Burjuvazinin İdeolojik Çemberi ve Sol

Bugünkü cumhuriyet popülizminin kökeninde solun özgünlüğüne olan inançsızlık yatmaktadır. “Yeni bir cumhuriyet”, “ölmüş cumhuriyeti diriltmek” vs. gibi söylevlerin ardında, kesinlikle bu kişilerin ağızlarından düşürmedikleri Lenin’in tavrı değil, daha çok Menşevik bir tavır olduğunu sezmek mümkün. Tıpkı Menşeviklerin proleter devrime olan inançsızlıkları gibi bu kişilerde görülen Türkiye’de işçi sınıfının devrimci potansiyeline yönelik inançsızlık da onlara ait karakteristik bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır.
İşçi sınıfından aradığını bulamayacağını düşünen sol, çareyi fabrikalarda, şantiyelerde, okullarda ve diğer tüm kamu alanlarında örgütlenmekte bulmak yerine, “belki küçük burjuva milliyetçileri, zaten 7/24 iman ettiği fikirleri bir de soldan duyar da kendisine hak vererek sosyalist devrimcilerin arasına katılır” beklentisi ile kendi iddialarına yabancılaşmaktadır.
Sol, pek de samimi gelmeyen “cumhuriyet” sloganlarına hep AKP vurgusu yapmakta, AKP’nin cumhuriyeti yıktığını iddia etmektedir. Oysa cumhuriyet yıkılmış değildir. Sapasağlam yerindedir. Yıkılmış olan, solun, Marksizm’e olan inancıdır. Kendisine olan inancıdır.
Solun, cumhuriyet tarihinden, cumhuriyet tarihi boyunca gelişen Türkiye Devrimci Hareketi’nden bağımsız tutumlara bürünerek bir tür CHP olmaya çalışması veya CHP’nin peşine dolaylı olarak onun ideolojisinden kesitler alarak takılması, bütünüyle düzen içinde kendisine yabancılaşmış olmasındandır. Bunun çeşitli tarihsel sebepleri vardır ancak bu tarihsel sebepleri analiz edememek, Türkiye solu için de büyük utançtır.
Yüz yıla yakın bir zaman diliminde hâlâ aynı yanlışları yapmak, resmi ideolojinin yani burjuvazinin fikir dünyasına göre düşünmeyi “diyalektik” olarak değerlendirmek, sıçrayışın tarihsel materyalizme göre burjuvazinin kucağından olacağını düşünmek büyük talihsizliktir.
Hâlâ burjuvazi ile temas ederek bir devrimin gelişebileceğini düşünmek, onun tarihsel yorumuna karşılık yerine kendi tarihsel yorumunu koyamamak, ezilenin tarihini yazmayı düşünemeyip tarihi ezenden okumak, ezenin buyruğuna göre, onun kanunuyla, onun adaleti ile sınanmayı düşünmek ve en nihayetinde onun ölmüş olduğunu iddia ettiği cumhuriyetini diriltip içinde yer edinmeyi düşünmek baştan aşağıya sol için trajedidir. Sınıf bilincinden ve siyasetinden kopuk yaşamanın en doğal sonucu, bu görüşlere sahip olmaktır.
Sosyalistler, burjuva cumhuriyetine sahip çıkmakla görevli değildirler. Eğer ölmüşse onu diriltmek, sosyalistlerin görevi değildir. Burjuva cumhuriyeti ortadan kaldırılsa bile bu sosyalistler için geçerli bir kayıp değildir. Çünkü asıl önemli olan burjuva cumhuriyetinin sunduğu haklar doğrultusunda mücadele vermek değil, bu mücadele biçimini de aşmaktır.
Burjuvazi var olabilmek için cumhuriyete ihtiyaç duymaz, parlamento böyle bir durumda sadece sınıfsal farkları unutturmak için vardır. Yani bu parlamentonun demokratik bir tıkanıklığa düşmesi, cumhuriyetin feshedilmesi, sadece egemenlerin artık açıkça başka yollarla sınıf baskısına soyunacağının bir göstergesi olabilir.
Sosyalistler her iki durumda da mücadele vermek zorunda olsa bile, bir durumun diğerine evrilmesi ortada olanı değiştirmez. Cumhuriyete “reset atma” görevi sosyalistlerin değildir. Sosyalistlerin görevi, cumhuriyeti biçim (sınıf) değişikliğine zorlamak için çalışmaktır. Cumhuriyet ortada yoksa bunu yeniden yaratmaktır; sosyalistlerin cumhuriyeti burjuvazinin ideolojisine ve egemenliğine göre değil, proletaryanın ideolojisine ve egemenliğine göre yaratmak haricinde hiçbir görevleri yoktur.
Sosyalistler bugün, sosyalist olmayan, olmaya niyeti hiç bulunmayan bir cumhuriyetin ajitasyonunu yaparak, popülizmin sosyalist devrime katkı vereceğini sanıyorlar. Oysa sol, böyle yaparak sadece burjuvaziye olan ideolojik bağımlılığını tazeliyor. Solun görevi bağımlı olmamak, tek başına ayrı bir hatta, burjuvazi ile hiç temas kurmadan yeni bir dünya yaratmak. Yeni bir dünyanın diyalektiğine göre düşünmek.
Sol bunu yapamadığı sürece, hep ciddiye alınmayan, kuyrukçu ve zavallı olarak görülen bir yapıyı temsil edecek. Sol, düşman sınıfın erişemeyeceği bir yerde durmaktan korktuğu sürece kaybeden ve burjuvazinin gösterdiği serapta yaşayan olacak. Böyle yaşamakla yollar aşınmaz. Durup üzerinde bulunulan zemini de sorgulamalı, onun üzerinde ona temas etmeyen bir zemini yaratmayı hedeflemek gerek.
Sol, burjuvazinin ideolojik çemberinde, onun olanakları ile düşünen ve yaratan olmamalıdır. Çünkü burjuvazinin ideolojik çemberi içerisinde düşünmek zorunda hissedenler en nihayetinde burjuvazinin şartlarını kabullenmiş demektir. Böyle bir kabulleniş de en nihayetinde solu çoktan taktik ve stratejisi önceden tahmin edilebilen, çürütülmüş, bir yörüngeye sokulmuş, hiçbir zaman iktidarı hedefleyemeyen konumda kuyrukçu hâlde tutar.
Oysa solun amacı, aydınlanma meşalesi olup burjuva-liberallerin övgüyle bahsedeceği ilericiliği temsil etmek değildir. Bu zorunluluk hissi, burjuvazinin tarihiyle, ideolojisiyle düşünmekten kaynaklanan işbirlikçiliğe neden olacak niteliksizliği doğurur. İlerici olması gereken sol değildir, liberallerdir. Liberallerin ağzından düşürmedikleri ama hiçbir zaman onlardan da gelmeyen ve asla gelmeyecek aydınlanmacılık, ilericilik gibi düşünce biçimlerinin soldan gelme beklentisi, solu tuzağa çeken, onu burjuvazinin meşruluğunda tutup, gerici kitlelere maskara etmenin yöntemi olmuş durumdadır. İşte sol, bu maskaralıktan kurtulmak, hareket edebilmek için aydınlanmacılık masallarını bırakmalı, burjuvazinin protestan papazı olma görevini ait olduğu kesime yani liberallere bırakmalı, liberalleri ortaçağın içinde bırakıp baskı karşısında radikalize edip sollaştırırken kendisi, kendisi için bu düzlemden kopuşu sağlamalıdır.
Solun aydınlanmacılıktan kopuşu, burjuvazinin dayandığı aydınlanmacılık direğini çökertip enkaza dönüştüreceği bir kaos yaratacağı için solun kurması gereken dünyanın şartları ancak böyle oluşabilecektir. Sol, ne zaman burjuvazinin aydınlanmacı yüzü olmaktan vazgeçerse, işte bugüne kadar solu istismar ederek kurduğu düşünce temelinin çöküntüsü geriye kalan canavarların itiş kakışıyla hızlanacaktır.
Sol, kanunlarını, nizamını kendisinin belirlediği bir dünyayı oluşturmak istiyorsa, burjuva toplumunun aydınlık yüzü olma görevinden vazgeçmeli, ancak kendisinden olanı aydınlatarak ilerlemenin, kopuşu sağlamanın cesaretini gösterebilmelidir.
Sol, burjuvaziye temas etmekle ona sadece fayda sağlıyor. Sol, baştan aşağıya sömürü toplumunun ideolojisine fayda sağlamak üzerine kuruluysa ve tarihte kendisini ilerlemeciliğin ikonu olarak görüyorsa, bunu en azından burjuvazinin dünyasında değil kendi dünyasında yapmayı hedeflemelidir. O, ilk önce kendi dünyasını kurmak zorunda olduğunu fark etmelidir.
Bırakalım her fırsatta önümüze burjuva düzenine sunulan “ilericilik”, liberallerin olsun. Sol, burjuva toplumunu ilerleten değil, burjuva toplumunu parçalayan olmak zorunda olandır. Gerçek ilericilik, çemberin içinde dönmek değil, çemberin dışına çıkabilmekten geçer. Devrimcilik, sınırı aşmaktır.
Sol, burjuvazinin eğip bükemediği, ne yaparsa yapsın dost olamadığı bir konumda olmalı ki; hedeflediği diyalektik çelişkinin zıt kutbunda yer alarak onun dairesinden kopsun. Ancak uzlaşmaz, birleşmez bir hat oluşturulabilirse sol yeniden iktidara yürüyebilir.
Burjuva liberallerin sahibi oldukları düzeninin övgüsünü yapmak, onda ilerici bir yön bulma kuruntusuna kapılmak, sadece solun hakir görülen, üvey evlat olan, fazlalık olarak görülen bir kesim olarak anılmasını sağlar. Oysa burjuvazinin aşil tendonlarına fırlatılan oklar ile anılan sol, incelenmeye, ayrı bir kutup hatta ayrı bir dünya olarak değerlendirilmeye, saygı görmeye, anlaşılmaya muhtaç hâle gelir. Çünkü yanlışlanamazlıkları da o anki durumu da kendine aittir. Burjuvazinin ancak düşman konumda görebildiği bir soldur artık bu sol. Bu sol özgün bir soldur, devrimcidir, kendisini tanımlamak için birilerinin ilerisinde veya gerisinde olma ihtiyacında değil, kendisiyle bir bütün olarak tanımlama ihtiyacındadır. Böyle bir sol, tüm ezilenlerin sesidir. Ve böyle bir sol, tüm ezilen kitleleri kimlikleri ve inançları ne olursa olsun yanında toplayabilir. Ve onları kendi istediği konumda dönüştürebilir.
Emre Kabartaş
Devamını oku ...

Güvenlik Karşıtı Bildiri

Kısaca ifade etmek gerekirse, bu projenin amacı, güvenliğin “kendisinin bir yanılsama olduğunu unutmuş olan bir yanılsama” olduğunu göstermektir. Biraz daha detaylandırdığımızda şunları aktarmak gerekecektir: güvenlik, tehlikeli bir yanılsamadır. Tehlikelidir çünkü güvenlik, politikayı abluka altına almaktadır. Yani güvenlik söylemine ne kadar çok teslim olursak, o kadar az sömürüden ve yabancılaşmadan bahsederiz. Güvenlikten ne kadar çok bahsedersek, özgürleşme sürecinin maddi temellerine o kadar çok körleşiriz. Güvenlik fetişi önünde ne kadar çok diz çökersek, birbirimize o kadar çok yabancılaşır, polis güçlerinin uygulamalarına o kadar çok suç ortaklığı yaparız.
İlk başta bu noktaya nasıl gelindiğini ayrıntılarıyla ele almak gerekmektedir. Bu sürecin ne kadar çok zarar verdiğini anlamaksa daha da büyük bir meseledir. Asıl mevzu, radikal, eleştirel ve özgürlükçü bir politikaya katkı sunacak şeyler yapmaktır. Bu güçlüklere karşı konulmalı, bu karşı koyuş ise kolektif olmalıdır. İşin başında biz, güvenlik karşıtı politika konusunda aşağıdaki açıklamaları tam da bu sebeple yapıyoruz.
Biz, güvenlik sorununu somutlaştıran, onun üzerine perde geren, böylelikle sadece güvenlik anlayışının sahip olduğu gücü pekiştiren, aşağıda aktarılanlara benzer her türden hatalı ikiliği reddediyoruz:
Güvenliğe karşı özgürlük: Burjuva ideolojisi olarak liberal geleneğin kurucularına ait eserlerde özgürlük güvenlik, güvenlikse özgürlük demektir. Yönetici sınıf açısından güvenlik, her daim özgürlüğe galebe çalar, zira “özgürlük”te amaç, güvenlik karşısında bir ağırlık oluşturmak değildir. Bu anlayışa göre özgürlük, dün olduğu gibi bugün de güvenliğin avukatı olabilmelidir.
Özele karşı kamusal: Hesap verme, hukukî pozisyon, tek tip veya meşru güç kullanımı ile ilgili hukukî belirlemeler, kamu polisinin ve özel polisin, devlet ordularının ve paralı askerlerden oluşan orduların, şirket güvenliği ile devlet güvenliğinin ya da ulusötesi şirketlerle beynelmilel ilişkilerin tarihsel planda müşterek çalışmasını imkânsızlaştırabilir. Kamusal alan özel alanın işlerini yaparken, sivil toplum da devletin işlerini yapar. Dolayısıyla mesele, “özele karşı kamusal” veya “devlete karşı sivil toplum”u konumlandırmak değil, güvenlik adına asayişin sağlanması için devreye sokulan araçların ve burjuvazinin şiddetinin birliği üzerinde durmaktır.
Sert güce karşı yumuşak güç: Muhalifleri ezmek için sert polisiye önlemlere başvurmak yerine yumuşak müdahalelerin gerçekleştirilmesini esas alan bu tür ikiliklerden bahsedenler, bir yandan da yerelde süren direnişi ezmek için sert askerî müdahale yerine yumuşak müdahaleden; küresel emperyal hegemonyayı dayatma noktasında sert güç yerine yumuşak gücün kullanılmasından söz ediyorlar. Oysa bu yumuşak/sert müdahale ya da güç kullanımları, aynı sınıfsal şiddetin mevcut birliğine ait yönleridirler. Bu tür ikiliklere bel bağlamak, bizleri sermaye adına tüm dünya genelinde yürütülen asayişi sağlama girişimlerine karşı körleşmemize neden olacaktır.
Barbarlığa karşı medeniyet: Aydınlanma sonrası tanık olduğumuz medeniyet tarihi, esasen ücretli emek ilişkilerinin perçinlendiği, emperyalist hâkimiyetin maddi ve kültürel planda dayatıldığı, sınıf savaşının şiddetine tanık olunan bir tarihtir. “Medeniyetin ana ölçütü” olarak hukuk, tüm heybetiyle bu projenin merkezinde durmaktadır. “Medeniyet”, kapitalist ilişkilerin dayatılması ile ilgili bir şifreden ibarettir. Yani özetle: burjuva medeniyeti barbarlıktır.
Yabancıya karşı yerli: Güvenlik anlayışının uyguladığı en büyük zulüm, onun “öteki”nin inşası konusunda gösterdiği ısrardır. Güvenlik, hem içte hem de dışta yabancı tehdit unsurları yaratır, devletin çıkarlarına dayanak teşkil eden ayrışmayı ve korkuyu üretir. Ülke dışında halkların sömürgeci manada kontrol altına alınmasına dönük girişimler, kısa bir süre sonra ülke içerisinde devreye sokulmaktadırlar. Beynelmilel planda uygulanan polislik faaliyetleri, ülke güvenliğinin askerîleştirilmesi için işleyen bir tür laboratuvardan başka bir şey değildirler. “Terörle mücadele”, tüm barışçı insanları mücahidlerle, feministleri İslamcılarla, sosyalistleri suikastçılarla bir tutmaya dönük bir saldırı hâlidir. Kapitalist devlet, her yönden güvensizlikle cebelleştiğinden, herhangi bir bahaneye ile ihtiyaç duymamaktadır.
11 Eylül sonrasına karşı 11 Eylül öncesi: Lafı dolandırmanın âlemi yok: 11 Eylül’de üç bin insanın öldürülmesi korkunçtu ama bu olay esasen hiçbir şeyi değiştirmedi. Değiştirdiğine inanmak, kasten ve bilerek nisyan çukuruna düşmek demektir. 11 Eylül sonrası gazı kökleyen güvenlik aygıtı, sınıf savaşının zemini kaydığından, zaten yirmi-otuz yıllık süreçte oluşum hâlindeydi. Bu sefer teröre karşı verilen yeni “mücadele” esasında hiç de yeni değildi. “Güvenlik yok!” çığlıklarına bir kez daha iki aşina olduğumuz taleple karşılık verildi: “sen yeter ki tüket, biz onları yok ederiz. Disneyland’e git ki devletin nesiller boyu yaptığı işi yapmaya devam etsin.” 11 Eylül, güvenliği saldırılardan muaf, tartışma götürmez bir olgu hâline getirmekten başka bir şey yapmadı.
İstisnai duruma karşı normallik: Karşımızdaki şey, hiç de istisnaî olan bir devlet değil. Kapitalist devletin güvenlik adına insan haklarını atlarının nallarıyla çiğnemesidir asıl normal olan. Yönetici sınıfın birikim adına şiddet uygulamasıdır asıl normal olan. İtaat etmeyenleri disipline edip cezalandırmak için yeni tekniklerin geliştirilmesidir asıl normal olan. Normal diye bir şey aranıyorsa, o da sivillerin bombalanması, insanları mahkemeye çıkartmadan hapse tıkılmasıdır. Bu konularla ilgili olarak kendilerini yırtıp duran liberaller, tüm bu işleri meşrulaştırıyorlar ki bu da normal.
Bizse bugün güvenliği şu şekilde anlıyoruz:
Güvenlik, burjuva toplumuna ait, ulvileştirilmiş bir kavramdır.
Güvenlik anlayışı, söylemi sömürgeciliğe teslim eder ve devrimci olandan uzaklaştırır. Bu noktada açlık söylemini gıda güvenliği; emperyalizm söylemini enerji güvenliği; küreselleşmeyle ilgili söylemi tedarik zincirlerinin güvenliği; refah söylemini toplumsal güvenlik, kişisel emniyeti özel güvenlik önünde diz çöktürür. Güvenlik, tabiatı gereği komünal olan her şeyi burjuvalaştırır. Bizi devletin aklı, şirketlerin çıkarları ve bireysel egoizmden bahsetmeye zorlar ve doğalında toplumsal olan çözümlerden uzaklaştırır. Ellerimizdekileri paylaşmak yerine, onları biriktiririz. Aşımızı başkalarıyla bölüşmek onların açlıktan ölmelerini izleriz ve bunların hepsini güvenlik adına yaparız.
Güvenlik, işçilerin sömürülmesi, yabancılaştırılması ve yoksullaştırılması noktasında öncü bir rol oynar. Kendi fetişini yaratır, tüm diğer mallara kendisini yedirir, bizleri doğalında güvensiz kılan sömürünün maddi koşullarını görmememizi sağlayıp o sömürü sürecini yoğunlaştırırken bir yandan da daha fazla riske ve korkuya sebep olur. Güvenlik, kapitalist ilişkilerde bizi daha da güvensizleştirir. Ancak devrimle elde edilecek şeyi tüketmek suretiyle kendisini tatmin etmeye çalışır.
Biz bu bildiriyle aşağıdaki çağrıları yapıyoruz:
Güvenliği gerçekte olduğu biçimiyle ortaya koyun;
Politik söylemin güvenlik temelli inşa edilmesine karşı çıkın;
Güvenliğin otoriter ve gerici niteliğine itiraz edin;
Güvenlik politikalarının bizleri maddi koşullardan ve meselelerden uzaklaştıran adımlarına işaret edin, bu politikaların özgürlükçü politikayı polise ait bir güce dönüştürdüğü üzerinde durun;
Burjuvazinin güvenlik ve polis gücü üzerine kurulu ufkunun ötesine uzanmamızı sağlayacak alternatif bir politik dili oluşturmak için mücadele edin.
Mark Neocleous
George Rigakos
Devamını oku ...

Umudunuzu Yitirmeyin

Brezilya’daki dostlarımız, yoldaşlarımız, eleştirilerini esirgemeyen müttefiklerimiz, ilerici düşünürler ve aydınlar, umudunuzu yitirmeyin, o muhteşem ülkenizde yaşanan bu cinnet hâli, geçicidir.
ABD’de faşizmin yükselişine karşı gece gündüz mücadele yürütüyor, ona karşı ayakta kalmaya çalışıyoruz.
Sizinle omuz omuzayız, sesiniz sesimiz, sesimiz sesinizdir.
Faşizmin o esasen hakir görülmesi gereken yükselişine, o aşağılık faşizme karşı mücadele edeceğiz, Trump’tan Bolsonaro’ya, Viktor Orbán’dan Netanyahu’ya, Sisi’den Muhammed bin Selman’a cümle elebaşlarına karşı koyacağız. Hep birlikte diz çöktüreceğiz o eli kanlı şarlatanlığa.
Biz kazanacağız. Onlar kaybedecek.
Zafer aklın, sevginin, muhakemenin, saygının ve onurun olacak.
Hamid Dabaşi
Devamını oku ...

Corc Abdullah: Pişmanlık da Yok Taviz de

Yoldaş Corc Abdullah, bugünkü koşullarda nadiren rast geleceğimiz türden bir devrimci simadır. Bence o bugüne, Bin Selman’ın, Mahmud Abbas’ın ve Sisi’nin sergilediği teslimiyetin ve kralların, sultanların, zalimlerin, tüm o mezhepçilik ve gericilik tacirlerinin, yenilgiden başka bir şey bilmeyen sınıfların “ulusal düzeyde yöneldikleri bir tercih olarak “normalleşme”nin hüküm sürdüğü bugünkü döneme değil, tarihe aittir.
Bugün tutsak olan Corc Abdullah, tüm bu düşmanları karşı safa fırlatıp atmıştır. O, bilhassa bu emperyalist ve sömürgeci çağda, Arap dünyasının yüzleştiği çöküş ve yıkım sürecini gören biridir. Abdullah, tüm kalbiyle ve tüm imanıyla bize şunu sormaktadır: “Benim hürriyetimi kimler istiyor? Hatta Araplar içerisinde bu hürriyeti isteyen birileri var mı?” Hayır yok; birçokları, o cin şişenin içinde kalsın, dünya yüzü görmesin, ışığa ve insanların arasına çıkmasın istiyor. Ona dokunsalar, devrim denilen hastalığın kendilerine bulaşacağını, isyana ve direnişe bağlılığın, itiraz etmedeki o kızgınlığın kendilerine geçeceğini iyi biliyorlar. İşte bu yüzden Condoleeza Rice ve Hillary Clinton, o müştereken paylaştıkları hedeflerini açıktan ilân edebiliyor: Corc Abdullah, memleketi olan Kubaiyat’tan, Aynu’l Helve’den, Birzeit’ten, Tangier’den, Aswan’dan ve tüm Araplardan uzak tutulmalı. Hatta o, Lannemezan denilen, o kuş uçmaz kervan geçmez diyardaki hapishanede kalmaya devam etmeli.
Lübnan’da birbirinin ardı sıra işbaşı yapan hükümetler, Corc Abdullah’ı 35 sene boyunca görmezden geldiler. Devlet, bu sessizliği ile tutuklama ve hapis sürecinde suç ortaklığı yaptı ki esasen bu, kimsenin gizleyemeyeceği bariz ve apaçık bir gerçeklik. Eğer Corc Abdullah, Falanjist lider Samir Caca gibi uyuşturucu ve silâh kaçakçısı olsaydı, o da kendi ülkesinde büyük bir lider olabilirdi. Corc’un kendi vatanına dönme ihtimali petrol ve savaş prenslerini korkutmakta, bize ölümden, yıkımdan ve ırkçılıktan başka bir şey getirmeyen tüm mezhepçi yapıyı ifşa etmektedir.
Abdullah, tarihin öğrettiği dersleri iyi almış biridir. Osmanlı İmparatorluğu’nun sömürgeleştirdiği Arap halkı, beş yüz yıl sonra kendisini Batı sömürgeciliğinin boyunduruğu altında bulmuştur. Araplar, siyonist harekete karşı koyarken, Filistin adında büyük ve adil bir davaya sahip olmuşlardır. Hürriyet, kurtuluş ve kendi kaderini tayin hakkının okyanustan Körfez’e tüm coğrafyada uygulanacağı süreç, Filistin’de başlayıp gene Filistin’de biter.
Corc, Arapların kurtuluş mücadelesinin kendisini devrimci bir tarzda yenilemesinin ancak solcu geleneklerin ve halk dinamiklerinin o “geleneksel” ve gerici mekanizmaları ve yaklaşımları geride bıraktıkları takdirde mümkün olabileceğine inanan bir isimdir. Dolayısıyla Corc, her şeyden önce Filistin’e aittir, Filistin de bir dinin, mezhebin veya ırkın malı değildir. Filistin halkının yarısı işgal altında, diğer yarısı ise sürgündedir. Filistin, temel haklarının ve ana davasının bilincinde olmak dâhil her şeyden mahrum kalmış, mazlum Arap sınıflarının davasıdır.
Fransız “hukuk” sistemi, Corc Abdullah’ı her huzuruna çıkarttığında, evine dönmesine izin verme karşılığında ondan nedamet getirmesini ve pişmanlığını bildirmesini istemiş, Corc ise “Ben Arap’ım, Filistin benim davamdır ve bundan asla pişman değilim” demiştir. Corc için Arap olmak, insan ya da bir hiç olma arasında yaptığı bir tercihin ürünüdür, o esasen gerici değil devrimci olmayı seçmiştir. Burada biçimci, mezhepçi bir yaklaşım, tuhaf ve dar bir münhasırlık ve dışlayıcılık söz konusu değildir.
İlk andan, eline aldığı ilk silâhtan itibaren Corc Abdullah, sadece kendisinden sorumlu olmadığını, sadece kendisi için karar vermediğini, kendisinin yüz milyonlarca mazlum insanı temsil ettiğini görmüştür. Siyonistlerin mapus damlarına attığı, mücadele içerisindeki her bir Arap’ın gerici Araplardan, Fransızlardan ve diğer emperyalist ülkelerde yaşayan insanlardan farkı yoktur. Filistin gibi hürriyet de herkese ait bir davadır. O, kimsenin bölemeyeceği bir ülkedir. Corc, her türden tavize karşı koyar, bunu ifade etmek için de tüm mektuplarını zihinlere mıh gibi çakılması gereken şu cümlesiyle bitirir: “Yoldaşlar ricat etmek, geri çekilmek utanç verici bir şeydir. Hep birlikte muzaffer olacağız, zafere ancak birlikte ulaşacağız.”
Halid Bereket
28 Ekim 2018
Devamını oku ...

Karşı-Devrim Hareketi

Eski AKP Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar TV’de katıldığı bir programda şunu söylüyor: “Adalet ve Kalkınma Partisi bir karşı-devrim hareketidir.” Tayyar’ın bu ifadesi, esasında son derece açık, net ve doğru bir itiraftı. Neden?
Çünkü on dört senesini tıpkı kendisi gibi ABD emperyalizminin “Yeşil Kuşak” ya da “Ilımlı İslam” olarak bilinen “Sovyetler’i kuşatma” projesi kapsamındaki dış politikasının ürünü olan Fethullah Gülen çetesi ile paylaştığı on altı yıllık siyasi iktidarı süresince, ülkemizdeki en asgari temel demokratik hak ve özgürlükleri dahi önce “ileri demokrasi” ve daha sonra “milli irade” deyip ayakları altına alarak çiğnemesi, düzen içi ve dışı muhalefet dinamiklerini ve sendikaları sindirerek bastırması ve örgütlü emek güçlerini büyük oranda tasfiye ederek kontrolü altına alması, işçi sınıfı ve diğer emekçi halk tabakaları açısından soygun, vurgun, yağma ve talan anlamına gelen neo-liberal özelleştirme politikalarıyla ülkemizin kamuya ait yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin büyük çoğunluğunu haraç mezat yerli-yabancı sermayeye peşkeş çekmesi, kendi gerici-Ortaçağcı ideolojisini resmi Sünni-Hanefilik mezhebi haricindeki tüm inanç kimliklerini yok sayan Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere İlahiyat Fakülteleri, İmam Hatip Liseleri ve birçoğu Fethullah Gülen çetesinden farksız olduğu hâlde yine devlet kadrolarına sızmalarına izin verildiği, basın ve medyaya yansıyan tarikat-cemaat yapılanmaları gibi kurumlar aracılığıyla tüm topluma egemen kılmakta belirli oranda bir başarı sağladığı ve gerici-Ortaçağcı karakterli antika tefeci-bezirgân sermaye sınıfına dayandığı için “Kemalist” burjuva cumhuriyetin de gerisine düşerek ülkeyi “Başkanlık Hükümeti Sistemi” adı verilse de özü itibariyle yarı-meşruti bir dinci-faşist dikta rejimiyle idare etmeye çalışması, bizzat kendisi 12 Eylül Amerikancı-faşist askeri darbesinin bir çocuğu olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin on yıllardır süregelen bir “karşı-devrim hareketinin” günümüzdeki siyasi temsilcisi ve hatta bizatihi kendisi olduğu gerçeğini doğrulamaktadır.
Ozan Ahmetoğlu
Devamını oku ...

Bir İç-Sömürge Romanı Olarak Yaban

Ahmet Celal'in aydınlanmış uygar zihni ansızın kesif uyarılar vermeye başlar ve Yaban canavarı sahnedeki yerini alır:
“Bir kafası vardı, aydınlatamadın.
Bir vücudu vardı, besleyemedin.
Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin.
Onu hayvanî duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabanî ot gibi bitti.”
Birinci Dünya Savaşı’nda cephede bir kolunu yitirmiş Ahmet Celal'in, emir eri Mehmet Ali'nin köyüne yerleşmesi ile köylü kızı Emine'yi sevmesi arasında bir yerde “Aydın Tepinmesi” şeklinde başlayan bu roman, âdeta Ahmet Celal'in Yabanî bir yerli kabilesi içine yuvarlanmasını resmeder.
Tıpkı batılı aydınların bir sömürgeleştirme biçimi olarak anlata geldikleri (Robinson Crusoe & Cuma) ada-yerli edebiyatı gibi Yakup Kadri de kendi Yaban adasını ve Yaban yerlisini keşfe çıkar.
Büyük kâşifimiz Ahmet Celal'in Cuma'sı ise emir eri Mehmet Ali'dir.
Yaban'ın keşfi, ilkelin, yerlinin, barbarın, cahilin, taşranın kent adına, medeni adına ve Anadolu'nun da İstanbul adına keşfidir.
Ahmet Celal bilişseldir. Çünkü onun beyninde Anadolu, sadece bir kısa-devre ve unutuş nedenidir. Hatırladığında ise feryat figan aklına F. Fanon'un “lanetliler”i gelir. Ve lanet, bu kez Anadolu’da başgöstermiştir.
Fakat aslında başgösteren, Ahmet Celal'in zihnindeki yön duygusunun yitimidir ve Ahmet Celal'in zihninde, yürüyüş mesafesinde İstanbul, Paris'e bir Anadolu köyünden daha yakındır. Ve Ahmet Celal'in bilişsel beyninde kurtuluş sınırları, İstanbul'dan Paris'e, doğrusal ilerlemektedir.
Sanki sekiz yıl cephelerde savaşan halk, bu köylüler değil de, Ahmet Celal'in Mars'tan getirdiği köylülerdir... Ve Aydınların Cezayirlileşmesi için Ahmet Celal küçücük bir emsaldir.
Goni Ağca
Devamını oku ...

İtidal

19 Aralık Katliamı'ndan bir hafta önce Ankara’da bir yürüyüş gerçekleştirildi. Polis ve ülkücüler, eylemcilere saldırdılar. Hızlarını alamadılar, o sırada ölüm orucuna destek veren ailelerin bulunduğu ÖDP bürosuna da yöneldiler. Akşam vakti, ailelerin büroda olmasını istemeyen parti yönetimi, aileleri bürodan attı. Esasen 19 Aralık saldırısı, çok önceden başlamıştı.
Bugün KESK kapısında yaşanan gerilimi buradan da okumak mümkün.
Denilebilir ki Cephe, bir siyaset tarzı olarak, biraz da “ben herkesten devrimciyim” pozu kestiği için bitap düştü. Herkesin, argo tabirle, ona “posta koyma”sının bir sebebi bu. Her iki taraf da birbirlerine karşı güçlenmek derdinde, düşmana karşı değil. Posta koymak ve poz kesmek, genel anlamda mücadeleyi de yoruyor, bu görülmeli.
Mahallede genç kızları fuhşa sürükleyen, onları pazarlayan kadın pezevenge sahip çıkanlar, Nuriye’ye sahip çıkmadılar. Çıkmazlar. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, onu Yüksel’deki insan hakları heykelinden farksız görüyorlar. Kadın olarak Nuriye’ye açlık grevinin dayatıldığından söz ediyorlar. Dolayısıyla Kesklilere, kendisine uygulanan şiddetin izlerini gösteren kadın, boşa uğraşıyor, çünkü karşısındakiler, onu kadın dahi görmüyorlar.
“Kadın”, burjuva bireyin don değiştirmiş hâli aslında. Bu, başka kavramlar için de geçerli. Burjuva birey, dışarıdan dayatma kabul etmeyen, kendi iç sezgileriyle ve iradesiyle hareket edebilen, kendine hâkim, yüce bir varlık olarak tasavvur ediliyor. Bu tasavvur, kimlerin yanına ilişildiğini ele veriyor.
Kesk haberinde “kendini” kelimesi bu yüzden iki kez geçiyor. Kendi, ben, birey kelimeleriyle kurulan cümleler, tüm Marksist-Leninist külliyatın yerini alıyor, o cümlelerin sahipleri, külliyatı geri ve gerici kabul ediyorlar. Onlar, esasen söz konusu külliyata ve durduğu zemine saldırıyorlar.
“Benim sendikam direnişimize neden sahip çıkmıyor” diyen Yüksel direnişçileri, bu sebeple hedefe konuluyorlar. Oktay İnce’nin tespitiyle, "Tecrit, 'eylem bize karşı yapılıyor' hissiyatı devam ederse, bu direnişlerin her kazanımı, direnenlere sağladığı onur ve prestij, insanlara olan pozitif etkisi KESK’i ve Eğitim-SEN’i psikolojik zora düşüreceğinden” varoluşsal bir tepki geliştiriliyor. Bu tepkiyi, birkaç sene önce, SES tüzüğünde yaptıkları değişiklikle kendilerinden küçük olduklarını düşündükleri örgütlerin sesini soluğunu kesenler veriyorlar.
“Kendini dayatma!” feveranı da bu tepki bağlamında gündeme geliyor. “Kendini dayatma” diyenler, siyaseti ve teoriyi kendi özelinde, kendi çıkarlarının güdümünde işleyen bir şey olarak görüyorlar. Kendini aşan şeyleri, siyasetin ve teorinin dışına atıyorlar. Haz, yaşam enerjisi, birlikte eğlenme gibi olgular, merkeze konuluyor.
Bugün AKP Öcalan’ı hapisten çıkartsa, siyaseti bırakıp batı sahillerindeki veya Avrupa’daki evlerine çekilecek olan kişiler yapıyorlar "kendini dayatma!" eleştirilerini, ne tuhaf! Dayatma eleştirisi, kendilerini dayatanlara ait aslında.
Oysa oğlu-kızı mapus damında ölüm orucunda olan anaya yurt olmak, bir örgüte verilmiş bir emirdir. Dolayısıyla işinden atılan, bu sebeple direniş yoluna revan olan insanlara “bana kendini dayatamazsın” denilemez, o eylem bir emir telakki edilip o yola yoldaş olunur, tüm eleştirileriyle birlikte.
Örgütlü siyaset, dinamik bir süreçtir: işbölümü, disiplin ve hiyerarşi bağlamında işler. Birey değil kolektif; bireyin anı değil, kolektif süreç üzerinden düşünülüp hareket edilir. Bireyin haz noktalarına değil, kolektif sınıfın, kitlenin acı ve umut noktalarına örgütlenilir. Belirli bir süre, belirli bir dönem hareket, kişiler şahsında somutluk kazanan toplumsal politik dinamiğin emirlerine göre ilerler, ilerlemelidir. Harekete ve mücadeleye ise mülkiyet değil, aidiyet üzerinden bakılır.
Bugün gerilim yaşayan iki siyasi çizgi de birbirlerini birer bahane olarak kullanmaktadır. Esas olan, bu emirle, aidiyetle düşünmektir.
Konfederasyonumuz itidalini koruyacak” diyenler, itidali bir siyaset biçimi hâline getirmişlerdir. Mesele, bir yanıyla budur. “Acaba masa yeniden kurulur mu?” diyerek, sokakta yanan ateşe su dökülemez, o görmezden gelinemez. Resmi kurumsal siyasetin koridorlarına sıkışmış bir sendikacılık, sermayeden de devletten de kurtulamaz. Birilerinin siyaseti, çocuksu, zayıf, yersiz, radikal, öznel bulunarak, mevcut siyaset aklanamaz. Yapılacak devrimci iş, bu değildir.
Aşağıda örneklenen tweet’şörlerin anlamadığı şudur: mesele, bir kişinin zihni, akli melekesi değildir. Mesele, açlık greviyle, açlık grevi mücadelesi vermekle dalga geçmek de değildir. Mesele, o kişide somutlanan mücadele sürecine, tarihselliğe, toplumsallığa, işten atılanlara, zulme direnenlere, ekmek davasını geleceğin kavgasına bağlayanlara örgütlenmektir. Teslimiyet, egemenlerin yürüttükleri “sosyalizm bireyi görmüyor” saldırısı karşısında boyun eğmekle alakalıdır.
Öte yandan hakkını teslim etmek lazım. Aynı Sergen Sucu, kendisi ile ilgili olarak, doğru bir tespitte bulunmaktadır: “Devlet çok vücutlu fakat tek beyinli bir yapıdır. Bazen ailede, bazen toplumda, bazense çok karşısında duran bizlerin içindedir.” İşte mesele, o devlete kul olmamaktadır.
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

Machiavelli'nin Aynaları: Sol'un Madunları

Madun konuşmaz, mırıldanır.
[Gayatri Chakravorty Spivak]
Asef Bayat, Ortadoğu'da Maduniyet isimli çalışmasında, Lübnan Hizbullah'ı için çok verimli bir tanımlama yapmıştır. Hizbullah, toplumsal hareket olma ile devletimsi yapı olma arasında bir sarkaç gibi salınarak bugüne gelmiştir. Mesele, Güney Lübnan'ı egemenlerin çöplüğünden hastaneleri, çok dilli ve etnisiteli okulları olan bir site devlete dönüştüren Hizbullah'ın toplumsal hareket olma durumudur.
İslam'ın dönüştürücü dinamosu ile devrim'in varolma gücünün bileşkesinin adı Hizbullah'dır.
Bu girizgâh, Türkiye ile bağ kurulması gerektiği için yapıldı. Egemenlerin her manevrası, bir politik zekâya hasredilerek topluma aktarılırken, biz neyiz? Sadece ve sadece mırıldanan madunlarız! Egemenlere tabelacılık yapan keşif kollarıyız.
Politiğin kanlı-canlı, eyleyenine ab-ı hayat veren dirilticiliğinden o kadar uzağız ki; her gelişmeyi tiyatro mırıltısı ile anarak yaşıyoruz.
Ortada tiyatro yok, egemenlerin üzerinde tepindiği, toplumsallık ve politik gerçeklik zemini var. Büyük Oyun'un dışında kalmanın yarattığı uçurum, zihin dünyamıza tiyatro olarak yansıyor yalnızca!
Türkiye ise bir tiyatrolar ülkesi değildir fakat Egemenler'in politik eşikleri çok geniş bir alana yayılmıştır. Toplumsala dair en temel parametrelerin üzerinden atlayarak geviş getiren bir sosyal kulübe dönüşen Türkiye Solu, hafıza mekânlarında yaşayan nostaljik İstanbul Kentlisi’dir. Ricoeur'nün “hafıza sofuluğu” olarak adlandırdığı şey, tam olarak budur.
Sol, önü ve arkası ile zaten orta sınıf rüyalarına açılan hayal kapısıdır Türkiye'de. Aydınlanmacı Masal'ın yarattığı sakatlık, her türden toplumsallığın içinde yer alma hasletini bir tiyatroya çevirmektedir.
Şimdi politik alanı çok geniş bir sahada, yerlilik argümanları ile düşman ve dost analitiği ile politik olanın içinde olduğunu bilerek kurmak gereklidir.
Bahçeli de, Erdoğan da, Perinçek de politik olanın içinde olduklarını ve orada eylediklerini çok iyi biliyorlar.
Toplumsallık alanı, tüm bedeni ile politik sahanın içindedir Artık bu durumu anlamamız gerekmektedir. Dışarıda ve dışarıya dair hiçbir şey yoktur. Her an, her geçiş, her parametre, her zemin, her ülkü, her Türk, her Müslüman, her tarikat, her kadın, her işçi, her dizi, her Diriliş, her Çukur, Makyavel'in aynalarına tabiidir.
Toplumsal Hareket olma, anlatıldığı ölçüde ucuz düşman retoriği üretmenin ötesinde, bir zemine güç ve gerçeklik üretecek toplumsal zemine saplanacak oklar misali, gerilerek gelişmelidir...
Goni Ağca
Devamını oku ...

Yerli Muhbir

Baştan belirtmek gerek: İrfan Aktan’ın Ortadoğu ile ilgili kılavuzu, karga! “Ortadoğu’da şiddet, siyasal hareketler, toplumsal dönüşümler, Kürt sorunu gibi konular”da cahil olan birinden medet umuyor kendisi. Cahillikse, bir şey bilmemeyi değil, bir şey bilmek istememeyi, o iradesizliği anlatıyor.
Hamit Bozarslan’ın sözlerini imaları, dolayımları, söylemedikleri, akisleri üzerinden okumak mümkün. Mesela, İsrail’le ilgili sözleri Türkiye’ye dair aslında. İntifada değerlendirmeleri PKK’ye gönderme. Uri Ben-Eliezer ise kendisi.
Ortadoğu uzmanımıza göre, İntifada yüzünden İsrail’de askeri çözümü esas kabul edenler güçlenmiş. Suçlu bu açıdan Filistinliler! Esasen “barışçı, sivil toplumcu güçler” tam devleti ele geçirecekken, “arsız Filistinliler” tekere çomak sokmuşlar. Gaflet ve dalalet içerisinde olan bu meczuplar, güzelim modern, ilerici İsrail’in kendilerini aydınlatmasına izin vermemişler. “Barışçı, STK’cı güçler var mı? O gördüğünüzü sandığınız kişiler, askerî gücün uzantıları olarak iş görüyor” demek bile suç bu tür aydınlara göre.
Çünkü Bozarslan, esasen ABD’li İsrail’e karşı Avrupalı İsrail’den yana konuşuyor. Onun adına ve onun için dönüyor dili. Bu da ona kimi zaman Fransız kimi zaman İsrailli imiş gibi tavır takınma imkânı veriyor. Aydının zenginliği de bu! İsrail’e laf ettiğinde Fransız sokaklarında yürüyemeyeceğini iyi bilen biri o ve tabii ki hepimizden zeki!
İsrailli gibi konuşurken Bozarslan, İsrail’in kuruluşunda “sosyalist” olduğunu iddia ediyor. Ama Seraj Assi, bu konuyla ilgili şunları söylüyor: “Yahudi kibbutzu, ortak mülkiyet, ekonomik eşitlik ve üretimde işbirliği ilkelerine dayanan komünal bir yerleşimdi. Oysa esasında onda söz konusu olan, Yahudi mülkiyetiydi, Yahudi eşitliğiydi ve Yahudi işbirliğiydi.” O sosyalist gördüğü adımlar, bir sömürgeciliğin tezahürü olarak iş görüyorlardı ama Bozarslan bu sömürgecilik iyi olduğundan, bu tür yol kazalarına pek aldırış etmiyor. Genel olarak İsrail’deki askerîliği, sertliği de bu türden bir kaza olarak değerlendiriyor.
Bugün ultra-solcuların küfrettikleri Bakû Kurultayı’nda bu bağlamda bir tartışma yaşanıyor. Bir kısım Rus Yahudisi, Yahudi Devleti talep ederken, RKP(B) içindeki Yahudiler, “Nüfusunun büyük bir çoğunluğunu Arapların oluşturduğu Filistin’de bir Yahudi devleti kurma isteği İtilaf Devletleri’nin (özellikle Britanya’nın) bir politikasıdır ve bu politika, Yahudi halk kitleleri arasında siyonist burjuvazinin siyonizm propagandası yapması için gerekli zemini hazırlayan sarı II. Enternasyonal tarafından desteklenmiştir” diyerek bu öneriye karşı çıkıyorlar. Ultra-solcular, ekmek yedikleri kap gereği küfrediyorlar demek ki Bakû Kurultayı’na!
Bozarslan, II. Enternasyonalci Avrupa’nın parçası olduğu için, İsrail’i meşru kabul ediyor, onu barbarlığın ortasındaki “küçük müreffeh, demokrat, ilerici bir ada” olarak görüyor ama onun ABD’ye yakınlığı, Avrupa’ya uzaklığı üzerinden sorun yaşadığını söylüyor. Tümüyle yanılıyor. Çünkü II. Enternasyonal solcuları, o günlerde “her türden sömürge politikalarına karşı çıkmamak gerektiğini” söylüyor, “sosyalist sömürgeler”den söz ediyorlardı.
İsrail’in Avrupalı özüne geri dönüşünü talep etmek, boş. Bozarslan, ekmek yediği kap uyarınca düşünüyor, süreçleri ve olguları buna göre değerlendiriyor. Bu bölgenin dertleri, çaresi o kaba sığmıyor. Aydınımız, Ortadoğu değil, İsrail uzmanı olarak konuşuyor ve bu cangılda, bu keşmekeşte İsrail için öneriler sunuyor.
O kap ve o düşünce, kendi Avrupa’sında, her yere götürülmek istenen İsveç’inde bir Kürt’ün aşırı sağcı partiden vekil seçilip mültecilerin ülkeye girişine mani olunması fikrine arka çıkışını açıklamıyor. Bu Kürt, “Filistinlilerin annelerini de öldürmek gerek” diyen İsrail adalet bakanına fazla benziyor.
O bakan gibi Bozarslan da El Aksa’dan, onun politik açıdan kazandığı rolden fazlasıyla rahatsız. Etiyopyalı Yahudileri ülkeye sokmayanlar, kadınlara çocuk doğurma yasağı getirenler, Filistin’in doğasını yıkıma uğratanlar, derin bir gözetim toplumu kuranlar vs. nasıl oluyorsa, “özgür bir basına sahip olmak ve müreffehlik” üzerinden göklere çıkartılıyorlar ama El Aksa’da direnenler, çer çöp derekesinde görülüyorlar. O direnenlere ve bir zamanlar Paris’i yakan gariplere nefretini teorik kılıflarına kavuşturuyorlar. Bozarslan, Hamid Dabaşi’nin tarif ettiği “yerli muhbir”i fazlasıyla andırıyor.
Özgür basın ve müreffeh olmak, anlaşılan Bozarslan için önemli göstergeler. Üstelik bu lafı, ABD dışişleri bakanı Pompeo’nun “İsrail demokratik ve müreffeh. Barış istiyor. Özgür basın için bir yuva ve büyüyen bir ekonomisi var. İleride Ortadoğu’nun tamamının böyle olmasını istiyoruz” sözünü onaylamak için dile getiriyor. Kendisi de Pompeo gibi düşünüyor (ki düşünmeye mecbur!), sadece Avrupa’nın yavan ABD eleştirisi uyarınca, onu fazla kaba, avam ve köksüz buluyor o kadar.
Bu açıdan eski kıta, Bozarslan’da dil buluyor ve bize “İsrail benim yavrum, ona dokunmayın” diyor ve tabii “Ey Kürtler, İsrail’e öykünmeci tarzınızı muhafaza ettiğiniz sürece varsınız” diye bağırıyor. Gerekli yerlere gerekli mesajları ilettikten sonra aracından inip ATM’sine doğru ağır adımlarla ilerliyor. Birilerinin dünyalığı birilerinin cehennemliği oluyor ve aydınlarımız o cehenneme “iyi niyetli” taşlar döşüyorlar.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Fra Dolcino

Havariciler İhvanı üyesi Fra Dolcino, çoğunlukla ön-komünist fikirlerin seleflerinden biri kabul edilir. “Zındıklık” olarak değerlendirilen görüşleri şu şekildedir:
Özel mülkiyetin ve feodal sistemin ilgası, karşılıklı yardıma ve saygıya dayalı, eşitlikçi bir toplumun örgütlenmesi, tüm mülkün müşterek olması, her türlü kısıtlamadan ve yerleşikleşmiş iktidar yapısından kurtuluş ve kadınların kurtuluşu.
Ortaçağ’da toplumsal protesto, genelde dinî tarikatlar üzerinden ilerliyordu.
1300 yılında müritleri Kuzey İtalyalı köylüleri lordlara ve kiliseye karşı ayaklandırdı ve böylelikle silâhlı bir ayaklanma başlamış oldu.
1307 yılına dek İtalyan dağlarında süren gerilla savaşı, Haçlılar tarafından ezildi. Haçlılar, hareketin Rubello Dağı’ndaki kalesine saldırdılar. Papa V. Climent’in emriyle kamplara ve tüm kalelere saldırı düzenlendi. Fra Dolcino, eşi Margareth ve tüm müritler yakılarak öldürüldüler.
Aşağıdaki fotoğrafta görülen anıtı 1907’de Biella ve Sesia Vadisi’ndeki devrimci işçiler Fra Dolcino anısına dikmiş. Anıt, hareketin son direnişi sergilediği yere inşa edilmiş. Fotoğrafsa 1920 tarihli. Sonrasında, 1927 yılında Mussolini’ye bağlı faşist güçler anıtı yıkmış.
Dmitri Kovaleviç

Devamını oku ...

Kriz, Ulus-çu Ütopya ve Sınıf Mücadelesi

Kriz, Ulus-çu Ütopya ve Sınıf Mücadelesi: Bir Marksist Sosyaliste İtiraz
Krizin patlak vermesiyle birlikte Erdoğan milliyetçi söyleminin dozunu artırdı ve krizi ABD’nin öncülüğünü yaptığı bir ekonomik saldırıya bağladı. Milliyetçi korporatist toplum tasavvurunun en dolaysız ifadesi olarak “hepimiz aynı gemideyiz, batarsa bu gemi birlikte batarız” söylemi de eşzamanlı olarak iktidar çevrelerince dolaşıma sokuldu. İzleyen günlerde özellikle sosyalist solda bu gemi metaforu üzerine çokça yazıldı çizildi, geminin (ulusun) yanlış bilinç ve sınıf mücadelesinin ise hakikat olduğu bir defa daha vurgulandı, kapitalizm karşıtı olmayan bir emperyalizm karşıtlığının milliyetçiliğin ötesine geçemeyeceğinin altı tekrar çizildi.
Bu yazılardan biri de Foti Benlisoy’un Yeni Yaşam gazetesinde yayınlanan “Kriz Gemisi ve Anti-Emperyalizm” başlıklı yazısıydı. Benlisoy bu yazıda emperyalizm, gemi metaforu ve emperyalizm karşıtı mücadele üzerine kısa ama çerçevesi gayet net hatlarla çizilmiş bir tartışmaya girişiyor. Bu tartışmada ileri sürmüş olduğu fikirlerin (büyük oranda HDP içinde ve çevresinde yer alan) Türkiye Marksist sosyalizminin ulusalcı olmayan kanadının görüşlerini berrak bir biçimde ifade ettiği söylenebilir.
Foti Benlisoy, emperyalizm kavramını muhafaza etmekten yanadır, ama emperyalizmi kapitalizmden ayıran ve onu bir dış dayatmaya indirgeyen milliyetçilikle arasına net bir sınır çizmektedir. Leninist teoriyi takip eden Benlisoy, emperyalizmin kapitalizmin belirli bir aşamasının adı olduğunu ve dolayısıyla emperyalizme karşı mücadelenin kapitalizme karşı mücadeleden başka bir şey olmadığını söylemektedir:
Türkiye’de yaygın olan anlayışa göre, emperyalizm sanki bazı bölge ve ülkelerin dışında olan ve onlara “dışarıdan” dayatılan bir güçtür. Buna göre emperyalizm, “milli bünyeye” dışarıdan saldıran ve onu hâkimiyeti altına alan yabancı bir güçtür. Bu anlayış, toplumsal sınıfları ve sınıf mücadelesini esas almaz; onun öznesi, ezen ve ezilen uluslardır. Antikapitalist vurgusu hayli zayıf olan bu “antiemperyalizm” biçimi, kendini sınıfsal temelde değil, ister istemez ulusal çıkarlar ekseninde tanımlar. Oysa emperyalizm dış mihraklarca dayatılan dışsal bir hâkimiyet biçimi değildir; her kapitalist toplumsal formasyona zaten içkindir ve bu anlamda her kapitalist ülke emperyalist zincirin bir “halkasıdır”.
Bu emperyalizm tanımının doğal sonucu olarak da emperyalizm karşıtı mücadelenin ulusal temelde değil, işçi sınıfı mücadelesi merkezli yürütülmesi gerektiğini söylemektedir:
Dolayısıyla antiemperyalizm, küresel ölçekteki sömürü ve hâkimiyet ilişkilerine ve esas olarak da bu küresel ölçekteki sömürü ilişkilerinin bir halkası olan ulusal kapitalizme karşı verilen mücadeledir. Kriz zamanında işin abc’sini hatırlamakta yarar var. Sosyalist siyasanın öznesi Türkiye ya da başka bir ülke değildir. Yani iştigal sahamız, Türkiye’nin çıkarları, Türkiye’nin bağımsızlığı vs. değildir. Eskilerin deyimiyle “sosyalizm mesleğinin” istinat noktası, işçi sınıfının çıkarları, işçi sınıfının bağımsızlığıdır.
Bu andan itibaren Benlisoy’a birçok soru sorulabilir: “Emperyalizm” bir kavram olarak hem genel kamuoyunda hem sol kamuoyunda genellikle dış güçler ile ilişkilendiriliyorken, “emperyalizm, gelişiminin belirli bir aşamasındaki kapitalizmden başka bir şey değil” ve emperyalizm karşıtlığı ve kapitalizm karşıtlığı bir ve aynı şey ise neden bu kavramı elde tutmakta ısrarcı olalım ki? “Kapitalizm” kavramının bize sunduklarında arayıp bulamadığımız nedir ki bir de emperyalizm kavramına başvurmak durumunda kalıyoruz? “Emperyalizm bir dünya sistemidir” de, kapitalizm bir dünya sistemi değil midir? “Emperyalizm hiyerarşik bir dünya sistemidir” de, kapitalizm hiyerarşiler üretmeyen, eşit gelişen bir dünya sistemi midir?
Foti Benlisoy’u emperyalizmi kapitalizmden ayrı bir dış güçler bloğuna ve üst akla indirgeyen milliyetçi masala karşı çıktığı için eleştiriyor değiliz. Aksine, Benlisoy’u emperyalizm teorisinin hangi politik ihtiyaca yanıt olduğunun üstünü hızlıca atlamakla, bu politik ihtiyacın teorinin inşası ve gelişimindeki belirleyiciliğini yeteri kadar ciddiye almamakla eleştiriyoruz. Daha açık ifade edelim: Evet, emperyalizm kapitalizmden ayrı bir gerçekliği ifade etmez; aradaki farkı olgusal düzeyde değil ama sorunsal düzeyinde aramak gerekir. Emperyalizmin tekelci kapitalizm ya da mali sermayenin hegemonyası altındaki kapitalizm olmasından çok daha önemli olan husus, onun ulusal egemenlik merceğinden görülen kapitalizm olmasıdır. Emperyalizm teorisinin bir anlamı vardıysa ve hâlen var olacaksa o da kapitalizmi ve ulusal egemenlik sorunsalını birbirine bağlaması, sömürgeciliğe, yarı-sömürgeciliğe ve yeni-sömürgeciliğe karşı mücadelelere kapitalizm karşıtı bir müdahale olasılığına teorik-siyasi bir çerçeve sunması olmuştur. Süleyman Demirel’in Kürt meselesi bahsinde sarf ettiği “meseleleri mesele etmezseniz, ortada mesele kalmaz” cümlesini hatırlayarak söyleyelim: Ulusal egemenliği mesele etmezseniz, ortada emperyalizm diye bir şey kalmaz. Ulusal egemenlik meselesini sorun etmeyen, mali sermayenin yöneticiliğindeki emperyalizmin (falan ülkenin, filan bölgenin değil) yeni-sömürgesi Türkiye’nin iktisadi ve siyasi tam bağımsızlığı gibi bir derdi olmayan Foti Benlisoy ve Marksist sosyalistlerin büyük çoğunluğu için emperyalizm lafzının ve teorisinin karşılık düştüğü ihtiyaç nedir? Kavramı mümkün kılan sorunsalı iptal etmek ama öte yandan kavramın kendisine tutunmanın Marksist-Leninist ortodoksiye sadakat beyanında bulunmak dışında bir anlamı var mıdır? En iyi ihtimalle, kavramı siyasi içeriğinden boşayıp eşitsiz ve hiyerarşik dünya sistemini betimlemek için kullanılan bir zararsız teorik alete indirgemiş olmaz mıyız?
O hâlde Foti Benlisoy’un emperyalizm teorisini sahiplenir görünüp aslında ıskartaya çıkarmasının esasen Benlisoy’un ulus ve ulusal egemenlik fikirlerine bir değer atfetmemesi ile ilişkili olduğunu söylemek mümkündür. Benlisoy için ulusal kimlik, sınıf mücadelesi gerçeğinin üstünü örten bir yanlış kimlik, işçi sınıfının kurtulup özgürleşmesi gereken ideolojik bir fazladır. AKP hükümeti, döviz kriziyle ifadesini bulan sermaye birikim rejiminin krizini milli bir davanın diline tercüme ederek, işçi sınıfını krizin yükünü omuzlamaya ikna etmektedir. Bizlerin yapması gereken ise krizin “Türkiye gemisine” açılmış bir emperyalist ekonomik savaş olarak sunulmasına itiraz etmek ve krizin sınıfsal doğasını teşhir ve protesto eden bir siyasal hat takip etmektir.
Benlisoy, bu akıl yürütme biçiminde pek hızlıca ve yanıltıcı biçimde sınıfsal ve ulusal olan arasında bir karşıtlık varsaymaktadır. Sınıfsal olan ve ulusal olan arasında bir karşıtlık varsaymak, ancak ve ancak ulusal olanı milliyetçi siyaset ve tahayyülün sınırlarına kapattığımızda mümkün olabilir. Zira milliyetçi tahayyülün ulusu, sınıf mücadelesinin inkârı üzerine kuruludur. Oysaki ulus tahayyülünde sermaye ve devleti gerektiren, zorunlu olarak çağıran bir unsur yoktur. Ulus, sermaye ve modern devletin çözdüğü etnik cemaatin yine sermaye ve modern devletin yarattığı maddi-tarihsel düzlem içinde ve bu düzlemin araçlarıyla kendini ileri sürme ve tahkim etme çabasının ifadesidir. Buradan bakıldığında, ulusun muhayyelliği, sahip olduğu ölçeğin büyüklüğünde veya gerçeğin üstüne örten bir yanlış kimlik tasavvuru olmasında değil, henüz var olmayan ama gerçekleşmesi arzulanan bir cemaatçi-dayanışmacı ütopyayı cisimleştirmesinde aranmalıdır. Ulus, sermaye ve devletin gerektirdiği değil, dövüştüğü bir heyula, katlanmak zorunda olduğu bir yük, manipüle etmeye ve evcilleştirmeye mahkûm olduğu, sağı solu belli olmaz bir aşırı fikirdir.
Ulusun sermaye ve devletle uyuşan değil de aksine çatışan prensipler üzerine kurulu olduğunun en iyi göstergesi, sermayenin ve devletin hegemonyasının güçlü olduğu bağlamlarda ulus ütopyasının; ulus ütopyasının güçlü olduğu bağlamlarda ise sermaye ve devletin hegemonyasının zayıf olmasıdır. Sermaye ve devletin hegemonyasından kastım, sermaye ve devletin yapısal olarak üretmeye eğilimli olduğu atomize bireyi hak sahibi özerk birey olarak norm hâline getiren, böylece onu ve yapısal sonucu olduğu sermaye ve devleti evrenselleştiren/idealize eden burjuva ideolojisinin ve onun iki mezhebi liberalizmin ve sosyal demokrasinin hegemonyasıdır (“Sermaye ve devlet burjuva hegemonyası üretmeye eğilimlidir” demiyorum). Sermaye ve devletin hegemonyasının güçlü olması, liberal ve sosyal demokrat çeşitlemeleriyle burjuva hegemonyasının güçlü olması, burjuva hegemonyasının güçlü olması ise ulus ütopyasının zayıf olması demektir. Bu önermeyi tersten doğrulayan gerçek ise, sermaye ve devletin hegemonya kuramadığı bağlamlar ve zamanlarda (monarşilerde, sömürgeciliklerde, yeni-sömürgeciliklerde, oligarşik diktatörlüklerde, ekonomik krizlerde, savaş dönemlerinde) ulus ütopyasının güçlü bir şekilde belirmesidir. Bu bağlam ve zamanlarda ulus ütopyası, ya sermaye ve devleti sorgulamak üzere kitleler tarafından yurtsever-devrimci bir şekilde, ya üçüncü dünyanın kalkınmacı bağlamlarında bir tutkal olarak devlet elitleri tarafından ya da sermaye ve devletin hegemonyası altında olmamakla beraber (sermaye ve devleti yeniden üreten her tavrı/tavırsızlığı sermaye ve devletin hegemonyası olarak sunmak, sermaye ve devlete hak etmediği bir kadir-i mutlaklık atfetmek olacağı gibi, yöntemsel olarak da hegemonya kavramını gevşekleştirmekten başka bir netice vermez) ufku sermaye ve devletin ötesine uzanmayan emekçi sınıfların faşist protestosu olarak güçlü bir şekilde tarih sahnesine çağrılır.
Bir başka ifadeyle, sınıf mücadelesi ve ulusal mücadeleyi birbirinden ayırmanın ve hatta karşı karşıya koymanın en az iki nedenle çok da sağlam temelleri olmadığı söylenebilir:
Ulus-çu ütopya, sermaye-devlet ikilisi tarafından yıkılan etnik cemaatin kolektivist altyapısını bir ihtimal olarak diri tuttuğu oranda sermaye ve devletle, bu ihtimali diri tutan değerler, duygular ve fikirler liberalizm tarafından hedef alındığı için de liberalizm ile uzlaşmaz bir çelişki içindedir.
Sınıf mücadelesi, sadece ulus-çu ütopyanın kolektivizmi ve sermaye-devletin bireyciliği arasında cereyan etmez. Sınıf mücadelesi, aynı zamanda ulus-çu ütopyanın kolektivizminin hangi biçimlerde ortaya çıktığı, bu biçimlerin sermaye-devletin altını mı oyduğu yoksa bu ikiliyi yeniden-üretmeye mi yöneldiği meselesi boyunca da devam eder.
Hatırlayalım ki, Erdoğan’ın yerli ve milli söylemlere sarıldığı zamanlar, sermaye ve devletin hegemonyasının zayıfladığı, geniş kitlelerce sorgulanmaya başladığı zamanlara denk düşer. Erdoğan’ın krizi yönetmek için kullandığı söylemlerin “yerli ve milli” dozajını artırması, yerli ve milli olanın kendiliğinden manipülatif olduğuna değil, emperyalizmle işbirliğinin ancak emperyalizme kısmi ve demagojik bir muhalefet ile birlikte yürütülmek zorunda kalınışına delalettir.
“[…] ‘Tam Bağımsız Türkiye’ bizim neyimize, biz işçi-sınıfı hareketini merkeze alırız” söylemi, ulusal mücadeleyi ve sınıf mücadelesini karşı karşıya koyduğu oranda sermaye-devletin altyapısal düzeydeki saldırısını üstyapısal düzeyde tamamlamaya çalışan liberalizmin ulus-çu ütopyaya açtığı savaşa destek anlamına gelecektir. Sosyalizm de artık tarihin aktığı bir son durak olarak görülmediğine, bireysel bir etik tercihe indirgendiğine göre, ulus ütopyasını hedefe koyan Marksist Sosyalistlere sormak isterim: İşçi-sınıfını aşağıdan siyasallaştırmak gibi devasa bir işe girişecek kadroları motive edecek asabiye, hangi aşkınlıkta temellenecektir? “Bize bir aşkınlık gerekmez, eleştirel aklımız ve vicdanımız yeter” deniliyorsa, işçi-sınıfını aşağıdan siyasallaştırma gibi bir devasa işin talep ettiği emeği sarf etmenin ve ödeteceği bedeli göze almanın hiç de akıl işi olmadığının altını çizmek isterim.
İlker Cörüt
Devamını oku ...

Hizmetkârlık

“Aşırı saflık ve kandırılmaya açıklık;
keçi gibi inatçılık;
çocuk düzeyinde zihniyet ama Batılı çocukta bulunan merak ruhu yok;
kazalara eğilim ve sert tepkiler.”
Bu “tespitleri” yapan, Fransız sömürgeciliğinin hizmetkârı/bileşeni bir profesör, Cezayir halkından bahsediyor. Sene 1918.
Bu “tespitlerin” benzerleri, Türkiye’de de sömürgeciler tarafından Kürtler için yapılagelir. Şaşılacak bir şey yok. Irkçılar devlete hizmet ederler, onun bileşenidirler.
Bu “tespitlerin” benzerleri, Türkiye’de son on yıldır yüksek sesle, solcular tarafından halk için yapılıyor.
Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri’nin son kısmını bu saçmalıkları çürütmeye ayırıyor; sömürgeciliğin günahlarını ifşa ediyor. Halkın şiddet eğilimine, inadına, saflığına yol açan diyalektiği buluyor; halkına hizmet ediyor, halkı ile birlikte dövüşüyor. Savaşın sonunu göremeden, eleminden, derdinden, öfkesinden, genç yaşında ölüyor.
Türkiye’deyse sol, kavga çıkmasın diye uğraşıyor; diyalektiği gizliyor, kime hizmet ediyor? Sene 2018.
Onur Şahinkaya
Devamını oku ...

Devrim Mücadelesine Doğru Yaklaşım

Siyah kitleler direnişi yanlış ele alıyorlar. Watts’de verdikleri mücadele üzerinden direnişi öğrenmiş olan Doğu Oakland’daki kardeşlerimiz, sokaklara dökülüp dükkânlara taş ve Molotof kokteyli attıklarında, karmaşaya sebebiyet verdiklerinde, Gestapo polisince küçük bir yere istiflenip zalimin elindeki fırtına birliklerinin uyguladığı şiddete maruz kaldılar. Bu tarz direniş, münferit, kısa ömürlü ve maliyetli olmasına karşın, ülke genelinde Siyah milletinin yaşadığı tüm gettolara taşındı.
Molotof kokteylini atan ilk kişiyi kimse tanımıyor ama herkes onun bu eylemini saygıyla yâd ediyor ve taklit etmeye çalışıyor. Aynı şekilde, eğer insanlar bu tür faaliyetlere saygı gösterirse, halk partinin eylemlerini illâki taklit edecektir.
Partinin asli işi, halka liderlik yapmaktır. Parti, uzun soluklu direnişin doğru stratejik yöntemlerini söz ve eylemle öğretmelidir. İnsanlar, kalabalık hâlinde sokaklara dökülerek direnmenin artık avantajlı olmadığını öğrendiklerinde, gerilla savaşı yöntemi üzerine kurulu faaliyetlerin avantaj sağladığını anladığında, hemen sunulan örneğin peşinden gidecektir.
Fakat önce insanlar, bu mesajı aktaran partiye saygı duymalıdırlar. Öncü örgüt, zalimin elindeki mekanizmayı üçerli-dörderli küçük gruplarla yok ettiğinde, ardından da zalimin kudretinden kurtulduğunda, kitleler bundan etkilenecekler ve muhtemelen bu doğru stratejiye bağlanacaklardır. Kitleler, bir Gestapo polisinin kafede tezgâha yaslanıp kahvesini yudumlarken infaz edildiğini, infazı gerçekleştiren devrimcilerin peşine adam takmadan kaçtığını işittiğinde, kitleler bu türden bir direnişin geçerli ve doğru olduğunu anlayacaklardır. Otuz milyon siyahı ikişerli-üçerli gruplar hâlinde örgütlemek gerekmez, zira önemli olan, partinin halka bir devrimi nasıl gerçekleştirileceğini göstermesidir.
Öğrenmek, üç yoldan gerçekleşir: çalışmak, gözlem ve deneyim. Temelde siyah toplumu eylemcilerden müteşekkil olduğundan, bu toplum, esas olarak bir eyleme katılmak veya bir eylemi gözlemlemek suretiyle bir şeyler öğrenmektedir. Çalışarak öğrenmek iyidir ama deneyim yoluyla öğrenmek daha iyidir. Siyah toplumu okuyan bir toplum olmadığından, asıl önemli olan, öncü örgütün tümüyle eylemcilerden oluşmasıdır. Siyah toplumuna dair bu bilgi olmaksızın, ırkçı Amerika’da siyah devrimini gerçekleştirmek kesinlikle mümkün değildir.
Partinin asli görevi, insanları uyandırmak ve onlara sadece halkın direnişini büyük bir şiddetle ezmeye değil, Siyahları tümden yok etmeye hazırlanan iktidara karşı yürütülecek direnişin stratejik yöntemini öğretmektir. Eğer iktidar, siyahların elinde şu kadar sayıda silâh olduğunu öğrenmişse, bu bilgi yüzünden iktidar silâhlanma yönünde hazırlık içine girmeyecektir, o zaten hazırlıklıdır.
Bu devrimci eğitim, siyahların direnişi ile ilgili olarak olumlu bir sonuca yol açacak, iktidar nezdinde olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Bunun sebebi, partinin her daim devrimci başkaldırıyı örnekliyor olmasıdır. Eğer parti, halkı kurtuluşun araçları ve yöntemleri konusunda bilinçlendirmiyorsa, halkı harekete geçirecek yolu da bulamaz.
Öncü parti ile kitleler arasındaki ilişki, tali bir ilişkidir. Asli ilişki, öncü parti üyeleri arasındaki ilişkidir. Eğer parti denilen mekanizma etkili olacaksa, parti üyelerinin birbirleriyle yüz yüze ilişkilerini muhafaza etmeleri şarttır. İşlevsel bir partiyi veya programı bu doğrudan ilişki olmadan bir araya getirmek mümkün değildir. Tom Amca’ya bağlı muhbirlerin ve oportünistlerin yol açtıkları tehlikeleri asgari düzeye çekmek için öncü örgüt, mücadelenin içerisinde sınanmış devrimcilerden oluşmalıdır.
Öncü örgütün ana amacı, kitleleri eğitim programları ve başka türden faaliyetler üzerinden bilinçlendirmek olmalıdır. Uyuyan kitleler, doğru mücadele yaklaşımı ile bombardımana tabi tutulmalı, parti eldeki tüm araçları, bu bilgiyi kitlelere yaymak için kullanmalıdır. Bunların gerçekleşebilmesi için öncelikle kitlelerin partinin varlığından haberdar olmaları gerekir. Öncü parti, başlarda asla yeraltında faal olamaz. Bu durum, onun etkileme imkânlarını daraltacak, eğitim ile ilgili hedefleri bağlamında elini kolunu bağlayacaktır. Halk sizi bilmiyor ve size saygı duymuyorsa, ona bir şey öğretemezsiniz. Parti, aşağılık iktidar izin verdiği sürece açıkta faaliyet yürütmeli, yeraltına çekilmek durumunda kaldığında, mesajı kitleler tarafından zaten benimsenmiş olmalıdır. Öncü partinin açık alanda yürüttüğü faaliyetleri ister istemez kısa ömürlü olacaktır. Dolayısıyla parti, yeraltına çekilmeden önce halka fazlasıyla tesir etmeyi bilmelidir. O andan sonra halk, partinin varolduğunu bilecek, yeraltındaki partinin faaliyetlerini öğrenmeye çalışacaktır.
Kendisine “devrimciyim” diyen birçok insan, şu hatalı görüş üzerinden faaliyet yürütmektedir: öncü parti, gizli bir teşkilât olmalı ve bu teşkilât iktidar tarafından hiç bilinmemeli, kitleler, ara sıra geceleri evlerine getirilip bırakılan mektuplar dışında, ondan haberdar olmamalıdırlar. Yeraltında faal olan partilerin yeraltında gerçekleştirilecek bir mitingi ilân edecek bildiriler dağıtması pek mümkün değildir. Bugün devrimci olduğu iddiasında olanlar, bu türden çelişkileri ve tutarsızlıkları kabul etmemektedirler. Esasında bu insanlar, halkın yüzleşmesini istedikleri tehlikenin kendisinden korkmaktadırlar. Bu güya devrimci olan kişiler, halkın kendilerinin söylemeye korktukları şeyleri söylemesini, yapmaya korktukları şeyleri yapmasını istemektedirler. Bu türden bir devrimci, korkaktır ve riyakârdır. Gerçek bir devrimci, halis duygularla yüzleşeceği ölümün eli kulağında olduğunu bilir. Ağzından çıkan sözler ve tüm yaptıkları, alabildiğine tehlikelidir. Bunu bilmeyen birinin bir devrimci olarak yola koyulmasının bir anlamı yoktur.
Eğer bu sahtekârlar, devrimler tarihini inceleyecek olurlarsa, öncü örgütün her daim açık çalışmayla işe başladığını, iktidarın baskısı sonucu yeraltına çekildiğini görürler. Küba Devrimi buna örnektir: Fidel Castro, yolun başında kasap Batista’ya ve Amerikalı köpeklere karşı koymuş, Havana Üniversitesi kampüsünde insanlara yaptığı konuşmalarla mücadeleye adım attı. Sonrasında süreç onu dağlara yönlendirdi. Mülksüzler üzerinde muazzam bir tesire sahip olan Castro’nun öğretileri büyük bir saygıyla karşılandı. Castro saklanmak zorunda kaldığında Küba halkı, on iki kişilik ekibini ve kendisini arayıp bulmak için dağlara çıktı.
Castro, devrimci mücadele meselesini doğru ele aldı. Çin Devrimi incelendiğinde de komünist partinin kitlelerin desteğini almak için açık çalışma yürüttüğü görülecektir. Doğru yaklaşımı öğrenebileceğimiz bir yığın başarılı devrim mücadelesinden bahsedilebilir: Kenya’daki devrim, Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’nde tartıştığı Cezayir Devrimi, Rus Devrimi, Başkan Mao Zedung’un çalışmaları vb.
Milyonlarca ezilen, öncü parti üyelerini şahsen tanımayabilir fakat partinin faaliyetlerini ve kurtuluş stratejisini kitle iletişim araçları üzerinden temin edilen dolaylı bilgiler aracılığıyla öğrenebilir. Gelgelelim iktidarın elindeki medyaya asla bel bağlanamaz. Asıl önemli olan, öncü partinin gazete türünden kendi haberleşme araçlarını geliştirmesi, aynı zamanda stratejik öneme sahip devrimci bir sanatı üretmesi, zalimin elindeki mekanizmayı paramparça etmesidir. Örneğin Watts’de zalimin sahip olduğu ekonomi ve mülk öylesine yok edildi ki zalimin Siyah kardeşlerimizin faaliyetlerini örtbas etme yönündeki çabalarının hiçbir anlamı kalmadı, zira tüm siyahlar, yürütülen faaliyetin gerçek niteliğinden ve sebebinden zaten haberdarlardı. Örneğin zalim, Stokely Carmichael Kardeş’in mesajını kendi medyasıyla çarpıtmak, başka yöne çekmekle ilgili ne tür yöntemlere başvurmuş olursa olsun, siyahlar, tüm ülke genelinde o mesajı kusursuz biçimde idrak etmiş ve bağrına basmışlardı.
Son tahlilde Özsavunma İçin Kara Panter Partisi, savunma için gerekli olan tabancaların, el bombalarının, bazukaların ve diğer teçhizatın iktidardan alınması gerektiğini söylüyor. Vietkong gerillalarının da örneklediği biçimiyle, bu silâhlar, zalimden tedarik edilmelidirler. Bu nedenle zalimin kendi adına yürüttüğü askerî hazırlık ne kadar büyükse, siyah toplumunun elindeki silâhların miktarı da o kadar çok olur. Bazı riyakârlar, öncü örgüt halka direnişe hazırlığı öğrettiğinde, bunun sonucunda şiddet ve zorbalığın artacağına inanmaktadırlar; oysa gerçek şu ki, iktidarın zulmü arttıkça devrimci gayret de artar, devrim ateşi harlanır. Dolayısıyla eğer ezilenler için her şey daha kötüye gidiyorsa, devrime ve direnişe daha fazla ihtiyaç duyarlar. Halk devrimi yapar; zora dayalı eylemleri ile zalimler, halkın direnişine sebep olurlar. Öncü parti, sadece doğru direniş yöntemlerini öğretir.
Riyakârlar, Özsavunma İçin Kara Panter Partisi’nin halka giderek daha fazla çile çektiklerini ortaya koymasından şikâyet ediyorlar ve bu tespitin yanlış bir gözleme dayandığını söylüyorlar. Oysa ülke genelinde isyan ateşini körükleyen siyahlar, ırkçı köpek polisin uygulayacağı her türden baskıya asla müsamaha göstermeyeceğini ortaya koyuyorlar. Özünde halk, bugün mücadelesini büyütüp güçlendirmek için bir rehber arıyor. Öncü parti, liderlik yapacak vasıf ve özellikleri kendi bünyesinde barındırıyor.
Huey Newton
[Black Revolutionaries in the United States: Communist Interventions, Cilt II, Communist Research Cluster, 2016, Brooklyn, s. 241-243.]
Devamını oku ...