Marksizmin Kanı ve Teri

Bir Kavuklu-Pişekâr Atışmasının Eleştirisi
Sempozyum, “birlikte içmek” anlamına gelen sympinein sözcüğünden türer. Eski Grek’te aristokratların düzenlediği ziyafetlerde felsefe, politika ya da şiirle ilgili belli bir konu hakkında yapılan tartışma toplantılarına verilen addır. Elde şarap kadehleri, ilgili meseleler tartışılır bu sempozyumlarda.
Bu açıdan 2-3 Şubat’ta düzenlenen Manifesto’nun 160. yılında Marksizmin Güncelliği başlıklı etkinliğin “sempozyum” olarak nitelendirilmesi bu yönüyle de yerindedir. Sempozyum sürecince marksizmin kanı ve teri orta sınıf solcular tarafından içilmiş, dinleyiciler kırmızı ya da beyaz şarabı tercih edenler olarak ikiye ayrılmaya zorlanmıştır.
Kırmızı şarapçılar (kan) EZLN’ciler, M. Kayaoğlu (Teori ve Politika), beyaz şarapçılar (ter) ise diğer isimlerle birlikte M. Çulhaoğlu ve tüm işçicilerdir. Marksizmin yüz elli yıldır döktüğü kan ve ter, bir kez daha, yeni bir orta sınıf işretinde şarap muadili tüketilmiştir.
Eski bir inançtır: kan ruhun taşıyıcısıdır. Emeğin kutsallığının belirlendiği günden beri bu taşıyıcılığın ter aracılığıyla olduğuna inanılmaya başlanmıştır. Orta sınıf solculuğu, sempozyumda oynadığı yeni ortaoyununda sahneyi kendince bölmüş, bir taraf kanı, diğer taraf teri savunur görünmüş, marksizmi bu maksatla iki yana çekiştirip durmuştur. Tartışma, marksizmin ruhunun kanla mı, terle mi akıp bugüne geldiği ile ilgilidir ve hiçbir zaman kan ve ter dökmemiş olanların bu vicdanî ve bilişsel zaaflarına ortak arama çabalarının bir ürünüdür.
Orta sınıf siyasetinin genel derdi, meramı budur: belli bir çelişkiye dışarıdan, tepeden bakmak, ihtiyaca göre çelişkinin bir tarafını tercih etmek ve onun yanında olarak söz konusu çelişkinin kendisini kesmesini, kendisine zarar vermesini önlemektir. Bu zararı en aza indirme yönündeki pratik çabada doğal olarak işçiler ve mazlumlar da bu işe ortak edilmek zorundadır.
Mesele emek-sermaye ya da işçi sınıfı-burjuvazi ise orta sınıf siyaseti aynı güzergâhtan dönemsel, sınıfsal ihtiyaçlarına göre belli bir tercihte bulunacak, bir süre emek yanlısı görünecek, ama bir yandan da sermayenin ideolojisini, aklını emek cephesinde işletmeyi sürdürecek, ona akıl verecek, emeğin vicdanı olurken sermayenin aklını hâkim kılmaya çalışacak, kendi terini işçinin terine katmayacaktır.
İşçicilik, en fazla, işçi sınıfının özünde bir sömürme güdüsünün var olduğuna ve bunun açığa çıkartılması gerektiğine, bu sömürünün de gene bir devlet formu kazanmasına bakar. Bu devlet formu tabiî ki işçi olmak istemeyenlerin fiilî iktidarı olacaktır. Sömürü, işçici siyaset aracılığıyla işçi sınıfına mâl edilir. Yani pratikte, işçicilik maskesi arkasında hareket eden sömürü ve gene burjuva ilişkilerdir.
İşçicinin aradığı “başka” bir “burjuva”dır (meselâ devlet). İşçici nezdinde, onun temsiliyetinde mücadele eden de bu “başka”dır. Pratikte işçici en fazla sömürmek, patron gibi olmak isteyenleri, en genel anlamıyla sorunlarını işçi olmakta bulup işçi olmak istemeyenleri örgütler.
Mesele ezen-ezilen ise orta sınıf siyaseti benzer şekilde sınırlarına ilişkin dönemsel gelişmeler uyarınca belli bir tercih yapacak, kendi sınırlarını aşması için ezilen yanlısı görünecek, kendisini kurtarması için ezilenlerin faaliyetine destek verecek, ama hiçbir zaman onun kanına kendi kanını katmayacaktır. Burada aşılması gereken sınır sınıfsal ise sınıfların yok olması isteği de buna göre dillendirilecek, sınıflar sömürü değil, zulüm üzerinden var kabul edilecek, bir süre sonra sınıf kavramının teorik ve politik sınırlar çektiği görüldüğünde “sınıf mınıf yok!” denilerek bu sınır da aşılacak, zulmün sömürüyle tarihsel ve toplumsal bağları kesilecek ve ezilenlere dışarıdan akıl verilecektir. Burada işleyen de ezenlerin aklı, ezilenlerin vicdanıdır.
Ezilencilik, son tahlilde, eni sonu ezilenin doğallığında bir zulmetme güdüsü olduğuna herkesi inandırmaya gayret edecek ve onu demokrasi oyununa ikna edecektir. Burada da içten içe faal olan zulüm ve devletlû ilişkilerdir. Ezilencinin aradığı “başka” bir “devlet”tir (meselâ burjuva demokrasisi). Ezilenci nezdinde, onun temsiliyetinde mücadele eden de bu “başka”dır. Ezilenci, en fazla zulmetmek, ezen (örn.: devlet) gibi olmak isteyenleri, en genel anlamıyla sorunlarını ezilen olmakta bulup ezilen (dinî, ırkî, cinsî, millî ve sınıfî) yanlarından kurtulmaya niyetlenenleri örgütler.
Teoride işçi ile mazlumun, sömürü ile zulmün ayrıştırılması, pratikte de bunların karşı karşıya getirilmesi sonucunda ne burjuvazide ne de devlette yaşanan gelişmeler anlaşılabilir. Bunun sonucunda işçilerin kendilerine zulmeden devleti, mazlumların kendilerini sömüren burjuvayı tanıması imkânsız hâle gelir. Orta sınıf solculuğunun güdümündeki siyasetin ayrı kompartımanlara yerleştirdiği iki dinamik, ihtiyaca göre, tarihsel ya da toplumsal bağlarından kopartılır. İçteki gizli devletçilik ve burjuvacılık, yaşanan maddî dönüşüm momentlerinden kaçırılır ve bu dönüşümlerden münezzeh bir yere taşınır. Bu da işçilerin ve mazlumların birlikte ve ayrı ayrı olarak somut sonuçlar üretmesine izin vermez. Devlet ve burjuvazi, işçiciler ve ezilenciler sayesinde ortalıkta cirit atacak alanlar bulmayı sürdürür. Sol, orta sınıfçılıkta karşılığını bulan bu iç gerilimi ile uğraşırken, devlete ve burjuvaziye karşı verilen mücadele de kesintiye uğrar. Bu ayrıştırma işlemi, ezilencilik üzerinden sınıfsal hareketin içinde “parti” olarak ortaya çıkacak hiyerarşinin oluşmasına, aynı şekilde, işçicilik üzerinden sınıfın diğer mazlumlarla ortaklaşmasına, yan yana gelmesine izin vermez. Örneğin işçiciler, bir sendikada sınıfı ezen ilişkilerin başat hâle gelmesine ses çıkarmaz, bir ezilenci de örneğin Kürt meselesinde oluşan sınıfsal ayrışmayı ve bu bağlamda biçimlenen politik hiyerarşiyi tanımaz.
İşçi sınıfı, marksizm açısından ezilenler başlığının bir alt unsuru değildir. Aynı şekilde mazlumlar da tek başına doğrudan sömürünün, sınıfın alt bileşeni olarak görülemez. “Toplumsal-tarihsel seyir içinde ezilenler hiyerarşize olmuş, dikine bir kol çıkarmış ve bunun adı da işçi sınıfı olmuş” denemez. Marksizm açısından sömürü zulme, zulüm sömürüye bire bir indirgenemez. Öncelikler, önce-sonra olan arasında yapılan tercihler burada belirleyici olamaz. “Sömürü önce, zulüm sonra” deyip her şeyi sömürüye indirgemek ne kadar hatalıysa, “zulüm önce sömürü sonra” deyip her şeyi zulme göre tanımlamak da hatalıdır. Bu hata, orta sınıfların zorunlu tercihleriyle alâkalıdır. Zulümden kurtulmak isteyen sömürmek istiyor olabilir, aynı şekilde sömürüden kurtulmak isteyenler zâlimler olabilir. Mesele eşitlenerek özgürleşmek isteyenlerle, özgürleşerek eşitlenmek isteyenler arasında tercih yapmak değildir. Tercih, bedeniyle kendisini yerde oluşturanlarla, kafasıyla kendisini gökte oluşturanlar arasındadır. Asıl mesele, yerle gök arasında devrim yapmak, sosyalizmi kurmak ve komünizme kapı aralamaktır.
Marksizm, Fransız Devrimciliğinin eşitlik-özgürlük kurgusunu bozan değil, onun bozulduğu dönemin teorik ve pratik devrimciliğidir. O, materyalist teorik yaklaşımıyla sömürü ve zulmün maddî, nesnel dinamiklerini ve sebeplerini çözümler. Hem devlete hem demokrasiye eşit mesafede olmayı öğütleyen Marx’ın siyaseti ortada olmak, orta yolculuk yapmak, orta sınıflara seslenmek gibi sonuçlar vermişse de bu, Marx’ın marksizminin ihtiyaca göre saklanılacak bir sığınak ya da sırtını yaslayacak bir duvar olarak görülmesinden kaynaklanır. Bu anlamda Marx, kendi ifadesiyle de, marksist değildir.
Sömürü ve zulüm, tek başına mutlak başlangıç noktaları olarak ele alınamaz. Teorik açıdan böylesi bir başlangıç noktası belirlemenin anlamı yoktur. İkisinin birleştikleri ve ayrıştıkları yerler belirlenebilir sadece. Örneğin Manifesto, işçi sınıfını bu bileşkenin en temel unsuru olarak selâmlar, ama bu dâima 1848 gerçeğinin bir biçimde süreceği anlamına gelmez. Yani işçi sınıfı, mazlumlar ordusunun her dâim generali olmaz, aynı şekilde mazlumların her yerde sömürüyü muhatap alması beklenemez.
“[…] Ancak bugün söz konusu (sınıflar) mücadele(si)nin, sömürülen ve zulmedilen sınıfın (proletaryanın), aynı zamanda tüm toplumu sömürü, zulüm ve sınıf mücadelelerinden sonsuza dek kurtarmadan kendisini sömüren ve kendisine zulmeden sınıftan (burjuvaziden) kurtulamayacağı bir aşamaya gelmiş olduğu fikri -bu temel fikir özellikle ve sadece Marx’a âittir.” [KM, 1883 Almanca Baskıya Önsöz, s.88]
Engels’in bahsini ettiği işçi sınıfı özelinde sömürü ve zulme karşı mücadelenin kesişmesi mutlak değildir. Ama genelde idealize edilen budur. Tartışma da bu yöndedir. “Ben her zaman özgürlük adına eşitliğe karşı mücadele ettim.” diyen Karl Popper’dan feyz alan Kayaoğlu ile başörtüsü mevzuu ile ilgili olarak “komünistler her özgürlüğü desteklemez.” diyen partinin teorisyeni olan Çulhaoğlu, tartışmanın orta sınıf solculuğundaki karşılıklarıdır.
Marx’ın 1860 tarihli Karl Vogt’a yazdığı mektubunda Manifesto’nun yazım sürecine ilişkin şu değerlendirmesi, sempozyumda toplumsal devrim-politik devrim ayrımında ikincisini tercih eden ve ona gökte kurduğu teorisine tâbi olmayı emreden M. Kayaoğlu’nun metafizik âleme fırlatıp attığı politik devrim’ciliğine ithaftır:
“Görevimizin herhangi bir ütopyacı bir sistemi gerçekleştirmek olmayıp, gözlerimizin önünde yer almakta olan toplumsal devrimin tarihsel sürecine bilinçli olarak katılmak olduğunu, herkes tarafından anlaşılabilecek bir biçimde açıkladık.” [Marx-Engels, Komünist Manifesto, Sol Yay., Kasım 1993, s. 182.]
Politik iktidarı için mazlumları bir araç olarak gören ezilenciler ile toplumsal hâkimiyeti için işçi sınıfını araç olarak gören işçicilerin kapışması basit bir alan mücadelesidir esasında. Toplumsal devrim-politik devrim ayrımını kendi öznel şahsında sonsuza uzatanlar, politik iktidarın toplumsal devrimin tarihsel süreci içinde bilinçli olarak oluşmasına engel (ezilencilik); politik devrimin toplumsal değişime tâbi kılınmasına (işçicilik) neden olurlar. Buradaki kapışma, eşitlikle özgürlüğün, sömürü ile zulmün, tarih ile toplumun, devletle demokrasinin kapışmasıdır.
Bir diğer ithaf da Manifesto’daki “devlet zoru” ifadesinin yanlış çevrildiği tespiti üzerinden işçi sınıfının bugünkü devleti savunması için gerekli teorik rasyonaliteyi üretmeye çalışan, bunu yaparken toplumsal devrimi idealize etmek adına politik devrimi mas eden Metin Çulhaoğlu’ya:
“Bununla birlikte, ona [Manifesto’ya] Sosyalist Manifesto diyemezdik. 1847’de, sosyalist denilince, bir yanda çeşitli ütopyacı sistemlerin yandaşları: her ikisi de şimdiden salt mezhep durumuna düşmüş, giderek ölmekte olan İngiltere’de ovıncılar, Fransa’da furiyeciler; öte yanda, her türden yamacılıkla, sermayeyi ve kârı hiçbir tehlikeye sokmaksızın, her türlü toplumsal bozukluğu düzeltmeyi taslayan çok çeşitli toplumsal şarlatanlar, her iki durumda da işçi sınıfı hareketi dışında ve destek için daha çok ‘eğitilmiş’ sınıflara güvenen kimseler anlaşılıyordu. İşçi sınıfının hangi bölümü salt siyasal devrimlerin yetersizliğine inanmış ve toptan bir toplumsal değişmenin zorunluluğunu ilân etmişse, işte o bölümü o sıra kendisine komünist diyordu.” [KM, s. 92.]
Zulüm sınırlarla, sömürü sınıflarla ilişkilidir. Mazlumların derdi sınırlar, sömürülenin derdi sınıflardır. Her ikisinin yekpare birer bütün olarak mücadeleye dâhil olması mümkün değildir. Sınırlara yüklenen sınırsız-ortak mazlumlar sınıfsallaşarak sınırlarını; sınıflara yüklenen sınıfsız-ortak sömürülenler mazlumlaşarak sınıfsallıklarını görürler.
Ezilenciler, zâlimin sınırlarını tanırlar ancak bu sınırlarda örtük olan sınıflar mücadelesini ve zâlimlerin sahip olduğu sınıfsal niteliği ciddîye almazlar. İşçiciler, burjuvazinin sınıfsallığını görürler ancak sınıflar içinde işleyen zâlim-mazlum çatışmasını ve burjuvazinin zâlimliğini ciddîye almazlar. İşçinin mazlum (maoizm), mazlumun işçi (troçkizm) statüsünde değerlendirilmesi orta sınıfların marksizminin iç gerilimidir.
* * *
İşçicilik > Ezilencilik
Ter > Kan
Sömürü > Zulüm
Eşitlik > Özgürlük
Ahlâk > Hukuk
İç Hukuk > Dış Ahlâk
Sınıf(sızlık) > Sınır(sızlık)
Yer > Gök
Tarihsel > Toplumsal
Toplum > Tarih
Emek > Sermaye
Üretim > Tüketim
Mülkiyet > Rekâbet
Avrupa > ABD
Devlet > Demokrasi
Meta > Para
[Bu tablo, ezilencilik ile işçiciliğin önem verdiği, ideolojik, pratik sözcülüğünü yaptığı, teorik olarak ağırlık vermek zorunda kaldığı ve marksizmi kendi meşrebi ve mezhebi ölçüsünde böldüğü kavramların listesini vermektedir.]
Marksizmin bilimsel teorik faaliyeti zorunlulukları tespit etmekle ilgilidir. Zorunluluklar tümüyle maddîdir ve bu anlamda bilincin, aklın dışındadır. Bu zorunluluklar, o aklın ve bilincin sınırları dâhilinde insanî, öznel bir dile tercüme edilir ve ihtiyaç hâlini alır. Zorunluluklardır ihtiyaçları belirleyen. Bu ihtiyaçlar bir yanılsamayla birlikte gelir. Öznenin özgürce seçim yapma imkânlarını içinde barındırdığı varsayılır. Bu tercümede zorunluluğun zorunluluk olarak bilince çıkamamasının sebebi öznenin fiilî, maddî direncidir. Özne kendi muhafazası adına yedek boş bir oda açar zorunluluğun yanında ve oraya sığınır. Robin Hood’un zorunlu olarak sığındığı Sherwood ormanı bir ihtiyaç olarak görünür ki Robin kendi öznel faaliyetine alan açabilsin. Zorunluluk, halk tâbiriyle “kader” her şeyi örtmüşse kıpırdayacak yer de yoktur. İhtiyaç olarak belirlendikten sonra Robin tercihen bir gün ormanda, bir gün şehirde olabileceği yanılsamasına kolaylıkla sarılacaktır. Oysa bilimsel olarak zorunluluklar işler hayatta. Orta sınıfın ihtiyaç ve tercih olarak kendi diline tercüme ettiği zorunluluk bir süre hükmedilmiş, kontrol altında bir oyun unsuruymuş gibi görünür, ta ki kendi hakîkîliğini akla dayatana dek.
Orta sınıflar kendilerine âit dinamik, kimi zaman bir o kadar durağan sınıf bilinciyle hareket ederler. Çelişkiyi masaya yatırıp ona üstten bakmalarının, kendi ihtiyaçlarına göre belli bir tercihte bulunmalarının gerekçesi budur. Maddî, sınıfsal zorunluluklarla orta sınıflar aşağı ve yukarı doğru sürekli salınırlar. Bu salınımdan kurtulmanın en kolay yolu, bu hareketi belli bir noktaya sabitlemek ya da hareketin kendisini rutinleştirmektir. Her iki yöntem de fiilî gerilimleri, çelişkileri ve çatışmaları asgarî düzeyde etkisiz kılmak (zulüm) ya da onları istismâr etmek (sömürü) amaçlıdır. Bir marksistin ise tüm gerilimlere, çelişkilere ve çatışmalara yönelik yaklaşımı teorik açıdan nesnel olmalıdır.
Orta sınıf solculuğu işçi yanlısı ya da mazlum yanlısı olabilir. Ama sadece yanındadırlar bu dinamiklerin. İçlerine girmezler, orada yanmazlar, onları kimi zaman istismâr (sömürü) ederler, kimi zaman da bastırırlar (zulüm). Sobayı ya da maşayı sevmek gibidir bu. Ateşin içine girmektense yanmamak için sobayı sevmek, ondan yana olmak daha hayırlıdır her zaman.
Çelişkinin bir tarafı olmakla orta sınıf solculuğu çelişkiden münezzeh ve azade kılar kendisini. Kaçacak odalar açar böylelikle. Düelloda ortada durarak ayakta kalanın kucağına koşacak ânı kollar dâima.
Çelişkinin tek taraflı olarak kilitlenmesi, yani salt emek ya da mazlum yanlısı olmakla çelişkinin kendisini kesmemesini sağlar. Emek-sermaye ya da ezen-ezilen çelişkisinde orta sınıf solculuğunun tarafgir yaklaşımı hiçbir meseleyi hâlletmez. Çelişkinin taraflarını çelişkinin bizzat maddî gerçekliğinden kaçırarak tarafların bu çelişkiden öğrenmesini, onun seyrine göre mevzîlenmesini ve politik bir hat çekmesini engeller. Esasta çelişkinin her iki tarafına basan bu tip solculuk birisinin vicdanı, birisinin aklı olmak dışında bir şey yapmaz. Bir ayağı vicdana, diğer ayağı akla basar ve bu sayede ikisi arasındaki gerilimden de kendince kurtulmuş olur.
Bu kaçışın politik sonucu şudur: ezilenci ve işçici politika, devlet ve burjuvazi arasındaki durumsal sürtüşmelerde bir taraf olur, meta-para, buna bağlı olarak mülkiyet-rekâbet meselesinde bir tarafa koşulsuz hizmet eder. Kendi varlığını nereden bulduğunu hiç sorgulamayan bu iki anlayış, ya burjuvazinin sağı ya da devletin solu olur ve burjuvazinin soluyla devletin sağına küfür etmekle ömrünü geçirir.
Mazlumlar ve işçiler ilgili çelişkilerden azade ve münezzeh değildirler. Onlar da yaralanırlar, terbiye edilirler, disipline olurlar, dağılırlar, toplaşırlar, hiyerarşize olurlar, eşitlenirler ya da bağımsızlaşırlar. Ama orta sınıf solculuğu bu dinamizmi kendi sınıfsal ihtiyaçlarına göre asgarîye indirir, kendisine sabitler ve ihtiyacına göre etkisizleştirerek kendi bekâsı adına sözkonusu dinamizmden kaçar.
Sempozyumda beyaz ya da kırmızı şarap tercihlerini teorize etmek için çabalayanlar ortak bir kaderi paylaşırlar. EZLN’ciler karpuz misali, “kan akmazsa para yok”, işçiciler “ter olmazsa meta yok” biçiminde özetlenebilecek yaklaşımlarını kendi reyonlarında takdim etmişlerdir. Tartışma daha çok dükkâncılar ile market sahipleri arasındaki mahalle kavgası biçiminde yaşanmıştır.
Ezen-ezilen arasındaki çatışmada ezilen ezilencinin gözünde yekpare, bütünsel ve sınır’sızdır. Yanılsama şuradadır: saf tuttuğunuz, yanında olduğunuz ezilen su sızdırmaz birey-özne gibidir. Buradaki birey-özne orta sınıf solculuğunun ideolojik tasarımıdır. Son tahlilde ezilenci kendi bütünlüğünü ezilenlerde bulur. Kendisine âit tam bireylik orada vücudlanır. Ezilenler ezilenciler için aklın tüm yaralarının merhemidir. Kendi sınır’sızlığı, özgürlüğü için ezilenler sınırsız olmalıdır. Sınıf, sınır oluşturacağından silinmeli ya da ezilenlerin sıradan bir bileşeni olmaya indirgenmelidir. Kayaoğlu’nun eski bir yazısında belirttiği üzere, “proletarya diktatörlüğü” de 1871 devriminin marksizme kattığı önemsiz bir hatadır esasında.
İşçi sınıfı-burjuvazi arasındaki kavga için de benzer bir sorun vardır. İşçici için yanında olduğu güç olarak işçi sınıfı yekpare, bütünsel ve sınıf’sızdır. Kendi bireyliğinin ideolojik tasarımı bir işçi’de resmedilir. Bu, işçi olmayan bir işçidir. Sınıf’sızdır. Burjuvanın felsefî “birey” kurgusu orta sınıf solculuğunda işçi’de ete kemiğe bürünür. Zaten Çulhaoğlu’nun iki sene önce dillendirdiği üzere, “üretim süreci içindeki ayrıksı konumu bir yana, işçi sınıfı şu anda ideolojik ve kültürel açıdan büyük ölçüde orta sınıflaşmıştır.” İşçici için “işçi” sadece eksik ruhunun tamamlanmış hâli ve tüm vicdanî yaralarının merhemidir.
Özde her ezilenci sömürüyü, her işçici zulmü gizler ve onlara hizmet eder. Her iki anlayışa karşı verilecek mücadele sömürü ve zulme karşı mücadeleye eşlik eder. Sınırsız ve sınıfsız bir dünya için bu zorunludur.
Eren Balkır

Devlet ve Demokrasi Arasında Sol

“Zaten bütün program (Gotha Programı), bütün demokratik lafazanlığına rağmen, bir uçtan bir uca Lassalle’cılar mezhebinin devlete kölece inanma mikrobuna bulaşmıştır, ya da, bundan daha iyi bir şey olmayan, demokrasi mucizesine inançla doludur; daha doğrusu, program, ikisi de eşit olarak sosyalizmden uzak olan bu iki cins mucizeye inanma arasında bir uzlaşma teşkil etmektedir.”[1]
Marx’ın bu sözlerini takip eden yıllar boyunca durum pek değişmemiştir. Sol, “demokratik lafazanlık” ve “devlete kölece inanma” arasında salınıp durmuştur. İki mucizeye de eşit mesafede uzak olan sosyalizmse daima devrime ihtiyaç duymuştur.
Devrim, devlet ve demokrasinin tıkanma ve kırılma momentlerinde gerçekleşmiştir. Devrim bu anlamda devlet ve demokrasinin dönüşüme açıldığı durumlarda varlık alanı bulur. Bu açıdan, devlet ve demokrasinin değişim/dönüşüm sürecinin içindedir. O, devlet ve demokraside yaşanan değişim/dönüşüm süreçlerinin içinde fiilî olarak oluşur. (I. Enternasyonal’de Bakunin ile yapılan tartışmalarda bu merkezî bir konudur. Marksistler Enternasyonal’i devrim ocağı olarak örgütlemek niyetindedirler. Anarşistler ise faal birimleri geleceğin toplumunun arketipi olarak görmek, onları geleceğin örülmesinde kullanılan tuğlalar olarak anlamakta ısrarcıdırlar.)
Sol devrimi, genelde, değişim/dönüşüm sürecinin bitim noktası olarak görmektedir. Bu nedenle kendisini ya doğrudan bu sürecin kendisi ya da sürecin doğal sonucu olarak değerlendirmektedir. Devrim, sürece dışsal görülmektedir. Sürecin yönünü, niteliğini ve hızını değiştiren dışarıdan bir müdahale olarak anlaşılmaktadır. Bu da, tabiî ki, dışsal bir öznelliği talep eder. Devrimin dışsal bir olgu olduğunun düşünülmesi, her değişim/dönüşüm momentinde politize olan birey, grup ya da sınıfların kendilerini politize eden gerçeği de karşılarına almalarının bir sonucudur.
Devrime dönük fikriyat, süreç içinde giderek birey eksenine doğru kaymıştır. Bireysel algı ve anlayışın dinamizmine kurban edilen devrim, zamanla bu dinamizmin sınırlarına tâbi kılınmıştır. Yoksullukla mücadele eden bir kişi bu mücadeleyi, yoksulluğu doğrudan koşullayan nedenlere karşı mücadeleden soyutlamaya başlar. O kendi pratiğini sadece yoksullukla sınırlar ve iktisâdî meselelerin dönüşüm seyrini izler. Kendisini belirleyici bir kesit olarak alan birey-özne hasımlarını da buna göre sınıflandırıp kategorize eder. Kendisini yoksullaştıran unsurlar devrimci mücadelenin konusudur. Devrim onun için süreci sona erdirecektir. Apolitizm ve anti-politizme de kapı aralayan bu devrim’ci bakış, devrimin salt kopuş olduğunu düşünerek, bütünsel yıkıma yönelir. Acıyı ortadan kaldırmak isterken, tüm bedeni yok eder.
Bu bağlamda geçmiş devrimlerin bugüne aktarımında da belli bir kasıt mevcuttur. Devrimlerin fikrî düzeyde sürekliliği devrimlerin tarihsel oluşlarında edindikleri kopuşsal niteliklerini siler. 1789, 1871, 1917 vd., süreklilik bağlamında değerlendirildiği ölçüde, gerçekleştikleri tarihsel-toplumsal dönem dâhilinde edindikleri kopuşsal niteliklerini yitirir. Kan ve baruttan oluşan toz duman gitmiş, geriye belli ahlâkî, düşünsel ve teknik ana başlıklar kalmıştır.
Örneğin modern demokrasi fikrinin 1789’da canlandığı iddia edilir ama o devrimde mücadele eden devrimciler en fazla kendilerini “cumhuriyetçiler” olarak nitelemişlerdir. Bugünün demokrasicilerine ise, Eski Grek’ten bugüne, yüce bir ideal olarak sürüp gelen “demokrasi”yi kutsallaştırmak düşmüştür. Onlar, 1789’u yüce demokrasi ideali için istismâr etmişlerdir.
Premarksistler ise marksizmi bu geleneksel hatta dâhil etmekte bir beis görmemişlerdir. Marksizmin “proletarya diktatörlüğü” kavramını ya dar bularak yırtıp atmışlar ya da onu en geniş demokrasi tanımı olarak görüp kutsamışlardır. Onlara göre Bastille’e yürüyenlerle Paris belediyesine yürüyenler aynı kişilerdir. Hepsi de demokrasiyi somutlamak için savaşmışlardır.
Paris Komünü’nün Fransız Devrimi sürecini devrime uğrattığını görmeyenler marksist değildirler. Çünkü marksizm tam da bu devrim denilen kırılmada var olur. 1871, 1789’un inkârıdır.
Bu tür tarihsel momentleri anlamayanlar onları öznel-şahsî müdahaleler olarak görüp tarih dışına atmaktadırlar. Benzer bir sonuca, bu tür devrimleri tarih üstü bir değerselliğe taşıyanlar da ulaşırlar. Devrim momentlerini yerin dibine geçirenlerle onları göğe çıkartanlar aynı ananın çocuklarıdır.
Öyleyse devrimlere kendi tarihsel-toplumsal bağlamları dâhilinde anlam yüklemek gerekir. Ama bu noktada belli bir sürekliliği gözetmek zorunludur. Süreklilik kapitalizmin verili maddî gerçekliği ile ilişkilidir. Bu nedenle, devrimlerin sürekliliği zorunlu olarak kapitalizmin maddî varlığı ile sınırlı ve tanımlıdır. Kapitalizme yönelik devrimci teorik çalışmanın meşru zemini de burasıdır. Buradaki ölçü (ayraç), kapitalizmin devleti ve demokrasiyi daha iyi yönetmesini isteyenlerle, kapitalizmi kökünden kazıyıp atmak isteyenleri birbirinden ayırır.
Çektiği acıların nedenini kapitalizm olarak belirleyen bir kişi, kolaylıkla, kapitalizm öncesi üretim biçimlerine de yönelebilir. Komünizm, temelde, bu tür bir yönelimi ifade eder. Sosyalizm ise acıların toplumsal bütünlük dâhilinde çözümlenmesini öneren aydınlanmacı geleneğe dayanır.
Marksizm, her iki politik-ideolojik yönelimle ilişkide gelişmiştir. Onlarla ikame edilemez ama onların belli dönem ve durumlarda aldıkları biçimlerin içinde politik bir güç olarak yer almıştır. Bu anlamda, marksizmin tarihsel süreklilikte gelişen sosyalizm veya komünizmle tanımlanması sorunludur. Mücadelenin öznesinin birey eksenine kaydırılması sözkonusu ideo-politik yönelimleri de bireyin çoğulluğuna ikna eder. Sınıf da, halk da bireysel kurgulara dönüştürülür ve her kurgu meşruiyetini marksizmin bir parçasından alır.
Yabancılaşma ile ilgilenenler bireyi yüceltirler, emekle uğraşanlar üretimi kutsallaştırırlar, toplumsal insanı görenler kendi bireyliğine özgürlük alanı açan bir sosyalizm tasavvur ederler. Hepsi de bir tür antikapitalist hareketlilik içinde yoğrulurlar.
Marx, kapitalizmi ve onun iktidar alanlarını görmeyen sosyalizm ve komünizmleri eleştirerek ilerlemiştir. Kapitalizmden sınıfsız-sömürüsüz bir düzene doğru dönüşümün tarihsel yasalarını belirledikten sonra, öngörülerini fiilî politik alandaki kapitalizm karşıtı ideo-politik yaklaşımlarla isimlendirmiştir. Bu anlamda Marx, yukarıda bahsedilen ölçünün (ayracın) bizatihi kendisidir.
Kendi kişisel-öznel acısının sona erdiği ân olarak tasavvur ettiği devrim, sosyalizm fikrini de biçimlendirir. Birey eksenli politik yönelimler sınıfçı ya da halkçı dinamikleri de parçalayarak dönüştürür. Bunlar da sınıfın ya da halkın acılarına son verecek bir moment olarak devrimi idealize eder. Oysa devrim, devlet ve demokrasideki dönüşümün bir ürünüdür ve tarihin sonu (ya da başlangıcı) değildir. O sadece dönüşüm sürecine dâhil olan kitlelerin acılarını, gene o dönüşümün ürünü olan araçlarla ortadan kaldırma iradesidir.
Bu nedenle devlet ya da demokrasiden birinin tercih edilmesi ile mutlaklaştırılması (amaçlaştırılması) karşı-devrimciliktir. Bu kavramların a priori mutlak bir önemi yoktur. Önemli olan, sadece devrime doğru örgütlenen dönüşüm sürecidir. Ne devlet ne de demokrasi, tek başına, devrime tercih edilebilir. Devrim, devlet ve demokrasideki dönüşümün öznesinin sınıfsal niteliğindeki farklılaşmayı ifade eder. Tam, gerçek bir devletin demokrasiye hâkim olması ya da tersi bir durum devrim değildir. Bu nedenle, gerçek bir devlet ya da demokrasi tanımı ile hareket etmek devrimci olmayı garantilemek bir yana, onu engeller. Devrime öznel idealist anlamlar yüklemek, devlet ve demokrasiden birini yüceltmenin bir sonucudur. Bu da, sınıf gibi kolektif dinamiklerle değil de bireyci burjuva ideolojisiyle düşünmekten kaynaklanır.
* * *
Devlet ve demokrasi politikanın iki temel alanıdır. Buradaki değişim/dönüşüm süreci politik öznelerin aslî konusudur. Politik alanda duran bir özne sadece bu iki alanda yaşanan süreci anlamak ve dönüştürmekle yükümlüdür. Her politik özne, sürecin içinde olmakla değişim/dönüşümü birebir yaşar ve zamanla sürecin kendisi olma gayretinde olanlar devrimin fiilî ilerleyişindeki momentleri görmezler. Sürecin doğal sonucu olarak kendilerini biçimlendirenlerse hareketi kendi varlıklarına zarar vermeyecek bir hatta doğru çekmek isterler.
Bernstein “hareket her şeydir, nihaî sonuç hiçbir şeydir” derken kendi açısından haklıdır. O her türlü hareketliliğin verili statükoyu ve yapısal ilişkileri çözümleyeceğini düşünmektedir. Oysa her Âdemoğlu gibi o da hareketin zaman-mekânsal boyutunu birebir anlayamaz. Anladığı, gördüğü ve önemsediği şey, hareketin içindeki değişimler ve hareketin öznesi olan unsurların nitel/nicel dönüşümleridir.
Marx’ın Gotha Programı için sarf ettiği sözler bu yönüyle değerlendirilmelidir. Devleti ve demokrasiyi başat kabul eden ve onları teorik/politik mücadelelerinin merkezine yerleştirenler, hareketi kendi değişim/dönüşüm algılamalarına göre anlamakta ve ona uygun biçimde bölümlendirmektedirler.
Bir kesim, Marx’ın kapitalizme atfettiği “devrimci” niteliğe; bir başka kesim, sosyalizmin “ilericiliği”ne yaslanır. Oysa Marx, alıntıda aktarıldığı üzere, sosyalizmi devletçilik ve demokrasiciliğin uzağında tutar. Her iki olguyu da, kapitalist süreçler dâhilinde anlar ve onların kapitalizmin ortadan kaldırılması yolunda yeniden örgütlenmesini öğütler. Ama bu yeniden örgütlenme meselesi, değişimin diyalektiğinden ve sınıf mücadelesinden azade değildir. Yeniden örgütlenmenin doğal sonucu olarak farklı devlet ve demokrasi anlayışları ortaya çıkacaktır ve bu iki kavram, teoride ve pratikte, eskisi gibi kalmayacaktır. Bu noktada kapitalizme dönük bakış önem arz eder.
Eğer kapitalizm devrimci ise onun neden olduğu dönüşümlerin sonucunda devrim tarif edilir. Kapitalizme göre sosyalizm ilerici ise devrim ilerlemenin ilk işaret fişeği olarak görülür. Bu noktada sosyalizmin ilericiliği, doğal olarak, kapitalizm dışı zannedilen ama aslında tümüyle burjuvazinin belirleniminde olan düşünsel pratik tarafından saptanır. Kapitalizmin devrimciliği salt geçmiş dönemi yıkmak üzerinden tarif edilirse tarihseldir. Çünkü geçmiş dönemi yıkmak geçmişten daha geri sonuçlar üretebilmiştir.
Tüm bu söylenenler politikanın gerçeğine aktarıldığında birbirinden farklı sonuçlara neden olmaktadır. Politikanın gerçeği devlet ve demokrasiden müteşekkildir. Bunlar üzerinden her iki kapitalizm eleştirisi devlet ve demokrasideki değişim/dönüşüm süreçlerine farklı açılardan yaklaşmaktadır. Sonuçta da Marx’ın vurguladığı sonuç ortaya çıkar: her iki olguya dönük inancın uzlaştırılması.
Lenin’le birlikte uzlaşma tarihsel/toplumsal anlam ve bağlamını yitirmiştir. Lenin ve Ekim Devrimi kendi gerçeklikleri ile sözkonusu uzlaşmayı sona erdirmiştir. Artık devlet ve demokrasiye ilişkin algılamalar ve hareketlilikler birbirinden ayrı kanallardan akmaya başlamıştır.
Kapitalizmin sürekliliği ile birlikte devlet ve demokrasi kavramları da soyutta ve somutta farklı anlamlara bürünmüştür. Eski Grek’ten günümüze gelen bu kavramlara giydirilen anlamlar kapitalizmin kendi iç dönüşüm süreci boyunca sürekli değişmiştir.
Tarihsel olarak sol bu dönüşümün kapitalizm içi gerçekliğinde varlık alanı bulmuştur. Devlet ve demokrasi arasında salınarak gelişmiş ve bu iki alanın her biriyle kendisini tanımlamıştır. Marksizm ise her iki kavramın temelindeki hareketliliği analiz ederek onları neden değil, sonuç olarak görüp bu salınıma son vermiştir. Bu anlamda marksizm, solun kendi içinde yaşadığı devrimin adıdır.
Devrimin kopuş/süreklilik ikilemi içinde tanımlanmaya çalışılması tümüyle diyalektik bir analize muhtaçtır. Bu açıdan marksizmin sol politikadaki devrim oluşu kopuşun sürekliliği ve sürekliliğin kopuşu olarak tanımlanmalıdır. Burada mutlak sabit bir nokta belirlemek güçtür. Solun devrimci dönüşümü olarak marksizmin teorik ve politik pratiği her aşamada solun bütününe yönelik bir mücadeleyi öngerektirir. Marksizm her iki alanda da solun dönüşmesini talep eden dinamikleri örgütlemelidir. Onların somut ifadesi olmalıdır. Ama diğer yandan da, solun devlet ve demokrasi ile ilişkili olarak yürüttüğü kolektif mücadelelerin sürekliliğini de sağlamalıdır.
* * *
“Devletin ortadan kalkmasının, demokrasinin de ortadan kalkması anlamına geldiği, devletin sönüp gitmesinin demokrasinin de sönüp gitmesi olduğu sürekli unutuluyor.”[2]
Lenin devletle demokrasi arasındaki organik ilişkiye vurgu yaparken şunları da söylüyor:
“Demokrasi azınlığın çoğunluğa tâbi olmasıyla özdeş değildir. Demokrasi azınlığın çoğunluğa tâbi olmasını kabul eden bir devlettir, yani bir sınıfın diğerine karşı, nüfusun bir bölümünün diğerine karşı sistematik zor uygulaması için bir örgüttür.”[3]
Sınıf mücadelesinin kabul edilmesinin marksist olmaya yetmediğini, bunun proletarya diktatörlüğüne kadar genişletilmesi gerektiğini söyleyen Lenin, işçi sınıfının hâkim olduğu dönüşüm sürecinin nesnel olarak devlet ve demokrasinin aşılmasını beraberinde getireceğini söyler. Buradaki sorun, devlet ve demokrasinin devrim sonrası dönüşümünün araçsallaştırılarak kullanılmasıdır. Toptan red değil, her iki alanın kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde, dönüşüm süreci dâhilinde, amaç olmaktan çıkartılması sözkonusudur.
Devrim ayracı budur: devrim öncesinde devleti ve demokrasiyi amaçlaştıranlara karşı mücadele edilir. Devrim sonrasında ise bunların ayrı ayrı amaçlaştırılması proletarya nezdinde somutlaştırılır ve sönümlenmelerine dek araç olarak değerlendirilir.
Örneğin devrim öncesinde parlamento onu amaçlaştıranlara karşı mücadele etmenin bir alanıdır. Devrim sonrasında ise önceki mücadele birikiminin somutladığı sonuçlar üzerinden dönüştürülür.
Demokrasi içine dönük devrimci müdahaleleri devlet de yapabilir. Devlete dönük devrimci müdahaleler demokrasi başlığı altında toparlanabilir. Devrimciler bu ikisine uzak durmalıdırlar. Onlar, ne devletin yıkılması için demokrasiye biât etmeli ne de demokrasinin kaosuna son vermek için devletleşmeyi tercih etmelidirler.
Ama her iki alandaki değişimleri de görebilmelidirler. Kapitalizmin her iki alanda neden olduğu sonuçları devletin ya da demokrasinin yaşaması için analiz etmemelidirler. Demokrasi yanlıları, günümüzde kapitalizmi bu bağlamda eleştirmekte, tekelciliğin demokratik açılımlara izin vermediğini iddia etmektedirler. Bir diğer kesim de kapitalist piyasanın neden olduğu kaosun devleti paramparça ettiğinden yakınmaktadır. Sol da bu iki hat arasındaki gerilimli alanda var olmaya çalışmaktadır.
Proletarya diktatörlüğü bu gerilime marksizmin sunduğu tek alternatiftir. Onda devlete ve demokrasiye dâir tüm tarihsel-toplumsal birikim hem vardır hem de yoktur. Kopuş üzerinden bakıldığında geçmişten eser kalmamıştır. Süreklilik dâhilinde bakıldığında ise hâlâ varlığını koruyan bir yığın unsur mevcuttur. Buradaki mesele kurumların ve ilişkilerin dönüşümüdür. Devrim de bu dönüşüm süreci dâhilinde aranmalıdır.
Kapitalizm eleştirisi mutlaklaştırıldığı ölçüde devlet ve demokrasi de mutlaklaştırılır. Bunun tersi de doğrudur. Üretim süreçlerinin önünde engel olarak görülen devletler ve demokrasiler kapitalizmin sonsuzluğuna işaret eder. Bu nedenle devlet, demokrasi ve kapitalizm birlikte değerlendirilmelidir. Biri diğerine tercih edilmemelidir.
Kapitalizmin gelişmesiyle demokrasinin gelişeceği ve bunun da eski devlet ilişkilerini dönüştüreceğine ilişkin düşünce yalandan ibarettir. Bu, belli bir zaman-mekânsal kesite âit ampirik sonucun teorisize edilmesinden başka bir şey değildir. Bu durum, örneğin, Fransa’da yaşanmıştır ama böyle diye, her yerin Fransa gibi olduğunu zannetmek yanlıştır. (Bugün küresel kapitalizmin tekelci kurumlarına karşı mücadelede Avrupa’nın, özellikle Fransa’nın önemli bir nokta olduğunu düşünenler mevcuttur.)
Politik gerçeklikte kapitalizme dâir gelişmeler devlet ve demokrasi bağlamında görülebilir. Bir iktisâtçı sıcak para akışındaki değişimlere bakarak kapitalizmin yönelimlerini anlayabilir ama politik mücadele veren herkesin iktisâtçı olması gerekmez. Onun muhatabı, dolaylı ya da dolaysız olarak, devlet ve demokrasidir.
Mutlak bir demokrasi tarifi yaparak onu devlete karşı çıkartanlar yanılmaktadırlar. Çünkü kapitalizmin hâkim devlet biçimi, Lenin’in de dediği gibi, bir devlet olarak demokrasidir. Burjuvazinin 1789’daki halk iktidarı idealini sonuna kadar götürmek isteyenler demokrasiyi kutsallaştırmakta ve sınıflar mücadelesinden azade bir halk, hattâ sınıf tarifi üzerinde temellendirmektedirler. Demokrasi, sınıflar mücadelesinden azade değildir. Zaten belki Ortaçağda değil ama kapitalizm koşullarında sınıf mücadelesini gizlemenin bir aracıdır. Sınıf mücadelesini ortadan kaldırmak için demokrasinin kullanılması ise başka bir şeydir. Bu da sözkonusu kavramın dönüştürülmesini var sayar.
Toplumsal siyaset bağlamında devleti tanımlayanlar da demokrasiyi mutlaklaştırma eğilimindedirler. Bunlar mutlaklığı devletle anlamlandırmaktadırlar. Demokrasinin sonsuzluğunu devletle güvence altına almak istemektedirler. Bu konuda işçi sınıfı da istismâr edilebilir, burjuvazi de.
* * *
Devlet ve demokrasi geriliminde biçimlenen sol, marksizmin teorik ve politik mücadelesi ile dönüştürülmelidir. Demokrasinin güçlenmesi ile devletin zayıflatılacağını ya da dizginleneceğini düşünenler süreç dâhilinde demokrasi içinde güç kazanan dinamiklerin iktidarını desteklemek dışında bir şey yapmazlar. Örneğin kemalizm eleştirisine binaen demokrasi savunusu yapanlar, bugün itibarıyla anti-kemalist bir başka dinamiğin, İslâmcılığın iktidarına yol açmışlardır. Abdullah Öcalan, “biz savaştık, onlar iktidar oldu” demektedir.
ABD ya da AB’den esen demokrasi rüzgârını göğüslemek için demokrasi karşıtlığına meyledenler ise devletin bekâsından nemalanan güçlerin iktidar alanlarına oynamakta ve onların politika dışına atılmasını önlemektedirler. “Susurluk devleti” ideolojik olarak daha da güçlenmiş ve kamusallaşmıştır. (Bkz.: TV dizileri, romanlar, araştırma kitapları)
Marx ve özellikle Lenin’in yaşadığı dönemle bugün arasındaki önemli bir fark, o günlerde devletin (cumhuriyetin) demokrasinin bir koşulu olduğunun düşünülmesidir. Bugün ise küresel sermaye akışının belirlediği ortamda devlet, “küresel demokrasi” için engeldir.
Bugün iki ana eğilim mevcuttur: birincisi küresel tek devlet; diğeri küresel demokrasidir. Birincisinin arkasında ABD, ikincisinin arkasında AB vardır. Her iki güç odağının belirleniminde devlet ve demokrasi kavramları, teoride ve pratikte, dönüşmektedir. ABD, daha fazla, devlet; AB de demokrasi içi dönüşümlerde aktif durumdadır.
Türkiye Solu kendi içinde yaşadığı ayrımları giderek bu iki kanala göre biçimlendirmektedir. Anti-Amerikanizm AB’ciliğin demokrasiciliğinden; Anti-AB’cilik ABD’nin devletçiliğinden beslenmektedir. Bu konuda bölgesel ya da küresel işbirliklerine bakılabilir. Kimisi uç demokrasi tanımlarına, kimisi soyut bölgesel iktidar alanlarına bakmaktadır.
AB-ABD geriliminin birbirine değmeden ilerlemesinin nedeni, ilgilendikleri konuların sol nezdinde henüz kesişmemiş olmasıdır. Sol, devrimci anlamda her iki alanın dönüşüm sürecinde belli bir yer ve zamanda güç olduğu ânda, gerilim patlamalara yol açacaktır.
Mesele AB ve ABD’ye ayrı ayrı ya da bütün olarak karşı durmak değil, dönüşüm süreçlerindeki aktif konumlarını belli alanlarda ve zaman kesitinde ezmek için güç biriktirmektir. Her iki güç odağına karşı olmaktan nemalanmak devrimi getirmeyecektir. Devrim, bu güç odaklarının aktif olduğu dönüşüm süreçlerini birbiriyle ilişkilendirerek, güç odaklarının arasındaki gerilimin yoğunlaştırılması ve patlamaya açık hâle getirilmesi sayesinde gelecektir. Özellikle Ortadoğu bu konuda en verimli alandır.
Eren Balkır

Dipnotlar
[1] Marx-Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yay, Çev.: M. Kabagil, 1969, s. 48.
[2] Lenin, Devlet ve Devrim, İnter Yay., Çev.: S. Kaya, İ. Yarkın, 1995, s. 99.
[3] A.g.e., s. 99.