Ev Müslümanı

Siyah adam, zekâsı ve ağır işçiliği üzerinden kendisini Avrupalının düşünce ve kültür düzeyine yükseltiyor ama kendi ırkından asla kurtulamıyor. […] İfademi maruz görün ama Jean Veneuse [Afrikalı bir yazarın romanında yer alan, kendinden nefret eden karakter] katledilmesi gereken bir insandır. Biz elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız.
[Frantz Fanon -1952]
Bilen öznenin önceliği, hem Frantz Fanon’un hem de Edward Said’in sömürgecilik karşıtı projelerinde en yücede tutulan unsurdur. Said, ömrü boyunca savunduğu projesini Fanon’un tuzağa dayalı psikoanalizi üzerine kurar. Bu tuzağa düşen sömürge, Avrupalı’nın aşağılayıcı bakışları ile etkisiz kılınan tarih dâhilinde, fail olarak tarih yapma iradesinden mahrum kalır. Ancak öte yandan Said, insanı, dünyada geliştirilen edebiyatların bilinçli, sömürgecilik karşıtı okumalarının daha dünyevî ve demokratik bağlamı dâhilinde, edebî hümanizmin merkezine oturtur. Bizim de bunu yapabilmemiz için (dünya edebiyatı üzerine belirli bir tahayyülü bulunan ama öte yandan edebiyatın şaheserlerinin ve insanların dâhil olduğu demokratik bir diyalektik değil, Avrupa hümanizminin bakış açısından bakan) Goethe gibi Alman hümanistlerinin ötesine uzanan dünya edebiyatına dair idrakimizi daha da artırmamız zorunludur. Goethe’nin izinden giden David Damrosch’un da dile getirdiği biçimiyle, dünya edebiyatı, ulusal edebiyatların “eliptik kırılım”ı[1] olarak okunmalıdır. Bu noktada dünya edebiyatı, özgün diller ve kültürlerde üretilen çoksesli edebiyatların gelişkin ve çeşitlilik arz eden çekirdeği üzerinden gelişen demokratik hareket değil, kendine has bir gerçeklik olarak görülmelidir. Edebiyatın birincil momentinde dünya edebiyatı “eliptik”leşmiştir. Batı’ya ve geriye kalan kısmına ait iktidar temelli önermenin ötesinde, faillikteki özerklik tarzını bu edebiyat devreye sokabilecek ve mümkün kılacaktır.
Dolayısıyla ulusal ve ulusötesi edebiyatlar dünya sahnesine gireceklerse, önce bunların özgün üretimlerine ait kozmopolit bağlamı dâhilinde kabul görmesi gerekir. Dünya edebiyatına dair mevcut anlayışlardaki sorunlardan biri de bu anlayışların edebi çalışmaları bu bağlam dışına çıkartma eğiliminde olması, buradan da Said’in “hermenötiğin dünyeviliği” dediği veya Gayatri Spivak’ın “edebi deyimsellik” olarak nitelediği şeye itibar etmemesidir.[2] Bu bağlam, kurucu güçlerden herhangi birisine indirgenemeyen bir gerçekliktir. Son 1.400 yılda Müslüman ülkelerden neşet eden edebi çalışmalarda ise İslam, dünyeviliğin ve deyimselliğin ayrılmaz parçası olsa da burada izah edici bir muhayyile devrede değildir. Bugün Amerikan emperyalizminin merkezinde dar görüşlülüğe mahkûm bir zafer çığırtkanlığı durmaktadır ve dar görüşlülük, yüzleştiği kültürleri dost-düşman olarak niteleyen bir tür emperyalist atacılığa (nativizme) evrilmiştir. Yerli kabul edilen kültürlerin emperyalizmin atacılığıyla çatışma hâlinde olduğu düşünülmekte, bunlar çevreye ait unsurlar olarak görülmektedir.[3]
Oryantalist projenin ana başarısı, İslam ve Batı arasında sahte bir ikilik ve karşıtlık ortaya koymasıdır. Bu ayrım da muhalif “İslam”ın damgasını vurduğu kültürlerin söz konusu İslamî yaklaşımı kusursuz bir şeymiş gibi görmelerine neden olmuştur. Tarihsel açıdan (sahip olduğu bir dizi bağlama ait kozmopolit bir ürün olarak) İslam, “Müslüman toplumlar”ın ayrılmaz parçası olarak görülmüş ama bu toplumlar, İslamî projeyi kimi zaman eksikli kabul etmişlerdir. Son iki yüz yıl boyunca oryantalist proje, birçok yüze sahip olan bu toplumları İslam’la, İslam’ı şeriatla eşitlemiştir. Kısmen Oryantalistlerin kendi dinlerinin (çoğunlukla Hristiyanlığın) mütedeyyin ve bağnaz uygulamacıları olmasından, kısmen de bunların hizmet ettikleri kapitalist modernitenin Hegelci tarzda tarihin sonunu ilân etmesi sebebiyle bu isimler, inceledikleri kültürlerin öğreti ve hukuk boyutlarına bakmışlar, çokkültürlü, çoksesli, sanatsal, edebi, şiirsel, felsefî ve mistik boyutları gözardı etmişlerdir. Oryantalistler, bu yönleri kendi varolma gerekçelerine tümüyle yabancı olan öğretisel ve hukukî terimlerle anlamaya çalışmış, ötekiliğe dair yorumlara yabancı kalmış, hatta bu yorumlara düşmanca yaklaşmışlardır.
Verdikleri tarihsel hizmetler uyarınca Oryantalistler, bugün Beyaz efendileri adına faaliyet yürütmektedirler. Bizim Müslüman ülkelerimizdeki yerli muhbirlerimiz ise kararlı bir biçimde, Müslümanlardaki tarihsel ve günümüze ait çoksesliliği İslam’a dair özcü anlayışa kapatmakta, ardından da İslam’ı önemli bir dizi işaret (Hz. Muhammed ve Kur’an) üzerinden özetlemekte, sonrasında ise Peygamber’i, Kur’an’ı mahkûm etmekte veya alaya almakta, Batı ve Aydınlanma merkezli modernitenin üstün olduğu düşünülen iktidarına yaranmak adına, Müslümanları yerin dibine sokmaya çalışmaktadırlar. ABD’de yaşayan, toplam nüfusun yüzde üçünü teşkil eden, on milyonu aşkın Müslüman ve Avrupa’da ikamet eden, yirmi milyonu aşan Müslüman (toplam nüfusun yüzde beşi) bu süreçte ana hedeftir, dünyada yaşayan bir buçuk milyar nüfus ise ikincil hedeftir. Bu aşamada Avrupa ve ABD, ırkçı ve emperyalist dış politikalarını devreye sokmaktadır. Hz. Muhammed ve Kur’an ile ilgili olarak çekilen her filmde, yazılan her romanda veya çekilen her belgeselde gururla eski Müslüman olduğunu söyleyen muhbirler Peygamber’i alaya almakta, Kur’an’ı küçümsemektedirler. Bunların beyaz seyircilerine sattıklarının Müslüman toplumlarındaki gerçeklerle hiçbir alakası bulunmamaktadır. Bu insanlar, birkaç imal edilmiş ikonaya indirgenmiş bir Müslüman düşman yaratmakta, tonlarca bomba atmadan önce medenileştiricilik görevlerinin yüce olduğunu iddia etmek suretiyle, Müslümanları insanlıkdışı koşullara maruz bırakıp onlara boyun eğdirmektedirler.
Bu yerli muhbirliğin en güzel örneği, kendisini “İbn-i Varrak” olarak adlandıran kişidir.
Kendinden Nefret Eden Müslüman Kimliğinin İmal Edilmesi
Yakından bakıldığında İbn-i Varrak isimli bu yerli muhbirin kendi ülkesinin faydasına olacak bir dizi özelliği bünyesinde bir araya getirdiği görülecektir. Müslüman bir toplumda dünyaya gelmiş ama doğduğu koşullara ve yetiştirme tarzına karşı nefret yüklü olan İbn-i Varrak, kendinden nefret eden kişiliği gayet iyi resmeden bir örnektir. Anlatıldığı kadarıyla bu kişi Pakistanlıdır, Batı aydınlanmasının kucağına koşmuştur ve bugün Kuzey Amerika veya Batı Avrupa’da yaşamaktadır. Katil bir dine ait illetleri o dine bir zamanlar bağlı olan bir kişiden daha iyi kim ortaya koyabilirdi ki? İbn-i Varrak, kendinden nefret eden ve kendisine zulmeden bir insana dair güzel bir örnektir. O, kendi dininden tiksinen bir Müslümandır, kendi nefretinin nesnesidir. Varrak, ırkçı Amerikalıların ve Avrupalıların hayranlığını kazanmaktan zevk duyan bir isimdir, zira Batı’daki Müslüman nefreti onda cisimleşmiş ve o nefret Varrak’ta dil bulmuştur. Bir kişinin kendisini hiç acımadan kırbaçlaması gerçekten de üzüntü vericidir.
İnsanın kendi nefretine ait öznesini ve nesnesini bir biçimde etkileyen duygu olarak otofobi (yalnız kalma korkusu) üzerinden bir kişi, kendisini müstear isimle takdim ettiğinde daha karmaşık bir karakter sergiler. Varrak’ın uydurma bir isim olmasının sebebi, kimliğini açık etmesinin hayatını tehlikeye sokacak olmasıdır güya. Bence bu yalandan ibarettir, zira Batı’da canları asıl tehlikede olanlar, Amerikan imparatorluğunun ve Avrupa ırkçılığının yaptığı zulümleri açıktan eleştirenlerdir. Aksine bu zulümleri destekleyenler ödüllendirilmekte, göklere çıkartılmakta ve kitapları rafları süslemektedir.
Varrak’ın en önemli özelliği, anonimliğidir. Ölüm korkusu yüzünden kimliğini saklayan bu kişi, açıkladığı gerçekler yüzünden Müslümanların kendisini öldüreceğini söylemektedir. Böylelikle başının etrafına hale kondurmakta gayet başarılıdır. Bugün herhangi bir kişi Varrak’ın kendisi olduğunu iddia edebilir. Ama bu iddianın doğru olup olmadığından emin olmak asla mümkün değildir. Ama söylemek gerek ki hepimiz aslında bu adamı tanıyoruz, o bir dolandırıcı, şöhret kazanıp bir kişilik yaratarak menfaat elde etmeye çalışan bir fırsatçı. Bence Varrak, kendisine atfedilen kitapların, makalelerin ve mülâkatların yazarı olarak anonim kalmaya çalışan, saklanarak kepazeliğini ortaya koyan bir utanç, sahtelik, bir endüstri, robot, hologram ve yerli bir muhbirdir. Bugün biri çıkıp Varrak olduğunu söylese kendisine “İbn-i Varrak” diyen bir karakterde giderek sarpa sarmış, düğümlenmiş bir anonimlik meselesini çözmek şöyle dursun daha da karmaşıklaştıracaktır. Düşüncelerimi daha yalın bir dille ifade etmem gerekirse: (1) İbn-i Varrak bir ekibin veya iş kolunun işleyişi için uydurulmuş bir müstear isim değil tek bir kişidir; (2) bu konuda net bir bilgimiz olmasa da erkektir, o nedenle onu maskülen zamirle anacağım (bu nedenle istemeden de olsa onu insanileştireceğim) zira bir nesne veya dişil de olması mümkünse de dilbilgisi kuralları gereği yazarken bir cinsiyet tercihinde bulunmak zorundayım.
Bu imal edilmiş anonimliğin ulaştığı sonuçlar şunlar: (1) İbn-i Varrak’ın düşünceleri devrimci ve tehlikelidir ve (2) Müslümanlar bu düşünceleri duymaya hazır değiller, bulsalar bu kişiyi bir kaşık suda boğacaklar. The Wall Street Journal gazetesi Varrak’a (Eylül 2003’te Edward Said’in ölümü vesilesiyle) yazı sipariş ediyor ve bu yazının başına Varrak’ın “kendisini ve ailesini İslamcılardan korumak için” müstear isim kullandığını söylüyor.[4] Böylece gazetenin yayın yönetmeni İslam ve Müslümanlarda cinayet işlemeye meyilli bir yan olduğuna dair kanaatini dillendirme fırsatı buluyor. (Tabii şunu da belirtmekte fayda var: ABD emperyalizmi ve İsrail sömürgeciliğini eleştirenler ve aileleri güvende yaşama imkânına sahipler ve her türlü saldırıdan uzak kalabiliyorlar![5])
Varrak’ın çevirdiği dolabın Arapça, Farsça, Urduca, Türkçe olarak, üstelik kendi isimleriyle, kendi dinleri ve kültürlerindeki zulümleri cesaretle ve empati kurarak yazan yığınla Müslüman olduğu gerçeğini örtbas ettiğini görmek gerek. Tarih boyunca diğer tüm toplumlar gibi Müslüman toplumlar da bir dizi ağır sorunla yüzleştiler. O uzun ve çalkantılı tarih boyunca Müslümanlar, kendi kanaatleri ve eğilimleri temelinde, farklı tarikatlara ve hiziplere bölündüler. Tıpkı Yahudiler, Hristiyanlar ve Hindular gibi onlar da ezelden beri birbirlerini boğazladılar. Fakihler kelamcılara, kelamcılar felsefecilere, felsefeciler mutasavvıflara, devrimciler idarecilere, radikaller liberallere, liberaller de muhafazakârlara saldırıp durdu. Tüm toplumlar, zamanın ve olayların sonucuna göre hareket edip ayrışan, organik birer bütün. Dolayısıyla sadece Müslüman toplumlarına işaret eden, bazen onlara yabancı hatta kimi zaman düşman olan kitleye, bir döneğe yakışır şekilde, Müslümanları karalayan, mevcut sorunları ortadan kaldırmak şöyle dursun onları ele alarak derinleştiren, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’daki Müslüman cemaatleri yurtdışına sürecek kadar ağır meseleleri iyice ağırlaştıran Varrak’ın asıl amacı, ırkçı Avrupalıları ve Amerikalıları bu yeni göç dalgasını hakir görme noktasında kışkırtmak ve onlara yardım etmek. Bu göç hareketinin o ırkçıların sahillerine eski sömürgelerden yeni bir renkli dalgayı taşıdığı açık.
Âlim bir hikâye anlatıcısının sesine sahip olarak soyut bir güce kavuşmasını sağlayan bu otofobi ve anonimle Varrak, özünde kendi kuruntularında boğulan bir megalomani vakası. O, dininin ilkelerini sorgulama cesareti göstermiş ilk seküler Müslüman aydınmış gibi pazarlamayı iyi biliyor kendisini. 2001’deki mülâkatında Avustralya’daki bir radyoya şunları söylüyor:
Stephen Crittenden: Tüm söylediklerinden, İslam’ın belki de Batı tarafından eskiden kilisenin geçtiği türden bir Reform sürecinden geçmesinin mümkün olduğunu anlıyorum.
İbn-i Varrak: Kesinlikle. Tam bu nedenle daha önce birkaç kez dillendirdiğim biçimiyle, İslam’da Reform sürecine tanık olunmadı diye her ay hayıflanıp duran The Times’ın benim kitaplarımı görmemesi gerçekten de mantığa aykırı bir durum. Eğer öyleyse, bu Reform süreci nasıl açığa çıkacak peki?
Stephen Crittenden: Elbette bence de öyle, din tarihindeki en önemli hikâyelerden birinden bahsediyoruz sonuçta.
İbn-i Varrak: Haklısın. Biraz megalomanyakça gelebilir söylediklerim ama sonuçta bu Reform süreci de bir yerden başlamak zorunda.”[6]
Karşımızda esasen megalomanyak olduğunun bilincinde olan, kendi kuruntularında boğulmuş, kuralı ispatlayacak şekilde, istisnai bir vaka olarak temsil konusunda olağanüstü güçlere sahip olduğunu iddia eden yerli bir muhbir durmaktadır. Bugünlerde İbn-i Varrak, dilediği konuda yığınla kitap kaleme almaktadır: Kur’an’ın yazılma hikâyesi, bir karakter olarak Hz. Muhammed, ilk dönem İslam’ın tarihi, Salman Rüşdi skandalı, İslam’da kadının yeri, İslam hukukunun arkaik niteliği, İslam toplumlarında insan haklarının bulunmaması.[7] Eleştirmenler, Varrak’a nispetle daha renkli kişilikler, zira bu kişiler onu kendi dinini eleştiren ve Batı’yı savunan ilk Müslüman olarak yere göğe sığdıramıyorlar.[8] Kamuoyunda yaygın olarak varolan, İslamî olana dair cehaleti ve giderek daha az konuda daha çok şey bilen, artık halk nezdinde hükmünü yitirmiş akademik söylemi avantaja çevirmeyi bilen Varrak, piyasayı “seküler reformcu” olarak sattığı imzası altında yığınla kitapla doldurmuştur. Öyle ya, kendisi İslam’ı reforma tabi tutmak için ilk adımı atan kişidir. Oysa onun İslam’ın içinde mi yoksa dışında mı olduğunu kimse bilmemektedir. Burada elbette yazar, Peygamber döneminden dinin her bir yönüne (Kur’an’ın ilahi kökenine ve Hz. Muhammed’in mesajının kutsiyetine) dek her konuya itiraz etmekte, onları sorgulamakta, hükümsüz kılmakta, yeniden yorumlamakta, karşı yorum geliştirmekte, ıskartaya çıkartmakta ve yeniden içeriklendirmektedir. Oysa Müslümanlar, Varrak’ın artık klişeleşmiş sözlerinden zaten haberdardırlar. Sadece kendisinden bu kadar iğrenen, varlığından rahatsızlık duyan birini muhtemelen daha önce görmemişlerdir. Öte yandan belirtmek gerekir ki bu kendinden nefret etme ve megalomani, devamında bu yerli muhbirdeki anonimliğin bekasını sağlayan soyut düğümü daha da çetrefilli hâle sokmaktadır.
Tüm anlattıkları, süreçte Malcolm X’in “ev zencisi” tanımlamasını bile aşan, arsız bir ırkçılığa evrilmektedir. Varrak’ın “Araplar” dediği şeye yönelik nefreti, şu muhabbette görüldüğü üzere, özellikle karşısında Hristiyan bir muhatap bulduğunda daha da azmaktadır:
Stephen Crittenden: İslam’ın asıl yüzleştiği sorunlardan biri, Arap kabilelerinden kök alması mıdır? Hristiyanlık, ilk gününden beri tüm dünya insanlığını kucaklayan bir din, Yahudilik de zamanla öyle olmak zorunda kaldı. İslam, belirli bir düzeyde tüm dünyayı Arap kabilesine dönüştürme girişimi midir?
Ibn Warraq: Ah tabii ki öyle, politik İslam’ın gündemini bu mesele teşkil ediyor. Ama genel anlamda İslam içerisinde İslam’ın kusursuz bir din olduğunu, peygamberin son peygamber olduğunu, görevinin her Müslümanın bu dini tüm insanlığa yaymasını sağlamak olduğunu söyleyen bir akım mevcut. Bunun kendi içinde bir mantığı var ama ben bu türden önermeleri kabul etmediğim için bu mantığı asla sahiplenmiyorum.[9]
[…] Neyse biz gene çokkültürcülük meselesine dönelim. Aynı değerlere sahip değilsek, aynı hedefe yürümüyorsak, sivil topluma sahip olmayı da umamayız, farklılıklarımıza vurguda bulunmaya devam ettiğimiz sürece böylesi bir umudumuz olamaz. Ana değerlerde ortaklaşmak zorundayız. Asıl önemli olan, bölücü bir nitelik arz eden çokkültürcülüğün ötesine geçmek. Bu çokkültürcülük, Batı’nın sürekli sopa yemesinden başka bir şeyi ifade etmiyor. Kiliseyle devletin ayrışması, liberalizm, demokrasi, aklın değeri sorunları tartışma gibi değer verdiğimiz şeylere vurgu yapıp durduğumuz sürece bir yere varamayız. Oysa bizim liderlerimiz çok büyük bir kusur işlediler. İnsanları ayrıştırmak için çok fazla para döktüler. Bana göre bu delilik. Yeni gelenlere, yeni göç edenlere o ülkenin dilini, örneğin Britanya, Avustralya ve Amerika’da İngilizceyi öğretmek yerine Pencabi, Urduca veya Hintçe dil öğrenimini teşvik etmek için tonla para harcıyorlar, bence bu saçmalık. O geldikleri toplumun dilini konuşamadıkları sürece, bu insanların o topluma entegre edilmesi ve onun bir parçası hâline gelmesi nasıl mümkün olabilir?[10]
Böylesi bir kişinin bu kadar küstah ve kendi halkına karşı bu kadar ırkçı olmasını sağlayan şey, mecazî düzeyde kendi kolektif kimliğinin yerine bireysel karakterini koymasıdır. Açık ki bu adam kendinden nefret etmektedir. Onun tahayyülüne göre, genelleştirilmiş “bir öteki”den, parçası olduğu şeyden nefret etmek suretiyle o, her türlü cezadan muaf kalarak, kendisine yönelik nefretini dillendirme imkânı bulabilmektedir.
Mazoşistlere has bir zevkle kendisine yönelttiği bu ırkçılık, kendisini ifşa edip sahnelemek için en geniş tanınırlığın peşinden koşmaktadır. Bu tanınırlık imkânına kavuşmak adına İbn-i Varrak (diğer birçok komprador aydın gibi) öfkesini hasımlarına şöhret kazandıran önemli bir aydın olarak Edward Said’e yöneltmektedir. Said’in 25 Eylül 2003’te ölmesinden günler sonra, The Wall Street Journal Varrak’ın onunla ilgili görüşüne yer verdi. (Oysa ömrü boyunca saklanan bu adamla gazete yayın yönetmenlerinin temas kurması oldukça tuhaf bir durum.) “Müslüman öfkesinin öldüğüne dair fikrî argümanı bize veren adam” gibi alımlı bir alt başlığa sahip yazısında Varrak, Said’le ilgili olarak şunları söylüyordu:
“O Müslüman öfkesine dair fikrî argümanı pratikte icat etmiş kişi olarak geçecek tarihe. Çok satan manifestosu Şarkiyatçılık, Arap dünyasına mağdur bilimini takdim etti. Araplar ve Müslümanlar nezdinde son dönemde kaleme alınmış en etkili kitap olan Şarkiyatçılık, Müslüman dünyanın yüzleştiği hastalıklar konusunda Batı tarihini ve akademi âlemini suçluyordu. Ona göre, Arap dünyası emperyalistler, ırkçılar ve Siyonistler yüzünden büyüyememişti. İslamî köktencilik de Batı’nın İslam’ı ta başından beri ezen bir şeytan olduğunu söylüyordu. Şarkiyatçılık isimli bu eser, bu anlayışı göğe çıkarttı ve Batı’daki radikaller arasında yaygın olan modaya dâhil etti, ayrıca edebi alanda Amerika karşıtlığını bir güzel cilâladı.[11]
Varrak’a göre Said, “İslamcı terörizmin güçlü bir felsefî dayanağı olarak onun en etkili yandaşı” olduğu için suçluydu. Varrak’ın ifadesiyle, Şarkiyatçılık çalışması ise “akademisyenlik maskesi ardında yürütülen bir polemikten ibaretti. Akademisyenler, ondaki tarih analizini süreç içerisinde çürütmüşlerdi.” Bunun dışında Varrak şunları da söylüyordu: “Bay Said, gerçekleri sırf siyasetine uysun diye eğip büktü. Örneğin ona göre Jane Austen’in Mansfield Park isimli çalışmasında en önemli unsur, emperyalizmin kanlı parası olan Jamaika şekerinden elde edilen gelirle geçinen kahramanı Fanny Price’tır.” Varrak, devamında şunları söyledi:
Onun yazılarında söze dayalı imalar ve analoji, gerçeğin yerini alır ve çıkarımlarını doğrulayan önermelerden habersiz olana tekrar güvence sunan bir aygıt gibi işler. Onun bu tür cahil kişileri kendisi Amerikan üniversitelerinde yıllar içerisinde çok sayıda bulduğuna hiç şüphe yoktur. Eserleri solcuların ilgisini çekmişse de onlar, yirminci yüzyılın sonuna ait basit bir heves olarak algılanmalıdır. Tuhaf olan şu ki nihayetinde Said, Batı için sahneye çıkmış, onun gözlerine bakarak konuşmuş, konuşmalarını Batı’nın salonlarında, Batılıların alkışları için yapmıştır.[12]
Bu alabildiğine cahillik üzerine kurulu Said okuması, onun düşüncelerini kasten saptırma çabası, derin bir incelemeyi gerekli kılıyor, zira burada mesele tek başına yerli muhbirlerin kendilerini Siyonist kitleye sevdirmek istemeleri değil. Ama bir yandan da kendisini aynı kitleye sevdirme niyetinin Varrak, Nefisi, Fuad Ajami gibi isimlerde önemli ve teşvik edici bir unsur olarak rol oynadığını belirtmek gerek. Varrak’ın düşünceleri üzerindeki yaldızlı ambalajı sabırla açmak ciddi bir mesele.
Bu noktada bir cevap olarak, gösteri siyasetine bakmamız gerekecek. Yirminci yüzyılın son kısmında ve yirmi birinci yüzyılın ilk on yılında yaşanan en önemli ve en çarpıcı olaylarda hep İslam ve Müslümanlar vardı. Filistinlilerin yüzyılın ortalarından itibaren mülksüzleştirilmesi, Hindistan’ın Müslüman ve Hindu olarak bölünmesi, dünya genelinde Avrupalı güçlere karşı girişilen sömürgecilik karşıtı hareketlerde Müslüman toplumlar küresel jeopolitiği tanımlayan ana unsurlardı. İran’da yaşanan İslam Devrimi (1977-79) ve sekiz yıl süren o kanlı İran-Irak Savaşı (1980-88) küresel jeopolitiğin son döneminin kapılarını araladı. Bu dönemde petrol Hint Okyanusu’ndan, Umman Denizi’ne, Basra Körfezi’nden Suriye’ye oradan da Kuzey Afrika’ya dek uzanan bölgenin sahip olduğu önem dâhilinde ekonomi denilen faktörü tanımlayan ana unsurdu. Sovyetler’in Afganistan’ı işgal etmesi (1978-88), Amerikalı rehineler krizi (1979-80), Salman Rüşdi vakası (1989), Birinci Körfez Savaşı (1990-91), iki İntifada’nın kıyımdan geçirilmesi (1987-93 ve 2000-03) ve Lübnan’ın birkaç kez istila ve işgale maruz kalması (1982-2006) ile akıp gelen süreç, 11 Eylül’de ve ardından yaşanan, ABD’nin Afganistan’ı (Ekim 2001) ve Irak’ı (Mart 2003) işgal etmesiyle zirveye ulaştı. Yerli muhbirlerin tanınırlıkla ilgili bu giderilmesi mümkün olmayan susuzlukları işte bu ortamın bir ürünü.
Söz konusu gelişmelere 1967 tarihinde Guy Debord’un teşhis ettiği Gösteri Toplumu denk düştü. Buna göre, meta fetişizmi küreselleşmiş kitle iletişim araçlarının ve salgın hastalık gibi yayılan yabancılaşmanın hüküm sürdüğü çağa evrildi ve gündelik hayatın mutlak biçimde görselleştirilmesi ile iyice her yana nüfuz etti. Bu süreçte yerli muhbirlerin gerçekliğin karşısına bir tür bunama hastalığı ile çıktıkları görülüyor. Bunlar, gerçekleri gösterilerin sürüp gittiği bir sahnede görsel hayallerle aştıklarını düşünüyorlar. Bu sahneye, kendinden nefret eden bir Müslüman çıkıyor ve dünya genelinde hâkim olan yabancılaşmış zihinde kökleşmiş, İslam’a dair imaja dönüşüyor. Aşırı öfkeli olan bu yerli muhbirler, tehlike arz eden İslam’ı en geniş manada insanlığın düşmanı olarak takdim ediyorlar ve bir zamanlar davet ettikleri ve yücelttikleri küresel nefrete dayalı müşterek ruh hâlini benimsiyorlar. Bu zihinsel ruh göçü aracılığıyla yerli muhbirler, bir vakitler kendi kişiliklerine ait olan ve artık nefret ettikleri din ve ırka dair müşterek bilincin kendisi hâline geliyorlar.[13]
İslamofobi’nin uç birer biçimi olarak Varrak ve Hirsi Ali, yerli muhbirlere güzel birer örnek. Bu muhbirler, bir zamanlar içlerinde taşıdıkları, hedef aldıkları, kendi kişiliklerinde somutladıkları ve artık kendilerine yabancı olan, nefretin konusu hâline gelmiş bir soyutlamayı şeytan gibi kendi içlerinden defetmek istiyorlar. Kurtulmak istedikleri, şey kendilerini yabancı olarak gören ahlâkî psikozun ta kendisi. Bu nedenle aynı yerli muhbirler, kendilerini beyazlara has nefretle tanımlıyorlar ama yaşamlarına devam edebilmek için bunlar, söz konusu nefreti, gizli ve anonim olan “Ben”den uzakta, müşterek kimliğe yöneltiyorlar. Bu kişilik, esasında hem kendinden nefret etme hem de kendini büyük görme denilen paradoksa dair bir delil. Varrak ile Hirsi Ali arasında bir fark var tabii. Ali’nin müşterek kimliğe yönelik nefreti, hayatıyla ilgili anlattığı hikâyelerde soyut hâlde dile getirilip saklanırken, Varrak’taki nefret, Edward Said gibi bir isme odaklanıyor. Bu noktada Varrak, karakter suikastine girişiyor. Tam da korktuğunu söylediği suçu işliyor aslında. O, özünde haset ettiği, imrendiği ama nefret ettiğini söylediği kişiyi katlediyor.
Varrak, kendi bedenine yapılmasından korktuğu şeyi yapıyor Said’e. Bu, aslında yerli muhbirde görülen ölüm arzusu, zira olumsuz yönden o, kendisini Said’le özdeşleştiriyor ama ona suikast tertipliyor (üstelik zaten ölmüşken). Varrak’ın derdi, kendi kendisini ortadan kaldırdığı momentte ünlü ve önemli olabilmek ki bu, Martin Scorses’nin Taksi Şoförü (1976) filminde psikoz hastası Travis Bickle’da (Robert DeNiro) net biçimde gördüğümüz bir patoloji. Bilindiği üzere, Bickle herkesin tanıdığı Senatör Palantine’i öldürerek herkesin bildiği bir kişi hâline gelebileceğini düşünüyor. Psikoza bağlı olarak, otofobi ve anonimlik ayrıca kendinden nefret etme ile megalomani arasında yaşadığı salınımlarla Travis Bickle, İbn-i Varrak’ı önceden haber veriyor.
Hamid Dabaşi
Brown Skin, White Masks, PlutoPress, 2011, s. 84-93.
Dipnotlar
[1] Bkz. David Damrosch, What is World Literature (Princeton, NJ: Princeton University Press, 2003) s. 283-4.
[2] Bu iki kavrama ait ayrıntılar için bkz. Edward Said, The World, the Text, and the Critic (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1983); ve Gayatri Chakravorty Spivak, Death of a Discipline (New York, NY: Columbia University Press, 2005).
[3] Amerika’ya has muzaffer nativizm ile ilgili değerlendirmelerim için şu makaleme bakılabilir: “American Empire: The Triumph of Triumphalism”, Unbound: Harvard Journal of the Legal Left, Cilt. 4; 82, 2008.
[4] The Wall Street Journal, 29 Eylül 2003.
[5] ABD ve İsrail’in masum insanlara saldırdığı terör faaliyetine dair kaleme aldığım yazılar ve yaptığım konuşmalara dair yazılarla alakalı kısa bir değerlendirme için bkz. “Forget the Reds under the Bed, there are Arabs in the Attic", Times Higher Education Supplement, 17 Ekim 2003. Saldırılara daha kapsamlı bir anlatım dâhilinde, Amerika İmparatorluğu’nun paçalarının tutuştuğunu veya İsrail’in ırkçı bir ırk ayrımcısı devlet olduğunu söylemenin cesaret verici olduğunu söylemek gerçekten rahatsız edici. Terörün asıl failleri eylemlerini gururla anlatıyorlar ve McCarthy’ci uygulamalara dair bol miktarda kanıt sunuyorlar zaten. Örneğin bkz. David Horowitz, The Professors: The 101 Most Dangerous Academics in America (Washington, DC: Regnery, 2007).
[6] 10 Ekim 2001 tariginde Dini Rapor: Ulusal Radyo ile yapılan röportajdan. Erişim tarihi: 24 Aralık 2008.
[7] Beş kitap çıktı karşıma. Ibn Warraq, Why I Am Not a Muslim (Portland, OR: Prometheus Books, 1995); Ibn Warraq, The Origin of the Koran: Classics Essays on Islam's Holy Book (Portland, OR: Prometheus Books, 1998); Ibn Warraq (ed.), The Quest for the Historical Muhammad (Portland, OR: Prometheus Books, 2000); Ibn Warraq (ed.), What the Koran Really Says: Language, Text, and Commentary (Portland: Prometheus Books, 2002); Ibn Warraq (ed.), Leaving Islam: Apostates Speak Out (Portland, OR: Prometheus Books, 2003). Varrak’ın çok sayıda makalesi, denemesi, mülâkatı var. Bu da muhtemelen birden fazla Varrak olduğunun kanıtı.
[8] Örneğin bkz. Jamie Glazov, “Defending the West”, FrontPage Magazine.com, 24 Aralık 2008.
[9] 10 Ekim 2001 tariginde Dini Rapor: Ulusal Radyo ile yapılan röportajdan. Erişim tarihi: 24 Aralık 2008.
[10] The Religion Report: Radio National.
[11] The Wall Street Journal, 29 Eylül 2003. Artık Varrak, Said’e yönelik nefretini bir kitapla taçlandırmış durumda: Defending the West: A Critique of Edward Said's Orientalism (Portland, OR: Prometheus Books, 2007).
[12] The Wall Street Journal, 29 Eylül 2003.
[13] Kendinden nefretin herkesin gözü önünde sergilendiği bir başka örnek de Azar Nefisi’nin ikinci hatıratı Things I've Been Silent About: Memories (New York: Random House, 2008). Yayıncıya göre bu kitapta Nefisi otoriter ve kuruntulu annesine dair anılarla İslam Cumhuriyeti’ne dair anıları harmanlıyor. Gene yayıncının dediğine göre yazarın aile sırlarını ifşa etme kararşı, İslam Cumhuriyeti karşıtı olmasının doğal bir sonucu. Bu kitap muhtelemen kendinden nefret etmeyi incelemek için muhteşem bir çalışma. Büyük olasılıkla Nefisi de müşterek patolojilere sahip olmakla Varrak ve Hirsi Ali’nin yanına iliştirilecek bir isim.

Hiç yorum yok: