Turp

Perinçek “AKP bizim çizgimize geldi” diyor. Bugün görülüyor ki tüm sol, Perinçek çizgisine gelmiş. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. Alper Taş, Aydın Çubukçu, çulha ve kayanın çocukları, tüm metinler, sendika orgu, eğitimsen… cümle sol, Kemalist olduğunu deklare etti. Hayırlara vesile kılsın!
AKP, basit bir yöntem olarak, İnönü’yü parantez dışına atıp Atatürk’ü kucakladı. Bir dönem Stalin’i çöpe atıp Sovyet’i ve Lenin’i sahiplenenler, Ekim’in yüzüncü yılını kutladılar. Ekim ve Kasım kucaklaştı. Erdoğan’ın bir vakitler, DSİP şahsında alkışladığı sol, tek parmak şıklatmasıyla, yeni yerine geçti. Devletin bölge ve dünya şartlarında reorganize edildiği süreç, sol içerisinde de makes buldu. Halkla aradaki makas, tabiatıyla açıldı.
Aydın Çubukçu, “Kafkasya’da Sovyet etkisinin güçlenmesinde, Kâzım Karabekir kuvvetlerinin önemli payı vardır” buyurdu. Böylece Çubukçu, aynı Karabekir’in Suphilerin kovulması ve katli noktasında oynadığı öncü rolü bugünden sahiplendiğini ortaya koydu. Sendika ağalarının peşinde sürüklenen bir siyaset, ipini kemalizmin iskelesine demirledi. Gayet tabii bir süreç bu.
“Verili hâliyle cumhuriyete sahip çıkmak gerek, onu sosyalist yapacağız” masalını uydurdular sonra. Elli yıldır tek bir mevzi elde edememiş olan örgüt şefleri, kendilerini bir anda Paşa’yla özdeşleştirdiler, cumhuriyeti kendilerine mevki kıldılar. Yaşanan süreçte haylazlıklarını, aşırılıklarını, fazlalıklarını törpülediler ve 9:05’te hazırola geçtiler. Doksan yılı kendilerinde akladılar, “sömürüsüz ve zulümsüz cumhuriyet”i sahiplendiler, köksüzlüklerini meşrulaştırdılar, burjuva birikimi sosyalizme, pürüzsüz bir yüzeyde kayarak, taşıyacaklarını söylediler. Artık verilecek görevlere hazırlar.
Dolayısıyla bugün ÖDP ve cümle birleşik Hazirun’u CHP’li olmuş, kendilerini feshetmişlerdir. Birgün’ün 1937 tarihli konuşmasını sahiplenerek yayınlaması, bunun basit bir delilidir. Orada denildiği biçimiyle, “gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutulmayacak” CHP programı, tüm solun programıdır artık. Hayırlı olsun!
Melih Pekdemir’in Ekim’in suyunu sıkıp sadece devyolvari, direnmeyen “gazeteci” komitelerini avucuna alması, bu bağlamda gerçekleşiyor. Geri, köylü, çaresiz Rusya’dan model alamayacak kadar ileri ve zengin olan Melih’ler, doğalında CHP’yi sosyalist yapma çabası içerisinde, “Atatürkçüleri apolitik olmak”la eleştiriyorlar. Fatih Yaşlı da aynı lafları sıralıyor. Ekim yazıları yazanlar, bu yöntemi, muhtemelen Lenin’in Kadet üyelerine “ya kardeşim, bu çar Rusya’ya hiç yakışmıyor, gerici, yobaz, bunu indirelim” diyerek onları ikna etmeye dönük bildirilerinden ödünç alıyorlar herhâlde!
Bu cumhuriyet sevdası, HDP’de de karşılık buluyor. Ayhan Bilgen, “Ortadoğu’da halkların sorunu cumhuriyetle değil” diyor. “Halklar” ve “Ortadoğu” denilince Kemalist soldan ayrışılmış gibi oluyor. Oysa sadece cumhuriyetin tefsir edilmesi yönünde bir talepte bulunuluyor. “Kürt” diyecek bir cumhuriyet isteniyor. Yukarıda bahsi edilenler de “sol, emek falan filan” diyecek bir cumhuriyetin peşindeler. Bunlar, ezilenin-sömürülenin iktidarına karşı mücadelenin basit tezahürleri. Halka inanmıyorlar, davaya inanmıyorlar, Hz. Ali’nin buyurduğu gibi, “doğru sözler yanlış ağızlarda” dolanıyor. Cumhuriyeti sabitleştirip onu zımpara olarak kullanıp, Kürd’e ve sola uygun bir şekil ve kıvam veriyorlar.
Aslında Erdoğan da biliyor Marksistlerin önemli bir güç olmadığını ama "Atatürk’ü onlara yedirmeyeceğini" söylüyor bugün. Ona sahip çıkan sosyalistler, Marksistler, bu konuşma sayesinde “gördünüz mü, sahiplenmemiz ne kadar da haklı!” deme fırsatı buldular. Ama tersten, Erdoğan’ın işinin bu olduğunu hiç düşünmediler. Bu cümlede sermayeye gönderilmiş bir mesajın saklı olabileceğini hiç akıllarına getirmediler. Onlar, patronlara “Erdoğan’a desteğinizi çekin” diye yalvarmakla meşguller. Zımpara taşı döndükçe dönüyor.
“Ne mutlu Türküm diyene” diyen bir programa örgütlenenlerin, “kaynaşmış kitle”yi sosyalizme ikna etme girişimleri, dostlar alışverişte görsün solculuğundan başka bir şey değil. “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün Türk olmayanların başına kâbus gibi çöküleceğini ifade ettiği açık. Bu açıdan solculuğunu, teorisini, birikimini “Türk” teknesine katmaya ve karıştırmaya çalışanların, “Türk” olamayanlara mutluluk getirmeleri mümkün değil.
Erdoğan’ın işi, solu pratikte devlete örgütlemek. Bunu başarmış görünüyor. Kimsenin yerin dibindeki madencinin kara suratına bakmaya yüzü kalmadı. Açları görünce gözlerini kaçırmak zorundalar. Bu, basit bir ittihatçılık tezahürü de değil. Öyle olmadıklarını söyleyenler de itilafçılıkta birleşiyorlar, ittihatçılarla aynı kavşakta buluşuyorlar. Ekim’i buna ve bugüne göre, yağ niyetine ekmeklerine sürüyorlar. Lenin, Bolşevikler, yağdaki birer çöp…
O Lenin, güçler ilişkisi içerisinde Almanya ile kurduğu temas sonucu ittihatçıları içeri alıyor. Enver Paşa’nın çalışma yürütmesine izin veriyor. Ankara ile ilişkiler bu dolayımla yürütülüyor. Ama aynı Lenin, Enver Paşa gibileri, Bolşevik devrime, korktukları için, inanmayarak bağlananları ifade eden bir tabirle, “kızıl turp” olarak niteliyor. Bugün 9:05’te hazırola geçen sosyalistler, bu turp familyasından.
Kur’an’da “Kalplerinizin içine iman girmedi” buyruluyor. Korktukları için teslim olan ama iman etmemiş olan kesimi ifade ediyor bu ayet. İşte bugün, burada süren tartışma, kızıl turplarla yeşil turplar arasında cereyan ediyor. O cereyana kapılmamak gerekiyor.
Sendika orgu, aynı nağmeyi çalıp duruyor. Lenin’in diplomasi düzleminde sarfettiği cümleleri politik programının başına yazıyor. Bu da arada derede, bir başka turp cinsi: turuncu turp.
Yoksul halkın, mazlumların bu acı turpları yiyeceklerini sanıyorlar, ne büyük gaflet!
Fikret Çakmak

Hiç yorum yok: