim amacıyla sosyal medyayı ehil bir biçimde kullanmalarını da takdir edecekti muhtemelen. Bu anlamda acı gerçekleri güçlü ifadeler dâhilinde özetleme ve akılda kalıcı ifadeler kullanma becerisi bugünkü etiket (hashtag) eylemciliğimizi önceden haber verir nitelikte.
Ancak belki de o, sloganların eylemin ta kendisi olmadığını söyleyen ilk kişidir. Sloganlar onları hiç mi hiç umursamayan bir sisteme karşı sunulmuş şikâyet dilekçelerinden başka bir şey değildir. Konuşmalarında o sadece “eşitsizlik var!” diye bağırmakla yetinmez, adalet talep eder ve onu elde etmek için gerekli adımları ortaya koyar.
Malcolm, sistemsel adaletsizliğin kaçınılmaz sonuçlarının üstesinden gelmek için gerekli olan, zekice geliştirilmiş eylemlerde bulunulmasını öğütler. O, “oy pusulası mı yoksa mermi mi?” dediğinde, Amerika doğrulup insanı yakan bu gerçekliği dile döken o adamı dinler. Burada eğer siyah yurttaşlara sisteme katılım hakkı verilmezse, onların hiçbir yere başvurmadan savaşma kararlılığında olduğuna dair bir anlam yatmaktadır. Uzun süredir siyah toplulukları içerisinde kaynayan öfke bu uyarıyı destekleyecek bir gerçekliktir. Oy kullanma hakları ve uygulamaları değiştiğinde bu katılımı gerçekleştirmedikleri takdirde beyaz Amerikalıları bir korku kaplamasının nedeni budur.
Malcolm, ayrıca eylemcilerin başvurdukları retoriği de eleştirir. Tahminim şu ki, eğer yaşasaydı muhtemelen bugün kullanılan “Eller Yukarı” hareketini alkışlardı ama aynı zamanda polis zulmünün güttüğü amaca ironik bir biçimde uyum sağlayan bir teslimiyet biçimi olduğu için de bu hareketi şiddetle eleştirirdi. Zira polis siyahlara “hayatta kalmak istiyorsanız, savunmasız bir durumda olun” diyor, onları yıldırıyor ve felç etmek istiyor. “Siyahların Hayatı Önemlidir” sloganına hayırhah bir tutum sergileyebilirdi ama buna ek olarak üniformalı polis memurlarının da bir hashtag’le ikna edilemeyeceğini de söylerdi.
Her şeyin ötesinde o sürdürülebilir, hedefi olan bir eylemciliğin eksikliğinden yakınırdı. Evet, Ferguson’dan sonra başlamış olan o zor işi sürdüren birçok insan mevcut ama daha gidilecek çok yolun olduğu belli. Bugün insanlar, ırkçılıkla nasıl mücadele etmemiz gerektiğinden bahsediyorlar, “tehditler” süreç içerisinde boşa düşüyor. Ama gene de öylesine yumuşadık ki belirli bir kayıtsızlık noktasına gelip dayandık, pop kültürü ve ileri teknoloji tüketimi aklımızı başımızdan aldı. Büyük jüriler ve bölge savcıları dâhil kimseden adaletin sağlanması konusunda hesap sorulamadığı koşullarda herhangi bir değişim yaşanabileceğini ummak mümkün mü?
Babam bir çözüm sunmaksızın eleştirilerde bulunan bir insan değildi. İlkin o, bugünün genç göstericilerine itiraz eder, onlardan ülkenin eylemcilik tarihini öğrenmelerini ve kendilerinden önce gelenlerin yaptıkları katkıları takdir etmelerini isterdi. Selma’da, Şikago’da, Watts’ta işe yarayan bugün neden işe yaramıyor? Bugün göstericiler sanki sıfırdan başlıyorlarmış gibi hareket ediyorlar. Bu bağlantısızlık gençliğin kibridir diye kenara atılamaz; bu, siyahların tarihini bu kuşağa öğretememiş olmamızın, ekonomik ve sosyal sistemlerin nasıl işlediğini anlatamamış olmamızın bir dışavurumu.
Aynı şekilde Malcolm, muhtemelen bugünün eylemcilerinden, eylemciliğin akıldışı, geçici ve amaçsız bir biçimde şiddete meyilli bir şey olmadığını beyaz Amerika’ya izah etmeleri ve haber kanallarındaki bu türden argümanlara karşılık vermeleri noktasında kendi irfanlarına başvurmalarını isterdi. Onun gününde Malcolm mikrofona yaklaşır ve tüm ırksal ayaklanmaların, başkaldırının ve şiddetin beyaz dünyada nefretle karşılandığını, bu olaylarınsa “tavukların eve gelip tünemesi” anlamına geldiğini söylerdi. Ferguson’dan sonra da birçok haber kanalı isyanları kınayan bir dizi tavır içerisine girdi, isyanın itici gücünün nereden kaynaklandığını izah etmek isteyen insanların sayısı ise çok azdı.
Ayrıca Malcolm, polis şiddeti gibi birçok şeyin elli yıl içerisinde değişmediğini kabul ederdi ama öte yandan birçok konunun da değiştiğini söylerdi. Azınlıkların bugün sisteme giriş imkânı daha fazla. Bizim savcı ya da hâkim olmamız mümkün. Kütüğe kaydolabiliyoruz, oy da kullanabiliyoruz. Muhtemelen o, eylemcileri bu giriş imkânlarından istifade etme, sistem içerisinde ve de dışında güç sahibi olma konusunda yüreklendirirdi.
Örneğin oy kullanmak hem bir eylem hem de hitap şekli. Bu sebeple eğitim alma imkânı, ekonomik fırsatlar ve politik katılıma vurgu yapan bir yerel örgütlenme zemini mevcut. Halk içerisinde yürütülen çalışma, ulusal medya düzeyinde pek bir karşılık bulmuyor ama gene de değişimin başlayacağı yer de orası.
Son olarak Malcolm, muhtemelen tek başına hareket eden birisi olmadığına vurgu yapardı. Malcolm, konuşmalarıyla siyahlar arasında öfkeyi yaratan kişi değildi; o söz konusu öfkeyi örgütleyip ona yön verendi. Tek başına bir modern kahraman bize sihirli çözümü getirmeyecek. Değişimi koşullamada önemli olan, haberlerin akışı ile azalıp geçmeyen bir tutkuya sahip hazır ve öfkeli bir halk kitlesinin olmasıdır.
Eric Garner, Michael Brown, Trayvon Martin ve Tamir Rice’ın ölümleri bizi çok sarstı ama bizde çözümsüzlük hissi de uyandırmadı. Onların kayıplarını belirli bir bağlam içerisine oturtmak, sistemi değiştirme konusunda ilham veren bu insanlar karşısında etrafımızdaki insanların derinlemesine rahatsız olmasını sağlamak zorundayız.
Eğer babam bugün yaşıyor olsaydı, ortaya çıkan bu yeni kuşakla onur duyardı ama kendi hayatı ve kelimeleriyle gene o coşku ve heyecana dâhil olurdu. Onları savunur, ama onları asgari direniş yolunu almamaları konusunda uyarır, kendi yürüdüğü yolu takip etmeleri hususunda bu kuşağa cesaret verirdi.
İlyasa Şabaz

Mürşid

İslam öncesi cahiliye döneminde insanların aslında Allah’a iman ettikleri ama bu iman gündelik hayattan çekilsin, belirli bir alana hapsedilsin diye, putların devreye sokulduğu söylenir. Çarşı-pazara karışmasın, insanlar arası ilişkilere değmesin diye, Allah, gene insanın iradesiyle ortaya koyduğu ürünlere kapatılır. Ezeli-ebedi olan Allah, fani, sonlu, sınırlı olana hapsedilir. Böylelikle insanlar O’nu kendi çıkarlarına mahkûm ederler.
Gene ağızda çiğnenen helvanın bile çıkartılıp şekil verilerek tapıldığı bir dönemdeyiz. Sözlerimiz, varlığımız, bugündeki cismimiz sonrayı, budünyanın ötesini geçersiz kılıyor. Yıllardır bunların ne denli baskıcı, ne kadar ezici olduğunu öğretiyorlar. Çiğnediğimiz helvaya bile tapar hâle geliyoruz.
Sonraya, budünyanın ötesine iman kalmayınca bugüne, bugünkü hâle tapınma başlıyor. Bu da efendilerin tayin ettikleri gerçeği tek gerçek kabul etmekle sonuçlanıyor. Yeniliyoruz, teslim oluyoruz, bu çıkışsızlık içerisinde bu yenilgi ve teslimiyet tek mutlak gerçekmiş gibi görünmeye başlıyor. Hayatta kalmak yaşamanın önüne geçiyor. O vakit gene ağzımızdan çıkarttığımız helvaya kendimizce şekil verip ondan medet umar hâle geliyoruz.
Önümüz gene seçim. Bu üçüncüsü. Her seferinde, “işte bu en önemlisi” denilen bir tercih aşaması. İnsanlar gene mücadelenin aşkınlığı, metafizikliği, sonraya uzanan hâlini, ezeli-ebedi niteliğini silip bir sandığın önünde, elde mühür sıralanacaklar. O mühür tek silâhımız olacak. Bir şey yaptığımızı zannedip evlerimize çekileceğiz.
Bugün insanlar “siyasete müdahale etme imkânını bir tek seçimler vesilesiyle bulabiliyor.” Bugünkü hâlimize yakışır olanı, en güzel kıyafeti reyondan seçeceğiz. “Tarz” olmak için doğrusunu gene efendilerden öğreneceğiz.
HDP, ilk çıkışında mahalle meclisleriyle örgütleneceğini, siyasetin dizginlerinin o meclislerde olacağını söylüyordu. Ama o da tarz partisi hâline gelmiş görünüyor; aday seçimleri gene vizyona, vitrine göre yapılıyor. Demek bir ülkenin özgürleşmesi batının liberalizme kul-köle edilmesi pahasına gerçekleştiriliyor.
Doğal olarak CHP’nin tabanına yönelik bir yarış içerisine giriliyor. “En azından Kürt-Alevi olanı alabilsek kârdır” diye bir değerlendirme yapılıyor. CHP ise bu tabanı kaptırmamak için türlü hileye, oyuna başvuruyor, yalanlar, provokatif hamleler devreye sokuluyor. İnsanların tecimsel ilişkilerinden, rantla kurdukları bağdan vazgeçmeleri kolay değil.
Özgecan’ın katlinin yarattığı kalkışma ile Gezi Parkı’nda sabahın köründe yapılan saldırının yarattığı kalkışma ortak bir şeyi paylaşıyor. Her ikisinde de insanlar yakılıyor. Belki de psikolojik kodlar açısından halkın bilinçaltında bir Sivas Katliamı travması var. Alevî, olayın mağduru; Sünnî, vicdan azabıyla sürece dâhil oluyor. Bu travmanın bir ülkenin dağlarını, kentlerini saran ateşi nasıl körüklediği biliniyor. Diyarbekir zindanlarından yükselen alevler bugün hâlâ sıcak.
Halk basit kodlarla bir araya geliyor. Genç kızın yakıldığının duyulduğu anla Gezi’de gençlerin çadırlarının yakıldığı haberinin alındığı an benzer bir dinamik tetikleniyor. İbrahim Peygamber’in atıldığı ateşten beri işleyen bir dinamik bu belki de.
Halk, demek ki tüm sınırların, nesnelerin silindiği, kaynaştığı yerde kaynaşma, alev olma imkânı buluyor. Ateş her yeri sarınca, sınırlar, duvarlar eriyor, kardeşlik, yoldaşlık kural hâlini alıyor. Soğuk, katı hâlde ise kendi gündelik dünyasının putları önünde dizilmeyi seviyor. İçeride bir ateş yanıyor aslında. Dert, onu dışarının ateşiyle buluşturmada.
En azından Gezi’den beri o ateşi söndürmek, olmadı, kontrol altına almak için devlet bir çalışma yürütüyor. “İç güvenlik paketi” denilen yangın söndürücü çok önceden düşünülüyor ama solun o ateşle bir ilişkisi kalmadığı için paketin ne amaçla hazırlandığını umursamıyor. Daha doğrusu, o ateş kendisini de yaktığından veya yakacağından, ateşin söndürülmesine ses etmiyor. Sokak eylemlerinin silinmesi gerekli, bu gereklilik, kravatlı, takım elbiseli siyasîlerin egemenliği ile ilgili.
Gezi’den sonra bu konudaki telaş daha da ayyuka çıktı. Gezi’nin ateşi seçim sandıklarıyla söndürüldü ve ayaklanan orta sınıf CHP kalıbına döküldü. Batı’ya esneyip bu alandaki rekabete dâhil olan HDP, CHP gibi görünme yarışına girdi. İç güvenlik paketi ile ilgili olarak, Lenin’in tabiriyle, “burjuvazinin ahırı” olan mecliste sergilenen müsamere bu yarışın bir sonucu. Paketin içeriği ve sonuçları kimsenin umurunda değil. Seçimlere yönelik bir alan kavgası bu. Meclis kürsüsü önünde yapılan slogan yarışı, gerçek eylemlilik ve mücadelenin olmamasıyla alakalı.
Halkın içinde yaşadığı ateşi ve halkın içindeki ateşi belirli bir gerilimde örgütlemek, ona örgütlenmek ve bir alev topu misali, seçim sandıklarını yakarak geleceğe ilerlemek mümkün. Burjuva sol partilerse bugüne, bugündeki insanların basit, zorunlu tercihlerine oynamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Tabandan öre öre, yıka yıka ilerleyerek, sandıkta somut bir sonuç üretemediklerinden, burjuva sağ partilere has hamlelere yöneliyorlar.
Sivas’ın ateşi içerisinden bir Alevî hareketi doğmadı. Buna mani olanlar, çeşitli şekillerde taltif edildiler, makam sahibi oldular. Bu kesimleri vekil tayin etmek, o hareketi örgütlemek anlamına gelmiyor. Nedense Alevî önderi hâline gelmiş bir isim olan Ali Yıldırım’ın Maraş Katliamı’nın faili Ökkeş Şendiller ile ticari ilişkileri olduğu söyleniyor. Bu tip ilişkilerin kurulduğu yerde politik bir Alevî hareketinden de söz etmek mümkün değil. Adaylıkların, siyasetin kitlelerin elinden alınıp kendinden menkul birkaç milletvekiline, danışmana, bürokrata, inşaatçı-tüccara teslim edildiği yerde, anlamlı bir sonuç oluşamayacağı kesin.
Gezi’nin şehit ailelerine ve onların acısına kapatılmasıyla, Sivas Katliamı’nın gene orada öldürülenlerin acısına kapatılması bir ve aynı şey. Başkalarının oradaki ateşe örgütlenmesine, ve ona katılmasına izin verilmiyor. Her şey bireyselleştiriliyor, bireyler arası ilişkilere mahkûm ediliyor, siyaset de giderek bireyin aklî tercihlerine kapanıyor. Laiklik kavgası verenlerin bilerek ya da bilmeyerek yaptıkları bu: burjuva bireyin kolektif siyasete galebe çalması, aşkınlığın iptal edilmesi. Sonuçta bireyin verili dünyası övülünce, o ateşin örgütlenmesi, ona örgütlenmek de mümkün olmuyor. Nazım’ın ifadesiyle, gene tanık olduğumuz, “ateş ve ihanet”.
Başlangıç diye bir dergi çevresi var. Bunlar bir önceki seçimde herkesi sokağa çağırıyordu. Şimdi ise seçimin karşısına sokağı çıkartanları aptallıkla eleştiriyor. Bu solcuların derdi, soyut bir kitlesel hareketi gösterip kendilerinden oluşan “akıl merkezi”ne birilerini ikna etmek. Bu ise hiçbir şey yapmamak, yapmış olmamak. Siyaset bu örnekte de gene bireylerin tercihlerine, aklî yönelimlerine mahkûm ediliyor. Ateşin siyasetine yer yok burada. Bu insanlar zaten yanmamak için siyasetle ilgileniyorlar.
HDP, sınıflar mücadelesinden azade değil. Onun içerisindeki sınıflar mücadelesinde aklı-kalbi yoksul mazlum halktan yana olanların, yumruğu onun için sıkılanların safında olmak gerek. Seçim bahane; dert hangi safta olduğumuzu, yumruğumuzun kime ve neye savrulduğunu gösterme fırsatı.
Tek mürşidse hakikat. Ait olacağımız, savaşçılığını yapacağımız güç o.
Eren Balkır
23 Şubat 2015

Curriculum Vitae

Bir Adet Diploma Fotokopisi
1996’da öğrenci hareketinin yükselişine tanık olundu. O dönemde SİP’in başındaki isimler, şık bir eylemle, Taksim Meydanı’nda diplomalarını yaktılar. Aslında yaktıkları, diplomalarının aslı değil, fotokopileriydi. Çünkü onlar, partinin resmî kongresi için hazırladıkları bültende düz lise mezunu olan yoldaşlarının sadece mezun oldukları üniversiteleri yazan, kendi bitirdikleri özel kolejleri, liseleri, ilkokulları bir bir sıralayan adamlardı.
Mahir Hüseyin Ulaş Mezuniyete Kadar Savaş
Üniversitede okumak mühim mesele. Orada solcu olup, adam yurduna konulan kişinin aldığı eğitimi önemsemesi kaçınılmaz. Yani siyaset bilimi okuyup bitiren öğrencinin bir örgüte üye ve şef olduğunda sunduğu teori de siyaset de o okulda öğretilenlerin sınırını asla aşamıyor.
Bir örgüt, kendi tarihini kaleme alıyor ve kurucu kadroların “basın-yayın bölümü” öğrencileri olduklarını söylüyor. Yazılan tarih okunduğunda, söz konusu rahmin ne denli belirleyici olduğu görülüyor. Sansasyon, aslî unsur hâline geliyor, kitleler veya sınıf yerine manşetler düşünülüyor.
Üniversite hayatı, sınıftan, sınırdan, gerçekten azade, bulutların üzerine yerleşip şimşekler çaktırmayı, yıldırımlar fırlatmayı maharet kabul eden kişilikler üretiyor. Bulutların üzerinde her şey, müdahale edilecek birer nesne gibi görünüyor. Eldeki teorik birikim, her şeyi niceliksel değerlere hapsediyor. Her politik olgu ve olay, akademinin, tezlerin konusu olabilmek üzerinden anlam kazanıyor. İşçiler oy vermiyorlarsa çöpe atılıyor, ezilenler dövüşmüyorlarsa, kurşuna diziliyor. Somut sonuç, başarı getirmeyen her şey, bu kariyerist planlama içerisinde kenara itiliyor, ta ki tek gerçeğin kendisi olduğunu cümle âlem kabul edene kadar.
Bu açıdan solda ana güdücü unsur, kişilerin tecimsel, kişisel çıkarları oluyor. Kendi gündelik ihtiyaçları, beklentileri, kariyer planlaması solun seyrini de belirliyor. Özellikle Avrupa ve Amerika üniversiteleriyle kurulan soyut ve somut ilişki buradaki teoriyi de biçimlendiriyor.
Nizamat
Üniversiter birikim üzerinden siyasal-ideolojik alana birileri nizamat vermeye çalışıyor. AKP ise yüzde altmışı internet bilmeyen, üniversite kapısından ancak işçi olarak girebilen insanlara hitap ediyor. Tek bir öğrenci derneğinin olduğu üniversiter hareketin kişisel gelişim ve kariyer planlaması dâhilinde geliştirilmiş kulüplere bölündüğü gerçeğin, o kitleyle belirli bir rabıta kurabilecek solcu üretmesi mümkün görünmüyor.
Üniversite, en fazla burjuvaziye ve devlete adam yetiştiriyor. Doksanlarla birlikte Mülkiyelilik, yerini Odtü’lülüğe ve Boğaziçi’liliğe bırakıyor. Buradan çıkanların ceplerindeki pasaport Ne Yapmalı’dan, Komünist Manifesto’dan daha kıymetli hâle geliyor. Eski Mülkiyelilerin değer kaybına uğramış küçük burjuva ürünlerinin daha eski Mülkiyeli devrimcileri yüceltmelerinin ve bunları Odtülülerin, Boğaziçilerin beğeneceği kıvama getirme gayretlerinin bir önemi yok bu açıdan.
“Çalışma O Zaman!”
İnşaat işçisi, asansörün düşmesiyle ölen arkadaşları için çığlık atıyor. Çektiği çileyi anlatıyor, oradan diplomalı bir solcu, kızarak şunu söylüyor: “Çalışma o zaman!” Bu tepkiyi, kendi cebindeki CV’si ve diplomasının verdiği cüretle koyuyor. O, çalışma zorunluluğunun, eve ekmek götürmenin ne demek olduğunu bilmiyor. “O kadar okudum, bu işçiyle bir mi olacağım?” diyor ve solculuğu bir olmamanın imkânı, bir tür nişanesi olarak örgütlüyor. Sonra da “sol neden kitleselleşemiyor?” diye tekrar kütüphanesine ve dost meclisine geri dönüyor.
Rengârenk
Bölgede son beş-altı yıldır yeni bir organizasyon süreci işliyor. Bu düzlemde Gürcüstan, Özbekistan, Ukrayna gibi yerlerde yaşanan renkli devrimler silsilesi Ortadoğu’ya sirayet ediyor. İran’da, Mısır’da, Tunus’ta ve diğer yerlerde yaşananlar, hep bu üniversiteli gençlerin öne çıktığı gelişmeler olarak kaydediliyor.
Bu devrimlerde genel anlamda bir Soros’çu renkli devrim boyutu mevcut. Ama beraberinde bir kıyam da vaki. Gezi hareketi ile Haziran Kıyamı arasında ayrım yapılmasının nedeni burada. Bu ayrımı yapmamak, Soros’un da içinde olduğu hareketten nemalanma ihtimaliyle ilgili.
Renkli devrimler, olası halk, ezilen devrimlerine mani olmak için devreye sokuldu. Süreç içerisinde onca renk içerisinden devrimin rengi silindi. Cebine girecek paraya, CV’sine eklenecek bir-iki tecrübeye bakanlar, bu ayrıştırma girişimine düşman kesildiler. Demek ki devrimin ona mecbur ve muhtaç olanlara bırakılması zorunlu.
Sebz
İran’daki Yeşil Hareket, Güney Tahran’a, fukara mahallelerine inemediği için eleştiriliyor, karşısında ise petrol gelirlerini fukaranın yemek masasına akıtacağını söyleyen bir Ahmedinecad var. İktidardaki isimler, bu ayaklanmalara benzer tepkiler geliştiriyorlar, ortak argümanlara başvuruyorlar. Bu, hareketin içerisindeki insanlar için de geçerli.
Örneğin İran’da bir anda yerinden, otantik bir gazetecilik peydahlanıyor, herkes gazeteci oluyor, hareket, bir süre sonra bu gazeteci zihniyetinin merkeze oturtulması gerektiğini söylüyor.
Aynı süreç, Gezi’de de karşımıza çıktı. Herkes üçüncü şahıs, görgü tanığı, gözlemci ve gazeteci hâline getirtildi. Devrimci birer fail olmak, bu koşullarda anlamsızlaştı. Herkes, artık internet ortamlarında fotoğraf ve anı yarışına girişti. Özellikle her seçim öncesinde bunun kitlesel bir karşılığı olacağına safça inanıldı. Dünyanın internete kapandığına, oradaki yüzeysel, akademik çenenin hayatta bir karşılığı olduğuna iman edildi.
Çok Renkli Tahakküm
Devrimin renklenmesi, çok renkliliği tartışmalarında bir tahakküm kurma sinsiliği var. Tahrir, mezarlarda kurulu küçük kulübelerde yaşayan bir milyon fukaranın sesini duymadığı için yeniliyor. Aynı şekilde İran’da fukaranın dinî zırhları, silâhları ile alay ediliyor, bunlara savaş açılıyor.
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”, birilerinin, elindeki iktidar araçlarına olan güvenle ve kibirle sarfettiği bir cümle. “Ezeceğim, tektipleştireceğim” ise gene aynı araçların dile gelmesi. Bıçağını arkasında saklayanla onu açıktan savuran arasındaki fark kadar fark var bu iki tarz arasında.
Homojenlik muhafazakârlığın, heterojenlik liberalizmin egemenler eliyle yürütülmesi… “Dine siyasette alan açma” kibriyle onu kontrol altına alabileceğini zannedenler, efendilerden aldıkları derslerle hareket ediyorlar. Gençler sorun mu çıkartacak, hemen gençlik örgütü kuruluyor, bir iki genç şef yapılıyor, böylece tepki, öfke dindiriliyor. Âlem uyuyor, kendileri uyanık nasılsa. Üniversiteden aldıkları siyaset bilimi diplomalarını yakamayanlar, o bilimi kendilerine bahşedenlerin ağzıyla konuşuyorlar. Herkese ölçü, nizam vermeye çalışıyorlar. Ağızlarından çıkan söz, efendilerin sözü, başka bir şey değil. “Şimdi izin verelim, heterojenleştirelim, içini boşalttıktan sonra nasılsa ezeriz” diye düşünüyorlar. Bu göreceleştirme işlemi Kemalistlerin siyaset okullarında öğreniliyor. Üzücü olan, bu işleme Marksizmin alet edilmesi.
Think-tank
Sol örgütler, üniversitelerin birer çıktısı, uzantısı olarak, Marksizmin devlet ve burjuvazi lehine, onlar için devreye sokulmasını ifade ediyorlar. Altmışlardan beri Amerika’da think-tank’lere devşirilen Marksistler, Reagan eliyle danışman da yapılıyorlar. Bu, bizde seksenlerle birlikte sol dergiler ve örgütler şahsında gerçekleşiyor.
Tabanda, gerçekte, sömürülenlerin-ezilenlerin gerçeğinde yaşanan ayrışmalar veya birleşmeler değil, bu think-tank kuruluşları arasındaki fikir ayrılıkları belirleyici oluyor. Bu yapılar arasında, “efendilere daha iyi kim hizmet edecek?” yarışı baş gösteriyor. Bu nedenle sol örgütler, sadece kendilerine siyaset yapar hâle geliyorlar. Bu yarışın kaotik yapısı, bir süre sonra rahatsız ediyor, doğalında CHP kucağına koşuluyor. Sol yapılar arasındaki mülkiyet ve rekabet ilişkisi, siyasetsizliğin de nedeni. Ortada yapılması gereken işler var ama kimsenin o işin işçisi olmak ve o işi yapmak gibi bir derdi yok.
Sol yapılar, mülkiyet ve rekabeti bu ilişkiler üzerinden öğreniyorlar. Örneğin bir örgüt genişlemek, iri görünmek için Marksizmi terk ediyor, hemen içinden bir ekip çıkıyor, Marksizmi putlaştırıyor, kimliğe dönüştürüyor. Bu noktada hem eldeki Marksist kadrolar gitmesin hem de başkasının marksizmi rekabette öne geçmesin diye “Marksist” dergi çıkartılıyor. Marksizm, salt bir etiket olarak kullanılıyor. Marx’ın öncesindeki tüm isimlerin yüceltildiği bir momentte bu Marksizm vurgusu, onun tasfiyesi için gerekli teorik zeminin oluşumunu koşulluyor. Her şey, bir yalana örgütleniyor.
Solun Temeli
Salt kendisini gören, kendi örgüt geçmişini yücelten kişinin geleceğin devrimine, devrimin partisine katkı sunması mümkün değil. O devrimin ve partinin parçalamak zorunda olduğu bir yapının muhafazası, ister istemez efendilerin yanına koşmakla sonuçlanacaktır.
Temel Demirer, bir gün Batı’da popüler olan “Zapatista turizmi” bünyesinde biletini alıp Meksika’ya gidiyor. Oradaki eğitim çalışmalarını izliyor. 19 yaşındaki bir genç öğretmenin anlattıkları karşısında, “iyi ama bu söylediklerin Marksizme aykırı” diyor, genç de, “daha iyisini biliyorsan sen yap!” diye cevap veriyor. “Halk en iyi öğretmendir” deyip halkın rahlesi önünde diz çökmeyi bilmiş bir harekete verilen bu “ayar” hiçbir anlam taşımıyor.
Demirer, burada “ben de onun gibi olmak istiyorum” diyen solcularca taltif edildiği gibi, orada da önemseneceğini zannetmiş anlaşılan. 19 yaşındaki Meksikalı devrimci, kendi gerçeğinin üzerindeki buluttan gelen bu sese o gerçek adına tepki koyuyor aslında.
Diplomaların yakılmasının gerekli olduğu düzlem de burası. O bulutların dağılması, gerçeğe ayak basmak, ayaklarımızın çamurlanması şart.
Bu koşullarda, verili durumda, iç savaşı göğüsleyecek bir yapı, örgütlülük düzeyi yok. İç savaş, sadece seçimlerdeki rekabete dair bir mecazdan ibaret. Yoksa fiili olarak kapitalist bir toplumda her daim bir iç savaş yaşanıyor. Bu gerçeğin üzerine çıkıp, ellerindeki diplomaları sallayarak ahkâm kesenlerin o iç savaşa karşı bir hazırlık içerisine girmesi de beklenemez.
Birbirine karşı siyaset uygulandığı, her örgütün başkası içerisinde ajanlarının dolaştığı, sadece rakibini geçmek ya da onun ilerlemesine mani olmak için yürütülen bir siyasetin bu gerçekte somut kazanım elde etmesi mümkün değil.
Alaz
Diplomalı solcular, âlemi enayi, kendilerini kurnaz zannediyorlar. Halkı, sınıfı, ezilenleri aşağılamanın kibriyle kendilerini rahatlatıyorlar. Halkın, sınıfın, ezilenlerin siyasette kendisine yer açmasına asla izin vermiyorlar. Gerekirse düşmanla anlaşabiliyorlar.
İşine yaramayan ezilenin “ağlak, ezik” gibi snoblara, üçüncü sınıf komedi dizilerine özgü bir dille aşağılandığı bir dönemdeyiz. Bu şefler, bizi üniversiter akademik gevezeliklerine ikna etmeye çalışıyorlar. İkna etmek fethetmekse, sınıflar mücadelesinde bu kesimlerin efendiler adına hareket eden akıncı birlikleri olduğunu bilmemiz gerekiyor.
Kalıcı, yerleşik mevziler elde etmek için, halklaşmak, proleterleşmek için, devrim için diplomalarınızı yakın yoldaşlar! Ateşi de CV’lerinizle tutuşturun…
Eren Balkır
21 Şubat 2015

Halid Şeyh

Batı Kudüs’ün Beyt Anan Köyü’nden Halid Şeyh 14 yaşında. İsrail güçleri tarafından kaçırıldı ve İsrail askerlerine taş attığı bahanesiyle kırk gündür gözaltında.
Halid’in babası Hüsam Şeyh’in ifadesiyle, İsrail güçleri oğlunu 25 Aralık 2014’te kaçırmış. Sonrasında Halid Şeyh soruşturma için Binyamin karakoluna götürülmüş.
Hüsam aynı gün, gece yarısı, oğluyla görüşmüş. Yüzünde dayak izleri varmış. Babanın anlattığı kadarıyla Halid Ramallah’taki Ofer Hapishanesi’ne götürülmüş, burada üç kez mahkeme önüne çıkartılmış. Son mahkemede taş atmak ve otomobil lastiği ateşe vermekle suçlanmış. Gittiği her mahkeme de gözaltı süresini uzatmış ve kefaletle salıverilme önerisine itiraz etmiş.
Halid’in babasının dediğine göre, evladı zor zamanlar geçiriyor, ayrıca fena dayak yiyor. “Onu mahkemede ilk gördüğümde elleri ve bacakları kelepçelenmişti. Bizimle konuşmasına mani olundu.”
“Ayrıca Halid’de anemi var. Son kan testine göre HGB seviyesi 8.” Babayı en çok da bu endişelendiriyor.
“Halid’in ilâçlarını alıp almadığını bilmiyorum, ona özel ilâçlar veriliyor, özel bir rejim uygulanıyordu.”
Baba, mahkemeye oğlunun durumunu sorduğunda hâkimin şu cevabı verdiğini söylüyor: “Oğlun İsrail için güvenlik tehdidi teşkil ediyor.”
Mahkemenin aldığı karar Halid’in babasını şoke etmiş. Ellili yaşlarında bir adamın çocukları bu şekilde hapse atıp onlarla ilgili hükümde bulunması garibine gitmiş.
“Normalde çocukların olacağı yer ya okuldur ya da oyun alanıdır, hapishane değil”. Baba sözlerini bu şekilde bitiriyor.
International Middle East Media Center
[Uluslararası Ortadoğu Medya Merkezi]

MST’den Venezuela’ya Destek

Brezilya Topraksız Kır İşçileri Hareketi, Bolívar’ın anavatanına karşı ABD hükümeti tarafından uygulanan tek taraflı, müdahaleci yaptırımlara kesin olarak karşı çıktığını ifade eder.
BASIN BÜLTENİ
“[…] Venezüella hükümeti ile onun haklarına hakaret etmenize ve onu horgörmenize izin vermeyeceğim. Onları İspanya’ya karşı savunmanın sonucunda halkımızın büyük bir kısmı kırımdan geçirildi ama geri kalanı gene aynı kaderle yüzleşme arzusundadır. Venezüella eğer dünya kendisine saldırırsa, tıpkı İspanya’ya karşı savaştığı gibi dünyanın geri kalan kısmına karşı da kendisini savunacaktır.”
[Kurtarıcı Simón Bolívar’dan ABD hükümeti ajanı Bay Irvine’e protesto mektubu, Angostura, 7 Ekim 1818]
Brezilya Topraksız Kır İşçileri Hareketi, emperyalizm mesleğine sadık ABD hükümetinin Venezüella hükümetine ve halkına alçakça bir biçimde dayattığı tek taraflı yaptırımları tümüyle reddettiğini ifade eder ve bu yaptırımlara karşı protestosunu dillendirir.
Hâlâ Latin Amerika’nın ve Karayipler’in kendi arka bahçesi olduğuna inanmayı sürdüren ve kelimelerle ifadesi mümkün olmayan o Monroe Doktrini’ni kullanmaya devam eden ABD hükümeti, bugün 21. yüzyılda 15 yıldan fazla bir süredir Venezüella’da yürürlükte olan dönüştürücü politik süreci yok etmeye çalışmak için baskıcı kimi tedbirler almaya çalışmaktadır.
Emperyalist hükümet, halkın özgür olma ve kendisini daha adil bir topluma doğru dönüştürmeyle ilgili artık geri alınması mümkün olmayan iradesini küçümsemektedir. Venezüella, komutan Hugo Chávez’in liderliğinde, dünya halklarını yüzlerce yıldır sefalete mahkûm edip dışlamış olan ulusötesi kapitalizmin yağmacı sistemine karşı kendi alternatifini geliştirmiştir. Bu nedenle ABD hükümetinin eylemleri Birleşmiş Milletler sözleşmesinde kutsanmış kendi kaderini tayin hakkı ve egemenlik ilkelerini ayaklar altına almaktadır.
Bolivarcı Devrim’e, Venezüella halkına ve başında işçi cumhurbaşkanı Nicolás Maduro’nun bulunduğu hükümetine karşı yapılan bu yeni emperyalist saldırı senaryosunda Brezilya Topraksız Kır İşçileri Hareketi, Halk İktidarı’nın merkezî hedef olarak belirlendiği yeni katılımcı demokrasi formları aracılığıyla Bolivarcı sosyalizmin inşa sürecine dönük sarsılmaz ve sağlam desteğini ortaya koyar.
Bolívar’ın yukarıdaki ifadesini hatırladığımız bugünde bizler, Dışişleri’nde ve Beyaz Saray’da toplaşmış iktidarlara Topraksız Kır İşçileri Hareketi’nin Bolivarcı Devrim aracılığıyla günümüzde maddîleşmiş, kurtarıcılarımızın bize miras bıraktıkları arzuları, nihai sonuçları ne olursa olsun savunma konusunda tereddüt etmeyeceğini söylüyoruz.
Hasta la Victoria Siempre [Zafere Kadar Daima]
Viviremos y Venceremos [Yaşayacağız ve Kazanacağız]
Patria para siempre [Anavatan Sonsuza Dek]
Brezilya Topraksız Kır İşçileri Hareketi [MST]

Türkiye Halep Savaşı'nda

Türkiye, Halep’in kuzey kırsalında süren savaşa dâhil oldu. Dahası Türkiye, bugün Halep’le Türkiye toprakları arasındaki yolu kesmeye, Nubl ve Zehra kasabaları etrafında süren kuşatmayı kırmaya dönük Suriye ordusunun çabalarına engel olmaya çalışıyor. Ankara sınırlarını savaşçılara açtı ve onlara Türk devletinin tampon bölge kurmak istediği alanda yeni bir askerî gerçeklik elde etmeye ihtiyaç duyan bu savaşçılara gerekli yardımı yaptı.
Halep’in kuzey kırsalında bulunan Başköy, Ratyan ve Hardetnin kasabalarının kontrolünü ele geçirdikten sonra Suriye ordusu Ratyan’a geri çekildi. Devlet güçlerinin ifadesine göre, bu geri çekilme, Halep kırsalından, aslında Türk topraklarından gelen muhalif gruplara cevap olarak gerçekleşti. Ordu, Başköy, Hardetnin ve civar köylerdeki mevzilerini pekiştirmeye başladı, Ratyan hâlâ onun kontrolünde. Aynı kaynakların belirttiğine göre, hava koşullarındaki iyileşme ordunun saldırılarına tekrar başlamasına ve Halep’te muhalefetin kontrolündeki mahalleleri kuşatmasına imkân sunacak, böylece ordu Temmuz 2012’den beri (Halep’in kuzey kırsalındaki) Nubl ve Zehra’da mevcut kuşatmayı kaldıracak.
Bir önceki gün Suriye ordu güçleri şafak vakti iki kasabaya sızmayı becerdiler ama savaş esas olarak Ratyan’da yoğunlaştı. Muhalefet grupları [Nusret Cephesi, Şamiya Cephesi, Hazm Hareketi ve onların müttefikleri] Ratyan’ın ordu tarafından kontrol edilmesine mani olmak için yüzlerce savaşçısını seferber ettiler. Dahası, rejim güçleri, komşu Biyanun kasabasına saldırdılar ve Nubl ile Zehra etrafındaki kuşatmayı kırmaya dönük hazırlık yapmaya başladılar, bu amaçla Azaz üzerinden geçen Halep-Türkiye arasındaki uluslararası karayolunu kestiler. Bu yol bloke edildi, blokaj öylesine katı oldu ki ordu bile orada süren geçen gece hava koşullarından ötürü dinen savaş yüzünden ona ulaşamaz hâle geldi. Ama Zehra yakınındaki uluslararası yolun kesilmesi, Türkiye üzerinden savaş alanına yoğun takviye yapılmasına mani olmadı. Halep kuzey kırsalı ile Türkiye arasındaki sınır Nubl ile Zehra’ya askerî teçhizatla savaşçı takviyesine izin verecek durumda ve hâlâ açık. Nusret Cephesi ile müttefiklerine bağlı yaralı savaşçılar Babeslselame sınır kapısı üzerinden Türkiye’deki hastanelere taşınıyorlar.
Rejim kaynaklarının ifadesine göre, 18’indeki “şiddetli” savaşın ana özelliği, Türkiye’nin silâhlı güçleri desteklemesi; Halep’in kuzey kırsalına Türkiye içerisinden askerî teçhizat ve savaşçı aktarılması bunun bir delili. Bu savaşçılar içerisinde doğrudan Türk istihbaratına bağlı Kafkaslı savaşçılar da var. Sınırdaki Azaz şehrinden edinilen bilgilere göre, Türk yetkilileri Babesselame sınır kapısını beklenmedik biçimde savaşçılara açtılar. Türklerin savaşa dâhil oluşu, silâhlı gruplar arasındaki anlaşmazlıkların yaşandığı, Hazm Hareketi’nin savaş alanından çekildiği, ayrıca Nusret Cephesi’nin Şamiya Cephesi’ne Hazm Hareketi’ne verdikleri desteğe son vermelerini açıktan istediği bir dönemde gerçekleşti. Halep Devrimci Askerî Konsey, Nusret’i ve Şamiya’yı Hazm’a saldırmakla, onunla ilgili bilgileri Suriye ordusuna sızdırmakla suçladı. Denildiğine göre, bu bilgiler sayesinde ordu güçleri Halep’in kuzey kırsalındaki üç ayrı cephede önemli mevziler elde ettiler. Konsey, bu noktada Şamiya’nın askerî planlarına karşı çıkan bir bildiri yayınladı.
Ordu güçleri Ratyan’ın doğu yakasına çekildiler, ayrıca kentin diğer kısımlarını da boşalttılar. Silâhlı gruplar ise kentin doğusundaki Hardetnin ve Başköy’e sızmaya çalıştılar. Burada amaç kasabalar üzerindeki eski kontrollerini yeniden ele geçirmekti. Bilindiği üzere, kasabaların kontrolü Salı günü ordunun eline geçmişti. Ancak onca çabaya karşın gruplar çok sayıda kayıp verdiler.
Kuşatma altındaki iki kasabada bulunan halk komitelerinin sürdürdüğü savaş dâhilinde ilk yapılan eylemde ordu güçleri muhalefetin elinde bulunan, Biyanun’un girişine yakın bir yerde bulunan iki nakliye aracını hedef aldılar. Araçtaki herkes öldü. Suriye savaş uçakları Türkiye tarafındaki uluslararası karayolu üzerinde ilerleyen savaşçı konvoyunu bombaladı, öte yandan 25 askerden oluşan başka bir ordu birimi de Nubl ile Zehra’ya sızdı, bunları dün 43 asker izledi.
Handerat mülteci kampından gelen Filistinli savaşçılardan ve Halep’in güney kırsalından gelen savaşçılardan oluşan Kudüs Tugayları’nın desteklediği Suriye ordusu Mazarül Mella (Mella Çiftçileri) ile Maamel bölgesinin içlerine ilerlemeyi başardı. Bu ilerleme Castello sınır kapısı üzerinden gerçekleşti. Bu kapı, Halep-Haritan-Azaz-Türkiye yoluna bağlı. Muhalefet grupları, güneydeki çiftliklere baskın düzenlemeye çalıştılar ama ordu saldırıyı püskürttü.
Halep içerisinde Suriye ordusu Beni Zeyd bölgesindeki savaşçılarla çatışma hâlinde, öte yandan diğer cephelerde ise sessiz, zira ordu Cemiyetül Zehra cephesindeki Hava Kuvvetleri İstihbaratı yakınındaki daha önceden girip yerleştiği binalardan çekilmiş durumda. Çekilmeden önce bu binalara savaşçıların girişine mani olmak için bubi tuzakları yerleştirilmiş. Buna ek olarak silâhlı gruplar havanlarla yaptıkları saldırılarda mahallelerde birçok sivili öldürdü.
Ordunun bu son operasyonu muhalefetin kontrolü altındaki Halep mahallelerini nasıl etkiledi? Ordu ilerlediğine göre, bu mahallelere hangi yollar açık?
Her ne kadar ordu Halep’in doğu mahalleleri etrafındaki halkayı tam olarak kapatamasa da bugün itibarıyla otomobille kente girmek daha da güçleşmiş durumda. Candul Kavşağı-Castello-Mazare-Haritan ve Ratyan üzerinden Azaz’a uzanan sol yol da artık savaşçılar için güvenli değil. Savaş kızıştığı için burası sivillere de açılmayacak.
Geçen Mayıs ayında Halep’teki Merkezî Hapishane’nin ordunun kontrolüne geçmesiyle (kuzey kırsalına ana giriş yolu olan) Müslimiye yolu artık muhalefetin kontrolünde değil. Ayrıca ordunun geçen Ekim ayından beri Handerat Tepesi’ni kontrol altında tutuyor olması Candul Kavşağı’nı ordunun ateş menziline sokuyor ve savaşçılar buradan giriş yapamıyorlar. Bu yol Azaz otobanına çıkmaya çalışan sivillere açık tutuluyor. Sivillerin önce Lirmun Kavşağı’na ulaşmadan önce izin almaları gerekiyor. Burası ordu ile savaşçılar arasında aralıksız çatışmaların yaşandığı bir yer. Siviller ayrıca Castello ve Mazare üzerinden Haritan’a gitmeye çalışıyorlar. Haritan Lirmun Kavşağı’nın alternatifi hâline gelmiş durumda. Burası Halep’in batı kırsalından ve İdlib’den gelenlerin Halep’in kuzey ve doğu kırsalından gelenlerle birlikte geçtikleri yol.
Son operasyonlar ardından, ordunun da Kuzey Otobanı’na yaklaşmasıyla savaşçıların savunma hattı güneydeki binalara kadar geriledi. Bu, doğu mahallelerine giden ve oralardan gelen insanların Candul Kavşağı üzerinden otobanı kullanmalarına mani olan bir gelişme. Bunun yerine insanlar otomobillerinden inip Bustanül Şeyh Ruz’daki Kuveyk Nehri’ni geçmek zorunda kalıyorlar çünkü nehir üzerine inşa edilmiş derme çatma köprü otomobillerin geçişi için uygun değil. Bu insanların amacı Şeyh Maksud mahallesine, oradan da Eşrefiye’nin kuzeyindeki Sakan el-Şebabi’ye gitmek, buradan da toprak yolları kullanıp Castello’ya ulaşmak ve tarlaları, yolları aşıp Kuzey Otobanı üzerinden Haritan’a varmak.
Burası hâlen açık olan ve doğu Halep’e geliş-gidişlere imkân sağlayan tek yol. Bu yol Suriye ordusunun şehrin etrafını kuşatmaya dönük çabası sonuçlanmazdan önce terk edilmiş olan tek coğrafî alan.
Tüm bunlara ek olarak büyük kamyonların kışın çamura dönen toprak yollar üzerinden şehre girmeleri mümkün değil. Gıda malzemeleri ve eşyalar sıklıkla kamyonetlerle getiriliyor.
Basel Dayub, Rida Başa 

Müslümanların Hayatı Önemlidir

23 yaşındaki Suriyeli Deah Şadi Bereket, 21 yaşındaki eşi Yusor Muhammed Ebu Saliha, 19 yaşındaki Filistinli Rezan Muhammed Ebu Saliha’nın 10 Şubat’ta Chapel Hill’deki Kuzey Carolina Üniversitesi kampüsü yakınında uğradığı menfur ve duygusuz saldırı sonucu katledilmeleri dünya genelinde şoka, üzüntüye ve öfkeye sebep oldu. Hepsi de Müslüman olan bu insanların katli sonrası ABD’de ve dünya genelinde protestolar ve gece nöbetleri tertiplendi. İşgal Altındaki Gazze’de de yapılan bu eylemlerde söz konusu gençlerin idam edilircesine katledilmesinin ana nedeni olan İslamofobi ifşa edildi.
Polis, yaşananın park kavgasından kaynaklandığını söyleyerek olayı önemsiz göstermeye çalıştı. Oysa katil Craig Hicks, gençlerin evlerine belinde bir silâhla kasten gelmişti. Aileler Müslümanlara karşı nefret suçu işlendiğini söyleyerek cinayetlere dair federal soruşturma talep ettiler.
Bu cinayetler, büyük sermayenin elindeki medyada kayıtsızlık ve duyarsızlıkla karşılandılar. Cinayetler sonrası elektronik basında, internette veya TV’de sıcak haber olarak duyurulmadı. Bu cinayetler herhangi bir haber olarak ele alındı.
7 Ocak’ta Paris’te, hicve dayanan İslamofobik karikatürleri yayınlayan Charlie Hebdo dergisinin bürosunda yaşanan katliamla bu olayı kıyaslamak mümkün. Kuzey Carolina’daki olayın aksine Paris’teki olay için tüm haberler günlerce geri plana atılmıştı. Yönetici sınıfın ve Batılı devletlerin borazanı olan ana akım medya, yaşanan katliamı Müslüman karşıtı retoriğini ve ırkçılığını kusmak için politik bir bahane olarak kullandı. Bu propaganda ülke içinde ve dışında bir terörizm faaliyeti olarak işledi.
Kuzey Carolina’daki cinayetleri önemsiz göstermeleri karşısında insanlar çeşitli mecralarda polise ve medyaya karşı şiddetli eleştiriler geliştirdiler.
Özellikle 2001’deki 11 Eylül saldırılarından beri genelde Müslüman halka karşı uygulanan şiddet ve onlara karşı gösterilen darkafalı yaklaşım üzerinden şu soruyu sormak mümkün: 10 Şubat’ta bu olay neden yaşandı? Bir daha yaşanır mı, yaşanırsa hangi koşullarda yaşanır? Bu türden olayları durdurmak için seferber olmazsak, cinayetlerin tekrarlanması muhtemel.
Kuzey Carolina cinayetleri Trayvon Martin, Michael Brown, Eric Garner, Tamir Rice, John Crawford III, Jessie Hernandez ve hatta son dönemde cinayeti videoya kaydedilen Antonio Zambrano-Montes’in katledilmelerinden ayrı düşünülemez. Bu herkesin bildiği vakalar ve sayısız başka cinayet, devletin hukukî ve gayri hukukî bir biçimde tatbik ettiği ırkçı baskıyla bağlantılı. Bu kurbanların zamansız ölümleri, daha geniş bir çokuluslu, işçi sınıfına dayanan mücadelenin harlanmasına katkı sunacaktır. Bu mücadele Siyahların Hayatları Önemlidir hareketince başlatılmış olan bir mücadeledir ve tüm çürümüş kapitalist sistemi hedef almaktadır.
Monica Moorehead

Kıskaç

AKP şahsında temsil olunan sömürü ve zulüm düzenine karşı pratiğimizde iki hareketin kıskacı altındayız: sömürü bahsinde sosyal demokrasinin; zulüm bahsinde liberalizmin. İlkinde hareketin ölçüsü devlete; ikincisinde burjuvaziye göre belirleniyor. O nedenle bir köfteci zincirinde kurye olarak çalışan gençleri hor görüyoruz; bir genç kızın katli sonrası yapılan eylemde otobüs şoförüne saldırıyoruz.
Bahsi geçen kıskaçta iki taraf bize, düşmanı tek bir kişide, failde, öznede sabitlemeyi öğütlüyor. Bunu, burjuva hukukunun birey-özne kurgusu uyarınca yapmamız söyleniyor. Öznelliğimizi Tayyip sevmezliğimiz üzerinden kurmamız isteniyor. Bu, aslında bizi bireye bölmekle ilgili bir operasyon. Sonuçta Tayyip, birey-özne olarak yaptıklarından sorumlu hukukî bir varlığa kapatılıyor, böylelikle kendimizi tarif edeceğimiz bir ölçüt bulmuş oluyoruz, kendimizi tatmin edip rahatlatıyoruz. Gerçek tatmin ve rahatın ötesinde oluyor.
Bireye bu düzlemde kavga-mücadele-savaş arasındaki nesnel ayrımları silikleştirmek düşüyor. Ayrımlar silikleşince, birey-kadına “devlete karşı silâhlan” emri veriliyor. Bu emri verenler, ya silâh tüccarı ya polis ya da elinde silâh olduğu zannedilen bir örgütün ajanı. Herkesi “liberal”, kendisini “komünist” ilân edip sonra da “silâh elinize aldığınızda liberalizmden kurtulursunuz” uyanıklığına başvurmak, sonra her politik duruma ve olaya liberalizmle cevap vermek, ülke solunun genel hâlini de özetliyor: silâh, özünde liberalizmin kılıfı olarak istismar edildiği ölçüde, hiçbir kalıcı sonuç üretmiyor. Bu koşullarda kitleler, devletle korkutulup burjuvaziye kul edilmek isteniyorlar. Solcu bir Facebook grubunun sayfasından bir boya şirketine teşekkür edilmesi, bunun bir sonucu.
Kobanê zaferinden aylar önce Iraklı bir subay, IŞİD’in ancak şehir içerisine çekilip keskin nişancılarla bertaraf edilmesi suretiyle yenilebileceğini söylüyor ve bunu YPG-YPJ’nin gayet iyi başardığını tespit ediyor. Savaş sanatının bir gereği olarak kadınların savaş pratiğinin önüne geçmesi bu gerçekle ilgili, çünkü kadın ve erkek keskin nişancılık konusunda asla eşit olamıyor. Sola ise kadınlardaki bu üstünlüğü kendi batılı, ilerlemeci, liberal dünyası için istismar etmek düşüyor. Genelde kadın-erkek eşitliği, kadının üstün yanlarının erkek lehine törpülenmesi olarak ifa ediliyor.
Bu noktada bir-iki ahmak solcudan şu tarz değerlendirmeler işitiliyor: “Her şeye bir terör örgütü bulan devlet aklı, ortada ideolojik, sivil, savunmasız insanlara yönelik apaçık cinayetler, gerçek manada terörizm varken, bunları neden terör eylemleri olarak görmez.” Devletten yardım ve inayet bekleyen tutum, üstelik millete devlet karşıtı olduğunu söyleyebiliyor. Devlete akıl veren söz konusu tarz, en fazla, burjuvazinin serbestiyet ihtiyacına bağlanıyor, burjuvazinin kölesi olabiliyor.
Demek ki liberalizm bize devletle eşitlenme; sosyal demokrasi ise burjuvaziyle eşitlenme imkânı sunuyor. Devletin karşısına oturup ona akıl verir hâle geliyoruz. Geçmişte Kürd hareketine yönelik yapılan işlemlerin “erkeklik” konusunda yapılmasını öneriyoruz. Toplam siyaset, kitleler içerisinden devletle ve burjuvaziyle aynı masada oturmak isteyenleri, ayrı kulvarlarda, öne çıkmasını koşulluyor, onlara sesleniyor. Bireysel çözümler yüceltiliyor, silâh bu yüceltimin putu hâline geliyor, sokak bunun puthanesi kılınıyor. Pankartlarımız, o puthanelerin kutsal örtüleri olarak hazırlanıyorlar.
“İç güvenlik paketini sokakta parçalayacağız” denilmesinin nedeni, bu solcu bireylerin rahat edebilecekleri, kendilerine benzeyenlerin toplandıkları bir mekân kurmak istemeleridir. “Sokak” dedikleri, meydanlara taşmak istemeyen iradedir. İç güvenlik paketi, meydanı tutanın kendisini koruma çabasıdır. Olası bir ayaklanmaya karşı önlemdir. Sokağın, sokak şahsında, bireysel olanın koruma altına alınmasına dayalı bir pratik, paketi parçalayamaz, aksine paket olur.
Batıda tartışılan, devletin kaosu ezmeye değil, kontrol etmeye dönük stratejik bir değişiklik yaşadığına ilişkin tartışmalarda polisin askerîleştirilmesi üzerinde duruluyor. Bizde ise sol, bu yönelimi stratejisiz karşıladığı için, kendince bir ayrıma ve indirgeme çabasına yöneliyor ve “polis devleti”nden söz ediliyor. Böylelikle eskiden ayrı ayrı “polis partisi” ve “asker partisi”nden dem vuranlar, bugün sokakta gördüklerine takılıp polisin devletleştiğini düşünüyorlar. Oysa devlet, Kürdistan’daki geçmiş pratiğinin aslî unsuru olan askerî pratiği polise yedirmek istiyor. Bu açıdan “polis devleti”nden söz edenler, ideolojik planda, alttan alta CHP’ye göz kırpıyor, onun yanına ilişiyorlar. Ortada, bugün polisle çatışma cüreti gösterip iki gün sonra sosyal demokrat olunmayacağının bir sigortası mevcut değil. Esas olarak “iç güvenlik paketini sokakta parçalayacaklarını söyleyenler de CHP’nin askeri olmaya yazgılıdırlar. Bu pratik, “zengin, başarılı, kudretli” olmayı birey ve özne olmak zannetmekle sonuçlanır. Bu da söz konusu öznelerin tahakkümündeki kitlesel-kolektif pratiği, liberalizm ve sosyal demokrasinin kıskacına sokmaktadır.
Bu pratik eskidir: Max Stirner, İsa’nın yerine bireyi ikame eder; Marx ise, kolektif, nesnel gerçekleri hatırlatır. Marksizm, Fransız Devrimi’nin nesnel-kolektif eleştirisi olarak vücut bulur. O dönemin orta sınıfı olan burjuvazinin kudret kazanışı karşısında “proletarya”, bir ölçüt olarak “yeni devrim” adına kılıç hâline getirilir. Marx ve Engels, eşikte durup burjuvazinin teorik-düşünsel birikimini kılıçtan geçirir. Ama sonrasında, işler terse döner.
Taif’te Peygamber’i taşlayanlar sonrasında Müslüman olurlar, iman gırtlaktan inmez ve Peygamber’i eskinin putuna dönüştürürler. Yahudiliğin (Persya), Hıristiyanlığın (Bizans) ve tüccar Arap kavimlerin dünyasına sallanan kılıç olarak Hz. Muhammed, bir devrim olarak İslam, birey ve bireysel çıkarlar adına tasfiye edilir. Benzer bir süreç, Marksizm içerisinde de yaşanır: o, birileri tarafından puthanelerin dışına atılır.
Bir kadın, işçi toplantısında kadın olduğunu fark edip “benim burada ne işim var?” diye düşünmeye başlamışsa, buradaki ayrışma, o işçi hareketinin ve sosyalizm mücadelesinin “kolektif beden” olarak kadına yönelimini ve aynı zamanda söz konusu yönelimin burjuva birey kadın adına kesintiye uğratılmasını ifade eder. Bu eşikte durmak ve eşikte kılıç sallamak zorunludur.
Tarihsel planda andığımız tüm önderler, dönemin gereğince oluşmuş eşiklerde teorik ve pratik faaliyet yürüttükleri için önemlidirler. Burada eşiğin kazık olarak belirlenmesi, kişinin heykelini yapıp puthaneye konulması manasızdır.
Kırk beş yıl önce Hikmet Kıvılcımlı, “bu maoistler Türkiye’yi Osmanlı zannediyorlar” der ve Türkiye’yi görmeyen teorik/politik faaliyetlerini eleştiriye tabi tutar. O dönem çıkan Aydınlık dergisinin trajediyle sonuçlanan 1920’lerdeki Aydınlık’ın taklidi ve komedisi olduğunu söyler. Ara bir not olarak, buradan şu söylenebilir: demek ki bugün Vatan Partisi’ne dönüşen İşçi Partisi, o maoistlerin Hikmet Kıvılcımlı’dan aldıkları bir intikam biçimidir. Ellilerde Kıvılcımlı’nın kurduğu Vatan Partisi, altmış darbesi sonrası Milli Birlik Komitesi’nin kapısına bağlandığında trajediye dönüşmüşse, bugünkü de onun bir komedisi olmalıdır.
Kıvılcımlı da bir eşiğe yerleşmiş gibi görünmektedir ama kendisi de “toplum aydınların pratiğiyle devrime uğratılır” diyen Aydınlık geleneğinin parçasıdır ve buradan Mustafa Suphi pratiğini ve iştirakçileri eleştirir. Maoistleri ülkeye yabancı olmakla eleştirmesinin nedeni, küçük burjuva bir pratikle, herkesi kendisine mecbur etmek istemesidir. Özünde Aydınlık dergisini kendi teorik birikimini dışladığı için eleştirmektedir.
Eşikte durup sallanacak kılıcın hedefinde, eşiği kendisinde mutlaklaştıranlar, kendi fani varlığını yüceltenler, öncesini, sonrasını, altını, üstünü görmeyenler, sadece kendisine bakanlar, her şeyi kendisinde başlatıp kendisinde bitirenler, verili hâlini zamana ve mekâna teşmil etmek isteyenler vardır. İktidardaki küçük burjuva lidere aynı ölçüde küçük burjuvalıkla cevap vermek, çıkışsızdır. Dolayısıyla çıkış yolunu bulmak için bu kılıcın sallanması zorunludur.
Bugün her önder gibi Hikmet Kıvılcımlı’nın da özgül pratiği, eşikte olmak ve eşiği burjuvazi adına geçmek şeklinde ikiye ayrılabilir. Eşikteki pratiğinin hâlâ belirli bir hikmeti mevcuttur. Kıvılcımlı gene de Müslümanca komünist olmanın, komünistçe Müslüman olmanın ipuçlarını vermektedir. O ipuçları, kıskaçtan kurtulacağımız yere uzanan yoldaki işaretlerdir.
Eren Balkır
19 Şubat 2015

Yaşasın Malcolm X’in Mirası

21 Şubat, yüzlerce insana hitap etmeye hazırlandığı sırada, 1965 yılında Harlem’deki Audubon Balo Salonu’nda üç adam tarafından vurularak öldürülen Malcolm X’in, yani Hacı Malik Şabaz’ın şehadetinin 50. yıldönümü. Malcolm’ın konuşacağı toplantı 28 Haziran 1964’te kurulan Afro-Amerikan Birliği Örgütü’nün bir toplantısıydı.
Suikasta uğradığı dönemde Malcolm X iki yeni grup oluşturmaya çalışıyordu: biri Müslüman Camii Şti. isimli dinî bir gruptu, diğeri de panafrikanizm ile anti-emperyalizm davasına bağlı seküler bir kuruluş olacak olan Afro-Amerikan Birliği Örgütü idi. Nisan 1964’te Malcolm Mekke’ye giderek hac vazifesini yerine getirmişti.
Mart 1964’te İslam Milleti’nden koptuğundan beri Malcolm X altmışlarda hüküm süren Afro-Amerikan özgürlük hareketi içerisindeki tartışmaya ve ideolojik mücadeleye yeni bir çerçeve kazandırmak için durup dinlenmeksizin çalışıyordu. İslam Milleti’nde çalıştığı dönem boyunca Şikago merkezli örgütün ruhani lideri Eliya Muhammed’in programının güçlü bir müdafisiydi. Muhammed, Georgia’lıydı ve 1930’tan 1934’e dek Detroit’te kalmış bulunan Üstad Ferdi Muhammed’in kurduğu İslam Milleti’ne katıldıktan sonra bu şehre taşınmıştı.
Little Ailesine Karşı Irkçı Şiddet
Sonradan Malcolm X ismini alan Malcolm Little, Omaha, Nebraska’da 19 Mayıs 1925’te doğdu. Sekiz çocuklu ailenin dördüncü evladıydı. Ebeveynleri Earl ve Louise Little, 1914’te Marcus Garvey ve Amy Ashwood, Garvey’nin kurdukları Genel Zenci Geliştirme Derneği ve Afrikalı Topluluklar Birliği’nin (UNIA-ACL) üyeleriydi. Garvey ailesi 1916’da ülkeye göç ettikleri vakit örgütün merkezini de ABD’ye taşımışlardı.
Little ailesi UNIA ile Montreal’de 1919 yılında tanıştı. Ertesi yıl UNIA New York şehrinde yaptıkları toplantı üzerinden uluslararası bir şöhret elde etti. Bu toplantı on binlerce siyahın Garvey’nin köleleştirilmiş Afrikalılara tazminat ödenmesi ve ekonomik açıdan gerekli yetkilerin verilmesine vurgu yapan panafrikanizme dair mesajlarının cazibesine kapıldı.
Malcolm’ın hayatının ilk dönemi ırkçılıktan ve beyaz şiddetinden çok etkilendi. Ailesi Ku Klux Klan ve benzeri terör gruplarının saldırılarına maruz kaldı. Bu saldırılar, ailenin militanlığının doğrudan bir sonucuydu.
Malcolm’ın hayatının son iki yılı süresince Alex Haley tarafından kaleme alınan “Malcolm X Otobiyografisi”nde Malcolm yazara şunları anlatıyordu: “Annem bana hamile olduğu dönemde, sonradan anlattığına göre, kukuletalı bir grup evimize saldırmışlar. Ellerindeki tabancaları ve tüfekleri sallayan grup bağırarak babamın dışarı çıkmasını istemişler.” (Grove Press, 1965)
1926’da Little ailesi Milwaukee, Wisconsin’e taşındı ve 1928’de ise Michigan eyaletinin başkenti Lansing’e yerleşti. Earl Little, Eylül 1931’de tramvay yolunda ölü bulundu. Aile, Ku Klux Klan ya da Siyah Lejyonu gibi beyaz ırkçı bir grubun onu öldürdüğüne kanaat getirdi.
Earl Little’ın Lansing’deki devlet makamları ile başı dertte idi. Bu sorun kendisine beyazların oturduğu bir mahallede bir evi boşaltması emri verildiğinde ortaya çıkmıştı. Aile taşınmazdan önce ev ateşe verilmiş, Little kundakçılıkla suçlanmış, bu dava sonrasında düşmüştü. Aile, evin beyaz devlet görevlilerine saygısızlık etmesine mukabil, ırkçılarca yakıldığına kanaat getirdi.
Earl Little’ın ölümü intihar olarak geçti kayıtlara. Bu nedenle aile sigortadan para alamadı. Ölüm sonrasında aileyi mahvetti. Louise Little’ın Büyük Bunalım ve sosyal yardım memurlarının aralıksız tacizleri ile geçen yıllar boyunca ailesini geçindirmek için verdiği kişisel mücadele, akıl sağlığının bozulması ve bir psikiyatri kurumuna yerleştirilmesi ile sonuçlandı.
Malcolm ve kardeşleri yetiştirme yurtlarına gönderildi. Seçkin bir öğrenci olmasına rağmen, dönemin ırkçı atmosferi onun okulu sekizinci sınıfta bırakmasına neden oldu. Sonrasında Malcolm üvey ablası Ella Collins’in yanında kalmak için Boston’a taşındı.
Savaş yılları boyunca Boston’da sıradan işlerde çalıştı ve hayatta kalmak için küçük suçlara bulaştı. 1946’da hırsızlık suçuyla yargılandı ve Massachusetts’te altı yıl hapis yattı.
Tutukluluğu süresince Norfolk Hapishanesi’nde kaldı. Burası Malcolm’a göre diğer kurumlara nazaran daha iyiydi. Sınırlamalar daha azdı ve büyük bir kütüphanesi vardı. Burada tartışma gruplarına dâhil oldu.
Hatip, Örgütçü, Devrimci
Malcolm’ın kardeşleri kendisi hapisteyken İslam Milleti’ne girdiler ve nihayetinde onu da tüm dinleri reddettiği bir dönemin ardından örgüte kattılar. Malcolm hapisteyken 1948 yılında İslam Milleti’ne dâhil oldu.
1952’de şartlı tahliye edildi ve aile üyeleriyle birlikte yaşamak için Michigan Inskter’a gitti. Malcolm, İslam Milleti’nin sadık bir müridi ve örgütçüsü hâline geldi. Süreç içerisinde Detroit’te vaiz yardımcısı oldu. 1953’te Boston ve Filedelfiya’daki camilerin vaizi yapıldı. Ertesi yıl 1954’te gelip yerleştiği New York Harlem’deki camide vaiz olarak çalışmaya başladı.
1957’de Eliya Muhammed Malcolm’ı İslam Milleti’nin ulusal sözcüsü olarak atadı. Malcolm birçok üyenin örgüte katılmasında, ulusal ve uluslararası planda örgütün güçlü bir imaj kazanmasında öncü bir rol oynadı. 1959’da ve 1960’ta İslam Milleti ülke genelinde büyük şehirlerde binlerce insanın katıldığı yürüyüşler organize etti. 1961’de Malcolm’ın başında olduğu Muhammed Speaks (Muhammed Konuşuyor) isminde ulusal bir gazete çıkartıldı.
Örgüt, ABD’de Afrikalı insanlardan oluşan bağımsız bir Siyah milleti oluşturma fikrini savunmaya başladı. İslam Milleti’nin Muhammed Speaks’in arka sayfasında her hafta yayınlanan programı, bu milletin ya ABD’nin içinde ya da dışında oluşturulacağından bahsediyor, federal hükümetin yüzlerce yıl köle emeğine karşılık ödenmemiş ücretin telafisi olarak Afro-Amerikalılara tazminat ödemesi gerektiğini söylüyordu.
1963’te İslam Milleti içerisindeki sorunlar Malcolm’ın üyeliğinin askıya alınmasına, sonrasında da Mart 1964’te örgütten çıkartılmasına neden oldu. Federal Soruşturma Bürosu (FBI) yereldeki polis ajanları ile örgütü izlemekte ve içine sızmakta idi. Bu, Malcolm X ile örgütteki diğer liderler arasındaki ayrışmanın daha da yoğunlaşmasına katkı sundu.
Malcolm X’in Katkıları
1964’te Afro-Amerikan Birliği Örgütü’nün ve Müslüman Camii Şti.’nin kurulması ile Malcolm X, kentteki Afro-Amerikan işçi sınıfına ve fakirlere işaret etmeye başladı. Kitlesel bir örgütlenmenin, geniş bir birleşik cephenin ve politik eğitimin gerekliliğine dönük vurgusu genel bakışını belirleyen unsurlardı.
Nisan 1964’te Hacca gitmesi ardından Malcolm, entelektüel ufkunu genişletmek ve ABD’nin başını çektiği kapitalist-emperyalist sisteme karşı Afro-Amerikanların yürüteceği yenilenmiş bir mücadele için ittifaklar kurmak amacıyla bir dizi Afrika, Ortadoğu ve Avrupa ülkesini ziyaret etti.
Temmuz’dan Kasım 1964’e kadar yaptığı diğer bir seyahatte de Malcolm, Afrika Birliği Örgütü’nün Kahire’de düzenlenen ikinci zirvesine katıldı. Burada sekiz sayfalık bir tebliğ sundu ve yeni bağımsızlık elde eden Afrika devletlerine Afro-Amerikanların kurtuluş hareketine destek sunmaları çağrısı yaptı.
Ayrıca Afrika Birliği Örgütü de bu mazlum milletin insan haklarını tanımaya dönük ABD hükümetinin itirazına karşı Birleşmiş Milletler’in yaptırımlar uygulamasını talep etmek için Afro-Amerikanların çilesini BM gündemine taşımaya çalıştı. Bu çaba, William Patterson, Paul Robeson ve W.E.B. Du Bois’in Yurttaşlık Hakları Kongresi’nin pratiğine dayanıyordu; kongre 1951’de “Soykırımı Suçluyoruz” başlıklı bir başvuru yapmışlardı.
2014’ün ortalarından beri kitlesel gösterilerde ve isyanlarda ciddi bir artış yaşanıyor. Bu olaylarda Afro-Amerikanların kolluk kuvvetleri tarafından öldürülmeleri, öldürenlerin ceza almamaları protestoların ana konusunu teşkil ediyor. Söz konusu protestolar, Missouri’de Ulusal Muhafızlar birimleri ile eyalet polislerinin müdahalesine maruz kaldı. Dahası polis departmanlarının Pentagon desteğinde askerîleştirilmesi tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşti.
Malcolm X hapisten çıktığı andan suikasta kurban gittiği ana dek bir örgütün parçası olarak yaşadı. O, Afro-Amerikanların kurtuluşunun özsavunma hakkı, anti-emperyalizm, panafrikanizm ve nihayetinde anti-kapitalizm dâhil her türden konuya dayanan bir militanlığa dönük kolektif bir çabayı gerektirdiğini biliyordu.
ABD’de ırkçılık karşıtı hareketi ileri taşımak için polis terörizmine ve katillere ceza vermeyen hukuk sistemine karşı mücadele eden halk güçlerinin örgütlenmesi ve bu örgütlülüğün pekiştirilmesi gerekiyor. Kurumsal ırkçılık, dünya kapitalist sisteminin mütemmim cüzü, ayrılmaz parçasıdır. Bu sisteme karşı sert bir muhalefet ortaya koymaksızın ırkçılıkla mücadele edilemez. Bu tespit, Malcolm X’in baki kalan mirasının bir parçası, onun bize öğrettiğidir.
Abayomi Azikiwe