12 Eylül Zindanları

1988’de İskoçya’nın Lockerbie kasabasına düşen uçağın sorumluluğu Libya’ya bağlandı. İki Libya vatandaşı, eylemi gerçekleştirmekle suçlandı. 2003 kritik tarih. Kaddafi, o tarihte sorumluluğunu kabul etti, ama saldırı emrini kendisinin vermediğini söyledi. Afrika’nın birliği ve Afrika’ya özel ortak para birimi gibi fikirlerin savunucusu olan Kaddafi’nin tasfiye süreci o dönemde başladı.
Sorumluluğun kabul edilmesi sonrası Kaddafi, Kaide ve bağlantılı örgütler konusunda CIA ile işbirliğine gitti. O istihbarat üzerinden CIA, onlarca militanı uçaklardaki ve Guantanamo’daki işkence tezgâhlarından geçirdi. İşin tuhafı, aynı CIA Arap Baharı ile birlikte Libya’da patlak veren iç savaşta aynı militanları kullandı. Harekâtın başına bu isimlerden birini geçirdi. ABD, Kaddafi’ye öfkeli Kaide’yi sahaya sürdü. Özel kuvvetler bu harekât dâhilinde kullanıldı.
Benzer bir sürecin Suriye bağlamında da gerçekleştiği görülüyor. Aşağı yukarı gene 2003 yılı civarında Suriye ile Türkiye arasında ilişkiler kuruluyor. Esad, ülkeyi neoliberal döneme uyarlayacak ismi Londra’dan getiriyor. Şimdilerde meseleyi İslamcılık eleştirisine indirgeyen Hüsnü Mahalli, o dönemde Türkiye ile Suriye’nin birleşmesini savunuyor. Suriye de Kaide ve bileşenlerine karşı ABD ile işbirliğine gidiyor. Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden sonra tüm silâh ve milis gücü Suriye’ye gönderiliyor. Dönemi Mahalli’den okuyoruz. O ise nasıl oluyorsa seksenlerde Kaddafi’nin Yeşil Kitap’ını Türkçeye çeviren isim. Öte yandan TKP’lilerle ilişkili. 2000’lerin başında o yeşil kitapçılar bir parti kuruyorlar. O partiyle de eski TKP’liler bağlantılı. Kaddafi öldürülünce “iyi oldu, beş para etmezdi” demekse Hüsnü Mahalli’ye düşmüş. Şimdilerde Batı’daki İslam düşmanlığı programını yerele taşımakla meşgul. Eklemlenilecek yer orası. Sezer döneminde yürüyen ilişkileri yere göğe sığdıramayan Mahalli, Suriye derin devletinin ayak sürüdüğünü söylüyor. Şimdi liberal dilini İslam’a karşı sivrilttiği için alıyor parasını.
Mesele bu açıdan bir “emperyalistin ayağına basmak” değil. Fikir ve eylem açısından emperyalizmin rüzgârı ile yelkenleri şişirmekte sorun. Ekranlarda, piyasada gördüğümüz isimlerin bu kadar karşıtmış gibi görünmesine aldanmamak lazım. Yeni Şafak yazarı, sıkı AKP’ci İbrahim Karagül de Hüsnü Mahalli’nin öğrencisi. Karagül Libya bombalanırken Ömer Muhtar’ı hatırlatıyor, işgale karşı çıkıyordu. Rüzgârın estiği yere ve yöne bakmak gerek.
Lozan tartışması da benzer bir seyir izliyor. AKP, devletin kurulduğu zemini sorgulayamaz. İttihatçı-itilafçı tartışması yanılsamalı. İştirakçi perspektif, ikisini de yekpare, yeknesak kabul etmeyi öngörüyor.
Sorun da burada. Tartışmanın seyri içerisinde sol-sosyalist hareket ittihatçı veya itilafçı çizgiye örgütleniyor. Herkes aydınlıkçı, aydınlanmacı. Futbol maçı yayınlarında görüldüğü üzere, sol örgütler, sosyal medyada “güzel kadın” arkadaşlarının ellerinde döviz bulunan fotoğraflarını paylaşıyorlar. Gösterilen bu: “Biz güzeliz, onlar çirkin.” Gösterilmeyense şu: Kitle yok!
Kitle olmadığı için gayet erkekçi, gayet burjuva estetiğine esir olan bir yaklaşımla, “güzel kadın” fotoğraflarına yer veriliyor. Kitleyle neden ilişki kurulamadığı ise asla sorgulanmıyor.
En azından yıllar önce TKP, halka “koyun sürüsü” diyen bir afiş hazırladığında, eleştiren birileri vardı. Bugün herkes bu anlayışa örgütleniyor. Halk koyun sürüsü olarak görülüyor. Buna karşı gelişen öfkeyi sol-sosyalist harekete yönlendiriyorlar. Tıpkı Libya ve Suriye’de devreye sokulan Kaide gibi, devletin ve bölgenin inşasında bir çomak devreye sokuluyor.
Toplum 12 Eylül zindanı. “Karıştır-barıştır” yönteminin uygulandığı, ABD’den getirilen ilâçların yerli psikologlar eliyle tutsaklar üzerinde denendiği zindanlar, bugünün prototipi. İttihatçı ve itilafçı tartışması, yanıltıcı. Sahne gerisinde hepsi kol kola. AKP’li bir yazar, ekranda saatlerce Gürsel Tekin’le sohbet ettiğini anlatıyor. Tekin eski Devyolcu. Bu örgütün geride bıraktığı isimler, devlet, bürokrasi, mafya, sermaye alanlarında rol sahibi. İlişkiler fazla bulaşık, bulanık, karışık.
Dolayısıyla “İslamcısı Kemalisti elbirliği yaptı” tespitinde anakronizm var. Tarihin bugünün ideolojik dünyası için belli bir kıvama sokulması sakıncalı. Her Müslümanı İslamcı zannetmek ciddi bir sıkıntı. Bu tartışma içerisinde bir yok-yere, bir sıfır noktasına çekilmek tehlikeli. Ezilenlerin-sömürülenlerin yok-yere, sıfır noktasına ihtiyacı yok. Bunlar her daim egemenlerin denge noktasıyla ilişkili.
Liberal gazetecilerin, akademisyenlerin üzerinden kurulan ilişki, egemenlere dairdir. Geçmişte Fethullah okullarına methiyeler düzen Büşra Ersanlı’yı partisine eğitmen yapmakla, AKP’nin gizli toplantılarına danışmanlık yapan gazeteciler arasında bir fark yok. Devlet, iki boyutlu olarak, kendi diyalektiği içerisinde reorganize olmakta.
Bu ortamda sola “ideolojiye, politikaya, örgüte ihtiyaç yok” denilmesi de bu reorganizasyona tabi. Teorik zemin yoksa, ideolojik mücadele de yok. Silâh, teorinin, ideolojinin, politikanın yok-yeri, sıfır noktası olarak idrak edilmekte. Sol-sosyalist hareketin ittihatçı-itilafçı dövüşüne müdahil olmaması, tabanı örgütlememesi için böylesi bir yok-yere çekilmesi gerekmekte. Geride sadece devletin kuruluşunda şu veya bu noktada varolma imkânı bulmuş gelenekler kalacak, ancak bunlar geleceğe ulaşacaktır. Genel algı bu yöndedir. AKP ile mücadele, bu amaçla istismar edilmektedir. Mustafa Suphi’ye “maceracı, anarşist” diyenler, ya ittihatçı ya da itilafçı olmak zorundadır.
Bu zorunluluk dâhilinde, sol Türkiye’nin ne öncesiyle, ne de sonrasıyla ilişki kurabilir. Varolan hâlini bir boyutuyla yüceltmek zorundadır. 12 Eylül zindanlarına döndürülen toplum, 19 Aralık sonrası “en verimli olduğum dönem cezaevi dönemiydi” diyen sol aydınlara muhtaçtır. O aydınlar, artık akademisyen ya da gazetecidir. Politik niteliklerinden soyunmuşlardır.
Varlığını Atatürk’e borçlu olmak… Sol-sosyalist kesim bu alana örgütlenmiştir. Görevi, AKP ile yanlış yollara girebilecek olan damarı kesmektir. Devletin biçtiği rol bu yöndedir. Kumarhane, meyhane bekçiliği yeni görevidir. Yukarıdaki resimde görülen drone'un yerli versiyonudur. İçteki devletle hesaplaşmamanın sonucu budur. “Milyonları bulan laik kitle” cümleleri, en aydınlanma-karşıtlarının, en “komünistler”in ağzından dökülmektedir. Bu siyaset, devletin tahkimatı, teşkilâtı ve tanzimatı için şarttır. Tasfiye burayla ilgilidir. Devlet, en fazla, kendisine yönelik eleştiriyle örgütlenmektedir. Doksanlarla başlayan bölgesel tanzimin emri bu yöndedir. Emperyalizmin duasına “amin” demek, mazluma deva olmaz.
Bahri Dikmen
Devamını oku ...

İşçi Arkadaşlarla Sohbet

"Sen maddiyatçısın abi. ‘Eşitlik, paylaşım, iyi sosyal yaşam’ diyorsun. Allah’a yakın olmak için ne gerekiyorsa yapıyorum ben. En sevdiği kulu olmak çabam. Bunun için ibadet ediyorum. Sense ‘örgütlenelim, mücadele edelim, daha rahat edelim’ diyorsun, yani derdin bu dünya ile ilgili. Ama öbür dünyada ben hesap vereceğim, nasıl bu dünyaya gelmişsem, öyle gitmek ve tekrar doğmak istiyorum. Mahşerden sonra dirilişe inanıyorum. Herkes kendinden sorumlu” dedi Cemal Usta.
Fuat “Cemal Usta haklı, bizler Allah için yaşamalı, ibadet etmeli ve şükretmeliyiz” deyince, yine umudumu yitirmedim.
Bu dünyada eşit yaşama şansımız var, herkese yetecek, ihtiyaçlarımızı karşılayacak kaynaklarımız var. Birlikte ortak değerlerimiz için mücadele edebiliriz.
“Herkesin rızkı farklı abi. Jet Fadıl da, Karamehmet de aynı mahşerde yargılanacak. Bak Karamehmet’in yanına kalmadı. İçeri aldılar.” yorumundan sonra pes ettim.
İnanılmaz bir din sömürüsü sürdürülüyor.
Gerçekler nerede aranacak?
Zıtların birliği ve mücadelesi sorunu çözebilir mi?
Evet, soruna böyle bakılabilir.
Peki sadece din sömürüsü mü?
Hayatın her alanında sömürülüyoruz.
Kendimizi anlatamıyor, inandırıcı olamıyoruz ve kolayına kaçıyoruz.
“Bunlar Şeriat düzeni getiriyorlar, İran olacağız” söylemi ciddiye alınmıyor.
“Emperyalistler ülkemizi bölmek istiyor, bağımsızlık için mücadele edeceğiz” şiarının ise durumu ortada.
“Devrim yapılmalı” derken nasıl bir devrim konusunda henüz oluşmuş ortak bir irade de yok. İnsanların bize inanması için bir nedeni olmalı?
En azından Fuat Usta’yı ikna edebilseydim!
Hayrettin Çönge
Devamını oku ...

Seçenek

Devlet, parçaların bütünlenmesi; demokrasi, bütünün parçalara yedirilmesi meselesidir. Elen’de demokrasi, aşağılık görülenlere konuşma imkânı verenleri eleştirmek için üretilmiş bir kavramdır. Demokrasiyi yüceltenlerin konuşma ihtimali olanları sürekli aşağılaması gerekir.
Devlet-toplum ikiliği yanıltıcıdır. Vehmîdir.
İktidar, parçalanmaz, sorgulanmaz bütünün kendisi olduğunu ortaya koymalıdır. IŞİD’cinin İslam devleti denilen bütünlüğe ikna edilmesi zorunludur. Kürd’ün bütün Kürdistan imgesine örgütlenmesi zaruridir. Feministin “Kadın”ı için de aynı durum söz konusudur. Bu tür imgeler, simgeler ve bilgiler, sınırsızlığı-sınıfsızlığı anlatır. Tümü de burjuvazinin yeni tanrısı “birey”in (individual) dünyevî tezahürleridir.
Bunlar, ezilenlerin sınır çizen-sınıflara vuran pratiğinin hükmünü yitirmesini ifade eder. “Kadın” denilen imge, simge ve bilgiye örgütlenen saf, dişi bireyler, o kimliğin ve beden tasarımının bütünlüğüne bağlanırlar. Anne, kız kardeş, sevgili türünden bölünmeler iptal edilmelidir. Sorumluluktan, sınırdan ve sınıfsallıktan azade varlıklar, uzay boşluğuna savrulmalıdır.
Yalçın Küçük, Irak ve Suriye’nin Türk devletince işgal edilmesini; Bob Avakian, tüm gerici Doğu’nun Batı tarafından fethedilmesini savunur. Her ikisi de kendi devletlerinin operasyonel failidir.
İki isim, devletlerinin ve burjuvalarının bütünlük tasavvurlarına bağlanır. Sınırın ve sınıfın onları kesmesine izin vermez. İktidar, kendisini onların üzerinden alt dinamiklere yedirir.
Avakian, Mao’dan kaçıp Marx hayaline sığınır. Marx’a dönüş, Marx devrimsiz olduğu için yapılan bir hamledir. Devrim kirdir, çapaktır, zararlıdır. Bu sığınma, Marx’tan da rahatsız olur, en fazla, Marx öncesi komünizm tasavvurlarını sözde “bilimsel” bir kisveye büründürür. Bilim dediğiyse, kendi zihin dünyası, kendi varlığıdır. Bu dünya ve varlık, egemenlerin kurgusundan başka bir şey değildir.
Kürd’ün, sınıfın, devrimin bölme ihtimaline karşı devlet, kendisini Yalçın Küçük şahsında örgütler. Aynı durum, Avakian için de geçerlidir. Her ikisindeki din düşmanlığı, kitleleri ikna edecek bütün tasavvuru ile alakalıdır. Bütünleyicilik, totaliterizm eleştirileri, liberalizmden ödünç alınır. Böylelikle dinin sınırlama, parçalama imkânları ezilmek istenir.
Avakian, dinin zulme karşı direniş usulü, yöntemi olduğunu anlamak istemez. Çünkü o, aslında dinle, Maoizmle boğuşması bağlamında, mücadele eder. Dinselleştiğini düşündüğü Maoizmi, liberal manada terk ederken, bu malumatını dinle kavgasına vesile kılar. Özel, kendinden menkul ve kendinden mesul olmaktan çıkmış bir ideoloji, dinle rekabet etmeye mecburdur. Yüceye kurulan, tek yücenin kendisi olduğunu iddia etmeden yaşayamayacağını bilir.
Egemenler, kendi dinlerine karşı olan her tür ideolojiyi “din eleştirisi” bağlamında karşıya atmak isterler. Tek dinin, tek hâkimiyetin kendisine ait olmasını arzularlar.
Avakian ve Yalçın Küçük şahsında Marksizm, Marx döneminin liberallerinin eleştirisine mağlup olur. Her ikisi de Marksizmin sahte peygamberi olmak istediği için dine saldırır.
Solun bir kısmı, dünya hükümeti, tek dünya devleti anlayışına tavdır. Devlet ve burjuvazi, yol açtığı dehşeti, terör yaygarası ile gizlemek ister. Sorumluluklarını herkese yaymaya çalışır.
“Dünya beşten büyüktür” anlayışı Allahuekber’in inkârıdır. Bu anlayış, egemenlerin mevcut bütünlüğüne işaret etmeye ant içmiştir. Terör dedikleri, bütünün parçalanma istidadıdır.
Ezilenlerin şiddeti, dehşeti yaymak değil, iktidarı sınıfsal manada sınırlamak, sınırları sınıfsallaştırmak içindir. Misal, Kürd coğrafyası bağlamında sorun, meselenin soğukkanlı bir stratejist gibi ele alınması, gerçekliğin sınıfsallığından arındırılmasıdır.
Emekçinin çilesine ve öfkesine, sadece egemenlerin huzurlu bütünlüğüne iman edilmesi gerektiğine dair vurgu bağlamında, değinilir.
Her şeyden arınık, azade, bağımsız bir işçi, kadın, Kürd, ezilen vs. yoktur. Bütünlük tasavvuru, iktidarın örgütlenme biçimidir. Yukarı çıkmak, bütüne vakıf olmak isteyenler, akıl ve vicdanlarını şeytana satarlar.
Öfkede aklın devredışı kaldığı söylenir. Üstün, bütünlüklü, yüce akıl adına öfke tasfiye edilmelidir. Sömürülenin derdi, ezilenin öfkesi yukarıya çıktıkça görünmez olur. Mühendis, doktor ve hukukçu eliyle merdivenler inşa edilmektedir. Bunlar bize, yükselmek için aşağıdakilerin sırtına basmayı öğütlemektedir.
Somuttaki çile ve kahır, Yunan anarşistlerini uyuşturucu karşıtı faaliyete zorlamakta, bizdekiler ise uyuşturucunun balon etkisini tanrısallaştırmaktadır. Nietzsche ve Stirner, “Tanrı’yı yok ettik, yerine insan-bireyi koyduk da ne oldu” diye sitem eder. İkisi de bizi biz yapan, müşterek, dışsal kuvvete ve kudrete karşı çıkmanın bedelini öder. Müşterek olan derde ve öfkeye ait olmak, onlar için zûldür.
Unutmak artık bir fazilettir. Hesap vermemek, sorumluluktan kaçmak bu sayede mümkündür. Devlet ve burjuvazi denilen iki değirmen taşının arasında, öğütülecek olan, küçük burjuvazidir. Bir parça devletin; diğer parça sermayenin yanına kaçar. Kurucu ideoloji buradan örgütlenerek çıkar.
Teşkilât-ı Mahsusa-MAH-MİT-Özel Harp Dairesi arasında bir süreklilik mevcuttur. Bu hat, kendi küçük burjuvalarını örgütler. Paralel hatta ise kimi sol örgüt ve dernekler ile STK’lar durur. Unutulan, her iki hattı dikine kesen, sınırlayıcı, sınıfsal mücadeledir.
Zonguldak gibi yerlerde askerî kışlaların konumları bir isyana göre ayarlanmıştır. Dışa dönük örgütlenmeye, sendikal, sivil toplumcu siyaset türünden içe dönük örgütlenme eşlik eder. Bu sayede isyan imkânları birey şahsında ortadan kaldırılır.
Ne devlet ne de toplum saf, mutlak birer bütünlüktür. Devlete karşı topluma alan açmak, sömürüyü; topluma karşı devleti büyütmek, zulmü artırmaktır.
Şeyh Bedreddin’in ortak mülkiyetine karşı “mülkiyet kutsaldır” anlayışı çıkartılmak zorundadır. Bugünün mülkiyeti, bugünün kutsiyetini; o kutsiyet de din denilen kolektif bilincin reddini koşullamalıdır. Bugünü kesen zorunluluklar, gene bugünde beliren ihtiyaçlarla karartılmalıdır. Her şey buradan şahsî tercihlere indirgenmelidir. Bir tür Akla bahşedilen kutsiyet, bir yönüyle, bugündeki güçlerin emridir.
Seçmek, tercih meselesi, demokrasinin devleti gizleme yöntemidir. Kendilerini seçimin nesnesi kılanlar, devlete ve sermayeye örgütlenmek zorundadır. Sömürü ve zulme karşı mücadele, zorunlulukların bilinci ile öznesine kavuşur.
AKP, devletin toplumda örgütlenmesi, o örgütün sermayenin zorunluluklarına teksif edilmesidir. AKP eliyle Bosna’dan Hatay’a tüm ezilenler, işe yarar-yaramaz ayrımına tabi tutulup, tekellerin ve şirketlerin hizmetine hazır hâle getirilmektedir. Kendine yeterli, muktedir, emperyal Türkiye masalları, ezilenlerin iğdiş edilmesi içindir.
“Eski” asker, yeni İşçi Partili yöneticinin, “Kürt aşiretler İngilizlerden para alıyor” lafı, devletin Şeyh Said’den beri söylediği yalanın yeni versiyonudur. Devlet, kendisini sorgulayan her şeyi dışsallaştırmaya mecburdur. İçeri girmek için devletin ve sermayenin ipine tutunmak, tek seçenekmiş gibi görünmektedir. Ezilenlerin-sömürülenlerin iradesi olduğunu iddia edenlerin, bir seçenek olmanın ötesine geçmeleri zarurîdir.
Fikret Çakmak
Devamını oku ...

Küçük Burjuva Entelektüelizmine Dair

Küçük burjuva entelektüelizminin burjuva askerî-bürokratik aygıt için biçilmiş kaftan olmaktan gelen sınıfsal güdüleri, bu tabakanın komünist bir kimlikle dahi proleter kolektivizme adaptasyonunda handikap yaratmaya adaydır.
Küçük burjuva entelektüelizmi, proletaryanın teknik, siyasal, kültürel birikime olan ihtiyacını bir sınıfsal tabaka olarak kendisine dair bir ihtiyaca dönüştürme ve böylelikle bürokrasiyi kurumsallaştırma eğilimindedir.
Bu, bireysel insan iradesinden bağımsız, doğrudan toplumsal üretici güçlerin tarihsel gelişme düzeyinin çelişkilerinin koşullandırdığı, eşitsiz gelişme yasasının, üretici güçlerin gelişme diyalektiği üstünde, kendiliğinden belirleyici etkisi ile gelişen bir olgudur. Çünkü sınıflar, sınıflı toplumlar tarihinin yarattığı bir olgusallığın ürünüdür.
Mülkiyet kavramı içerisine yalnızca maddî varlıklarla birlikte bilgi birikimi de dâhil edilmelidir. Teknik-entelektüel bilgi de bir mülkiyettir. Teknik-entelektüel bilgi, tıpkı sermaye gibi, değer yaratmak için kol emeğine ihtiyaç duyar. Teknik-entelektüel bilgi, bir mülkiyet biçimi olarak kurumsallaştığında, kendi mülkiyetini özelleştirmek ve ayrıcalıklı bir tabaka olarak varlığını sürdürmek için kol emeği ile arasındaki üretim ilişkisini bürokratikleştirir. Çünkü teknik-entelektüel bilginin ayrıcalık yaratan bir özel mülkiyet biçimi olarak kendisini yeniden üretebilmesi için, onun sıradan emek faaliyeti ile olan ilişkisini bürokratikleştirmekten başka bir seçeneği yoktur. Bu anlamda, teknik-entelektüel bilgiye ulaşmada bürokrasi engeli, doğrudan toplumsal işbölümü zorunluluğu tarafından yaratılmaktadır. İşbölümünün üretici güçlerin tarihsel gelişmişlik düzeyi tarafından belirlenen zorunluluğu bürokratizmin de koşullarını yaratmaktadır.
Küçük burjuva entelektülizmi, burjuva askerî-bürokratik aygıtın hem teorisyeni hem de pratisyenidir. Devrimci süreçlerde yaşanan büyük toplumsal yıkımlar, küçük burjuvazinin bu tabakalarını da devrim saflarına savururken, entelektüelizm, devrimci saflarda kendi kültürel eğilimlerini ve bürokratik alışkanlıklarını kurumsallaştırmaya çalışır.
Entelektüelizm, devrimci saflarda entelektüel-teknik bilgi birikimini bir ayrıcalığa dönüştürür ve bürokratlaşma eğilimini temsil eder. Küçük burjuva entelektüelizmi, bu niteliği ile tıpkı küçük mülkiyet gibi, proleter bir hukuk denetimine girmeden kolektivizme adapte olamayacak, kolektif ilişkilere bürokratik eğilimlerini taşıyarak, ayrıcalıklı bir tabaka olarak varlığını sürdürmek isteyecektir.
Küçük burjuva entelektüelizmi, devrimci saflarda ayrıcalıklarını bürokratik biçimler yaratarak kurumsallaştırmak için komplo-entrika dâhil her türlü burjuva siyasal politik yönteme eğilimli bir sınıf karakterini temsil eder.
Küçük burjuva entelektülizminin sınıflı toplumdan gelen bir tabaka olarak siyasal-politik eğilimleri, tek tek bireylerin öznel iradesinden bağımsız, eşitsiz gelişme yasasının ve toplumsal zorunlu işbölümünün toplumsal ilişkilere yansıma biçiminden başka bir şey olmayan nesnel bir olgudur.
Bireysel iradenin rolü, bu nesnel olguda kısmî ve görelidir. Esas olan, küçük burjuva entelektüelizmini yaratan nesnel toplumsal olgulardır. Burjuvazi, burjuva askerî-bürokratik aygıtı, kendisini küçük burjuva entelektüel-teknik birikim aracılığı ile inşa eder ve yönetir.
Küçük burjuva entelektüel-teknik birikim, sınıflı toplumdaki bu ayrıcalığını kolektif üretim ilişkilerinde de koruma ve bürokratik biçimlerde kurumsallaştırma eğilimindedir.
Küçük burjuva entelektüelizminin teknik, entelektüel bilgiyi kendi mülkiyetinde bürokratik biçimlerde kurumsallaştırma eğilimine karşı, bürokratik eğilimlerle sıradan emek gücünün, emek faaliyetinin kolektif niteliklerini esas olan bir proleter hukuk yaratılmadan mücadele etmek, kolektivizmin geleceği bakımından zafiyet yaratacaktır.
Özgür Bahar
Devamını oku ...

The Economist Mısır’ı Değerlendiriyor

Lenin, The Economist dergisini “İngiliz finans kapitalin borazanı” olarak nitelemişti. Bu dergi, 6 Ağustos sayısının önemli bir kısmını Mısır'a ayırmış ve oldukça ilginç değerlendirmelerde bulunuyor.
Öncelikle, derginin ülkedeki sorunları gayet güzel anlattığını belirtmemiz gerekiyor. Bu sorunların anlatıldığı bölümleri alıntılayalım:
“Arapların nüfusu özellikle hızlı artıyor. 2010 yılında nüfusun 15-24 yaşları arasındaki kesimi 357 milyonluk toplam nüfusun %20’sini oluştursa da, 2010 yılında sayıları 46 milyonu bulan bu genç kesim 2025 yılında 58 milyon kişiden olacak.
Rejim çökmüş durumda, Körfez devletlerinden gelen parayla (ve biraz da Amerika’dan gelen askeri yardımla) ancak ayakta duruyor. Milyarları bulan petrodolarlara rağmen, Mısır’ın bütçe ve cari açığı artıyor. Bütçe açığı milli gelirin yaklaşık %12’sini, cari açık ise %7’sini oluşturuyor. Bay Sisi milliyetçi pozlar verse de, elinde şapkası IMF’ye gidip 12 milyar dolarlık bir kurtarma paketi talebinde bulundu.
Gençlerin arasındaki işsizlik %40’ın üzerinde. Hükümet boş boş duran memurlarla dolup taşıyor. Mısır’ın katı, devletçi ekonomisi içinde özel sektör her yıl iş piyasasına katılan yeni işçi kitlelerine yeterli iş veremiyor. Başka yerde olsa, bu kadar çok genç nüfus ekonomik bir avantaj olarak görülürdü. Ama Arap dünyasında gençliğe, yok edilmesi gereken bir lanet olarak bakılıyor. Bugünlerde genç Araplar için ülkelerinde yoksulluk, göç ya da sıra dışı durumlarda cihat gibi rezil seçeneklerden başka bir şey yok. Gerçekten de, Suriye gibi yerlerde en iyi para kazandıran işler arasında eline bir tüfek almak da var.”
Görüldüğü gibi, sistemin gençliğe verebildiği hiçbir şey yok ve Mısır patlamaya hazır bir bomba. Derginin bu sorunları tespit etmesi, onun çözüm arayışında olduğu anlamına gelmiyor. Tersine, derginin yazarları, bu sorunların savundukları kapitalist sistem içinde çözülemeyeceğini çok iyi anlıyorlar ve bu yüzden çözüm konusuna hiç kafa yormuyorlar. Yazarlar, bu sorunları böylesine nesnel bir biçimde tespit ediyorlar, çünkü bu sorunların "iyi yönetilmediğini" düşünüyorlar ve bu durumun bir tehlike oluşturduğunu görüyorlar. İşte bu yüzden Başkan Sisi'yi eleştiriyorlar:
"Bay Sisi işleri daha kötüye götürüyor. Mısır parası poundu korumakta ısrar ediyor, böylece enflasyonun ve açlık isyanlarının önüne geçiyor. Poundu güçlü tutarak, çoğu ithal edilen gıda maliyetlerini kontrol edebileceğini düşünüyor. Ama sermaye denetimleri dolar alınıp satılan kara borsanın ortaya çıkmasını engelleyemedi. Mısır poundu kara borsada üçte iki fiyatla satılıyor. Ayrıca bu denetimler yedek parça ve makine kıtlığına yol açtı. Bu da enflasyonu yükseltiyor (şu anda %14 ve artmakta). Bu durum sanayiye de zarar veriyor ve yatırımcıları kaçırıyor.
Ama belli ki, Sisi'ye henüz bir alternatif çıkaramadıkları için onun hemen yerinden edilmesini tavsiye etmiyorlar. Amaçları onu orta vadede değiştirmek:
"Mısır’ın stratejik önemi o kadar fazla ki dünyanın Bay Sisi’yle idare etmekten başka şansı yok. Ama Batı ona karşı pragmatizm, ikna ve baskıdan oluşan bir politika izlemeli. Mısır’a ihtiyacı olmayan ve bütçesini de aşan Amerikan F-16’ları ya da Fransız Mistral helikopter taşıyıcıları gibi pahalı silahları satmamalı.
Şu anda başka bir ayaklanma ya da hatta başka bir darbe ihtimalinden çok söz edilmiyor. 2011 yılında gafil avlanan gizli polis, yükselen muhalefetin kokusunu alma yeteneğini artırdı. Ama Mısır’daki demografik, ekonomik ve toplumsal baskılar büyük bir hızla artıyor. Bay Sisi sonsuz istikrar sağlayamaz. Mısır’ın siyasal sistemi yeniden ele alınmalı. Bay Sisi’nin 2018 yılındaki seçimlere aday olmayacağını açıklaması fena bir başlangıç olmaz.”
Emperyalizm, tıpkı Mübarek döneminin sonunda olduğu gibi, bekçi köpeğinden pek memnun değil. Bu bekçi köpeğinin kaynayan devrimi engelleyemeyeceğini biliyor.
Devamını oku ...

Küfr

Modernizm…
Ne çetrefilli fakat capcanlı bir kavram.
Söz gelimi 90'lı yılların mücahitleri ne vakit bir taşa takılsa ayakları, “Allah'ın belası modernizm, batı” deyip, hem çok korktuğu hem de bazen maslahat gereği yapışıp kaldığı bu kavrama söver durumdaydılar.
Ancak şimdi öyle mi; “Modern hayatın bir getirisi” deyip kılavuzunu kuğu diye yamamaya çalışıyor. Bakınız; İslâmî kesim.
Dramatik, trajik, romantik olmaktan kendimizi alamamışız, alamamışsınız, alamamışlar.
Bu üçlemenin gerektiğinden fazlası da bir modernizm varyasyonu olarak önümüzde durmakta.
Biz var ya biz, Batı'nın mazlumlarını bile kucaklamak için doğmuşuz. Hâl böyleyken ve içerimizde bu potansiyel var iken, ırkçılık, ümmetçilik yapmak Yaradan’ın bize bağışladığı merhamete küfr olur.
Bütün insanlığın saadet ve selameti bilumum toplumsal kuramlardan önce gelir.
Merve Özman
Devamını oku ...

Mesuliyet

Ülkeyi terk etmek isteyenlerin veya “bir sihirli değnek olsa da bir sabah Türkiye’yi Avrupa’nın Baltık diyarına taşısak” diyenlerin galebe çaldığı bir dönemden geçiyoruz.
Bu dönemde sadece on beş yıllık devlette yaşıyormuş gibi yapıyoruz. Geçmişi unutuyoruz, onu anımsatanları hayal âleminde, komplolar dünyasında yaşamakla, ânı hissedememekle eleştiriyoruz. Geçmişe bağlanacak öfke, rehabilite edilmek isteniyor.
Metrobüs kazasını AKP’ye bağlamaya mecburuz. AKP’yi bize yakışmayan özelliklere sahip olan Erdoğan’a indirgemek zorundayız. AKP’den nefret edildikçe, herkesin bize yaklaşacağını, bizim ideolojimize, varlığımıza bağlanacağını zannediyoruz. Tersten, devlet ve cumhuriyet, AKP şahsında örgütleniyor. O, devletin ve cumhuriyetin kirini-pasını örtbas ediyor. AKP, devletin alt işlevi.
İslam yok olunca, sosyalizme alan açılacak zannı, ne büyük yanılgı. AKP’de yansıyan şeyin adı İslam değil, devletin kadîm geleneği. Zikir yapanlar, İslamcı değil, devlete ait bir ritüelin basit parçası. Cübbeli’nin bireyin hizmetine teksif ettiği şeyin İslam olması mümkün değil. Adalet, eşitlik ve hürriyet gibi kolektif ideallerin kavgasına dair gelenek, bu tip isimleri her daim düşman ve düşkün görmüş. Cemaat, tarikat diye görülenler, devletin örgütlenmesi.
CHP’liler, “elinizdeki imkânları bahşeden devlettir, o devlet Türk’tür, dolayısıyla o imkânlara Türkler layıktır. Herkes devletin malıdır. AKP, Arap bedevî kültürünün ürünüdür” demekle meşgul. Diğer sol ise, “elinizdeki imkânlar, burjuvazinin, ilerlemenin mahsulüdür. Herkes onun malıdır. Ancak ona layık olanlar, yaşama hakkına sahiptirler. AKP, insan-bireye düşman olan İslam’ın ürünüdür” tespitinin esiri. “Türk devleti” ile “insan-birey” arasında bir fark yok. Biri içeriye, diğeri dışarıya dönük kontrol ve disiplin aracı. Devlet iki tespite basarak ilerliyor.
Buradan tüm burjuvaziden ve sınıftan ari tutulan devlet, tüm memurlarda ve AKP binasında somutluk kazanıyor. Özgecan cinayeti sonrası feministler, bir otobüs şoförüne saldırıyorlar. Son metrobüs kazasının yolculardan birinin şoföre saldırması sonucu yaşandığı iddia ediliyor. Şirketler, sorumluluklarını kişisel gelişim kursları üzerinden “birey-çalışanlar”ına havale ediyorlar.
AKP koşullarında, devlet, birey bağlamında, birey özelinde örgütleniyor. Metrobüs kazası, Soma, Özgecan, Cizre vb. olaylar, bireyin mutlak bütünlüğü üzerinden istismar ediliyor. Metrobüs kazası haberi, ABD’de camekân içinde koruma altına alınmış şoförlere atıfla veriliyor. Şoförlerin terapi görmesinden bahsediliyor. Koruma altına alınmak istenen bireyin hassasiyetlerine oynanıyor. Bu oyunda en ileri teklifi sunan, kazanacağını sanıyor. Kazanan, hep egemenler oluyor.
Dolayısıyla devletin sicili, AKP üzerinden temize çekiliyor. Bağlarından kopartılmış, kendinden menkul bireyler, asli güce bağlanıyorlar. Sarıklı-cübbeli kişileri uzun süredir görmeyen gözler, bugün nefretle doluyor, devletin ajanları olarak onlara saldırıyor. Emek, toprak, müşterek canla kurulan bağlar kopartılıyor; bireyler, devletin iktisadına, coğrafyasına ve biyolojisine bağlanıyor. Bunun sonucunda içi boş “kadın partileri” kuruluyor. Burjuvazi ve devlet bu yolla örgütleniyor. AKP, bu bağlanma sürecinde bir dolayım olarak iş görüyor. Liberalizm, devlete bireyle ilgili sorumluluklarını; solculuk, burjuvaziye gene bireyle alakalı sorumluluklarını anımsatıp duruyor. Her iki pratik de AKP’ye işaret ediyor. İkisi de kendilerine sorulan soruları asla işitmiyor (Nejat’ın sorularını nasıl duysun!).
Türk’ün devleti veya burjuvanın batılı bireyi, AKP’ye basarak yükseliyor. Televizyonlar, artık “erkek terörü”nden bahsediyorlar. “Trafik terörü” tabiri, toprağın yollarla çizilmesinin, fethedilmesinin zeminini teşkil ediyor. Bir sosyalist partinin kadın liderinin ifadesiyle, “sosyalistler, kadınların AVM’lerde dolaşma hakkını savunuyorlar.” “Erkek terörü”, kentlerin AVM’lerle düğümlenmesi için gerekli zemini teşkil ediyor, tüketici kadına gerekli meşru zemini sunuyor. Devlet ve burjuvazi, gerçeğine yabancı olduğu kolektif olanı, çıkarına uygun hâle getiriyor. “Terör” tabiri, kolektif olan meseleyi dışsallaştırmanın bir yöntemi olarak dile getiriliyor. Kendi yaydığı dehşeti bireylerin gözünde gizliyor. Egemenler, kolektif dinamikleri nasıl maniple edeceklerine dair bilgiyi sürekli güncelliyorlar.
Kolektif, mesuliyeti gerekli kılıyor. Devlet ve burjuvazi, kolektife karşı mesuliyetini bireyler üzerinden iptal ediyor, geçersiz kılıyor. “Yerli ve millî” Tayyip Erdoğan, şiir okuyup hapse girdiğinde Uluslararası Af Örgütü’ne başvurduğunu, örgütün bu başvuruya cevap vermediğini söylüyor. Onun, bu mesuliyetten kaçmaya meyyal olduğu, bu başvurudan anlaşılıyor. Uluslararası Af Örgütü ise özel bireylerin, kolektif mesuliyetten kaçanların affedilmesi için gerekli kurum olarak işliyor.
“Devletin kendi partisi, milletin kendi partisi” olduğundan söz ediliyor. İsmet İnönü’nün Menderes taifesinin kurucu ilkelere bağlı olduğunu söylediğinden ve onlara yol verdiğinden bahsediliyor. Benzer bir süreç, Erdoğan’ın yolunun Deniz Baykal sayesinde açılmasında da işliyor. Kurucu irade, hiç mesuliyet almak istemiyor. Sorumluluklarını bu sefer sosyalist sola havale ediyor. Süreci geri planda idare etmeye çalışıyor. Sosyalist sol bir eliyle demokrasiye, diğer eliyle devlete işaret ediyor. Devrimin demokrasisinden ve iktidarından kimse bahsetmiyor. O da kaçtığı yer itibarıyla, sorumluluğu karşı tarafa atıyor.
Mesuliyet sual; sorumluluk soru sözcüğünden kök alıyor. Kentin efendisi burjuvazi ve toprağın sahibi devlet, varlığını asla sorgulatmıyor. Eskiden sorumluluğu kendine layık bireye bahşeden bu güçlerin yeni dönemdeki moda tabiri, “her şeyi devletten beklemeyin”. Bu tabir, burjuvaziye ait. Demek ki iktidar, kent ölçeğinde inşa edilecektir. Ya da belirli bir kentte odaklanmış iktidar, diğer kentlerde yeniden örgütlenecektir.
Bu amaçla Soma, bireyin tercihi adına kurban edilmiştir. Kadın denilen yeni yüce birey adına, Özgecan yeniden katledilmiştir. Cizre, onların ülkesi adına yıkılmıştır. Devlet ve burjuvazi, tüm bu olayların sorumluluğunu belirli şahıslara yükleyecektir.
“Sömürü!” diye bağırarak devletin; “zulüm” diyerek burjuvazinin sorumsuzluğuna kaçılmaktadır. “Marx’a dönüş” meselesi, Marx devrimsiz olduğu için yapılmış bir hamledir ve devrimin sorumluluğundan kaçmakla ilgilidir. Kaçanlar, hiçbir soruya cevap vermezler. Sorumsuzluğa sığınıldığında, doğalında sığınağın da korunması gerekir. Devletin ya da burjuvazinin mevcut mevzileri, otomatikman koruma altına alınır.
AVM’den memnun olanın, Suriye’de askerin konuşlanmasına laf etmeye hakkı yoktur. Sorumsuz bir özne olarak tasavvur edilen kadını yüceltenin, erkeğe “mırıldanmakla yetin” emrini veren başbakana itiraz etmesi mümkün değildir. Soru ve sorgu, örgüyle, bağlarla, bağlama ait olmakla alakalıdır. Ülkeyi terk etmek, sorusuz, sorunsuz, sorgusuz olma istemidir. AKP, sorumsuz, sorgulamayan, soru sormayan bir sol inşa etmektedir.
Bu sol, Beyoğlu’ndaki dönüşümü, içki masasındaki rahatsızlık derekesinde ele alabilmektedir. Demek ki işret âlemine dokunmasa, oradaki sermaye-mafya-devlet ilişkisinde bir sorun yoktur. Misal Ahmet Saymadi meseleyi böyle ele almaktadır. Ona göre AKP solun içtiği yerlere saldırmaktadır. Bilindiği üzere, Saymadi’nin buna bulduğu çözüm, sokak çocuklarının kaldığı metruk binaları gasp etmek, o çocukları dayaktan geçirmek, “hırsız” diyerek kriminalize etmektir. Saymadi’nin Beyoğlu Belediyesi’nden ne farkı vardır? Ayrıca AKP döneminde açılan içkili mekân sayıları nedir? Okul ve camiye yakın olmama şartını kaldıran kimdir? Kentin efendisinin sorumluluğunu gizleyen Saymadi’nin, sınıfı adına, o sınıfın Beyoğlu ve başka yerlerdeki yağmasını AKP ile örtbas etmeye çalıştığı açıktır. Bilmelidir ki o sokak çocukları yüzlerine inen o tokadı hiç unutmayacaktır.
Oysa devletin ve burjuvazinin varlığını sorgulamak, sol değil midir? Bu sorgu için denk bir kudretin ve aklın-vicdanın örülmesi gerekir. Sorumsuzluk, bu örgüyü imkânsızlaştırmaktadır. Sendika üyeleri, sendika konfederasyonlarının eylem kararları ile alay etmektedir. Onların bu tarz eylemler içerisine girmeyeceğini görmektedirler. Dipte sömürüye ve zulme dair, öfkeli bir çığlık birikmektedir. Teoriyi ideolojiye; ideolojiyi politikaya bağlayacak araçlar, bu çığlıkla şekil almak zorundadır.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Hipermetrop

Müslüman dindar bir kadındır Cihan Aktaş. Denk geldikçe de okurum yazılarını. Bir tweet atmış. Der ki: “Günde en az 40 kez ‘Allah'ım bizi doğru yola ilet’ diye yakaran insanın ‘doğru yol kesinlikle benim gittiğim’ demesi nasıl mümkün olabilir?”
Böyle düşünen İslamî muhafazakâr, entelektüel insanlar da var bu camiada. Bu topraklarda böyle bir İslamî gelenek de var. Şeyh Bedrettin, Alevî değil, Sünnî İslam yorumundan gelmektedir mesela. Özellikle belirttim. Bedrettin'in fıkıh çalışmaları kimilerine göre hâlâ en iyi fıkıh çalışmalarıdır.
Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal, bu topraklarda başka bir İslam'ın peşinden giden isyancı dinî liderler. İlki Sünnî dinî lider, ikincisi Alevî bir siyasi lider, üçüncüsü ilk adı Manisalı Samuel olan, Yahudilikten İslamiyet’e ihtida etmiş bir derviş. Muhteşem bir uyum.
Bu adamlar hakkında sempozyum düzenleyen sol camia, akşam içki masasında dine küfür edecek kadar kafa karışıklığına sahip. Latin Amerika'daki kurtuluş teolojisi üzerine kitaplar yayınlar bir sol yayınevi mesela. Sonra aynı yayınevi ile bağlantılı gazetenin yazı işleri müdürü “dini ne anlayacağız kardeşim, bizi yakanlardır bunlar” mealinde bir tweet atar.
Latin Amerika'da Hristiyanlığın farklı bir yorumuna methiyeler yaz, sonra da burada dindarlara “gerici, yobaz” her türlü yaftayı yapıştır. Kalıtsallaşmış hipermetrop sorunumuz var.
Doğrudur, böyle bir İslam da var memlekette. Siyasal İslam tam da buna karşılık geliyor belki de. Derdim, bunları aklamak değil, iktidar da böyle bir İslam anlayışından besleniyor.
“Emevî İslam’ı” ve “devlet İslam’ı” böyle bir tanımlama mesela. Onlarla zaten bir mesafe koymak gerektiğini düşünüyorum.
Fakat Anadolu İslamı'nda başka bir damar da var. Bu damarı yakalamak lazım. Evet yüzlerce yıldır devletin İslam anlayışına göre zehirlenen beyinler var. Belki onlarla uğraşamayız. Gerek de yok zaten. Fakat artık solun kendine bir bakması gerekiyor. Siyasal İslam denen terane iktidarın çirkinliğini olabildiğince içinde barındıran düşünce yaktı, yıktı, kesti de sol hiç mi yapmadı?
En ufak bir lider eleştirisini dahi örgüt içi infazlarla halleden, “bavul cinayetleri” ismi ile cinayet tarihine yeni sıfatlar kazandıran, yıllarca beraber mücadele ettiği dostları tasfiye edildiğinde haysiyet cellatlığı yapan ya da mesela Stalin'i baş tacı eden bir sol da var bu memlekette.
Reel Sosyalizm deneyiminden sonra “gerçek sosyalizm bu değil” deme kolaycılığını gösteren sol, “gerçek İslam bu değil” diyenlere neden alaycı bakar?
Bir düşüncenin modern zamanlarda ortaya çıkması, ona inananları gerici olmaktan kurtaramaz. Memleket Marksistlerinin büyük bir kısmı bu anlamda gericidir.
Yani demem o ki temas etmek lazım Müslüman birey ile. Yoksa bu karanlıkta, bu zulüm ikliminde hep birlikte boğulacağız.
Tekin Yasin Çelikkaya
Devamını oku ...

Anadolu İrfanı Sanrısı

“Burada güvenlikçi arkadaşlarımızı üstümüze salıyorlar. Size bir sır vereceğim. Altlarını tutamıyorlar, hepsi ishal. Amirleri burada kameraya alıyor. Baskı yapıyor: ay sakın Cemal ile konuşmayın. Selam vermeyin. Ben de soruyorum. Hani sizin Müslümanlığınız? Bak kameraya konuşuyorum. Müslüman mısınız? Soruyorum. Müslüman adam Müslümana selam verir. İşçi de işçiye selam verir. Ama bunlar hep yalan dolan. Koltuğa oturan, mevki makama oturan ne din ne iman ne Allah’ı tanıyor, ne emeği ne alın terini tanıyor. Al burada yüzüne söylüyorum. Biz sizin gibi arkadan konuşmuyoruz.”[1]
Söz nasıl tüketilir? Bir zamanlar insanların hayatlarına değen, onları örgütleyen, toplumsallaştıran söz nasıl yitirilir? Adaleti, dayanışmayı, mazlumun derdini dilinden düşürmeyenler; Anadolu irfanını bugün hâlâ yere göğe sığdıramayanlar; resmî ideolojinin tarihyazımını beğenmezken, yerine tüm kültürel, zihinsel maziyi millî ve dinî duygularla çoraklaştıranlar, aslında hiç inanmadıkları ve anlamaya çalışmadıkları bir şeyi ucuzca satıyor olmasınlar?
Her fırsatta geçmişinden övgüyle söz eden, kendi mağduriyet ve kahramanlık hikâyelerini Malazgirt kapılarını açan Türklerle, Haçova ruhuyla, Kurtuluş Savaşı’yla irtibatlandıran muhafazakâr cenah, kültürel ve zihinsel sermayeyi tüketip yerine kıymetli bir söz bırakamadığından, bir zamanlar var olmuş bir ruh üzerinden devasa sanrılar evreni oluşturuyor. Asla hakkı verilerek anlam dünyasına çekilmeyen bu kültürel birikim, bağlamından koparılarak parçalı ve kullanılabilir bir hâle getiriliyor. “Dinî hassasiyetinin, merhametinin, iyilik ve dayanışma duygularının istismar edildiği”[2] iddia edilen Türk milletinin bu irfanları kimlere, ne tür bir toplumsallığa borçlu olduğu hiç konuşulmuyor. Ve sanki buna zemin hazırlayan bir mutabakat alanı hâlâ varmış gibi davranıldığından, bu irfanların da gerçekliğini koruduğu söyleniyor.
Misafirperverlik ve cömertlik nasıl bir toplumsal dayanışmanın içinden çıkmıştı mesela? Karşılıklı yükümlülük nasıl örgütlenmişti? Gökten zembille inmemişti ya… Her birinin bir anayurdu ve tarihi vardı. Geldikleri yerde ne gibi bir ihtiyaca binaen zuhur ettikleri, nasıl bir atmosferde insanların yaşamlarını kolaylaştırdıkları önemli meselelerdi. Bugün ne hikmetse, bu irfanların millî mutabakat içerisinde yaşadığına inanılıyor. İçeriğinde hamd, şükür ve kanaat olduğu söylenerek ahilik kurumuna övgüler diziliyor.[3] Hâlbuki bu irfanların tezahür edebilmesi için oluşturulması gereken, hamdı ve şükrü mümkün kılan iktisadî ilişkilerden kimse bahsetmiyor. Esnafa, işçiye özverili ve cömert olması öğütlenirken, buna zemin hazırlayan devlet yapılanması hep es geçiliyor. Yine de aynı toplumsallığın oluşması, verilen nimete nankörlük edilmemesi, sisteme dokunulmaması bekleniyor.
Şükür ki toplumsal dayanışmayı tektanrılı dinler öncesine kadar geriye götürebiliyor, bunun bambaşka bir serüveni olduğunu biliyoruz. İnsanların bir zamanlar alma-verme işinde ne kadar hassas olduklarını, eğer ortada iyiye giden bir şeyler varsa bunun bugünkü anlamda iktisadî bir boyutunun olduğunu ve bu boyutun yadsınamayacak kadar önem arz ettiğini anlayabiliyoruz. Bunun için çok basit bir alışkanlığı hatırlatmakta fayda var. Anadolu’da bir yere misafirliğe gittiğinizde ikramda bulunmak, misafiri en iyi şekilde ağırlamak, yani veren el konumunda olmak her zaman için daha iyidir. Misafirin -alan el- ise ikramı mutlaka kabul etmesi gerekir ki ayıplanmasın. Ancak aynı zamanda da ev sahibine borçlanmıştır. Çünkü ev sahibini misafir etme sırası ona gelmiştir. Yüzyıllardır açık edilmeyen gizli bir anlaşma var gibidir arada. Ancak bu bir zamanlar bireyler arasında değil de tamamen kolektif bir şekilde gerçekleştirilerek hayatın her alanını örgütleyen bir değiş-tokuş düzeninin parçasıdır.
Anadolu ve Osmanlı’nın bugünlerde otantik birer doku hâline getirilen bu irfanları birer iyi niyet ve hoşgörü ifadesine indirgememek lazım. Polinezya’dan Kuzey-Batı Amerika’ya, Yeni Zelanda’dan Anadolu’ya uzanan geniş bir alanda bir yaşam biçimi olarak inşa edilen bu ortak yaşam kültürüne literatürde potlaç deniyor. Anadolu ve Osmanlı tarihini potlaç üzerinden değerlendiren Oğuz Adanır’a göre, Anadolu’da egemen olan kargaşa karşısında insanları dil, din, ırk ayrımı yapmaksızın gerek Orta Asya’dan göç eden Türkleri gerekse Anadolu’da yaşayan Bizanslı insanları bir arada durmaya iten sebep temelde bu zihniyeti/kültürü paylaşmalarına dayanıyor.
Bu değiş-tokuş sürecinde her şeyin simgesel bir değere sahip olduğunu; değiş-tokuş edilen şeylerin sadece mal, mülk olmadığını aynı zamanda karşılıklı nezaket gösterilerinin, şölenler ve ayinlerin söz konusu olduğunu görüyoruz. Bu kültür Anadolu’da İslamiyet’in kabulünden sonra da devam etmiş; misafir ağırlamaktan, devletle tebaa arasındaki ilişkiye kadar uzanan sosyal dayanışma, yardımlaşma, eğlenme gibi çok yönlü bir toplumsallık inşa edebilmişti. İslamiyet gelmeden önce dahi insanların kadim bir barış ya da ütopik bir iyilikler dünyasında yaşamalarını değil, oldukça somut ihtiyaçları için ortak bir kültür oluşturmalarını sağlayan şey, alma-verme meseleleri konusunda çok titiz davranmalarıydı. Toplumsal, kültürel ve politik olanın ekonomik olanı belirlediği ortak yaşam kültüründe günümüz çağdaş toplumlarının aksine kazanma, paylaşma, tüketme ve inanmanın nerede başlayıp nerede bittiği belirsiz değildi.[4]
İki kabile arasındaki konsensüsten, ahilik ve esnaf birliklerine, dergâh ve tarikat geleneğine kadar tesir eden; servetin ekonomik yollarla değil toplumsal ve siyasal yollarla biriktiği ve biriken bu ‘artı’nın yok edildiği karşılıklı yükümlülük düzeninde nesnelerin ekonomik değerlerini yitirmeleri de son derece doğaldır. Ancak Adanır’a göre, bu kardeşlik ve soy birliği düzeninin bozulması sonucu bu değiş-tokuş eylemi Türkiye bağlamında ‘adamını bul, işini gördür’ eylemine dönüşmüştür. Yükümlülük düzeninde herkes herkesin yardımına koşmakla yükümlüyken, bunun ortadan kalktığı demokratik gibi sunulmaya çalışılan bir düzende yalnızca yanınızdakilerle, yapılanın karşılığını verebileceklere yardımcı olun kuralı işletilmektedir. Günümüz Türkiye’sinde egemen olan anlayış simgesel düzenin bu tersine döndürülmüş hâlidir. Kendinden olanın yardımına koşmak, sana benzeyeni yanına almak ideolojik siyasetin ayrılmaz bir parçasına dönüşmüş, Anadolu irfanı ortak yaşam kültürünün içi boşaltılmış, dejenere olmuş hâliyle reel siyasette karşılık bulabilmiştir. Aksi takdirde gerçek bir ortak yaşam kültürü söz konusu olsaydı, bunu ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak düşünemezdik.
Neo-liberal politikaların konut hakkımıza ve çalışma hayatımıza doğrudan müdahalesi söz konusuyken, komşunun hakkını gözetme, mahremiyet, tevazu gibi ortak yaşam kültürünün dinamikleri ortadan kalkıyor. Tüketim toplumunu en çok teşvik eden, dostu dosta kırdıran, dedikoduyu yayan, adam kayırmayı sıradanlaştıran çalışma hayatı karşısında birliği ve beraberliği teşvik ettiği iddia edilen millî ve dinî duygular maalesef kuru retorikle birlikte düşünüldüğünde boşa düşüyor. Bu bir yanılsama evresidir. Artık ekonomik olanın toplumsal ve politik olanı belirlediği tipik bir tüketim toplumunda ideolojik siyaset sınırına ulaşmıştır. Kardeşlik, ümmet, akrabalık ilişkisi; simgesel düzenden miras kalan aile ilişkilerindeki incelikler, düğün-cenaze-bayram ritüelleri yaşamın farklı alanlarında bir dayanışma kültürü inşa etmeye duyarsız haldedir. Kültürel olanın gerçek bağlamından koparılıp hızlıca ideolojik yük hâline getirilişi çağdaş Türkiye’nin yanılsama evresinden çıkmasını zorlaştırmaktadır. Bir kısım insanımız, çokluk ve kalabalıkla övünen, gücü elinde tutmayı vazife edinen bir siyasî projeye mahkûm olurken, diğer bir kesim bu hegemonik yanılsamanın kuşatıcılığı karşısında, ideal bir düzen ve devrim hayali kurmaktan öteye geçememektedir.
Cemal Bilgin’in 15 yıldır taşeron işçi olarak çalıştığı İstanbul Tıp Fakültesi’nden çıkarılması da büyük oranda böyle bir ortamın neticesi. Cemal abi, memlekette hiç de böylesi bir irfan ağının olmadığını onlarca kez deneyimlemek zorunda kalıyor. En basitinden, hastanedeki zehirlenme furyasını ifşa ettiği, bir anlamda ülkedeki aksayan gidişatı ortaya çıkardığı için cezalandırılabiliyor. Cenazesine, düğününe katıldığı özel güvenlikçilerin Cemal Abi’nin işe iadesi için hastane önünde toplanan kalabalığa coplu müdahalesi de herhalde bu pek övünerek anlatılan irfanın nasıl örgütlenemediğini bize göstermek için yeterlidir. “Gidilmezse ayıp olur” düşüncesiyle icabet edilen davetin karşılığı bu olmasa gerekir.
Cemal Abi’nin işten çıkarılmasına bu nedenle itiraz ediyoruz. Onun işten çıkarılmasının arkasında yatan, her yanımızı kuşatan bu adaletsizlik, sistemsel ve zihinsel bir krizin neticesidir. Çünkü gerçek ve somut olan, emeğini değiş tokuş ederken, değiş tokuş ettiği şeyin yalnızca bir metadan, mesai saatinden ibaret olmadığını, çalışırken kendisinden, hayatından bir şeyler sunduğunu bizlere hatırlatan Cemal Abi’nin mücadelesidir. Eğer gerçekten dayanışmak istiyorsak, bu, ancak ortak yaşam kültüründen bize miras kalan dinamikleri evlerden, miting alanlarından, gündelik ritüellerden çıkararak, Türkiye’de her yıl üretilen artı-değerin hakça ve eşitçe bölüştürülmesi için işyerlerinde mücadele etmeye kadar uzanan bir gerçeklikten, sahicilikten devşirilecektir. Amacımız, geçmişe duyulan bir özlem ya da son derece yanlış bir ifadeyle arkaik/ilkel olana dönüş merakı gibi bir heves değil, bu topraklarda bizden önce de birilerinin yaşadığını ve bizden sonra da birilerinin yaşayacağını hatırlamak ve bize dayatılanın ötesinde başka bir ilişkisellik ve dayanışmanın mümkün olduğu gerçeğini her daim canlı tutmaktır. Bu olasılığı gözetmeden, yaşadığınız dönemin gerçekliğini yakalama imkânını önünüze çıkan her fırsatta teperseniz, bir tür yinelemeler evreninde debelenir, gerçek bir anlığına ayyuka çıktığında yanıldığınız, kandırıldığınız için özür dilemekle yetinirsiniz.
Bilge Tekin
Dipnotlar
[1] Cemal Bilgin’in işten çıkarılması üzerine hastane önünde toplanan kalabalığa yaptığı konuşmadan bir pasaj: “Cemal Bilgin’le Dayanışma Eylemi
[2] “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ahilik Kutlamalarına Katıldı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı sayfası.
[3] Eski Dünyaya Yeni Bir Bakış, Oğuz Adanır, (Doğu Batı Yayınları, 2015).
Devamını oku ...

Evrenin Baltası

Evren Balta şahsında dil bulan “anlamsızlık” [bkz.: “Bir Kuruntu Olarak Batı Karşıtlığı”] her tür değerin ve bağlamın hükmünü yitirmesiyle alakalıdır. Avrupa devriminin boşluğunda düşünen Troçkistlerin, Sovyetler boşluğunda düşünen Sovyetçilerin, Arnavutluk’un yokluğunda Envercilerin, Çin’in dönüştüğü ortamda Maoistlerin yuvarlandığı bayır, bu anlamsızlığa dair. Hepsi de kâh liberalizmin kâh muhafazakârlığın dallarına tutundu. Meselemiz bu.
Bu çırpınışta Balta’nın baltasını savurduğu yer tabii ki Doğu. Dala tutunmanın bedeli, değerleri ve bağlamı silmek. Devletin ve demokrasinin dönüşümüne ajan olmak. O, iktidarın AKP dolayımı ile kendisini örgütleme sürecine katkı sunuyor. AKP, iktidarın bir alt-işlevi oysa.
Balta, yazısına sağcıların çürük iddiasını dillendirerek başlıyor: Sovyet sosyalizminin bir “Rus pratiği” olduğunu söylüyor. Oysa o genel, müşterek sosyalizm kavgasının belli bir yerellikte teşkil ettiği mevzi. Sonrasında devrimi sadece Avrupa’ya layık ve has görenler, ona düşman kesiliyorlar. Bunlara, ezilmenin kibrini örgütleyenler, devrimi horgörenler ekleniyor.
Evren Balta’nın kanaatinin aksine, Batı, Sovyetler’le rekabet ettiğinden değil, kendi iç sınıflar mücadelesini çeşitli araçlarla kontrol ve disiplin altına almak için sosyal devleti devreye sokuyor. Kemalistlerde görülen, ilk dönem Türkiye’de sosyalizm arayıp bulan yaklaşım, Balta’da dünya geneline aksettiriliyor. Bakılan yer değiştiğinde, kurgu ve teori de değişiyor. Balta, yüce Batılı Kemalist odaktan bakıyor hayata. Bu nedenle, tüm akademik kariyerine karşın, eski sosyalist ülkelerde devlet teşekküllerinin bir avuç oligarkın eline nasıl geçtiğini idrak edemiyor. Çünkü o, devrim değil, devlet geleneğine bakıyor. Sovyetler ölünce düşmanlarının gözünde bile badem gözlü oluveriyor. Buna pek aldanmamak gerekiyor.
Balta, sosyalizmin üretim tarzı değil, bölüşüm sistemi olduğunu düşünüyor. Tipik bir küçük burjuva tavırla, dolaşım meselesine kilitleniyor. Soğuk Savaş diye kendisine öznel pay biçtiği dönemde ABD üniversitelerinde sosyal bilime yatırım yapılıyor. Devlet ve sermaye, Soğuk Savaş öncesinde sanayiyle ve teknolojiyle ilgili projelere yoğunlaşırken, bu dönemde kitlelerin nasıl maniple edileceği, Sovyet ideolojisinin nasıl parçalanacağı gibi konu başlıklarına odaklanıyor. Muhtemelen bu külliyatın eseri olan Balta, kaşığını o çorbaya daldırıp, hoşuna gidenleri alıyor. Amerikan akademya doymak için bu çorbayı içmeye mecbur.
Tadından vazgeçemediği çorba, yirmilerden beri dillendirilen totaliterizm, fundamentalizm gibi konulara yönelik eleştirilerle baharatlandırılmış. Bu sebeple Balta, o eleştirilerin Sovyetler ile ilgili olarak dillendirildiğini görmüyor. “Emperyalizmin pompaladığı fundamentalizm” bir strateji gereği devreye sokuluyor. ABD “Afganlara Rusya sizi işgal edecek”, Sovyetler’e de “desteklediğiniz hükümeti gericiler yıkacak” diyor. Sovyetler ilmeği Afgan coğrafyasında çözülüyor. Balta, bu noktada emperyalizmi ne de politik tezahürlerini görebiliyor. O sadece kendisini görebiliyor. Trump’ta bile batı karşıtlığı görecek vuzuha sahip olması gerçekten tuhaf.
Batı karşıtlığı, ona göre, “popülist siyasal liderlerin kullanışlı bir aracı.” Aşağılayıcı bir ifade olarak popülizm, Balta’nın lügatinde Sovyetler’i asla ifade etmiyor. Çünkü onunla devrim değil, devlet geleneği üzerinden rabıta kurabiliyor. Ama o siyasî liderlerin, “ezilenlerin, alttakilerin” politik-ideolojik yönelimlerini kontrol altında tutma zorunluluğundan hiç bahsetmiyor. Kitleyi aşağılayan bakış, tüm göz hücrelerini ele geçiriyor.
Buradan, iktidarı, devrimi görmemeyi maharet sayan Sovyet sonrası dönemin solculuğuna, “başka bir dünya mümkün”cülüğe bağlanıyor. Bu mümküncüler, Avrupa’dan Latin Amerika’ya göç ediyorlar. Halka sol masallar anlatırken, siyasetin yüksek katlarında emperyalistlerle sömürü ve yağmayı katmerleyecek anlaşmalara imza atıyorlar. Balta’daki halkı, kitleyi küçümseyen dil bu solculuğun eseri. Söz konusu kibir, halktan yenilecek tokattan sakınma yöntemi.
Özellikle sosyalist veya komünist partilerin Batı’da yürüttüğü, “tüm güzel haklarınız Sovyetler’in eseri” propagandasının alıcısı olmamak, bu diplomasiye has dilden uzak durmak gerek. İzmir Fuarı veya İskenderun Demir-Çelik’le anlaşılabilecek bir dünya değil bu. “Babam çocukken Sümerbank’tan çiçekli pazen elbise almıştı” cümlesi artık manasız. Bunlar, üretimin, bir devrimi yaşatmanın maddi zorluklarıyla boğulan Sovyet halklarının idrak edilmemesinin, devrimi yapmanın maddi zorunluluğuyla yüzleşmemenin sonuçları.
Balta, TKP ile aynı evrende fikir yürütüyor dolayısıyla. TKP, “biz başka dünya isteriz”, gerçek Enternasyonal Marşı ise “yakında duyacaklar havada uçuşan kurşunları” diyor. Balta ve TKP bu geri, eski dünyaya ait lafları kenara itip hayal âlemine dalıyor. Çünkü o sadece dolaşımdaki payını istiyor, hayale vakit ve imkân buluyor.
“Zeki Müren de bizi görecek mi?” lafına atfen, “acaba o dünya istiyor mu TKP’yi veya Balta’yı?” diye sormak gerekiyor. Dünya nedir? Neresidir? İnternete ilk bağlanınca “aha komünizm gelmiş” diye sevinenlerin dünyası mı bu? ABD çizmeleri veya Kemalist devletin çizmeleri arasında ayrım ve seçim yapanların dünyası ile ezilenlerin dünyası bir olabilir mi?
“Üniversiteyi eski hâline geri döndüreceğiz” diyen, Anayasa Mahkemesi’nce kuruluş tarihi 1993 olmamasına rağmen, bu tarihle tescil edilen TKP’nin başka bir dünya istemesi mümkün değil. Balta ve TKP, sadece AKP gerçekliğinde, dolaşım alanına, küçük burjuva dünyasına dair bir pazarlık yürütüyor. Pay ve hak istiyor. Her ikisi de egemenlerin dünyası ile ezilenlerin dünyası arasında ayrım yapmıyor. İkincisinin biriktirdiği kudret imkânlarını ilkinde yansıyan gölgeler üzerinden ezmeye gayret ediyor.
Bu tip solcular, “ezilen”e öteki olarak tahammül edebiliyor, bunu öğütlüyor; ezilen, başını çıkarttığında da onu hemen ötekileştiriyor, insan yurduna koymuyor, oradan da egemenlerin sınırsız-sınıfsız “insan” tasarımına sığınıyor. Batı’yı ancak kendi yarattığı değerleri sahiplenmemekle eleştiriyor. O değerlerin savunuculuğuna soyunuyor. Hepimizi Batı’nın değerlerine, anlam dünyasına ve bağlamına esir etmek istiyor. Batı’nın yarattığı değerlerde sömürüye-zulme dair boyutu görmezden geliyor. “Değerler” dediği şeylerin, ezilenlerin kazanımlarının temellük edilmesine dair bir içeriğe sahip olduğunu anlamak istemiyor. “Öteki” deyip küçümsediği ezilenlerin yer/mevzi tutma iradesini “gerici” kabul ediyor. “Benim kadar yüce, ilerici ve hayalperest olamazsın, çünkü sen zavallı, eziksin” diyor. Böylelikle yer/mevzi tutma iradesiyle ortaklaşma zorunluluğundan kaçıyor, bu iradenin ortakçı boyutunu toprağa gömüyor ve kendi mevkiini korumak adına, emperyalizmin ve sermayenin “evrensel”ine kaçıyor.
Ekim devrimcileri, Batı liberallerine, küçük burjuvalarına yaranmak, hoş görünmek için yapmadılar devrimi. Ekim dâhil hiçbir devrimin böylesi bir anlamı yok. Anlamını, değerini ve bağlamını bu liberallikte, küçük burjuvalıkta bulanların devrime ve devrimci mücadeleye burjuvaziden yana ayar vermeye çalıştığı açık. Ezilenlerin ayar bozan pratiği, kavganın semaya yükselen teberi, daha çok hayal kıracak, daha çok uyku kaçıracak, bu net.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Hâlâ Oradayız

Eskiden sistem, laikliği ve demokrasiyi reddeden, İslam devleti ideali olan, tağut, küfür, şirk, tevhid, kıyam, İslamî hareket, nebevî yöntem, rab, ilah, firavun, karun vb. kavramlarla tavır geliştiren müslümanları küçümser, böcek gibi görürdü.
Bu kesimden haberdar olan laikler, demokratlar da “siz hâlâ 1.400 yıl öncesinde misiniz?” türünden ifadelerle kendilerini ileride, Müslümanları geride görür, onlara kibirle muamele ederdi.
Şimdi ise İslam’ın bu en temel kavramlarını kullanan insanlara herkesten önce dünün hızlı müslümanları itiraz ediyor.
Kendileri bu kavramları ağızlarına almadıkları gibi, muhataplarına “siz hâlâ orada mısınız?” sözüyle yaklaşıyorlar. Bu kavramlardan, bu dünyadan, bu idealden utanıyorlar.
Kemalistleri aslında elli yıl geriden takip ediyorlar, bir fark yok.
Kendi zihinleri tamamen seküler, milliyetçi, devletçi kavramlarla tarumar olduğu için, bu kavramları ağızlarına bile alamıyorlar. Bunu da hep aynı numarayla gizlemeye çalışıyorlar: “siz hâlâ orada mısınız?”
Bir yerde siz, “hâlâ orada mısınız?” diye konuşan birileri varsa, bilin ki o ya yorgun düşmüş birisi ya da sistemin nimetlerinden pay almış birisidir.
Bizse hâlâ oradayız.
Yerimizi daha da berkitme çabasındayız.
Ahmet Şahin
Devamını oku ...

Esad’ın Ölüm Fermanı

“ABD, Suudi Arabistan ve İsrail istihbarat kuruluşlarına ait gizli yazışmalar ve raporlar, Esad'ın Katar boru hattını reddettiği anda askerî ve istihbarî planlamacıların hızla, işbirliği yapmayan Beşar Esad'ı devirmek için Suriye'de bir Sünni ayaklanması hazırlamanın Katar-Türkiye gaz bağlantısını tamamlama yönündeki ortak hedefe ulaşmanın hayata geçirilebilir bir yolu olduğu yönünde konsensüse vardığını gösteriyor. WikiLeaks'e göre 2009 yılında, Beşar Esad'ın Katar boru hattını reddetmesinden kısa süre sonra CIA, Suriye'deki muhalefet gruplarını silahlandırmaya başladı.”
[Robert F. Kennedy Jr., Why the Arabs don't want us in Syria
[“Neden Araplar bizi Suriye'de istemiyor”, Politico]
Suriye'deki çatışma, kelimenin geleneksel anlamıyla bir savaş değil. Bu, tıpkı Libya ve Irak'ta olduğu gibi, bir rejim değişikliği operasyonu.
Bu çatışmanın ana motor gücü, 2. Dünya Savaşı'ndan beri 50'den fazla egemen hükümeti devirmiş olan ülke. (Bill Blum'un listesine bakınız.) Elbette Amerika Birleşik Devletleri'nden bahsediyoruz.
Washington, açık ara rejim değişikliği şampiyonudur, kimse onun yanına bile yaklaşamaz. Hal böyleyken, Amerikan halkının müdahale modelini farkedeceği, propagandanın arkasında yatanı göreceği ve buna uygun şekilde sorumluyu suçlayacağı iddia edilebilir. Ama bu, hiçbir zaman olmamış gibi görünüyor ve muhtemelen burada da olmayacak. Kanıtlar ne kadar ikna edici olursa olsun, beyni yıkanmış Amerikan halkı, her zaman hükümetlerinin doğru şeyi yaptığına inanır.
Fakat ABD Suriye'de doğru şeyi yapmıyor. Yarım milyon insanın öldürülmesine, 7 milyondan fazlasının yer değiştirmesine sebep olmuş ve ülkeyi yaşanmaz, boş arazilere çevirmiş olan Selefi aşırıcıları silâhlandırmak, eğitmek ve finanse etmek doğru değildir. Bu, yanlıştır, ahlâksızlıktır. ABD, bu çatışmaya en başta doğalgaz gelmek üzere yanlış sebeplerden ötürü müdahil olmuştur. ABD, Şam'a bir kukla rejim yerleştirerek bu şekilde Doğu'daki boru hattı koridorlarını emniyete almak, Katar'dan AB'ye giden hayatî önemdeki enerji rezervlerinin nakliyesini denetlemek ve bu rezervlerin ABD Hazine'sine ve ABD mali varlıklarına dönecek şekilde, ABD doları cinsinden fiyatlandırılmaya devam etmesini güvence altına almak istiyor. Ortadoğu'daki ABD tahakkümünü sürdürmenin ve Amerika'nın küresel güç üzerindeki emperyal kontrolünü geleceğe taşımanın temel formülü budur.
Suriye'deki savaş, Beşar Esad hükümeti 2011 baharında protestoculara müdahale ettiği zaman başlamadı. Olaylar hakkındaki bu versiyon, hakikatlerin üzerini örten bir saçmalıktır. Savaş, 2009 yılında, Esad Katar'dan gelen ve Katar gazını Suriye üzerinden AB'ye taşımayı öngören bir planı reddettiği zaman başladı. Robert F Kennedy Jr.'ın “Suriye: Yeni bir boru hattı savaşı” başlıklı mükemmel makalesinde izah ettiği üzere:
“Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden geçecek olan, 1,500 km uzunluğunda ve 10 milyar dolar değerindeki boru hattı, […] Katar'ı Türkiye'deki dağıtım terminalleri üzerinden doğrudan Avrupa'nın enerji pazarlarına bağlayacaktı. […] Katar-Türkiye boru hattı, Fars Körfezi'nin Sünni krallıklarına dünya doğalgaz pazarları üzerinde belirleyici bir hâkimiyet kazandıracak ve Amerika'nın Arap dünyasındaki en yakın müttefiki olan Katar'ı güçlendirecekti. […]
2009 yılında Esad, ‘Rus müttefikinin çıkarlarını korumak’ için boru hattının Suriye'den geçmesine izin verecek anlaşmayı imzalamayı reddedeceğini duyurdu. […]
Esad, İran'ın doğalgaz sahalarından başlayıp Suriye'den geçecek ve Lübnan limanlarına ulaşacak olan Rusya onaylı bir ‘İslamî boru hattı’nı destekleyerek Körfez'in Sünni monarşilerini daha da öfkelendirdi. İslamî boru hattı, Sünni Katar'ı değil Şii İran'ı Avrupa enerji pazarının başlıca tedarikçisi haline getirecek ve Tahran'ın Ortadoğu'daki ve dünyadaki etkisini çarpıcı derecede arttıracaktı. […]”
Doğal olarak Suudiler, Katarlılar, Türkler ve Amerikalılar Esad'a öfkeliydi, ama ne yapabilirlerdi? Onun kendi iş partnerlerini seçmesini ve pazara gaz taşımak için kendi egemen topraklarını kullanmasını nasıl engelleyebilirlerdi?
Yapabilecekleri şey, iyi bir mafya babasının yapacağı şeydi: birkaç bacak kırmak ve istediği her şeyi çalmak. Bu özgün durumda Washington ve entrikacı müttefikleri Şam'a karşı yasadışı bir vekâlet savaşı başlatmaya, Esad'ı öldürmeye veya devirmeye ve Batılı petrol devlerinin gelecekteki boru hattı sözleşmelerini kapıp Avrupa'ya giden enerji akışını kontrol etmesini garanti altına almaya karar verdi. En azından plan buydu. İşte Kennedy'den bir alıntı daha:
“ABD, Suudi Arabistan ve İsrail istihbarat kuruluşlarına ait gizli yazışmalar ve raporlar, Esad'ın Katar boru hattını reddettiği anda askeri ve istihbarî planlamacıların hızla, işbirliği yapmayan Beşar Esad'ı devirmek için Suriye'de bir Sünni ayaklanması hazırlamanın Katar-Türkiye gaz bağlantısını tamamlama yönündeki ortak hedefe ulaşmanın hayata geçirilebilir bir yolu olduğu yönünde konsensüse vardığını gösteriyor. WikiLeaks'e göre, 2009 yılında, Beşar Esad'ın Katar boru hattını reddetmesinden kısa süre sonra CIA Suriye'deki muhalefet gruplarını silahlandırmaya başladı.”
Tekrar edelim: “Esad Katar boru hattını reddettiği anda”, kendi ölüm fermanını imzaladı. Tek başına bu davranış, canlı, beş bin yıllık bir medeniyeti, çeşitli müttefik istihbarat kuruluşları tarafından istihdam edilmiş, hazırlanmış ve konuşlandırılmış cani fanatiklerle dolup taşan, Felluce benzeri ıssız, çorak bir manzaraya dönüştüren ABD saldırganlığının katalizörü oldu.
Fakat bu hikâyede özellikle ilgi çekici olan şey, ABD'nin 60 yıl önce, Eisenhower yönetimi zamanında neredeyse aynı tipte bir plana girişmiş olması. Kennedy'nin yazısından bir alıntı daha yapalım:
“1950'le Başkan Eisenhower ve Dulles kardeşler […], özellikle Arapların kendilerine ait olan yönetimi petrol imtiyazlarını tehdit ettiği zaman CIA Direktörü Allan Dulles’ın komünizmin dengi olarak gördüğü Arap Milliyetçiliğine karşı yasadışı bir savaşa girişti. Suudi Arabistan, Ürdün, Irak ve Lübnan'daki tiranlara gizli Amerikan askerî yardımı pompalayarak, Sovyet Marksizmi'ne karşı güvenilir bir panzehir olarak gördükleri muhafazakâr 'cihadçı' ideolojiler taşıyan kuklaları kayırdı. […]
CIA, Suriye'deki aktif müdahalesine 1949 yılında, teşkilatın kurulmasından ancak bir yıl sonra başladı. […] Suriye'nin demokratik olarak seçilmiş devlet başkanı Şükrü Kuvvetli, amacı Suudi Arabistan'ın petrol sahalarını Suriye üzerinden Lübnan'a bağlamak olan Trans-Arabistan Boru Hattı'nı onaylama konusunda tereddütlüydü. (Bu yüzden) CIA bir darbe tezgâhlayarak Kuvvetli’nin yerine CIA tarafından dikkatle seçilmiş diktatörü, Hüsnü Zaim isimli, dolandırıcılıktan hüküm giymiş kişiyi geçirdi. Zaim, parlamentoyu feshedip Amerikan boru hattını onaylamaya pek de zaman bulamadan yurttaşları, rejim kurulduktan 14 hafta sonra onu devirdi. […]
(CIA ajanı Rocky) Stone, Nisan 1956'da 3 milyon dolar değerinde Suriye lirasıyla, Selefi militanları kışkırtmak, Suriyeli subaylara ve politikacılara Kuvvetli’nin demokratik yoldan seçilmiş seküler rejimini yıkmaları için rüşvet vermek üzere Şam'a geldi. […]
Fakat tüm bu CIA paraları Suriyeli subayları ayartmaya yetmedi. Askerler, CIA'in rüşvet girişimlerini Baas rejimine rapor etti. Buna yanıt olarak Suriye ordusu, Amerikan Büyükelçiliği'ni işgal edip Stone'u esir aldı. Sert bir sorgulamanın sonunda Stone kameraların karşısında, İran darbesindeki ve CIA'in Suriye'nin meşru hükümetini devirme yönündeki başarısız girişimindeki rolünü itiraf etti. […] (Bunun ardından) Suriye, ABD'ye sempati duyan bütün politikacıları tasfiye etti ve ihanet suçundan astı.” [Politico]
Tarihin nasıl tekerrür ettiğini görüyor musunuz? Herhalde CIA yeni bir senaryo yazamayacak kadar tembellik etmiş ve eski bir senaryoyu tozlu raftan indirip yeni aktörler kiralamış.
Neyse ki Esad, İran'ın, Hizbullah'ın ve Rusya Hava Kuvvetleri'nin yardımıyla, kendisini devirme ve bir ABD yardakçısı yerleştirme girişimini savuşturdu. Bu, bir lider olarak Esad'ın desteklenmesi olarak değil, küresel güvenliğin ulusal egemenliğin korunmasına bağlı olduğu ve uluslararası hukukun mihenk taşının, sebepsiz saldırganlığın reddedilmesi olması gerektiği şeklindeki prensibin savunulması olarak görülmelidir; bu saldırganlık, ister bir tarafın kendi ordusu eliyle, isterse inandırıcı yadsınırlık getirirken, aynı stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan silahlı vekil güçler eliyle gerçekleştirilsin. Gerçeklik, Bush'un Irak işgaliyle Obama'nın Suriye işgali arasında bir fark olmadığıdır. Ahlakî, etik ve hukukî meseleler aynıdır; yegâne fark, Obama'nın olan biten konusunda Amerikan halkının kafasını karıştırmada daha başarılı olmasıdır.
Olan biten ise rejim değişikliğidir: “Esad gitmeli”. Yönetimin en başından beri tekrarladığı nakarat bu olmuştur. Obama ve şürekâsı, Washington'un bölgedeki AB hâkimiyetini daha da güçlendirecek şekilde, boru hattı koridorlarına erişim sağlama taleplerine boyun eğmeyi reddeden, demokratik yoldan seçilmiş seküler bir rejimi devirmeye çalışıyor. IŞİD saptırmasının, “Esad zalim bir diktatördür” saptırmasının ve “Halep'teki savaş mağduru siviller” saptırmasının arkasında olan şey gerçekte budur. Washington bunların hiçbirini umursamıyor. Washington'un umursadığı şey petrol, güç ve paradır. Bugün bu konuda nasıl kafa karışıklığı içinde olunabilir? Kennedy bunu şöyle özetlemişti:
“Suriye çatışmasının, kaynakların kontrolü üzerinde yürütülen ve 65 yıldır Ortadoğu'da verdiğimiz yığınla yasadışı ve ilan edilmemiş petrol savaşından ayrılamaz nitelikte bir savaş olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ve yalnızca bu çatışmayı bir boru hattı üzerine yürütülen bir vekâlet savaşı olarak gördüğümüz zaman olaylar anlaşılabilir hale gelir.”
Bu her şeyi anlatıyor, sizce de öyle değil mi?
Mike Whitney
Çev: Selim Sezer
Devamını oku ...