Deniz Feneri

Solun elli yılı, devletin teknesinde karılmış bir kitleyi devrime, olmadı sosyalizme, o da olmalı sosyal liberalizme ikna etmekle geçti. Bu tekneyle ilişkinin kendisi hiç mi hiç sorgulanmadı. İkna siyaseti, bireylere vurgu yapmak, kolektif dinamiklere kör bakmak ve onları köreltmek zorundaydı. Kaçınılmaz akıbet, bu körelmeyle alakalı.
Dolayısıyla Boşnaklara ve kadına küfreden Rasim Ozan’ı, onun aynı küfürleri Denizlere ettiği bir dönemde, kendi sosyalist gençlik kampına çağıranları, o teknenin dışında görmemek gerek. Karma işlemi, biraz içeriden biraz da dışarıdan işliyor çünkü. Rasim’de bulunan hikmet, bu gerçekle bağlantılı.
Melih Pekdemir, “AKP, Atatürkçülüğü uhdesine alırken, Atatürkçüleri argümansız-talepsiz kılmak derdinde” derken, bu işi resmi TKP kurup kendi dışındaki komünizm faaliyetlerini yasaklayan siyasetten öğreniyor olmalı. Kendilerindeki halkçılık da bundan başka bir şey değil. “Halkçılık, oklardan birisi, onu da biz yapıyoruz, başkasına gerek yok” diyenler, o yasağa uygun siyasete “solculuk” diyorlar.
Oysa 1971 yılında Kurtuluş Yayınları’ndan çıkan Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç” isimli belgede şu tespite yer veriliyordu: “Görünüşte sol, özünde sağ pasifist politika, faşistlerin üniversite çevrelerinde örgütlenmelerine kolaylık sağladı. Tabiî bu lafta keskin palavracı pasifist küçük burjuva sosyalistleri, paçaları sıkışınca büyük bir gönül rahatlığıyla, ‘gerçek Atatürkçü gençlik biziz’ demekten de geri kalmıyorlardı.”
Rasim Ozan’dan “1968 gençlik hareketi”ni öğrenenlerin bugüne devrettikleri miras, o tekneyle rabıtasını hiç kopartmadı. Başka bir yerde nefes alamayacağını düşündü, hep zaten alınan nefeslerle yol almaya çalıştı. O yüzden “işçi-emekçi” gazetelerinde “ne sınıf savaşı, sevişin, sevişmekten daha devrimci bir şey mi var!” diyorlar. Kapitalizmin üreme dışı cinselliği mutluluk hapı niyetine sattığı bir gerçeklikte konuşuyorlar. “Papaza kızıp oruç bozuyorlar”; “AKP feodalizmi”ne bakıp kapitalizme bağlanıyorlar.
Buradan evlerinde oturan laikleri sokağa dökebileceklerini düşünüyorlar, tek strateji, tek program bu. Laikliğin o teknenin ana harç malzemelerinden olduğunu onlar da biliyor. “Sınıfsız, imtiyazsız kitle” bölünmeden, kılına zarar gelmeden, hop diye, sosyalizme geçme hayalleri kuruyorlar. Bunu da burjuvaziden ödünç aldıkları celep sopasıyla yapacaklarını düşünüyorlar. Devlet, bunların ortalığa saldığı korkuyla büyüyor, teknenin içindekiler o sopayla karılıyor. Burjuvazi, bunların siyaseti karşısında ellerini ovuşturuyor.
“Şimdi de anti-emperyalizmi sizden öğrenecek değiliz” diyorlar. Mizahî bir dille parlamak niyetindeler. Ama bir yandan da AKP’ye bir tür anti-emperyalizm atfetmiş oluyorlar. Halkla, mücadele içerisinde oluşmuş kitleyle bir muhabbetleri kalmadığından, anti-emperyalizmi o kitlenin mizanına vurma gereği bile duymuyorlar. Sadece “anti-emperyalizm” diyerek, tekne sahiplerine hoş görünmeye, yaranmaya çalışıyorlar. Çocuklarını yurtdışında okutmak için yetiştirenler, buranın halkına küfretmeyi, onu alaya almayı “anti-emperyalizm” sosuna batırıyor.
Anti-emperyalizm, köy yollarına, Filistin yoluna, Zap suyuna, kampüs yoluna çıkan bir pratikti ve ol sebeple Deniz olundu. O Deniz’e küfredenlerden solculuk öğrenenlerin, bugün Michael Jackson şarkısını Kürtçe okuyanları alkışlamayı siyaset zannetmesi zaten kaçınılmaz. “Kürt”, batılı bir imkân, uygar bir kapı, tatlı bir şeker, omza atılmış bir şal olmasa yüzüne bile bakmazlar. Kütahyalı’da ne buldularsa, onda da aynı şeyi buluyorlardır, başka yolu yok.
Deniz’se kirli, onsuz olamayan dava ağır yük. Elli yılın mirası bu. Şahısların akılsızlıkları, beceriksizlikleri ile alakalı değil. Sınıf mücadelesi, en genel anlamda davanın gerçek sahiplerini öne çıkarmadı diye böyle. Hep birileri gelip, onu uhdesine almış, kimseyi yaklaştırmamış, davanın alev topu gibi tarihi-toplumu yarıp geçmesine izin vermemiş. Bu yüzden o sınıf mücadelesi, dava sahiplerini öne çıkartacak korkusuyla, yükseltilmemiş. Kendinden menkul bir anti-emperyalizm, o davaya can vermeyen yoksullar, ezilenler olmadıkça, çocukları oyalayan, havada asılı bir ışıldak.
Deniz feneri ise başka bir yerde aranmalı. Tekneyi içeriden ve dışarıdan karıştıranları kerteriz almamalı. Ahmet Kaya’nın dediği gibi, “halk denizinde dalga olunmalı.”
Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: