İrfan Aktan Hadisesi

Nuray Mert, çözüm sürecinin çok çıkmasına neden olduğu liberal bir ses. Onunla boğuşmak da aynı liberalizmle malul. Buna mecbur. Çözüm süreci ve HDP ile birlikte daha çok duyduk bu sesleri. O günlerde Nuray Mert, “HDP Türkiye partisi olsun diyenlere katılmıyorum, aksine HDP Kürt partisi olmalıdır” diyordu. Ayrıca o dönemde eleştirilen HDP adaylarına istisnasız sahip çıkıyordu. Oysa bugün Rojava’da olan kimi sosyalist örgütler, o adayların bazılarını beğenmedikleri için kendi adaylarını göstermişlerdi.
Nuray Mert “HDP Kürt partisi olsun” derken, onun PKK’nin yerini alacağını ummaktadır. Sivil siyaset ve demokrasi kavgası galebe çalmış, medya bu konfetilerle süslenmiş, HDP ile yeni bir çıkış örgütleneceği vehmi ağır basmıştır. Ama her “güzel” hikâyenin bir sonu vardır.
İrfan Aktan da aynı kapıdan girmiştir. Eski arkadaşları sayesinde o konfetilerden biri olmuş, birden Hakkârili olduğunu anımsamış, ÖDP’nin kapısını suratına çarpmış, oradan ayrılıp yeni “demokrasi kavgası”na yelken açmıştır. Nuray Mert’le kapışması yeni zeminin meşruiyeti ile ilgilidir. Bu, ne Türk ne Kürt aydını olabilmenin, daha doğrusu işine geldiğinde Türk, işine geldiğinde Kürt olmanın ceremesidir.
Muzaffer Oruçoğlu, “herkes gerçeklere ya uzaydan ya mezardan baksın” diyor ya, gerilim bununla da alakalıdır. İrfan Aktan, zaten hepten ve her daim haklı olduğunu düşündüğü gücün yanına hizalanmayı önemsiyor. Başkası mümkün değil. Bu, fikrî ve pratik faaliyeti doğalında askıya alıyor. Ezilen bir hareketin bileşeni olmayı zûl kabul ediyor, bunu utanç verici ve aşağılayıcı buluyor. Zaten yazısında İrfan Aktan Nuray Mert’in tespitine hak veriyor. “Dolayısıyla bir mücadeleyi kendiniz için verirsiniz, Kürtler için değil.” diyerek kendi konumunu da özetliyor. O gerçeğe ya uzaydan ya da mezardan bakıyor. Gerçekle her türlü bağını koparttığını ikrar ediyor. Zihindeki bir işlem, pratiği bu şekilde kuşatıyor. Sonra da başkalarıyla “idealist” diyerek alay ediyorlar!
Eskiden, Özal zamanında, “herkes kendi kapısının önünü süpürsün, her şey güllük gülistanlık olur” derdi liberaller. Sonra temizlik işçilerinin büyük kentlerde başlattığı grev bunun böyle olmadığını gösterdi. Her yerde çöp dağları oluştu. O dönemde sol, en azından “herkes kendi kapısının önünü süpürürse, meydanlar, ortak alanlar ne olacak?” sorusunu sorardı. Mert ve İrfan, bu dönemi liberal sığınaklarda geçirdiği için bu bilince erebilmiş değil.
Ayrıca İrfan Aktan’ın sıkışınca her daim devreye soktuğu Cezayir analojisi de yersiz. Dolayısıyla karşısında Sartre görmek istemesi de anlamsız. Dahası Sartre’ın Cezayir’i Fransa’nın bileşeni olarak gördüğü ve oradaki çapaklı direnişi psikolojik vak’aya indirgediği de bir gerçek. Sömürgecinin aydını, sömürüden vazgeçemez. Sömürülenin kavgasını ancak sağaltılması gereken, patolojik bir olgu olarak görebilir. Aktan ve Mert gibiler arasında bir ayrımdan söz edilemez. Birey denilen devletlerinden, o uzaydan ya da mezardan bakıldığında, her şey marazmış gibi görünür. Nereden bakıldığı önemlidir.
Cezayir’i kana boğan paraşütçü birliğinin komutanı, “bana ‘faşist’ diyorlar, bu kanıma dokunuyor, ben Direniş’in [La Résistance] bir parçasıydım, o faşistlerle ben mücadele ettim.” diyor. Kürd’ün mücadelesi ile Cezayir direnişi arasında ancak kâğıt üzerinde analoji kurmak mümkün. Fransa’daki Cezayirliler, “kimliğimizde bir sömürgecinin ismi yazamaz” deyip kimliklerini yakıyorlar misal. Mesele, o komutanın veya “sömürgeler kalmalı ama ilerletilmeli” diyen sosyalistlerin yanından bakmaktadır.
Bu analojinin imkânsızlığında, Aktan da kendi mahallesinin huysuz liberal muhaliflerine çatabiliyor. Tek derdinin “demokrasinin nimetleri” olduğunu söylüyor. Mert’i mahallenin kafesinde kahve yudumlarken, sigaya çekiyor ve “ona buranın insanı, ol kâfi” diyor. “Olmadı git ÖDP’ye destek ver” diye nasihat ediyor. Kendi yaptıklarını anlatıyor ve Mert’e “bari benim gibi ol” diyor. Ona, “özel ve güzel liberalizme halel getirme bari” demiş oluyor. Örtük olarak, “beni de zor duruma sokuyorsun” anlamına gelecek laflar ediyor. Taraf, Diken, T24’e (dondurmacı) Duvar diye bir halka ekleniyor. Dolayısıyla Aktan, bu yayınlar bağlamında, liberalizminin sakatlanmasını istemiyor. İşine geldiğinde hemen Kürt’e sokuluyor. Kürt olmaktan değil, kendi meselesinden bakıyor Kürt’e. Kürt’ten bakmak, aşağılayıcı ve işe yaramaz kabul ediliyor. Mert, lütufta bulunuyor, yeni paraşütçü birliklerine selam çakıyor, Aktan da geri kalmış Kürt’e Sartre ve Fransız aydını gibi, muhalif ama Paris’ten bakmayı matah bir şeymiş gibi, satıyor.
Ezilenlerin mücadele birikimi, özellikle yirmi yıldır geri, uygunsuz, yetersiz ve zararlı kabul ediliyor. Öğrenilen de öğretilen de bu. Hepsinin elinde sihirli değnek olsa, herkesi bir dokunuşta liberal, sosyalist, komünist yapabilseler, bu imkân karşısında ya korkup kaçarlar ya da “bozuk bu değnek!” deyip kahvelerini yudumlamaya devam ederler. Çünkü ezilene yönelik korku, ondaki bilinemez, kontrol edilemez yan, sol örgütlerin varlık sebebini tehdit eden bir güçtür. Liberalizmden rol çalınmasının, ona öykünülmesinin, onunla tartışılmasının ana nedeni budur. Sonra “burjuvazinin her şeye hâkim olması, her şeyi ilerletmesi gerek” yalanına sığınılır. Böylece hiçbir kolektif dinamiğe, ezilen hareketine ait olmamanın kılıfı da bulunmuş olunur.
İrfan Aktan’ın Mert’ten önce harekete geçirmesi gereken milyonları vardır. Okların Mert’e dönmesinin sebebi, o milyonların hareketsizliği, Aktan’ın bahanesiz, gerekçesiz, bağlamsız kalmasıdır. Mücadele keskinleştikçe, liberalizm gene sığınaklarına kaçacaktır. Mert-Aktan polemiği, bu kaçışa dair bir emaredir.
Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: