Tek Dertleri İktidar, Mülkiyet, Şirk

Bazı insanlar bazı insanlara taparlar;
kimi altın ve gümüş paralara, kimi yenilecek içilecek nesnelere;
yüceliklere, övünç veren varlıklara tapar da Allah’a inandığını sanır.
[Şeyh Bedreddin]
Tayyip Erdoğan Endonezya’da “Tek derdimiz var: İslam, İslam, İslam...” açıklaması yaptı. Üstünkörü bir bakış ile “İslamcı” bir iktidarın liderinden beklenebilecek bir açıklama, bir iddia gibi duran bu sözler, ideolojik bir içeriğe sahip ve tam da ideolojik oluşundan dolayı aslında hem bir hakikatin dışavurumu, hem de bir hakikatin üstünün örtülmesi.
Bir hakikatin dışavurumu; çünkü Erdoğan’ın derdi olan bir İslam var, çünkü tek bir İslam yok. İslam, bin yılı aşkın tarihsel, politik ve kültürel varlığı ile farklı kollara ayrılmış, bu ayrımların gelişim sürecinde de farklı sınıfsal ve toplumsal katmanların politika yaptıkları, mücadele ettikleri bir ideolojik evren, bir üst semboller dizgesi olmuş. Erdoğan’ın şahsında temsil olunan bir İslam elbette var ve bu İslam, müstekbire kılıç çalan bir kıyamın sesinden çok, o sesi, o kolektif iradeyi boğmaya yazgılı bir yönetim pratiğinin, kendi benliğine tapınan, herkesi ve her şeyi mülk edinmeye çalışan bir varoluş tarzının, her şeyi ve her ilişkiyi metalaştırarak uluslararası finans kapitale can katan bir neoliberalizmin, emperyalizmin bölgesel işbirlikçiliğini Kemalizmin kendisinden daha iyi yapabilme gayretinde olan bir saldırganlığın bileşimi. Bu İslam, ezilene, proletaryaya, fukaraya yanılsamalar sunan, onların acılarına ve dertlerine duyarsızlaşan, ama onların bu dünyalarını kendi öte dünya kurgusu adına satın alan bir İslam. Bu İslam (tıpkı burjuva ideolojisinin ‘eşitlik, kardeşlik, özgürlük’ hayali ile ezilen kitleleri aldatması gibi), gerçek olan eşitsizliği ve zulmü hayalî bir eşitlik yanılsaması içerisinde görünmez kılan-mistifiye eden, kendi öznelik ve öz oluş yanılsamasına tapınarak ezilenlerin kolektif mücadele arayışına körleşen bir İslam.
Bu sözler aynı zamanda bir hakikatin üstünün örtülmesi; çünkü ezilenlerin, fukaranın, proletaryanın sesi olmuş, sesini ortak mücadeleye katabilecek bir İslam var bu toprakların tarihinde. Muhammed’in, Ali’nin, Ebuzerr’in, İmam-ı Azam’ın, Karmatilerin, Zenc isyancılarının hepsinin tarihe bıraktığı bir iz, bu izlerin bir araya gelerek oluşturduğu bir yol var. Selçuklu ve Frenk ordularına karşı durabilen Babai isyancıları, bu isyancıların ardıllarından olan ve “helal yenmeyip haramın kıymetli olduğu” bir devirde “yoksul eti yiyip yoksul kanı içen beylere” seslenen Yunus Emre, “gönlün dünya işleri ile meşgulse bin sene namaz kılsan sevap kazanamazsın” diyerek dünyevi zulme karşı kıyam eden Bedreddin, Osmanlı kurumsal iktidarı ve kurumsal dinsel otorite tarafından katledilen Hamza Bosnevi, egemenlerin “Lale Devri”ni sona erdiren Patrona Halil gibi temsilcilerin bıraktığı teorik ve politik bir miras orta yerde duruyor. Bu miras, ezilenlerin sınıfsal ve millî direnişleriyle, mücadeleleriyle buluşmayı, ortaklaşmayı bekliyor.
Ortadoğu’da emperyalizmin stratejik ortaklığını “İslam ülkesi” kılıfı altında yaparak İsrail’den daha fazla İsrailleşen, son yıllarda Rojava başta olmak üzere Kürdistan’da, Roboski’de Kürd yoksullarının kanını akıtan, Suud ve Katar parası ile Ortadoğu halklarına yönelik katliamlara ortak olan, emperyalizm işbirlikçisi bir mezhepçiliği zirveye çıkaran ama kendi zulmüne direnenleri mezhepçi olmakla suçlayan, Gezi’de ve Suruç’ta “egemen sınıfın terör aygıtı olarak devlet” tanımını kuvveden fiile geçiren, Allah’ın yeryüzündeki ayetlerinden olan ağaçları, suyu, doğayı talan eden ve metalaştıran bir iktidarın ve onun tekil bir bireyde bedenleşen temsilcisinin İslam’ı, ancak postmodern kapitalizmin metalaştırdığı bir kimlik İslam’ı, Şeriati’nin deyimiyle, “tevhid görünümlü şirk İslam’ı” olabilir. Böyle bir İslam, küresel ve bölgesel işbirlikçilik piyasasında avantaj getirdiği müddetçe işlevlidir. Bu piyasada avantajlı olmanın yolu, müstekbirin dilini mazluma, fukaraya kendi dilinde tercüme edebilmek, tercüme ederken de hakiki olanı yalan içinde eritebilmek, görünmez kılabilmektir. Burjuva uygarlığının öldürdüğü Tanrı, kapitalist piyasada bir meta olarak devreye girer ve iktidardaki muhafazakâr İslamcılık bu metayı kullanmayı sahiplerinden, emperyalist efendilerinden öğrenmiştir. İktidarın “derdi” olan İslam, Nureddin Topçu’nun deyişiyle, “zorbaya esir, esire zorba” olanların, konformistlerin İslam’ıdır. Erdoğan’ın dert edindiği İslam, kuşların filleri yenebilme ihtimalini boğmaya çalıştığı halde, Fil Suresi’nin lafzını okumayı Müslümanlık zanneden bir İslam’dır.
Oysa Allah, her şeyi kuşatan gerçekliğin kolektif tasavvuru olarak mazlumun, proletaryanın direnişinde, mücadelesinde, örgütlülüğünde her daim yeniden zuhur eder. Allah, saraylarda, putlarını dert edinen egemenlerin dillerindeki lafızlarda, iktidar ve mülkiyet dertlerinde değil; bütün varolanların hem zahirinde hem batınında, ezilenlerin ortak derdi ve öfkesindedir.
Tevfik Ziya
Devamını oku ...

FHKC'den Savaş İlanı

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Nablus yakınlarındaki Duma’da bulunan evlerine yerleşimcilerin gerçekleştirdikleri ve bir buçuk yaşındaki Ali Saad Dawabsheh’in öldürülüp annesinin, babasının ve ağabeyinin yaralanmasına sebep olan korkunç saldırıyı kınar. Katiller ve teröristlerden oluşan Netanyahu hükümeti, bu korkunç zalimlikle yüklü suçun sorumlusudur. Bu saldırı, yerleşimcilere ve yerleşimlere yönelik direnişimizi yükseltmemizi ve buralara savaş ilân etmemizi gerekli kılmaktadır.
Çocuklara karşı işlenmiş bu türden iğrenç suçlar, 67 yıldır hiç durmayan, halkımıza karşı süregiden Siyonist terörün mütemmim cüzüdür. Yaşanan tüm katliamlar, Filistin halkına karşı Siyonist yerleşimcilerin uyguladıkları stratejinin bir parçasıdır ve Filistin’deki Siyonist devletin yapısını yansıtmaktadır.
Cephe, Filistinli kitlelerden öfkelerini ifade etmesini ve her düzeyde bu suça gerekli cevabı vermesini tavsiye etmektedir. Halkımız, kolektif çatışma ve örgütlenme aracılığıyla işgalle ve yerleşimcilerle yüzleşme noktasında direnişi yükseltmeli, yerleşimciler ve işledikleri suçlarla uğraşmak için Batı Şeria’da, mülteci kamplarında ve köylerde halk komiteleri kurmalıdır. Filistin Otoritesi’ne bağlı güvenlik aygıtının halkımızı yerleşimcilerden ve onların aralıksız süren şiddetinden koruyamadığı artık açıktır.
Cephe, ayrıca Filistinli yetkililerin acil durum ilân etmesini, bu canice işlenen cinayete cevap vermek için acilen eylem çağrısı yapmasını talep eder ve Filistin Otoritesi’nin, bilhassa çocukların yakılmasından sonra işgal devleti ile yürüttüğü güvenlik koordinasyonuna dönük çalışmalara son vermesiyle ilgili isteğini yineler, işgal devletinin gayrimeşru ilân edilmesi için uluslararası topluma gidilmesini, ayrıca halkımıza karşı işledikleri suçlardan ötürü politik, askerî ve yerleşimci liderlerin uluslararası mahkemelere çıkartılmasını talep eder.
Cephe, Siyonistlerin halkımıza karşı işledikleri suçların, Filistin’in kolektif çıkarının en yüksek öncelik olarak görüldüğü, her türden eylemin gerçek manada birleştirilmesini gerekli kıldığına vurgu yapar. Ayrıca FHKC, dünyadaki tüm adalet güçlerine, sosyal hareketlere ve devletlere Filistin halkını desteklemeye, işgalcinin Filistin halkına karşı işlediği suçları ifşa etmeye, her düzeyde ve her ortamda işgalcinin kapsamlı bir biçimde boykot ve tecrit edilmesi sürecini desteklemeye ve bu süreci derinleştirmeye çağırır.
FHKC
Devamını oku ...

Ahmed Sedat’a Özgürlük

İşgal Hapishanelerindeki Tüm Filistinli Tutsaklara Özgürlük! Ahmed Sedat’a Özgürlük!
Halkların Uluslararası Mücadele Birliği [ILPS], aralarında Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin tutsak genel sekreteri Ahmed Sedat’ın da bulunduğu Filistinli tutsaklara işgal hapishanesi gardiyanlarının gerçekleştirdiği haince saldırıyı kınar. 27 Temmuz’da Siyonist Devlet’in 1948’den beri işgal altında tuttuğu Filistin’in güneyindeki Nafha Hapishanesi’nde İsrail hapishanesi gardiyanları gece yarısı hücrelere girdi, direnen tutsaklara saldırarak eşyalarını imha edip hücreleri altüst etti.
Gösterdikleri azimden ötürü tutsakları cezalandırmayı amaçlayan saldırı, Sedat Yoldaş ve aralarından bazılarının yaralandığı diğer hedef alınan tutsakların militan direnişi ile karşılaştı.
İsrail hapsetme işlemini, Filistin’deki her türden suçları işlediği işgal durumunu muhafaza edebilmek için bir mekanizma olarak kullanıyor, bu noktada eylemcileri, politik liderleri ve ailelerini hedef alıyor. İşgal devletinin hapishanelerinde bugün 5.700’ün üzerinde Filistinli tutsak var. Bunların 400’den fazlası “idari gözaltı”nda tutuluyor. Hapishanelerde ayrıca 160’tan fazla çocuk, 25 kadım ve Filistin Yasama Konseyi üyesi 16 kişi de bulunuyor. Birçoğu Ahmed Sedat gibi İsrail’in “yasadışı” kabul ettiği Filistin örgütlerine üye oldukları için hapiste tutuluyor.
ILPS işgale karşı azimli bir direniş ortaya koyan Filistinli tutsaklarla militan bir dayanışma içerisinde olduğunu beyan eder! ILPS üyesi örgütler bu konuyla ilgili dayanışmalarını şu başlıklar altında gösterebilirler:
1. Kendi bölgenizdeki İsrail konsolosluklarında ya elçiliklerinde protesto eylemleri örgütleyebilir ya da düzenlenen eylemlere katılabilirsiniz.
2. Filistinlilerin işgalciliğe ve ırk ayrımcılığına katkı sunan, bu hususlar üzerinden kâr elde eden İsrail’e ait ekonomik, politik ve kültürel kurumlara yönelik Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar [BDS] ile ilgili çağrısına gerekli cevabı verebilirsiniz.
3. İşgal hapishanelerine, kontrol noktalarına ve ırk ayrımcılığı duvarına güvenlik hizmetleri sunmak için oldukça kârlı bir sözleşme imzalamış bulunan, Birleşik Krallık merkezli G4$ isimli güvenlik şirketini hedef alan eylemlere ve kampanyalara katılabilirsiniz.
ILPS Kanada Koordinasyon Komitesi
Devamını oku ...

İsrailli Yerleşimciler Bir Bebeği Yakarak Öldürdüler

Cuma günü erken saatlerde Nablus’un güneyinde bulunan Filistin köyü Duma’da İsrailli yerleşimciler iki evi kundakladılar. Yerleşimciler evlere yangın bombaları ve Molotov kokteylleri attılar.
Tanıkların bildirdiğine göre saldırıda Ali Saad Dawabsha isminde 18 aylık bir bebek katledildi.
Hastane kaynaklarına göre, çocuğun ailesi ile dört yaşındaki ağabeyi saldırıdan yaralı kurtuldu ve derhal Nablus’taki bir hastaneye götürüldü.
Yakındaki Ma’akeg Efraim yerleşiminden gelen yerleşimciler iki eve ateşe verdiler.
Tanıkların ifadesine göre, anne ve baba çocuklarını evden çıkartmaya çalıştı ama en küçük oğullarını kurtarmayı başaramadı. Ateşe verilen diğer ev ise boştu.
Haberlerde de yer verildiği üzere, kundaklanan evin yakınında İbranice bir duvar yazısı bulundu. Duvarda “intikam” ve “yaşasın Mesih” yazıyordu. Yerleşimciler ayrıca duvara “fiyat etiketi” yazıp Davud yıldızı çizmişlerdi.
Son yıllarda İsrailli yerleşimciler “fiyat etiketi” sloganı altında Batı Şeria ve Kudüs’te Filistinlilerin evlerine yazılar yazıyor, kundaklama saldırıları düzenliyorlardı.
Fiyat etiketi saldırıları, hem Filistinlilere hem mallarına hem de İslamî açıdan kutsal mekânlara yönelik bir tür Vandalizm ve şiddet eylemi olarak gerçekleştiriliyor.
İsrailli saldırganlar, işgal altındaki Batı Şeria’da Filistinlilerin tarlalarına “fiyat etiketi” adı altında saldırılar düzenliyorlar. Bu saldırılar onlarca zeytin ağacının kökünden sökülüp atılması türünden eylemleri de içeriyor.
1967’de İsrail’in Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü işgal etmesinden beri bölgede 120 kanundışı yerleşim kurulmuş ve bu yerleşimlerde beş yüz binden fazla yerleşimci yaşıyor.
Birleşmiş Milletler ve birçok ülke 1967’deki savaşta İsrail’in ele geçirdiği topraklar üzerine kurulduğu için İsrailli yerleşimleri illegal kabul ediyor, dolayısıyla bu işgal altındaki topraklar Cenevre Sözleşmeleri’ne tabi olması sebebiyle üzerlerine yerleşim yeri inşa edilmesini yasaklıyor.
Tasnim Haber Ajansı
Kaynak
Devamını oku ...

NATO Suriye’deki Türk-ABD Rejim Değişikliği Saldırısını Destekliyor

NATO, Salı günü, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, Türkiye’nin Irak ve Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı ABD önderliğinde sürdürülen saldırıya katılması için oy birliğiyle destek verdi. Bu saldırı, Washington’ın Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetimindeki Suriye rejimine karşı müdahalesine bir kılıf olarak kullanılıyor.
Türkiye’nin bunun karşılığında aldıkları, ABD’nin, geçtiğimiz haftaya kadar Washington, Berlin ve diğer NATO güçleri tarafından IŞİD karşıtı mücadelenin temel gücü olarak övülen Kürt güçlerine yönelik saldırılarını desteklemesini içeriyor.
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, “Türkiye’nin yanı başındaki ve NATO’nun sınırındaki istikrarsızlığı çözmek için […] müttefikimiz Türkiye ile güçlü dayanışma içindeyiz.” dedi.
700.000’e yakın askerle NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olan Türkiye, Suriye’ye saldırmayı, toprak ele geçirmeyi ve Türkiye sınırı boyunca, IŞİD militanlarını hedef alabileceği tampon bölgeler kurmayı planlıyor. Bu tür bölgeler, aynı zamanda, Demokratik Birlik Partisi (PYD) ile onun milis gücü olan Halk Koruma Birlikleri’ne (YPG) karşı toplanma noktaları sağlayacak.
Bunlar, ayrıca, Rusya ile İran’ın müttefiki Şam’daki yönetimi devirme yönünde bir güç hazırlamak amacıyla ABD ve müttefikleri tarafından silahlandırılıp finanse edilen sözde “ılımlı” Esad karşıtı güçler için bir güvenli bölge yaratacaklar.
PYD/YPG, Türkiye’deki yasadışı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ve Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) ile birlikte ve Suriye’nin kuzeydoğusunda özerk bir bölge oluşturmuş durumda. Ankara, Türkiye’nin güneydoğusuna yayılabileceği korkusuyla, Suriye’de özerk bir Kürt bölgesine karşı çıkıyor.
Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Suriye’de “uçuşa yasak bölgeler” oluşturma önerisine yıllarca karşı çıkmış olan ABD, şimdi, aynı anlama gelen “güvenli bölgeler” konusunda anlaşmış durumda.
ABD, Irak’ın 2003’te işgalinden on yıldan uzun süre önce, ülkenin kuzeyindeki ve güneyindeki “uçuşa yasak bölgeler”i, Irak uçaklarını kaldırmamak ve Irak hava savunma sistemlerini hedeflemek için kullanmıştı. ABD ve NATO, 2011’de, sözde Kaddafi karşıtı protestocuları korumak için Libya’da benzeri bölgeler oluşturma kılıfı altında bir hava saldırısı başlattı ve yönetimi devirip sonunda önderini öldürmek üzere vekil kara güçlerini koordine etti.
Bu son planlar, Suriye’nin egemenliğine yönelik açık bir saldırıdır ve fiilen Şam’a savaş ilanı anlamına gelmektedir. Bunlar, Washington’ın zengin kaynaklara sahip Ortadoğu’ya bütünüyle egemen olma stratejisinin parçalarıdır.
Ankara, ABD’nin Suriye ve Irak’taki IŞİD hedeflerine saldırmak için İncirlik ile Diyarbakır’daki üsleri kullanması konusunda anlaşmış durumda. Washington, onun Suriye’de desteklediği “ılımlı” güçlerin adını anmayı reddetti; çünkü, IŞİD ile El Kaide bağlantılı El Nusra’nın dâhil olduğu çeşitli İslamcı milislerden ve Kürt milislerinden başka, Esad’a karşı etkili bir şekilde savaşan herhangi bir güç bulunmuyor.
ABD ordusu, terör ile küresel mücadele hakkındaki bütün laflara karşın, sözde IŞİD’i kontrol altına alma çabalarında, büyük ihtimalle, karadaki El Kaide bağlantılı güçlere hava koruması sağlayacak, onların fiili hava gücü işlevi görecektir.
Brüksel’deki 90 dakikalık toplantı, Suriye’de rejim değişikliği için tam anlamıyla bir NATO savaşının hazırlığıydı. Toplantının çağrısı, Ankara’nın güvenliğine yönelik tehditler konusunda müttefikleri ile görüş alışverişinde bulunmasını sağlamak için, NATO Anlaşması’nın 4. maddesi doğrultusunda Türkiye tarafından yapılmıştı.
Erdoğan [Çin ziyareti öncesinde yaptığı açıklamada], “Saldırıya uğramış olan Türkiye, kendini koruma hakkını kullanmaktadır, sonuna kadar da kullanacaktır.” dedi ve ekledi: “NATO'ya da düşen görev olabilir, NATO'nun da bu göreve hazır olması gerekir.”
O, Türkiye’nin güneydoğusunda bulunan ve asıl olarak Kürtlerin yaşadığı Suruç ilçesinde geçtiğimiz hafta gerçekleşen intihar saldırısına gönderme yapıyordu. O saldırıda, Suriye’deki Kobani kentine gidip oranın yeniden inşasına yardımcı olmayı planlayan 31 eylemci öldürülmüştü. Türk hükümeti, saldırının IŞİD tarafından gerçekleştirildiğini söylüyor ama IŞİD sorumluluğu üstlenmiş değil.
Suruç’taki bombalı saldırı, PKK tarafından, hükümetin içerideki muhalefete karşı, IŞİD, PKK ve solcu grup üyesi olduğundan şüphelenilen 1.000’in üzerinde insanın gözaltına alındığı bir operasyon düzenlemesine bahane olarak kullanılan saldırılarını tetikledi.
Pazar gecesi, Türk savaş uçakları, Irak’ın kuzeyindeki PKK hedeflerini vurdu. PKK, bu saldırıların, 40.000 insanın yaşamına mal olan 30 yıllık silahlı çatışmanın ardından 2013’te üzerinde anlaşılmış olan kırılgan ateşkesin sonu anlamına geldiğini belirtti.
Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Pazartesi günü, gazetecilere, ülkesinin karşı karşıya olduğu güvenlik tehditlerini açıklayacağını söyledi ve “NATO’daki müttefiklerimizden dayanışma ve destek bekliyoruz” dedi. “PKK ile DAEŞ [IŞİD] arasında hiçbir fark yok. DAEŞ ile savaştığı için PKK’nin daha iyi olduğu söylenemez.” diyen Çavuşoğlu, IŞİD ile PKK arasında herhangi bir ayrım yapılmasına karşı çıktı.
Acil NATO toplantısının en çarpıcı yanlarından biri, bütün Avrupalı güçlerin, Türkiye’nin daha geniş bir bölgesel çatışma ve Türkiye içindeki sorunların artması tehlikesi oluşturan planlarını desteklemeye hazır görünmesiydi.
Bu, aralarında bir milyon dolayında Kürt’ün bulunduğu yaklaşık dört milyon Türkiyelinin yaşadığı Almanya tarafından açıklanmış kuşkulara rağmen böyle. Almanya, Türkiye’nin tepkisinin karşı karşıya olduğu tehdit ile oranlı olması gerektiğini söyledi ve Ankara’nın Kürtler ile barış sürecinin devam etmesinde ısrar etti.
Ankara’nın zaten Kürtlere karşı savaştığı düşünülürse, bu en yüksek derecede siyasi sinikliktir. Berlin daha önce Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KYB) ile sıkı ilişkiler kurmuş, Iraklı peşmergeleri ve dolaylı olarak Suriyeli Kürtleri silahlandırmıştı. Almanya, aynı zamanda, peşmerge savaşçılarını eğitiyor.
Şimdi, hem Avrupalı güçlerin hem de Washington’ın, IŞİD’e karşı önceki müttefikleri olan Kürtleri terk etmeye ve Türkiye’ye arka çıkmaya hazır olduğu anlaşılıyor. Belli ki onlar, dünyanın 17. büyük ekonomisi olan Türkiye’nin, Ortadoğu’yu kontrol etme ve Rusya ile Çin’i köşeye sıkıştırma çabalarında daha değerli bir bölgesel varlık olduğuna inanıyorlar.
Suriye’deki iç savaşın ilk yıllarında, Washington tarafından büyük ölçüde desteklenen Türkiye, Esad yönetimini devirme, Kürtleri frenleme ve Suriye’de bir Kürt devletinin doğmasını önleme çabası içinde IŞİD’i ve diğer İslamcı güçleri aktif şekilde desteklemişti. Türkiye, daha yakın bir dönemde ve IŞİD’in ABD’nin Irak’taki çıkarlarına tehdit olarak ortaya çıkmasının ardından ABD’den gelen basınç altında, istemeyerek, düşük profilli bir IŞİD karşıtı yaklaşıma yöneldi.
Türkiye, ABD’nin 2013’te Esad karşıtı savaştan uzaklaşmasının ardından, ABD ile ittifakı bölgede siyasi ağırlığı olan bir devlet olmak için kullanma çabasının engellendiğini gördü. O, bu hedefe şimdi ulaşabileceğine inanıyor. Başbakan Davutoğlu, Pazartesi günü, CNN’e, IŞİD’in varlığının, Suriye’deki Esad yönetimine karşı uluslararası eylemsizliğin sonucu olduğunu anlattı.
Davutoğlu, “Esad meşruiyetini uzun süre önce kaybetti.” dedi ve ekledi: “Maalesef, o, uluslararası toplumun eylemsizliği yüzünden suç işlemeye devam etti ve bir iktidar boşluğu yarattı.[…] IŞİD’i ortadan kaldırmak, elbette stratejik bir hedeftir ama bazı başka unsurların da olması gerekiyor. Suriye’nin geleceğine ilişkin bir stratejimizin olması gerekiyor.”
Aynı zamanda bölgeyi istikrarsızlaştıran ABD politikasında yaşanan sık geriye dönüşler eliyle sarsılan AKP hükümeti, içeride, ekonomi yıllar süren hızlı büyümenin ardından hız kaybederken, otomotiv sektöründeki yasadışı grevlerin yaşandığı giderek artan huzursuzluk ile karşı karşıya. Ayrıca, özellikle İstanbul’da ve asıl olarak Kürtlerin yaşadığı doğu illerinde büyük sokak gösterileri, militan yol kesmeler ve araçların yakılması söz konusu.
Haziran ayındaki seçimlerde meclis çoğunluğunu kaybetmiş olan AKP, hâlâ bir koalisyon hükümeti kurabilmiş değil. Yeni bir seçimde AKP’nin meclis çoğunluğunu garantiye alabilmek için bir korku ortamı yaratabilmek, Erdoğan’ın hesaplarındaki önemli bir unsurdur.
Jean Shaoul
29 Temmuz 2015
Devamını oku ...

Bosna-Hersek'te İşçi Eylemi

Bosna Hersek’te işçi haklarına yönelik yeni saldırıları hedefleyen yasa tasarısına karşı binlerce işçi sokaklara çıktı. İşçiler yasanın görüşülmesi sırasında parlamentoya girmeye çalıştılar. Çeşitli şehirlerden başkent Saraybosna’ya gelen işçiler, Federal Meclis binası önünde toplandılar. Yeni yasa, AB’nin önerdiği sosyo-ekonomik reformların bir parçası. İşten çıkartmaları kolaylaştırıyor ve kıdem tazminatı şartlarını değiştiriyor. Emekliliğe kadar istihdam edilmeyi artık kesinlikle garanti etmeyen batı tipi iş sözleşmelerini gündeme getiriyor. Eski iş yasası komünist dönemden kalma ve kesinlikle iş dünyasının aleyhine.
Gösteriler sabah saat onda başladı. Sayıları giderek artan ve ülkenin çeşitli kısımlarından gelen işçi kitlesi yeni yasaya yönelik memnuniyetsizliklerini ifade etti.
Hükümet binasının önünde işçilerin toplaştığı esnada meclis üyeleri yeni yasayı tartışıyorlardı.
Bu yasa Avrupa Birliği temsilcilerinin desteklediği bir yasa. Ancak işçi haklarını sınırlayan önemli yönleri mevcut. İşçi sendikaları ve birçok solcu muhalefet partisi önerilen yasaya ilişkin endişelerini ifade etti.
13:00 – Meclis üyeleri toplantı gündemini otuza yirmi oyla kabul etti. Muhalif üyeler meclisi terk etti.
Bosna-Hırvat Federasyonu’nda yeni iş yasasının geçirilmesini protesto etmek için binlerce işçi Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’da eylem gerçekleştirdi.
13:30 – Sırp Cumhuriyeti’ndeki işçileri etkilememesine rağmen bazı işçi sendikaları da dayanışma amacıyla eyleme katıldılar.
Bu esnada polise takviye yapıldı.
Şehir merkezinde ana caddeler polis tarafından kapatılmış durumda.
13:40 – Meclis gündeminin kabul edildiğini duyan işçiler binayı girmeye çalıştılar ama polis tarafından durduruldular. Şu an giriş kapısını özel kuvvetler tutuyor.
13:50 – Göstericilerin bir kısmı hükümet binasının avlusunu terk etti. Amaçları şehir merkezine gidip burada trafiği engellemek. İşçiler “hırsızlar, hırsızlar!” diye bağırıyorlar. Sırbistan’dan gelen işçi sendikası Bosnalı sendikalara desteklerini sundular.
14:00 – İşçilerin temsilcisi binaya girip meclis üyeleri ile görüştü. Temsilci şu an dışarıda 15.000 işçinin bulunduğunu, her ne kadar örgütleyiciler protestoların barışçıl geçeceğine dair vaatte bulunsa da bunu garanti edemeyeceklerini söyledi.
14:15 – İşçiler meclis üyelerinin temsilcisine, “eğer bu yasanın gerçekten işçiler için hayırlı olduğuna inanıyorsan dışarı çık kendin söyle bunu işçilere” diyor.
15:00 – İşçiler polis kordonunu aştı, bir işçi yaşanan çatışmada yaralandı. Çatışma yaşanmamasını istediklerini göstermek için işçiler binaya doğru elleri havada yürüyorlar.
15:40 – Yasa 28 evet oyuna karşılık 3 hayır oyu ile geçti.
15:50 – İşçi sendikası şu an toplantıda ve yasa geçtikten sonra atacakları adımları tartışıyor.
16:15 – İşçi sendikası göstericilerin dağılmasını, dinlenip yarın gene gelmelerini istedi. Yarın saat 14’te temsilciler meclisinde iş yasası onaylanacak. Buna yönelik eylemler gerçekleştirilecek.
Agan Uzunoviç
Kaynak
Devamını oku ...

İhanet Siyaseti

İhanet Siyaseti: Obama Türkiye’nin Gönlünü Almak İçin Kürdlere İhanet Ediyor
Kürd milisler (YPG, PKK), Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı mücadelede Washington’ın en etkili silâhı oldular. Ama Obama yönetimi Türkiye ile bağlarını güçlendirmek ve Türkiye’deki İncirlik Hava Üssü’nü kullanabilmek için Kürdleri sattı. Saf değiştirmeye dönük anlaşma, Suruç’ta 32 kişinin öldürüldüğü, yüzden fazlasının yaralandığı terörist saldırının üzerinden 48 saat bile geçmeden, Recep Tayyip Erdoğan ile Obama arasında yapılan telefon görüşmesinde gerçekleştirildi.
Bombalama eylemi, Obama’ya Kürdleri okkanın altına atmak için gerekli kılıfı sağladı, Türkiye’nin taleplerine boyun eğildi ve yüzler başka yöne çevrildi, öte yandan Türk bombardıman uçakları ve tankları Suriye ve Irak’taki Kürd mevzilerine saldırılar düzenlediler. Medya, ABD siyasetindeki bu şoke edici değişikliği IŞİD’e karşı zafer elde etme imkânlarını artırmaya dönük bir “oyun değişikliği” olarak değerlendirdi. Ancak eski görüşün tersini savunmak gerçekte Washington’ın ilkeli bir dış siyaset yürütemediğini, aynı zamanda şayet Obama bunu yapmakta kimi avantajlar görüyorsa, güvendiği bir dostuna ve müttefikine ihanet etme noktasında epey hevesli olduğunu gösteriyor.
Erdoğan Kürdlere savaş açtı. Bugün Suriye’de gerçekte olan-biten tam da budur. Medyada Türkiye’nin IŞİD’e karşı mücadeleye dâhil olduğuna dair görüşler yanıltıcıdır ve salt propaganda amaçlıdır. Gerçekte Kürdler, Türkiye sınırı boyunca uzanan bölgelerde IŞİD’e karşı ciddi bir saha hâkimiyeti kazanmış, bu da bağımsız bir Kürd devletinin ortaya çıktığına dair Ankara’daki politik liderlerde bir endişeye yol açmıştır. Söz konusu ihtimalin oluşmasına dur demeye kararlı olan bu siyasetçiler, Suruç’ta patlayan bombayı Erdoğan’ın binden fazla politik düşmanını gözaltına almak (IŞİD’le bağlantılı kişilerin oranı çok daha az), diğer yandan da Suriye ile Irak’taki Kürd mevzilerini bombalamak için bir bahane olarak kullandılar. Medya, ABD’nin fiili müttefikine yönelik bu acımasız saldırıyı IŞİD’e karşı savaş olarak gösterdi. IŞİD’le savaşılmıyordu. Bu, Türk ve ABD’li elitlerin elindeki savaş üzerine kurulu jeopolitik ajandalarının ilerletilmesi için terörist bir saldırının maniple edilmesinden başka bir şey değildi. CNN Türk’ün Cumartesi günü attığı şu iki tweet’e bakarsanız, neler olup bittiğini görürsünüz:
“Geçen gece Türk jetleri Kuzey Irak’taki PKK kamplarına 159 sorti yaptı. 400 hedef vuruldu.”
“Kaynakların CNN Türk’e bildirdiği kadarıyla IŞİD’e hiçbir hava saldırısı yapılmadı. Hedefler Kilis yakınındaki tanklarla vuruldu.”
Tekrarlarsak: Kürd mevzilerine 159 hava saldırısı yapılırken, IŞİD hedeflerine yapılan saldırı sıfır. Daha medya bizim Türkiye’nin Obama’nın IŞİD’e karşı verdiği savaşa katıldığına inanmamızı mı istiyor?
Türkler kimleri bombaladıklarını biliyorlar. Onlar otuz yıllık düşmanları Kürdleri bombalıyorlar. Telesur’dan konuyla ilgili şu tespitlere bakılabilir:
“Türkiye ile PKK arasında onlarca yıldır süren çatışma yeniden alevlendi. Türkiye Cumartesi günü Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) karşı saldırılara devam edeceğini, bunun yanında IŞİD’e de saldıracağını söyledi.”
Anadolu Ajansı’nın bildirdiğine göre, Başbakan Ahmet Davutoğlu ‘operasyonlar Türkiye’ye karşı tehditler sürdüğü sürece devam edecek’ dedi.”
“Ankara ayrıca Irak’taki PKK kamplarına da hava saldırıları düzenlediğini teyit etti. Davutoğlu, Türkiye’yi tehdit eden her türden örgütün militanlarının ezileceğini, Erdoğan ise PKK’nin saldırıların ana odak noktası olduğunu söyledi.” [“Turkey Says More Anti-PKK Strikes to Come”, Telesur]
Tekrarlarsak: Erdoğan PKK’nin saldırıların ana odak noktası olduğunu söyledi.
Washington içinse tek mesele, öncelikler. Kürdler iyi bir dost ve sadık bir müttefik olsalar da, Suriye’ye saldırılar düzenleyecek yepyeni bir hava üssüne sahip değiller. Diğer yandan Türkiye ise sınıra çok yakın olan büyük bir üsse sahip ve bu üs hem birden fazla saldırı hem insansız hava araçlarıyla yapılacak saldırılar hem de rutin gözetleme uçuşları için çok uygun. Elbette tek kusur varsa o da Washington’ın eski müttefiki pestili çıkartılana dek dayak yerken dilini ısırmak zorunda kalacak olması. Bu, savaşı sürdürmek için mevcut hava sahasını kullanma karşılığında ödemek zorunda kalacağı bir bedel.
Türkiye’nin teröristlere en fazla yardım eden ülkelerden biri olması sebebiyle Suriye’deki cihadcı gruplarla bu ülke arasındaki ilişkinin kaygı duyulacak ana mesele olmasının bir önemi yok. Bu noktada Hürriyet Daily News’in şu tespitine bakılabilir:
“Doğalında şu soru sorulmalı: bu İslamcı teröristleri Sünni İhvancı bir hilafet devleti kurmak için doğuran, besleyip büyüten kimdir? Kobane ve birçok şehir yangın yerine döndüğünde bile, Türkiye başbakanı CNN’e verdiği röportajda eğer Washington Esad’ı da hedef almayı kabul ederse, Suriye bataklığına kara birliklerini sokma emri vermeye istekli olduğunu söylemedi mi? Bu, kirli bir oyun. […]” (Editöryel, “Kobane and Turkey are Burning“, Hurriyet Daily News]
Bu da Nafiz Ahmed’den:
“Suudi Arabistan ve Katar’dan gelen askerî teçhizat İstanbul’daki komuta ve kontrol merkezinden sınırdaki asilere Türk istihbaratı eliyle nakledildi. CIA ajanları İsrailli ve Ürdünlü komandolarla birlikte Ürdün-Suriye sınırındaki Özgür Suriye Ordusu mensubu isyancıları tanksavar ve uçaksavar silâhlar konusunda eğitti. Ayrıca eldeki diğer raporların da gösterdiği üzere, İngiliz ve Fransız ordusu da bu gizli eğitim programlarına dâhil oldu. Görünüşe göre aynı ÖSO’cular bu seçkin eğitimi alıp IŞİD’e katıldılar. Geçen ay bir IŞİD komutanı, Ebu Yusuf, ‘Batının eğittiği birçok ÖSO’cu bize katıldı’ dedi.” (“How the West Created the Islamic State”, Nafeez Ahmed, CounterPunch]
Bu da USA Today’den:
“Militanlar silâhları ve savaşçıları Türkiye üzerinden Suriye’ye geçirdiler. IŞİD ve Nusret Cephesi’nin Türkiye’de şebekeleri mevcut.
Türk güvenlik ve istihbarat servislerinin IŞİD militanlarıyla bağlarının olması muhtemel. Örgüt, ABD’nin kendisine hava saldırıları düzenlemesinden bir gün önce 46 Türk diplomatını serbest bıraktı. Türkiye NATO üyesi olduğu için hava saldırılarından haberdardı ve bu nedenle diplomatları serbest bırakması konusunda IŞİD’e baskı yaptı.
Bu da Türkiye’nin IŞİD üzerinde insanların düşündüğünden daha fazla etkiye veya bu örgütle daha güçlü bağlara sahip olduğunu gösteriyor.” Tanir’in ifadesi bu şekilde. [“5 reasons Turkey isn’t attacking Islamic State in Syria”, USA Today]
Medya, Suruç’taki patlamanın her şeyi değiştirdiğine, Erdoğan’ın ve arkadaşlarının ışığı görüp IŞİD’i artık desteklememeye karar verdiğine insanları inandırmak isteyebilir. Ama bu, bir palavradan ibaret. Burada fikrini değiştiren biri varsa o da Obama. Obama, muhtemelen tekfirci vekil savaşçılarının Esad’ı devirmek için yeterince acımasız olmadığını anladı, bu nedenle Sultan Erdoğan ile birlikte çalışmaya karar verdi. Bu da Erdoğan’ın Esad’ın devrilmesi için sahaya inecek postalların karşılığında daha fazla Kürd’ün kanına girmesi için gerekli yeşil ışığın yakılması anlamına geliyor. Siyasetçiler inkâr etseler de mevcut anlaşma bu yönde. Şimdi de Foreign Policy’nin “Durum Raporu”na ilişkin tanıtım yazısına göz atalım:
“Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın yeni komutan adayı General Robert Neller Senato’daki Silâhlı Hizmetler Komitesi başkanı Senatör John McCain ile ilişkilerinde iyi bir başlangıç yapmadı. General, Perşembe günkü panelde IŞİD’in esasta Irak ve Suriye’ye girmek için dövüştüğünü söyleyerek Arizona senatörünün öfkesine maruz kaldı. McCain bu fırsatı kullanıp bu Irak gazisine ‘verdiğiniz cevaplar beni hayal kırıklığına uğrattı’ dedi ve generale birkaç soru sordu.” [Situation Report”, ForeignPolicy.com]
Burada şu söyleniyor: ABD’ye göre IŞİD savaşı kazanamayacak, bu da Esad iktidarda kalacak demek. Obama’nın B Planı’na geçmesinin ve kaderini Erdoğan’a bağlamasının sebebi bu. Zira Pentagon’daki kodamanlar, Suriye’de rejim değişikliği istiyorlarsa, askerin sahaya inmesi gerektiğini nihayet anladılar. Ama bu postallar kimin postalları, soru bu.
Elbette ABD’nin değil. Amerikalılar savaştan bıktılar ve Ortadoğu’daki başka bir kanlı fiyaskoyu muhtemelen desteklemeyecekler. İşte Erdoğan da burada çıkıyor sahneye. Washington Türkiye’nin ağır işleri üstlenmesini ABD’nin de lojistik desteği ve hava koruması sağlamasını istiyor. Oyunda devreye sokulacak ana plan bu. Doğalında medya gerçekte neler olup bittiğini ya da Obama’nın ne iş çevirdiğini ortaya koyamıyor. Ama tüm bu kampanyanın hedefinin Esad’ı devirmek olduğunu kim göremez ki? Son üç yıldır bir mağarada yaşayan biri herhalde.
Tüm bunların tek bir sonucu var: Erdoğan üç ayrı talepte bulundu. O, Türkiye’yi IŞİD ve Kürd saldırılarından koruyacak, sınırın Suriye tarafında tesis edilecek bir tampon bölge istiyor. Suriye’nin tümünde ya da belirli bir kısmında uçuşa yasak bölge talep ediyor. Bir de Esad’ın devrilmesini istiyor. Erdoğan’ın (İncirlik anlaşmasının bir parçası olarak) isteyip de Obama’nın kabul ettiği işte bunlar. Medya bu yöndeki iddiaları yalanlıyor. Olan-biteni izah etme noktasında katkı sunmak için Ekim 2014’te Reuters’te çıkmış şu makaleye bakılabilir:
“Çarşamba günü Tayyip Erdoğan, ‘Türkiye IŞİD ve bölgedeki diğer ‘terörist’ gruplarla savaşacak ama Esad’ın devrilmesiyle ilgili amacına da bağlı kalacak’ dedi.”
“Ayrıca Suriye rejimini devirme, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasına yardım etme ve tüm yurttaşlarını kucaklayan anayasal, parlamenter bir yönetim sistemini teşvik etme ile ilgili amacımızı öncelikli görmeyi sürdüreceğiz.”
Ama Türkiye, ABD öncülüğünde gerçekleştirilecek hava saldırıları, kapsamlı bir politik strateji ile birlikte gerçekleştirilmediği takdirde, bu saldırıların Esad’ı güçlendirmesinden ve otuz yıldır özerklik için mücadele eden Türkiye’deki Kürdlerle bağlaşık Kürd militanları cesaretlendirmesinden korkuyor.
Erdoğan ‘tonlarca bomba, tehdide ve tehlikeye mani olacaktır.’ diyor.
‘Terörizme karşı mücadelede her türden işbirliğine açığız ve hazırız. Ancak herkes şunu anlamalıdır ki Türkiye geçici çözümler peşinde koşan bir ülke değildir ve başkalarının bu süreçten istifade etmesine asla izin vermez.’ […]” (“Turkey will fight Islamic State, wants Assad gone: President Erdogan“, Reuters]
Gayet açık değil mi? Ya ABD Türkiye’nin Esad’dan kurtulmasına yardım edecek ya da hiçbir anlaşma yapılmayacak. Cumhurbaşkanının sağ kolu Davutoğlu ise Şubat 2015’te CNN’de Christiane Amanpour’a verdiği röportajda aynı şeyi söylüyor:
“[…] ‘Eğer diğerleri kendi paylarına düşeni yaparsa, Türkiye Suriye’ye birliklerini gönderir.’
‘Eğer IŞİD sonrasına dair açık bir strateji mevcut ise biz her şeyi yapmaya hazırız, bizim sınırlarımızın korunduğundan emin olmamız gerekir. Artık halkını Türkiye’ye doğru kaçmaya zorlayan bir rejim istemiyoruz. Orada başka terörist örgütlerin aktif olmasını istemiyoruz.’
Davutoğlu Suriye’de Amerikan hava saldırılarının gerekli olduğunu ama zafer için yeterli olmadığını söylüyor.
‘Eğer IŞİD giderse başka bir radikal örgüt gelir. Bu nedenle bizim yaklaşımımız kapsamlı, içerici, stratejik ve birleşik olmalıdır. Rejimin insanlığa karşı işlediği tüm zalimane suçların ortadan kaldırılması için bu gereklidir.’
‘Uçuşa kapalı alan istiyoruz. Sınırımızda güvenli bir bölge istiyoruz. Aksi takdirde tüm bu yük Türkiye’nin ve diğer komşu ülkelerin omuzlarına biner.’
Türkiye ABD’nin Suriye’ye IŞİD’le savaş için girebileceği ama Esad için girmeyeceğine dair fikri geçersiz kılmaya çalışıyor.” [“Turkey willing to put troops in Syria ‘if others do their part,’ Prime Minister says”, CNN]
Tekrarlarsak: “Türkiye askerlerini Suriye’ye sokmak istiyor ama Esad da gitmek zorunda. Anlaşma bu konuyla ilgili. Davutoğlu bu talebinden vazgeçse de temel anlaşma hiç değişmedi. ABD ve Türkiye’deki liderler basına konuşurken giderek daha ağzı sıkı bir hâl aldılar. Ama plan gene de işliyor. Örneğin Obama yönetiminden kimi yetkililer, Suriye’de uçuşa yasak bölge sağlayacaklarına ilişkin haberleri yalanladılar. Ancak New York Times’a göre ABD “görece ılımlı Suriyeli isyancılar”ın kontrolünde olacak bir “IŞİD’den arındırılmış bölge” ya da “güvenli bölge” oluşturmaya karar verdi. [“Turkey and U.S. Plan to Create Syria ‘Safe Zone’ Free of ISIS”, New York Times]
O vakit soru şu: ABD bu “IŞİD’den arındırılmış bölge”de hava koruması sağlayacak mı?
Evet sağlayacak.
Esad bu bölgeye savaş uçaklarını gönderecek mi?
Hayır göndermeyecek. Bunu yapması için deli olması gerek.
Peki, o zaman ABD’nin oluşturduğu bir tür uçuşa yasak bölge değil mi? Aynı zamanda bu, tüm Suriye’ye uygulanacak, ABD savaş uçakları ve insansız hava araçları Şam’dan 500 mil uzaklıkta. İncirlik anlaşması ABD’nin tüm Suriye’yi gökyüzünden kontrol etmesi demek. Times ise böylesi açık detayların üzerini örtmeye çalışıyor:
“Amerikalı yetkililer, bu planın Esad’ı hedef almadığını söylüyorlar. Aynı zamanda fiili bir güvenli bölgenin planın yan ürünü olduğu iddiasındalar, resmi planda belirlenmiş uçuşa yasak bölge anlaşmanın parçası değil. Onlara göre plana uçuşa yasak bölge dâhil değil. Geçen hafta yapılan sürpriz anlaşmada Amerikan savaş uçaklarının IŞİD üslerine saldırması için Türkiye’deki askerî üslerin kullanılması var. Türkiye bu üslerin kullanılması karşılığında uçuşa yasak bölge istiyor.” [“Turkey and U.S. Plan to Create Syria ‘Safe Zone’ Free of ISIS”, New York Times]
Tüm bu saçmalığın anlamını ne? Şu: evet, ABD Suriye üzerinde bir uçuşa yasak bölge oluşturdu ama yönetimin halkla ilişkileri bu konuda tek laf etmek istemiyor, zira onlar aksi takdirde Obama’nın Türkiye’nin taleplerine boyun eğdiğini kabul etmek zorunda kalacaklar.
NYT mizah anlayışını yitirmediğini göstermek için aynı kanaldan şunları söylüyor:
“Amerikalı yetkililer, son aylarda Türkiyeli mevkidaşlarıyla resmi bir uçuşa yasak bölgenin gerekli olmadığı konusunda tartışıyorlar ve Amerika’nın IŞİD’e karşı gerçekleştirdiği yüzlerce saldırı esnasında Esad’a bağlı kuvvetlerin müttefiklerle birlikte gerçekleştirilmiş saldırıların düzenlendiği alanlardan çekindiğini söylüyorlar.” [NYT]
Başka bir ifadeyle “Amerikalı yetkililer” Erdoğan’a şunu söylüyorlar: “Buna uçuşa yasak bölge demeyelim, zira F-16’lar Şam semalarında uçmaya başlayınca Esad mesajı çabucak alacaktır.”
Bu türden palavraları ülkenin en önemli gazetesinde yayınlayabildiklerine inanabiliyor musunuz?
Aynı şey ABD ve Türkiye’nin lakayt bir ifadeyle “IŞİD’den arındırılmış bölge” dediği, Suriye’nin egemenlik sahasına kapsamlı bir biçimde el konulması hususu için de geçerli. Bu da Obama’nın Erdoğan’ın üç talebinden birine, sınırın Suriye tarafında bir tampon bölge oluşturmaya dönük talebine boyun eğdiğinin kanıtı. Suriye’nin egemenliğinin küstahça ihlal edilmesinin Birleşmiş Milletler’de zerre tepkiye yol açmaması hiç de şaşırtıcı değil. Buradaki delegeler Washington’ın sapkın davranışlarına o kadar alışmışlar ki artık bu türden davranışlar onların dikkatini bile çekmiyor.
Bu arada tampon bölge oluşturma meselesi hiç hafife alınmamalı. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mark Toner konuyla ilgili görüşünü birkaç hafta önce şu şekilde ifade etmişti: “Esasen biz Suriye ulus-devletinin çözülmesine giden yolu açmış bulunuyoruz.”
Zaten mesele de bu değil miydi? Bu “koruma altındaki bölgeler”in merkezî hükümete dönük saldırılar için bir saha olarak kullanılacağı gerçeğinin yanı sıra, bu bölgeler aynı zamanda ABD stratejisi ile uyumlu özerk bölgeler hâline gelecek. ABD stratejisi ise, Ortadoğu haritasının, Irak ve Suriye’yi küçük, kabilelerin yönettiği, bölgesel hegemonik güç İsrail’e ve küresel süper güç ABD’ye meydan okuma becerisinden mahrum kantonlara bölünmesi suretiyle yeniden çizilmesine dayanıyor. Bu olguyla ilgili olarak yazar Thomas Gaist World Socialist [Sosyalist Dünya] internet sitesinde kısa bir arka plan sunuyor:
“[…] Suriye’nin Dekonstrüksiyonu: Amerika’nın En Umutsuz Savaşı İçin Yeni Bir Strateji” isimli belgede Brookings Enstitüsü bu yeni sömürgeci stratejinin Suriye’ye tatbikine ait detayları sunuyor. […] Brookings’in raporuna göre ‘kapsamlı, ulusal düzeyde sağlanacak bir çözüm’ artık imkânsız, bu nedenle enstitü ‘özerk bölgeler’ oluşturulması çağrısında bulunuyor.”
Rapora göre, ‘yegâne gerçekçi yol, Suriye’nin pratikte yapısöküme uğratılması ve parçalanması.’ ABD ve müttefikleri ‘Suriye içerisinde görece yaşaması daha muhtemel güvenliğe ve yönetişime sahip alanlar yaratmak zorunda.’
Rapora göre, bu ‘konfederal Suriye’ “alabildiğine özerk bölgeler’den oluşmalı ve yeni oluşturulmuş işgal bölgelerine ABD-NATO güçlerinin konuşlandırılması üzerinden askerî açıdan desteklenmeli. Bu güçlere, ‘çok taraflı destek ekipleri, sahaya yerleştirilmiş özel kuvvet müfrezeleri ve hava savunma unsurları dâhil edilmeli.’
Brookings raporu, ‘geçmişte isyan sürecinde aşırıcı unsurlarla girilen işbirliği birer utanç sembolü olarak görülmemeli’ diyor ve Esad yönetimine karşı ABD’nin vekil güçleri olarak hizmet eden bu militan grupların Suriye’nin yeni parçalanma sürecinden dışlanmaması gerektiğini söylüyor.” (“Turkey, Jordan discuss moves to seize territory in Syria”, Thomas Gaist, World Socialist Web Site]
Bugün Suriye ve Irak’ta kendisini ele veren strateji tam da bu değil mi?
Elbette öyle. Bugün “IŞİD’den arındırılmış bölgeler”, “güvenlik bölgeleri” ya da “uçuşa yasak bölgeler”e dair duyduğunuz her şey yalan. Bu söylenenlerin propaganda olduğunu söyleyerek bu yalanların sahiplerini payelendirmeyeceğim. Zira asla bir propaganda bile değil. Yüzde yüz, katıksız bir dizi zırva. Tıpkı, (NYT’nin El-Kaideli teröristler için bir takma isim olarak kullandığı ve onları masum gösteren ifadesine atfen) “görece ılımlı Suriyeli isyancılar”ın idare edeceği (Suriye topraklarında kurulacak) yeni tampon bölgeye dair görüş gibi zırva. Bunlar kimsenin gerçek plana dikkat etmemesini sağlamak için ortaya atılmış birer yalan. Eğer ABD Türkiye’nin taleplerini kabul ederse, Erdoğan ve Davutoğlu askerlerini Suriye toprağına sokacak ve bölgeyi işgal edecek. Medya inkâr etse de Obama bu planı kabul etti bile.
ABD bu ele geçirilecek toprağı “görece ılımlı Suriyeli isyancılar”a veremez, zira General Robert Neller’ın McCain’e söylediği sözlerde kabul ettiği üzere, cihadcılar kazanmıyor. Başka bir ifadeyle cihadcı planı suya düştü. Türkiye-ABD ittifakı tam da bununla ilgili. Temel politikadaki ana kaymaya işaret ediyor. Karadan işgal harekâtı gerçekleştirilecek ve Türkler askerî birliklerini gönderecekler. Her şey zaman meselesi. Gaist’in analizi de durumu şu şekilde özetliyor:
“Esad’ı vekil milis güçleri kullanarak devirme girişimi başarısız olunca Washington Suriye’yi doğrudan işgal etmeyi düşünüyor. Bunu da dışarıdan gelecek askerî kuvvetlerle gerçekleştirecek. Burada amaç ülkenin önemli bir kısmının ABD ve NATO birliklerince işgal edilmesini sağlamak. Suriye’nin ve genişletilmiş Ortadoğu’nun yeni emperyalist emeller doğrultusunda bölünmesi ABD’deki yönetici elitlerin zihinlerinde onlarca yıldır demlenen bir plan.” [“Turkey, Jordan discuss moves to seize territory in Syria“, Thomas Gaist, World Socialist Web Site]
Obama ne işler çevirdiğini medyaya doğal olarak söylemiyor ama plan bu.
Mike Whitney
Devamını oku ...

Ahmed Sedat'a Saldırı

Filistinli lider ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Genel Sekreteri Ahmed Sedat, Nafha Hapishanesi’ndeki Filistinli politik tutsaklara yönelik İsrailli hapishane gardiyanlarının yürüttüğü saldırı kampanyasının bir parçası olarak saldırıya uğradı. Sedat ve yoldaşları, 27 Temmuz Pazartesi günü başlayan ve 28 Temmuz’un erken saatlerine dek süren saldırıda yaralandılar.
Filistinli tutsaklar hücrelerinde saldırıya maruz kalıyor, mallarına el konuluyor. Hapishanedeki birçok hücre alevler içerisinde. İşgalci devlete mensup yetkililer Gazze’den Nafha’ya yapılacak aile ziyaretlerine yasak getirdi. (Sedat iki yıldır aile ziyaretlerini reddediyor ve aile ziyaretlerine yönelik keyfi yasaklamalara son vermek amacıyla hâlihazırda mahkemeler nezdinde bir savaş yürütüyor.)
FHKC, işgal devletini Sedat’ın ve diğer tutsakların hayatlarını kaybetmesinden işgal devletini sorumlu tutacağını söyleyen bir bildiri kaleme aldı ve Filistinli liderle diğer tutsaklara yönelik bu saldırıya cevaben Filistinli tutsakların eyleme geçeceği konusunda uyarıda bulundu.
Saldırıyla ilgili protestolardan biri de 29 Temmuz Çarşamba günü saat sabah onda Gazze’de gerçekleştirilecek. Kendi şehrinizde de protestolar tertipleyin, İsrail konsolosluklarını protesto edin, işgal devletine karşı boykot, tecrit ve yaptırım için eyleme geçin.
FHKC Bildirisi
Sedat’a Saldırıya Karşı Eyleme Geçin
FHKC Genel Sekreter Ahmed Sedat Yoldaş’a ve Nafha Hapishanesi’ndeki diğer tutsaklara yönelik Siyonist saldırının sonuçları konusunda uyarıda bulundu ve saldırının eylemle karşılığı verilmeksizin geçiştirilemeyeceğini söyledi.
“Lider Sedat işgalci devletin boğazındaki dikendir. O, Siyonist gardiyanların ve hapishane sisteminin acımasız saldırılarına rağmen, işgalci devletin, onun politikalarının ve bir bütün olarak Siyonist projenin kendisiyle yüzleşmenin milli bir sembolüdür.”
Cephe bildirisinde, “Sedat’a ve Nafha Hapishanesi’ndeki bir dizi tutsağa yönelik bu korkakça saldırının işgalciye sürekli meydan okuyan tutsakların iradesini ve sabrını kırma girişimidir ve Filistin halkına karşı gerçekleştirilen kapsamlı saldırının genel bağlamı dâhilinde yaşanmıştır.” demektedir.
FHKC, şu hususun özel olarak üzerinde durmaktadır: “bölgesel ve uluslararası toplantılarda tutsakların mücadelesini destekleme amaçlı kapsamlı bir program geliştirmek ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne Filistinli politik tutsakların dosyasının teslim edilme sürecinin hızlandırılıp inatla takip edilmesini sağlayarak onları serbest bırakması noktasında Siyonist düşmanı zorlayacak çeşitli çalışmalar yürütmek Filistin halkının milli bir sorumluluğudur. Cesur Filistinli tutsaklara karşı sürekli işlenen sistematik suçların durdurulması ve tutsakların haklarının savunulması için mücadele edilmesi, uluslararası kurumların ve eylemcilerin de görevidir.”
Buna ek olarak Cephe’nin silâhlı kanadı olan Ebu Ali Mustafa Tugayları da şu tespiti yaptı: “Nafha’daki faşist yetkililer, Ahmed Sedat yoldaşa ve cesur yoldaşlarımıza attığı dayak ve yaptığı işkence iki gündür sürüyor. Tüm yoldaşlarımız ve Filistin halkı, Siyonistlerin tutsaklara yönelik süregiden saldırısına karşı direnişin tüm araçlarıyla harekete geçmeye çağırıyoruz. Ebu Ali Mustafa Tugayları, liderimiz Ahmed Sedat ve tutsaklarımız çile çekerken ellerini-kollarını bağlayıp oturmayacaktır. İşgalci devletin liderleri cesur tutsaklarımıza karşı işledikleri suçların sonuçlarıyla yüzleşmelidirler.”
Devamını oku ...

Devrimci Tekfircilik

Kan ve gözyaşının orta yerine “yazarlığı bıraktı” haberi düştü. Tatilin kıyısına çekilenler, okudukları romanları, izledikleri filmleri yarıştırıp durdular. Bu haber onlar içindi. Serbes emrahın yazarlığa vedasına üzüldüler. Aslında serbes, yazar değil, sıradan bir kelime tüccarıydı. Muhtemelen kasadaki paralar suyunu çektiğinde o mesleğe geri dönecekti.
Yazarlıkla kelime tüccarlığı arasındaki çizgi nedir? Sosyal âlemde özne olmayı öğrenenler için bu çizgi neyi ifade eder?
Pentagon icadı internette öznelik imkânları bulanlar için her şey kendi özneliğini belerten bir fondan ibaret. Bir şehid ailesi, Suruç’ta katledilenler, her politik gelişme onu işaretlediği için var sanki. Öznenin özgürlüğü adına her şey ama her şey eşitlenip düzlenir. İnternetin hastalık hâlini alması, bu pratikle ilgilidir. Disiplinin, hiyerarşinin ve işbölümünün olduğu gerçeğin içerisinde bir serbestiyet alanı sunduğu için önemlidir. Örgütlerin ağırlık merkezinin buraya kaymış olması da burayla bağlantılıdır. Özne, biricik olmayı özne olmak zannetmektedir.
Bu özne IŞİD düşmanı ise her şeyi sakallı görmek zorunda. Birkaç Alevî genç IŞİD’e katılmışsa, derhal ailelerinden başlayarak gerekli müdahalelerin yapılmasına dönük öneriler dile getiriliyor. Devletin üniversiteli gençlerin ailelerine yazdığı uyarı mektupları döşeniyor hemen. Ya da CHP’li belediyelerde devrimci örgüt mensuplarının çalışmasını dile dolayanlar, kendi muadillerini türetiyor. AKP eliyle memur edilmiş IŞİD militanları hemen öne çıkartılıyor. Liberallerden ödünç cümleler döşeniyor, IŞİD’in şiddetine küfretmek için.
Oysa hangimiz tekfirci değiliz ki! Hangimiz kendimizden olmayanı mahallemize sokmazlık etmedik. Hangimiz teoriyi bizim gibi anlamayanı devrimciliğin dışına atmadık. Hangimiz bizim gibi olmadığı için başkasını Kürd olmayanların alanına fırlatıp atmadık. Yani tekfircilik var, tekfircilik var!
IŞİD ve IŞİD karşıtlığının bu denli vurgulanması, Müslüman kesim içre devrimci imkânları yok etmeye yazgılı. Fiili “tekfirci” pratiğin içe, zulmün kalesine, sömürünün merkezine dönme ihtimali sıfırlanıyor. Devrimci tekfircilik mümkün. Tekfir edileceklerse belli: sömürü ve zulüm.
Her yerde IŞİD görmek, IŞİD’i sahada yenen öznenin işaretlenmesi için şart. Kitleler ayrıma tabi tutuluyor ki bu, meşru bir teşebbüs. Ama bu yöntem ve teşebbüs dâhilinde düne kadar düşmanın tatbik ettiklerini taklid etmenin kime faydası olacağı muğlâk.
Devlet, yangını yangınla söndürmek demek. Yangına karşı olmak, bu söndürme pratiğine ortak olmaya yazgılı.
Sivas Katliamı, mevcut yangın dâhilinde Alevîlerin yakılması, Alevîlerin bugün kendi cenazelerine bile sahip çıkamaz hâle getirilmesi içindi. Suriye’deki savaş sayesinde Alevîler orada da Alevîlerin olduğunu öğrendiler. Rıza Zelyut gibi isimlerden duydukları, “Alevî sadece Türk’tür” lafzının gerçeğe çarpıp tuz buz oluşunu gördüler. Ama hâlâ Kemalizm dini içreler, kurtuluşları cemevine saldıranın AKP logolu plastik mermiler olmadığını görmelerinde saklı. Kelime tüccarlığı ile yazarlık arasındaki çizgi nedir peki?
İlki için tüm kelimeler tüccarın etrafında tavaf eden birer kuldur. İkincisinde ol binaya girip putlara kılıç çekmektir.
Tüm acı, gözyaşı, kahır, zulüm aritmetiğe, kelimelere boğuluyorsa, mücadele de tüccarlığın faaliyet alanına dönüşür, dönüşmemelidir.
Tek derdi, tek siyaseti seçim olanın tüm bu yaşananları seçimlerle ilgisi dâhilinde okuması mümkündür. Tek derdi varlığı, mevcudiyeti olanın, tüm bu yaşananları kendisine yönelik saldırı olarak anlaması mümkündür. Fuat Avni propaganda ve strateji merkezinin işlevli hâle geldiği yer de burasıdır: o, tüm gerçeği kendi öznelliği üzerinden okuyanları maniple etmek için vardır ve devlet içredir.
Bir devrimci, bir şirkete temizlik işçisi olarak girmişse, gereğini yapıp çıkar, avizeleri kırdığı için işten atılmaz. Bir devrimci, “örgütlerin içindeki MİT mensuplarının güdümünde eylemler olacak” diyen bir strateji merkezinin aklına göre hareket etmez. Gereğini yapar. Gerekli olan, ortada, ortalıkta, ortaklıktadır.
Mesele, özne merkezli düşünüp hareket ederken, ortak olanın, ortada olanın, ortaklaşılanın görülmemesidir. Kazık çakılıp başlar bağımsız olunca, kazık devrimci olana çakılıp her şeyi fikrî salgıyla kuşatmak için baş serbestiyet edinince, ortak olan, öznenin önünde diz çöktürülmüş olur, başka bir şey de olmaz. Asıl mesele, kendi bedenimizin fiziğini, kimyasını, biyolojisini merkeze almak değil, mücadelenin fiziğine, kimyasına, biyolojisine katılmaktır.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Vicdanını Yitirmiş Trabzonlulara

Vicdanını Yitirmiş Çapoğlu Ailesine
Gencecik insanları parça parça edip vücutlarını, öldürdüler Suruç’ta. Sonra cenazeleri kaçırmaya çalıştılar. Bazı aileleri tehdit ettiler. Bunlardan birisi de Devrimci Trabzonsporlu Koray Çapoğlu’nun ailesiydi. Yıllarca ortada olmayan, Koray’a emeği dahi geçmemiş kimi akrabalar peyda oluverdi birdenbire. Önce cenazenin İstanbul’da defnedileceği yalanı ile başladılar, Koray’ın arkadaşlarının cenazeye gelmesini engellemek için. Arkadaşlarının ısrarı ve cenazenin Trabzon Havalimanı’nda gecenin geç saatlerine kadar beklemeleri üzerine adeta polis gibi davranıp Koray’ın arkadaşlarının cenazesine katılmasını engellemek için tehditler, küfürler yağdırdılar. Ve seher vakti, gizlice gömdüler Koray’ımızı Trabzon’un Of ilçesinde.
Çocuklarını öldürenlere değil, Koray’a ve onun arkadaşlarına saldıracak kadar vicdanları kararmıştı.
Bir kez daha boynumuz büküldü, bir kez daha utandık Trabzon’un üzerine kara leke gibi yapışmış olan bu onurdan, ahlaktan, namustan, adaletten uzak tavırdan ötürü.
Koray ne yapmıştı?
Koray mazlumları sevmişti. Koray dünyanın en gerici örgütlerinden birinin şehirlerini yakıp yıktığı Kobanêli annesiz-babasız kalmış çocuklara oyuncak götürmeye, kütüphane inşaatında çalışmaya, Kobanê’ye ağaç dikmeye kalkışmıştı. Buydu suçu Koray’ın. İşte bu yüzden bombayla paramparça ettiler bedenini Koray’ın.
Bakın Koray’ın kardeşi ne diyor:
“Bir insan iki kere ölür mü? Sakın cevabınız hayır olmasın. Suruç’ta katledilen canlardan birisi olan kardeşim Koray Çapoğlu maalesef aynı zihniyete mensup akrabaları-akrabalarım tarafından ikinci kez öldürüldü. Güvenlik bahane edilerek cenaze töreni düzenlenmeden sabahın 07’sinde yangından mal kaçırır gibi iki-üç kişi ile defin işlemi yapılmıştır. Şunu bağırarak söylüyorum. Bugün sizlerden utandım hem de çok ama çok utandım. Bu leke sizlerin alnında ilelebet kalacaktır. İnsan olmayı başardığınız zamana dek hepinizin akrabalığını reddediyorum.
Yaşasın insanlık onuru, yaşasın halkların kardeşliği, yaşasın sosyalizm.” [Nihat Çapoğlu]
Vicdanını Yitirmiş Trabzonsporlulara
Koray’ın hayatını kaybetmesinin ardından ağzı salyalı faşistler, kudurmuşçasına Koray’a; evet suçu sadece ve sadece mazlum insanlara yardım etmek olan ve bu yüzden Suruç’ta ortalarında patlatılan bombayla katledilen Koray’a hep bir ağızdan hakaretler ettiler. ’’Orada ne işi vardı?’’ dediler, ’’madem oraya gitti, neden Trabzonspor bayrağını orada sallandırdı?’’ dediler.
Bizim insanımız nasıl bu kadar vicdansız hale getirildi? Cenaze bizim cenazemiz, Koray bizim çocuğumuz; bizim topraklarımızın çocuğuydu. Uyuşturucu satıcısı, dolandırıcı, üçkâğıtçı birisi olsaydı da canını genç yaşta yitirseydi, her ne olursa olsun o bizim çocuğumuzdu diye en azından bağışlayıp yaptıklarını, cenazesine saygı duyacaktınız. Nedir Koray’a saygısızlığınız sebebi? Onun inandığı şeylere inanmıyor olabilirsiniz, ama o sevmiş Kürtleri, sevdiği diğer mazlumlar gibi. O sizi de seviyordu; sizin mağduriyetleriniz için de koştururdu, bunu anlamıyor musunuz? Ama bugün konuşulması gereken bu mudur? Nasıl öldü Koray? Kim öldürdü Koray’ı? Hangi suçu için bombayla parçaladılar, Trabzonlu, Oflu kardeşimizi? Neden bu soruyu sormuyorsunuz? Hak mı etti bu ölümü ki, arkasından bu kadar yaygara koparıyorsunuz? Vicdanınız yok mu? Bana şimdi başka ölümleri hatırlatıp, karşılaştırma yapmayın. O sizin şehrinizden, sizin köyünüzden, sizin mahallenizdendi. O sizinle aynı takımdandı. Yarın sizin bir başka yakınınız, kardeşiniz, çocuğunuzun Koray gibi bir inanca sahip olmayacağının ne garantisi var? ”Babam olsa tanımam” mı diyorsunuz? O zaman sizde bir sorun var. Dünyaya başka gözle bakan insanlara tahammül etmeyi öğrenmek zorundasınız. Ya siz yanlış düşünüyorsanız? Orada sivil, silahsız insanların içine bomba koyup patlatanlara tek laf etmeyip, ölenleri suçluyorsanız, kimse kusura bakmasın bu insanlıktan çıkmak demektir. Bu hiç bir dinde, hiçbir ideolojide yok. En günahkârını bile Allah’ın günahlarının affetmesi dileğiyle toprağa gömen, saygı gösteren bir dine inanmış sizlerin, inançlarınızı da sorgulamanız gerektiğini düşünüyorum; siz Müslüman da değilsiniz. Ve ne acı ki, aynı toprakların, aynı şehrin sokaklarında, belki de okullarında beraber büyüdük sizinle.
Devamını oku ...

Marmaray’dan Amara’ya Dilsiz Şeytan Olmamak

Suruç’taki saldırıda hayatını kaybeden gençlerden Ece Dinç ile ilgili PYD saflarında mermi dolduran bir kadın savaşçının fotoğrafı üzerinden kötücül bir kampanya yürütülürken geldi aşağıdaki yazı mailime. Beni çok etkiledi bu tanıklık. Sosyal medyadan savaş körüklemek, düşmanlık üretmek çok kolay; oysa aşındırmaya çalıştığımız hepimizin içinde olduğu bir gemi. Ve bu gemide bazen olmadık bir yerde karşılaşıyoruz. Bazen bu karşılaşmaların farkında oluyoruz, bazen olmuyoruz bile. Farkında olanlar kadar olmadıklarımız da tanık kılıyor bizi hayata… Kobaneli çocuklar için yola çıkan ve korkunç bir saldırının kurbanı olan bu gençlerle ilgili takınılan tavır; Mavi Marmara etrafında dönen tartışmaları da hatırlarsak tam bir kınadığının başına gelme durumuydu bazıları için. Fatma Barbarosoğlu “yaraları sarmaya giden gençlerin katledilişi bize ne söyler?” başlıklı yazısında bunu çok güzel anlatmıştı.
İsmi bende saklı olan genç; bütün bu tartışmaları da hatırlatarak Ece’ye tanıklığını yazmış… “andımız olsun iyilerden olacağız, adillerden olacağız, adalet arayacağız.” sözünü yükselten gençlerin artması dileğiyle paylaşıyorum.
Ece'ye Ağıt - Marmaray'dan Amara'ya Dilsiz Şeytan Olmamak
Bundan aylar önce bir Cumartesi sabahıydı. Marmaray’ın Ayrılıkçeşmesi istasyonunda tren bekliyordum, Pazar hariç her gün yaptığım gibi. Beklerken ters yönden gelip, duran trenden inen modern görünümlü bir çift tartışmaya başladı ve bir anda adam kadına tokat atıp, iterek yere düşürdü. Biraz da refleks olarak çantamı yere bırakıp “hey, napıyorsun sen!” diye bağırdım. Kadının ‘güvenlik’’ diye bağırması ve şikâyetçi olduğunu belirtmesi üzerine olayı provoke etmemek açısından üzerlerine yürümeden bulunduğum noktada onları izlemeye devam ettim.
Özel güvenlik görevlileri gelene kadar aralarında tartışma biraz daha devam etti. Bu esnada çevredeki insanların duyarsızlıkları beni hiç şaşırtmadı. Türkiye halklarına olan inancımı kaybettiğimden olsa gerek. Güvenliklerin gelmesiyle beraber şikâyetçi olunması sebebiyle karakola gidileceği söylendiğinde adam etrafa saldırmaya başladı. Bir yandan da “ben belediye başkanı çocuğuyum, tıp fakültesi öğrencisiyim” diye bağırıyordu. Kadının da “ben de hukuk fakültesindeyim” dediğini hatırlıyorum absürd bir şekilde.
Bu sırada bir süredir yanımda duran genç bir kadının hareketlendiğini ve şiddet uygulayan adamın üzerine yürüdüğünü gördüm. Ani bir hareketle iki elimle iki bileğini tuttum ve “lütfen, onun istediği tam olarak bu, yapma, lütfen!” dedim ve cevap olarak adama yönelttiği öfkeyi gözleriyle bana yansıtarak “tamam” dedi  genç kadın. Sanıyorum yeni geldiğinden vakanın şiddet kısmını görmemişti ve esas olarak hemcinsine erkek arkadaşınca edilen galiz küfürlerle tehditler, onu harekete geçirmişti. Benim de bugüne kadar sadece edebiyat eserlerinde gördüğüm küfürlerdi bir kısmı.
Adeta bir film setinin sahnesindeydik. Etraftakilerin de çoğu gelen trene binmiş ve yollarına devam etmişlerdi, herkesin işi, gücü vardı ne de olsa; biz kalan dört-beş kişiden ikisiydik. Güvenlikçilerin sayısı arttı. Adam güvenlik memurlarına saldırmaya çalışıyordu ve onlar da fırsatını bulmuşken şiddet uygulamaya başlamışlardı. Bu durumu görünce şiddete maruz kalan kadın dayanamayıp sinir krizine giren erkek arkadaşına destek olmak için şikâyetini geri aldığını söyledi. Çiftin bu dramatik ilişkisi sahneyi daha da mizansenleştiriyordu. Şiddete uğrayan kadın bu sefer, “bırakın arkadaşımı” diye feryat ediyordu belki de sonrasında başına geleceklerden korktuğundan.
Son gördüğüm kare, güvenlikçilerden sevgilisini alabilmek adına kendini kaybetmiş bir şekilde ‘şikâyetimi geri çektim ‘deyip vurmaya çalışan kadının çaresizliğiydi. Tutup durdurduğum genç kadınla tekrar bakıştığımızda çantasında Paramaz’ın rozetinin takılı olduğunu gördüm. Paramaz Kızılbaş, Ermeni olmadığı halde Paramaz, Alevi olmadığı halde Kızılbaş kod adını alan Türkiyeli bir devrimci. Rojava’da IŞİD’e karşı savaşırken hayatını kaybeden bir üniversiteli, gerçek adı Suphi Nejat Ağırnaslı. Aynı üniversitede olduğumuz için birkaç kez gördüğümü hatırlıyorum bir tanışıklığımız olmasa da kendisiyle.
ESP-Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nde siyaset yapmış bir isim. Ölümü ardından yazdıklarına tekrar bakıp daha yakından tanımıştım Suphi’yi veya Paramaz’ı. Tartışmayı izlerken kaçırdığımız trenin ardından gelen yeni trene bindik beraberce, bizden önce insanlar yer kapma telaşesiyle çoktan hareketlenip koltukları doldurdukları için yakınlarda tek bir boş yer vardı ve onun oturmasını bekledim. Rozeti taşıdığını gördüğümden muhabbet açmak için biraz da, “tanıyor muydun Paramaz’ı” diye sordum, “yoldaşımdı” diye cevap aldım sert bakışlarıyla beraber. “Allah rahmet eylesin” diyebildim ve aslında tanık olduğumuz şiddet sahnesini ve Paramaz’ı, Rojava’yı nasıl yorumladığını sorma cesaretini bulamadım kendimde, ısrarcı olmadım sohbet etmek için bu da bir çeşit taciz olacağı için. O kitabını okumaya başladı, bense çantamdan çıkardığım dergiyi.
Geçtiğimiz günlerde Suruç’ta bir katliam yaşandı. Katliamda çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu en az 31 genci öldürdü bir cani. Katledilenler ESP’nin gençlik yapılanması olan SGDF-Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’ndandı. Bu gençler hiç kuşkusuz bir dava ve inanç merkezli yola çıkmışlardı Suruç’a doğru ve Kobani’de insani yardım kapsamlı bir program yapacaklardı. Aralarında MLKP militanı olmak isteyenlerin bulunması ihtimali dahi bu girişimin sivilliğini ortadan kaldırmıyor. ESP ve SGDF, Türk(iye) solunda 28 Şubat’tan itibaren Müslümanlar ile dayanışma gösterebilmiş nadir yapıların başında geliyor, devletin zulmü karşısında hakkaniyetli durdukları anlara tanıklık ederim. En son 2011 seçimleri öncesi “başörtülü aday yoksa oy da yok” kampanyasına karşı çıkan iktidar taraftarlarını, o dönemde ESP’nin türban değil başörtüsü terimini de kullanarak başörtülü kadınlara her alanda özgürlük istekleriyle beraber hatırlayınca üzüntüm katlanarak arttı SGDF’lere.
Amara Kültür Merkezi’nin bahçesinde toplananlar da gördükleri haksızlık karşısında susmak istemeyen bir gruptu. İyilik götürmek istedikleri coğrafyada bilhassa çocuklar için gerçekleştirecekleri rehabilitasyon çalışmaları kapsamında orada bulunan tıp, psikoloji öğrencileri de çoktu aralarında. Oyuncaklar dağıtıp oyun parkları da inşa edeceklerdi Kobani’de, davaları kapsamında başka faaliyetleri yapmaya da hakları olduğunu söylemek bile lüzumsuz.
HDP’li bir Parti Meclisi üyesi de patlamada katledildiği halde “o partiden hiçbir vekil yoktu” gibi kaçışlar böyle bir intihar bombacısının olduğu yerde hükümetin ve devletin olmadığı anlamına gelir. Demokratik eylemlere katılan herkes bilir ki bu gibi toplantılar sırasında çok sayıda sivil ve resmi polis de yakınlarda olur. Bir kıyas yapmıyorum IŞİD’e MLKP’ce düzenlenen canlı bomba eylemiyle Suruç’taki sivil katliamının eşitlendiği, mantık kaidelerinin tümüyle ortadan kalktığı bu topraklarda ve bu günlerde.
Ölenler arasında Mehveş Evin’in 22 Temmuz tarihli köşesinde bahsettiği Fikriye Ece Dinç de vardı. Orada İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi olduğu yazıyordu. İnternet nüshasında renksiz küçük bir fotoğrafı vardı Ece’nin. Aynı gün ailesinin basın istemediği cenaze töreninde gerginlik olduğu haberinin başlığını da görmüştüm. Ertesi gün çıkan Ece’nin mezarına gece bir grubun gelip mezarlığın üzerindeki tülbendin ve bayrağın yakıldığı içerikli bir haberde bir kez daha gördüm Ece’nin fotoğrafını, bu sefer renkli ve gülen büyük bir fotoğrafıydı. Evet o genç kadın aylar önce kadına şiddet gibi başka bir haksızlığa karşı susmayan kadındı. Kısa da olsa yollarımızın kesiştiği ve hatıralarımızda yer tutan biri ölünce acı daha da artmıyor belki ama şekil değiştiriyor. O anları tekrar yaşayıp hüzünlendim ama Ece artık yaşamıyor! Kadıköy Anadolu Lisesi mezunu, Düzceli, 20 yaşında bir fidan olan Ece siyasal faaliyetleri yanında kaldığı öğrenci evinde geçen yıl istediği yere yerleşemeyince bu yıl tekrar hazırlanmış ve İstanbul’da hukuk veya siyaset bilimi okuyacakmış, bu doğrultuda yapmış tercihlerini. Yeni açıklanan sonuçlarla da gördük, İstanbul’da siyaset bilimini kazanmış ama kaybetmiş durumda hayatını şu an, ne denir ki Allah’ın rahmetini dilemekten başka. Allah Ece ve bu merhametli arkadaşlarına mağfiretiyle muamele etsin, yaralılara şifa versin. Yakınlarına ve bize de sabır versin, sabrın esasında direniş ve isyan anlamına geldiğinin bilincinde olarak. Sabrı pasif bir kabulleniş ve rıza olarak kabul etmeyenlerden eylesin.
Manipülasyon ve psikolojik harp tekniklerini zamanında kendilerine uygulandığı için çok iyi bilen bir kısım medya, ailesinin cenaze törenine bayrak-flama istememesini ve Ece’ye ait olduğu “iddia edilen“ mermilerle çekilmiş fotoğrafını piyasaya sürerek üzülmemelerini telkin ediyor kitlelerine, tıpkı Berkin’de olduğu gibi, ne değişecekse.
Şiddetin şiddeti doğurduğu, beslediği ve büyüttüğü bu bataklıkta bizler temel bir ilke olarak savaşın kötülüklerle dolu bir süreç olduğunu fark ettiğimiz günlere gözümüzü açalım. Kötülüğün sıradanlaştığı ve örgütlü hale geldiği bu zaman aralığında ve mekân kesitinde PYD ve MLKP’nin hatalarına rağmen IŞİD’le kıyaslanmasının ayıp kaçacağı kadar başka dünyaların örgütleri olduklarının idrak ve kimilerince itiraf edilmesi lazım. Yani “PYD IŞİD’den daha tehlikeli” diyenlerin utanması gerektiğini hatırlatalım. Evet, Ece de ESP ve HDP’nin Kadıköy ilçe üyelerindendi. İnandığı değerler uğruna katledildi. Suriye sınırları içerisine doğrudan taşınan bir savaşın insani maliyetinin altından kimse kalkamayacakken iç siyasete fazlasıyla malzeme oldu bu ve devamında gelen ölümler.
Beraber yaşamak için her konuda ortaklaşmak, görüşlerin birbirine yakın olması gerekmiyor. Varlığımızı tehdit olarak görmeyen herkesle insanlık kardeşliğinde buluşamadıktan sonra yaşam tam da böyle içinde bulunduğumuz gibi çekilmez hale geliyor.
Her gün Marmaray istasyonunda duruşuna ve özgürlük düşüne saygı gösterdiğim Ece ve arkadaşlarına Fatiha okumak ahdım olsun, Amara’yı unutturmamak ve gönüllerde yaşatmak borcum olsun.
Zalimlere karşı gülen o aydınlık yüzüne inat iyi olmayacağız, olamayacağız Ece. Belki zulümlerin hesabını soramayacağız çünkü iyi değiliz hiç ama andımız olsun iyilerden olacağız, adillerden olacağız, adalet arayacağız.
“Ölüm toplasa da çiçekleri, çiçekte tohum biter mi?” sorusu kenarda dursun, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanlardan olmamak duasıyla…
Devamını oku ...